THE BEST OF VİCTOR BORGE: ACT ONE AND TWO (1990)

 

Bir Nevi Dipnot!

Ümid Gurbanov

90 dk

Yönetmen: Ronald Borge

Tür: Komedi, Müzik

Oyuncular: Victor Borge, Joseph Green, Marylyn Mulvey

The Best of Victor Borge: Act One & Two (1990)

 Danimarkalı komedyen ve müzisyen Victor Borge, 91 yıllık yaşamında yapabildiği en iyi şeyi yapmış: İnsanları güldürmüş. “Gülmek iki insan arasındaki en yakın mesafedir.” diyor Borge ve bir yandan piyanosunun tuşlarıyla harikalar yaratırken, bir yandan da durmadan konuşuyor, insanların müziğin içinde kaybolmadan gülmesini sağlıyor.

 Her fırsatta, İngilizceyi sonradan öğrendiğini, “Bu sizin diliniz, ben sadece kullanmaya çalışıyorum.” diyen Borge, elinden (dilinden) geldiğince İngilizceyi eğip büküyor, kelimelerin, kalıpların, terimlerin hepsiyle şaka türetiyor, mizahında bir enstrüman olarak kullanıyor onları.

 Sadece bununla da bitmiyor: Borge, kendine has birtakım efsaneleşmiş mizahi ögeler de kullanıyor. Misal, “fonetik noktalama” onlardan biri. Temel mantığı, noktalama işaretlerinin de kelimeler gibi bir ses özelliği alarak sözlü iletişimde cümle içinde kullanılmasına dayalı. Ancak bu teknik, tabii ki pratik bir amaç için değil, Borge’un mizahında bir abartı ögesi olması için Borge tarafından keşfedilmiştir.

 Tıpkı “fonetik noktalama” gibi, “enflasyonist dil” de Borge’un ürettiği bir diğer dil üzerine kurulu mizah malzemesi. Kelime içinde bulunan rakamların da enflasyondan etkilenmesi gerektiğini söyleyen Borge, onları birer arttırarak telaffuz ediyor ve ortaya saçma ama gülünç bir dil çıkıyor. Bu noktada itiraf etmeliyim ki, çevirinin en zor kısmı da burasıydı. Çevirmen notlarının bir hayli geniş olmasından da anlaşılacaktır zaten Borge’un muzip dil kullanımı.

 Gösterilerinde seyircilerle iletişim kurmayı seven Borge, aynı zamanda ünlü isimleri de konuk alarak onları da kullandığı mizahın bir unsuru haline getirmeyi seviyor. Her şeyden de öte, kendisiyle, mesleğiyle ve hatta müzikle dalga geçebilen Borge, hiçbir şeyin fazla dikkate alınmaması gerektiğini göstermek istiyor belki de.

 “Danimarka’nın Soytarı Prensi” lakabını da taşıyan Borge, şöyle diyor hayat hakkında: “Her şeyin bir sonu vardır. Buna inanmıyorsunuz, değil mi? Ama öyle. İşte bize sunulanlar: Biraz gülme ve gülümseme; öksürük ve hıçkırık. Bir kere mendil gülmekten gözümden gelen yaşı silmek için yerinden çıktı mı, ben alacağımı almışım demektir. Gerisi devlete kalır.”

 Her zamanki gibi çeviriyi bitirdikten sonra YouTube‘a ve Vimeo‘ya koydum, ayn zamanda sadece altyazı dosyasını isteyenler (artık n’apacaklarsa) Altyazi.Org‘da bulabilirler. Çeviri süreciyle ilgili iki kelam etmem gerekirse, yer yer beni yorsa da kelime şakaları üzerine kurulu bir şeyi Türkçeleştirmek, sanıyorum ki en zevk alarak yaptığım çevirilerden biriydi bu. İlerleyen dönemlerde böyle eğlenceli birkaç çeviri daha yapmak istiyorum, ama şimdilik sırada Bertrand Russell’ın 1959 tarihli “Face to Face” (BBC) röportajı var. Sonrasına, sonra bakacağız artık.

 Esen kalın -kalabilirseniz. Kalamazsanız da olsun, sıkmayın canınızı, gülümseye çalışın.

 

  Çevirmen Notu

* Hans Christian Mozart: Mozart’ın gerçek adı bu değil. Zaten böyle biri de yok. Aynı zamanda Mozart Danimarkalı da değil. Bu isim, Danimarkalı yazar, Hans Christian Andersen’e bir gönderme içeriyor.

 

 * Four flats: Flat müzikte “bemol” anlamına geliyor, ama bir de gündelik dilde “daire” anlamına geliyor. Burada “4 bemol” kullanarak yazmış diye başladığı kelime şakasını daha sonra “daire değiştirerek taşınma” şeklinde devam ettiriyor.

 

 * Uzun zamandır görüşemedik: Burada Borg, aslında “Long time, no C.” diyor. C, do notası anlamına geliyor. Ancak okunuş itibariyle “see” ile benzer. Yani, yine bir kelime oyunu söz konusu. “Long time, no see” uzun zamandır görüşemedik anlamına gelse de, burada bir anlamda “Uzun zamandır do notası yok ortalarda” diye yorumlanabilir.

 

 * 8 yaşında: İlk konserimi 8 yaşında verdim derken, “at eight” diyor, ama bu aynı zamanda saat 8 anlamında da kullanılabilir. Bu sebeple, cümleye 8 yaşından bahseder gibi başlıyor, ama sonra sanki saat 8’den bahseder gibi değiştirerek kelime oyunu yapıyor.

 

 * Bir daha çal: Parça bitiminde seyircilerin “bir daha, bir daha” diye bağırması ve bunun üzerine sanatçının parçayı tekrar icra etmesi anlamında kullanılmıştır.

 

 * Pencere komşusu: Burada “kapı komşusu” deyimini biraz eğip bükerek “pencere komşusu” haline getiriyor.

