KURDUN DUASI- Burak Taracar

 

YAZAR HAKKINDA

                Burak Taracar 1977 yılında Balıkesir’de doğdu. Ortaöğrenim ve lise yıllarını Balıkesir Sırrı Yırcalı Anadolu Lisesinde (SYAL) bitirdikten sonra 1996 yılında Uludağ Üniversitesi Elektronik Mühendisliğini kazandı. Geçirdiği ağır bunalım sonucu birinci sınıfta okuldan ayrıldıktan sonra bir süre tedavi olup 1999 yılında Balıkesir Üniversitesi Necatibey Eğitim Fakültesi’ni kazandı ancak üçüncü sınıfta hastalığının nüksetmesi yüzünden oradan da ayrıldı. Yazmak gibi sözel yetenek isteyen bir işle meşgul olmasına rağmen gördüğü sayısal eğitimin onun sözel mantık ve analiz yeteneğini geliştirdiğini söyler. Şu anda bir kısmı basılmış bir kısmı basılmamış Alak Suresi Analizi, Kalem Suresi Analizi, Fatiha Suresi Analizi, Yağmurlar, Kurdun Duası, Sevgilime (şiir), Ahlak ve Felsefe ve Yağmurlar adlı 9 adet eseri vardır.

buraktaracar@hotmail.com

buraktaracar.blogspot.com

Erkan, Fahir ve Sezen… Hepinizi çok seviyorum…

Benim Morpheus’um.[ rüyalar tanrısı] O kendini bilir. Beni geceleri az mı eğitti?

KURDUN DUASI

               

1

Bozkırın üzerindeki tek erkek kurt olan Nadya uluyordu. Onun uluması hem onun Tanrı’ya olan duası, hem de duyanlara kendini “Ben varım!” diyerek göstermesiydi. Tanrı’ya hem O’nun azabından ürkerek hem de O’nun rahmetini umarak yalvarıyordu ve bu yalvarış çevrede yaşayan diğer insanlar ve canlılar için bir korku olarak kendini aksettiriyordu. Belki de Tanrı’nın doğa düzeneğini özgür ve bağımsız kurttan diğer koyun sürüsü gibi canlıların ve beyinlerin korkması şeklinde düzenlemesi, O’nun yalnızca kendinden korkanları ve yalnızca kendinden umanları diğerlerine üstün kıldığına bir işaretti. Ayın hilal şeklini aldığı gece birbiri ardına ulumalarla dua eden kurt ayrıca geceyi ihtişamlı kılıyordu.

Şöyle diyordu Nadya: “Rabbim, üzerinde yaşadığım, avlandığım ve kendime nimet elde ettiğim toprakları bana ait kıl. Eşlerimi ve onlardan olan çocuklarımı bana bağışla. Eşlerimi bana hayat boyu dost, yardımcı ve iyi birer sırdaş kıl. Yavrularımı hünerli ve görkemli avcılar yap. Bastığımız toprakta bizi gören herkes korksun ve kimse bize galip gelemesin. Yaşadığımız süre boyunca bizi özgür ve bağımsız kıl. Üzerinde yaşadığımız toprağı bize bağışla. Bizlere bu topraklarda ölmek nasip eyle…”

Olgunluğunun ilk çağlarında olan Nadya duasını bitirdikten sonra çevresine bakındı. Heybetli bir görüntüsü vardı. Siyah kıllar, mavi gözler, son derece simetrik ve vahşi bembeyaz dişler. Geceleri yalnız olmayı seviyordu. Tanrı onu yalnız olarak yaratmıştı ve o, eşleri ve çocukları olmasına rağmen yalnız avlanır ve gezerdi. Uyumak istediği zaman eşi Same’nin yanına gider, onun sırtına başını koyar ve uyurdu. Parlayan ay ve gecenin karanlığı içinde vahşi duygular bazı gelgitler yaratıyordu. Gece karanlığında karşısına çıkacak bir canlıyı av olmamasına rağmen öldürebilirdi. Bu duygu ona ayrıca bir cesaret ve güç veriyordu. Tanrı neden böyle yaratmıştı ki, neden hep koyun kurttan kaçmak veya aslan ceylanı öldürmek zorundaydı? Yaratılış esnasında bir sınav mı yapılmıştı ki kendisi vahşi bir kurt ve başkası pısırık, ot yiyen bir koyun haline gelmişti? Gerçekten böyle bir sınav yapılmış mıydı veya yaratılan her canlıya aynı şans verilmiş miydi? Bu soruların cevabını şimdilik bilmiyordu fakat Tanrı kavramı üzerine düşünmeye başladığından beri hep bu konular kafasını meşgul etmeye başlamıştı.

Nadya, eşi Same ve çocuklarının yanına dönmek üzere yola koyuldu. Belki avlanmak üzere yola çıktığında birkaç gün eşi Same’den ayrı kalabilirdi fakat çocuklarından iki gün de olsa asla ayrı kalamazdı. Hatta kızı Kayla’nın gözlerini o kadar seviyordu ki onun gözleri için ölebilirdi. Masmavi, büyük ve yuvarlak gözleri vardı Kayla’nın. Yavru bir dişi olduğu için henüz bir erkek kurtla tanışmamıştı fakat babasına aşıktı Kayla… Eşi Same’de ona aşıktı fakat onunki daha olgun bir aşktı. Beraberliklerinin başlangıcından beri Same, hep sadık, sevgi dolu ve ona nasıl olduğunu bilemediği bir huzur veren olgun bir eş olmuştu. Hiçbir konuda Nadya’ya karşı çıkmamış, beraber avlanmışlar, beraber uyumuşlar beraber yemiş, içmişlerdi. Same, her halde ondan bir yaş büyük ya da büyük olasılıkla dişi bir kurt olduğu için Nadya’ya karşı daha olgun bir aşk besliyordu. Şu anda yavrular henüz emzirme aşamasında olduğu için Same, Nadya’yla birlikte ava çıkmıyor, ufaklıklarla birlikte mağarada bekliyordu. Nadya’nın erkek çocuğu olan Ressa ise son derece yaramaz, deli dolu, içi içine sığmayan bir yavruydu. Sürekli oyun oynamak ister, kardeşi Kayla’dan yüz bulamayınca annesine sataşırdı. O da görünüşe göre büyüyünce babası gibi görkemli, cesur ve güçlü bir kurt olacaktı. Babası yanına gelince her şeyi bırakır, babasının sırtına atlar, onu ısırmaya başlardı. Babası onu bir silkinişte üzerinden attığı için bu olay fazla sürmezdi. Bazen babasına sataştığı zaman Nadya ona kızar, hırlar, fakat o hiç kaçmaz, babasının yumuşak kalbini bildiği için onu yalamaya başlardı. Babası da her defasında ona ceza olarak bir pati atacağı halde bundan vazgeçerdi.

