BİLİNÇLİ RÜYALAR VE RÜYA YOGA’SI

 

Hzl: İlhan Ermete

Sokrates: “Diyelim ki tam şu anda bize uyuyor mu uyanık mı olduğumuz sorulmuş olsun, buna hangi kanıtı gösterebiliriz?”

 

Theaetetus: “Doğrusu Sokrates, bunun hangi kanıtla kanıtlanabileceğini bilmiyorum, çünkü bu ikisi birbirine benzemektedir. “

 

Platon, Theaetetus

 

Büyük bir kale içindeki yüksek kemerli koridorda gezinirken, kalenin görkemli mimarisini hayranlıkla izledim. Her nasılsa bu heybetli yapıya bakarken rüya görmekte olduğumun farkına vardım! Berrak bilincimin ışığında, kalenin zaten etkileyici olan ihtişamı bana daha da harika göründü, ve büyük bir heyecanla “havadaki kalemin” hayali gerçekliğini keşfetmeye başladım. Koridorda yürürken, ayaklarımın altındaki taşların sertliğini hissedebiliyor ve ayak seslerimin yankısını duyabiliyordum. Bunun bir rüya olduğunun bütünüyle farkında olmama rağmen, bu büyüleyici ve görmeye değer manzaranın her unsuru gerçek gibiydi.

Kulağa ne kadar garip gelirse gelsin, rüya görüp derin bir uyku uyurken, uyanıkken sahip olduğum bütün yeteneklere sahiptim: her zaman olduğu kadar net düşünebiliyordum, uyanıklıktaki yaşamımın anılarını serbestçe anımsayabiliyordum, ve bilinçli olarak düşünerek istediğim harekette bulunabiliyordum. Ama bunların hiçbiri rüyamın canlılığını azaltmıyordu. Paradoks olsun ya da olmasın, rüyamda uyanıktım!

“Rüya mı görüyorum?” Bize çok tuhaf gelen, inanamadığımız bir olayla karşılaştığımızda böyle deriz. Ya kendinizi gece yatağınızda yatmış rüya görürken bulur ve rüya gördüğünüz halde bunun farkında olduğunuzu anlarsanız ne yaparsınız? Evet, rüya görüyorsunuz ve gördüğünüzün bir rüya olduğunu biliyorsunuz. Herhalde uyandıktan sonra yatağınızda derin derin düşünmeye başlarsınız. Kiminiz buna inanıp inanmamak arasında bocalarken bazılarınız da bunun bir sanrı (halüsinasyon) olduğunu düşünürsünüz. Ama bu ne inanılmayacak bir şey ne de bir sanrı. Yaşadığınız bu deneyime bilinçli rüya adı veriliyor (İngilizcede bilinçli rüyalara lucid dreams deniliyor. Lucid sözcüğü, aklı başında, berrak, açık gibi anlamlara geliyor. Bazı kitaplarda lüsid rüyalar terimi kullanılıyor. Biz burada bilinçli rüyalar demeyi daha uygun gördük.).

Bilinçli Rüyalar Üzerine Bilimsel Araştırmalar

 

Bilinçli rüyalar?

Sözcük anlamına bakıldığında, bilinçli rüyalar terimi “uyanık uyku” gibi birbiriyle çelişen iki sözcükten oluşuyor gibi görünmekte. Öyle ya hem bilinçli olup hem de rüya görmek de neme ne bir sey? İnsan eğer bilinçliyse uykuda değil demektir, uykuda olmayan insan da rüya göremez. Yok eğer ille de rüya görüyor, diyorsak o zaman o kişi bilinçli değildir. Rüyalarla ilgili araştırmalarda bulunan ve fizyoloji, nöroloji, psikoloji gibi çeşitli dallarda uzmanlaşmış bilim adamları da aynen bu savı öne sürüyor, bilinçli rüya diye bir şeyin olamayacağına inanıyorlardı. Taa ki Amerika’daki Stanford Üniversitelinde psikofizyoloji alanında doktora çalışması yapan Stephen LaBerge 1980 yılında doktora tezini sunana kadar! Çünkü LaBerge ilk bakışta çelişkili gibi görünen bu durumun varlığını laboratuvar koşulları altında yaptığı deneylerle kanıtladı.

Aslında LaBerge Amerika’da yaptığı araştırmasını tamamlamadan yaklaşık altı yıl önce, Keith Hearne İngiltere’deki Hull Üniversitesi ve Liverpool Üniversitesi’nde parapsikoloji dalında doktora yapmış ve aynı konuyu, yani bilinçli rüyaları kendisine tez konusu olarak seçmişti. İki bilim adamı hemen hemen aynı zamanda ama ^birbirlerinin çalışmalarından habersiz olarak araştırma yapmışlardı. Bununla birlikte, Hearne bulgularını bilim dünyasına açmakta LaBerge’e göre isteksizdi. Bu nedenle bu konuda ilk yazıları yayınlayan LaBerge oldu. Ayrıca LaBerge İngiliz Keith Hearne’ınkinden daha fazla bulguya sahipti. LaBerge’in başarısı aslında o kadar da kolay olmadı. Birçok tanınmış bilim dergisi onun yazdığı makaleleri yayınlamayı kabul etmedi. LaBerge başka zorluklarla da karşılaştı ama her şeye rağmen çalışmalarını sürdürdü.

LaBerge kendisinin de içinde bulunduğu rüya deneklerinden oluşan grubun üyelerine Yunanca oneiron (oveıpov), yani ‘rüya’ sözcüğünü ‘astronot’taki gibi bir sonekle birleştirerek oneyronot (İng. oneironaut) terimini türetti. Yani bu denekler “rüyalar aleminin astronotları, bilinçli rüyaların kaşifleriydi.

LaBerge’in yaptığı deneylerde ilk karsılaştığı sorunlardan biri rüyasında bilinçli hale gelen kişinin bunu bilim adamlarına nasıl haber vereceğiydi. Çünkü rüya gördüğümüz REM (hızlı göz hareketleri) sürecinde, bedenin motor sistemi paralize olur, beyinden kaslara giden istemli hareket komutları bloke edilir. Yani rüya görürken bilinçli olsanız bile bunu belli etmek için elinizi kaldırarak ya da kafanızı sallayarak işaret veremezsiniz. İşte bu nedenle LaBerge rüya görmekte olduğunun farkına varan deneklerin laboratuvarlardaki bilim adamlarına işaret verebilmesi için de ilginç bir teknik geliştirmek zorunda kaldı. LaBerge işaret vermek için göz hareketlerini algılayarak kaydeden elektrookülogram (EOG) adlı aletten yararlandı.

Oneyronotlar rüya görürken bilinçli hale geldiklerinde, gözlerini daha önceden kararlaştırılmış bir sırayla sağa sola hareket ettiriyorlardı. Bu örneğin sağ-sağ-sol-sağ-sol-sağ-sağ-sol gibi karmaşık bir sıraydı. Böylece deneği izlemekte olan bilim adamları, onun bilinçli hale geldiğini anlayabiliyor ve belgeleyebiliyorlardı. LaBerge bir defasında sol-solsol, sol-sağ-sol-sol sinyalini kullanmıştı. Bu sinyal kendi adının baş harfleri olan “SL”nin Morse alfabesiyle yazılmış haliydi. LaBerge’in yaptığı bu deneyleri daha sonra Kanadalı Dr. Jayne Gackenbach’ın ve birçok Amerikalı bilim adamının araştırmaları izledi. Rüya araştırmalarında yeni bir alan açılmıştı.