 

 * Işığı çağırmak: “Call the lights” terimi, bir bütün olarak, ışıkları yakmak anlamında kullanılıyor, ancak “call” aynı zamanda “birini çağırmam”, “seslenmek” anlamına da geliyor. Borge, gene burada bu bakımdan bir kelime oyununa girişiyor.

 

 * Işığı çalıştırmak: “Run the lights” terimi, bir bütün olarak, yine ışıkları yakmak, yönetmek anlamında kullanılıyor, ancak “run” aynı zamanda “yürütmek”, “kaçırmak”, “götürmek” gibi çeşitli anlamlara da geliyor. Borge, bu sebeple ışığı kaçırmanın yasalara aykırı olduğunu söyleyerek kelime şakası yapıyor.

 

 * Arkelemek: Böyle bir kelime yok, sadece arkeolog olan amca için “arkeliyor” şeklinde bir kelime şakası yapılıyor.

 

 * Manastır: Burada “manastır” kelimesi ile “manastır hayatı” kelimesini karıştırıyor (bu şekilde bir şaka yapıyor), sonra da fonetik olarak benzeyen “rahibe manastırını” örnek göstererek, “öyle deniyor böyle niye denmesin” diyor. Kelimeleri İngilizce görmedikçe ne yazık ki anlamsız görünüyor bu şaka.

 

 * Kagalatur: Aslında “koloratur” olan kelimeyi bilerek yanlış söylüyor. Anlamı şu: “Sesin renklerle süslenmesi. Parlak geçişler ve çeviklikle sesin (aryanın) albenisini artırma.”

 

 * Neden olsun: Neden olmasın deyişini eğip büküyor burada, kendince bir deyim oluşturuyor.

 

 * Joe Green aldı: Tamamen kelime şakası, sadece Türkçeleştirildi. “Giuseppe Verdi, Joe Green aldı.”

 

 * Kırbirlereli: Borge, içinde rakam olan kelimeler şakasını iyice abartınca, en azından makul görünmesi adına mecbur Türkçeleştirdim. Dolayısıyla biraz saçma olsa da, en azından ana fikri yakalamak adına daha uygun olacağını düşündüm. Bu şakanın öncesi ve devamında hep aynı şekilde, orijinal kelimeye sadık kalmayarak, Türkçe uygun kelimeyi kullandım.

 

 * Don Two: Don Juan’daki Juan’ın okunuşu One’a benzediği için onu da enflasyonist dile maruz bırakmıştır Borge. Tamamen Türkçeleştirmek ne yazık ki mümkün olmadığı için aynen bıraktım.

 

 * Three-da-loo: Too-da-loo “Sonra görüşürüz.” anlamında bir kalıptır, burada too kelimesi 2 anlamına gelen two’ya benzediği için 3 şeklinde söylenmiştir.

 

 * Istancow: İstanbul’daki bul (bull) İngilizce boğa demektir, cow ise inek anlamına gelir. Borge, burada bull ile cow’u karıştımış gibi yapıyor.

 

 * Portekaz: Borge, Portekizli anlamına gelen “portuguese” yerine, kendince kelime uydurarak “portugoose” diyor. “Goose” kaz anlamına geliyor. İlerleyen şakalar da bununla bağlantılı.

 

 * Tek Başına Olamaz: Borge, bu sefer de “portuguese”in sonundaki kısmı “gees” olarak yorumluyor ve “gees” “goose”un çoğulu. Portekizli kelimesinin İngilizce çoğul olduğunu dolayısıyla tek bir kişi için kullanılamayacağını ifade ediyor. “Gees” de kazlar anlamına geliyor bu arada.

 

 * Portekız: Borge yine İngilizceyi eğip bükerek, “portuguese”in sonundaki kısmı “goosling” olarak yorumluyor. Kaz yavrusu anlamına geliyor bu söz. Ve burada da 3 tane çocukları olduğunu söylemek istiyor.

 

 * Kimin kime benzediği: Borge, ikizler için “identical” terimini kullanıyor, ancak sonra bu terimi, sanki onlardan biri asıl öteki fotokopiymiş gibi yorumluyor. O yüzden “kimin kime benzediğini bilemediler” diyor.

http://birnevidipnot.blogspot.com.tr/2016/09/the-best-of-victor-borge-act-one-two-1990-turkce-altyazili.html

ALT YAZI

Ümid Gurbanov @umidgurbanov

İyi akşamlar ve şeye hoş geldiniz Minneapolis’e.

 Bu geceki gösteriyi dört gözle bekliyordum, taa yedi buçuktan beri.

 İki hafta önceki.

 Birazdan araya gireceğiz.

 Buyurun gelin lütfen.

 Pardon, pardon, pardon.

 Nereden böyle?

 Nere?

 Birbirinizi tanımıyorsunuz demek.

 Kopenhag’dan geliyorum ve sizden önce buradaydım.

 Neyse ne.

 Seyirciler arasında hiç çocuk var mı?

 Var, öyle mi?

 Dışarı! Çocuklar varmış.

 Bu demektir ki, ikinci perdeye çıplak çıkamayacağım.

 Kravat takacağım.

 Uzun olanından.

 Çok uzun olanından.

 İstek parça aldım.

 Genelde almam.

 Ta ki, hiç kuşkusuz, isteğiniz var mı diye sormadıkça.

 Olan oldu.

 Otelde beni tanıyan bir hanımdan istek aldım.

 “Bay Boogy!” dedi.

“Şu parçayı çalmanız mümkün mü?

” Ancak duymayı istediği şeyin adını hatırlayamadı.

 Ben de dedim ki:

 “Benim için belki şöyle bir mırıldansanız anlarsam çalarım.

” “Nasıl olduğunu hatırlamıyorum.” dedi.

 Sonra şöyle devam etti:

 “Müzisyen olan sizsiniz.