Nadya işte bu düşünceler içinde mağarasına doğru geri dönüyordu. Ne kadar da özlemişti yavrularını, ailesini. Yavrularının ve eşinin kılına zarar gelmesin diye onlar için ölebilirdi. Hatta daha fazlasını yapabilirdi. Eşi Same’nin kendisine karşı merhametli ve olgun aşkı için, yavrusu Kayla’nın mavi gözleri için ve oğlu Ressa’nın bir kıl tanesi için… Yaşamımızın amacı sevgi diye düşündü Nadya… Erkek ve dişi olarak yaratılmamız, birleşmemiz, çocuklarımızın olması ve aramızdaki duygusal bağ… Hep sevgi için…

2

Nadya bu duygular içinde bol ve gür ağaçlıklı bir ormanlık alanın içinde yürürken birden burnuna bir koku geldi. Ceylan kokusuydu bu… Az ileriye baktığında büyük, erkek bir ceylan gördü fakat ceylan onu daha önceden görmüş, bir anda var gücüyle kaçmaya başlamıştı. Nadya içindeki vahşi duygulardan dolayı hiç vakit kaybetmeden onun peşinden koşmaya başladı. Bir süre için o ceylandan  daha hızlı koşabilirdi fakat bu sadece kısa bir süre sürecekti. Uzun soluklu bir yarışta ceylan ona galip gelecekti.  Nadya bütün dikkatini ceylana ve ayaklarının hızına verdi. Ağaçlıklarla dolu arazide ceylan bir oraya bir buraya koşuyor, onu şaşırtmak istiyordu. Nadya avına yaklaştı, yaklaştı… Gücü tükeniyordu. Şimdi ceylanın iki üç metre arkasındaydı. Son bir hamleyle ceylanın üzerine atladı fakat ceylan yanından geçtiği ağacın sağına doğru bir kavis çizerek kaçmayı başardı. Nadya’nın ise gücü tükenmişti. Koşmaktan vazgeçti. İçinde bir pişmanlık ya da bir üzüntü duymuyordu. Doğasının gereğini yapmıştı. Doğa kuralları bir kez daha işlemiş, avcı avı kovalamıştı. Kural buydu. Avcı avı yakalasa da, av avcıdan kaçmayı başarsa da doğa kuralları aynı şekilde işleyecek, avcı avı kovalayacak ve av avcıdan kaçacaktı.

Kovalamaca kısa sürse de Nadya yorulmuştu. Şimdi belirli bir süre için belirli bir olaya, yani kovalamacaya odaklandığı için beynini boşaltmıştı. Evine dönmeye karar verdi. O ceylan bu kez kaçmayı başarmıştı ama o ya da ailesinden herhangi biri muhakkak bu orman içindeydi. Fakat Nadya şimdi ceylanı düşünmüyordu. Tanrı’nın yaratış amacı ve nedenlerini düşünüyordu. Kendisi güçlü ve vahşi bir kurttu. Eşi de… Büyüyünce çocukları da korkusuz ve avcı yaratıklar olacaktı. Fakat Nadya’yı düşündüren de buydu işte. O ceylan ise hayatı boyunca etrafta kurtlar veya diğer vahşi canlılar var mı diye korku içinde olacak, dikkat kesilecek ve etrafı dinleyecek bir canlı olacaktı. Başlangıçta bu şekilde yaratılma seçeneklerini kendileri mi seçmişlerdi? Kendisine ve türüne verilen bu üstünlük nedendi? Veya ceylana verilen bu yaşam tarzı nedendi? Kurt veya ceylan olarak yaratılma seçeneklerini kendileri seçmemişlerdi. Belki dünyaya gelip bilinçli varlıklar olduktan sonra Tanrı katında düşündükleri ve yaptıkları iyi ve kötü, doğru ve yanlış tercihlere karşı kendilerine belirli özellikler verilseydi bunu anlayabilirdi. Fakat dünyaya gelmeden önce yaptıkları hiçbir yaratılmış bilmiyordu. “Belki de benim gerçekten merak ettiğim şey bu…” diye düşündü Nadya. Dünyaya geldikten sonra yaptığım iyi ve kötü şeylerin cezasını anlayabilir ve kabul edebilirim. Ama bütün canlıların ilk yaratıldıkları anda belirli bir adalet veya yapılmış herhangi bir sınav aşamasından sonra dünyadaki konumu belirleyecek bir adalet var mı? Ya da sınav dünyaya gelmeden önce her canlı için aynı şartlarda, aynı imkanlarda mı başlıyor? Dünyaya gelmeden önce yaratılmışlar bir süre sınav edilip dünyaya geliş konumları, güçleri, kapasiteleri ve diğer özellikleri ona göre mi belirleniyor? Altıncı hislerim bana Tanrı’nın mutlak ve mutlaka kesin adalet sahibi olduğunu söylüyor fakat bundan öncesini ve sonrasını göremiyorum.

