BERTRAND RUSSELL – FACE TO FACE (BBC – 1959)

 

 

Bir Nevi Dipnot!

Hzl: Ümid Gurbanov

Yolu entelektüel okumalardan geçen biri mutlaka Bertrand Russell ile tanışmıştır. 20. yüzyılın en etkili filozof ve matematikçilerinden biri olan Russell, özellikle Birinci Dünya Savaşı karşıtı barış sever gösterileri, yazıları ve konuşmaları ile İkinci Dünya Savaşı sonrası nükleer silahsızlanma yanlısı tutumuyla bir anlamda döneminin önemli bir aktivisti olmuştur.

Gottlob Frege ve Ludwig Wittgenstein ile birlikte analitik felsefenin kurucusu kabul edilen Bertrand Russell, soylu bir aileden gelmiş ama çoğu zaman soyluların elinde bulundurduğu kurumsal güce karşı da durmuştur. Özgürlükçü görüşleri sebebiyle zaman zaman büyük sıkıntılar çekmiş, hatta Cambridge‘deki görevinden barış yanlısı tutumu sebebiyle, City College of New York‘daki görevinden ise ahlaki suçlamalar sebebiyle atılmıştır. Buna karşın, insan haklarını ve düşünce özgürlüğünü savunduğu yazıları dolayısıyla 1950 yılında Nobel Edebiyat Ödülü‘ne layık görülmüştür.

Bertrand Russell, 1959 yılında John Freeman‘ın hazırlayıp sunduğu Face to Face‘in konuğu olmuş, bu röportaj videosunda kendi hayatını kendi sözleri ile aktarma fırsatı bulmuştur. Daha evvel Carl Gustav Jung ve Emil Michel Cioran çevirilerinde olduğu gibi, bunda da Bertrand Ruseell’ı kendi ağzından dinleme fırsatı sunması açısından eski tarihli bu kayıtları önemli buluyorum ve aslına bakılırsa altyazı zaman kodunu oluşturmak gibi teknik konular çok ama çok sıkıntılı olmasına rağmen uğraşmaya değer görüyorum.

 Röportaj ile ilgili söylenebilecek en doğru söz, samimi olmasıdır. Russell sorulan sorulara içtenlikle cevap veriyor ve konuşmasındaki dinginliğinde yazılarına sinmiş o bilgeliğin izleri rahatlıkla görülebiliyor. Mesela, fanatik olmak ile fanatik görünmenin zorunlu olması arasındaki şu farkın altını çok güzel çizdiğini düşünüyorum.

John Freeman: Dünya’daki tüm fanatiklerin kuşkuculardan daha kullanışlı mı yoksa daha tehlikeli mi olduğunu düşünüyorsunuz?

Bertrand Russell: Fanatizm Dünya’nın belasıdır. Hep böyleydi ve hep tarifsiz bir hasara neden olmuştur. Bence fanatizm var olan en tehlikeli şeydir. Hatta fanatik bir fanatizm karşıtıyım diyebilirim.

  John Freeman: Başka şeylere karşı da fanatik değil misiniz? Mesela nükleer silahsızlanma için yürüttüğünüz kampanyayı ele alalım. Destekçilerinizi bazı aşırı gösterilerde sorumluluk almaları için cesaretlendirmez misiniz? Bu, fanatizm değil mi?

 Bertrand Russell:  Bunun fanatizm olduğunu düşünmüyorum. Bazıları belki fanatiktir. Ancak… Onlara destek veririm, ama fanatik sebeplerden ötürü değil. Desteklerim çünkü makul, mantıklı ve sessiz olarak yaptığımız her şey basın tarafından kesinlikle göz ardı ediliyor. Basında yer almamızın tek yolu, fanatik görünen şeyler yapmaktır.

  Çeviri süreciyle ilgili uzun bir gevezelik edemeyeceğim. 2016’nın Ağustos ayında bu röportajı çevirmeyi kafama koymuştum, ama araya başka çeviriler ve başka işler girip durmuştu. Hemen yukarıda da hafifçe çıtlattığım gibi, bu videonun sağlam bir altyazı zaman kodu yoktu, o yüzden çeviriden çok teknik olarak uğraşmam gerekti. Altyazı zaman kodu ne diyecek olursanız, ses ile altyazının senkronizasyonu diye kısaca özetleyebilirim. Neden bilmiyorum, çok fazla bunaltan bir iş o benim için, ama yine de çevirmek istediğim bu tip eski kayıtlarda zaman kodu düzgün altyazı bulmak zor olduğu için buna katlanmak durumunda kalıyorum.