Uzak Doğu Gizemci Öğretilerinde Bilinçli Rüyalar

Tibet Budacılığında Bilinçli Rüyalar ve Rüya Yoga’sı Yukarıda sözünü ettiğimiz araştırmalar bilinçli rüyaların varlığına bilimsel açıdan somut kanıtlar getiren ilk çalışmalar olmakla birlikte, bilinçli rüyalar birçok kültürde çok eskilerden beri bilinmekteydi. Bilinçli rüyalarla ilgili en eski yazılı kaynaklara “dünyanın çatısı” Tibet’te rastlanır. Tibetli Budacılar bilinçli rüya görmede ustalaşarak rüya yoga’sı (rmilam rnal ’byor) denilen bir tekniği öğretmektedirler. Budacılar yaşamın, algıladığımız dünyanın bir tür rüya olduğuna inanırlar. Buddha, Elmas Sûtra’da (Vajracchedika Sûtra) şöyle der:

Taraka timiraj dipo mayavawyayabudbudaj

 Svapnaj ca vidyudabhraj ca evaj drastavyaj  sajskrtaj

Tatha prakawayet tenocyate sajprakawayediti

Idamavocadbhagavanattamanah

Her şey bir rüyaya, bir yanılsamaya
Bir çiğe, ya da bir yıldırıma benzer
Her şey böyle görülmeli Böyle gözlemlenmelidir

Yaşamın bir tür rüya olduğu düşüncesine Hinduizmden Taoculuk’a, Budacılıktan Zen’e ve tasavvufa varıncaya kadar birçok gizemci öğretide rastlıyoruz. Bilinçli rüya görme sanatının Tibetli ustaları, yaşam denilen rüyadan uykumuzda uyanabileceğimize inanırlar. Budacı felsefeseye göre, evrendeki her şey sürekli bir değişim süreci içindedir ve hiçbir şey sürekli ya da kalıcı değildir. Bir başka deyişle, algıladığımız her şey bir yanılsamadır (mâyâ). Bir Tibetli Budacının bu gerçeği kavramak için yapabileceği çeşitli çalışmalardan biri de bilinçli rüyaların kullanıldığı rüya yoga’sıdır.

Rüya yoga’sı tekniğini Tibetlilere öğreten kişi, 8. yüzyılda Budacılığı Hindistan’dan Tibet’e getiren efsanevi guru Padmasambhava ya da Tibet’teki adıyla Guru Rinpoche’dir. Bununla birlikte, bazı Tibetli lama’lar bu öğretinin temellerinin geçmişi çok eski zamanlara dayanan bir kutsal kitap olan ve kimin tarafından yazıldığı bilinmeyen Mahamâyâ Tantra’da olduğuna inanırlar. Bu kitapta anlatılan teknik Tibet’li ustalar tarafından günümüzde de öğretilmektedir.

Tibet öğretilerine göre, rmi lam rnal ‘byor’u, yani rüya yoga’sını öğrenmek isteyen bir Budacı rahibin yapması gereken ilk şey, gün boyunca uyanık durumda algıladığı her şeyin rüyadaki görüntüler gibi olduğunu aklından çıkarmamaya çalışmak ve uyanık durumu bir tür rüya olarak görmektir. Bu görüşlerin yerleşmesiyle rahip rüyasında gördüklerinin gerçek olmadığının farkına varabilme yetisini geliştirir. Rahip daha sonra, uyanıklıktan uykuya geçişte bilinçli durumu korumaya ve rüyalarını bilinçli olarak görmeye çalışır. Bunu yapmak için üç temel yöntem vardır.

Birinci yöntem, rahibin uyurken bilincinin sürekliliğini sağlamak için kararlığını kullanmasıdır, yani rahip kendisini bedeni uykuya dalarken zihninin uyanık kalmasına şartlar.

İkinci yöntem özel bir solunum tekniğini kullanarak bilinçli kalmaktır. Rahip “bir aslanın yaptığı gibi” sağ tarafına yatar.

(Sufiler de sağ tarafa yatmanın kalbi yormamak ve rahat bir uyku için gerekli olduğuna inanırlardı. Hatta Osmanlı devrindeki ok atma müsabakaları sırasında, kemankeşlerin, yani okçuların, gece uyurken sol taraflarına yatmalarını önlemek için gece boyunca başlarında bu iş için görevlendirilmiş kimseler durur ve sollarına yattıkları zaman kemankeşleri uyandırırlardı. Bununla birlikte, Yoga’da bunun tam tersi, yani sol tarafa yatmak önerilir.)

Rahip sonra başparmağı ve yüzük parmağıyla boğazındaki şah damarına bastırır, burun deliklerini parmaklarıyla kapatır, ve tükürüğünün boğazında birikmesini sağlardı.

Bilinçli durumu korumanın üçüncü yöntemi, gözünde canlandırmadır (visualization). Rahip uykuya dalmadan önce kendisinin bir Tantrik tanrı olduğunu gözünün önüne getirir ve belirli enerji merkezlerinde (rtsa ‘khor ya da Sanskrit dilindeki biçimiyle chakra), üstünde kutsal heceler yazılı olan enerji damlalarının (ya da toplarının) olduğunu gözünde canlandırır. Sonra bunların bedenindeki belirli enerji kanallarından geçerek kalbine kadar gidip orada birleşmesini sağlar, rüya görürken bunun farkında olmayı istediğini kendisine anımsatan bir söz söyler, sonra kalbindeki enerji damlasını boğazdaki chakra’ya getirir. Rahip dikkatini Yoga’da vishuddha chakra olarak bilinen bu enerji merkezine odaklar ve orada parlak bir ışığın olduğunu hayal eder. Bu yolla uyanıklıktan uykuya geçişte rahip bilincini yitirmez ve daha sonra rüyasında gördüklerini izlemeye başlar.

Sonraki aşamada, rahip gördüğü rüyaların içeriğini bilinçli olarak değiştirerek zihnini olumsuz unsurlardan arındırır. Rahip belirli Tantrik tanrıları görür ve onlarla bağlantılı olan simgeleri zihninde tutar, böylece normal rüyalardaki olumsuz ve gelişigüzel unsurların yerine Budacı simge ve görüntüler konur. Örneğin rahip uyanıkken yaptığı gözünde canlandırma (visualization) meditasyonunda tanrı Vajradhara’yı zihninde canlandırıyorsa, rüyasında da bu tanrının simgesi olan kırmızı beyaz bir üçgenin göbeğinin altında durduğunu zihninde canlandırır.

Rahip rüyalarını arıtma çalışmasını tamamladığında bir sonraki aşamaya geçer. Bu aşamada rahip örneğin rüyasında ateş görüyorsa, “Rüyada görülen ateşten ne zarar gelebilir ki?” diye düşünerek gidip kendisini ateşe atar. Tibetli Budacı bir rahip böylelikle gitgide bilinçli rüyalarında gördüğü olaylara verdiği tepkiler üzerinde kontrol sahibi olur. Bu çalışma sayesinde rahip rüyasında gördüklerinin yalnızca kendi yarattığı, hayal ürünü şeyler olduğunu anlar, rüya durumunun ya da rüyanın içeriğinin bir yanılsama (mâyâ) olduğunun farkına varır.

Sonraki aşama rüyanın içeriğini değiştirmektir. Rahip rüyasında kendi istediği şeyleri görmeyi öğrenir ve rüyalarında buddha’ları, Budacı tanrıları görmeye ve bilincini bu görüntülere uygun olarak değiştirmeye, yani rüyasında bir çesit meditasyon yapmaya başlar. Daha sonra rahip rüyasında gördüklerini bir başka duruma dönüştürmeyi öğrenir, örneğin ateşi suya, küçük şeyleri büyük şeylere, tek parça olan şeyleri çok parçalı şeylere dönüştürür. Böylece çokluk ve birliğin doğasını kavramış olur.

