EMİL CİORAN – A CENTURY OF WRİTERS (1999)

 

 Bir Nevi Dipnot!
Hzl: Ümid Gurbanov

 “Nihilist değilim.” der Emil Michel Cioran. Olabildiğince tüm tanımlamalardan ve olumlamalardan sıyrılıp kendisini olsa olsa ve en fazla “şüpheci” olarak tanıtır, ama buna rağmen günümüzde karamsarlığın ve nihilizmin önemli isimlerinden biri sayılmaktan kurtulamaz. Türkçe’ye çevrilmiş Çürümenin Kitabı, Burukluk, Tarih ve Ütopya, Doğmuş Olmanın Sakıncası, Gözyaşları ve Azizler gibi önemli kitaplarının yanı sıra bir de kendisiyle yapılan röportaj ve söyleşilerin bir derlemesi olan Ezeli Mağlup adlı bir kitap bulunmaktadır.

 Yapıtları parça parça ve deneme türüne örnek olan Cioran, bütünlüklü bir eser vermekten hem yapısı gereği hem de bilinçli olarak kaçınmıştır. Tarihin ve bireyin sürekli yıkıma gitmekten başka yolu olmadığını savunan Cioran, bizleri felaketlerin beklediğini ve bundan kurtulamayacağımızı söyler.

 Tüm karanlık öngörülerine rağmen intihar etmeyi seçmemiş olan Cioran, 84 yaşında ölmüştür ve belki de geriye en önemli fikri olarak “İntihar fikri olmasaydı, çoktan intihar ederdim.” cümlesini bırakmıştır. Uykusuzluk ile boğuşan, hayatında asla bir meslekte çalışmamış olan, hayatın anlamının sürekli yitime uğradığını düşünen ve ancak yazarlıkla ve kıt kanaat geçinen Cioran, istediği an intihar edebilme özgürlüğünün kendisini yaşamaya devam ettirdiğini sık sık belirtmiştir.

 Çevirdiğim bu altyazı, “Un siècle d’écrivains” adlı belgesel serisinin Emil Michel Cioran ile ilgili olan bölümüdür. Burada çok eksik ve kısacık tanıtımını yaptığım Cioran’ın hayatı belgesel boyunca çocukluktan yaşlılık dönemine kadar kronolojik bir şekilde anlatılmaktadır. Özellikle kitaplarından alıntılarla Cioran’ın görüşleri ve ilerleyişi irdelenmekte, yer yer sosyal ve özel hayatına dair bilgiler verilmekte, ancak çok derinlikli bir irdeleme gerçekleşmemektedir.

 Elbette ki belgeselin en güzel yanı, Cioran ile yapılan bir röportaja yer vermesidir. Yanılmıyorsam sadece arşiv görüntüsü olarak alınıp kullanılıyor, yani belgesel için yapılmıyor bu röportaj, ancak zaten halihazırda Cioran’ın iki video röportajı bulunuyor, en azından ben sadece iki tanesini gördüm. Biri de bu belgeselde kullanılmış durumda.

 Kısacası, mevcut durumda Cioran ile ilgili Türkçe kaynak azken, ki bildiğim kadarıyla Cioran’ın ilk kitabı olan ve tüm düşüncelerimi barındırıyor dediği kitap Ümitsizliğin Doruklarında Türkçe’ye hala bile çevrilmemişken, benim gibi Cioran severlerin böyle bir belgeseli ne denli ümit verici bulacağı ortada.

 Şunu da ekleyeyim: Çeviri esnasında, Cioran’ın Türkçe yayımlanmış kitaplarından yapılan alıntılar, mümkün olduğu miktarda o kitaplardaki birebir çeviriler eklenerek yapılmıştır. Diğer bir deyişle, alıntıların önemli bir kısmı Haldun Bayrı‘nın çevirmenliğini yaptığı ve Metis Yayınları‘ndan çıkan Burukluk, Çürümenin Kitabı ve Tarih ve Ütopya ile tam olarak uyumludur. Bu bakımdan, kaynak ve fikir birliği sağlanması amacı güdülmüştür.

 Tabii ki belgeseli sadece çevirmekle kalmadım, tuttum bir de Youtube ve Vimeo‘ya yükledim. Aşağıya Youtube‘daki videoyu koyuyorum, ancak isteyen Vimeo‘dan da izleyebilir. Video kalitesinin düşüklüğü içinse ne yazık ki yapacak hiçbir şey yok.

İzleyecek olan o minicik kitleye şimdiden iyi seyirler!

 UN SİÈCLE D’ÉCRİVAİNS (1995) -TV DİZİSİ

Yönetmen:Robert Bober, Jacques Tréfouel, Jérôme Prieur

Senaryo: Olivier Barrot, Jérôme Garcin, André S. Labarthe

Ülke: Fransa

Sezon:1.Sezon

Tür: Belgesel

Vizyon Tarihi:04 Ocak 1995

Dil: Fransızca

Müzik: Bruno Courtin, Richard Bois

Çeviri: Ümid Gurbanov @umidgurbanov

ALT YAZI

80’lerin başında, Paris’te, 21 numaralı de l’Odeon Sokağı’nda, bir motelin üç odalı çatı katında bir bilge yaşarmış.

 Rivayet odur ki, uykusuzluk hastası bu kişi, geceler boyunca çalışır, kimselerle görüşmezmiş.

 Hatta öyle ki, birçok kitabı ödüller kazanmasına rağmen, ki o bu ödüllerin hepsini reddetmiştir, halk onu yok saymaktaymış.

 Ancak o, buna hiç aldırış etmezmiş.

 Emil Cioran, ya da gelin kısaca Cioran diyelim, tıpkı Voltaire, Rousseau veya Nietzsche dediğimiz gibi, kendisini kendi ahengi içerisinde düşünmeye ve yazmaya vermekten memnunmuş.

 “İleride biyografisini yazacak birinin çıkma ihtimalinin hiç kimseyi bir hayatı yaşamaktan vazgeçirmemiş olması inanılmazdır.”

“Bir portre, yalnızca onu gülünç olarak tasvir ettiğimizde ilginçtir.

 Bundandır ki, saygı duyduğumuz bir dostumuz ya da çağdaşımız olan bir yazar hakkında yazmak zordur.

 Bir karakteri insanlaştırmak saçmalıktır.”

“Nietzsche, Proust, Baudelaire ya da Rimbaud, modaların çalkantısına rağmen ayakta kalıyorlarsa, bunu, zalimliklerinin çıkar gözetmemesine, şeytani cerrahilerine, hınçlarının cömertliğine borçludurlar.