 Parçayı bilmeniz gerekir.

” “Üzgünüm.” dedim.

 “Size bu durumda yardımcı olamam.

” “Sorun değil.” dedi.

 “Çünkü akşam orada olmayacağım.

” İşte böyle! Ben de başka bir şey çalacağım.

 Danimarkalı besteciden küçük bir parça çalacağım.

 Mozart’tan.

 Hans Christian Mozart.

* Çoğunuzun bildiği gibi, Mozart’ın sadece buradan yukarısı vardır.

 Tabii ki Mozart’ın kopyalarını gördünüz.

 Mozart, bizim büst dediğimiz şeydi.

 Birçok piyano başında ve pencerelerde dikildi.

 Hocalarının ısrarı üzerine, fiziksel handikabına rağmen Mozart mutlu bir evlilik geçirdi.

 Fakat Bayan Mozart mutlu değildi.

 Yerlere kadar eğilip duruyordu.

 Kendisinin 4 bemol kullanarak yazdığı besteyi çalacağım.

* Çünkü 3 kere taşınmak zorunda kaldı.

 Dairelerin hiçbirinde parçayı bitirmeye yetecek kadar uzun kalmadı.

 “The Bagatelle” adlı bu parça, do majör dizisinde çalınıyor.

 Ancak kim takar.

Umuyorum ki beğeneceksiniz.

 Beğenmezseniz de yapabileceğim zerre şey yok bu konuda.

 Neden bu kadar geç kaldınız?

 Üç tane pedal var, oysa sadece iki ayağım var.

 Mozart.

 The Bagatelle.

 Do majör dizisi.

 Nerede bu kahrolası do?

 Do’yu işaretlememişsiniz! Şimdi Amerika’daki çoğu kişinin neden “Uzun zamandır görüşemedik.” dediğini anlıyorum.

* Şişman opera sanatçılarının piyanoya yaslanıp onu bükmesi utanç verici bir şey değil mi?

 Ağır aryalar.

 Her zaman düz bir şeyler çalmak istemişimdir.

 Ancak bu, hiç de kolay değil.

 Aaa, vakit doldu.

 Kusura bakmayın, ters çevirmişim.

 Bu saati bana dedem verdi.

 Ölmeden beş dakika önce.

 Yirmi dolara satarım.

 Vergi dahil.

 Kendisi Danimarkalı bir mucitti.

 “4 up” dediği bir meşrubat icat etti.

 Ancak Danimarkalılar pek takmadı bunu.

 Biraz şeker kattı ve “5 up” dedi adına.

 Yine de olmadı.

 Gene bir şeyler kattı ve “6 up” dedi bu sefer.

 Ama şansı yaver gitmedi.

 Nihayet vazgeçti kalbi kırılarak öldü.

 Ne kadar yaklaştığını bilmiyordu.

 Buyurun gelin.

 Pardon, pardon, pardon.

 Pek bir şey kaçırmadınız.

 Ama korkarım bu saati bana kimin verdiğini asla öğrenemeyeceksiniz.

 Sakın söylemeyin onlara.

 İşin aslı, dedem müziğe bir katkıda bulundu.

 Pek müzikal biri sayılmazdı ve bir bestekar değildi ama şunu yazmıştı:

 Ve bu, oldukça önemli.

çünkü bu olmadan şuna asla ulaşamazdık.

 Fotoğraf ister misiniz?

 İlk konserimi 8 yaşında verdim.

 Ya da 8’i birkaç dakika geçe.

* Anladınız.

 12 yıldır konserler veriyordum ve sık sık “bir daha çal”ma fırsatım oluyordu.

* Genelde akşam erkenden yapıyordum bunu.

 Erkenden giden insanlar tekrarların bazılarını duyabilirlerdi.

 En sevdiğim tekrarlar, Viyanalı vals serisini oluşturan Japonların- Ciddi bir şey yok ya?

 Diyordum ki.

Japonlar.

 İtiraf etmeliyim ki, asla hatırlayamadığım üç şey var.

 Dört şey.

 Biraz Japonca biliyorum.

 Nasıl öğrendiğimi biliyor musunuz?

 Tabii ki bilmiyorsunuz, ama size anlatacağım harika bir yöntem var bunun için.

 Herhangi bir dili konuşmayı ya da istediğiniz herhangi bir şeyi uyurken öğrenebilirsiniz.

 Tabii burada uyumayın.

 Yatağınızdaki ya da herhangi bir yataktaki yastığın altına bir kaset çalar koyun.

 Sonra, öğrenmeyi istediğiniz şeyle ilgili bir kaset takın.

 Ben, Japonca ders kasetleri takmıştım.

 Kasettekini bilinçaltınıza alıncaya dek, her gece oynatın kaseti.

 Haftalar, aylar, belki bir yıl alabilir, ama ben böyle öğrendim.

 Buna inanmadığınızı biliyorum, ama gerçek bu.

 Çok iyi konuşamasam da idare ediyorum.

 Bu yoldan öğrendim.

 Ne yazık ki yalnızca uyurken konuşabiliyorum.

 Fakat.

Bazı kelimeleri hatırlıyorum.

 Misal:

 “Toyota” İşte size güzel bir kelime:

 “Negi-eni-gi-i” Negi, soğan anlamına gelir.

 “Negi negi.” İki soğan.

 İşte böyle kolay bir dil.

 Bu kelimeden özellikle bahsettim çünkü soğan yiyen bir Japonun yanında olursanız ve bir şekilde sizi rahatsız ederse, “negi negi” deyin.

 Çok kibarlardır.

 Derhal “ah so” derler ve geri kalkarlar.

 Sonra da fotoğrafınızı çekerler.

 Ancak unutmayın, uzun insanlar değillerdir.

 Anca buranıza gelirler.

 Geri kalanı Mozart’tır.