Kişi bu adımda ustalaşınca dikkatini kendi rüya bedenine yöneltir. Bu rüya bedeninin de aynı rüyasını oluşturan diğer nesneler gibi bir yanılsama olduğunu, kendi zihninin yarattığı bir hayal olduğunu anlamaya çalışır. Rüyada görülenleri çoğaltma çalışmasında, rahip ikinci bir rüya bedeni yaratır, sonra bundan bir çift yaratır. Bu çalışmada ustalaşan rahipler bu bedenlerden istedikleri kadar fazla yaratabilirler. Rahip böylece rüyaları üzerindeki kontrolünü gittikçe artırır. Rahip rüyada farklı biçimler alma çalışması yaparak, rüya görürken, uyanıkken yaptığı çalışmalara uygun görüntüleri yaratır, kendisini bir Tantrik tanrı haline getirir ve enerji damlalarını bedeninde istediği gibi dolaştırmayı öğrenir. Ayrıca amacına uygun olan Tantrik tanrıları yaratır, örnegin eğer ölümü yenmek istiyorsa tanrı Yamantaka’yı (Ölümü Yok Eden) rüyasında yaratır. Bu çalışmada boşluktan yaratılan tanrılar, rahibin zihnini arıtacak ışıklar saçtıktan sonra yeniden boşluğa geri dönerler. Tibetliler bu çalışmaların sonunda rüyalarında istedikleri her şeyi yaratabilir hale gelirler. Ama asıl amaçları insan zihninin gerçek doğasını tanımak ve bu yolla aydınlanmaya ulaşmaktır.

Tibet rüya yoga’sının son aşaması, bilinçli rüyalar yoluyla rüya durumunun doğasını kavramada ustalaşmaktır. Rahip bilinçli rüya görme tekniğinde iyice yetkinlik kazanarak rüyasındaki görüntülerin zihinde nasıl oluşup nasıl yok olduğunu daha da derinden anlar ve uyanıkkenki yaşamla bilinçli rüyalardaki yaşamın birbiriyle aynı olduğunun farkına varır. Uyanıkken deneyimlenen dünyadaki nesnelerin doğasının da rüya görülürkenki nesneler gibi gerçek olmadığını, bir çeşit yanılsama ya da hayal olduğunu kavrar. Bu yolla uyanıkkenki algılarımızın rüyalardaki görüntülerden daha fazla gerçek olmadığını kavrayan rahip, bildiğimiz gerçeklige olan güçlü bağlarından kurtulur ve nirvana’ya, yani aydınlanmaya ulaşmış olur. Tibetli Budacıların yaptığı rüya yoga’sı çalışmalarının bir amacı da aynı uyanıklıktan uykuya geçerken bilinçliliği korurken olduğu gibi, kişinin bu dünyadan öte dünyaya geçerken, yani ölürken de bilinçli durumunu korumasıdır. Bu yolla genedoğum önlenmeye ve rahibin öte dünyada kalmasına çalışılır.

Tantra’da Bilinçli Rüyalar ve Rüya Yoga’sı

Bilinçli rüyalarla ilgili gizemci çalışmalara Hindistan’da da rastlanmaktadır.  8. Yüzyılda Hindistan’daki Tantracılar da bir çeşit rüya yoga’sında ustalaşmıslardı ve bu tekniğe svapna yoga deniliyordu. Budacılığı Hindistan’dan Tibet’e getiren Padmasambhava da bu Tantrik Budacı çalışmasını Hindistan’da öğrenmiştir. Tantracıların uyguladıkları rüya yoga’sıyla ilgili çok az şey bilinmektedir. 10. yüzyıldan kalan bir Tantracı metinde bu teknikten söz edilmektedir, bununla birlikte, Tantra bir sözlü gelenek olduğu, yani öğretiler guru’dan öğrenciye sözlü olarak gizlice aktarıldığı için, ayrıca Tantracılar her zaman anlaşılmaz şiirsel simgelerle dolu bir dil kullandıklarından, bu metindeki bilgiler pek aydınlatıcı değildir. Bu kutsal metindeki tekniğe göre, kişinin rüyalarını kendi kontrolü alması için uyanıklıkla uyku arasındaki geçiş sürecini kullanması gerekir. Kişi belirli meditasyon tekniklerinin yardımıyla, uykuya dalarken bilincini korur ve böylelikle bilinçli rüyalar görebilir.

Taoculuk’ta Bilinçli Rüyalar ve Rüya Yoga’sı

Tibetli Budacılar gibi Taocular da gibi yaşamın bir tür rüya olduğuna, içinde yaşadığımız dünyanın rüyalar alemine benzer yanları olduğuna inanırlardı. Taoculuk’un kurucularından Çinli bilge Chuang-tzu, İçsel Bölümler (Nei-pien) adlı eserinde şöyle yazar:

 

Bir zamanlar ben, Chuang-tzu, rüyamda kendimin orada burada neşe içinde uçan, kim olduğumu bilmeksizin yaşamın tadını çıkaran bir kelebek olduğumu gördüm. Birdenbire uyandım ve tabii ki ben Chuang-tzu’ydum. Chuang-tzu rüyasında kendisinin bir kelebek olduğunu mu gördü, yoksa kelebek rüyasında kendisinin Chuang-tzu olduğunu mu?

Chuang-tzu, aynı eserinin baska bir yerinde de şöyle der:

Rüya görürlerken, rüya gördüklerini bilmezler. Hatta hâlâ rüya görürken rüyalarını yorumlayabilirler bile. Yalnızca uyandıktan sonra bunun bir rüya olduğunu anlarlar. Çok geçmeden, büyük uyanış gelir; o zaman bütün bunların büyük bir rüya olduğunu anlarız… Sen ve Konfüçyüs, ikiniz de rüya görüyorsunuz. Ben sizin rüya gördüğünüzü söylerken, kendim de rüya görüyorum.

Bilinçli rüyaların ve rüya yoga’sının Tibet Budacılığında olduğu gibi bazı Taocu ekollerde de önemli bir çalışma olduğu bilinmektedir. Rüya yoga’sı Budacılık öncesi Taoculuk’un beş temel çalışmasından birisiydi. Rüya bedeni fiziksel bedenin sahip olduğu birçok sınırlamaya sahip olmadığından uykunun meditasyon çalışması yapmak için doğal bir zaman olduğuna ve rüyada yapılan bir saatlik meditasyonun uyanıkken yapılan bir aylık meditasyona bedel olduğuna inanılırdı. Taoculuk’ta gerçek rüya, rüyada gezinme, ve gece çalışması adı verilen rüya yoga’sı çalışmaları bulunmaktaydı. Shui-hsien, yani uyuyan münzevi olarak da bilinen Taocu usta Ch’enpo’nun uyku çalışması (shui-kung) bunların arasında önemli bir yer tutardı.

Taocular ayrıca uykuyla ölümün birçok ortak noktası olduğuna inanırlardı ve bilinçli rüyalardan ölüme hazırlık çalışması olarak yararlanırlardı. Taoculara göre, boğazda bulunan t’ien-t’u adlı enerji merkezi bilinçli rüyalarla bağlantılıdır (bu merkez Yoga’daki vishuddha chakrdnın bedenin önüne açılan tarafına karşılık gelir). Rüya yoga’sı çalışan Taocular, uykuya dalarken bu noktaya konsantre olur ve uyanıklıkla uyku durumları arasındaki köprüyü bilinçli olarak geçerlerdi. Bilinçli olarak rüya görebilmek kişinin içsel enerjisi (ch’i) üzerinde büyük bir kontrol kazanmasına ve yaşamla ölüm arasındaki geçiti bilinçli olarak geçmesine yardımcı olan bir teknik olarak görülüyordu. Rüya yoga’sı çalışmaları yapan Taocular, aynı zamanda rüyalarında bazı mucizeleri gerçekleştirmeye de çalışırlardı; bunların arasında uçmak, görünmez olmak, kendinin bir eşini (çiftini) yaratmak, çeşitli biçimlere girmek de vardı. Bu mucizeleri uykuda yapabilir hale gelerek aynı büyülü güçleri gerçek yaşamda uyanıkken de kullanabileceklerine inanıyorlardı.