 Bertrand Russell’ın benim için öneminden kısaca dem vurup yazıyı noktalayayım. Yanılmıyorsam lise döneminin sonlarında Sorgulayan Denemeler adlı kitabıyla tanışmıştım. Daha önceden namını duymuştum Russell’ın ancak özel bir ilgi beslememiştim. Oysa kitabı okuyunca entelektüel bir insanın nasıl düşündüğünü anlamaya başladım. Sakin ama güçlü adımlarla ilerleyen, hayata dair kendi doğrularını taşıyan ve kimseye zarar vermeksizin gerçeği arayan, mücadele ederken bile çirkinliğe bulanmayan şeyler görmüştüm o kitapta. Elbette ki hayatımı baştan aşağıya değiştirmedi Russell ve aydınlanmanın kapısını aralamadı benim için, yine de zihinsel süreci nasıl işletmem gerektiğine dair çok büyük ipuçları sundu bana.

 Hemen aşağıya videonun sonunda da yer alan “gelecek nesillere not” temalı kısmı koyuyorum. Bu basit ama zarif görüşlerin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Videoyu YouTube üzerinden izlemek isterseniz burayı, Vimeo üzerinden izlemek isterseniz burayı tıklayın. Altyazı halini görmek isterseniz ise burayı tıklayın.

John Freeman: Son bir soru. Lord Russell, bu filmin Ölü Deniz Yazmaları gibi 1000 yıllık süreçte torunlarımız tarafından izleneceğini varsayın. O nesillere yaşadığınız hayat ve öğrendiğiniz şeyler hakkında ne söylemeyi uygun görürsünüz?

Bertrand Russell: İki şey söylemek isterim. Biri entelektüel, diğeri ahlaki. Entelektüel açıdan şunu söylemek istiyorum:

 Herhangi bir konuyu öğrenirken veya herhangi bir felsefeyi incelerken kendinize sadece şunu sorun: Gerçekler nedir ve gerçeklerin ortaya koyduğu doğru nedir? Asla başka yola sapmayın, başka bir şeye inanmak isteseniz veya başka bir inancın sosyal etkisinin daha iyi olacağını düşünseniz bile. Sadece ve sadece gerçeklerin ne olduğuyla ilgilenin.

  Entelektüel olarak demek istediğim budur. Ahlaki olarak söylemek istediğim ise çok basit. Şudur:

  Sevgi bilgecedir, nefret ise aptalcadır. Gittikçe birbirine daha fazla bağlanan bu dünyada birbirimizi hoş görmeyi öğrenmek zorundayız. Bazı insanların dile getirdiği hoşlanmadığımız gerçeklere katlanmayı öğrenmek zorundayız. Yalnızca bu şekilde birlikte yaşayabiliriz. Burada birlikte ölmek için değil de birlikte yaşamak için varsak bu gezegendeki insan yaşamının devamında hayati öneme sahip olan iyilik ve hoşgörüyü öğrenmek zorundayız.

 http://birnevidipnot.blogspot.com.tr/2017/04/bertrand-russell-face-to-face-bbc-1959-turkce-altyazili.html

**

ALT YAZI

John Freeman’ın 1959’daki “Face to Face” programının konuğu 2 ay sonra 87 yaşına basacak olan seçkin matematikçi ve filozof Bertrand Russell’dı.

  Ancak çelimsiz bir ihtiyar beyefendi olmaktan çok uzakta tıpkı toplumun onu uzun kariyeri boyunca büyük kuruluşlara karşı yürüttüğü çeşitli kampanyalardan tanıdığı gibi dinç, haylaz ve dobraydı.

  Oysa kendisi de soyluların içinden geliyordu.

  İki Lord’un torunuydu ve onlardan biri olan Lord John Russell liberal Başbakan’dı.

  Önce The Principles of Mathematics’i yazdığı daha sonraysa ünlü eseri Principia Mathematica’yı yayımladığı Cambridge’e 1890’da kabul oldu.

  Döneminin en önemli felsefesi sayılan akademik çalışmalarını Birinci Dünya Savaşı’na kadar Cambridge’te sürdürdü.

  Barış yanlısı coşkulu kampanyalar yürüttüğünde ise üniversiteden atıldı.

  Hayatına yazar olarak devam etti.

  1945’te yayımlanan Batı Felsefesi Tarihi kendisinin daha popüler olarak tanınıp kabul görmesini ve maddi açıdan rahatlamasını sağladı.