Nadya batan dolunay altında ulumaya başladı. Uluması çevredeki canlılara korku veren ilahi bir müzik ya da dua gibiydi. Olması gereken de buydu zaten. Eğer Nadya o batan dolunayın altında öyle uhrevi ve korku verici bir şekilde ulumasaydı doğa da bu etkileyici merasimden mahrum kalacaktı. Yavaş yavaş ışıklarını yitiren yıldızlar, ıslak çimenler ve ağaçların gölgeleri Nadya’ya adeta doğanın muhteşemliğini anlatıyordu. Neden, diye düşündü Nadya… Doğa bu kadar muhteşemken bu ihtişama ve uyuma karşı çıkmak neden? Az sonra hızlanmaya başlayacak olan yağmur doğaya yeni bir nefes getirecekti ve o, yaşanan tüm bu güzelliklerin ardından Tanrı’ya karşı sadece bir tek duygu beslediğini düşünecekti: Karşılıksız şükür, sonsuz şükür, yaşanan ve yaşanacak her şey için şükür, bekleyişler için de, iyilikler için de kötülükler için de…

Nadya sabahın ilk ışıklarında mağarasına vardığında eşi Same’nin onu uyumadan beklediğini gördü. Çocukları da onu gördüklerinde uyanmışlardı. Kayla onu görünce mavi gözleri birden parladı. Babasına aşıktı Kayla, rüyasında bile babasını görürdü. Hemen babasının yanına gidip ona sevgi gösterisinde bulunmaya başladı. Kalbi pıt pıt diye daha hızlı atmaya başlamış, uykunun verdiği mahmurluk yerini kalp çarpıntısına bırakmıştı. Babasının yüzünü ve ön bacaklarını yalıyor, adeta “çok özledim” diyordu. Nadya küçük bir göz kırpmasıyla onu yatırdı hemen. Oğlu Ressa ise babasının geldiğini anlar anlamaz onun sırtına çıkmış ve kulaklarından ısırmaya başlamıştı. Nadya bir silkinişte onu yere attı, bir de pati vurdu. Bu hem kızma hem eğitim hem de sevgi gösterisiydi. Ressa babasından karşılık bulamayınca kardeşi Kayla’ya sataşmaya başladı. Nadya bakışlarını eşi Same’ye çevirince onun da ona baktığını gördü. Zaten ne zaman gözgöze gelseler bir kere daha aşık olurdu eşi Same’ye. Belki de Same, yeryüzünde bulabileceği en olgun ve güzel dişi kurttu. Onunla beraber avlanır, onunla beraber yer, onunla beraber içer, onunla beraber yatardı. Yavrularının dünyaya geleceği son ana kadar hiç yalnız bırakmamıştı Nadya’yı. Nadya Same’nin gözlerine bakınca onu neden bu kadar çok sevdiğini anladı. Same’nin başka hiçbir dişinin olamayacağı kadar olgun ve anlayışlı olması yüzünden aşıktı ona. Same’nin onunla konuşmasına bile gerek kalmazdı çünkü Nadya Same’ye bakınca anlaşılırdı gözlerindeki mavi derinlikten ne demek istediği. Sadece bakışlarıyla konuşurlardı. Kelimeler fazla gelirdi onlara… Same, Nadya’nın yorulduğunu anlamıştı. Bir göz kırpmayla yere uzandı. Nadya’da başını Same’nin sırtına koyup uyumaya karar verdi. O an içinde bulunduğu tüm bu güzelliklerin değerini düşündü. Herhangi bir kavramla paha biçilemezdi bu değere. Böyle bir eş, böyle yavrular, gençlik, sağlık ve içinde bulundukları doğanın ihtişamlı mucizesi… Zaten aklı da yetmezdi. Sadece içinde bulunduğu anı yaşamak ve şükretmek gerekiyordu. Başka neye gerek vardı ki? Same’nin sırtına başını koyunca uyku bastırdı ve o farkında olmadan gerçekle ilahi olanı birbirine karıştırarak uykuya daldı.

3

Öğle ışıkları geniş mağaranın ön taraflarına vurmuş, mağaranın içini de aydınlatmaya başlamıştı. Nadya gözlerini açtığında eşi Same’nin de uyanık olduğunu fakat kendisini uyandırmamak için hareket etmediğini gördü. Yavrular ise birbirlerine sarılmış, yatmaya devam ediyorlardı. “Artık yavrulara avlanmayı öğretmenin zamanı geldi” dedi Nadya. Same tepki vermedi. Bu onun olumlu cevap verdiğine işaretti fakat Same yine de kıyamıyordu yavruları sütten ayırmaya. Yavrularının yanına giderek onları yalamaya ve uyandırmaya başladı.

Kayla ve Ressa ana babalarının her ikisinin de yanlarında oluğunu görünce önce gözleri parladı sonra onlarla oyun oynamak isteğiyle boğuşmaya kalktılar. Fakat Nadya onlara sert bir şekilde onlara bugün avlanmayı öğreneceklerini telkin etti. İnsanların konuşmasına benzemeyen yalnızca birbirlerini tanıyan kurtların anlayabileceği sessiz bir konuşma yöntemiydi bu. Fakat çocuklar hala annelerine saldırıyorlardı. Belli ki çok acıkmışlardı.

Yola çıktıklarında Nadya ailesine ileride bulunan nehri gösterdi. “Orada avlanacağız” dedi. Kayla ve Ressa nehrin yanına geldiklerinde şaşkın şaşkın bakmaya başladılar. Nehirden sürüyle balık geçiyor ama ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Nadya birkaç adım suyun içerisine girdi. Dikkatli, sessiz ve sakin bir şekilde sağ eli yukarıda kıpırdamadan beklemeye başladı. Nehirdeki iri balıklardan bir tam ayaklarının önünden geçerken sağ eliyle suyun içine vurdu. Daha sonra balığı iki eliyle suyun içinde kıstırdı ve ağzıyla kavrayarak suyun dışına, nehrin kıyısına attı. “İşte böyle” dedi. Arkasından bir tane daha ve eşi Same de bir balık daha tuttu. O günlük yiyecekleri tamamlanmıştı. Çocuklara ilk katı yiyecek olarak balık eti biraz garip gelmişti ama yine de ses çıkarmadan yemişlerdi. Bir dahaki avda kendilerini babalarına ispat etmek istiyorlardı. Öğleden sonra Nadya, eşi Same’ye neredeyse her gece yaptığı gibi biraz gezineceğini ve düşüneceğini söyleyerek yola çıktı. Dönüşü belki de sabahı bulacaktı.

