THE SCİENCE OF INTERSTELLAR (2014) BELGESEL

Yönetmen: Gail Willumsen

Senaryo: Gail Willumsen

Ülke:ABD ABD

Tür: Belgesel

Vizyon Tarihi:25 Kasım 2014

Dil:İngilizce

Oyuncular: Sean Carroll, Matthew McConaughey, Kip Thorne

Çeviri: Garajımdaki Ejder http://www.garajimdakiejder.com

Belgesel Metni

İnsanlar doğuştan kaşiftirler. Keşfedilmemiş yerleri keşfe çıkarak bilinmeyeni ararız. Toprak Ana’nın her santimetre karesinin haritasını çıkardık ve Ay’da izlerimizi bıraktık. Fakat başka bir gezegene ayak basmak Güneş Sistemi’mizin ötesine yolculuk yapmak geleceğe yönelik bir hayal. Bu hayal, Yıldızlararası filminde hayat buluyor. Bireyler olarak değil, bir ‘tür’ olarak düşünmeliyiz. Yıldızlararası yolculuk gerçeğiyle yüzleşmeliyiz. Yıldızlararası filmi, yeni gezegenlerin aranışını ve insanlığın bağlılığını ele alıyor.

Bilimkurgu temaları gibi mi geldi?

  Belki. Ünlü astrofizikçi Kip Thorne’nun dahil olması sayesinde bu filmin temelinde gerçek bilim yatıyor. Yıldızlararası’nın en önemli özelliklerinden biri bu filmin temeline gerçek bilimin katılmış olması. Bazı çılgınca şeyler var burada. Fantezi ve kurgunun haricinde bu, Yıldızlararası’nın gerçek bilimi.

YILDIZLARARASI’NIN BİLİMİ

Uzay yolculuğu en başından beri filmlerin temel unsuru oldu fakat Yıldızlararası filminin eşsiz bir kökeni var. Film, astrofizik, kütleçekim dalgaları ve uzay zaman bükülmesi konularında bir otorite olan Kip Thorne’un çalışmalarından kısmen ilham aldı. Kendisi aynı zamanda filmin yapım yönetmeni. Yıldızlararası’nda gerçek bilim, filmin dokusuna en başından yedirildi. Bu filmdeki başrol oyuncularının hepsi bilime saygı gösterdi ve bilimin iyi bir şekilde dahil edilip edilmediğini görmek için benimle çalıştılar. Tekilliğin ne olduğuna dair en basit açıklamanın bana ne olduğunu söyleyebilir misin?

  Kip ve ben, halihazırdaki düşünceyi, halihazırdaki bilimsel anlayışı hikayenin sürdürülmesinde kullanmaya çalışmak açısından iyi uyum sağladık. Burası uzay ve zaman eğrisinin son derece yükseldiği bir yer. Yani iyi durumdayız, tamam. Yaptığımız araştırmaların ve yıllar boyunca benim Kip’le yaptığım ve Chris ile Kip arasındaki görüşmelerin anlatıyı zenginleştirdiğini ve seyircinin de bunu hissedeceğini umut ediyoruz. Neden sadece uzayda veya yıldızlararası yolculukta olabilecek şeyleri hayal edelim?

  Sahiden neden oradaki gerçek bilime bakmayalım?

  O bir Hint insansız gözlem uçağı!

Yıldızlararası, Dünya’daki yaşam koşullarının insanlığın hayatta kalışını tehdit ettiği bir gelecekte geçiyor. Dünya’yı kurtarmak için planınızın ne olduğunu artık bana söylemeniz gerek. Dünya’yı kurtarmaya niyetimiz yok onu terk etmek niyetindeyiz.

Filmin ele aldığı şeylerden biri de Dünya’ya mı aitiz Dünya’da mı kalmalıyız ve başka bir yer varsa orayı da keşfetmeli miyiz?

  Hadi bakalım!

Filmde, mürettebat ‘yuva’ diyebileceği yeni bir yer arıyor. Yaşamı destekleyen bir gezegen. İnsan yaşamını. – Başaramayacağız. – Başaracaksın. Yarının kaşiflerinin yapacağı bir iş gibi görünüyor. Fakat başka bir dünya arayışı tam şu anda gerçekleşmekte. Astrofizikçi Natalie Bataglia tutkulu bir gezegen avcısı. Galaksideki yerimizi gerçekten anlamanın tek yolunun bu geniş resme bakıp, tüm gezegenlerin çeşitliliğini anlamak olduğunu düşünüyorsunuz. 20 ya da 30 yıl önce, kendi Güneş’imiz gibi olağan yıldızların yörüngesinde dönen hiçbir gezegenden haberimiz yoktu. Natalie, NASA’nın Kepler uzay teleskobu görevinde yer alan bir bilim insanı olarak bu öykünün yeniden yazılmasına yardımcı oldu. Kepler’in amacı oldukça basit. Galaksimizdeki potansiyel olarak çok büyük, yaşanabilir gezegenleri barındıran yıldızların olduğu bölümü saptamak. Peki, bir gezegeni potansiyel olarak yaşanabilir kılan ne?

