JUNG ON FİLM (1957)

 

 

Bir Nevi Dipnot!

Hzl: Ümid Gurbanov

77 dk

Yönetmen: Stephen Segaller

Tür: Belgesel

Oyuncular: Richard I. Evans, Carl Gustav Jung

Hakkında

Nihayet Carl Gustav Jung röportajının (Jung on Film) çevirisi

Gelin önce şu sıkıcı bilgileri halledelim: Bu röportaj, Houston Üniversitesi Psikoloji Bölümü için Dr. Richard I. Evans tarafından Carl Gustav Jung ile Zürih Federal Teknoloji Enstitüsü’nde 1957 yılında (5-8 Ağustos tarihleri arasında) yaptığı görüşmelerden derlenip toplanmıştır. Ancak röportajın ham hali olmadığını önemle belirtmek de isterim. Yapılan kayıtların kesilip biçilerek düzenlenmiş ve 77 dakikaya sığdırılmış halidir.

 Aranızdaki “Peki, tüm kayıt ne kadar sürüyor?” şeklinde gereksiz bilgi ve ayrıntı düşkünleri için de hemen açıklama yapayım, kayıtlar toplamda 4 saat sürmekteymiş (ki mişli zaman kullanmamdan benim de izlemediğim anlaşılmıştır sanırım…)

 Bu kayıtların temel amacı, öğrencilerin üzerine çalışması ve onların öğrenimine katkı yapmasıymış. (Gene mişli zaman…)

 Elbette ki böyle bir röportajın en önemli yanı, Jung’u doğrudan dinleyebilmek ve onun fikir ve araştırmalarına kendi ağzından tanıklık edebilmektir. Jung, röportaj boyunca Sigmund Freud ile tanışması ve yollarının ayrılmasından, kendi çalışma ve deneylerini oluşturmasından, tedavisini üstlendiği kimi vakaları ele alarak psikanalitik arketip çıkarımlarından bahsetmekte ve psikoloji ve psikiyatri meraklıları için yer yer oldukça kıymetli bilgiler vermektedir.

 İnsanın bir “tabula rasa” olmadığının altını çizen Jung, davranışlarımızın kökeninde kendine yer bulan bilinçaltımızın, ortak bir geçmişe, yani arketiplere dayandığını önemle vurguluyor. Jung sevenlerin hoşlanacağı içe dönüklük, dışa dönüklük, anima, animus, kolektif bilinç, persona ve simya gibi temel kavramlardan bolca bahsedildiğini eklemem de gerekir. Ancak hiç Jung ile tanışıklığı olmayanlar için bu röportajın iyi ve yeterli bir başlangıç noktası olmadığını da ifade etmeliyim. Halihazırda Jung’a aşina olmayan biri için epey karışık gelecek şeyler var.

 Çeviriyi Uğur Demir ile birlikte yaptık. Çeviri kısmından ziyade altyazı zaman kodlaması belimizi büktü. Çeviriye başlarken, elimizde İngilizce altyazı yoktu ve buna rağmen bir yola girdik, ancak Jung’un duraklayarak konuşması, cümleleri evirip çevirerek uzatması zaman kodlarını oluştururken işimizi epey bir yokuşa sürdü.

 Her neyse… Her zamanki gibi internete de yükledim videoyu. İsteyen hemen alttan YouTube üzerinden izlesin, isteyen de Vimeo’dan izlesin. Ha, yok, “Bana altyazıyı ver, gerisini ben hallederim!” diye efeleniyorsanız, buradan buyurabilirsiniz. Paşa gönlünüze kalmış açıkçası.

 Yeni çevirilerde -ve gevezeliklerde- görüşmek ümidiyle!

Dipnot: Carl Gustav Jung İngilizcesi diyorum ve susuyorum…

ALT YAZI

Çeviri: Ümid Gurbanov / Uğur Demir Twitter: @umidgurbanov / @kuttemur

İyi Seyirler! Dr. Jung, çalışmalarınızın çoğunu okuyanlar olarak gençlik döneminizde Dr.

 Sigmund Freud ile birlikte çalıştığınızı pek çoğumuz biliyoruz.

 Dr. Freud ile tanışma, onun çalışmalarına ve fikirlerine dahil olma hikayenizin çoğu kişi için ilgi çekici olduğunun da farkındayım.

 İşin doğrusu, 1900 yılının Aralık ayında Freud’un rüyalar ile ilgili bir kitabının çevirisi yayımlandıktan biraz sonra hocam Profesör Bleuler benden kitabın bir eleştirisini istedi.

 Kitap üzerinde özenle çalıştım ve birçok şeyi anlamadım bana pek anlaşılır gelmedi.

 Fakat öteki kısımlar için bu adamın gerçekten de ne söylediğini bildiği izlenimi oluştu bende.

 Şöyle düşündüm: “Bu, gerçekten de geleceğin şaheseri olacak.”

Henüz kendi fikirlerim yoktu, daha başlardaydım.

 Kariyerime psikiyatrik kliniğinde asistan olarak başladığım zamanlardı.

 Daha sonra, deneysel psikoloji ya da psikopatoloji üzerine çalışmaya başladım.

 Wundt’un Münih’teki psikiyatri kliniğinde uyguladığı deneysel çalışma metotlarının aynısını uyguladım.

 Sonuçlar üzerinde çalışmalar yaptım.

 Uyarıcı kelimelerde çok keskin bir tepki söz konusuydu.

 Kuşkusuz bu, çok ilgi çekici bir şey değil.

 Fakat asıl önemli olan, insanların uyarıcı kelimelere doğrudan tepki vermek yerine neden tamamen kaçamak yolları seçtikleriydi.

 Daha sonra kişinin deneylerdeki ilgi ve yeteneğinin görünüşte bocaladığı veya azaldığı yerler üzerinde çalışmaya başladım ve çok geçmeden insanların düşündükleri ya da içinde bulundukları kişisel korkularıyla, hatta kelimelerle bilinçsiz olarak karşılaştıklarında anlık olarak onlar üzerine düşünmeseler bile yakından ilişkili bir sorun olduğunu keşfettim.

 Bu engelleme bilinçsiz olarak geliyor ve sözlü ifadeye ket vuruyor.

 Daha sonra, tüm bu vakaları olabildiğince dikkatle incelediğimde Freud’un bastırma dediği şeyle ilişkili olduğunu gördüm.

 Aynı zamanda onun sembolleştirme ile ne kastettiğini de anladım.

 Daha sonra, ilerleyen zamanlarda şizofreni olarak adlandırılacak “dementia praecox” ile ilgili bir kitap yazdım ve kitabı Freud’a gönderdim.

 Ona çağrışım deneylerim ile ilgili bilgiler verdim ve şimdiye dek onun teorilerini nasıl desteklediklerini anlattım.

 Freud ile arkadaşlığım işte böyle başladı.

 Orijinal psikanalitik teorinin temel fikirlerinden biri Freud’un libidoyu sınırsız seksüel bir enerji olarak görmesiydi.

 Başlangıçta doğal olarak bu görüşe karşı ön yargılarım vardı ama bir süre sonra onları aştım.

 Biyoloji üzerine yaptığım çalışmaların bunda epey katkısı oldu.

 Cinsel içgüdünün etkilerini inkar edemezdim.

 Sonrasında, bir şekilde bunun tek taraflı bir yaklaşım olduğunu gördüm.

 İnsan sadece cinsel içgüdü ile dolup taşmıyor.

 Aynı şekilde başka içgüdüleri de var.

 Örneğin, biyolojide beslenme içgüdüsü en az cinsel içgüdü kadar önemli bir yer tutuyor.

 İlkel topluluklarda cinsellik bir yere kadar önemli ama yiyecek daha da önemli.

 Yiyecek, en önemli arzu ve istek.

 Her yerde yapabilecek olmalarına rağmen sekse düşkün değiller ancak yiyecek elde etmek çok zor ve bu yüzden esas ilgi odağı o.

 Öteki topluluklarda, medeni toplumları kastediyorum güç seksten daha önemli bir rol oynuyor.