 Bu bahsettiğim tekrar çalınan parçalardan ben de biraz çalacağım.

 Şu Viyana valslerinden.

 Doğrusu, belirli müzikal program sebebiyle bir araya gelmemiş insanlar için müzik programı oluşturmak oldukça güç iştir.

 Misal, Bach için.

 Öncelikle, hangi Bach?

 Johann?

 Sebastian?

 Hofen?

 Fark ettim ki, genellikle izleyicilerin yarısı bu tür müzik seviyor öteki yarısı ise şu tür müzik seviyor.

 Bu yüzden biraz bu tür çalacağım, biraz şu tür.

 Böylece her birinizin hoşuna gidecek şeyler olacak.

 Gördüğünüz gibi, “th”nin telaffuzu konusunda sıkıntı yaşıyorum.

 Özellikle bu iki harf yan yanayken.

 İngilizce konuşulan bir ülkede büyümediyseniz İngilizce öğrenmek hiç de kolay iş değildir.

 Dilinizi dışarı çıkarmak zorundasınız.

 Asla dilinizin ne kadar dışarı çıkması gerektiğini bilmezsiniz.

 Büyüdüğüm Danimarka’da genizden konuşuruz.

 Küçük bir ülke ve boşa harcayacak zamanımız yok.

 Ve kışları epey soğuk.

 Tekrar içeri sokacağımızdan emin olmadığımız hiçbir şeyi asla dışarı çıkarmayız.

 Piyano taburemde birkaç parça müzik var.

 Biraz şundan, biraz bundan.

 Ben de bunları biraz biraz çalacağım.

 Notasız çok daha iyi çalıyorum.

 Kitap olması lazımdı, birkaç parça kağıt değil.

 Piyano müziği ilginizi çekiyor mu?

 Buyurun alın.

 85 sent rica edeyim.

 Notaları okuyabiliyor musunuz?

 Öyleyse 1 buçuk dolar alayım.

 Biraz şundan biraz bundan olması gerekiyor.

 Hepsi bundan.

 İçlerinde hiç şundan yok.

 Size verdiğim şu muydu yoksa bu muydu?

 Ha, o da bu.

 Kalsın sizde.

 Bu da ne?

 Bu da buymuş.

 Bunlar arasında bir şu var.

 Şunlar.

 Hah, işte bu.

 Hayır, gerçekten bu anlamında.

 Gözlüklerim?

 Gözlüklerim! Piyanoda değiller.

 Vay, işte bir sahne görevlisi.

 Doktora gözlüğe ihtiyacım olmadığını söylemiştim.

 Her zaman bir şeyler satmaya çalışıyorlar.

 Bir komşumuz var.

 Kimin yoktur ki?!

Kendisi bizim pencere komşumuz olur çünkü evin sonunda bir kapı falan yok.

* Bu şakada size fazladan bir beş saniye vereceğim.

 Doktordur ve iyi bir aile dostudur.

 Kendi ailesinin tabii ki.

 Onu görmeye gittim ve “Gözlüğe ihtiyacın var.” dedi.

 Ben de böylece ofisten çıkarken onunkini aldım.

 Eve geri gittiğimde beni görmek istiyor ama göremez, çünkü gözlükleri bende.

 Doktor bana dedi ki doktor olduğu için neden bahsettiğini iyi bilir, dedi ki:

 “Tek gözlü bir insan, iki gözlü bir insandan daha çok şey görebilir.

” İnanmadım tabii ona ve “Doğru bu.” dedi.

 “Çünkü tek gözlü insan ötekinin iki gözünü görebilir oysa iki gözlü olan tek gözünü görebilir.”

Bana denilen bu.

 Üzgünüm.

 Kusuruma bakmayın.

 Biri bana yardıma gelebilir mi?

 Birinin benim için sayfaları çevirmesi gerek.

 Herhangi biri.

 Burada mı çalışıyorsun?

 Kanıyorsun sandım.

 – Ne iş yapıyorsun?

 – Işığı çağırıyorum.

* – Anlamadım?

 – Işığı çağırıyorum.

 Sanırım beni duymadın.

 Burada ne yapıyorsun dedim.

 – Işığı çağırıyorum.

 – Işığı çağırıyorsun?

 Yaptığın şey bu demek?

 Işığı nasıl çağırıyorsun?

 Bilmiyor musun?

 Ben biliyorum.

 Ampul.

 Peki ışığı çağırdığında gelmezse ne oluyor?

 Bilmiyor musun?

 Ben biliyorum.

 “Uzun zamandır görüşemedik.

“* – Işığı çalıştırıyorum.

* – Ne?

 Işığı mı çalıştırıyorsun?

 Bu, yasalara aykırı! Elini kaybetmekten mi korkuyorsun?

 Şöyle tutup duruyorsun.

 Kendi kıyafetlerini mi yapıyorsun?

 Paçalar.

 Aynen böyle.

 Eee, senin için ne yapabilirim?

 Ha, tamam, kusura bakma.

 Sayfaları benim için çevirir misin?

 İyi herif.

 Sağlam döllenmiş olmalı, epey uzun çünkü.

 Beklesene yahu.

 Çaldığımda çevir.

 Sana demeliydim bunu.

 Bağışla.

 Affedersiniz hanımefendi, yumurtluyor musun acaba?

 Evet, güzel bir parça bu.

 “Negi negi.

” Görünen o ki, notaları okuyamıyorsun.

 Üzgünüm, sormam gerekirdi.

 Nerede ne yapman gerektiğini anlatabileceğim yavaş bir parça seçelim bari.

 Bu hoş bir parça.

 Yoo, uslu durursan, sonra.

Burada başlıyor ve burada yükseliyor.

 Burada “pp” yazıyor, ama onu dikkate alma çünkü “çok yavaş” anlamına geliyor, İtalyanca bir kısaltma.

 “Ff”nin tam zıttı.