 Bir eserin dayanmasını sağlayan, eskimesine engel olan şey acımasızlığıdır.

 Rastgele bir tasdik mi?

 Bir kitap olarak değerlendirilirse, İncil’in, o saldırgan ve zehirli kitabın itibarına dikkat ediniz.

” 1986’da, mütevazi kitabı “İtiraflar ve Aforozlar”, nihayet onu üne kavuşturdu.

 Cioran, çağımızın sonunun ahlakçısı olarak bir referans noktası oldu.

 Ancak bu ahlakçıya göre, hiçbir şey bilmiyoruz.

 Roman kökenine ve düzyazıda en büyük yazarlardan biri olacak denli Fransızca yazabilmek uğruna ana dilini terk etmesine rağmen, hem de rivayetlerin aksine, oldukça çok kişi tanıyordu.

 “Peki Cioran gerçekte kimdir?”

Şeyleri olduğu gibi görmek, hayatı neredeyse çekilmez hale getiriyor.

 En azından ben, kısmen de olsa, şeyleri olduğu gibi gördüğüm için harekete geçemedim.

 Daima eyleme geçmenin sınırında kaldım.

 Peki, insanlar şeyleri gerçekten olduğu gibi görmeyi istiyor mu?

 Bilmiyorum.

 İnsanların, genel olarak, bunu yapmaktan aciz olduklarına inanıyorum.

 Bu sebeple, şeyleri yalnızca bir canavarın olduğu gibi görebileceği doğru, çünkü canavar, insanlığın dışında bulunmaktadır.

 Cioran, son yıllarda Fransa ve yurt dışında yakaladığı başarısından bihaberdi.

 Bir daha asla çıkamayacağı ve 4 yıl sonra, 21 Haziran 1995’te, ölünceye dek kalacağı Broca Hastanesi’ne Alzheimer hastalığı sebebiyle yatırılmıştı.

 “Ölüm, yaşamın şimdiye dek icat ettiği en hakiki şeydir.”

 Bundan hemen sonra tartışma başladı.

 Defnedildiği gece, “Le Monde”da yayımlanan bir makale saldırıları başlattı: “Cioran, gençliğinde, Romanya’da gizli faşist bir oluşum olan Demir Muhafızlar’a yakındı.

 Bu sebeple ütopya karşıtıydı ve Hitler’i övüyor ve antisemitizme karşı kusursuz bir toleransı vardı.

” Resmen, bu yeni ilah bir iblise dönüştürülüyordu.

 Peki Cioran gerçekte kimdi?

 “Demeye getirdiğiniz gibi bir ‘dönek’ miyim?

 ‘Vatan, çölde bir konaklama yeridir sadece,’ denir bir Tibet metninde.

 Ben o kadar uzağa gitmeyeceğim: Çocukluğumun manzarası için dünyanın bütün manzaralarını verirdim.

 Ayrıca eklemem gerekir ki, çocukluğumu bir cennete dönüştürüyorsam, bunun tek sorumlusu hafızamın sakatlıkları ve gözbağcılığıdır.

 Kökenimiz hepimizin peşinde.

” Sibiu’ya 12 km uzaklıktaki Karpat Dağları’ndaki bir kasabada doğdum.

 Çiftçileri çok seviyordum.

 Gerçekten, onlara bir şekilde tapıyordum.

 O kasabayı hakikaten sevmiştim.

 Babam bir papazdı.

 Annem, ilginç bir biçimde, inançlı değildi ve bu yüzden babamdan çok daha açık fikirliydi.

 Babam inançlıydı, ancak fanatik değildi, hem de hiç; rahiplik bir meslekti onun için sadece.

 Büyük bir kasabanın rahibi olarak, Cioran’ın babası önemli bir kişilikti; öne çıkan ve entelektüel biriydi.

 Daha sonraları Sibiu’da teoloji kürsüsünde dersler verecekti.

 Ortodoksluk, Transilvanya’da bir dinden daha fazlasıydı.

 Dil ile birlikte, Romanya’nın ulusal kimliğinin bir parçasıydı.

 Çoğunluk sistemi geçerli olmasına rağmen, yüzyıllarca Macar yönetimi altında yaşadılar.

 Cioran ailesi birbirine bağlıydı.

 Sırasıyla, ‘Gica’ lakabıyla Virgina, sonra Emil, en son da Cioran’ın hayatı boyunca iletişimi sürdüreceği Relu lakabıyla Aurel doğdu.

 İlk başlarda annemi küçümsüyordum.

 Sonra bir gün bana dedi ki: “Benim için sadece Bach var.

” O andan itibaren, ona benzediğimi fark ettim.

 “Karpatlar aklıma düştüğünde, ağlamamak için kendimi zor tutuyorum.

 Nedeni basit: Kimsenin benimkiyle kıyaslanabilecek bir çocukluk geçirdiğini tahayyül edemiyorum.

 Gökyüzü ve yeryüzü, tam olarak, bana aitti; tüm kaygılarım bile neşe doluydu.

 Uyanırdım ve gün sonunda yatağa usta bir yaratıcı olarak girerdim.

 Mutluluğumun farkındaydım ve bunu kaybedeceğimi sezebiliyordum.

 Bu gizli korku içime dert oluyordu.

” Bunu, çocukluğumun bir öğleden sonrasında hissettim; oldukça sarsıcı bir olay henüz gerçekleşmişken: O an ilk uyanışımdı, ilk ipucuydu.

 Öz farkındalığın habercisiydi.

 O ana dek alelade bir varlıktım, ancak o noktadan sonra, bir varlıktan fazlası ve azı oldum hep.

 Her “ben” bir ayrışma ve ifşa ile başlar oldu.”

“10 yaşıma geldiğimde Sibiu’da okula gitmek için kasabadan ayrılmıştım.

 Babamın beni Sibiu’ya götürüşünü asla unutamam.

 Ağlıyordum, bir şekilde içime doğmuştu: Cennet geride kaldı.

” “Yalnız olan bir insanın amacı, daha da yalnız olmaktır.”

“Belirsizlik içinde sürüklenedururken, en ufak kedere bir cankurtaran simidi gibi yapışırım.”

“Ailesinden utanmayan çocuklar, geri dönülemez bir şekilde sıradanlığa mahkum edilirler.

 Hiçbir şey, kişinin atalarına olan hayranlığından daha fazla verimsizliğe neden olmaz.

” Eylül 1921’de eğitim yılı başlarken, Emil, Gheorghe Lazar’da eğitim görmek için Sibiu’da yatılı okula yerleşti.