Batı’da ve Tasavvufta Bilinçli Rüyalar

Bilinçli rüyaların varlığını bilenler yalnızca uzak doğulular değildi, bu rüyaların varlığı Batı’da da Aristo’nun zamanından beri bilinmekteydi. Hastalıklarına rüyalarında çare bulmayı uman Yunanlılar eski Yunanistan’ın her yanına yayılmış olan binlerce rüya yerine giderek rüya görmeye çalışırlardı. Kutsal sayılan bu yerlerde tanrıların hastaya rüyasında görünerek tedavi olması için ne yapması gerektiğini söyleyeceğine inanılırdı. Batı’da modern tıbbın babası olarak bilinen Yunanlı doktor Hippokrates tarafından kurulan hastane ve tıp akademisinin olduğu Asklepion’da da, içinde hastaların gece uyumaları için odalar olan böyle rüya tapınakları vardı. İ.Ö. 4. yüzyılda yaşamış ünlü Yunan düşünürü Aristo Rüyalar Üzerine (Peri Enhypnion) adlı eserinde, “Çogu zaman, kişi uyurken bilinçte, kendini göstermekte olanın bir rüya olduğunu söyleyen bir şey bulunur,” der.

Bununla birlikte, Batı’da bir bilinçli rüyayı anlatan ilk yazılı kayıt İ.S. 4. yüzyıla aittir. Bu kayıt Aziz Augustine tarafından yazılmış olan bir mektuptur. Aziz Augustine ölümden sonra yaşamın olup olmadığını tartıştığı bu mektubunda, Kartaca’lı doktor Gennadius’tan söz eder. Gennadius bir gece rüyasında bir genç adam görür, adam Gennadius’u ilahi bir müziğin duyulduğu bir yere götürür. Ertesi gece Gennadius uyurken yine aynı adamı görür, genç onu yine aynı yere götürür ve burayı daha önce görüp görmedigini sorar. Gennadius burayı görmüş olduğunu söyleyince, genç adam ona bu yeri nerede gördüğünü sorar. Gennadius buna yanıt veremeyince, burayı uyanıkken mi yoksa rüyasında mı gördüğünü sorar, bunun üzerine Gennadius rüya görmekte olduğunun farkına varır. Gennadius tanrı Nod’un Diyarı’nda, yani rüyalar alemindedir.

Bundan birkaç yüzyıl sonra, İslam uygarlığının gelişme döneminde, bilinçli rüyalarla ilgili bir başka kaynakla karşılaşıyoruz. Bu 12. yüzyılda İspanya’da yaşamıs olan ve Arapların kendisinden Büyük Şeyh (Şeyhül Ekber) olarak söz ettikleri Muhyiddini Arabî’dir (1165-1240). Muhyiddini Arabî bilinçli rüyalar üzerine şu sözleri söylemektedir: “Kişi bir rüyada düşüncelerini kontrol etmelidir. Bu farkındalığın geliştirilmesi kişiye büyük yararlar sağlar. Herkes kendisini böyle büyük bir değere sahip olan bu yeteneğin kazanılmasına vermelidir.” (The Sufis, Idries Shah, Octagon Pres, s. 141)

Muhyiddini Arabî’den söz etmişken, sufilerin rüyalarla ilgili düşüncelerine de kısaca değinelim. Tasavvufta aslolan rüyaya değer vermemektir. Rüyalarla fazla ilgilenen müritlere, “Rüyayı bırak, rü’yete (Allah’ı görmeye) bak,” denilir. Tasavvuf inancına göre üç çeşit rüya vardır: ilahi, meleki, ve şeytani rüyalar. İlahi ve meleki rüyalar son derece nadirdir. Şeytani rüyalarsa kişiyi korkutan, bazen tekrar tekrar görülen rüyalardır. Bu rüyalar tabir olunmaz, şerrinden Allah’a sığınılır. Bununla birlikte, ruhunu arındırmış olan kişiler çoğunlukla şeytani rüya görmezler.

Sufiler çoğunlukla rüyalarla uğraşmaya hayalle, boş işlerle uğraşmak gözüyle baktıkları halde, içlerinden rüya tabiri (yorumu) ilmini derinlemesine inceleyenler ve bu konuda eserler yazanlar da çıkmıştır. Bu eserlerin arasında en ünlüleri, büyük bilgin Abdulgani bin İsmail En-Nablusî’nin (1641-1731) Ta’tirü’l-Enâm fî Tabiri’l Menâm’ı (Rüyaların Tabiri) (ki bu İslam dünyasında rüya yorumunda en çok kullanılan eserdir) ve Halvetilik tarikatından Seyyid Süleyman el-Hüseynî’nin yazdığı Kenz’ül Menâm (Rüyalar Hazinesi) adlı kitabıdır. Necdettin Kübra (1145-1220) ve Nakşibendi tarikatına adını veren büyük mutasavvıf Bahaeddin Nakşbend (ö. 1389) de rüya tabiri ilmindeki bilgileriyle ünlüdür. Tasavvufta rüyaların onu gören kişinin içini yansıttığına inanılırdı ve rüya tabirinin başlı başına bir yetenek olduğu düşünülürdü. Ancak rüyalar yalnızca şeyhe ya da rüya tabiri yapanlara anlatılır, başkalarına anlatılmazdı. Örneğin Şeyh Aziz Mahmud Hüdayi’nin (ö. 1628) kurduğu Celvetilikte dervişler gördükleri rüyaları şeyhlerine anlatırlardı. Yukarıda söz edilen ünlü sufi seyhi Muhyiddini Arabî ve Aziz Mahmud Hüdayi Efendi (1543/1544-1628) gibi bazı sufilerin de bilinçli rüyalarla ilgilendikleri biliniyor.

Muhyiddini Arabî’den bir yüzyıl sonra, ünlü dinbilimci Aziz Aquino’lu Thomas (Thomas Aquinas, 1225-1274) bilinçli rüyalardan söz eder. Aziz Thomas, Aristo’nun geniş bilgi sınıflandırması ve evrenin yapısı ile ilgili kuramlarını Hıristiyanlık öğretileriyle birleştirmek amacıyla yazdığı ünlü eseri Summa Theologicdda şöyle yazar: “… yalnızca hayal gücü serbest olmakla kalmaz, aynı zamanda sağduyu da kısmen serbest kalır; öyle ki bazen uyuyan birisi gördüğünün bir rüya olduğuna hükmedebilir ve varlıklarla onların hayallerini birbirinden ayırabilir.” Aziz Thomas ayrıca bilinçli rüyaların özellikle “rüyanın sonuna doğru, kendine hakim kişilerde ve güçlü bir hayal gücüne sahip olanlarda” ortaya çıktığını söyler. Buradan bilinçli rüyaların ortaçağ Avrupa’sında bilinmekte olduğunu anlıyoruz. Bununla birlikte, ortaçağda rüyalara fazla değer verilmemekteydi, rüyaların Tanrı’dan çok şeytanın işi olduğuna inanılırdı. Halkın içinde bilinçli rüyalardan söz etmek Engizisyon mahkemelerinde yargılanmaya neden olabileceğinden bu konuda fazla kaynağa rastlanmamaktadır.