 “Şimdi” dediğimde şu köşeden tut, tek bir sayfayı ve “zuut” diye çevir.

 “Zuut” demene gerek yok.

 “Zuut” yap gitsin, tamam mı?

 Ancak yukarıdan tut, yoksa görüş açımı kapatırsın.

 Bu kadar kolay.

 Arkası da lazım bana.

 Sonra buradan devam edip bitireceğim.

 Tek bir sayfayı çevir.

 Fliszt’ten Liebestraum! – Doğru olmadı.

 F. Listz.

 – Fliszt.

 – Hayır, F. Liszt.

 – F-liszt, genç adam, Fliszt demek.

 M. Ozart demiyorsun, değil mi?

 Fliszt’ten Liebestraum! Umarım beğenirsiniz.

 Şu pedallardan birine ayağını koyabilir misin?

 Çok uzakta.

 Tamam, bastır gitsin.

 Bas.

 Aynen böyle.

 Bu dinlediğiniz eski dönem Amerikan halk şarkısı olur.

 “Sabahın 5 buçuğu.

” Taa vahşi vahşi batıdan.

 Lütfen gelebilir misiniz, Marylyn Mulvey hanımefendi.

 Çok affedersiniz, kollarınıza ne oldu?

 Bana Mozart’ı hatırlatıyor.

 Marylyn, pek çok operada şarkı söyledi.

 Pek çok operada da söylemedi.

 Aynen, pek çok operada şarkı söylemedi.

 Bazısında söyledi, bazısında söylemedi.

 Kastettiğim şey buydu ve aynen söyledim.

 Elleri çekelim bir zahmet.

 Her piyanoya yaslanmamalısınz çünkü bazen yanınızdaki şey piyano olmayabilir.

 Belki de bir flütçüdür, onu tutmuş olursunuz.

 Flütü reddetmek de olmaz.

 Marylyn bugün ikinci evlilik yıldönümünü kutluyor.

 Öyle değil mi?

 Kaç yıldır evlisiniz?

 Ha, iki yıl, tamam tamam.

 Anladım.

 İkinci evlilik yıldönümü.

 Eller lütfen.

 Bu gece bizim için hangi şarkıyı seçtiniz?

 Bir halk şarkısıyla başlamak istiyorum.

 Halk şarkılarından birini amcanız nereden buraya getirmişti?

 Hırvatistan, evet.

 Amcası bir arkeologdur ve geçenlerde arkeliyordu.

* Çok uzaklarda.

 Hırvatistan’da.

 Bir şeyler buldu bir manastır hayatında- Manastırda.

 Rahibe manastırı diyebiliyoruz, manastır hayatı niye denmiyor?

* Her neyse, benim sorunum değil bu.

 Elleri çekelim lütfen.

 Marylyn amcası, artık orası her neyse, oradan bulduğu el yazmalarıyla geri geldi.

 Altı tane şarkı vardı, Marylyn altısını da söylüyor.

 Şimdi söylemeyecek, hepsini biliyor sadece.

 Hepsi eski halklar için eski halk şarkıları.

 Bu gece hangi şarkıyı seçtiniz?

 Emin değilim, sizce hangisiyle başlamalıyım?

 En çok sevdiğinizle başlayın.

 Ben kendi istediğimi çalacağım.

 Hayır, hayır, hayır.

 Yapmamaya çalışacağım.

 Marylyn, “Mırıldanmayın.” diyor çünkü müzisyenler bir konçerto çaldığında oturdukları yerden mırıldanırlar.

 Hoş olmayan mırıldanmalar içinde şarkıyı söylerler.

 Tüm kemanlar şöyle yapar.

 Böyle şeyler yaparlar.

 Böyle bir alışkanlığım var ve yapmamaya uğraşmalıyım.

 Eller lütfen.

 Bu, o şarkılardan biri.

 Artık çok geç! Hanımefendi, söyleyeceğiniz şarkıyı bilmiyorsanız, söylemeyin.

 Bir opera sanatçısısınız, opera şarkısı söylemelisiniz.

 Marylyn, bir kagalaturdur.

* Ve o.

Neden bir arya söylemiyorsunuz?

 Aryaları seviyor musunuz?

 Söyleyeceği şarkıyı duyuncaya dek bekleyin.

 Teşekkürler.

 Alkış yağmuru kesildi.

 Neyi söylemeyi seçtiniz?

 Rigoletto’dan “Caro no me”yi söyleyeceğim.

 Tanrım! Pekala, kalacak olanlar için Marylyn “cagame”yi- Neydi?

 Rigor Mortis operasından “caganomy” aryasını söyleyecek.

 Bestecisi.

Vardır muhakkak.

 – Kim yazdı onu?

 – Giuseppe Verdi.

 Neden?

 “Neden olsun.

” demek istedim.

* Bu bir deyim.

 Dil, sizin diliniz.

 Ben sadece kullanmaya çalışıyorum.

 Hepsi bu.

 Giuseppe Verdi.

 Joe Green aldı.

* Eller bir zahmet.

 Çok sürmemesi lazım.

 Sürerse de yapacak bir şey yok.

 Akorda gerek yok.

 Sorun ne, şarkıyı bilmiyor musunuz?

 Bir kere daha.

 Benim hatam.

 Üzgünüm.

 Bitti mi?

 Susun artık! Bir anlaşmamız var:

 O benim piyanoma dokunmayacak ben de onun koloraturune karışmayacağım.

 Bunu demin dedin.

 İki kere hem de.

 Bunu düzelttiğini sanıyordum.

 Üç yıl önce Danimarka’da enflasyon vardı.

 Bu sorunu bilirsiniz.

 “Enflasyonist” adlı bir dil icat ettim.

 Enflasyonda rakamlar artıyor.

 Fiyatlar artıyor.

 Parayla ilgili her şey artıyor.

 Dil hariç.