  Victoria Devri’nin sonlarını gören Russell, artık özgür aşkın öncülerindendi.

  Edward Devri’nin şarlatanlığına ve riyakarlığına karşı baş kaldırdı.

  Hiç çekinmeden kendi özel yaşamına özgürlüğü dahil etti.

  Amerika’da ders verdikten sonra İkinci Dünya Savaşı’nın ardından İngiltere’ye geri döndü.

  1949’da Liyakat Nişanı aldı ve 1950’de edebiyat alanında Nobel Ödülü kazandı.

  50’lerden itibaren en büyük endişesi nükleer yıkım tehlikesi oldu.

  “Face to Face” röportajı yapıldığı sırada nükleer felaket karşıtı kampanyanın ilk başkanıydı.

  2 yılın ardından hala otoriteye karşı mücadele içindeydi.

  Parliament Meydanı’ında anti-nükleer oturum sırasında tutuklanarak 7 gün hapse mahkum edildi.

  O sırada 89 yaşındaydı.

  “Face to Face” röportajı, on yıllar süren itibarının neye dayandığını bizlere gösteriyor: Açık fikirli bir akıl, saf bir samimiyet ve sevimli bir mizah anlayışı.

  Kendisine Bertrand Russell demeyi yeğleyen Üçüncü Earl Russell’ın 90 yaşındayken ölümüyle uzak geçmişe dair bir bağ da kopmuş oldu.

  Victoria Başbakan’ı olan büyükbabası Lord John Russell Elba’da Napoleon’u ziyaret etmişti.

  Büyükannesi, Charles Edward Stuart’ın dul eşinin arkadaşıydı.

  Gençliğinde matematik ve mantığın önemi üzerine çalışmalar yaptı.

  Ancak Birinci Dünya Savaşı sürecinde.

***

İkinci Dünya Savaşı’nda hiçbir kamusal görev üstlenmedi.

  Savaş patlak vermeden önce tarafsız bir ülkeye kaçtı.

  Özel bir görüşmede, çatlak canilerin birbirini öldürmeyi pekala iş edinebileceğini ama akıllı birinin onlar bunu yaparken onların yolundan çekileceğini söylemişti.

  Aşırı ilerlemiş yaşına rağmen neşe doluydu.

  Hiç kuşkusuz, stabil sağlığına çok şey borçluydu.

  Son birkaç yılında tıpkı Milton’un “The Restoration”ı yazdıktan sonraki hali gibi kendisini politikadan soyutladı.

  Ölü çağdan son hayatta kalandı.

  Bunu 1937’de yazdım.

  İkinci Dünya Savaşı başlamadan bir yıl evvel The Times öldüğümde acaba arkamdan neler yazar diye düşünerek kaleme aldım.

  Ölüm tarihimi 1962 olarak varsaydım.

  Uğursuz bir şekilde o tarih yaklaşıyor ve beni endişeye sürüklüyor.

  Endişeye kapılmadan evvel gelin bu esprili ölüm ilanınızı inceleyelim ve ne kadarı doğruymuş bir görelim.

  Bunun için uzak geçmişe gidelim.

  İlk anınız nedir, Lord Russell?

  Sanırım hatırladığım ilk şey 2 yaşındayken bir midillinin üzerinden düşmemdi.

  Tam anlamıyla hatırladığım ilk anım ise 3 yaşındayken vefat eden babamın ölümünün ardından Richmond Park’taki Pembroke Lodge’ta bulunan büyükbaba ve büyükannemin evine gitmemdir.

  Neden dede ve nineniz size bakmak durumunda kaldı?

  Anneniz de mi ölmüştü?

  Evet.

  Annem ben 2 yaşımdayken, babam ise 3 yaşımdayken öldü.

  Anne ve babanıza dair bir şeyler hatırlıyor musunuz?

  Çok az.

  Annemi hiç hatırlamıyorum.

  Babamın kırmızı harfli bir broşür verdiğini hatırlıyorum.

  Kırmızı harfler hoşuma gitmişti.

  Pembroke Lodge’daki hayat nasıldı?

  Dede ve nineniz dönemin ünlü isimlerini ağırlıyorlar mıydı?

  Evet, ama çok değil.

  Büyükbabam zaten hastaydı anca tekerlekli sandalye ile hareket edebiliyordu.

  6 yaşımdayken öldü.

  Büyükannem epey uzun yaşadı.

  Evlenmemden sonraya kadar yaşadı.

  Yarı zamanlı çalışıyordu.

  Çok fazla seçkin kimse gördük.