19. yüzyılda, gündüzleri Çin edebiyatı profesörü olarak çalışan Markiz d’Hervey de SaintDenys, gecelerini bilinçli rüyalarla ilgili yaptıgı deney ve araştırmalara adamıştı. Saint-Denys 1867’de basılan Rüyalar ve Rüyaların Yönlendirilmesi adlı eserinde, yirmi yıldan uzun süren araştırmalarının sonuçlarından söz etmiştir. Saint-Denys bu kitapta bilinçli rüya görme yeteneğini nasıl geliştirdiğini anlatır ve rüyalarla ilgili eski kuramlarla kendi deneyimlerine dayanarak ortaya attığı kendi kuramını açıklar. Bu kitabın orijinal baskısının bulunması çok zordu, hatta modern psikolojinin kurucusu Sigmund Freud (18561939) Düşlerin Yorumu adlı kitabında “bütün çabalarına karşın” bu eserin bir kopyasını eline geçiremediğinden söz etmiştir. Saint-Denys’den başka, Cambridge Üniversitesi’nde çalışan bir bilim adamı olan Frederic W. H. Myers, ve Viyana Üniversitesi’nden Ernst Mach da bilinçli rüyaları deneyimlemiş ve yazılarında bu deneyimleri anlatmışlardır. Yine 19. yüzyılda yaşamış olan ünlü düşünür Friedrich Nietzsche (1844-1900) de gördüğü bilinçli rüyalardan söz etmiştir.

Freud 1900 yılında basılan önemli eseri Düşlerin Yorumu’nda bilinçli rüyalardan söz etmemekle birlikte, eserin 1909 yılında çıkan ikinci baskısında şunları yazar: “… geceleri bir hayli açık bir biçimde, uyumakta ve rüya görmekte olduklarının farkında olan ve böylelikle rüyalarını bilinçli olarak yönlendirme yetisine sahip olan bazı kişiler bulunmaktadır.”

Bilinçli rüyalardan söz eden bir başka psikiyatrist de Hollanda’lı Frederick Willems van Eeden’dir. Van Eeden bilinçli rüyalarında yaptığı

deneylerden birinde, bir kadehi eliyle vurarak kırmaya çalıştığını, önce bunu başaramadığını, ama az sonra masaya baktığında kadehin kırılmış olduğunu gördüğünü anlatır. Van Eeden kırılan parçalardan birini eline alıp inceler ve sonra bunun yere çarptığında çıkardığı sesi duyup duymayacağını görmek için onu pencereden dışarıya atar. Cam parçası yere çarpınca ses çıkarmakla kalmaz oradaki iki sokak köpeğinin de korkup kaçmasına neden olur. (Bilinçli rüyalarda neyin olup neyin olamayacağı, rüyayı gören kişiye bağlıdır; örneğin yukarıdaki olayda Van Eeden’in kadehi önce kıramaması büyük olasılıkla elini yaralamaktan duyduğu korkudandır. Kişi rüya görmekte olduğu halde, uyanıkkenki yaşamında yapmamaya şartlanmış olduğu bazı şeyleri yapmakta güçlük çekebilir. Ama bu korkuyu duymayan birisi bu gibi bir şeyi kolaylıkla yapabilir, örneğin istediği şeyi kırıp dökebilir. Bilinçli rüyalar kişinin istenci doğrultusunda gerçekleştiği için, Van Eeden masaya tekrar baktığında, biraz önce kıramadığı kadehin kırılmış olduğunu görmüştür.)

Yine Fransız biyolog Yves Delage, İngiliz Mary Arnold-Forster, ve kitaplarını Oliver Fox takma adıyla yazan İngiliz Hugh Calloway de, 20. yüzyılda bilinçli rüyaları deneyimleyen kişiler arasındadır. Modern gizemci G.I. Gurdjieffin yakın arkadaşı, Rus bilimci ve düşünürü P. D. Ouspensky (1878-1947) de kitaplarında yarı-rüya durumları adını verdiği bilinçli rüyalardan söz etmiştir. Modern psikoloji çevrelerinde bilinçli rüyalardan söz eden ilk makale 1936’da Alward Emburry Brown’ın Anormal Psikoloji Dergisi’nde çıkan “Rüya Görenin Uyumakta Olduğunu Bildiği Rüyalar” adlı makaledir. Bundan iki yıl sonra, bir Alman psikoloji dergisinde Dr. Harold von Moers-Messmer’in aynı konudaki makalesi yayınlanmıştır. 1948’de Amerikalı psikiyatrist Nathan Rapport “İyi Rüyalar!” adlı makalesinde bilinçli rüya deneyimlerini anlatmıştır. Daha sonra birçok yazar kendi deneyimlerinden yola çıkarak bilinçli rüyalar konusunda çeşitli kitaplar yayınlamıştır.

Carlos Castaneda’nın Öğretilerinde Bilinçli Rüyalar

Modern Batının dikkatini bilinçli rüyalar konusuna çeken yazarların başında, daha önce söz ettiğimiz antropolog yazar Carlos Castaneda geliyor. Bildiğimiz kadarıyla Türkiye’de çıkan kitaplar arasında bilinçli rüyalardan söz eden ilk kitap da Castaneda’nın yazdıgı Ixtlan Yolculuğu (Ixtlan Yolculuğu-Yaqui Kızılderili Büyücüsü Don Juan’ın Yeni Öğretileri, Carlos Castaneda, Söz Yayın).

Castaneda bunu izleyen kitapları olan Erk Öyküleri, İkinci Erk Çemberi,

Kartal’ın Armağanı, Sessizliğin Erki, ve İçten Gelen Ateş’te de bilinçli rüyalardan söz ediyor. İki yıl önce (1999’da) ölen Castaneda henüz ülkemizde yayınlanmamış olan (ama sırada bu kitap var)

Rüya Görme Sanatı (The Art of Dreaming) adlı kitabını tümüyle bilinçli rüyalara ayırmış. Yazar, bilinçli rüyalara ‘rüya görme’ diyor ve ‘görme’ teriminde olduğu gibi, bilinçli rüyaları sıradan rüyalardan ayırmak için italik harflerle yazıyor. Eski zaman Meksika Yaqui kızılderililerinin şamanik öğretilerini Castaneda’ya aktaran don Juan, rüya görmeyi ona şu sözlerle açıklıyor:

“Öte yandan bi savaşçı erk pesindedir; erke götüren yollardan biri de rüya görmedir. Bir avcı ile bir savasçı arasındaki fark, bi savaşçının erke yönelmiş olmasında, bir avcının da bu konuda hiçbir şey bilmemesinde ya da pek az şey bilmesinde yatar.”

Don Juan’la Castaneda arasındaki konuşma daha sonra şöyle sürer:

“Ne yapmam gerektiğini öneriyorsun?” diye sordum.

“Kendini erk için ulaşılabilir kıl; rüyalarınla cebelleş,” diye yanıtladı don Juan. “Sende erk olmadığı için onlara rüya diyorsun sen. Bi savaşçı, erk arayan bi insan olarak, onlara rüya demez, onları gerçek diye görür.”

“Yani rüyalarının gerçek olduğuna mı inanır?”

“Hiçbir şeyin başka hiçbir şey olduğunu sanmaz o. Senin rüya dediğin şey, bir savaşçı için gerçektir. . . . Rüya görme bi savaşçı için gerçektir; çünkü o, rüyasında ölçünmeli olarak eyleme geçebilir, bir şeyi seçer ya da yadsır, bir sürü şey arasından erke ulaştıracak olan şeyi seçebilir, sonra da onları kendi çıkarına kullanabilir, oysa sıradan bir rüyada ölçünmeli olarak eyleme geçemez.”

Don Juan daha sonra rüya görmeyle ilgili olarak şunları ekler: “Rüya görmede erk vardır; bir şeyleri değiştirebilirsin; sayısız gizli olayı aydınlatabilirsin; istediğin şeyi denetleyebilirsin.”