  Tüm yaşam formları için geçerli olduğunu düşündüğümüz tek bileşen sıvı haldeki suyun gereksinimidir. Bu nedenle suyun birikebileceği kayalık yüzeyleri olan ve yıldızdan doğru miktarda enerji alan çok soğuk olduğu için suyun donmuş durumda hapsolmayacağı ya da gezegen çok sıcak olduğu için suyun buharlaşmayacağı gezegenler arıyoruz. Sıvı haldeki suyun potansiyel olarak mevcut olabileceği bu yere Goldilocks Kuşağı diyoruz. 2009’da fırlatılan Kepler, Samanyolu’nun küçük bir parçasına 4 yıl boyunca aralıksız baktı. Yıldızlarla kıyaslandığında, gezegenler Kepler’in fark edemeyeceği kadar küçük kalıyor fakat Kepler onların gölgelerini tespit edebiliyor. Parlayan bir nesnenin yörüngesinde dönen her gezegenin uzaya gölgesi düşer ve Kepler uzay aracı bu olgudan yararlanır. Yıldızın yörüngesinde dönen bir gezegenin doğrudan yıldızın dairesinden ve uzay aracının arasından geçmesini bekler ve teleskop, bunu ışığın kararması olarak algılar. Bu basit yöntem Güneş Sistemi dışındaki binlerce gezegeni ortaya çıkardı. Galaksimizdeki başka yıldızların yörüngesinde dönen gezegenleri. Şu ana dek öğrendiğimiz şey abartısız, galaksimizdeki her yıldızın en az bir gezegene sahibi olduğu. Güneş Sistemi dışında şaşırtıcı çeşitlilikte gezegen var ve çok tuhaf dünyalar keşfettik.

200 ışık yılı uzakta, bir değil iki yıldızın yörüngesinde dönen Satürn büyüklüğünde bir gezegen var. Yani Kepler-16b gibi bir gezegende yaşıyor olsaydınız gökyüzünde doğudan yükselip, batıdan batan birbirlerinin yörüngesinde dönerken devamlı olarak konum değiştiren iki yıldız görürdünüz. Bu, bir sanatçı gözünden Kepler-10b’nin görüntüsü.. Ebeveyn yıldızının çevresinde Merkür’ün kendi Güneş’imize olan uzaklığından 23 kat daha yakın bir mesafede dönüyor. Bu nedenle yıldıza bakan yüzü tam da yıldız ışımasına maruz kalıyor. Demirin erimesi için gerekenden çok daha yüksek ısı meydana geliyor. Gezegenin bütün bir yarımküresi Pasifik Okyanusu’ndan daha büyük bir okyanusa sahip ancak bu sudan değil, eriyik haldeki lav okyanusundan oluşuyor. Pek de çekici bir hedef değil. Fakat Kepler, yakın zamanda muhtemel bir ikinci yuva buldu. Bu, Kepler-186 gezegen sistemine ait bir sanatçı konsepti. Beş gezegen bu M-tipi yıldızın yörüngesinde dönüyor ve en dıştaki gezegen Kepler-186f. Olağan bir yıldızın yaşanabilir bölgesindeki Dünya büyüklüğündeki ilk gezegen keşfimiz. Kepler-186f üzerine düşündüğümde onu gerçek bir yer olarak hayal etmeye çalışıyorum çünkü zaten gerçek bir yer. Dünya’yla aynı büyüklükte, kayalık olabileceğini biliyoruz bu yüzden kayalık bir yüzey hayal ediyorum. Sıvı halde bir okyanusu olup olmadığını bilmiyoruz ama elbette böyle bir tane hayal edebiliriz. Ve sonra, birden bire bu gezegenin varlığını Dünya’ya çok çok benzer bir yerin olabileceğini hayalinizde netleştirirsiniz. Öyleyse, bu uzak sahilleri keşfetmek için ne zaman yola çıkıyoruz?

  Bilgi kontrolü. Kepler-186f, Dünya’dan yaklaşık 4.5 katrilyon km uzaklıktadır. Diğer bir deyişle, 500 ışık yılı mesafededir. Bu, ışık hızında 500 yıl sürecek bir yolculuk demek. Fakat hiçbir şey ışık kadar hızlı seyahat edemez. En iyimser ihtimalle bile, uzay araçlarımız ışığın yanında binlerce kat yavaş kalır. Yıldızlararası’ndaki uzay gemileri bile onun yanına yaklaşamaz. Öyleyse Güneş Sistemi’mizin dışındaki yeni gezegenlere nasıl ulaşıyorlar?

  Uzay ve zamanın bükülen tarafında gezintiye çıkarak.

YILDIZLARARASI’NIN BİLİMİ

Ne zaman geri döneceğine dair hiçbir fikrin yok.

– Ona Dünya’yı kurtaracağını söylemez miydin?