 Örneğin, iktidarsız olan pek çok büyük iş adamı var çünkü tüm enerjilerini para kazanmaya veya başkalarını yönetmeye harcıyorlar.

 Kuşkusuz bu, kadınlarla ilgilenmekten daha önemli görünüyor.

 Daha genç ve tecrübesiz olan Dr. Adler doğal olarak güç kompleksine sahiptir.

 Başarılı biri olmayı ister.

 Freud başarılı biridir, zirvededir ve sadece haz ve haz ilkesi ile ilgilenir.

 Oysa Adler, güç yönetimi ile ilgilidir.

 Yani bunu Dr.

 Freud’un kişiliğinin bir işlevi olarak görüyorsunuz.

 Evet, tamamen doğal bir durum hakikat ile uğraşmanın iki yolundan biri sonuçta.

 Ya halihazırda zaten güçlüsünüzdür ve hakikati haz nesnesi haline getirirsiniz ya da o hakikati sahip olmak isteyeceğiniz bir arzu nesnesi haline getirirsiniz.

 Kimi gözlemciler Freud’un Viyana’da kabul ettiği ve toplumun ortalama kültürel yapısını temsil eden hastaların sıklıkla cinsel bastırılmış yaşadığını ifade ediyorlar.

 Genel olarak bu tipte olmaları, bizi Dr. Freud’un fikirlerine doğru götürüyor.

 Kesinlikle öyle.

 Victoria Devri’nin sonlarında cinsel tabulara karşı tüm dünyayı saran bir tepki söz konusuydu.

 Kimse bunun neden böyle olduğunu doğru düzgün anlayamıyordu.

 Freud o zamanlara ait biri.

 Zihnini cinsel tabulardan bir anlamda kurtarmış biri.

 Araştırmalar bilinçdışına ait bir sorunsala götürüyor bizi: Şeyler mutlaka bulanık hale geliyor çünkü bilinçdışı olan şey hakikaten de bilinçdışıdır! Hiçbir nesne yok ortada, hiçbir şey yok.

 Sadece çıkarımda bulunabilirsiniz.

 Bilinçdışının olası yapısına dair bir modelleme yaparsınız, çünkü net bir şekilde görmeyiz.

 Freud, yaptığım çağrışım deneylerinin benzeri olan deneylerin temel prensiplerindeki bilinçdışı mefhumu ile ilgileniyordu.

 İnsanların farkında olmadan söylediği ve yaptığı şeyler üzerinden tepkilerini gözlüyordum.

 Böyle bir şeyi yalnızca çağrışım deneylerinde gözlemleyebilirsiniz.

 Uyarıcı kelime mevcut kompleksi harekete geçirdiğinde bazen bir an sonrasında ne dediklerini ve ne yaptıklarını hatırlayamıyor insanlar.

 Deney, bir kelimenin oluşturduğu çağrışım ile sürüyor ve tüm kelime listesini uyguluyorsunuz.

 Karmaşık bir tepki ile karşılaştığında hafıza başarısız oluyor.

 Bu, Freud’un bilinçdışı fikrinin temelini oluşturan basit bir gerçek.

 Buna dayalı çok olay var.

 Örneğin, konuşurken bir hata yapıyorlar ya da söylemek istemedikleri bir şeyi söylüyorlar.

 Saçma sapan hatalar yapıyorlar.

 Bununla ilgili onlarca örnek vardır.

 İnsanlar sırf bilinçdışı söylettiği için aslında söylemek istemedikleri bir şeyi söyleyerek kendilerine ihanet edebiliyorlar.

 Sırf bilinçdışı o şeyi söylettiği için oluyor.

 Örneğin, bir cenaze töreninde kendinizi ifade etmek istiyorsunuz ve gidip birine, “Tebrik ederim.” diyorsunuz.

 Bu, tamamen acı verici bir şey, ama yine de oluyor ve gerçek bir deneyim.

 Bunlar, Paris’teki Pitié-Salpêtrière Hastanesi’nde bilinçdışı tepkilerin başka bir tarafını anlamak için çalışan Pierre Janet adında birinin çalışmalarıyla paralel ilerleyen şeyler.

 Freud, Pierre Janet’a çok az referans gösteriyor ama Paris’teyken onunla çalıştım ve fikirlerimi şekillendirmemde çok yardımcı oldu.

 Bir sistematiği olmamasına rağmen birinci sınıf bir gözlemciydi.

 Dinamik psikolojik teorisi yoktu, onunki bir çeşit bilinçdışı fenomeni hakkında psikolojik teoriydi.

 Bilincin gücünü zayıflatan kesin bir güç var.

 Bilincin derinlerine dalıyor ve bilinçdışı haline geliyor.

 Freud’un bakış açısı da bu yönde ancak o, bu derine batmanın üst taraftan yapılan baskılamanın yardımıyla olduğunu söylüyor.

 Freud ile ilk ayrıldığım nokta buydu.

 Gözlemlediğim olaylarda gördüğüm üstten bir baskılamanın olmadığı kendi kendine bastırıldığı yönünde.

 Bilinçdışı haline gelen her ne varsa hepsi kendi kendine içe dönük hale geliyor bastırıldıkları için değil.

 Diğer bir deyişle, kesin bir bağımsızlıkları var.

 Bu bağımsızlık kavramını keşfettiler işte.

 İsteğimden bağımsız olarak hareket ederek yok olma gücüne sahip bu şeyler.

 Bir şeyleri tanımlamak için konuşmak istediğimde ortaya çıkıyorlar istediğim şeyi söylememe yardımcı olmak yerine kendileri adına konuşarak beni engelliyorlar Yapmak istemediğim bir şeyi yaptırıyor ya da yapmak istediğim bir şeyi yapmaktan alıkoyuyorlar.

 Sonra tamamen yok oluyorlar ortadan.

 Dr. Freud’un daha evvel bahsettiği gibi, Otto Rank, çocukluk dönemindeki etkilerin egoyla ilintili olduğunu öne süren en uç görüştekilerden biri.

 Doğum travmasını ele alıyor ve doğum travmasının egonun gelişiminde sadece güçlü bir etki bırakmakla kalmadığını insanın tüm hayatı boyunca bu etkinin kalıntılarıyla yaşadığını ileri sürüyor.

 Bir ego için doğmanın çok önemli olduğunu ifade etmeliyim.

 Oldukça travmatik bir durum.

 Cennetten düşmüş oluyorsunuz.

 Sonuç olarak, Otto Rank’ın doğum travmasının birey üzerinde sahici bir psikolojik etkisi olduğu yönündeki görüşe katılıyor musunuz?

 Takdir edersiniz ki bu, var olmuş, yani doğmuş olan her bir insanın başına gelen bir olay.

 Doğmuş olan herkes bu travmayı yaşamıştır.

 Kelime, anlamını kaybetmiş durumda artık.

 Bu, bir gerçek olarak karşımızda ve “Bu, bir travma!” diyemezsiniz.

 Bu, sadece bir gerçek çünkü doğmamış birinin psikolojisini inceleme şansınız yoktur.

 Ancak bunu yapabilirseniz, işte ondan sonra doğum travması hakkında konuşabilirsiniz.

 O zamana dek, böyle şeyler hakkında yorum yapamazsınız.

 Bu, epistemolojinin konusudur.

 Dr.

 Jung, gelişimin oral dönemi hakkında konuşurken siz duruma kelime anlamıyla bakmayı tercih etmiştiniz açlık dürtüsü veya beslenme dürtüsü gibi… Geleneksel psikanalizde kabul gören görüşe göre egonun gelişim evresinde oral dönemi diğer bir kritik dönem olan anal dönem izler.

 Elbette bu terminoloji kullanılabilir çünkü çocuklar vücutlarındaki deliklere ve envai çeşit iğrenç şeyler yapmaya karşı oldukça ilgililerdir.

 Bazen bu acayipliklerden biri gelecek yıllarda da varlığını sürdürür.

 Bu açıdan oldukça hayret verici bir şeydir.

 Bu durumda, böyle yatkınlıkları olan kimselerin kendilerine özgü bir karakter geliştireceklerini düşünmek de eşit ölçüde doğrudur.