 Can sıkıntısı ile birleşen yalnızlık onun için acı dolu bir deneyimdi.

 Daha sonraları bu duygudan, “zamana düşüş” olarak bahsedecekti.

 Haddi zatında, can sıkıntısı, korku dolu, kaygı dolu, ifşa dolu, bilinç dolu zamanın merkezine çöreklenmişti.

 Zamanın geçtiğinin farkında olmayan birinin canı sıkılmaz.

 Bu, geçen değil, geçmeyen zamanın sıkıntısıdır.

 Dört dörtlük öğrenci olan Cioran, karnesini “pek iyi”ler ile doldurmuştu.

 Aynı zamanda coşkulu bir okuyucuydu.

 Astra kütüphanesinde 19. yüzyıl Roman milliyetçileriyle tanışmıştı.

 Dostoyevski hususunda tutkuluydu ve tüm eserlerinin kopyasını edindiği 18. yüzyıl Fransız edebiyatını keşfetmişti: Voltaire, Diderot ve Rousseau.

 Daha sonraları, dostu olan filozof Constantin Noica’ya şöyle yazar: “Gençliğimde beni yalnızca kütüphaneler ve genelevler baştan çıkartabiliyordu.”

12. yüzyıl Alman sömürgeleri tarafından kurulan Sibiu’nun önceki adı Hermannstadt’tı ve gerçek adını kazanması Transilvanya’nın Büyük Romanya ile birleştiği 1920’ye kadar sürmüştü.

 Sibiu, o zamanlar, Almanca, Macarca ve Romanca’nın konuşulduğu devasa bir kozmopolit şehirdi.

 1924”te Cioran’ın babası Sibiu’nun başrahipliğine aday gösterildi; bu göreve bir çeşit baş diyakozluk da diyebiliriz.

 Ailesi de onun yanına, Tribunal Sokağı’nda bulunan Ortodoks Kilisesi’nin hemen yanındaki büyük bir burjuva evine taşındı.

 50 yıl sonra, Cioran kardeşine şöyle yazar: “Sevgili Relu, yürümeyi sevdiğim bu dar tenha sokak bana, tam da şu an, tarifsiz bir hasreti çağrıştırdı.

 Gençliğimi burası olmadan tasavvur dahi edemiyorum.

 Çürüyen evler, onlara şiirsel bir boyut kazandırıyor.

 Şu büyük çatıların renkleri.

Çocuklar ve ihtiyarlar için bir şehir.

” Hayatım boyunca en çok sevdiğim şehir olan doğduğum bu şehrin, uzun yıllar sürecek olan hayatımın en büyük dramının başladığı yer olduğunu da söyleyebilirim: Uyuma yetimi kaybettim.

 Bir insanın başına gelebilecek en büyük facianın bu olduğunu düşünüyorum.

 Gece yarısından sonra, yalnızca benim ve fahişelerin olduğu sokaklara atardım kendimi.

 Sibiu’da geçirdiğim geceler hayatımın en sıra dışı anlarıdır.

 “Saatler boyunca geceleri dışarıda yürürdüm, tıpkı bir hayalet gibi.

 İnsanlar delirdiğimi düşünürdü.

” Uykusuzluk hastalığı Cioran’ı hayatı boyunca takip edecek, dünyaya bakış açısının, kısmen de olsa, temeli olacaktı. “

Birçok kez, sırf evde kalırsam vereceğim ani kararlara karşı duramayacağım için kendimi dışarı atmışımdır.

 Sokaklar daha güven vericidir, çünkü gördüğümüz her şeyin zayıflık ve yozlaşmışlık içermesi bizi umutsuzluğa sürükleyerek kendimiz hakkında daha az düşünmemizi sağlar.

 “Uyuyamadığımız tek bir gecede, uyuyabildiğimiz bir yıldan daha fazla şey öğreniriz.

 Hırpalanmanın, uyuklamaktan daha öğretici olduğu söylenebilir.

 Cioran’ın Felsefe Fakültesi’ndeki derslerini takip etmek için geldiği Bükreş, artık gözlerden ırak Eflak ve Boğdan Krallığı’nın barışçıl başkenti değildi Nüfusu ve yerleşim alanı neredeyse ikiye katlanan ülkenin finansal, kültürel ve endüstriyel merkezi haline gelmişti.

 Avrupalıların, “Balkanların küçük Paris’i” dediği, kendisini alımlı hale getirmek isteyen bu şehir, daha sonra Paul Morand’ın ünlü kitabının da adı olacaktı: “Bükreş” Cioran, hızla başkentin entelektüel kesimiyle kaynaşmıştı.

 Sosyetik yerlere dadanmıştı: Capsa, Kafe Corso, Caru cu Bere Barı.

 Ancak bu, felsefedeki yükselişini engelleyemedi.

 Kökleri Nietzsche’ye uzandığı bariz olan ilk kitabını 23 yaşında yayımladı: “Ümitsizliğin Doruklarında” Gelecekte önemli bir din tarihçisi olacak olan Mircea Eliade’in başını çektiği 30’lar Romanya gençliği, Cioran’ın farkına varmışlardı, ama o çoktan gitmişti.

 Kazandığı bursla Almanya’ya gitti.

 Önce Berlin’e, sonra Dresden’e ve son olarak Münih’e.

 Hitler’in diktatörlüğüne tanıklık etti.

 Auto-da-fe’yi, “Kristal Gece” katliamını, büyük Nazi toplantısını gözlemledi.

 Ve geleceğin şüphecisi, adeta coşkuya kapıldı.

 Aşırı sağ Roman gazetesi olan “Vremea”nın haftalık köşesine gönderdiği mektupta, Nazilerin yaşam tarzından övgüyle bahsetti.

 Kahramanca ve mistik bulduğunu söyledi.

 “Uzun Bıçaklar Gecesi”nde SA elemanlarının katledilmesini onayladı.

 Son olarak ise şöyle yazdı: “Bugünün siyaset arenasında Hitler’den daha fazla bende sempati ve hayranlık uyandıran başka hiç kimse yok.”

Daimi bir politik krizin içerisinde olan ülkesine geri döndüğünde, Cioran içerisinde antisemitik pasajların bulunduğu “Romanya’nın Başkalaşımı” adlı milliyetçi bir kitap yayımladı.

 Bir yandan Yahudileri dünyanın en bilgili, yetenekli ve cüretkar insanları olduğunu söyleyerek onları överken, öte yandan şöyle yazar: “Şunu katiyetle anlamalıyız ki, Yahudiler güçlü bir Romanya’da, tek bir bilinç olarak yaşamakla ilgilenmiyorlar.”