  – Hayır. Geri döneceğim. Çok uzak bir yere yolculuk yaptığımızda yalnızca uzayda değil, zamanda da seyahat ederiz geleceğe doğru hareket ediyormuşuz gibi. Bir asır öncesine kadar bilim insanları, uzay ve zamanın birbirlerinden tamamen ayrı olduklarını düşünüyorlardı. Teorik fizikçi Sean Caroll, Albert Einstein’ın bu fikri nasıl ters yüz ettiğini açıklıyor. Einstein’ın en büyük fikirlerinden biri uzay ve zamanın birbiriyle ilişkili olmasıydı bir yanda uzay, bir yanda da zaman varken, Einstein “Aslında uzayzaman dediğimiz tek bir şey var” der. Ardından şunu ekler “bu uzayzaman olayı, yalnızca bütün eylemin gerçekleştiği bir sahne değil, eylemin ta kendisidir.” Uzayzaman değişebilir, hareket edebilir, eğrilip bükülebilir. Einstein’ın görelilik kuramı uzayzamanın esnek bir kumaş gibi olduğunu ifade eder. İçine gömülü nesneler -Güneş, gezegenler ve hatta biz- bu kumaşı büker. Bu bükülmenin sonucunda ortaya çıkan şeye kütleçekim diyoruz. Nesne büyüdükçe, uzayzamanın bükülmesi de bir o kadar artar ve daha büyük kütleçekim meydana gelir. Kütleçekimi hissederiz. Uzayzamanın esnekliğini sezgisel olarak kavramak güçtür ama etkileri ölçülebilir. Sean’un gösterdiği gibi kütleçekim arttıkça, zaman daha yavaş akar. Örneğin ben, zemin katta süper hassas bir atomik saatle dururken binanın en üst katında, eşit ayarlanmış hassas atomik saati olan bir ikizim bulunsaydı daha sonra bunları karşılaştırdığımızda benimki birkaç saniye geriden gelecektir. Sean, zemin katta, en üst kattaki ikizine oranla bir miktar daha fazla kütleçekime maruz kalıyor. Ayrıca ikizine nispeten zamanın biraz daha geç olduğunu görüyor. Fark ufak, fakat gerçek. Ve tatbik edilebilir sonuçları da var. Örneğin GPS sistemi Dünya’nın etrafında dönen uydulardaki çok, çok hassas saatlerden oluşur. Bu yörünge, Dünya’nın yüzeyindekinden bir miktar daha farklı bir kütleçekim alanındadır. Zamanın Dünya yüzeyinde, uydu yörüngesindekinden farklı bir şekilde ilerlemesi, GPS’nin doğru çalışması için oldukça önemlidir. Bir GPS uydusunun saatinde zaman, Dünya’daki bir saate göre günde yaklaşık 38 mikrosaniye daha hızlı ilerler. Bu nedenle, sistem bilgisayarları buna göre ayarlama yapar. Hareket de uzayzaman deneyimimizi etkiler. Hiç kımıldama demenin en iyi yolu, elinden gelen en fazla zaman deneyimini yaşa demekten geçer. Etrafta dolaşıp bir şeylerle uğraşırken daha az zamana maruz kalırsınız. Sean arabasını sürerken ve ikizi parktaki bankta beklerken onu tekrar ziyaret edelim. Arabanızla dolaşıp geri döndüğünüzde bu yolculuk esnasında yanınıza aldığınız saatin geride kalan kişininkiyle kıyasladığınızda onunkinden biraz daha az zamana maruz kaldığını görürsünüz. Normal olarak bu etkiyi fark edemeyecek kadar yavaş hareket ediyoruz. Eğer Sean arabasını ışık hızında sürebilseydi geride bıraktığı ikizi onun dönüşü için saatlerce beklerken bir saniyeden daha kısa bir sürede ABD’yi milyon kez baştan sona dolaşıp dönerdi. Diğer bir deyişle, ikiziyle kıyaslandığında Sean geleceğe seyahat etmiş olur. Bu da demektir ki daha hızlı uzay araçları ürettiğimizde gelecek yıllarda işler karmaşık hale gelebilir. Işık hızına yaklaştıkça, geride bıraktıklarımızla daha uyumsuz hale geleceğiz. Fakat aynı zamanda, uzayzamanın bükülmesi yıldızlararası yolculuğu anlık hale getirecek kısa yollar sağlayabilir. Solucan delikleri, bilimkurgunun temel unsurudur fakat gerçek bilime dayanıyorlar. Einstein’ın görelilik kanunları uzay ve zamanın bükülmesini yönetir ve solucan deliklerinin var olabileceğini söyler. Bunların tarihi 1916’ya kadar gidiyor. Solucan deliği, uzay ve zamanı eğebilmenin özel bir yoludur. Uzayın iki kısmını birbirine bağlayan küçük bir boru eklemeye benzer. Ana fikir şöyle, diyelim ki bir karıncasınız ve bu elmanın yüzeyinde yaşıyorsunuz elmanın yüzeyi bütün evreninizi oluşturur. Evrenin dış yüzeyi boyunca dolaşabilir ya da solucan deliğinden geçebilirsiniz. Fakat Einstein’ın denklemleri şu öngörüde de bulunuyor solucan delikleri doğada oluşuyorsa atomaltı büyüklükte olabilirler ve kapanmadan önce saniyenin çok küçük bir kısmında ortaya çıkıyor olabilirler. Teorik olarak, bir solucan deliğinin ağzını açık tutmayı ve içinden bir uzay aracı geçecek kadar büyük olmasını nasıl sağlayabiliriz?