Biraz ilerleyince Nadya ve Same bir yılan gördü. Nadya çocuklarına bir göz işareti yaparak, “Hadi, onu da siz yakalayın” dedi. Kayla ve Ressa hemen yılanın peşinden koştular. Yılan ise kaçıyordu fakat her iki yavru onu etrafında sarınca çöreklenerek durdu. Ressa yılanın başına patisiyle vuruyor, onun havaya kalkan başını indirmek istiyordu. Yılan ise büyük kurtların tehlikeli olduğunu anlamış, hiç kıpırdamıyordu. Nadya eşi Same’ye baktı. Same, “Henüz avlanacak çağda değiller” diyerek aile yola devam etmeye başladı.

Az sonra Nadya’nın burnuna bir koku geldi. İçki kokusuydu bu. Kokunun izini takip edince kurt ailesi bir ağaç dibinde atılmış içki şişeleri buldular. Nadya, “Buradan gitmeliyiz, sanırım burası tehlikeli” dedi. Ressa ve Kayla önden bir o yana bir bu yana koşarak gidiyor. Anne ve baba kurt ise arkalarından yürüyerek onları takip ediyorlardı. Bu sırada hiç beklenmedik bir şey oldu. Az ileride ailesinden biraz uzaklaşmış minik bir kız çocuğu duruyordu ve Ressa hemen koşa koşa minik kızın yanına gitmiş ve onu yalamaya başlamıştı. Minik kız ise bundan çok hoşlanmış, o da Ressa’yı minik elleriyle sevmeye ve gülmeye başlamıştı. Nadya birden tehlikenin farkına vardı. “Ressa, çabuk gel buraya” dedi. Çünkü çocuklarının yanında kurt sürüsünün bulunduğunu gören anne avazı çıktığı kadar bağırmaya başlamış, baba ise tüfeğini almak için arabasına koşmuştu. Oysaki yavru kurt ve minik kız sadece oynuyorlardı ve kız çocuğu içkili anne babanın bağırtılarını duyunca ağlamaya başlamıştı. Nadya ve Same çocukları da önlerine katarak, koşarak oradan uzaklaştılar. Oysaki Ressa gözleriyle adeta “Ben ne yaptım ki?” diyordu.

Güneşin batmasına yakın Nadya eşi Same’ye, “Sen çocuklarla birlikte mağaramıza geri dön” diyerek gece olunca yalnız kalmak istediğini söyledi. Same ise “olur” cevabını bir bakışta anlatmıştı ona. Anne ve çocuklar oradan uzaklaşınca Nadya az ileride, ağaçların bitiminde bulunan bir tepeye çıkarak Tanrı’yı düşünmeye ve dua etmeye başlamıştı. Dolunayın sükuneti altında vahşi kurdun uluması yine muhteşem bir doğa gösterisi sunuyordu etrafa…

Tanrım, diyordu Nadya. Muhteşem çocuklarım ve muhteşem bir eşim var. Bense henüz yaşlı sayılmam ve en olgun çağımdayım. Bize verdiğin bunca nimetler için sana binlerce kez şükrediyoruz. Ancak aklımda kalan bazı sorular var. neden o ceylan bir ceylan olarak yaratıldı da ben bir kurt olarak yaratıldım? O, hayatı boyunca kurtlardan ürkerek ve kaçarak, kendisini onlardan uzak tutmaya çalışarak yaşayacak. Oysaki ben, benden daha güçlü ve daha vahşi bir canlının canını almaya muktedirim. Onun yazgısında kaçmak var, benim yazgımda ise kovalamak. Bu ayrımın sebebi, hikmeti nedir? Ortak bir özelliğimiz de var. O ceylan da ben de  hatta eşim de ailemize bağlıyız ve ailemiz, yavrularımız için canımızı vermeye hazırız. Sanıyorum yaratılmışların yazgısındaki aile, çocuk, eş bağları bizler için, tüm yaratılmışlar için vazgeçilmez bir özellik. Binlerce yıldır binlerce kurt binlerce ceylan avlamış ama ne ceylanlar bitmiş ne de kurtların soyu tükenmiş. Bütün bunların bir hikmeti olduğuna inanıyorum. Ancak yaratılan türler arasında bir tür var ki ihtiyacı yokken, gereksizken can alıyor. İnsan türü ceylanın derisini almak için ceylan, kurdun derisini almak için kurt öldürüyor. Oysaki yaşamını sürdürmek için bizi öldürmesine gerek yok… Sahip olduğu koyun ve diğer küçükbaş, büyükbaş hayvan sürülerinden hem beslenebilir, onların etinden, sütünden faydalanabilir hem de onların derisinden faydalanabilir. Kendi zekasıyla yaptığı o patlayan aletlerle bizi haberimiz bile olmadan uzaktan avlayabiliyor. Ceylanın kaçmasını, kurdun kovalamasını anlayabiliyorum ama insanın yaptığı ne akla sığıyor ne kalbe…

4

Nadya duasını bitirmiş, gecenin karanlığı içinde yürürken birden bir koku fark etti. Ceylan kokusuydu bu…  Fakat anlayabildiği kadarıyla bir değil birden fazla ceylan vardı. Kokunun geldiği tarafa doğru yürümeye başladı fakat tam o sırada daha önce kovaladığı ceylan onun önüne atladı. Vahşi kurt avını görünce hemen peşine düşmüştü. Ceylan ise kurdu peşine takmış, sağa sola zigzaglar yaparak ve sanki kurt ona her an yetişecekmiş gibi bir mesafe bırakarak kaçıyordu. Gerçek ise şuydu. Ceylan ailesinin, eşinin ve yavrularının av olmaması için bir şaşırtmaca yapmış, kurdun önüne atlayarak onu peşine takmıştı. Gerçekte kurttan daha hızlı olduğu için, onu ailesinden güvenli bir mesafeye uzaklaştırıncaya kadar onu peşinden sürükleyecek daha sonra ise tüm gücüyle kaçacak ve gözden kaybolacaktı. Tabii ki bu sırada ailesi de güvenli bir yere kaçmış olacaktı. Gerçekten de öyle oldu. Nadya bir süre avını takip ettikten sonra yoruldu, gücü tükendi ve en sonunda ceylanı kovalamayı bıraktı. Ceylan ise daha önceden belirlediği yere gelinceye kadar onu belirli bir yakınlıkta tutmuş daha sonra ise ayaklarına son bir kuvvet vererek gözden kaybolmuştu. Doğanın kuralları bir kere daha işlemiş, avcı kovalamış, av kaçmıştı. Ve ceylan ikinci defada da kendisini ve ailesini kurtarmıştı.