Ancak Cioran bir aktivist değildi.

 Garip ama aynı zamanda mistik bir Faşist hareket olan Demir Muhafızlar’a karşı coşku duyan tutkulu bir adamdı.

 Hareketin lideri Codreanu, Romanya’nın ahlak mühendisliğini yapmak istiyordu, ancak Mircea Eliade ve Romanya’nın genç entelektüellerinin çoğunluğu buna tamamen karşıydı; Cioran da asla Demir Muhafızlar’ın bir üyesi olmamıştı.

 Hiç kuşkusuz 50’li yıllarda yazdığı ve ölümünden sonra ortaya çıkan bir metinde Cioran bir öz eleştiride bulunuyordu: Herkesten daha fazla sahip olduğum takıntılar hakkında oldukça bilgiliyim.

 Bir fikrin insan üstünde ne kadar etkili olabileceğini, onu ne kadar ileri götürebileceğini, neler yapmaya itebileceğini ve bunun insanı maruz bıraktığı deliliğin tehlikelerini biliyorum.

 Bunun kapsadığı bağnazlık ve putperestlik, bundan kaynaklanan anlayışsızlığın zorunlulukları.

Aslında bu benim aklıma otuzlu yaşlarımdan önce, ülkem için bir tutku geliştirirken gelmişti.

 Bana yıllarca azap çektiren umutsuz bir tutku; saldırgan, çıkmaz bir sokak.

 Ülkem! Umutsuzca ona sarılmak istiyordum, ama bir türlü olmuyordu.

 Gerçek bir yan bulamıyordum, ne geleceğinde ne de geçmişinde.

 Güçlü, müthiş, çılgın olmasını istiyordum.

 Şeytani bir güç gibi, dünyayı titretecek ölüm salgılamasını istiyordum, ama küçücüktü, kaderini çizme yetisinden acizdi.

 Bu süre zarfında, geçmiş dahil her şeyi düzeltmek isteyen bir çeşit hareket başladı.

 Bir noktaya kadar, tüm samimiyetimle inandım, ancak bu hareket, ülkemizin bir hayalden öte olmayacağının izlerini taşıyordu.

 Acımasız bir hareketti; tarih öncesinin ve kehanetin, duanın ve silahın mistisizminin ve mağdur olmuş ve mağduriyet arayan mercilerin bir karışımıydı.

 Çünkü gerçekleşemeyecek bir geleceğin tasarımına kendisini adayarak affedilemez bir hata yapmıştı.

 Tüm liderler devrilmişti, cesetleri sokaklardaydı.

 Ülkede hiç kimsenin sahip olmadığı bir kadere sahiptiler.

 Oysa anavatanlarını çılgınlıklarıyla geri kazanmaya çalıştılar, çünkü eli kanlı kişilerdi.

 Biz, ülkenin gençleri, boşluğa sürüklendik: Bu, bizim için nimetti.

 Avrupa’nın bir köşesinde yer alan, tüm dünya tarafından küçümsenen ve ihmal edilen bizler “tarih yazmak” ve böyle tanınmak istedik.

 Sihirli bir kelime gibi dilimizden düşmüyordu: “Tarih yazmak.”

O zamanlar ülkem hakkında bir kitap yazıyordum.

 Muhtemelen daha önce kimse ülkesine böyle bir şiddetle saldırmamıştır.

 Kaçık bir adamın söylenişleriydi.

 Bir suikastçının ilahisi gibi ya da yurtsuz bir vatanseverin uluması gibi bir şeydi.

 Merhametsizliğe susamıştım.

 Bunlar iyi günlerimizdi: Talihsiz bir tutkunun itibarına inanmıştım, zorluğu seviyordum.

 Gerçek şu ki, bu zaman zarfında, ahmaklığımın, o etkin ahmaklığımın aç gözlü istekleri vardı; yok etmeye ihtiyaç duyuyordum ve günlerimi yok oluş anını tasarlayarak geçiriyordum.

 Bir şeylerin var olduğu ve benim yok etme isteğimden bağımsız olarak var olabileceği fikri beni öfke krizlerine sokuyordu, geceler boyu ürpertiyordu beni.

 İşte bu, insandaki zalimliğin, hayvandaki zalimliği önemli bir biçimde aştığını anladığım andı.

 Bu, her şeydir; bir hayvanın zalimliği bir anlıkken ve sadece oradaki objeye yönelikken, bizimkisi öyle bir büyüklüğe ulaşıyor ki uygulanacak kimse bulunmadığında kendine odaklanıyor.

 İşte bana olan buydu: Nefretimin merkezi haline geldim.

 Ülkemden, tüm insanoğlundan ve evrenden nefret ettim.

 Tüm bu şeyler geride kendime karşı saldırgan bir tutum bıraktı.

 Bu da umutsuzluğumun sebebi haline geldi.

 1937’de, Cioran, burs kazandıktan sonra Romanya’yı temelli terk etti ve Paris’e taşındı.

 “Her durumda ezilenlerin yanında olmalıyız, hatta hatalı bile olsalar.

 Ancak yine de, onların da tıpkı kendilerini ezenler gibi, aynı çamurdan meydana geldiklerini gözden kaçırmadan.”

“Her zaman en kötüsüyle karşılaşılacağından korkularak geçen bir yaşamda, kendimi daha henüz gerçekleşmeden bir talihsizliğin içine fırlatarak, her durumda kendimce bir üstünlük kazanmaya çalıştım.”

“Yaşayan bir ölü olarak, sevmeyi bıraktığında değil, nefret etmeyi bıraktığında işin bitmiş olur.

 Nefret, insanı korur.

” Bir otel odasında 25 yıl yaşadım.

 Bunun bir faydası var: Hiçbir yere ve hiçbir şeye bağlı değilsin, gelip geçici bir yaşamın öncülüğünü ediyorsun; her zaman ayrılık noktasındaymış gibi hissedip geçici bir gerçeklik algısıyla yaşıyorsun.

 “Not Defterleri” Cioran, ilk önce, Bergson üzerine hazırlaması gereken doktora tezini yazacağı Sorbonne Üniversitesi’ne pek de uzak olmayan Sommerard Caddesi’nde oturdu.

 Ancak buna asla başlamayacaktı.

 “Hiç kuşkusuz, ben, dünyadaki en meşgul insanım.” diyerek kendisiyle alay eder.