  Solucan deliği ezilmesin ve siz onun içinden geçmeye çalışırken ölmeyin diye solucan deliğini açık tutmak gerekir bunun için solucan deliğinin içinden negatif kütle veya negatif enerji geçirmeniz lazım. Einstein kütle ve enerjinin eşit olduğunu söyler. Bildiğimiz neredeyse tüm madde formları pozitif kütleye sahiptir ve kütleçekim kuvveti uygularlar. Negatif kütle, antikütleçekim kuvveti uygular ve solucan deliğinin açık kalmasını sağlayacak şekilde duvarlarını iter. Tuhaf biçimde, negatif enerjinin mevcut olabildiği doğru ve sadece çok ufak miktarlarda da olsa laboratuvarda oluşturuldu. Bir solucan deliğini bir uzay aracının geçebileceği büyüklükte açık tutabilmek için çok büyük miktarda negatif enerjiye gereksinim var. Ama, belki gelecekte, mühendisler sırf bunu yapabilmek için ileri teknolojiler geliştirecekler. Bugün için solucan deliklerinin evrenimizde mevcut olmadığını söylemek bilgiye dayalı bir tahmindir ya da belki de yarı bilgiye dayalı bir tahmin demeliyim fakat bundan emin olmaktan çok uzağız. Gerçek şu ki, şu anda bilmiyoruz. Solucan deliklerinin kesin olarak mümkün olup olmadığını söyleyebilmek için fizik yasalarını yeterince iyi bilmiyoruz. Fakat imkansız olmadıklarından bir film yapımcısı için ideal bir hedef. Öncülük yapacak, astrofiziğin kimi olağanüstü özelliklerini deneyimleyecek bir aileye odaklanma fikrinden çok heyecan duymuştum, özellikle de uzak yıldızlara seyahat etmemizi sağlayacak bir solucan deliği fikrinden. Gerçek bilimi temel alan bir solucan deliği yaratabilmek için görsel efekt süpervizörü Paul Franklin, Kip Thorne’a danıştı. Solucan deliği için kullanılan popüler imge tam anlamıyla uzaydaki bir deliğe benzer. Genellikle görünmez bir yüzey üzerinde durur ve maddelerin lavabo deliği varmışçasına kenarlarından akarak kaybolduğunu görebilirsiniz. Kip, daha ilk görüşmemizde bu türden bir klasik fantezi resmi gösterip “Bu tamamen hatalı! Bu şekilde olmaz” dedi. Kip, solucan deliğini tanımlayan bilimsel denklemleri hesaplayarak Paul’ün Londra’daki animasyoncularına gönderir. Bu sebeple, film için Einstein’ın görelilik denklemlerini temel alan matematiksel bir solucan deliği modeli oluşturdum. Paul, Kip ve ben, şöyle konuştuk “Tamam, solucan deliğini görselleştireceğiz tam hesaplamalarının gösterdiği gibi onu simule edeceğiz.” Paul Franklin ve ekibi, en son, en ilginç ve güncel algoritmaları almaktan büyük heyecan duymuştu. Şimdi diğerine geçiyoruz. Solucan deliği uzayda bulunan üç boyutlu bir deliktir ve bir çemberi alıp üç boyutta sürüklersek ne olur?

  Bir küre elde ederiz. Bu nedenle, solucan deliği neredeyse uzayda asılı duran bir kristal küreye benzer. Hiç kimsenin daha önce bu tür bir görselleştirmeyi sahiden de yaptığını hiç zannetmiyorum. Bu gerçekten emsalsiz. Senin için ve seyirci için olduğu kadar benim için de bir ilk. Kesinlikle. Yıldızlararası’nda, mürettebat üyeleri solucan deliğinin içine dalış yaptıkları sırada inançlarına fazlasıyla meydan okurlar. Sadece aileni düşünemezsin artık bundan çok daha fazlasını düşünmelisin. Kendi ailemi ve milyonlarca aileyi düşünüyorum. Bu solucan deliğinin ötesinde, mürettebat üyeleri evrendeki en sıradışı nesnelerin alemine girerler. Kara deliklerin.

YILDIZLARARASI’NIN BİLİMİ

Yıldızlı gök, Dünya’dan ebedi bir sükunet alemi gibi görünebilir. Fakat en gelişmiş teknolojilerimizi evrene doğrulttuğumuzda korkunç bir güç ve şiddet manzarasıyla karşılaşırız. Galaksiler çarpışır kozmik gaz ve toz bulutları radyasyon püskürtür. Yıldızlar patlar ve ölür. Bir film yapımcısı için uzay, çarpıcı olasılıklarla doludur. İnsanın doğa şartlarına karşı geldiği bir öyküye kalkıştığınızda hele de bu yolculuk yıldızlararası olduğunda ana karakterimizi tehdit eden olasılıkları görselleştirmek çok daha tuhaf hale gelir. Derin uzay bize yeni bir yaklaşım sunar. Kesinlikle. Yıldızlararası seyahat esnasında mürettebatın karşılaşacağı en büyük zorluklardan biri kara deliklerin tehlikeleri karşısında gemi kullanmak. Kara delikler Einstein’ın denklemleri tarafından öngörüldü fakat fizikçiler bunların gerçekten mevcut olup olmadıklarını sorguluyorlar. Kara delik tuhaf bir varlık. Bu, bir lastik yüzey yerine bir kara delik olsaydı, bükülmüş uzay ve zaman dışında kesinlikle hiçbir şey içermeyen bir yüzey olurdu. Kütleçekimin o kadar kuvvetli olduğu bir yerdir ki kara deliğe düşen herhangi bir şey asla dışarı çıkamaz. Eğer içine düşerseniz dışarıya sinyal gönderemezsiniz, ışık içeriden çıkamaz. Bunun nasıl meydana geldiğini sorabilirsiniz. Uzayda çok büyük kütleler bir araya gelebilir bir dev yıldızda olduğu gibi. Kütleçekim o kadar kuvvetlenir ki nihayet madde kendi üzerinde daha fazla basınç uygulayamaz hale gelir. Her şey çöker, büyük bir patlama meydana gelir maddelerin bazısı havaya uçar fakat geriye kalanların hepsi kara deliğin içine çöker. Kendi ekseni etrafında dönen kara delik, etrafındaki uzayı yıldızları ve gezegenleri yörüngesine çeken bir girdap hareketiyle sürükler. Daha içeride, kütleçekim bir gelgit akıntısı gibi artar. Olay ufku denen sınırda kütleçekim öyle uç noktaya ulaşır ki hiçbir şey canavarın kalbine çekilip sonsuza dek kaybolmaktan kaçamaz. Kara delikler basittir, ancak çok fazla niteliğe sahiptir. Adeta kişilikleri var yemek konusunda seçici olabilirler, enerjik olabilirler. Ve görüp tanımladığınız şeyler aslında kara deliğin çevreyle olan etkileşimidir. UCLA astronomu Andrea Ghez kara deliklerin tespiti konusunda bir uzman. Bilimsel bir öngörünün araştırılmasında önemli bir rol oynadı. Ki bu öngörü de, Samanyolu’nun merkezinde ikamet eden dev bir kara delikti. İyi görünüyor. Astronomlar galaksimizin merkezinin gaz, toz ve milyonlarca yıldızla dolu olduğunu biliyorlardı. Bu curcunayı, güçlü bir kuvvet hareket ettiriyor gibi görünüyordu. Bir kara delik olabilir miydi?