  Özellikle yazar olanları.

  Büyükbabanız da babanız gibi döneminin politikacısıydı, değil mi?

  Evet.

  Büyükbabam iki defa Başbakan oldu.

  Babam mecliste çok kısa bir dönem bulundu.

  Ziyarete gelen ünlü isimlerle tanıştınız mı yoksa sizi çocuk odasına mı götürüyorlardı?

  – Tanışıyordum.

  – Sizi o yaşta etkileyen biri oldu mu?

  Sanırım Bay Gladstone beni epey etkiledi.

  – Onunla ilgili anılarınız ne?

  – Bay Gladstone’la ilgili çok anım var.

  Herkesi yatıştırabilecek gözleri vardı.

  Onu tanımayan insanlar, keskin bakışlarından gücünü alan politik önemini tam olarak anlayamazlardı.

  Onunla ilgili en acıklı anım 17 yaşımdayken gerçekleşti.

  Çok ama çok utangaçtım.

  Bize gelmişti ve ailedeki tek erkek bendim.

  Kadınlar yemeğin arından çekildikten sonra Bay Gladstone ile baş başa kaldık.

  Utangaçlığımın önüne geçecek hiçbir şey yapmadı.

  Sadece tek bir yorumda bulundu.

  Dedi ki: “İyi bir Porto şarap verdiler bana ama neden kırmızı şarap bardağında verdiler ki? ”

Bense cevabı bilmiyordum.

  Çocukluğunuza geri dönelim.

  Sizi etkileyen ilk kitap neydi?

  Tarihe mi ilgi duyuyordunuz, masallara mı, macera mı, yoksa ne?

  Tarihe hep çok fazla ilgi duymuşumdur, çok fazla.

  Küçükken masallar da ilgimi çekiyordu.

  Üzülerek söylüyorum ki, Hans Andersen’ı Grimm’den fazla seviyordum.

  Bilmiyorum, ama o zamanlar öyleydi.

  Küçükken Hans Andersen masallarını tekrar tekrar okurdum.

  Küçüklüğünüzden beri kuşkucu muydunuz, yoksa belli düzenlere inancınız var mıydı?

  Küçükken kuşkucu değildim.

  Hayır.

  Son derece dindardım.

  Geleneksel inançlarımı yavaşça, acı çekerek kaybettim.

  Çok yavaş.

  Hatırlıyorum.

  Bu da hatırladığım bir diğer ilk anım.

  4 yaşımdaydım.

  Kırmızı Başlıklı Kız öyküsünü anlatmışlardı.

  Kurt tarafından yenildiğim bir rüya gördüm.

  Ve çok şaşırmıştım, çünkü cennette değildim kurdun midesindeydim.

  – Kuşkuculuk böyle başladı demek?

  – Evet.

  Peki küçükken dua eder miydiniz?

  – Elbette.

  – Ne zaman dua etmeyi bıraktınız?

  – Galiba 12 ya da 13 yaşlarımda.

  – Bundan önce sizi zorladılar mı dua için?

  Tabii, ilk başlarda zorladılar, ancak sonra zorlamayı bıraktıktan sonra da devam ettim.

  Çocukken kuşkuculukla ilgili ilk sezginizi oluşturan deneyiminizi anlatabilir misiniz?

  Sanırım bir meleği yakalamaya çalışmamla başladı her şey.

  Çocukken uyuduğumda meleklerin beni yatağın başında izlediğini söylemişlerdi.

  Meleklerin resmini görmüştüm ve bir melek görmem gerektiğini düşünmüştüm.

  Ancak gözümü açtığım anda uçup gittiklerini sanıyordum.

  Ben de düşündüm ki, uyandığımda gözümü açmazsam onlar da uyandığımı bilmez.

  Gözümü açmadım ve elimi uzattım bir melek yakalayacağımı sanıyordum, ama olmadı.

  Şimdi geriye dönüp baktığınızda çocukluğunuzdan kalma talihsiz bir miras olduğunu düşünüyor musunuz?

  Evet.

  Aile tutumuyla alakalı şeyler.

  Kesinlikle cinsellikle ilgili.

  Korkunç derecede tutucuydum.

  Öyleyse cinsellikle ilgili gerçekten suçluluk mu duyuyorsunuz?

  Bilmem.

  Hayır, çok fazla fırsatım olduğunu da sanmam.

  Hayır.

  Biraz da okul çağını konuşalım.

  Neler öğrendiniz?

  İlk klasikleri mi çalıştınız?

  Bir dereceye kadar klasiklere pek düşkün olmadım.