 Hayatımı kazanmak için hiçbir şey yapmamaya hazırdım ve tüm aşağılamaları kabul ediyordum.

 Özgür olmak isteyen kimse, her türlü aşağılamaya dayanmak zorundadır.

 Bu, bir şekilde, benim hayatımın planıydı.

 Paris’te kendime bir yaşam ayarladım, ancak pek de istediğim şekilde gitmedi.

 Her zaman burada, Latin Bölgesi’nde yaşadım.

 Bir öğrenci olarak.

Sanırım 1950 yılına kadar öğrenci olarak yaşadım.

 Sorbonne Üniversitesi’ne kaydımı yaptırdım ve orada bir öğrenci olarak yaşamımı sürdürdüm.

 Tamamen basit bir öğrenci.

 1950’de, beni çağırdılar ve dediler ki: “Bak, 40 yaşına geldin.

 Buraya kadar.

 Artık kantinde yiyemezsin.”

 falan filan.

 Bu, benim için yıkıcı bir darbeydi.

 Üniversitede bir parazit olarak yaşıyordum, hatta üniversite ile ortak tek bir noktam bile yoktu.

 Buna devam edebilseydim, yaşam gayemi gerçekleştirmiş olacaktım, ölünceye dek öğrenciliği sürdürecektim.

 İşgal süresince, Cioran, bohem bir hayat sürdü.

 Her öğleden sonra Cafe de Flore’a, kendi deyimiyle, “ısınmak için” gidiyordu.

 Sartre ile karşılaşır, ama kendisini ona asla tanıtmaz.

 Kendisini, filozof yerine, “fikir girişimcisi” olarak tanımlamayı yeğlemektedir.

 Aslında, genellikle Romen yazarlarla görüşürdü: Ionesco ve Cioran’ın onu kurtarmak için gösterdiği çabalara rağmen 1944’te sürgün sırasında ölen ünlü Yahudi deneme yazarı Benjamin Fondane.

 Her gün Paris’teki Romen Kilisesi’nin kütüphanesine giderdi.

 “Romanya hakkında, Fransa’da kaldığım ilk yılım boyunca, Romanya’da geçirdiğim gençliğimden daha fazla şey öğrendim.” diye itiraf eder.

 Kısacası, Cioran, kendini şımartır.

 Uykuyla geçen gecenin sonrasında, sabah uyanan birinde bir şeye başlıyor olma yanılsaması vardır.

 Ama sizi bütün gece uyku tutmadıysa, hiçbir şeye başlamazsınız.

 Hiç uyku uyuyamayan biri için gece ile gündüz arasında fark yoktur.

 Bir türlü bitmek bilmeyen zamandır bu.

 Cioran, daha sonra Fransa’yı bisikletiyle keşfetmeye karar verir.

 Aylar boyunca.

Öğrenci yurtlarında kalıyordum, her gün 100 kilometre pedal çevirmek yorucu bir fiziksel çaba gerekiyordu ve bu da krizlerin üstesinden gelmemi sağlıyordu.

 Seyahatleri sayesinde burs almaya devam etti.

 “Doktora tezi ilerlemiyorsa bile, en azından ülkemiz hakkında bir şeyler öğreniyor.”

“Aylarca Fransa’da bisiklet sürdüğüm zaman boyunca, en büyük zevkim kırsal bölgedeki mezarlıklarda durmak, iki mezar arasına uzanıp saatlerce sigara içmekti.

 O dönemler hayatımın en hareketli zamanlarıydı.

” Dieppe’de bir kasabadaydım ve Mallarme’yi Romence’ye çevirmeye çalışıyordum.

 Aniden, bunun tamamen aptalca olduğunu fark ettim: “İyi, ama neden?

 Bunun için hiç yeteneğim yok ki.

” Birdenbire Fransızca yazmaya karar verdim ve belli oldu ki bunu yapmak düşündüğümden de zor olacaktı.

 Cioran, Fransızca’ya çevirdi yüzünü ve bu karar, onun için her şeyi değiştirdi.

 Ödünç alınmış bir dille ilişkilerimin hikayesini en ince ayrıntısına dek anlatmak, tıpkı bir kabusu dile getirmek gibiydi.

 Tüm o kelimeler tekrar tekrar düşünülmüş, işlenmiş, odak noktasını kaybetmiş, her şeyi ifade ederek ifadesizleşmiş, korkutucu derecede kesin bir hal almış, tükenmiş ve içine kapanmış, terbiyesizliği andıracak denli ağdalı bir hale bürünmüştü.

 Sözdizimi, bir ölünün sertliği gibi kaskatıydı ve onları kuşatıyor, tanrının bile değiştiremeyeceği bir yere atıyordu.

 Benim gözümde soylu ve seçkin olan bu erişilmez dilde doğru bir cümle kurmak için ne kadar da kahve, sigara ve sözlük tükettim.

Ne yazık ki çok sonradan, artık geriye dönmek için çok geç olduğunda fark ettim bunu.

 Bildiğim tek şey, bizimkileri asla terk etmediğim, bazen ferahlık ve çürümüşlük kokusu, güneş ve gübre karışımı, nostaljik çirkinliği, nefis intizamsızlığı için pişmanlık duyduğumdu.

 “Bir ülkede yaşamayan biri, bir dilde yaşar.

 Bizim ülkemiz, anayurdumuz budur -başka bir yer değil.

” Cioran, “Çürümenin Kitabı”nı yazmaya başlar.

 Yazdığı bu ilk Fransızca kitabın tamamlanması yıllar sürer.

 Tam 4 defa yeniden yazılması gerekir.

 “Çürümenin Kitabı” bir patlamaydı.

 Onu yazarken bir baskıdan kaçıyormuş gibi hissediyordum, ki bu his olmadan kesinlikle uzun süre devam edemezdim: Nefes almak için gerekliydi, patlamak için gerekliydi.

 İnsandan çok var oluşun kendisiyle ilgili kararlı bir açıklamaya ihtiyacım vardı.

 Onu bir düelloda kışkırtmak isterdim, sırf sonunda kimin yeneceğini görmek için bile olsa.

 İlk kitabıyla birlikte, Cioran, gençlikteki aşırı halinden sıyırır kendisini.

 “Fanatizmin Şeceresi” “Darağaçları, zindanlar, hücreler, ancak bir imanın gölgesinde çoğalır -ruhu hepten sarmış olan o inanma ihtiyacının gölgesinde.

 Bir doğruyu, ‘kendi’ doğrusunu elinde bulunduran kişinin yanında şeytan bile epey soluk kalır.