Don Juan Castaneda’ya “rüya görmeye geçiş yöntemini” öğretirken ona şunları söyler: “Çok basit bir şeyi yaparak başlamalısın. . . . Bu gece rüyalarında ellerine bakmalısın.” Bu kişinin bilinçli bir rüyada kendi istediği şeyleri yapmaya başlaması için kullanılan bir yöntemdir. (İlginçtir ki modern rüya yorumcularına göre kişinin rüyasında ellerini görmesi, amacı simgeler ve rüyayı görenin edimlerinin arkasında yatan niyetlerinin üzerine yoğunlaşması gerektiğini gösterir.) Castaneda rüya görme çalışmaları yaparken ellerini bulup onlara bakabilmek için yıllarca uğraşması gerektiğini anlatır. Bir arkadaşımız daha Castaneda’nın Ixtlan Yolculuğu kitabındaki “Erk İçin Ulaşılabilir Olmak” adlı bölümü okuduğu gece rüyasında uyanmış ve aklına kitapta okudukları gelmiş. Hemen ellerine bakmaya çalışmış.

Söylediğine göre ellerini kaldırırken ona ellerinin üzerinde bir ağırlık varmış gibi gelmiş, çünkü arkadaşım fiziksel bedeninin ellerinin yorganın altında olduğunu düşünmekteymiş. Ama yine de hemencecik kaldırıvermiş elini. Sonra da diğer elini kaldırmış. Arkadaşım bana, “Demek ki Castaneda’nın yazdığı gibi yıllar boyu uğraşmak gerekmiyor rüyanda ellerine bakabilmek için,” demişti. (Bunda kesinlikle haklı. Hiçbir çalışmada bunun çok zor bir iş olduğunu, sonuca ulaşmak için ille de çok çalışmanız gerektiğini düşünmeyin. Çalışmalar siz onları ne kadar zor sanırsanız o kadar zor.) Bilinçli rüyaları görmeye yeni başlamış olanlar, çoğunlukla arkadaşımın yaptığı gibi fiziksel bedenleriyle rüyadaki bedenlerini birbirine karıştırmaya benzeyen yanılgılara düşerler, bunlar çok normaldir. Örneğin ilk bilinçli rüyalarınızda çoğunlukla, rüya sona erdiğinde bedeninizi rüyada gördüğünüz halde bulacağınızı sanırsınız. Yani eğer rüyanızda bir koltukta oturmaktaysanız, rüyadan uyandığınızda kendinizi yatağınızda oturur bulacağınızdan eminsinizdir. Ama, sürpriz. . . Kendinizi yatakta yatar halde bulursunuz. Ya da eğer rüyanızda kendinizi sırıksıklam terlemiş görürseniz, uyandığınızda yatağın terden ıslanmış olmasını beklersiniz; halbuki yatak kupkurudur. Sıkça karşılaşılan bir durum da gerçek yaşamdaki korkuların, şartlanmaların ilk başlarda rüyalarda da ortaya çıkmasıdır. Örneğin rüyanızda karsınıza bir uçurum çıkar ve siz oradan aşağıya atlamak istersiniz, nasıl olsa bu bir rüyadır ve hiçbir zarar görmeyeceksinizdir. Koşarak uçurumun ucuna gelirsiniz, ama kendinizi aşağıya atamazsınız, bir şeyler sizi durdurmaktadır; hatta görünmeyen bir güç, siz yürümediğiniz halde, sizi geriye doğru kaydırabilir. Çünkü böyle bir şey yapmamaya şartlanmışsınızdır. (Rüyasında örneğin ateş gören bir Tibetli Budacının kendisini ateşe atması, işte bu gibi şartlanmalardan kurtulmak ve bilinçli rüyalarda daha özgür hale gelebilmek içindir.) Zamanla rüyalarda deneyim kazandıkça rüyalarınızda istediğiniz her şeyi rahatça yapabilir hale gelirsiniz. Don Juan’ın sözleriyle: “Erk avcısı bir adamın rüya görmesinde sınır filan bulunmaz.”

Dönelim don Juan’la çömezine. Don Juan daha sonra Castaneda’ya rüya görmeyi öğrenirken ille de ellerine bakmasının gerekmediğini, kendi seçtiği herhangi bir şeye de bakabileceğini anlatır. Rüyasında bakışı odaklama konusu üzerineyse şunları söyler: “Ellerin biçim değiştirmeye başladığında, bakışlarını onlardan uzaklaştırıp seçeceğin başka bi şeye yöneltmelisin; sonra, gene ellerine bakmalısın. Bu yöntemde ustalaşmak uzun zaman alır.” Bilinçli rüyalarda bakışınızı üzerine doğrulttuğunuz herhangi bir nesne dalgalanmaya ve netliğini yitirmeye başlayabilir. Ama bu her zaman olmaz! Çoğu zaman bakmakta olduğunuz nesneye uzun uzun bakabilir, hatta onu en ufak ayrıntılarına kadar inceleyebilirsiniz. Ama eğer dalgalanmaya başlarsa, o zaman bakışlarınızı başka bir yere kaydırıp sonra yeniden bakmakta olduğunuz şeye döndürebilirsiniz.

Castaneda’nın kitaplarının ona büyük bir başarı getirdiği bir gerçek. Don Juan’ın ona rüya görmeyle ilgili öğrettiklerinde de yanlış bir taraf yok. Ama Castaneda’nın bilinçli rüyalar üzerine yaşadığını anlattığı bazı deneyimlerin ne derece tutarlı olduğu tartışılır. Stephen LaBerge Lucid Dreaming adlı kitabında Castaneda’yla ilgili olarak şunları yazıyor:

“Ne zaman bilinçli rüyalar konusunda bir konuşma yapsam, hep birisi, çoğunlukla Ixtlan Yolculuğu’nda ‘don Juan’ adlı kişinin ‘Carlos’ adlı kişiye, görünüşte rüya görmeyi sürekli kılmanın bir yolu olarak, rüyada elini bulmayı öğrettiği olaydan söz ederek, Carlos Castaneda konusunu açar. ‘Carlos’ sürekli, acemice işler yapıp duran bir geri zekalı olarak gösterildiği için, ellerini herhangi bir yerde bulmayı öğrenmesi onun için bir gelişme sayılabilir. Ama bilinçli rüyaları öğrenecek olan çoğu başka kimse için, elini bulmayı anımsamak bir bilinçlilik ipucu olarak işe yarayabilir, ama bir kez bilinçli hale geldiğinizde, yapacak bundan daha ilginç şeyler vardır.

“Dinleyicilerimin bundan başka bilmek istedikleri bir şey de, benim Castaneda kitapları hakkında ne düşündüğümdür. Çoğunlukla, onun ‘erk öyküleri’ çok sayıda okuyucuya iç dünyalarını keşfetmede ve zihinlerini alternatif gerçeklikler olanağına açmada ilham verme görevini gördüğü için Castaneda’ya bir şükran borcumuz olduğu yanıtını veririm. Bu işin iyi yanı. Kötü yanına gelince, kanıtların çokluğu bu kitapların, yazarın iddia ettiği gibi, ‘roman olmayan’ kitaplar olduğu görüşüyle çelişiyor gibi görünmektedir. Örneğin, bir etnobotanikçi, Carlos’un Sonora çölünde karşılaştığını iddia ettiği bitki ve hayvanlara dayanarak antropolog Castaneda’nın oraya hiç gitmemiş olduğu sonucuna varmanın yanlış olmayacağını söylemektedir. Her iki halde de, Castaneda’nın, yani yazarın tarif ettiği çölün, onun olduğunu iddia ettiği çöl olmadığı açıktır. Benzeri bir biçimde, Carlos’un rüya görme dünyasıyla ilgili anlattıklarına dayanarak, kendimi onun gerçekte oraya da gidip gitmediğini merak etmekten alamıyorum.