Nadya geri dönerek ailesinin yanına gitmeye, mağarasında uzun bir uyku çekmeye karar verdi. Parlayan dolunayın altında yürürken bir yandan da olan biteni düşünüyordu. “Doğrusu ceylan çok akıllıca davrandı. Ailesini korumak adına benim önüme atladı ve beni peşine taktı. Doğrusu aldığı risk göz önüne alınınca  takdir edilecek bir davranış bu… Büyük cesaret ve aile reisliğinin en büyük göstergesi. Fakat o ceylanı bir yerde mutlaka kıstıracağım ve onu öldürmeden önce ailesi için gösterdiği bu cesaret için ona son bir kez konuşma imkanı vereceğim. Avın avcıyla son bir kez konuşması… Acaba bana neler diyecek? Bunu merak ediyorum…”

Nadya bir süre yürüdükten sonra mağarasına vardı. Çocukları Ressa ve Kayla gözlerini kapatmış ve ön ayaklarını uzatmış olarak bir köşede uyuyorlardı. Dişi kurt ise olgun ve vahşi, mavi gözleriyle ona bakıyordu ve belli ki hiç uyumamıştı. Onu beklemişti. Nadya ona doğru ilerleyince olgun dişi  hemen onun ne yapmak istediğini anlamış, Nadya’nın başını sırtına koyması için yere uzanmıştı. Nadya başını ve göğsünü eşinin sırtına dayadı ve bir süre sonra derin bir uykuya daldı. Rüyasında çok garip şeyler gördü. Bir grup içkili ve tüfekli insan bir kurt sürüsünü esir almış, yavruları kendi yaptıkları demir kafeslere kapatmış, anne ve baba kurtları ise acımasızca katlediyorlardı. Acımasız bir katliamdı bu… Yavrular ise anne ve babalarının birer birer öldürülmesini bağırarak ve ağlayarak seyrediyorlar ancak hiçbir şey yapamıyorlardı. Nadya ter içinde uyandı. Dişi kurt ise hala uyumamış ve onun uyanmaması için kıpırdamamıştı. “Uykunda titriyordun, kötü bir kabustu sanırım” dedi. Nadya “Evet” diye cevap verdi ve başını tekrar Same’nin omuzlarına koydu. Kendini çok yorgun hissediyordu.

5

Birkaç gün sonra yavru kızın anne ve babası haberleri kasabaya ulaştırmış, kasabadaki avcılar arasında ormanlık alanda kurtların ve ceylanların olduğuna dair söylentiler dolaşmaya başlamış, bazıları kurtların derilerini nasıl yüzeceklerini hesaplarken bazıları ceylan derisinden yelek giymenin hayallerini kurmaya başlamıştı. Avcılar komitesi beş kamyonet halinde bir sürek avına çıkmayı kararlaştırmıştı. Tabii ki avcı köpekler de bu sürek avında yardımcı olacaklardı. Sonunda belirlenen gün gelip çattı ve avcılar av köpekleri önde kamyonetli ve yaya avcılar arkada sürek avına başladılar. Her şey uzun sürecek ve mutlaka bir sonuca ulaşacak bir av için tasarlanmıştı.

Bir terrier avcı köpeği uzaktan ceylan ailesinin kokusunu almış bütün gücüyle havlayarak kokunun geldiği yöne doğru koşmaya başlamıştı. Arabalar terrierin yükselen sesini duyunca köpeğin peşinden iz sürmeye başladılar. Av köpeğinin havladığı yönde daha önce Nadya’yla defalarca karşılaşmış ve ondan kaçmayı başarmış olan ceylan ve onun ailesi duruyordu. Aile büyük erkek ceylan, onun dişisi, iki aylık bir yavru ve büyük yavrulardan oluşuyordu. Terrierin geldiğini ilkönce erkek ceylan fark etti. “Hemen buradan uzaklaşmalıyız! İnsanlar geliyorlar. Bizi vuracaklar!” dedi. Anne ceylan iki aylık küçük yavruya baktı. “Ama o henüz koşamaz. Bizimle birlikte gelemez” diyerek bir an duraksadı. Anne ceylanın içi elvermiyordu yavrusunu insanların kurşunları önünde bırakıp gitmeye. Erkek ceylan, “Şimdi duygusal olma zamanı değil. Ya onu bırakıp kaçacağız ya da hep birlikte öleceğiz. Böyle olmasını ben de istemezdim. Ama bu bir gün hepimizin başımıza gelecek. Onun yazgısı da buymuş. Şimdilik kaçtıktan sonra onun için dua etmekten başka çaremiz yok” dedi. Anne ceylan yavrusuna son bir kez bakarak çaresizce boyun eğdi. Yapabileceği bir şey yoktu. Ve dört büyük ceylan koşarak gözden kayboldu. Bu sırada terrier yavrunun önünü kesmiş, insanlar ise arkadan yetişmişlerdi. Yavru ayakta durmaya, yürümeye çalışıyor, korkudan ne yapacağını bilmiyordu. Anne ve babasının kendisini bıraktığına mı yansın, insanların kendisini acımasızca öldüreceğine mi yansın. Dizleri titriyordu ve annesinin arkasından bağırıyordu. Aralar yavruyu önden ve arkadan, sağdan ve soldan kuşattı. Dört avcı birden tüfeklerini doğrulttular. Tam o sırada içlerinden biri, “Vurmayın, derisini yüzeceğiz!” dedi. Arabalardan atlayan üç kişi bıçaklarıyla önce ceylanın boğazını kesti daha sonra başını gövdesinden ayırdı ve yavrunun derisini yüzdüler. Arda kalan kısımları ise geride bırakarak orada içkili bir kutlama partisi yaptılar. Yavru olduğuna göre anne ve baba da vardı. İçlerinden kusanlar oldu, kamyonetlerin arkasında sızanlar oldu. Gün batımına doğru çöplerini ve içki şişelerini de arkada bırakarak kasabaya geri döndüler. Amaçları daha büyük ceylanların da olduğunu arkadaşlarına anlatmak ve bu sefer daha kalabalık bir şekilde geri gelmekti.