 Erken çocuklukta, bir karakter hali hazırda oradadır.

 Çocuk, kimilerinin düşündüğü gibi, “boş levha” olarak doğmaz.

 Çocuk, tüm hayatı boyunca varlığını sürdürecek belirleyici özelliklerini taşıyan acayip bir karmaşıklıkla doğar ve çocuğa karakterini veren budur.

 Erken çocuklukta, anne, kendi çocuğunun benliğini fark eder ve dikkatle incelerseniz her küçük çocukta muazzam farklar görürsünüz.

 Bu özellikler hemen her şekilde ortaya çıkar.

 Öncelikle, tüm o çocukça aktivitelerde görülür: Oyun oynarken, bir şeylere ilgi duyarken.

Hareket eden her şeye hareketin kendisine ilgi duyan çocuklar vardır.

 Gördükleri her şey bedenlerini etkiler.

 Bu yüzden, gözün ne yaptığıyla, kulağın ne yaptığıyla ilgilenirler parmağın burnun ne kadar içine gireceğine bakarlar.

 Aynısını anüs için de yapacaklardır veya genital bölgelerinde kendilerini mutlu edecek şey her neyse, onu da yapacaklardır.

 Bu tür eğilimler kendisini çocuklarda çocukça yollarla belli eder.

 Daha sonra başka şekillerde görünür aslında aynı şeydir, ama bu demek değildir ki çocuklukta yapılan şeyler bunun kaynağıdır.

 Bunların karakteri budur.

 Oldukça karmaşıktır ve bunların olası sebeplerini anlamak istiyorsanız aileye bakmalısınız.

 Bir çocuk nevrozunda, her halükarda aileye bakarım ve orada neler olduğunu incelerim, çünkü çocukların kendilerine ait psikolojileri yoktur, tam anlamıyla ailesi tarafından el konulmuştur.

 Ailelerinin ruhsal atmosferi içinde sıkışırlar ve o buğulu ortama fazlasıyla maruz kalırlar.

 Annelerinin ya da babalarının atmosferi ile dolup taşan çocuklar bunun etkisini kendi çocukça yollarıyla gösterirler.

 Örneğin, evlilik dışı bir çocuğu ele alalım.

 Annenin başına gelen talihsizliklere ya da zorluklara paralel çevresel zorluklarla karşılaşırlar.

 Misal, baba özlemiyle dolup taşacaktır.

 Bunu telafi etmek için bedeninin bir bölümünü baba olarak tayin edecektir babasının yerine koyacaktır ve onu, mesela, mastürbasyon nesnesi haline getirecektir.

 Evlilik dışı çocuklarda çok sık görünür bu acayip bir biçimde otoerotik, hatta sabıkalı olurlar.

 Psikoseksüel gelişimin temel taşlarından biri de geleneksel psikanalitik teoride kendine yer edinmiş olan Oedipus kompleksidir.

 İşte bu, benim arketip dediğim şey.

 Freud’un ilk keşfettiği arketip budur: İlk ve tek keşfettiği.

 O, bunun eskiden bir arketip olduğunu düşünüyordu.

 Tabii ki, böyle çok çeşitli arketipler var.

 Yunan mitolojisine bakarsanız orada da pek çok örneğini görebilirsiniz.

 Veya rüyalarınızı incelerseniz gene pek çok örneğini bulursunuz.

 Ensest, Freud’a çok çekici geliyordu ve bu yüzden “Oedipus Kompleksi” terimini kullanmayı seçti.

 Zira bu terim, ensest kompleksinin şahane bir örneğiydi.

 Ve sadece eril bir biçimde kullandı bunu çünkü Freud’a göre kadınların sahip olduğu ensest kompleksi bir Oedipus değildi.

 Öyleyse, başka bir şey miydi?

 O, bunları sadece davranışın arketipik dışavurumu olarak gördü.

 Bir erkeği ele alırsak, yani bir erkeğin diyelim ki annesiyle ilişkisinde olduğu gibi.

 Aynı şekilde kızıyla olan ilişkisinde de… Zira annesine karşı nasılsa kızına karşı da aynı olacaktır.

 Durum öyle veya böyle budur.

 Öyleyse, şu şekilde ifade edebilir miyiz?

 Siz, Oedipus kompleksinin Freud’un varsaydığı kadar önemli etkileri olmadığını öteki arketiplerden sadece biri olduğunu düşünüyorsunuz.

 Tabii ki, davranışları dışa vurmanın onlarca çeşitli yolundan sadece biridir.

 Oedipus, bir arketipin davranışının mükemmel bir örneğini sunar.

 Tüm durumları içerir.

 İşin içinde anne vardır, baba vardır, oğul vardır durumun nasıl geliştiğini gösteren ve nihayet nasıl sona erdiğini gösteren bir hikaye vardır.

 İşte arketip budur.

 Bir arketip, her zaman bir çeşit kısaltılmış dramdır.

 Çok çeşitli yollarla başlar. çok çeşitli komplikasyonlar doğurur ve çok çeşitli şekillerde bir çözüm bulur.

 Hep böyledir.

 Örneğin, kuşlardaki yuva yapma iç güdüsünü ele alın.

 Yuvalarını yapıyor olmaları, başlangıç, devam ve sondur.

 Yapılan yuvalar belli sayıda yavru için yeterli büyüklüktedir.

 Son, çoktan öngörülmüştür.

 İşte bir arketip bu yüzden zordur: Zamanı yoktur başlangıcın, devamın ve sonun aynı olduğu zamansız bir durumdur ve hepsi bir aradadır.

 Bir arketipin nelere kadir olduğuna dair küçük bir ipucudur bu.

 Görüyorsunuz ya, oldukça karışık bir sorudur bu.

 Kuşun yuva yapmasında olduğu gibi bir davranışın yapısını anlıyorsunuz.

 Bu, onda irsi olarak vardır.

 Böcekler ve bitkiler arasındaki simbiyotik fenomene uygun şekilde davranır.

 Davranışsal yapısını miras almıştır.

 İnsan da tabii ki aynı şekilde çalışma şeklini irsi olarak kazanmıştır.

 Karaciğeri, kalbi, tüm organları ve beyni belli bir şekilde çalışır bir kalıbı izler.

 Bunu fark etmekte güçlük çekebilirsiniz çünkü elinizde karşılaştırabileceğiniz bir şey yok.

 Davranış şemasını açıklıkla inceleyebileceğimiz insana benzeyen başka bir varlık yok.

 Hal böyleyken, bilemiyoruz.

 Dişe dokunur bir karşılaştırma yapamadıkça tüm koşullar hakkında bilgisiz kalıyoruz.

 Şurası kesin ki insan, belli bir çalışma şemasına sahip olarak doğar ve arketipik simge ve formlarla ifade edilen davranış şekilleri sergiler.

 Örneğin, bir insanın yapması gereken şeyler arketipik olarak ifade edilir.

 Bu sebeple, ilkeller çeşitli hikayeler anlatmıştır.

 En iyi eğitim yolu, hikaye anlatıcılığıdır.

 Örneğin, genç erkekleri bir araya toplarlar ve onlardan daha yaşlı olan iki adam gençlerin yapmaması gereken şeylerin bir tiyatrosunu sergilerler.

 Sonra da, “İşte bunları yapmamalısınız.” derler.

 Diğer bir yöntem ise, birer birer yapmamaları gereken şeyi anlatmalarıdır.

 Decalogue gibi, “Şunlar yapılmamalı.” denir ve her zaman mitolojik masallardan destek alınır.

 Misal, atalarımız şöyle şöyle yaptı ve sen de şöyle şöyle yapmalısın.

 Ya da şu şu kahramanlar böyle davrandı onları örnek almalısın.

 Katolik öğretisinde binlerce aziz vardır.

 – Bizlere nasıl davranmamız gerektiğini.

– Onlar bizim için örneklerdir.

 Efsaneleri vardır.

 İşte o da Hristiyanlık’ın mitolojisidir.

 Yunanistan’da Theseus ve Heracles vardı.