“Nezaket çoğunlukla beni bu gibi düşünceleri herkesin içinde ifade etmekten alıkoymaktadır. Bununla birlikte, roman karakterleri nezaketle konuşmak zorunda değildirler ve birkaç yıl önce, ‘don Juan’a Carlos Castaneda’nın son kitabı olan Kartal’ın Armağanı hakkında ne düşündüğünü sorduğumda, kontrol edilemeyecek bir biçimde güldü ve açıkça şu yanıtı verdi: ‘Kuş pisliği.’ Umarım Dr. Castaneda, yazar, kendi yarattığı karaktere verdiği şaka anlayışından hoşnut kalmıştır.”

Söz Castaneda’dan açılmışken, yazdığı kitaplar Batıda bestseller olan bu antropolog yazarla ilgili bazı olumsuz eleştirilere de burada değinelim. Castaneda’nın kitapları ünlenince hakkında birçok eleştiri de ortaya çıkmaya başladı. Yazdığı olayların doğruluğu ve kişilerin gerçekliği tartışma konusu haline geldi. Hatta akademik camiayı aldattığı için Los Angeles’taki California Üniversitesi tarafından kendisine verilen doktora ünvanının geri alınması gerektiğini söyleyenler bile çıktı. Bazı Amerika’lı yazarlar, Castaneda’nın yazdıklarını irdeleyen ve onu eleştiren kitaplar yayınladılar. Bunlardan ilki, LaBerge’in yukarıda sözünü ettiği etnobotanikçi, R. E. DeMille’dir. DeMille 1976 yılında çıkarttıgı Castaneda’nın Yolculuğu:    Güç ve Alegori (Castaneda’s Journey: The Power and the Allegory) adlı kitabında, Castaneda’nın eserlerinde anlattığı birçok şeyin gerçek olmadığı sonucuna varmıştır. Castaneda taraftarlarıysa onun don Juan, don Genaro ve onların çömezlerini korumak için gittiği yerlerdeki bitki örtüsü ve canlıları kitaplarında kasıtlı olarak değiştirdiğini ileri sürerek onu savundular. Gerçekten de 1970’lerde birçok maceracı Amerikan genci Meksika’ya yolculuk yaparak Castaneda’nın kitaplarındaki veriler ışığında don Juan’ı bulmaya çalışmıştı. Bir başka yazar Jay Courtney Fikes ise, yazdığı Carlos Castaneda, Akademik Fırsatçılık ve Psikedelik Altmışlar (Carlos Castaneda, Academic Opportunism and the Psychedelic Sixties) adlı kitapta Castaneda’yı        fırsatçılıkla suçlamaktadır.

Castaneda’ysa bir röportajda kendisiyle ilgili suçlamaları söyle yanıtlıyor:

“Batılı adamın bilişsel sistemi bizi önceden düşünülüp yapılan çıkarımlardan oluşan görüşlere güvenmeye zorlar. Yargılarımızı her zaman, örneğin neyin “kabul edilmiş” olduğu gibi, ‘a priori’ olan bir şey üzerine kurarız. Kabul edilmiş olan antropoloji nedir? Üniversitedeki anfilerde ögretilen antropoloji mi? Bir şamanın davranışı nedir? Kafasına tüyler takıp ruhlarla dans etmek mi? Otuz yıl boyunca, insanlar Carlos Castaneda’yı yazınsal bir karakter yaratmakla suçladılar, çünkü benim onlara bildirdiklerim antropolojik ‘a priori’ olanla, anfilerde ya da antropolojik alan çalışmalarında kabul edilmiş olan görüşlerle uyuşmuyordu.”

Onun yazdığı deneyimleri gerçekten yaşayıp yaşamadığını, Meksika’da anlattığı yerlere gidip gitmediğini, don Juan’ın öğretilerini ondan öğrenip öğrenmediğini bilemiyoruz ama şurası kesin ki Castaneda nabza göre şerbet vermeyi çok iyi biliyor. Neden derseniz … 60’lı yıllarda psikedelik, sanrılandırıcı (halüsinojenik) maddeler, yani insanın hayaller, halüsinasyonlar görmesine, psikotik durumlar yaşamasına neden olan esrar, marijuana, haşaş, LSD, meskalin gibi maddelerin kullanılması, hipiler, beatnik’ler arasında çok yaygındı (60’larda herkes biraz hipiydi zaten). Çoğu kişi için bu maddeler nirvana’ya (?) giden “kestirme yol”du. Psikedelik madde ve ilaçlarla gizemciliğin ilişkisi üzerine birçok kitap ve dergi makalesi yayınlanmıştı. Castaneda işte bu yıllarda yayınladığı ilk iki kitabında don Juan’ın kendisine öğrettiği sanrılandırıcı bitkilerle yaşadığı deneyimlerini anlattı. 70’li ve 80’li yıllardaysa psikedelik maddelere duyulan ilgide bir azalma olurken Uzak Doğu felsefesi gibi ruhsallığa yönelik öğretilere olan ilgi hızla arttı. Castaneda bu yıllarda çıkarttığı kitaplarında don Juan’ın öğretilerinin ruhsal yanını anlattı. İlk olarak Ixtlan Yolculuğu adlı kitabında kısaca anlattığı bilinçli rüyalar konusu, başka yazarların da çalışmalarıyla Batıda ilgi çekmeye başlayınca, Castaneda sonraki kitaplarında rüya görme sanatına ayırdığı bölümlere yer verdi, sonra da 1993’te çıkan Rüya Görme Sanatı (The Art of Dreaming) adındaki kitabının tamamını bu konuya ayırdı. 90’lı yıllara gelindiğindeyse, beden terapisi, bedensel farkındalık, ch’i-kung türü içsel enerji çalışmaları gibi konuların gittikçe popülerlik kazanınca, Castaneda bu kez öğrencilerinin “büyülü geçişler”i Taocu çalışmalardan alınan tekniklerle birleştirerek geliştirdikleri Tensegrity adlı sistemle çıktı karşımıza. Daha sonra bu sistemi anlatan Büyülü Geçişler (Magical Passes) adındaki kitabını çıkardı. Yani ne zaman ne revaçtaysa, neler ilgi görüyorsa, Castaneda eserlerinde don Juan’ın öğretilerinin o yanlarına ağırlık verdi.

Gerçi Castaneda’yla ilgili böyle olumsuz şeyleri aktardık ama onu eleştiren, sorgulayan kitapların yanında Castaneda’nın yaşamını, öğretilerini anlatan birçok kitabın olduğunu da burada belirtelim. Hatta Castaneda’nın öğretileriyle ilgilenenlerin yazarın kitaplarında dağınık halde bulunan belirli konu ve kavramları kolayca bulabilmeleri için özel kavram indeksleri bile basıldı. Dediğimiz gibi, don Juan gerçek mi, Castaneda yazdıklarını gerçekten yaşadı mı, bunları kesin olarak bilemiyoruz, ama şu bir gerçek ki don Juan’ın öğretileri çok sağlam, ayağı yere basan, sıkı öğretiler. Birçok sisteme göre daha az karmaşık ama etkin yöntemler var don Juan’ın öğretilerinde. (Aslında Castaneda bu görüşe elinden geldiğince karşı çıkmaya çalışsa da, don Juan’ın öğretileri, şamanizm dışındaki birçok Uzak Doğu öğretisiyle ve Batı okültizmiyle yakın benzerlikler gösteriyor.) Don Juan’ın öğretilerinin “güç”lü bir yanı da fazla kafa karıştırmaması, pratiğe yönelik olması. Ayrı ca bu kitapların çok zevkli oldugu ve insanı bol bol güldürdüğü de bir gerçek. Bu nedenlerle okumamış olanlarınıza Carlos Castaneda’nın kitaplarını şiddetle öneriyoruz.