6

Nadya öğle vakti ava çıkmış, tek başına yürümekteydi. Amacı nehir kenarında birkaç balık avlayıp karnını doyurmaktı. Biraz uzun ve kavisli bir yol yürümesi gerekiyordu ki tam bu sırada ağaçların dibinde yavru ceylanın gövdesinden ayrılmış başını gördü. Biraz ötesinde ise içki şişeleri ve çöpleri… “Bunu ancak insanlar yapmış olabilir. Can karşılığı olmadan canı ancak insanlar alır” diye düşündü kendi kendine. Biraz daha yürüyüşünü uzatmaya karar verdi. İleride nehrin sesini duyabiliyor ve suyun şırıltısını duyabiliyordu. Fakat nehir kıyısına gelince duraksadı. Nehrin kıyısında daha önce gördüğü minik kız çocuğu ailesinden uzaklaşmış ve bacaklarını suya daldırarak şarkı söylüyordu. Ailesinin kamyoneti ise uzakta duruyor, kızın anne ve babası kendi işlerine bakıyorlardı. Nadya dikkatlice kızı süzmeye başladı. Şirin, sarı saçlı, güzel ve küçük bir kız çocuğuydu bu. Kız onu aniden fark edince birden oturduğu yerden kalkmak istedi fakat ayakları kaydı ve suya düştü. Yüzme bilmediği ve su yuttuğu için bir türlü bağıramıyor, suya bir dalıp bir çıkıyor, akan ırmakla birlikte sürükleniyordu. Nadya kızın suya düştüğünü görünce hemen onu çıkarmak için suya atladı. Birkaç kulaçtan sonra dişleriyle kızı gömleğinin yakasından yakaladı ve bütün gücünü kullanarak kıyıya yöneldi. Bu sırada kızın babası kızının kaybolduğunu fark etmiş, onu aramaya başlamıştı. Nadya’nın kızı kıyıya çıkarmasına az kalmıştı. Adam bu sırada uzaktan kurdun kızı kıyıya çıkarmaya çalıştığını gördü. Ona göre bu imkansız bir şeydi. Yani onun mantığında böyle bir doğa olayı yoktu. Ama o kendi kurallarını işletmeyi düşünüyordu. Hemen geri döndü, kamyonetten tüfeğini almak üzere koşmaya başladı. Bu sırada Nadya son gücünü kullanmış ve yavruyu kıyıya çıkarmıştı. Bir yandan soluk alıp vermeye çalışırken bir yandan da kızı izliyor, ona bir şey olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. Kızın fazla bir şeyi yoktu. Sadece biraz su yutmuştu. Vahşi kurt ise yorulmuş, bundan sonra olabileceklere bakıyordu. Bu sırada adam tüfeğini eline almış, mermi dolduruyordu. Nadya daha önce tanıdığı tüfeği görünce son bir gayretle oradan uzaklaşmak için koşmaya başladı. Adam arkasından birkaç el ateş ettiyse de sadece ağaçları vurmuştu.

Nadya adamın kurşunlarından uzaklaşmış, dinlenmiş ve yürüyerek yoluna devam ediyordu. Sık ağaçların ötesinde, az ileride bir mağara vardı ve rüzgarın ters yönde esmesi yüzünden hiçbir koku alamıyordu. Altıncı hisleri ona mağaranın yanına gitmesini, orada önemli bir şeyler olacağını söylüyordu. Yavaşça, sezdirmeden, nefes bile almadan mağaranın yanına gitti. Mağaranın içine bakınca orada daha önce defalarca kendisinden kaçmayı başaran erkek ceylanı gördü. Birbirlerinin gözlerine baktıklarında her ikisi de çoktan olacakları anlamıştı. Nadya:

-Sonunda seni yakaladım. Buradan kaçamayacağını biliyorsun. Bana söylemek istediğin bir şey var mı?

-Evet biliyorum. Demek ki hayatın sonu buradaymış. Ne yapalım… Yazgı böyleymiş. Avcı kovalar, av kaçar. Ve bu kaçış bir gün sona erer. Doğanın kuralı böyledir.

-Aklıma ne geldi biliyor musun? Sen daha önce aileni korumak için benim önüme atladığında ve beni arkana katıp aileni korumak adına kendi hayatını riske attığında ve o koşuşturmaca bittiğinde, senin bu asil davranışın kendi kendime bir söz vermiştim. Seni yakaladığımda, öldürmeden önce sana son bir kez konuşma şansı verecektim. Ölümden önce avın avcıya söyleyeceği son birkaç söz… Ne söyleyeceğini merak ediyorum. Bence bu kutsal bir konuşma olacak…

-Senin adın nedir vahşi kurt? Doğrusu pek güçlü ve yaman bir avcıya benziyorsun.

-Adım Nadya… Bu ormanlarda yaşarım ve uzun süredir seni takipteyim.-

-Ailen var mıdır? Eşin, çocukların?

-Evet, bir eşim, küçük bir oğlum ve bir kızım var. Her üçü de benim gibi mavi gözlü, kurt nesline yakışan hayvanlar. Eşim muhteşem bir dişi, yavrularım ise ileride çok güçlü ve benim gibi vahşi kurtlar olacaklar.

-Peki sana bir soru sorayım… Eşin ve çocukların için canını verir miydin? Yani bir tarafta sen, bir tarafta onların hayatı olsaydı? Gözünü kırpmadan verir miydin?

-Evet verirdim… Gözümü kırpmadan.

-O halde sana söyleyeceklerimi dinlemeden önce senden son bir isteğim olacak. Eşim ve ailemin size ve insanlara yem olmaması için, öldürülmemeleri için onlara son bir çağrı yapmak istiyorum.

-Peki, kabul… Sesini mümkün olduğu kadar duyur ve bir daha karşımıza çıkmasınlar. Ancak kendine ait bir şansın olmadığını bil.

Ceylan, “Biliyorum” dedi ve kurda fazla yaklaşmadan mağaranın önüne doğru birkaç adım attı. Ailesinin o diyarlardan uzaklaşması için uzun uzun uludu. Ailesine çağrıda bulunurken artık bir daha onlara dönemeyeceğini de bildirmişti.