 İyi ve nazik insan olmanın örneğiydiler.

 Nasıl davranmamız gerektiğini öğrettiler.

 Davranışın arketipleri onlardır.

 Gördüğünüz gibi, ilkel koşullarda yaşadığınızda kadim ormanlarda ilkel topluluklarda yaşadığınızda bu fenomene maruz kalırsınız.

 Kesin bir büyüyle alıkonursunuz ve daha sonra beklenmedik bir şey yaparsınız.

 Arketip, bir zorlamadır.

 Kendi otonomisi vardır ve birden sizi ele geçirir.

 Sizi hapseder sanki.

 Misal, ilk görüşte aşk, böyle bir olaydır.

 Karşınızdaki kadını hiç tanımadan onu görür görmez kafanızda bir imge oluşur.

 Kadın karşınızdadır ve istediğiniz tipe epey benzer görünür ve yakalanmış, ele geçirilmiş olursunuz.

 Belli bir “hapis” sürecinden sonra büyük bir hataya düştüğünüzü fark edebilirsiniz.

 Seçtiği kadını aslında kendi seçmediğini bir kapana kısıldığını anlayacak yeterlilikte bir adam vardı.

 Kadının hiç de iyi olmadığını hatta felaket olduğunu falan söylüyordu.

 “Tanrı aşkında, doktor, o kadından kurtulmama yardım et!” diyordu.

 Kendisi bunu yapamıyordu ve kadının esiri olmuştu.

 İşte arketip budur.

 Adam tüm bunların ruhunda cereyan ettiğini düşünse de aslında her şey bir animanın arketipi yüzünden oluyordu.

 Bu, biraz karmaşıktır.

 Anima, bir erkeğin genlerinde az da olsa var olan dişiliğin dışa vurulmasının arketipik formudur.

 Ara sıra ortaya çıkıp kaybolan bir şey değildir daimi olarak orada durur ve erkeğin içindeki dişi olarak etkinlik gösterir.

 Henüz 16. yüzyılda hümanistler erkeğin animaya sahip olduğunu keşfettiler.

 Her erkek kendisinde bir dişilik taşır, diyorlardı.

 Modern bir buluş değil yani bu.

 Aynı şey animus için de geçerli.

 Kadının zihninde bazen bilinçli olarak bazen de bilinçsiz bir şekilde eril bir imge bulunur.

 Doğru şeyleri söyleyen bir erkekle karşılaştığında ortaya çıkar bu.

 Erkeğin söyledikleri yüzünden aslında erkek nasıl biri olursa olsun kadın ona yakınlık duyar.

 Bu ikisi temeli sağlam olan arketiplerdir ve bu arketiplerin nasıl çalıştığını tanımlayabilmek için kaynağına inebilirsiniz.

 Dr. Jung, bireysel kişiliğin gelişiminin bazı etmenleri ve detayları üzerine bir konuşma yaptık.

 Siz de samimiyetle çeşitli detaylara indiniz.

 Acaba “persona” terimini nasıl yorumladığınızı biraz daha açıklayabilir misiniz?

 Bu, insanların ilişkilerini açıklarken ihtiyaç duyduğumuz pratik bir kavram.

 Özellikle sosyal hayatta bir yeri olan hastalarımda fark ettiğim bir şey var: Kendilerini belli şekillerde sunuyorlar.

 Örneğin, bir doktoru ele alalım.

 İyi bir tutum sergilemesinin yanı sıra tam da bir doktordan beklendiği gibi davranır.

 Hatta kendisini bu şekilde tanımlayabilir ve göründüğü gibi olduğuna inanabilir de.

 Belli bir şekilde görünmelidir, yoksa başka insanlar onun bir doktor olduğuna inanmazlar.

 Aynı şekilde, bir profesör de, başkalarının onun profesör olduğuna inanması için belli biçimlerde davranma eğilimindedir.

 Persona, bir bakıma toplumun taleplerine göre şekillenir.

 Öte yandan, kişinin nasıl biri olmak istediği veya nasıl biri olarak görünmek istediğiyle de ilgilidir.

 Örneğin, bir papazı ele alalım.

 Belli davranış şekillerinin yanı sıra cemiyetinin de ondan kimi beklentileri vardır ancak o, az veya çok kendisinin bir temsilini sunan kendisi hakkında çeşitli yollarla oluşmuş fikirlerin ve kanıların toplum tarafından zorla kabul ettirilen personasına uyumlu olarak da davranabilir.

 Gördüğünüz gibi, persona bir yandan toplum tarafından dikte edilmiş öte yandan kişinin kendisi hakkındaki istek ve beklentilerinin bir birleşiminden oluşan karmaşık bir davranış sistemidir.

 Ancak bu, gerçek kişilik değildir.

 Kişi, istediği kadar bunun gerçek ve samimi olduğunu iddia etsin yine de değildir.

 Personanın kendisini göstermesi sorun değildir yeter ki, göründüğün gibi olduğunu sanma.

 Ancak bunun ayırdına varamıyorsan tatsız çatışmalarla karşı karşıya kalırsın.

 Şöyle ki, kimse, evdeyken dışarıda gösterdiğiniz karakterden tamamen farklı olduğunuzu anlamanızı sağlayamaz.

 Bunu anlayamayanlar eninde sonunda tökezlerler.

 Öyle olduklarını kabul etmezler ancak öyledirler.

 Sonrasında, siz hangisinin gerçek olduğunu bilmezsiniz.

 Evdeki olan mı, ilişkisindeki mi yoksa toplum içindeki mi?

 Bu, Dr. Jekyll ve Mr. Hyde romanındaki sorudur.

 Ara sıra iki kişilik adına ayrı ayrı konuşabildiğimiz olur ve aşikardır ki, bu kişiler genelde nevrotik olur.

 Nevrotiklerdir, çünkü iki farklı yol izlerler.

 Her zaman kendileriyle çelişirler ve bilinçsiz haldeyken bunun farkına varmazlar.

 Tek bir kişi olduklarını düşünürler, ama herkes onları iki kişi olarak görür.

 Kimileri onun sadece bir yanını bilir, ötekiler ise öbür yanını.

 Birbiriyle çakışan durumlar olur çünkü insanlarla ilişkilerinde yarattığın belli bir çizgi vardır ve bununla ikinci çizgi birbiriyle uyum göstermez.

 Aslında, bu insanlar sadece dürüst olmayan kimselerdir.

 “Kendi” terimini kullanıyorsunuz.

 Bu “kendi” terimi ile “ego” ve “persona” farklı anlamlarda mı?

 Evet.

 “Kendi” dediğimde “ben, kendim” olarak düşünmemelisiniz çünkü sadece “görünen kendiniz” değildir bu “ego” ile kaplanmıştır.

 Ancak ne zaman ki “kendi”n sorun olursun işte o zaman kişiliğiniz ve egodan fazlasıyla ilişkili bir şey söz konusudur çünkü ego sadece bilinçli yanınızın kendiniz olarak bildiğiniz şeyin tezahürüdür.

 Kişinin tüm kişiliği tanımlanamaz.

 Bilinçli yanı tanımlanabilir, bilinçsiz yanı tanımlanamaz çünkü bilinçsiz olan -tekrara gireceğim ama- hep bilinçsizdir.

 Gerçekten bilinçsizdir, kişi onun hakkında hiçbir şey bilmez.

 Bilinçsiz kişiliğimiz hakkında bir şey bilmeyiz.

 Bazı ipuçları ve belli fikirler olabilir ama gerçekte olanı bilemeyiz.

 Kimse, insanın nerede bittiğini söyleyemez.

 İşin güzelliği de buradadır zaten.

 Oldukça ilginçtir.

 İnsanın bilinç-altı tanrı bilir nerelere dek uzanıyor.

 Dr. Jung, bir başka fikir grubu ise “içedönüklük” ve “dışadönüklük” kavramları etrafında toplanıyor.

 Bu tamamen kullanışlıdır, çünkü diğer insanlar daha çok öznel faktörden etkilenirken kendi niyetlerinden ziyade daha çok çevrelerinden etkilenen belirli insanlar vardır.