 1949’da yayınlandığında, zamanının ünlü entelektüel dergisi olan Combat’ta bir tam sayfa ayrıldı buna.

 3 yıl sonra, “Burukluk” meydana çıktı.

 10 yıl boyunca sadece 200 kopya satan bu kitap, artık günümüzde onun en çok okunan aforizma derlemesi halini almış durumda.

 30 yıl boyunca hiç tanınmadım.

 Kitaplarım satmıyordu.

 Bu durumu kabullenmiştim, benim başka şeylere bakış açıma da uyuyordu.

 En önemli yıllarım tanınmadan yaşamımı sürdürdüğüm zamanlardı, çünkü tanınmıyor olmanın kendine has bir zevki vardır.

 Toplantılarda şey olarak tanıştırılıyordum.

Viski içmeyi sevdiğim zamanlar vardı ve resepsiyonlara bu yüzden gidiyordum.

Orada Ionesco ve Beckett’ın arkadaşı olarak tanıştırılıyordum.

 Tanınmadan evvel Cioran bir nevi parolaydı.

 Onu okuyan birine rastladığımızda gizemli bir biçimde suç ortağı olduğumuzu ve bir o kadar gizemli bir biçimde buna müsamaha gösterdiğimizi hissediyorduk.

 Cioran’ın oluşturabildiği bu müsamaha hissi, onun paradokslarından biriydi.

 “Yazarlıktan vazgeçmek zorunda kalsam, uzmanlaşmak isteyeceğim şey ulumak olurdu.”

“Yetkin biri açık değil, tam tersine kapalı biridir.

 Gücü, devasa reddedişinden gelir.

” Cioran, günün hakim fikirlerinin aksine bir duruş sergiliyordu.

 Sartevari edebiyat uğraşıları başarı getirirken, o, ünlü politik kitabını yayınlamıştır: “Tarih ve Ütopya” Gerçekçilik adına, politikadaki hayallerin ölümcül sonuçlarını ifşa ettiği kitap.

 “Yolum hangi büyük şehre düşse, orada her gün ayaklanmaların, katliamların, aşağılık bir kasaplığın, bir dünya sonu kargaşasının başlamıyor olmasına hayran olurum.

 Bu kadar kısıtlı bir alanda nasıl oluyordur da onca insan birbirini yok etmeden, birbirinden ölesiye nefret etmeden bir arada yaşayabiliyordur.

 Aslında birbirlerinden nefret etmekte, ama nefretlerinin hakkını verememektedirler.

 Bu vasatlık, bu güçsüzlük toplumu kurtarır, sürmesini ve istikrarını teminat altına alır.

 Ama toplum bu haldeyken, bazılarının büsbütün başka bir toplum tasarlamak için çabalayıp durmalarına daha da çok hayranlık duyuyorum.

 Bunca safdillik ya da bunca çılgınlık nereden gelebilir?

 Ancak imkansızın büyüsüyle harekete geçeriz: Bir ütopya doğurup kendini buna hasredemeyen bir toplum, köhneleşme ve yıkım tehdidiyle karşı karşıyadır adeta.

 Ama hatırlayalım ki, ütopya, ‘yokistan’ anlamına gelir.

 Peki kötülüğün akla bile gelmediği, çalışmanın kutsandığı ve hiç kimsenin ölümden çekinmediği o siteler nereden çıkacaktır?

 Mükemmel bir dünya, mamul bir dünya gösterisinin zorunlu olarak sunduğu geometrik idillerden, kurala bağlanmış vecdlerden, iç kaldıran binlerce harikadan oluşmuş bir mutluluğa katlanılır orada.

 Nitekim ütopya, pembe gülünçlüktür; mutluluğu, yani inanılmazı oluşla birleştirme mutluluğu, ve bir görüşü kendi başlangıç noktasına, savaşmak istediği kinizme vardıracak kadar iyimserleştirme ve havaileştirme ihtiyacıdır.

 Eninde sonunda canavarımsı bir peri masalıdır.

 Ama yaşam kopmadır, sapmadır, maddenin kurallarına aykırılıktır.

 İnsan da yaşam nazarında ikinci dereceden bir sapmadır; bireyselin, kaprisin zaferidir; uykuda canavarlar tutarı olan toplumun doğru yola getirmeyi hedeflediği bölücü hayvandır, saçma sapan hayalettir.

” Böylece itibarını kazanmış olur: Cioran bir pesimisttir. “Bana göre Fransız Devrimi’ni berbat eden şey, devrim destekçilerinin birer aktör olarak doğması ve giyotinin yalnızca bir dekor olmasıdır.

 Fransa tarihi, bir bütün olarak, ısmarlama bir tarih gibi görünür, sahnelenen bir tarih gibi: Her şey bakıldığında teatral olarak yerli yerinde durur.

 Bu, bir dizi jest, mimik ve olayın acı vermesi için değil, izlenmesi için sergilenen ve sahnelenmesi yüzyıllar alan bir performanstır.

 Terör olaylarında bile görünen bu hoppalık izleniminden dolayı, araya bir mesafe giriyor.

” ’68 Mayıs olaylarını gözlemekten dolayı mutlu olduğu kanaatindeyim ve başına iş açılmamasından dolayı da.

 Bir pesimist olarak, birçok yanılsamanın esiri olamazsınız.

 “Düşen son yapraklar dans ediyorlar.

 Güzün gelişine karşı duyarsızlık içerisindeler.”

“Tarih ve Ütopya”nın ardından her üç dört senede bir adından içeriğini bildiren kitaplar yayımlar.

 “Zamana Düşüş” “The New Gods” “Doğmuş Olmanın Sakıncası” “Drawn and Quartered” 70’lerin başında, kendisinin hayranı olan kız kardeşi sayesinde Cioran de l’Odeon Sokağı’ndaki efsanevi dairesine taşınır.

 “Bu, bazen kitap yazmak konusunda işime yaradı.

” Münzevi biri olarak itibarını kazansa da, 1947’ye dek partneri Simone Boue ile birlikte yaşadı.

 “Bir yazar, kendi ayakları üzerinde duran bir kadınla birlikte yaşıyorsa, o bir pezevenktir; bu anlamda, ben de bir pezevengim.” diyerek kendini ironik biçimde eleştirir.

 Pek çok kitap okumuş ve yazmışsa da, bir o kadar kişiyle de tanışmıştır.

 İtiraflar ve Aforozlar’ın ikinci basımını yaparken, Henri Michaux, Musee de l’Homme’daki bilimsel filmleri izlemesi için kendisine getirmiştir; Beckett ile Lüksemburg’da düzenli olarak görüşüyordu ve Ionesco ile süren kadim bir dostluğu vardı.