-Senin adın nedir yaşlı ceylan? Bana kendini tanıt, dedi Nadya.

-Bana “Bilge” derler. Gerçek adım ise Opra. Bu ormanlarda yaşarım. Bir eşim vardı, iki büyük oğlum ve bir minik yavrum vardı. Eşim ve iki oğlum buralardan uzaklaşacaklar ancak minik yavrum…

-Onu sormasan daha iyi olur. İnsanlar derisini yüzdüler.

Yaşlı ceylanın bir an gözleri sulandı. Diyecek bir şey bulamıyordu. “Keşke…” diye söze başladı ama sözün gerisini getiremedi.

-İnsanlar neden öldürür, hiç düşündün mü, dedi ceylan.

-İnsanlar çoğu kez zevk için öldürüyor. Bunu anlamıyorum.

-Evet, bu anlaşılmaz bir şey. Peki sen neden öldürüyorsun?

-Ben hayatta kalmak için öldürüyorum. İhtiyacım olmadığı zaman ise ava yaklaşmam.

-Peki ben neden kaçıyorum? Benim kimseyi öldürmek gibi bir şansım yok. Sen neden avcısın ve ben neden avım. Ben otlarla beslenirim ama sen benim etimden faydalanırım. Sence bu adil mi?

-İşte benim sorum da bu, dedi vahşi kurt. Ben neden güçlü ve yırtıcıyım da sen neden güçsüz ve ürkeksin? Tanrı’ya sürekli bu sorunun cevabını soruyorum. Ben neden bir avcı olarak yaratıldım da sen neden bir av olarak yaratıldın? Sınav veya seçim ne zaman yapıldı? Dünyaya gelmeden öne hepimiz aynı tür bir varlık mıydık veya hepimiz aynı tür bir ruhken dünyaya gelmeden önce belirli bir sınav oldu da bu yüzden mi kendimize özgü özelliklerle, değişik türlerde, ruhsal yapılarla ve değişik yapılarda grupları olarak geldik?

-Sorun burada değil. Eğer ayrı yapılar olmasaydık aynı dünyaya gelmenin ne kıymeti olurdu. İki farklı kurdun veya iki farklı ceylanın bile psikolojisi farklıdır. Düşünce yapısında bile bu fark kendini belli eder. Her canlı, aynı tür olsa bile birbirinden tamamen ayrı bir dünyadır. Farklı benlikler olarak yaratıldığımız için bu dünyadayız ve Tanrı hepimize farklı bir sınav uyguluyor.

-Peki sen neden avsın ve ben neden avcıyım?

-Her zaman avcı avı kovalar ve öldürür. Beni sen öldürebilirsin, seni bir insan öldürebilir ve bir insanı da bir aslan öldürebilir. Aslan en büyük ve en güçlü avcıdır ve bir aslanın canını ise Tanrı alır. Gerçekte güçlü olanın güçsüz olanı öldürmesi farklı bir şeydir. Hepimizin canını Tanrı’nın alması ve yaptıklarımızdan O’na karşı sorumlu olmamız ise farklı bir şey. Güçlü avcının güçsüz avı öldürmesi, güçlünün her zaman üstün olduğu ilkesinin evrendeki her canlıya milyonlarca kez bir ibret olarak gösterilmesinden ibarettir ve en güçlü, hikmet sahibi, merhametli ve üstün olan ise Tanrı’dır. Evrensel kural yaratılmışlar dünyasından, Tanrı’nın mutlak üstünlüğünün evrene sürekli olarak milyonlarca kez gösterilmesine doğru gider. Kuralı bir tek insanlar bozar çünkü insan güçlü ve bizden daha akıllı olduğu halde haksız olduğu durumlarda dahi can alır veya Tanrı’sal kuralları bozar. Fakat insanın kendine özgü, farklı bir sınavı vardır.

-Şimdi anladım. Senden öğreneceklerimin bu kadar olduğunu sanıyorum doğrusu. Başka söylemek istediğin bir şey var mı?

-Son olarak Allah’tan rahmet diliyorum ve senin kendini ve aileni de insanlardan uzak tutmanı da tavsiye ederim. Çünkü insanlar zevk için öldürürler. Şimdi ben yaratılışım gereği olarak kaçmaya çalışacağım fakat bu işin sonunun ne olacağını ikimiz de biliyoruz muhtemelen… Senin vahşi içgüdün ve doğan galip gelecek. Başka söze gerek var mı?

İkisi de birbirlerinin gözlerine baktılar ve o her iki bakışta da “Üzgünüm” anlamında bir ifade belirmişti. Ceylan birdenbire kurdun yanından geçip mağaradan çıkmak üzere ileri atıldı. Fakat kurt onu bir pençe darbesiyle yere yıkmıştı. Vahşi kurdun ceylanın boğazına sarılıp onu boğması fazla uzun sürmemişti…

7

Nadya ailesine avın kendilerini beklediğini haber vermek için geri dönmüştü. Onun geri döndüğünü gören Ressa hemen sırtına atlamış, Nadya’nın kulaklarını ısırmaya başlamıştı. Dişi kurt Same’de acıkmış, ondan haber bekliyordu. Güneşin tepeye doğru yükselmesine yakın dört kişilik kurt ailesi yola koyuldular. Ormanın içinden ve dar patikalardan geçtiler. Ağaçlarda kuşlar ötüyor, nehir ise kendine özgü gürültüsüyle şırıl şırıl akıyordu. Yeni gelen baharın yeryüzüne yeni bir nefes veren kokusu etrafı sarmıştı. Katla ve Ressa önden koşarak gidiyor arada bir birbirlerine sataşıyorlardı. Kurt ailesi nehri yüzerek geçti ve avlarının bulunduğu yöne doğru yürümeye devam etti. Baharın müjdeler getiren nefesi onları da etkilemekteydi. Bunun yanına bir de az sonra yiyecekleri ziyafet de eklenince ortada olası kötü bir şey görünmüyordu.