 Görüyorsunuz ki, çok karakteristik olan öznel faktör Freud tarafından bir tür patolojik otoerotizm olarak anlaşılmıştır.

 Şimdi, bu bir hatadır.

 İnsan ruhunun iki durumu vardır, iki önemli durum.

 Biri, çevresel etkidir; diğeri ise ruhun doğuştan bilinen durumudur.

 Burada ruh kesinlikle boş bir sayfadır ancak hayatımızın ilk anından itibaren orada olan genlerin belirli bir karışımı ve kombinasyonudur.

 Bu genler küçük çocuğa bile belli bir karakter verir.

 Bu, dışarıdan görülen öznel bir faktördür.

 Şimdi, eğer buna içeriden bakarsak o zaman sadece dünyayı gözlemleyebildiğin kadardır.

 Dünyayı gözlemlediğinde, insanları görürsün, evleri görürsün gökyüzünü görürsün, somut objeleri görürsün.

 Ancak, kendini içeriden gözlemlediğinde hareket eden imgeler görürsün.

 Genellikle fanteziler olarak bilinen imgeler dünyası.

 Yine de bu fanteziler gerçeklerdir.

 Böyle fantezilerin olması yadsınamaz bir gerçektir ve bu öyle somut bir gerçektir ki bir adamın belirli bir fantezisi olduğunda diğer bir adam hayatını kaybedebilir ya da bir köprü inşa edilir.

 Bütün bu evler fanteziden ibaretti.

 Burada yaptığın her şey, bütün bunlar, her şey başlangıçta fanteziydi ve bu fantezi uygun bir gerçekliğe sahip.

 Şu unutulmamalıdır, fantezi yok sayılamaz.

 Bu, tabii ki somut bir obje değil; ama yine de bir gerçektir.

 Ölçmemize rağmen görüyorsunuz ki enerjinin bir türüdür.

 Bu bir şeyin göstergesidir ve bir gerçektir.

 Bu, misal, Versay Barış Antlaşması gibi bir gerçektir ya da onun gibi bir şey.

 Daha fazlası değildir.

 Onu gösteremezsiniz ancak o bir gerçektir.

 Ruhsal olaylar da gerçektir.

 İçsel görüntüler akımını gözlemlediğinizde, dünyanın içsel dünyanın bir boyutunu gözlemlersiniz.

 Çünkü ruh, eğer onu söz konusu canlı bedenler içinde yer alan bir fenomen olarak algılarsanız vücutlarımız maddeden oluştuğu için, maddenin kalitesidir.

 Biz bu maddenin bir diğer boyut olduğunu fark ettik, ruhsal bir boyut.

 Yani bu basitçe içeriden görülen içsel dünyadır.

 Tıpkı maddenin bir diğer boyutunu idrak ediyormuşsunuz gibi.

 Toplum ya da algılar gibi dışsal dünyanın etkisi ile ve dışsal dünyaya göre hareket eden kişi kendisinin daha haklı olduğunu düşünür.

 Çünkü bu doğrudur, gerçektir ve sübjektif faktöre göre hareket eden biri haklı değildir.

 Çünkü sübjektif faktör hiçbir şeydir.

 O kişi sadece sağlam temellidir.

 Çünkü kendisini içsel dünya üzerine temellendirmiştir.

 “Bu, fantezilerimden başka bir şey değil.

” dese bile oldukça haklı olacaktır.

 Elbette bu onun içe dönüklüğünün göstergesidir ve içe dönükler her zaman dış dünyadan korkarlar.

 Bunu ona sorduğunuzda size anlatacaktır.

 Bu konu hakkında özür dileyecektir.

 “Evet, biliyorum, onlar benim fantezilerim.

” diyecektir ve her zaman genel olarak dünyaya karşı bir dargınlığı olacaktır.

 Özellikle Amerika dışa dönüktür.

 Orada içe dönük kimsenin yeri yoktur.

 Çünkü o, dünyayı içeriden gözlemlediğini bilmez.

 Bu, ona ağırbaşlılık ve kesinlik verir.

 Çünkü bu insanın ruhudur.

 Özellikle son zamanlarda dünya pamuk ipliğine bağlı durumda.

 Moskova’daki bazı kişilerin bir anlığına sağduyularını kaybettiğini farz edelim.

 Bütün dünya hiddetli alevler içinde kalırdı.

 Son zamanlarda, en büyük tehlike alelade doğal afetler değil.

 Doğada hidrojen bombası diye bir şey yoktur.

 Tüm bunların sorumlusu insanoğludur.

 En büyük tehlike biziz.

 En büyük tehlike ruhtur.

 Ya ruhla ilgili bir şeyler ters giderse?

 Bu yüzden günümüzde ruhun gücünün ne olduğunu onun hakkında bir şeyler bilmenin ne kadar önemli olduğunu görüyoruz.

 Ancak onun hakkında hiçbir şey bilmiyoruz.

 Hiç kimse, sıradan bir insanın ruhsal süreçlerinin hiçbir öneminin olmadığı fikrine kredi vermez.

 Kişi şöyle düşünür, “O, kafasında ne varsa ona sahiptir etrafındaki şeylerden etkilenir ona bu şekilde öğretilir o bu şekilde inanır, özellikle iyi barındırılıp iyi beslenirse o zaman hiç kendi fikirleri olmaz.”

Bu çok büyük bir hata, çünkü insan tıpkı doğduğu gibidir ve insan “boş levha” olarak doğmaz.

 Dünyayı, aşırı içe dönük ve aşırı dışa dönük insanlardan oluşan bir bütün olarak mı algılıyorsunuz?

 Bismarck bir keresinde şöyle demişti: “Tanrı beni arkadaşlarıma karşı korusun düşmanlarımla ben kendim baş edebilirim.”

İnsanlar nasıldır bilirsiniz.

 Bir sloganları vardır ve diğer her şey bu slogana göre şekillenir.

 Saf içe dönük veya saf dışa dönük diye bir şey yoktur.

 Böyle bir kişi ancak akıl hastanesinde olabilir.

 Bunlar sadece belirli bir eğilimi isimlendirmek için kullanılan terimlerdir.

 Örneğin, daha çok çevresel etmenlerden etkilenme eğilimi ya da daha çok sübjektif gerçeklerden etkilenme eğilimi, hepsi bu.

 İçeriden olduğu kadar dışarıdan da etkilenmiş adilce iyi dengelenmiş insanlar var.

 Bu yüzden, bütün bu kesin sınıflandırmalarla birlikte onlar sadece bir tür referans noktası, oryantasyon noktalarıdır.

 Benim bütün tipoloji şemam yalnızca bir oryantasyon türüdür.

 İçe dönüklük gibi bir faktör var, dışa dönüklük gibi bir faktör var.

 Bireylerin sınıflandırılması hiçbir şey ifade etmez.

 Bu sadece araçtır ya da benim “pratik psikoloji” olarak adlandırdığım misal, karı ile koca arasındaki ilişkiyi açığa çıkarmaya yarayan şeydir.

 Olay sıklıkla.

Bunun neredeyse bir kural olduğunu söyleyebilirim ancak şematik olmamak adına çok fazla kural koymak istemiyorum örneğin, telafi için bir içe dönüğün dışa dönük ile evlenmesi ya da başka bir tipin kendini tamamlamak için karşıt tiple evlenmesidir.

 Elbette sizin içe dönüklük ve dışa dönüklük tipolojinize uyan düşünme hissetme, duyumsama ve sezgi faktörlerinden haberimiz var.

 Bu terimler için oldukça basit bir açıklama var ve bu aynı zamanda nasıl böyle bir tipolojiye ulaştığımı gösteriyor.

 Duyumsama size bir şey olduğunu anlatır.

 Düşünme, kabaca konuşma, bunun ne olduğunu anlatır.

 Hissetme kabul edilebilir olup olmadığını kabul edildiğini ya da reddedildiğini anlatır.

 Ve sezgi.

Burada bir zorluk var.

 Çünkü normal olarak sezginin nasıl çalıştığını bilmezsiniz.