  Matematiği seviyordum.

  İlk matematik dersini erkek kardeşim verdi.

  Öklid ile başladık.

  Hayatımda gördüğüm en sevimli şey olduğunu düşündüm.

  Dünya’da böyle güzel şeyler olduğunu bilmiyordum.

  – Hatırlıyor musunuz?

  Bize bahseder misiniz?

  – Tabii hatırlıyorum, çok iyi hatırlıyorum.

  Ancak biraz hayal kırıklığı vardı.

  Çünkü “Aksiyomlar ile başlıyoruz. ” demişti.

  “Onlar ne? ” dedim.

  “Kanıtlayamazsak bile kabul etmen gereken şeyler.” dedi.

  “Kanıtlayamıyorsak niye kabul etmeliyim? “ dedim.

  “Kabul etmezsen devam edemeyiz. “ dedi.

  Nasıl devam ettiğini görmek istedim.

  Bu yüzden geçici olarak kabul ettim.

  Matematikçi olmanızı teşvik eden neydi?

  Sevmem için birçok sebep vardı.

  İlk sırada insanların müzikten veya şiirden aldığı hazzın aynısı vardı.

  Hoşuma gidiyordu.

  Bu bir kenara, matematiğin evreni anlamanın anahtarı olduğunu düşünüyordum.

  Günlük şeylerin matematikle açıklanabildiğini anladım.

  Matematik veya felsefenin verdiği mutluluğun hayatınızda bir anlamda dini duyguların yerini aldığını düşündüğünüz oldu mu?

  Evet, kesinlikle.

  Sanırım 40 yaşıma kadar matematikten Platon’un işaret ettiği türden bir zevk aldım.

  Sonsuz bir dünyaydı.

  Zamansız bir dünyaydı.

  Kesin bir mükemmeliyetin mümkün olduğu bir dünyaydı.

  Kesinlikle dinsel tatmine benzer bir haz aldım bundan.

  Hayatınızın hangi dönemi felsefeyi bırakıp sosyal hizmetlere ve politikaya bulaşmanıza sebep oldu?

  Birinci Dünya Savaşı fildişi kulede yaşanamayacağını düşünmeme sebep oldu.

  Bu dünya çok kötü, bunu anlamamız lazım.

  Ahlaki bir barış sever miydiniz yoksa daha çok savaşın gereksiz ve amaçsız bir şey olduğunu mu düşünüyordunuz?

  Bir politikacı olarak bunu düşündüm.

  Hala da düşünürüm.

  Britanya tarafsız kalsaydı ve Almanlar hızlı bir zafer kazansaydı acaba Dünya için daha mı iyi olurdu?

  Böyle bir şey olsaydı, ne Naziler ne de Komünistler olurdu.

  Çünkü bunlar Birinci Dünya Savaşı’nın birer ürünü.

  Savaş kısa sürerdi.

  Çok fazla yıkım olmazdı.

  Hala bunun doğru olduğunu düşünüyorum.

  Bu konuşan, politikacı tarafım.

  İnsan olarak konuşursam Waterloo’ya gitme imkanım olmuştu.

  Orada askeri birlik dolu trenleri geçerken gördüm ve hepsi katledilmiş genç insanlarla doluydu.

  Katlanamadım buna.

  Çok korkunçtu.

  Gerçekte ne kadar etkin bir kampanya yürüttünüz buna karşı?

  Elimden geleni yaptım.

  Her yerde konuşmalar yaptım.

  Vicdanlı bir muhalif olarak her şeyi yaptım.

  Yazabildiğim her yerde yazdım.

  Evet, yapabileceğim her şeyi yaptım.

  Tutulmayan bir figür olarak kötü şöhrete sahip miydiniz ya da sadece saplantılı biri olarak anıldınız mı?

  Çürük yumurta yağmuruna tutulmadım ama çok kötü bir deneyim atlattım.

  Southgate Kardeşlik Kilisesi’nde barış yanlısı bir toplantıdaydım.

  Sömürge birliklerin ve sarhoş kadınların akınına uğramıştı.

  Sarhoş kadınların elinde insanların kafalarına geçirdikleri paslı çivi kaplı levhalar vardı.

  Sömürge askerleri onlara baktı ve alkışladı.

  Polis de gördü ama bir şey yapmadı.

  Kadınların kıyafetleri yırtık pırtıktı, parçalanmıştı falan filan işte.

  Paslı çivili kadınlar saldırmak üzereydi ve ben bir insan böyle bir durumda ne yapar hiç bilmiyordum.