 Tarihin endişelerinden bağımsız olarak, şu sorular çevresinde dönüp durur: Nasıl yaşamalı?

 Nasıl var olunur?

 İlkel çağlardan beri felsefenin temel sorularıdır bunlar.

 Beni kurtaran şey, intihar fikriydi.

 İntihar fikri olmasaydı, kendimi çoktan öldürmüş olurdum.

 Yaşamaya devam etmemi sağlayan şey, her zaman önümde böyle bir seçeneğin olduğunu bilmekti.

 Sahiden de, bu düşünce olmasaydı, bu hayata, bir yere veya bir şeye saplanmış olma duygusuna asla katlanamazdım.

 Benim için, intihar fikri, her zaman özgürlük fikrine dayalıydı.

 “Hepimiz soytarıyız: Hepimiz sorunlarımızla yaşarız.

” “Bir gorilin gözündeki perişanlık.

 Bir cenaze hayvanı.

 İşte o bakışın soyundan geliyorum ben.

” Bu hayatta, bir şeyleri fark eden çok az sayıda insan olduğunu gözlemledim.

 Kesinlikle hiçbir şeyi anlamamış büyük yazarlarla tanışabilirsiniz.

 Bunlar, yetenekleri olan, ama değersiz kimselerdir.

 Tam tersine, sokaklarda, bir barda, sizi aydınlatan, derinlere inebilen, büyük sorunları ele alabilen kimselerle tanışabilirsiniz.

 Sorunlu karakterler, kendilerine aşık filozoflardan çok daha ilgi çekicilerdir.

 Ancak gerçekten de, bu tarz insanlarla iletişim halinde olarak çok şey öğrendim.

 Bu anlamda, entelektüel ortamlara uyum sağlayan biri olmadığımı söyleyebilirim.

 Yabancılarla konuşmayı severim, belirli kişilerden hoşlandığımı da söyleyebilirsiniz.

 Romanya’nın özünde bulunan bir şey bu.

 Diyebilirim ki, beni en derinden etkileyen insanlar, hayatında hiç kitap okumamış olanlardı.

 “Bir gece, kenarlarda ağaçların olduğu bir patikada yürüyordum; ayaklarımın altındaki kestaneleri seziyordum.

 Patlama sesi çıkıyordu, bunun yankısı beni kışkırtıyordu ve bu önemsiz olayın orantısızlığı karşısında altüst oldum, beni bir mucizenin, belirli bir vecdin içerisine sürükledi, burada artık daha fazla soru yoktu, sadece cevaplar vardı.

 Binlerce umulmadık keşfin arasında sarhoş oldum, hiçbirinden faydalanamadım.

 İşte aydınlanmaya en çok bu şekilde yaklaştım.

 Ancak bunun yerine, yürüyüşüme devam ettim.

” Yurtsuz olmasına rağmen, Cioran, kardeşi Aurel ile olan mektuplaşmalarında açıkça görüleceği üzere, ülkesiyle iletişim halindeydi.

 “Sevgili Relu, annemiz öleli bir yıl oldu.

 Bana çok uzakmış gibi geliyor bu.

 Belli bir zaman sonra, her şey gerçekliğini kaybediyor, hatta sevdiğin birinin anıları bile.

 Yine de, annemizi sık sık düşünüyorum, onun hakkındaki her şey beklenmedikti, onun neşesi, kibiri, özellikle de lezzeti ve zehri ile bizlere bulaşan onun melankolisi.

 Rasinari’ye gittin mi?

 Kaybettiklerimizi fazla düşünmemeye çalış.

 Bir tatile çıktın mı?

 Yaz bana.

 Sevgiyle.

” Romence yazdığı üçüncü kitap olan “Gözyaşları ve Azizler”den beri, Cioran mistisizme ilgi duyuyordu.

 Onun bu konuya ilgi duymasına sebep olan şey, “dikey heyecan”dı, yani tanrı ile birebir konuşma, yaşamın dışına çıkma ve isyan etme isteğiydi.

 Esasında, bana göre yazma eylemi, tanrıyla konuşmanın bir çeşididir.

 Tanrıyla diyorum, ama inançlı biri değilim, aslında inançsız biri olduğumu da söyleyemem.

 Ancak benim için, yazarak tanrıyla konuşma işi, bir yalnızın biriyle konuşması, bir yalnızın başka bir yalnız karşısında olması demektir.

 Tanrı, bizden daha yalnızdır.

 “Ne yazık ki tanrıya giden yolda inancı es geçmek mümkün değil.

” “Dini duygulardan arınmış bir dünyada yaşamak istemezdim.

 İnancı değil, içindeki titreşimi kastediyorum, ki bu, belirli bir inançtan bağımsız bir şeydir ve tanrının içine ve hatta bazen ötesine götürür insanı.

” “Bach olmasa, ilahiyat, konusundan yoksun kalırdı; yaratılış kurgusundan, bütün tartışmaları kesen yokluktan.

Eğer her şeyini Bach’a borçlu olan biri varsa, o da tanrıdır.

” En büyük tutkularımdan birinin, hatta en büyük tutkumun Bach olduğunu söyleyebilirim.

 Benim için çok belirli bir tutku bu ve kalıcı olan da bu oldu sadece.

 Tüm tutkularım içerisinde olduğu gibi kalan bir tek bu.

 Dostoyevski’ye olan tutkumun bile, Bach’ınkinin aksine, azaldığını kabul ediyorum.

 Bu, benim için bir çeşit din olmuş durumda.

 Şeffaflığın sınırlarını gösteren bu açık sözlü adam, kararlı bir şekilde inançlı olamıyor.

 “Her zaman çelişkiler içinde yaşadım, ama bundan dolayı asla acı çekmedim.

 Sistemli biri olsaydım, bir çözüm bulmak için düzenli biçimde yalan söylemek zorunda kalırdım.

 Bunun yerine, sadece şeylerin çözülemez yapıda olduğunu kabul etmekle kalmayıp, aynı zamanda bunun kendine has bir zevki olduğunu, çözülemezliğin zevkini keşfettim.

 Asla sakinleştiren, bir araya getiren ya da bir Fransız deyimine göre, uzlaşmazı uzlaştırmayı aramadım.

 Her zaman çelişkileri olduğu gibi kabullendim, hatta özel yaşamımda da bu teoriye göre davrandım.

 Asla bir amacım olmadı, asla sonuç aramadım.