Castaneda Rüya Görme Sanatı adlı kitabında, bildiğimiz dünyadan farklı dünyaların var olduğunu ve çalışma yapmak yoluyla bilinç durumumuzu değiştirerek bu şaşırtıcı yerlere gidebileceğimizi söylüyor. Güçlü büyücülerin bilinçli rüyalarını kontrol ederek başardıkları işleri; aramızda yaşayan eski zamana ait, olağanüstü ve bazen tehlikeli varlıkları; don Juan’ın bilgileri sayesinde iki ya da daha fazla kişinin aynı anda nasıl birlikte rüya görebileceklerini; ve rüyanın “dördüncü kapısı” kullanılarak diğer dünyalara nasıl ulaşılabileceğini anlatıyor. Şamanlar için, bildiğimiz dünyanın “sıradan” gerçekliğiyle Castaneda’nın “bir başka gerçeklik” adını verdiği gerçeklik birbiriyle eşit derecede gerçektir. Bir şaman çoğu kez gündelik yaşamındaki deneyimleriyle şamanik yolculuk yaparak gittiği dünyalarda başına gelenleri aralarında kesin bir ayırım yapmadan anlatır:

. . . eğer bir Hivaro (Jivaro) şamanının konuşmasını dinlemiş olsaydınız, onun günlük yaşamında size, bir Batılı olarak, tümüyle anlamsız ya da olanaksız görünen deneyim ve davranışlarını anlatmasını dinleyebilirdiniz. Örneğin, size şamanik gücüyle uzaktaki büyük bir ağacı yardığını ya da bir komşusunun dolabının içinde ters dönmüş bir gökkuşağı gördüğünü söyleyebilir. . . . Aynı konuşmada size yeni bir üflemeli boru silahı yapmakta olduğunu ya da önceki sabah avlanmaya çıktığını söyleyebilir. (Şamanın Yolu 80-1)

Don Juan da bilinçli rüyalardaki yaşama, uyanıkken deneyimlediğimiz yaşamın bir uzantısı olarak bakıldığını söylemektedir:

Rüya görme uykunun yapmamasıdır. Bu durumda rüya görme, uygulayıcıların yaşamlarının bir bölümünü uyku halinde geçirmelerinden oluşur. Öyle ki, rüya görücüler artık uyumuyor gibidirler. Yine de, uykusuzluk onlarda herhangi bir sorun yaratmaz. Rüya görmenin etkisi, sözüm ona ayrı bir bedenin, rüya gören bedenin kullanımı sonucu, uyanık yaşanan zamanın bir uzantısı gibi görünür. (Kartal’ın Armağanı 29)

Gerçekten de bilinçli rüyalarda yaşanılan deneyimler, uyanıkkenki deneyimlere inanılmaz, ayırt edilemez derecede benzer. Bu bilinçli rüyaların sıradan rüyalarla arasındaki birçok farktan biridir. Bilinçli olduğunuz bir rüyada beş duyunuz da çalışır haldedir. Sonradan anımsadığınız normal bir rüyada çoğunlukla yalnızca görme ve işitme duyusu çalışırken, bilinçli rüyalarda görmekle ve işitmekle kalmaz, dokunduğunuz çeşitli şeyleri, kalbinizin atışlarını hissedebilirsiniz, yediğiniz bir yemeğin tadını ya da kokladığınız bir şeyin kokusunu alabilirsiniz. Bilinçli rüyaların bir başka özeliği de, bu rüyalarda yaşanılan deneyimlerin gerçek yaşamdakinden çok daha “gerçek” hale gelebilmesidir. Farkındalık düzeyiniz ne kadar yüksekse gördügünüz bilinçli rüya da o kadar canlı, berrak, net hale gelir. Eğer bilinciniz yeterince açıksa, rüyalar alemi öyle bir hâl alır ki, uyanıkkenki gerçek deneyimleriniz bunların yanında sönük kalır. Castaneda’nın bilinçli rüyaların gerçek yaşam kadar gerçek olup olmadığını öğrenmek için sorduğu, “Şimdi bizim yapmakta olduğumuz şeyler ne denli gerçek yani?” sorusuna don Juan şu yanıtı verir: “Şayet karşılaştırma yapmak istiyorsan, belki daha da gerçek olduğunu söyleyim sana.”

Don Juan rüya görmede bu derece ustalaşmak için “ikinci dikkat” adını verdiği farkındalık durumunun geliştirilmesi gerektiğini söylüyor. Bu dikkati geliştirmek zaman alan, deneyim gerektiren bir iş. Örneğin eğer bilinçli rüyalar diye bir şeyin olduğundan haberiniz yoksa, başınıza gelen bir deneyimi uykudan uyanmak üzereyken yasadığınız bir halüsinasyon sanabilirsiniz. Bilinçli rüyalar gören bir tanıdığımıza da ilk önce böyle olmuştu. Arkadaşımız yıllar önce de birkaç bilinçli rüya görmüş olduğunu, ama o zamanlar henüz bilinçli rüyalardan haberi olmadığı için bunları halüsinasyon sandığını söylemişti. Bilinç düzeyiniz, farkındalığınız ne kadar yüksekse bu rüyaların size oynayacağı sayısız oyunu o kadar kolay atlatırsınız. Örneğin siz gece uyurken bazen boşlukta bir delik açılır ve orada bir görüntü görmeye başlarsınız, bu ilk başlarda birkaç saniye sürer sonra yeniden uykuya dalıverirsiniz. Ama eğer bilinçliliğinizi koruyabilirseniz bu delik genişler ve bilinçli rüya görmeye başlarsınız. Bazen önce durağan bir görüntü çıkar karşınıza, sonra sanki görüntü bir sinema perdesindeymiş gibi siz gidip o görüntünün içine “girersiniz”. Bir de “sahte uyanışlar” vardır, yani uyurken uyandığınızı sanırsınız, ama bir süre sonra tekrar uyanır ve az önce aslında uyanık olmadığınızı anlarsınız! Uzun bir süredir bilinçli rüya görme çalışması yapmakta olan bir arkadaşımız eskiden yaşadığı bir olayı mektubunda şöyle anlatıyor:

 

“Gece duş aldım, kendimi çok keyifli hissederek yattım. Birkaç rüya gördüm, birkaç defa da yatağımda uyandım geri uyudum. Sabah bir şey getirmek için bir arkadasım geldi ve kapıyı çaldı. Yatağımdan kalktım, kapıyı açtım. Arkadaşım biraz konuştuktan sonra gitti. Ama ben yatakta bilinçliydim, kesinlikle bilinçliydim, bunu çok iyi biliyorum, çok keyifliydim, bir şeyler düşünüyordum, iyi bir uyku çekmiştim. Ve birden kapının çalınmasıyla uyanmıştım. Ama ben uyanıktım, dahası düşünüyordum. Rüyadan iki defa uyanmanın başkalarına da olduğunu biliyorum. Ama bu aklıma bile gelmedi, eğer ben az önce uyanıktıysam, bilinçliydiysem ki bundan eminim, o zaman simdi neredeydim? Ve gerçek olan varsa eğer hangisiydi, çünkü deminki de en az şu anki gerçekliğim kadar gerçekti. Yani yıllardır uğraşıp durduğum, kendime dert ettiğim hayat bir rüya mıydı? Rüyalardan tek farkı sürekli olması mıydı? Sürekli bile değildi, hayat rüyalarla ya da rüyalar hayatla, hangisi bilmiyorum bölünüyordu.

Kaynak: KlanNews / Sayı 1/ Haziran 2003 Sayı 2 / Temmuz 2003

 

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s