  Yer teleskopları bu bölgenin net görüntülerini oluşturamıyordu daha sonra, uyarlanabilir optik denilen teknik görüş alanımızı büyük oranda artırdı. Gelişmiş teknolojiden önce böyle bulanık bir kargaşaya benziyordu artık uyarlanabilir optiği etkinleştirdiğinizde yıldızları tek tek görebiliyorsunuz. Yani buradaki her bir ışık noktası tek bir yıldıza karşılık geliyor. Andrea bu tekniği Hawaii’deki Keck gözlemevinde uygulamaya koyuldu. Bu bir yol haritası. O ve ekibi, Samanyolu’nun merkezindeki yıldızları izlemeye başladı. Bu, galaksimizin merkezi. Veriyi elde ettiğimiz ilk yıl 1995’ti. Sonra 1996’da teleskoba geri dönüp ikinci görüntümüzü elde edince elimizde iki resim oldu. Bunları mukayese edebiliyoruz. Andrea yıldızların tek bir kütleçekim kaynağının yörüngesinde dönüp dönmediğini görmek istiyordu fakat yıldızların yörüngede dönüşünün tamamlanması yıllar sürebiliyordu. O yüzden devam etmemiz gerçekten önemliydi 2000 yılında nihayet yıldızların eğrilerini görmeye başladık. Diğer bir deyişle, kara deliğin kütleçekim etkisiyle bu yıldızlar düz bir çizgi izleyip eğri çizmeye başlıyorlar. Ölçümler bu eğriliği görmemizi sağlayacak kadar hassas. Yıllar boyunca Andrea ve ekibi araştırmalarını ilerletti. Bu animasyon 20 yıllık uğraşı temsil ediyor ve burada bir kara delik olduğunu ve onun ne kadar büyük olduğunu ifade ediyor. Andrea’nın zahmetli projesi Samanyolu’muzun merkezinde Güneş’imizden 400 milyon kat daha fazla kütleye sahip bir canavarı ortaya çıkardı. Bugün, bilim insanları kara delikleri yeni araçlarla arıyorlar. CalTech astrofizikçisi Fiona Harrison göğü yüksek enerjili X-ışınlarıyla evrene bakan Yeni Yıldız adlı teleskopla tarıyor. Kara deliğin kendisi ışık yaymaz fakat toz ve gaz kara deliklerin içine düşer böylelikle kara delik ısınır ve X-ışınları yayar. Yeni Yıldız, kara delikleri maddeyle kendilerine ziyafet çekme işlemi sırasında yakalar ve teleskop her yerde bunları saptıyor. Yalnızca 10 ya da 20 yıl evvel kara deliklerin nadir olduklarını düşünürdük. Samanyolu’muz gibi her galaksinin merkezinde bir dev kara delik olduğunu biliyoruz artık. Dolayısıyla yalnızca tuhaf şeyler olmaktan çok aslında evrenimizin neden bu şekilde olduğu sorusu için hayati önem taşıyorlar. Öyleyse, Dünya bir kara delik tarafından yutulma riskiyle karşı karşıya mı?

  Bütün galaksiye yayılmış kara deliklerimiz olsa da kesinlikle tehlikeyle karşı karşıya değiliz. Genel yanlış anlamalardan biri de kara deliklerin Dünya’yı yutabileceğidir. Yutma falan olmuyor, yalnızca olağan kütleçekim var. Yalnızca ışığın bile kaçamadığı bölgeye çok yaklaştığınızda olur fakat Dünya böyle bir şey yapmayacak. Fakat ya bir uzay gemisi çok yakınlaşsaydı?

  Ya da bir astronot çivileme dalış yapsaydı?

  Bunun en basit açıklaması, okuduğunuz kitapların çoğunda bulacağınız açıklama şudur başınızdan ayaklarınıza kadar uzayıp gelgit kuvvetleri tarafından ezilirsiniz pek sık söylendiği gibi spagettileşirsiniz eğer içine düşerseniz spagettileşip yok olursunuz. Standart açıklama bu şekilde. Gerçek şu ki bildiğimiz tüm fizik yasaları kara deliğin merkezinde altüst olur. Fizikçiler orada ne olduğunu anlamak için halen çalışıyorlar. – Burası kütleçekimin olmadığı bir yer. – Fizikçi olmayan birisiyle sıklıkla “bu kütleçekimdir” yalanını söyleriz. Yani bunca yıldır bize yalan söylüyorsunuz?