 Bence bir çözüm olamaz, genel olarak, tıpkı bizlerin kendisi gibi, amaçlar ve sonuçlar yoktur.

 Her şey anlamsız değilse bile -ki kelimeler beni terk ediyor yavaş yavaş- ancak gereklilikten yoksundur.

” Aşkınlığın bu toptan reddedilişi Cioran’ı mantıksal olarak tümel bir gerçekliğe sürüklemiş olmalı, ancak bu, aynı zamanda çıkmazdı da, çünkü şeffaflığın bir bedeli vardır: Eylemsizlik.

 Ona ulaşmak için harcadığı tüm çabaya rağmen Budizm bilgeliği, Cioran’ı kendinden kopmayı beceremeyen ve eziyet gören bir Batılı olmaktan kurtaramadı.

 “Kendi sınırlarını zorlayan her bilgi tehlikeli ve korkunç olabilir, çünkü hayat, yalnızca sonunu göremediğimiz haliyle çekilebilirdir.

 Harekete geçmek için az da olsa bir yanılsamaya düşmüş olmamız gerekir.

 Sahici açıklık, boşluktur.

” Nihilist değilim.

 Ben.

Anlatması çok güç.

Muhtemelen bir reddediciyim, hatta reddedişi bile reddederim.

 Soyut bir reddetme değil bu, bir egzersiz gibi: İçsel bir reddetme, değil mi?

 Her şeye rağmen bir olumlama.

Bir patlama.

 Bir tokat patlatmak reddetme midir?

 – Bir tokadı düşünün.

 – Olumlamadır o da.

 Olumlama olan bir tokadı reddederek olumluyorum.

 “Hayatın bir anlamının olmadığı gerçeği, yaşamı sürdürmek için bir sebeptir, hatta dahası, tek sebeptir.

” “Hakikatler.

Artık onların yükünü çekmek istemiyoruz, ne de onlara kanmak veya suç ortağı olmak.

Bir virgül için ölünen bir dünya düşlüyorum.

” Neredeyse bir bilge olmuş olmanın sonunda getirdiği rahatlıkla, Cioran hayatla barışık hale gelebilmişti.

 Gerçekten de, stil onun için edebi ihtiyaçtan daha çok şey ifade ediyordu; bu ‘kusursuz bir etik’, zarafet, ılımlılık, incelik ve suskunluk üzerine bir yaşama sanatıdır.

 Fakat 1987’de, “İtiraflar ve Aforozlar”dan sonra, Cioran, temelli olarak kalemi bırakır.

 “Dünyaya ve tanrıya karşı yeteri kadar esip gürledim, ama neden?”

“Bu, aynı zamanda önemli olan bir tını.

 Hepimizin bir tınısı var ve bu çok gizemli, çünkü bunu asla tanımlayamıyoruz, sadece hissedebiliyoruz.

 Edebiyat olan her şeyde, bir çeşit gerçek-dışılık vardır.

 Buna, ‘gereklilik yoksunluğu’ diyoruz.

 Günlük ilişkilerde de aynı şey var.

 Uzun zamandır görmediğin biriyle karşılaşırsın, saatlerce konuşursun ve hiçbir şey olmaz.

 Başka biriyle karşılaşırsın, konuşursun ve sonra eve yıkılmış ve ezilmiş bir halde gidersin.

 Bu, varlığın gerçek özüdür.”

“Deriz ki: Hiç yeteneği yok, ama bir tınısı var.

 Ama tını, kesinlikle uydurulamaz -onunla birlikte doğarız.

 Tını, bize miras kalan bir zarafettir.

 Bedenin nabzını hissettiren ve bazılarımızın sahip olduğu bir ayrıcalıktır.

 Tını yetenekten fazlasıdır, onun özüdür.”

 “Üslup çeşitleri: Sövgü, telgraf ve mezar taşı yazısı.”

Gizemli olan şey, bir şeyler yapmaya iten bu canlılıktı.

 Ve belki de, hayat bundan ibaretti.

 Süslü sözlerin içinde kaybolmak değil.

 İnanmadan yapmayı sürdürdüğümüz şeylerin sebebi budur.

 Büyük oranda böyledir.

” Sona gelindiğinde, zamanla, her şey kendisini tüketir, kinizm bile.

 Kinizmi aşmadım, teorik bir tutum olarak, onu geçmedim.

 Ancak bizler duygusal olarak onu aşarız.

 Her şey eskir.

 Yazdıklarımı geri almak ve “Hatalıydım, sonuçta o kadar da kötü değilmiş her şey.” demek için bir sebebim yok, hayır.

 Fakat ifade ettiğimiz şeylere daha az inanırız.

 Neden?

 Çünkü onlar sizinle bağlantılarını keserler.

 Bu anlamda, yazmak gerçekten de -herkesin dediği gibi- bir çeşit dünyevileştirmedir.

 Çünkü tamamen inandığınız şeyler, onları dile getirdiğiniz an, daha az anlam ifade ederler size.

 “Tabii ki sevgi vardır ve her zaman kendime şunu sordum: Her şeyi çözdüğümüzde, bakışımız her şeyi delip geçtiğinde, nasıl olur da hala bir şeylere sevdalı olabiliriz?

 Yine de böyle şeyler oluyor.

 Hayatta olan şeyler gerçek ve enteresan.

 Her şeyden şüphe edebiliriz, kendimizi nihilist olarak tanımlayabiliriz, ama yine de koca bir aptal gibi aşık olabiliriz.

” Tutkunun bu imkansız teoriği ve gerçek hayatın daimi kaçınması yaşama tartışılmaz ve dayanılmaz bir cazibe katar.

 Acı çekeriz, acılarımıza güleriz ve bu temel çelişki nihayet hayatı yaşanmaya değer hale getirebilir.

 Yaşıyor olduğumuz gerçeği, şeyleri tam olarak oldukları gibi gördüğümüzde olağandışı bir hal alır, çünkü bu hayat, diyelim ki teorik olarak, tamamen değerini yitirmiştir, ancak pratik anlamda bir şekilde olağandışı görünmektedir.

 Bu kanıta rağmen yaşamı sürdürdüğünde, geçen her an bir kahramanlık örneğine dönüşür.

 “Her şeye karşın, yaşamımı boşa harcamadım bu sapkın evrenin içinde, hiç kimsenin yapmadığı kadar, kıpırdanıp durdum hep.”

“Hepimiz, her bir anının mucizelerle dolu olduğu bir cehennemin dibindeyiz.

” Çeviri: Ümid Gurbanov @umidgurbanov

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s