Fakat bilmedikleri bir şey vardı. Onlar büyük bir neşe içinde ağaçlar ve çalılıklar arasından yürümekteyken, az ileride beş kamyonetten oluşan avcı kafilesi ve aileleri piknik yapmaktaydı. Nadya gittikleri yönden gelen insan kokusunu fark etmişti. Same de işin farkına varmıştı fakat önden koşarak giden Kayla ve Ressa gözden kaybolmuştu. Nadya, “Geri dönmeliyiz, ben çocukları geri çağırayım” diyerek Kayla ve Ressa’nın peşinden koşmaya başlamıştı. Dişi yavru Kayla durumun farkına varmış, yerinde oturmuş, anne ve babasını bekliyordu. Fakat az ileride piknik yapan kafilenin ibraz uzağında daha önce karşılaştığı kız çocuğunu gören Ressa oynamak için kıza doğru koşmaya başlamıştı. Nadya, “Dur Ressa! Dur! Dur!” diyerek ona bağırdı. Fakat Ressa kızın yanına varmış, onu yalamaya, onunla oynaşmaya başlamıştı. Kız da korkmamıştı ondan ancak bu korkulacak bir durumdu. Çünkü kızının kurt yavrusuyla oynadığını gören kızın babası, tüfeğini eline almış, yavruya doğrultmuştu. Düzgün bir atış yapabilmesi için nişan alması, üçten geriye doğru sayması ve nefes verirken ciğerlerindeki havanın yarısını boşalttıktan sonra ateş etmesi gerekiyordu. Ressa birden adamı ve kendisine doğrultulan tüfeği gördü. Yavru erkek kurdun gözleri faltaşı gibi açılmış, korkudan hareketsiz kalmıştı. Adam nişan aldıktan sonra geriye doğru saymaya başladı. Üç, iki, bir… Tam o sırada yan taraftan gelen Nadya adamın üstüne doğru atladı ve tüfek havada büyük bir gürültüyle patladı. Ressa’ya bir şey olmamış ve yavru hareketsiz kalmıştı. Bu sırada olayı gören diğer avcılar da ayaklanmış, tüfeklerini almak için kamyonetlerine doğru koşmaya başlamışlardı. Bütün bunlar olurken dişi kurt Same ve yavrusu Kayla onları çalılıkların arkasından izliyorlardı ve Nadya’nın vurulacağını anlayan Same, oğlu Ressa’ya gelmesi için telkinde bulunuyordu. Kız çocuğu bu sırada ağlamaya başlamış, “Kurtları vurmayın! Kurtları vurmayın!” diye avcılara bağırıyordu. Nadya ise adamın gırtlağına dişleriyle sarılmış, onu boğmak, avcılar kendisiyle uğraşırken Ressa’nın kaçmasını sağlamaya çalışıyordu. İçinden, “Git Ressa, git! Git!…” diyordu fakat dişlerini adamın boğazına geçirdiği için bağıramıyordu. Ressa ise korkudan donmuş kalmış, bir türlü kıpırdayamıyordu. Bu sırada erkek kurt Nadya’nın adamın boğazına sarıldığını gören avcılar tüfeklerini ona doğrultmuş ve ateş etmeye başlamışlardı. Nadya üzerine saplanan kurşunları hissediyordu… Öleceğini anlamıştı… Fakat Tanrı’ya son bir kez şöyle bir dua etti; “Allah’ım, yalvarırım son nefesimi verirken dişlerim kasılsın, kaskatı kesilsin de yavrumu öldürmeye çalışan bu adam canını versin. Bu sırada da beni bu adamdan ayırmaya çalışan avcılar benimle uğraşırken yavrum da kaçsın…”  Bu arada Nadya’nın dişleri arasındaki adamın gırtlağı çoktan parçalanmış ve adam çoktan son nefesini vermişti. Bütün bu olaylar olurken onları izleyen iki çift mavi göz vardı. Ağlayarak seyreden iki çift mavi göz…  Same ve Kayla ağlayarak onları takip ediyorlardı. Yavru dişi Kayla annesine, “Bırak beni gideyim! Onlara ateş eden adamları dişlerimle parçalamak istiyorum. Bana izin ver anne!” diye annesine yalvarıyordu. Fakat işin sonunun ne olacağını bilen anne kurt, ona izin vermiyor, hiç olmazsa yavrusu Ressa’nın kaçması için ona telkinde bulunuyordu. Ressa ise babasının oradan kalkıp yanına gelmesini, sanki bütün bu olayların bir hayalden ibaret olmasını diliyordu. Avcılar bütün kurşunlarını Nadya’nın üzerine boşaltırken Nadya artık son nefesini vereceğini anlamış, içinden “Git Ressa git! Allah’ım yalvarırım kaçsın” diye Tanrı’ya yakarıyordu. Tam o sırada Nadya Tanrı’nın sesini duydu.

Şöyle diyordu Tanrı;

 “İncindim… İncitildim derinden… Terk ettim kendimi…”

Nadya’nın vücudu artık kaskatı kesilmiş, hareket etmiyordu. Ruhu alınmış, göğe yükselirken kendi bedenini, eşini, çocuklarını ve ateş eden adamları seyrediyordu. Kurdun ve adamın öldüğünü anlayan avcılar bakışlarını etrafa yönelttiler. Ve titreyerek duran Ressa’yı gördüler. Kaçmaya çalışan yavru bir an hamle yapsa da vücuduna ardı ardına isabet eden beş kurşun onu cansız yere serdi. Same’nin artık gözyaşları boşanmış, ne kendisini tutabiliyor ne de kızını teselli edebiliyordu. Göğe yükselen Nadya orada Tanrı’nın kendisine bakan yüzünü gördü. Şöyle diyordu Tanrı;

 “Tesadüfen… Karşılaştım içimde… Kendimle yeniden…” Bir cennete, bir eşi Same ve kızına bir de adamların geleceğine baktı. Cennette kız çocuğu ve Ressa oynuyorlar, insanlar, kurtlar, atlar, ceylanlar… Hepsi ağaçlar ve ırmaklar içinde, barış ve neşe içinde yaşıyorlardı. Same ve Kayla oralardan uzaklaşacaklar, başka diyarlara gideceklerdi. Nadya adamların geleceğine bakınca ise “Elveda dünya…” dedi ve eşine yakında yine beraber olacaklarını söyledi.

                                                                                                            Burak Taracar

 

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s