  Biri polise gidip, “Bunu engellemelisiniz o tanınmış bir yazar. ” dedi.

  “Öyle mi? ” dedi polis.

  “Evet, bilinen bir filozof. ” dedi adam.

  “Öyle mi? ” dedi polis.

  Adam “Earl’ün kardeşi o!” deyince polis koşarak geldi ve beni kurtardı.

  Hapise bu olayda mı atıldınız yoksa?

  Yok, bu daha önceydi.

  Peki hapise neden atıldınız?

  Bir makale yazdım diye.

  Yer altında mahkum edildim.

  Bu makalenin İngiltere ile Amerika arasındaki ilişkiyi kötülemek amacıyla yazıldığı düşünüldü.

  Çünkü Amerika’nın askeri birliklerinin grev kırıcı olarak iş gördüğüne işaret etmiştim.

  Böyle bir şey dememem gerektiği düşünülüyordu.

  – Suçu kabul ettiniz mi?

  – Hayır.

  Saçmalık olduğunu söyledim.

  Amerika’nın kimsenin okumadığı küçük bir gazetenin ücra bir köşesindeki makale yüzünden politikasını mı değiştirecek?

  – Sizi jüri mi yargıladı yoksa yargıç mı?

  – Yargıç.

  – Londra’da mı?

  – Londra’da.

  Dedi ki: Bu, en rezil suç! – Ne hüküm verdi?

  – 6 aya mahkum etti.

  Cezam aslında normal suçlu olarak 6 aydı.

  Ancak sonra temyizde birinci bölmede 6 ay olarak değiştirildi.

  – Daha hafif bir mahkumiyetti yani?

  – Çok daha hafif.

  Bayağı fark var.

  Cezanızın normal mahkumiyetten özel mahkumiyete çevrilmesi için ailenizin el altından torpil yaptırdığını duydum.

  Doğru mu bu?

  Sanırım öyle.

  Erkek kardeşim herkesin endişelendiğini biliyordu ve.

   İçişleri Bakanı pek de yardımcı olma heveslisi değildi erkek kardeşim gitti ve konuşup halletti.

  Şimdi dava ve tutukluluk sürecine dönüp baktığınızda Cambridge’in sizi üyelikten çıkarmasını haklı ve doğru buluyor musunuz?

  Hiç de bile.

  Hele ki daha dava devam ederken yaptılar bunu.

  Tüm genç üyeler savaşa gitmişti.

  Üniversite yönetiminde sadece yaşlılar kalmıştı.

  Yaşlılar bir şeyler yapmak zorunda hissetti kendilerini.

  “Savaşamıyoruz, yaşlıyız. ” Onlar da benden kurtuldu! Buna benzer bir şey İkinci Dünya Savaşı’nda City College of New York’a görevinizden alındığınızda oldu.

  İkinci Dünya Savaşı’nda tam olarak ne oldu?

  İkinci Dünya Savaşı’nda savaşı destekleme konusunda tamamen vatanperverdim.

  Geleneksel bir görüşe sahiptim.

  Yine de başka bir üniversiteden daha atılmış oldunuz.

  Doğru, fakat sebep bambaşkaydı.

  Evlilik ve ahlak hakkındaki görüşlerim yüzünden oldu.

  Roman Katolik meselesiydi.

  City College of New York’a kızını göndermek isteyen bir kadın vardı.

  Kızı benim verdiğim dersler olan matematik veya mantık dersi almayacaktı.

  Yine de kadın aynı üniversitede başka sınıftaki varlığımla bile kızına tecavüz edeceğimden veya onu bozacağımdan korktu.

  Böylelikle harekete geçti ve görevimi bırakmak durumunda kaldım.

  Beni iffetsiz, zampara, şehvet düşkünü müstehcen ve azgın biri olarak suçladı.

  Mahkemede jüri tüm bu suçlamaları kabul etti ve bu yüzden görevimden alınmam gerektiğini söyledi.

  Peki kadın iddialarını destekleyen bir kanıt sundu mu?

  Evet, sundu.

  Kanıt, benim 6 aylıktan küçük çocukların o bölgelerine dokunduklarını görünce ellerine vurulmaması gerektiğini ifade ettiğim sözlerdi.

  Ana kanıt buydu.

  New York’taki işinizi kaybettiğinizde ne oldu?

  Mesela Amerika’da başka bir işiniz var mıydı?

  Yoktu, olmalıymış.

  Tamamen sürgün edilmiş oldum.