 Bir kişi bir önseziye sahip olduğunda bunu tam olarak nasıl edindiğini ya da bu ön sezinin nereden geldiğini söyleyemezsiniz.

 Bu sezginin komik tarafıdır.

 Size küçük bir hikaye anlatacağım.

 İki hastam vardı.

 Adam duyumsama tipi, kadın ise sezgisel tip idi.

 Elbette aralarında bir çekim oldu ve Zürih gölünde küçük bir bot ile gezintiye çıktılar.

 Gölde balıkların arkasından suya dalan ve belirli bir süre sonra geri çıkan ama nereden çıkacağını bilemediğiniz kuşlardan vardı.

 İki hastam kuşu ilk kimin göreceği hakkında iddiaya girmeye başladılar.

 Gerçekliği dikkatlice gözlemleyen duyumsama tipinin kazanacağını düşünebilirsiniz.

 Tam tersi.

 İddiayı tamamen kadın kazandı.

 Sezgilerle önceden bildiği için adamı bütün noktalarda yendi.

 Bu nasıl mümkün olabilir?

 Bunun nasıl çalıştığını ara bağlantıları bularak gerçekten anlayabilirsiniz.

 Bu, ara bağlantıların bir algısıdır ve siz sadece birlikler zincirinin bir bütün halinde sonucunu görürsünüz.

 Bazen bunu anlamayı başarabilirsiniz, ama çoğunlukla başaramazsınız.

 Benim tanımım o zamanlar: Sezgi, bilinçsizlik durumunun ötesinde bir algıdır.

 Bu algılayabileceğin en yakın şey.

 Bu, çok önemli bir fonksiyon çünkü ilkel koşullar altında yaşadığınız zaman birçok sürpriz olayla karşılaşma ihtimaliniz yüksektir.

 Burada sezgilerinize ihtiyacınız olacak çünkü muhtemelen ne olacağını duyumlarınızla söyleyemezsiniz.

 Sezgisel içe dönük bir kimse ile sezgisel dışa dönük bir kimse arasındaki farka ne örnek verebiliriz?

 Evet.

Çok zor bir durum seçtin çünkü en zor tiplerden biri sezgisel içe dönüklerdir.

 Sezgisel dışa dönüklüğü bütün bankacılarda kumarcılarda vesaire bulabilirsiniz ki bu oldukça anlaşılır bir durum.

 İçe dönükler daha zordur çünkü onların sübjektif faktöre ilişkin sezgileri vardır.

 Yani iç dünyalarına ilişkin.

 Elbette bunu anlamak çok güç çünkü onların gördükleri şeyler ortak olmayan şeylerdir.

 Aptal değillerse söz etmekten hoşlanmadıkları şeylerdir.

 Söz etselerdi kendi oyunlarını ne gördüklerini anlatarak mahvederlerdi çünkü insanlar onları anlamayacaklardı.

 Örneğin, bir keresinde bir hastam vardı.

 27-28 yaşlarında genç bir kadın.

 Oturduktan hemen sonra şöyle dedi: “Biliyor musunuz doktor, size geldim çünkü karnımda bir yılan var.

” “Ne!” dedim.

 “Evet, karnımın altında dolanan siyah bir yılan.

” Ona çok kötü bir şekilde bakmış olmalıyım ki şöyle dedi: “Gerçekten bunu kastetmediğimi biliyorsunuz.

” Ben de, “Eğer o bir yılandı diyorsanız bir yılandır.

” dedim.

 Onunla tedavisinin ortalarında geçen bir konuşmamızda on seans süren bir tedavi bana daha önce anlattığı bir şeyi hatırlattı.

 Demişti ki: “Buraya on kez geleceğim ve sonra her şey düzelecek.

” Ben de “Nereden biliyorsun?

” dedim.

 “İçimde öyle bir his var.

” dedi.

 Beşinci ya da altıncı saatte şöyle dedi: “Doktor, yılanın yükseldiğini söylemeliyim artık neredeyse burada.

” Bir his.

 Sonra onuncu gün dedim ki “Şimdi bu bizim son saatimiz kendini tedavi olmuş hissediyor musun?

” Yüzü ışık saçarak cevapladı: “Bu sabah dışarı çıktı.

 Ağzımdan dışarı çıktı ve kafası altındandı.

” Bunlar onun son sözleriydi.

 Aynı kız, işin doğrusunu söylemek gerekirse bu sefer de artık ayak seslerini duyamadığı için geldi.

 Çünkü kelimenin tam anlamıyla havada yürüyordu.

 Adımlarını duyamadı ve bu onu korkuttu.

 Ona adresini sorduğumda şöyle dedi: “Oh, şu pansiyon.

 Oraya sadece pansiyon denilemez, ama bir tür pansiyon.

” “Hiç duymadım. Böyle bir yeri hiç duymadım.” dedim.

 Şöyle cevapladı: “Çok hoş bir yer.

 Orada sadece genç kızlar var.

 Hepsi çok hoş genç kızlar.

 Çok tatlı genç kızlar ve bir şenlik zamanları var.

 Keşke şenlik akşamlarına beni de davet etseler.

” Hemen şunu sordum: “Sadece kendi kendilerine mi eğleniyorlar?

” “Hayır.

” dedi.

 “Bir sürü genç beyefendi de geliyor çok güzel vakit geçiriyorlar ama hiç beni davet etmiyorlar.

” Bunun özel bir randevu evi olduğu ortaya çıktı.

 O iyi bir aileden, mükemmel derecede edepli bir kızdı buradan değil.

 Nasıl bilmiyorum ama orayı bulmuş ve oradaki bütün kızların fahişe olduğunun farkında değildi.

 Dedim ki, “Tanrı aşkına çok kötü bir yere düşmüşsün.

 Bir an önce oradan çıkmalısın.

” Gerçeği göremedi ancak her zaman olduğu gibi hisleri vardı.

 Böyle bir insan muhtemelen tecrübelerinden bahsedemez çünkü herkes onun kesinlikle deli olduğunu düşünürdü.

 Ben kendim şoktaydım.

 “Tanrı aşkına bu şizofrenik bir durum mu?” diye düşündüm.

 Normalde bu tür bir konuşma duymazsınız, ancak o bu yaşlı adamın her şeyi bildiğini ve bu tür bir dili anladığını varsaydı.

 Görüyorsunuz sezgisel içe dönük birisi gerçekten ne algıladığını anlatsaydı hemen hemen kimse onu anlamazdı, yanlış anlaşılırdı.

 Bu yüzden böyle kişiler bazı şeyleri kendilerine saklamayı öğrenirler.

 Böyle şeylerden bahsettiklerini neredeyse hiç duyamazsınız.

 Bir taraftan bu büyük bir dezavantaj ama diğer taraftan muazzam bir avantaj.

 Çünkü ne ruhsal tecrübelerinden ne de insan ilişkilerinde ortaya çıkan tecrübelerinden bahsetmezler.

 Örneğin, bilmedikleri birinin huzuruna çıkabilirler ve birden manevi imgelere sahip olabilirler.

 Bu manevi imgeler onlara az önce tanıştıkları kişinin psikolojisi hakkında çok miktarda bilgi verebilir.

 Bu, sıklıkla olan olayların karakteristiğidir.

 Birden bire o insanın biyografisinin önemli bir parçasını bilirler ve eğer bir şeyleri kendilerine saklamasalardı hikayeyi anlatabilirlerdi.

 Sonra da kıyamet kopardı.

 O yüzden sezgisel içe dönük kişi en ilginci olmasına rağmen çok zor bir hayatı vardır.

 Onların güvenlerini kazanmak oldukça zordur.

 Bu sadece, eti eklemeniz gereken bir tür iskelet.

 Biri bunun, bir şehrin nirengi noktalarından oluşturulması gibi olduğunu söyleyebilir ki bu şehrin nirengi noktalarından ibaret olduğu anlamına gelmez.

 Bu, sadece mesafeler hakkında bir fikir sahibi olmak içindir.

 O yüzden bu, herhangi bir sonuca götüren bir adımdır.

 Bu sadece pratik olaylarla uğraşırken bir şema olarak anlamlıdır.