 Oysa kelimelerde gizli rakamlar vardır, örneğin:

 İkilem, son kahvaltı, belli.

Tüm bu rakamlar enflasyona uğrayabilir ve duruma göre artarak ekonomiye ayak uydurabilir.

 Bence bu rakamlara bir ekleyerek duruma hazırlıklı olmalıyız.

 üçlem olabilir.

 Son, sonbir olabilir.

 Kahvaltı, kahvyedi.

 Belli, bellibir.

 Yüzbaşı, yüzbirbaşı olabilir.

 Şöyle bir cümle:

 Kahvaltıdan sonra beşiği onardım.

 Şöyle olabilir:

 Kahvyediden sonbirra altıiği onbirardım.

 Dört aşağı altı yukarı durum bu.

 Bir kitap getirdim yanımda, size okuyacağım.

 Babama iki kuzeninden miras kalan eski bir kitap.

 Sonra bunu anlatırım.

 Size okumak istediğim bir öykü var.

 Böylece enflasyonist dilin nasıl olduğunu iyice anlarsınız.

 Zamanın ikisinde, Kırkbirlereli’nde yaşayan Bob adlı genç iki adam varmış.

* İkiliğinde yüzbirbaşı olarak görevliydi.

 Bob, doğduğu ikinci günden beri üvey kız kardeşi Anna’ya karşı sevgi dolu olmuştu.

 Her üçü de, İkileşik Devletler Anayasası’nın kurucularından ikisinin ataları olmasından dolayı gurur duyuyorlardı.

 Terasta akşam yemeği yiyorlardı.

 Marine balığından iki ısırık alırken, Anna, dedi güzellibirliğinle beni büyülüyorsun.

 İkinci kez seni böyle çekici görüyorum.

 İki türlü iyileşemediği hastalığına rağmen güzelbirliği gerçekten baş döndürüyordu.

 Evet, diye tekrarladı Bob, güzelbirliğin büyüleyici.

 Ancak gördüğüm en hüzünlü üç göze sahipsin.

 Masa, Anna’nın sevdiği çiçeklerle uyum içinde hazırlanmıştı.

 Begonbirvillerle.

 Şimdi artık Anna’nın üçle dediği iki evvelki kocasından söz ediyorlardı.

 Radyoda “Tea for Three” çalarken gece çoktan çökmüş, saat 13’ü vurmak üzereydi.

 Sonbirra, ay ışığında eski kocası göründü, Don Two.

* Eskiden Don Juan’dı.

 Orada düçlen kocası Don Two’nun sarhoş olduğu besbelli birdi.

 Anna, diye inledi, bağışla beni.

 Genç ikiyim sadece.

 Sen benim ikicik eşimsin.

 Bob ayağa fırladı:

 Def ol git buradan seni üç yüzlü herif! Ama Anna onu uyardı:

 Dikkatli ol Bob, o bir polis.

 Aslında iki polis, ama ben de ikiyim sonuçta.

 Aranızda polis olan ikileri var mı?

 Peki, dedi Don Two, alnında ikiken teri silerken.

 Sonbirra çekip gitti ve yolun bir buçuğundaki kapıyı dönerken şöyle mırıldandı:

 Yeryedideki daireme geri döneceğim tekrar çift olacağım.

 Elveda Anna.

 Three-da-loo.

* Genç bir piyanisti size tanıtacağım.

 Benim çok çok iyi bir dostum olur.

 Kendisi Ermeni ve Istancow’daki bir müzik konservatuarında okudu.

* Ah, bul.

 İstanbul.

 Aynı zamanda kimya da okudu.

 Harika bir kimyacıdır.

 Çok başarılı geçen bir turneden daha yeni döndü.

 Güney Amerika’da Oblivia’da geçen geniş çaplı bir turne.

 Ha, şey, Bolivya.

 Daha bugün döndü.

 Size anlatmam gereken komik bir şey geldi başına.

 Bolivya’da konser verecekti, konser salonunda gitti ve salonda piyano resitali için bir piyano yoktu.

 O da kimya yaptı.

 Seyircilere yani.

 Eskiden konser salonunun bulunduğu yerde artık kocaman bir delik bulunuyor.

 Neyse ki kendisi sağ salim burada.

 Bay Zhahan Azruni için bir alkış alabilir miyim?

 Olaydan sonra arta kalan kısmı bu.

 Eskiden.

Neyse.

 Ailesiyle birlikte New York’ta yaşıyor ancak Amerika’da öyle çok uzun süre yaşamadı daha.

 İngilizce konuşamıyor, birazcık anlıyor.

 Neyse ki, ben Türkçe biliyorum biraz ve böylece anlayabiliyor beni.

 Ne var ne yok?

 Birlikte çalacağız.

 Çünkü vakit nakittir.

 Çok fazla zamanımız yok.

 Diğer türlü, iki piyano lazım olurdu.

 Ama sadece bir piyanomuz var.

 Fliszt’ten “Hungarian Rhapsody No. 2″yi çalacağız.

 Geçenlerde, Mozar’tın harika operası “The Magic Flute”ü yönettim.

 Araştırmalarım sonucu operanın gerçekten Mozart tarafından yazdığını buldum.

 Ancak üzerinde Salieri yazıyor.

 Ancak Mozart’ın yazdığı anlaşılıyor.

 Mozart’a uygun bir opera hayal edin, ama üzerine Salieri adını koyun.

 Neyse, size bundan bahsedeceğim, çünkü oldukça ilginç bir durum.

 Tek perdelik bir opera.

 45 dakikalık bir arayla başlıyor.

 Çünkü kısa bir opera.

 Perde açıldığında.

İlk uvertür’ü duyuyorsunuz.

 Uvertür bittiğinde perde açılıyor.

 Yoksa hiçbir şey göremezsiniz.

 Sahnede iki büyük ağaç var.

 Biri bu tarafta, öbürü öteki tarafta.