  Hiçbir gazete yazdığım bir kelimeyi bile basmıyordu.

  Hiçbir dergi tek bir kelime bile basmıyordu.

  Hiçbir üniversite ders vermeme izin vermiyordu.

  Geçimimi sağlayacak tüm yollar kapanmıştı.

  Döviz yönetmeliği yüzünden İngiltere’den para alamıyordum.

  Açlıktan öleceğimi sandım.

  Okuttuğum 3 çocuk vardı.

  2’si üniversitede, 1’i daha gençti.

  Çok büyük acılar çekeceğimizi düşündüm.

  Çekerdik de, ancak Dr.  Barnes adlı biri beni kurtarmaya geldi ve bana bir iş verdi.

  Bu endişe verici deneyimlerin ardından.

Amerikalılara karşı daimi bir kızgınlık beslediniz mi?

  – Hayır, asla.

  Sonradan babamın da 1868’de mecliste kırsal seçim bölgesini temsil ederken aynı zorlukları yaşadığını düşündüm.

  Tamamen benzer sebepler.

  New York’un 1949’taki kentinin bir anlamda 1868 İngiltere kırsalındakine benzer bir aydınlanma yolu izlediğini kendime telkin ettim.

  Böyle düşündükten sonra dargınlık falan kalmadı.

  – Peki bu yaşınızda hala öfke patlaması ile karşılaşıyor musunuz?

  – Elbette.

  Kısa bir süre önce Anglikan bir piskopostan bir mektup aldım.

  Her şey hakkındaki tüm görüşlerimin cinsel arzudan kaynaklandığını yazıyordu.

  Ve bu konuda belirttiğim görüşler yüzünden İkinci Dünya Savaşı çıkmış.

  Dünya’daki tüm fanatiklerin kuşkuculardan daha kullanışlı mı yoksa daha tehlikeli mi olduğunu düşünüyorsunuz?

  Fanatizm Dünya’nın belasıdır.

  Hep böyleydi ve hep tarifsiz bir hasara neden olmuştur.

  Bence fanatizm var olan en tehlikeli şeydir.

  Hatta fanatik fanatizm karşıtıyım diyebilirim.

  Başka şeylere karşı da fanatik değil misiniz?

  Mesela nükleer silahsızlanma için yürüttüğünüz kampanyayı ele alalım.

  Destekçilerinizi bazı aşırı gösterilerde sorumluluk almaları için cesaretlendirmez misiniz?

  Bu, fanatizm değil mi?

  Bunun fanatizm olduğunu düşünmüyorum.

  Bazıları belki fanatiktir.

  Ancak.

  Onlara destek veririm, ama fanatik sebeplerden ötürü değil.

  Desteklerim çünkü makul, mantıklı ve sessiz olarak yaptığımız her şey basın tarafından kesinlikle göz ardı ediliyor.

  Basında yer almamızın tek yolu, fanatik görünen şeyler yapmaktır.

  Yürütüldüğünü bildiğimiz bakteriyolojik ve biyolojik silahlanmanın hazırlıkları ışığında anti-nükleer kampanyanın biraz demode kaldığını düşünüyor musunuz?

  Sadece nükleer silah karşıtı bir kampanya olsaydı, öyle olurdu.

  Ancak bu, aslında savaş karşıtı bir kampanya.

  Şu anki savaş karşıtı başlıca geçici argüman nükleer silahtır.

  Bunlar demode olursa aynı bunun kadar güçlü başka argümanlar yerine gelir.

  Şu bir gerçektir ki, bilimsel insan savaşmaya devam ederse hayatta kalamaz.

  En kötü ihtimal, insan yaşamının yer yüzünden silinmesidir.

  Ve bu, gerçek bir ihtimaldir, çok gerçek.

  Bu, en kötüsüdür.

  Fakat bunun olmadığını varsayalım yüz milyonlarca insanın sırf Dünya’yı yönetenler aptal ve kötü diye acı çekmesine katlanamıyorum.

  Katlanamıyorum! 19.

  Yüzyıl’a özlem ve pişmanlıkla mı dönüp bakıyorsunuz?

  Bu, nasıl düşündüğünüze bağlı.

  Dünya şimdikinden daha güzeldi.

  Çoktan beridir bildiğim bir yere her gittiğimde bunun ne kadar üzücü olduğunu düşünürüm.

  “Bu yer çok güzeldi, şimdiyse berbat. ”

Aksilikler ardı ardına gelir.

  Bir güzelliğin ardından bir yıkım gelir.

  Bu bakımdan samimiyetle üzülüyorum.