 Göbeğinde siyah bir yılan olduğu iddiasıyla aniden çıkagelen sezgisel kızın olayından bahsetmiştim.

 Bu bir kolektif sembol örneğidir.

 Bu, bireysel bir fantezi değildir kolektif bir fantezidir.

 Bu fantezi Hindistan’da çok iyi bilinir.

 Ama bizde de vardır.

 Hepimiz insanız.

 Ortak bir şey.

 Ben bile ilk bununla yüzleşilmesi gerektiğini düşünüyorum ama kişi onun farkında değildir.

 Hindistan’da bilinen bir şey.

 “Tantarizm” denilen felsefi sistemin dayanağıdır ve bu sistem sembol olarak Kundalini’yi kullanmaktadır.

 Bu sadece bazı uzmanlar tarafından bilinen bir şeydir.

 Karnımızda kıvrılan bir yılan olduğu genelde bilinmez.

 Bu, kolektif bir hayal ya da kolektif bir fantezidir.

 Belki de bilinçaltının söylemek zorunda olduğu şey o kadar can sıkıcıdır ki kişi dinlememeyi tercih eder ve birçok olayda insanlar eğer bazı şeyleri kabul edebilselerdi muhtemelen daha az nevrotik olurlardı.

 Ancak bu şeyler daima biraz daha zor can sıkıcı, uygunsuz ya da öyle bir şeydir.

 Bu yüzden her zaman belirli bir miktar bastırma vardır ama asıl olay bu değildir.

 Asıl olay, onların gerçekten bilinçsiz olmasıdır.

 Bilinçli olması gereken belirli şeyler hakkında bilinçsizseniz o zaman siz ayrışıksınız demektir.

 O zaman siz, sol eli sağ elinin ne yaptığını asla bilmeyen ve sağ eliyle karşılık veren ya da araya giren bir adamsınız.

 Ve böyle bir adam her yerde engellenir.

 Sorun da budur işte.

 Entelektüel insan için sorun budur.

 O zaman şöyle derim, “Şimdi senin bir cevabın yok.

 Benim de bir cevabım yok.

 “Peki, ne yapacağız?

” “Başlangıç noktası olarak ne hayal ettiğine bakacağız çünkü hayal bilinçsiz tarafın bir manifestosudur.

” Bu olayda felsefecimiz bilinçsiz tarafı hiç duymamıştı.

 Bu yüzden ona bilinçsiz tarafın var olduğunu ve hayalin onun bir manifestosu olduğunu açıklamalıyım.

 Bu yüzden, eğer hayali analiz etmede başarılı olursak onun düşüncelerini saptıran bu güç hakkında bir fikre sahip olabiliriz.

 Örneğin, nevrozların tedavisinde uzunca bir süre kişisel bilinçaltı ile uğraşmalısınız.

 Daha sonrasında rüyalar kolektif bilinçaltını açığa çıkardığında ona dokunabilirsiniz.

 Kişisel doğanın materyali olduğu sürece kişisel bilinçsizlikle uğraşmalısınız.

 Ancak artık sadece kişisel olmayan ancak aynı zamanda kolektif olan bir probleme rastladığınız zaman kolektif hayalleri elde edersiniz.

 O zaman bilinçaltının gözlemlenmesi ve günden güne bilinçaltı tarafından üretilen verileri analiz etme süreciyle başlayabiliriz.

 Şimdi, ilk rüyayı tartıştığımıza göre bütün problem yeni bir perspektif kazanıyor.

 O başka rüyalar görecek.

 Her gördüğü rüya bir cevap verecek.

 Çünkü tüm bunlar bilinçaltıyla ilgili şeylerdir.

 Bütün resmi görene kadar devam edecek bu.

 Hepsinin ekleyecek bir şeyleri olan rüyalar bunlar Bütün resmi gördüğümüzde eğer o gerekli manevi dayanıklılığa sahipse tedavi edilebilir.

 Sonuçta bu kişinin öğrendiklerini uygulayıp uygulamadığı kesinlikle manevi bir sorudur.

 İçinde bilincin entegrasyonunun yer aldığı bir tür tipik yol vardır.

 Ortalama yol rüyaların analiz edilmesidir.

 Örneğin, bilinçaltının içeriği hakkında bilgi sahibi oldun.

 İlk önce bireyle ilgili bütün kişisel, öznel materyali çevresel koşullara uyum sağlarken bireyin ne tür zorluklarla karşılaştığını vs. bilmek istersin.

 Bir bireyle konuştuğunda ve bu birey kendi iç kaygılarına ilgilerine duygularına ilişkin bilgiler verdiğinde ya da bir başka deyimle kişisel komplekslerini sana verdiğinde senin yavaşça ve rastgele bir tür otorite durumuna girdiğin düzenli olarak gözlemlenebilir.

 Bir insanın gelişimindeki bütün önemli etkenlere sahipsin ve bir referans noktası oldun.

 Çünkü o kişi için çok önemli olan şeylerle uğraşıyorsun.

 Epey ünlü Amerikalı bir politikacıyı analiz etmiştim ve bana bazı ticari sırlarını anlatmıştı.

 Birden ayağa fırladı ve şöyle dedi: “Aman tanrım, ben ne yaptım! Sana anlattığım şeyler sayesinde milyonlar kazanabilirsin!” Dedim ki: “İlgilenmiyorum.

 Huzur içinde uyuyabilirsin.

 Sana ihanet etmeyeceğim.

 Bunları iki hafta içinde unuturum.

” Demem o ki bu, insanların farklı farklı şeyler paylaştığını gösteriyor.

 Duygusal olarak önemli şeyler söz konusu olduğunda kendilerini paylaşıyorlar.

 Analizciye büyük duygusal değer yatırımı yapıyorlar.

 Eğer sana büyük miktarda para veriyor ya da menkul kıymetlerinin yönetimi konusunda sana güveniyor olsalardı tamamen avucunun içinde olurlardı.

 Sıklıkla bu insanları mahvedebilecek şeyler duyuyorum.

 Tamamen ve kalıcı olarak mahvedebilecek şeyler.

 Eğer şantaj yapma eğilimim olsaydı bana onlar üzerinde sınırsız güç verecek şeyler.

 Bu tür bir olayın analizciye karşı duygusal bir ilişki yarattığını görebilirsiniz.

 Bu Freud’un “aktarım” olarak adlandırdığı analitik psikolojide önemli bir problemdir.

 Tıpkı bu insanların bütün varlıklarını karşı tarafa iletmeleri gibi.

 Bunun birey üzerinde tuhaf etkileri olabilir.

 Bunun için sizden nefret edebilirler veya sizi sevebilirler.

 Ancak onlar farklı değillerdir.

 Bu yüzden hasta ve doktor arasında bir tür duygusal ilişki beslenir.

 Hasta böyle konuları tartıştığında bunun içeriği hastanın hayatındaki bütün önemli insanlarla ilgilidir.

 Hastanın çocukluğuna indiğimizde en önemli kişilerin genellikle anne ve baba olduğunu görürüz.

 İlk problemlerin ebeveynlerle olması bir kural gibidir.

 Bu yüzden bir hasta size anne ya da baba ile ilgili çocukluk anılarını anlattığında sizde, analizcide o anne ya da babanın resmini görür.

 O zaman doktor, o babanın hatta annenin yerini almış gibi olur.

 Bana “anne Jung” diye hitap eden birçok erkek hastam olmuştu.

 Çünkü bana kendi annelerinin resmini vermişlerdi.

 Gördüğünüz gibi, bu, analizcinin kişiliğinden oldukça bağımsızdır.

 Bu olayda analizcinin kişiliği basitçe göz ardı edilir.

 Çünkü merkezi otorite olan anne ya da baba fonksiyonu vardır.

 Bu, kişinin “aktarım” dediği şeydir, bu iz düşümdür.

 Freud bunu tam olarak “iz düşüm” olarak adlandırmaz.

 O, bunu “aktarım” olarak adlandırır ki bu eski, batıl bir fikrin illüzyonudur.