 Küçük bir orman var gibi.

 Tenor içeri giriyor, soprano ile karşılaşması gerek.

 Ancak kadın henüz gelmemiş, bu yüzden adam, kadın biraz sonra geldiğinde ona sürpriz yapmak için ağaçlardan birinin arkasına gizleniyor.

 Kadın geldiğinde adamı bulamıyor çünkü ağacın arkasına gizlenmiş duruyor öyle.

 Kadın bunu bilmiyor.

 Yani tabii ki biliyor, provalarda görmüş olması lazım.

 Kadın numara yapıyor.

 Adam, aptalı oynamasına izin veriyor.

 Bu sefer kadın öbür ağacın arkasına gizlenerek adamı bekliyor.

 Ancak adam zaten orada.

 Ortalık karışık anlayacağınız.

 Sonra içeri koro giriyor.

 Mozart dışında bunun sebebini bilen yok, o da ölü zaten.

 Nihayet babası kendini gösteriyor.

 Çok kızgındır, çünkü olabildiğince çabuk operadan çıkıp gitmek istiyor.

 Kadının ölmesi gerektiğine karar verir, ancak kadın kendi ölüm aryasını söyler.

 Sonu bu işte.

 Perde iner, yeteri kadar sert inmez ama.

 Sizi bu operaya götüreceğim ve sizin için uvertürü çalacağım.

 İlk duyduğumuz, orkestra çukuruna gelirken maestronun çıkardığı ayak sesidir.

 Aslına bakarsanız, orkestra hendeği demeyi yeğlerim.

 Bence böylesi daha onore edici olurdu.

 Çukurmuş.

 İlk duyduğumuz, orkestra çukuruna, ya da hendeğine, gelirken maestronun çıkardığı ayak sesidir.

 Yan yan yürüyor çünkü çok dar bir hendek.

 Uvertür bu.

 Uvertürün ilk bölümü buydu.

 Şimdi ikinci bölümünü duyacaksınız, tıpatıp aynısını.

 Bu fazladan duyduğunuz “blip” sesinin sebebi “blip” sesini çıkaranlardan birinin bir ölçü geç başlamasıdır.

 Ve perde kalkar, tenor o taraftan tek atışta gelir.

 Ağacın arkasına geçer hemen.

 Sağ olun, ona ileteceğim.

 Bekleyemiyor, kadını görmek için heyecanlı.

 Şimdi esas kadın geliyor.

 Soprano bölümünü doldurması gerek.

 Ama doldurmakla kalmıyor bir de üstüne taşıyor.

 Oldukça büyük- Operaya oldukça büyük bir ağırlık katıyor.

 Boyu 1,35. Yanlamasına.

 O taraftan yığın olarak gelir.

 Öbür ağacın arkasına geçer ve tamamını kaplar.

 İşte böyle.

 Siz gülerken koro girdi çıktı.

 Şimdi baritonun sırası.

 Sonradan yanlış operada olduğunu anlar.

 Tabii ki kovuldu.

 Şimdi baba girer.

 Bir erkek daha ne kadar alçalabilir?

 Kadın o tonun ucundan tutup yükseltir ve kendi ölüm aryasını söyler.

 Sahnedeki iki büyük ağaç arasında kendisini bıçaklayarak ölür.

 Hatırlayabildiğim kadarıyla size bir vals çalacağım.

 Çok hoş bir parça.

 Avrupa’da çaldığım sahnelerde bunun duyurusunu yaptığım an seyirciler “Bravo! Bravo!” diye bağırırlardı.

 Çünkü Bravo benden daha iyi çalardı bunu.

 Evet, Giuseppe Bravo büyük bir piyanisti.

 Kendisi Portekazlıdır.

* Aslında o ve karısı Portekizli, ama o tek başına olamaz.

* Söylemiştim, bu, sizin diliniz ben sadece kullanmaya çalışıyorum.

 Üç tane de Portekızları vardı.

* Her birinin üç tane.

 Bunu duyduğunuzda bilin ki vals başlıyor.

 Bunu duyduğunuzdaysa bir valsin esas kısmını dinliyorsunuzdur.

 Bunu duyduğunuzda kesinlikle yanlış olan bir şeyler var demektir.

 Çünkü bu, Chopin.

 Bunu bildiğimi ben bile bilmiyordum.

 İşte size küçük bir Danimarka ninnisi.

 Annem bunu bana çalardı eskiden.

Birkaç yıl önce.

 Aslına bakarsanız hiç o çalarken duyamadım bunu çünkü çalmaya başlar başlamaz uyurdum.

 Ancak böyle bir şeydi.

 Her şeyin bir sonu vardır.

 Buna inanmıyorsunuz, değil mi?

 Ama öyle.

 İşte bize sunulanlar:

 Biraz gülme ve gülümseme öksürük ve hıçkırık.

 Bir kere mendil gülmekten gözümden gelen yaşı silmek için yerinden çıktı mı ben alacağımı almışım demektir.

 Gerisi devlete kalır.

 Kim bilir, tekrar karşılaşabiliriz.

 Belki gelecek sefer sizin evinizde.

 Belki yemek odanızda.

 Belki salonunuzda.

 Televizyon setinizin olduğu yerde.

 Aileme, bu akşamı mümkün kıldığı için teşekkür etmeliyiz.

 Ve bunu gerekli kıldığı için çocuklarıma teşekkürler.

 Beş çocuğum var bu arada.

 Bu arada değil.

 Beş çocuğum var.

 Kırmızı kravatlı aptal sayfa çeviricisi onlardan biri.

 Bunun gibi dört tane daha var.

 Ah, lütfen! Bu gece araba kullanırken, lütfen son derece dikkatli olun.

 Son derece dikkatli.

 Çünkü rüyamda yürürüm.

 Bir saniye durursanız.