  Bu şeylerin nasıl olduğunu bilirsin: yalan var, yalan var. Biliyorum, ama şu anda. Yıldızlararası filmi tam olarak anlaşılan sağlam temellendirilmiş fiziği ele alıyor film, bilgiye dayalı tahminlerde bulunduğumuz ve neredeyse emin olduğumuz fakat yüzde yüz emin olmadığımız tahminleri ele alıyor. Tahmin yapmaya mecbur kaldığımız insan kavrayışının sınırlarındaki fiziği ele alıyor ve bu sınırların ötesine geçtiğinizde Yıldızlararası, bilim insanlarımızın hayal edebileceği en iyi tahminlerle uyum sağlamaya uğraş veriyor. Yıldızlararası yeni fikirlerin sızdığı gri bölgeyi kazarak evrenin doğasına ilişkin soruların derinliklerine ulaşıyor.

YILDIZLARARASI’NIN BİLİMİ

Yıldızlararası’nda, Dünya’daki teleskoplar ilk olarak bir solucan deliğinin varlığını tespit eder solucan deliği, uzayın görünüşünü çarpıtan kütleçekim sapmaları olarak ortaya çıkmıştır. Çok güçlü kütleçekime sahip solucan delikleri oluşturduk. Ama sonra ne olacak?

  Çünkü o zaman bir nedenin var senin… Solucan deliğinin bu kadar çok kütleçekime sahip olması beni rahatsız ediyor. Christopher Nolan’la çalışmaya ilk başladığımda kendisi solucan deliğinin daha hafif kütleçekime sahip olmasını istedi bu nedenle, solucan deliğinin ne kadar büyük olması gerektiği konusunda tartıştık ve uzayı büken solucan deliğinin etrafındaki ışığı da bükmesinin sonucunda Dünya’dan az çok görülebileceği kadar büyük olmasında karar kıldık. Kip Thorne, Einstein’ın genel görelilik kuramını temel alan denklemleri kullanarak Yıldızlararası’nın solucan deliği için gereken kütleçekimini hesapladı. Bildiğimiz üzere, bu kuram nesnelerin kütleçekim meydana getirerek uzay ve zamanı büktüklerini ifade eder. Aynı zamanda, nesneler hareket ederken kısmen suda yayılan dalgalara benzer şekilde bunların uzayzamanda titreşim ürettiklerini öngörür. Bu kütleçekim dalgaları asla doğrudan gözlemlenmezler. Küçük oldukları için tespit edilmeleri zordur çok şiddetli bir hareket tarafından meydana getirilmedikleri sürece. Evrenin doğumu gibi. Fizikçiler kısmen, evrenin genişlediğini gözlemleyerek Büyük Patlama kuramını geliştirdiler. Galaksilerin bir somun ekmekteki üzümler gibi birbilerinden uzaklaşıyor olmaları, uzak geçmişte evrenin çok daha küçük olması gerektiğine işaret ediyor. Eğer filmi başa alırsak geçmişte her şey birbirine daha yakınlaşır ve bu fikri Einstein’ın bize verdiği denklemlere bağlıyoruz. Artık, yaklaşık 14 milyar yıl önce gerçekleştiğini bildiğimiz bir an var her şeyin hepsinin üzerinde olduğu evrendeki madde yoğunluğunun görünüşe göre son derece büyük olduğu bir an. Sonra, kuvvetli bir güç uzayın kendi kendine genişlemesini tetikler. Işık hızından daha hızlı bir şekilde. Buna Kozmik Enflasyon kuramı deniyor. Kuram, enflasyonun, dalgalanmayı uzayın şeklinden alarak onları artırması gerektiğini böylece onları çok daha güçlendireceğini söyler. Ve uzayzamanın dokusundan dalgacık üreten kütleçekim dalgaları haline gelirler. Bu dalgacıklar bugün tespit edilebilseydi Büyük Patlama’nın nasıl patladığını anlamamıza yardımcı olurlardı. Buradaki zorluk böylesi bir şeyi nasıl ölçeceğimizde yatıyordu. Meslektaşlarımdan birinin neşeli bir şekilde ‘boşa kürek çekme’ dediği bu çok özelleşmiş deneyi önerip geliştirmeye yönlendirdi bizi. CalTech fizikçisi Jamie Bock, deneysel kozmoloji alanında çalışıyor. Deneysel kozmoloji, zamanın başlangıcına geri dönmeye çalışarak deneyler geliştirir. Yardım lazım mı?