  Ancak konu fikirlere geldiğinde, Dünya eskinse nazaran daha az sahtekar.

  Bu beni mutlu ediyor.

  İnsanın içki veya tütün gibi kendine dair alışılagelmiş düşkünlükleri vardır.

  Sizinki nedir?

  Tütün! Yemek ve uyku hariç, tüm gün pipo tüttürüyorum.

  – Yaşamınızı kısaltmaz mı?

  – İlk başladığımızda öyle diyorlardı ancak 70 yıl evvel tüttürmeye başladım pek de fazla etkisi varmış gibi görünmüyor.

  Aslına bakarsanız bir bakıma hayatımı kurtardı.

  Uçaktaydım ve oradaki adam bana bir koltuk veriyordu.

  Dedim ki: “İçki içilen bölümden koltuk ver.

  İçmezsem ölürüm.

 ” Sonra bir kaza oldu, çok kötü bir kaza.

  Sigara içilmeyen bölümdeki tüm insanlar boğuldu.

  Sigara içilen bölümdekiler olarak indiğimiz yerdeki Norveç fiyortlarına atladık ve kurtulduk.

  Hayatımı sigara içmeye borçluyum.

  – Kurtulmak için yüzmek zorunda kaldınız mı?

  – Evet, hepimiz kaldık.

  Sudayken aklınıza ölüm ve yaşam hakkında heybetli düşünceler geldi mi?

  Kopenhaglı bir gazetesi aramıştı.

  Şöyle dedi: “Fiyortlarda yüzerken ne düşündünüz?”

“Suyun çok soğuk olduğunu düşündüm. ” dedim.

  “Mistisizm ve mantık hakkında düşünmediniz mi? ” dedi.

  “Hayır!” dedim ve telefonu kapattım.

  Çok yıllar önce mi oldu tüm bunlar?

  Çok değil.

  1949’da oldu hatırladığım kadarıyla.

  – 70’li yaşların sonlarında yani?

  – Evet.

  87 yaşınızda başaramadığınız bir hırsınız var mı?

  Elbette yazmak istediğim ve henüz yazmadığım bazı şeyler var.

  Hemen her gün yeni bir konuda kitap yazmam gerektiğini düşünüyorum.

  – Ama hepsini yazmak için zaman yok.

  – Otobiyografi yazdınız mı?

  – Evet, yazdım.

  – Güncel mi?

  – Pek değil.

  – Hayattayken yayımlatacak mısınız?

  – Hayır, ölünceye dek olmaz.

  – Neden?

  Birincisi, ölünceye dek tamamlanmamış olacak.

  İkincisi, çok erken söylenmemesi gereken bazı şeyler var.

  Hatta öldükten sonra bile biraz bekleyebilir.

  Bilmiyorum.

  Son bir soru.

  Lord Russell, bu filmin Ölü Deniz Yazmaları gibi 1000 yıllık süreçte torunlarımız tarafından izleneceğini varsayın.

  O nesillere yaşadığınız hayat ve öğrendiğiniz şeyler hakkında ne söylemeyi uygun görürsünüz?

  İki şey söylemek isterim.

  Biri entelektüel, diğeri ahlaki.

  Entelektüel açıdan şunu söylemek istiyorum: Herhangi bir konuyu öğrenirken veya herhangi bir felsefeyi incelerken kendinize sadece şunu sorun: Gerçekler nedir ve gerçeklerin ortaya koyduğu doğru nedir?

  Asla başka yola sapmayın, başka bir şeye inanmak isteseniz veya başka bir inancın sosyal etkisinin daha iyi olacağını düşünseniz bile.

  Sadece ve sadece gerçeklerin ne olduğuyla ilgilenin.

  Entelektüel olarak demek istediğim budur.

  Ahlaki olarak söylemek istediğim ise çok basit.

  Şudur: Sevgi bilgecedir, nefret ise aptalcadır.

  Gittikçe birbirine daha fazla bağlanan bu dünyada birbirimizi hoş görmeyi öğrenmek zorundayız.

  Bazı insanların dile getirdiği hoşlanmadığımız gerçeklere katlanmayı öğrenmek zorundayız.

  Yalnızca bu şekilde birlikte yaşayabiliriz.

  Burada birlikte ölmek için değil de birlikte yaşamak için varsak bu gezegendeki insan yaşamının devamında hayati öneme sahip olan iyilik ve hoşgörüyü öğrenmek zorundayız.

  Çeviri: Ümid Gurbanov @umidgurbanov||

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s