Bu geceki gösteriye dahil olan yönetiminden sahne arkasındakilere sahne önündekilerden katılım gösteren sanatçılara dek hepimiz üstüne düşeni yaparak bizleri onurlandırdığınız için sizlere içtenlikle teşekkür etmek istiyoruz.

 Çıkışın nerede olduğunu biliyorsunuz.

 Beni burada oyaladığınız için, tekrar sahneye çıkarak sizden intikam alacağım.

 Böyle olacağını bilsem direkt bununla başlardım.

 Neyse ne.

 Şimdi bir rutini gerçekleştireceğim.

 Bazılarınız bunu duymuştur.

 Bu binayı inşa etmek için bir servet harcamış olmalısınız.

 50 kuruş için daha ta oraya kadar gidebilirim.

 Güzel bir çiçeği israf etmeyiz.

 Hiçbir çiçeği israf etmeyiz.

 Hiçbir şeyi israf etmeyiz.

 Yapay olanı kadar güzel bu çiçek.

 Şimdi bir rutini gerçekleştireceğim.

 Bazılarınız bunu durmuştur, tekrar duymanın keyfini çıkarsın onlar.

 Henüz duymamış olan bazıları ise gelecek sefer tekrar duyduğunda çıkarsın tadını.

 Fonetik noktalamayla konuşacağım.

 Sabrınızı takdir etmeliyim.

 Ama daha önce de dediğim gibi böyle olacağını bilsem direkt bunula başlardım şimdiye evde olmuş olurduk.

 Coşkunuzu takdir ediyorum.

 Sahiden.

 Fonetik noktalamayı yıllar önce keşfettim.

 1936 yılında karşılıklı konuşan insanların birbirini tam olarak anlamadığını fark ettim Ancak okuduğumuzda ya da yazdığımızda cümlemizin anlamına vurgu yapmak için noktalama işaretleri kullanırız.

 Gelgelelim konuşurken bunu yapmamız gerekmez.

 Öyleyse niçin noktalama işaretlerini seslendirip konuşmamıza uyarlamayalım?! Böylece birbirimizle sözlü iletişim kurarken istediğimiz anlama vurgu yapmış oluruz.

 Ben bu kadar şeyi ne diye anlattım?

 Hah, doğru.

 Size bu sistemin nasıl kullanıldığını öğreteceğim.

 Noktanın sesi bu.

 Tire.

 Ünlem işareti, yan yatmış tire ile sona vurulan bir noktadan ibaret.

 Virgül.

 Tırnak işareti:

 İki virgül.

 Solaksanız böyle.

 Soru işareti biraz zor.

 Ve nihayet, iki nokta üst üste.

 İki küçük nokta.

 Bir tanesini yukarı koyabilirsiniz, öbürünü aşağı koyabilirsiniz.

 Ya da istediğiniz bambaşka bir yere koyabilirsiniz.

 Getirdiğim kitaptan bir paragraf okuyacağım.

 Daha önce okuduğum kitap.

 Bu, babama iki kuzeninden miras kaldı.

 İkizlerdi.

 Çok benzerlerdi.

 Ancak kimin kime benzediğini asla bilemediler çünkü birbirlerine çok benziyorlardı.

* Babam bana.

Benden çok çok büyüktü tabii ki.

 Babam 1847’de doğdu.

 Ben doğduğumda 60 yaşındaydı.

 Yani neredeyse benim dedemdi.

 O çok şey biliyordu, bense bilmiyordum.

 Şimdi biliyorum tabii.

 Size küçük bir şey göstermek istiyorum.

 7 tane torunum var.

 Onlardan en küçüğü.

Daha doğrusu, en küçüğü olduğunda.

 Çünkü ondan sonra 2 torun daha oldu.

 Ama tabii şu an en büyüğü de değil.

 Şimdilik değil en azından.

 Yaş bu sonuçta, hep değişiyor.

 Okulda benim için yaptığı şey bu.

 Seyircilere bunu hep gösteririm.

 Bir not defterine ihtiyacım var, buna not alırım.

 Tatlı, değil mi?

 Okuldan.

 Bana 8.000 dolara patladı.

 Bir plaj partisinden eve gelmişti.

 Şu kadarcıktı ve zar zor yürüyordu.

 “Çok çocuk var mıydı?

” dedim.

 “Evet, çok fazla kız ve oğlan vardı.

” dedi.

 “Kızlar mı çoktu yoksa erkekler mi?

” diye sordum.

 Bilmediğini çünkü üstlerinde kıyafet olmadığını söyledi.

 Kitabın hemen başında küçük bir öykü var.

 Sayfa dokuz.

 Sayfa altı.

 Aniden ışık açık pencereden içeri girdi.

 Güzel Eleanor oturmuş tek bir şeyin hayalini kuruyordu.

 İki yıl geçmişti, Sör Henri ile tanışalı.

 O mutsuz gece hala da hatırındaydı; babasının adamı kapı dışarı ettiği gece.

 Parkta oturuyorlardı ve Henri şöyle dedi:

 – “Sevgilim! İlk defa mı aşık oldun?

” Kadın cevapladı:

 – “Evet.

 Ancak harika bir şey, umarım sonuncusu olmaz!” Birden o bilindik sesi duydu kadın.

 Oydu.

 İki adım uzaklıktaydı kucakladı, öptü ve okşadı kadını.

 “Henri! Aşk nedir?” diye sordu kadın.

 Adam cevapladı:

 “Şey. Onsuz yaşayamam!” Kadın sordu:

 Kusura bakmayın.

 Solaklık.

 “Nereye daldın böyle?” Adam cevapladı:

 “Sana, aşkım benim.”

Birden bire çekip gitti.

 Kadının tek duyduğu adamın uzaklaşan atının sesiydi.

 Çeviri:

 Ümid Gurbanov @umidgurbanov||

 

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

yorumda sahte e-posta yazanlara cevap verilmez.

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s