  Son deneyinin odağında, evrendeki en eski ışık vardı. Büyük Patlama’nın soluk parıltısı. Fizikçiler bütün evreni kapsayan bu kozmik mikrodalga arkaplan ışımasının haritasını çıkardılar. Evrenin doğumu kütleçekim dalgaları ürettiyse bunlar ilksel ışığı büküp, ışığın polarize olmasına veya belli bir yönde kıvrılmasına neden olmuş olmalılar. Eğer bu polarizasyonu ölçebilseydik yalnızca ölçmekle kalmayıp şekline de bakabilseydik kütleçekim dalgalarının göstergesi olan kıvrımlı şekillerle karşılaşabilirdik. Jamie ve ekibi, bir dizi küçük boyutlu süper hassas teleskop tasarladı. Bunları gökyüzünün cam kadar net olduğu Güney Kutbu’na kurdular. Güney Kutbu ölçümlerimizi yapabilmek için uzay boşluğuna en yakın olabileceğimiz yer. Ekibin teleskobu, kozmik arkaplan ışımasının ısısındaki ufak değişimleri ölçerek, sekiz yıl boyunca gökyüzünün bir parçasını taradı ve bir örüntü ortaya çıktı. Sonuçlarımız kütleçekim dalgalarından beklenenle tutarlı bir kıvrımlı polarizasyon örüntüsü görüldüğünü bildiriyor. Yani evrenin erken evresindeki kütleçekim dalgalarını görmediler gördükleri tam da bekledikleri polarizasyon örüntüsüydü sadece beklediklerinden daha güçlüydüler. Evrenin yaşı saniyenin trilyonlarca biri kadarken Büyük Patlama’nın hemen sonrasında olup bitenler bunlar. Yani bu, neredeyse evrenin yaratılışını görmeye benziyor. Bu bulgu diğer deneylerle de doğrulanmalıydı. Eğer deneyler desteklerse, bu Einstein tarafından öngörülen kütleçekim dalgalarının keşfinin ilk kanıtı olacak. Uzayın, zamanın ve kainatın gizemlerine kafa yormak bir insana kendisini önemsiz hissettirebilir. Belki de en iyisi hedeflerimizi alçak tutmak, arzularımızdan feragat etmek ve Dünya gezegenine odaklanmaktır. Fakat bu sizin için gerçekten de iyi bir seçenek olmayabilir yani uzun vadede. Yıldızlararası, Dünya’daki yaşam koşullarının acımasız olduğu bir geleceği tasvir ediyor. Yalnız tek bir çözüm var. Dünya’yı kurtarmak için planınızın ne olduğunu artık bana söylemeniz gerek. Dünya’yı kurtarmaya niyetimiz yok onu terk etmek niyetindeyiz.

YILDIZLARARASI’NIN BİLİMİ

Bu mavi vaha, yaşamı desteklediğini bildiğimiz yegane yer. Fakat bu durum bir anda değişebilir. 15 Şubat 2013’te Güneş’ten daha parlak bir meteor bütün Sibirya’yı çığlıklarıyla inletti. 19 metre çapında bir kayaydı ve havada infilak ettiğinde Hiroşima’ya bırakılan bombadan 20 kat fazla enerji açığa çıkardı. Ölen yoktu, ama binden fazla insan yaralandı. Asteroitler Dünya’ya daha önce de isabet etti. Yaklaşık 65 milyon yıl önce 10 kilometre genişliğindeki bir canavar Dünya’daki türlerin yarısını silip süpürmüş olabilir.

Dinozorları hatırladınız mı?

  Benzer bir çarpışma ya da daha kötüsü her an yaşanabilir ve Mavi Bilye’mizi cansız bir kaya haline getirebilir. Bu arada, gezegenimiz için daha büyük bir tehdit biz olabiliriz. Sözün özü, Dünya sonsuza dek bizi hayatta tutamaz. Birkaç milyar yıl sonra Güneş’imiz ölmeye başladığında genişleyecek. Ve gezegenimiz yanıp kavrulacak. Fakat iyi bir haber var. Dinozorlardan farklı olarak bizler Dünya’yı terk edebiliriz. Geriye sayım 10, 9… Ateşleme sırası başladı! 6, 5, 4, 3, 2, 1… Sıfır! Geri sayım bitti. Atlantis uzay mekiği havalandı. Bugüne kadar 600’e yakın insan uzaya seyahat etti. Mekik döneminde, Marsha Ivins beş sefer yolculuk yaptı. Tüm bunları kaydedebilmek için bu kablo karmaşasını yarattık burada. Kennedy Uzay Merkezi’nin Ziyaretçi Kompleksi’nde Andrea eski bir dostunu kontrol ediyor. Burada asılı duran Atlantis’e bakarken onunla uzaya gittiğimi düşünmek gerçeküstü bir deneyim. İnanmakta hala zorluk çektiğim bir şey. İnsanların bu aracı uzaya çıkarmış olduğumuz gerçeğinden hala merak, hayret ve katıksız keyif duyuyor olmaları beni iyi hissettiriyor. Marsha için her bir görev ilki kadar heyecan vericiydi. Yukarıdan baktığımda bir tarafta siyah gök ve diğer tarafta mavi Yeryüzü vardı. Hepsi şunu söylüyordu: “Ben artık bu gezegende değilim.” Uzaya gidip dönen her astronot aynı şeyi söyler. Dünya’nın çevresinde dönerken doğal sınırları ve ülkeleri ayıran sınırları görmezsiniz. Bu gezegeni parça parça eden tüm savaşlar, sıkıntılar ve çatışmalar bu görüş alanından çok önemsiz görünür. Benim açımdan, uzay yolculuğu, uzayın keşfi her zaman nihai sınırı temsil etmiştir. İnsan deneyimini oluşturan mutlak hudutlardandır ve bir şekilde kainattaki yerimizi tanımlamaya çalışmakla ilgilidir. Apollo 11’in fırlatılışına 40 saniye. Çocukluğumuzda ikimizin de bu uçma dürtüsüne kapıldığımızı hatırlıyorum. Bu dürtüyle akıl almaz araçlar yapıp onları uzaya fırlatmak için kullandık. Bir neslin hayal gücünü harekete geçirip son bir kez hava limanına uğruyor.