 Eğer bir hastalığınız varsa bunu bir hayvana aktarabilirsiniz ya da günahlarınızı bir günah keçisine aktarabilirsiniz.

 Günah keçisi de bu günahları bir çölde çıkarıp yok eder.

 O yüzden hastalar bu şeyleri onlar için yutup sindirmem umuduyla kendilerini bana teslim ederler.

 Anne-baba yerine geçiyorum ve yüksek bir otoritem var.

 Doğal olarak uyumlu dirençler tarafından zulme uğruyorum.

 Ebeveynlerine karşı olan bütün çeşitli duygusal reaksiyonlar tarafından.

 Durumu analiz ederken ilk çalışmanız gereken yapı budur.

 Çünkü böyle bir durumdaki hasta özgür değildir, bir köledir.

 Aslında ameliyat masasında karnı açık biçimde yatan bir hasta gibi doktora bağlıdır.

 İyi ya da kötü o cerrahın ellerindedir.

 O yüzden bu şey bitirilmelidir.

 Bu, hastanın beni bir anne ya da baba değil normal bir insan olduğumu görebileceği farklı bir duruma ulaşacağımız ümidiyle çalışmamız gerektiği anlamına gelir.

 Herkes böyle bir şeyin mümkün olabileceğini tamamen aptal olmadığı sürece hastanın böyle bir iç görüye ulaşabileceğini fantezilerinin duygusal bir figürü değil sadece bir doktor olduğumu görebileceklerini varsayabilir.

 Ancak çoğunlukla durum bu olmuyor.

 Bir keresinde zeki, genç bir bayanın dahil olduğu bir vakam olmuştu.

 Çok güzel bir aklı olan bir felsefe öğrencisiydi.

 Birisi kolayca, benim onun ebeveyn otoritesi olmadığımı görebileceğini düşünebilir.

 Ancak o, bu aldanmadan tamamen kaçamayacak haldeydi.

 Böyle bir vakada kişi her zaman rüyalara başvurur.

 Neler olduğunu bilinçaltına sormak gibi bir şey.

 Bilinçli şekilde şöyle dedi: “Elbette babam olmadığının farkındayım ama sadece öyle hissediyorum.

 Sanki babam gibisin, ben sana bağlıyım.

” Ben de “Şimdi de bilinçaltı ne diyor onu göreceğiz.” dedim.

 O noktadan sonra onun rüyalarını analiz etmek için çok çalıştık.

 Bilinçaltının benim garip bir rol aldığım rüyaları ürettiğini görmek için cin oldum.

 Rüyalarında o benim dizlerimde oturan küçük bir bebekti ve ben onu kollarımda tutuyordum.

 Küçük kız için çok hassas bir baba olmuştum.

 Bu açıdan rüyaları git gide daha vurgulu oldu.

 Ben bir tür devim ve o da küçük, narin bir şey.

 Devasa bir yaratığın ellerindeki oldukça küçük bir kız.

 Sonra serinin son rüyası ortaya çıktı.

 Rüyadaki her şeyi anlatamam.

 O rüyada ben dışarıda doğanın orta yerindeydim bir buğday tarlasında ayakta duruyordum.

 Hasat için hazır haldeki devasa bir buğday tarlasında.

 Bir devdim ve rüzgar tarlanın üzerinden geçerken onu kollarımda bir bebek gibi tutuyordum.

 Bildiğiniz gibi rüzgar buğday tarlasının üzerinde eserken tarla dalgalanır gibi görünür.

 Bu dalgalarla birlikte sallanarak onu uyuttum.

 Bir tanrının kollarındaymış gibi hissediyordu.

 Şöyle düşündüm: “Hasat vakti geldi ve ben ona bunu anlatmalıyım.

” “Ne istediğini ve benim içime ne yansıttığını görüyorsun çünkü onun bilincinde değilsin.

 Sahip olmadığın bir tanrı fikrin var.

 O yüzden onu bende görüyorsun.

” dedim.

 Jetonu düştü, çünkü anlamasını sağlayacak oldukça yoğun bir dini eğitimi vardı.

 Elbette, daha sonra her şey yok oldu ve onun dünyasından bir şeyler kayboldu.

 Dünya anlık bir bilinç meselesi ve sadece onun için kişisel bir hal aldı.

 Tanrısallık, entelektüel bir fikir değildir.

 Bu bir arketiptir.

 Bu tip, örnek teşkil eden imgeleri pratikte şu ya da bu isim altında her yerde bulabilirsiniz.

 Hatta adı “manna” olsa da, çok güçlü olağanüstü bir etkiye ya da kaliteye sahiptir.

 Tamamen kişisel olup olmaması fark etmez.

 Bu kızın vakasında, o aniden inançsız bir imgenin farkına vardı.

 Arketipten doğan bir imge.

 Onda bir Hristiyan tanrısı fikri yoktu ya da bir Yahudi tanrısı fikri.

 Ama dinden bağımsız bir tanrı fikri vardı, doğa tanrısı bitkilerin tanrısı.

 O kendisi buğdaydı.

 Buğdayın ruhuydu, rüzgarın ruhu ve kız o ruhun kollarındaydı.

 Bu bir ilk örneğin yaşayan deneyimidir.

 O kız içinde neler olduğunu anlamaya başladığında bu onun üzerinde çok büyük bir etki yaptı.

 Gerçekten neyi kaçırdığını gördü.

 Beni kendisi için zaruri kılarak bana yansıttığı o kayıp değeri.

 Daha sonra benim onun için zaruri olmadığımı görmeye başladı.

 Çünkü rüyanın söylediğine göre o, arketipik fikrin kollarındaydı.

 Bu, akıl almaz bir deneyim.

 İşte bu insanların aradıkları şey kendi içinde bozulmaz bir değer olan örnek teşkil eden bir deneyim.

 O özgürleşti ve tamamlandı.

 Böylesi akıl almaz bir deneyimi fark edebildiği kadar kendi bölümüne kendi yoluna, kendi bireyselleşmesine devam edebilmiştir ve edebilecektir.

 Meşe palamudu bir meşe ağacına dönüşebilir bir eşeğe değil.

 Doğa kendi akışını sürdürecektir.

 Bir adam ya da kadın başlangıçta geldikleri şeye dönüşürler.

 Günümüzde, geçmişle bir bağımız olmadan doğabileceğimizi düşünüyorlar.

 İnsanın, bir tarihi olmadan doğduğunu düşünmek bir felaket.

 Kesinlikle anormal, çünkü insan her gün doğmaz.

 Belirli tarihsel niteliklerle belirli tarihsel bir düzenin içinde doğar.

 Bu nedenle, sadece bu şeylerle bir ilişkisi olduğunda tamamlanmış olur.

 Eğer geçmişle bir bağınız olmadan büyüyorsanız bu gözleriniz ve kulaklarınız olmadan doğmaya ve dış dünyayı isabetli bir şekilde algılamaya çalışmaya benzer.

 Doğal bilimler “Geçmişle bağlantıya ihtiyacınız yok onu silip atabilirsiniz.” diyebilir.

 Ancak bu, insanoğlunun bir uzvunu kesip atmasıdır.

 Bu tür bir yöntemin olağanüstü iyileştirici etkiye sahip olduğunu pratik bir deneyimden öğrendim.

 Günümüzde, çeşitli görüşlerimiz çeşitli felsefelerimiz var.

 Ama bilinçaltında farklı bir tane var.

 Orta Çağ bilincine, tam olarak bilinçaltının bize davrandığı gibi davranan simya felsefesi örneğinin iç yüzünü görebiliriz.

 Dün ne olduğunu bildiğimiz zaman günümüzün bilinçaltını oluşturabilir, hatta tahmin edebiliriz.

 Bunlar birkaç kelimeyle fikirlerimin gelişimidir.

 Çeviri: Ümid Gurbanov / Uğur Demir Twitter: @umidgurbanov / @kuttemur||

http://birnevidipnot.blogspot.com.tr/2016/02/carl-gustav-jung-on-film-turkce-altyazili-izle-1957.html

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

yorumda sahte e-posta yazanlara cevap verilmez.

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s