Uzay mekikleri, 800 milyon kilometrenin üzerinde bir mesafe kattetikten sonra 2011’de emekliye ayrıldılar. Uzayın keşfi muazzam miktarda kaynak gerektirir. NASA gibi resmi kurumların talep edeceği türden kaynaklar. Son zamanlarda, bu yarışa yeni oyuncular da katıldı. Gerçekten de yeni bir uzay çağının başlangıcında olduğumuzu düşünüyorum ve bu, ticari şirketlerin çok daha güçlü bir rol oynadığı bir çağ. NASA bu resmin dışında değil tam içinde ama her şey NASA tasarım sisteminden ibaret değil. 2002’de Elon Musk, kendi roket şirketini kurdu. 10 yıl sonra, NASA’yla sözleşmeli olan SpaceX Uluslararası Uzay İstasyonu’na erzak getirip götüren tarihteki ilk özel şirket oldu. SpaceX şu anda çok daha büyük bir zorlukla mücadele ediyor. SpaceX’i uzay taşımacılığını kökten değiştirmek amacıyla kurdum. Burada son derece önemli olan roketin tam ve süratle yeniden kullanılabilmesidir. Roketçilikte bugün karşılaştığımız büyük sorun şu roketten tek sefer yararlanılıyor ardından roket okyanusa düşüyor veya Sibirya düzlüklerini kavuruyor ve tekrar kullanılamıyor. Aslında bir roketi başarıyla indirip en az çabayla yeniden kullanabilirseniz o zaman her ikisinin uzay taşımacılığı için gereken maliyetini önemli ölçüde azaltmış olursunuz. SpaceX şu anda tam ve süratle yeniden kullanılabilir bir fırlatma sistemi geliştiriyor. Ve bu, Elon’u daha büyük bir hedefe yaklaştıracak. Mars’ta koloni kuracak ekipler göndermeye. Cesareti olmayanlara göre bir iş değil. Bir kimse macera tutkusuyla Mars’a gitmek isterse konfor ve güvenlik arzusuna gem vurması gerekir. Mars’ta koloni kurmak insanlık için sonraki büyük adım olabilir. Üzerinde düşünürseniz oldukça önemli bir fikir insan soyunun evrendeki yerini nasıl gördüğünüze göre verilmesi gereken bir karar. Burada Dünya’da mı kalacağız yoksa Dünya’yı terk edip galakside seyahate mi çıkacağız?

  Bir yol bulacağız, her zaman bulduk.

YILDIZLARARASI’NIN BİLİMİ

Yıldızlararası’nın görselliğini ve uzay teknolojisini oluşturmak için Christopher Nolan, yalın bir tasarım yaklaşımını izledi. Sadece dekoratif amaçlı görünen hiçbir şey istemedik. Çok daha fonksiyonel bir açıdan yaklaşmak istedik mümkün olduğunca ikna edici olmaya çalışıp bugün mevcut olan NASA teknolojisine ve Uluslararası Uzay İstasyonu’na bakarak bu tür şeylerden ilham aldık. Uzay teknolojisinin ilerleyen yıllarda nasıl evrimleşeceğini tahmin etmek mümkün değil. Mars’ta koloni kurmaktan veya Dünya’nın yörüngesinde kalıcı bir yerleşim kurmaktan onlarca yıl, belki de daha uzak olabiliriz… Fakat dünyanın çeşitli yerlerindeki insanlar bunu bir sonraki adım olarak hayal ediyorlar. Geçenlerde gerçekleşen bir uzay konferansında NASA ve Uluslararası Uzay İstasyonu Derneği ileriye dönük düzinelerce tasarıma ödül dağıttı. Örneğin kendi kendine yeten 20 bin nüfusluk bir insan yerleşimi. Ay toprağından maden çıkaran bir ay üssü. Uzay çöplerini temizleyen bir robot filosu. Fakat bu tabii ki çok zor çünkü yakıt tüketiyoruz… Ödül kazanan tasarımcılar arasında tek bir doktora derecesi olan bile yok. Bunlar dünyanın her yerinden gelen ortaokul ve lise öğrencileri. Bu çocuklardan biri bir gün Mars’a ayak basabilir veya itki sistemlerinde çığır açabilir. Ya da astrofizikte bir devrim başlatabilirler. Bu tür bir hevese ilham vermek Yıldızlararası ekibinin de umut ettiği bir şey. Çocuklara bakarak uzay yolculuğunun ve uzayın keşfinin olasılıklarından heyecan duymayı seviyorum. Umut ediyorum ki bu film, pek çok insanın başka şekilde merak duymayacakları türden bir bilimle tanışmalarına vesile olur. İnsanların bu filmden belli bir anlam çıkarmaları gerçekten heyecan verici olurdu bunlar üzerinde düşünmeye değer fikirler. Bilim ve bilimkurgu arasındaki etkileşim derinlerdeki yaratıcı güdüden geliyor. Bilinmeyenin anlaşılır kılınması yeni dünyaların inşası ve daha iyi bir gelecek tasarlamak için yanıtları her zamanki yerde bulacağız. Önümüzdeki ufkun ötesinde.

Bana ilk ilham veren şeyler gökyüzü, yıldızlar, ay, gezegenlerdi. Uzaya gitmeyi düşünmek gerçekten heyecan verici. Sırada ne var diye sormak gibi. Bana göre sırada uzay var. Yapabileceklerimiz hayal gücümüzün ötesinde. İnsan soyunun hayatta kalması için tek seçenek uzaya gitmek. Dünya olarak atmamız gereken ilk adım bu.||

 

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s