WAKİNG LİFE/ Hayata Uyanmak (2001)

 

Süre: 99 dk     

Yönetmen: Richard Linklater  

Senaryo: Richard Linklater     

Ülke: ABD

Tür: Animasyon, Dram, Fantastik

Vizyon Tarihi: 23 Ocak 2001 (ABD)

Dil: İngilizce

Müzik: Glover Gill       

Oyuncular: Trevor Jack Brooks,     Lorelei Linklater,    Wiley Wiggins,    Glover Gill,    Lara Hicks    

Özet

Hayata Uyanmak (orijinal adıyla Waking Life), yönetmenliğini Richard Linklater’ın yaptığı, 2001 Amerika yapımı kurgu belgesel tarzında animasyon, drama filmi. Film, gerçekliğin doğası, rüyalar, bilinç, hayatın anlamı, özgür irade, varoluşçuluk gibi geniş bir yelpazede felsefi konular üzerine keşfe çıkıyor.

Bir adam vardır ve bu adam rüyaların dünyadan nasıl ayrıldığını bu noktayı çok merak edip aramaya başlamıştır. Bu konular hakkında değişik insanlar seçip onlarla konuşmaya başlar. Farklı animasyon tekniğiyle de dikkat çeken yapım, insanın varoluşunun anlamı üzerine kafa yoran bir karakterin içsel yolculuğuna ortak ediyor bizleri.

Film Alt Yazısı

Mm, bir renk söyle.

Mavi -M.A.V.İ.

 -Bir sayı söyle -Sekiz – 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8.

 -Bir sayı daha söyle.

-Onbeş – 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10, 11, 12, 13, 14, 15.

 -Başka bir sayı daha söyle -Altı -Tamam

Yazgıdır rüya.

 Daha canlı.

 Hadi hadi canlı.

 Hadi bakalım Yaylılar.

Başlayın -Sara, bana sorduğun şeyi dener misin?

 -Peki.

 -Biraz daha yumuşak olabilir mi?

-Tamam.

 -Titreşimli.

 Yalnızca dene ve ne düşündün gör.

 Ama istediğim yani istediğim seslerin zengin ve belki birazcık dalgalı olması akortsuzmuş gibi.

 -Yani şöyle -Birazcık da arka arkaya çalınmalı.

 Tamam, merak ettiğim buydu.

 Tamam oldu.

 Gösterişli.

 Tamam, 20’den alalım, lütfen

-Erik, 20’den alıyoruz

-Tamam 1, 2, 3.

 Hey, moruk benim, şehre şimdi döndüm.

 Belki takılırız diye düşünmüştüm ya da öyle bir şey, tamam boşver.

 Taksi ya da ona benzer bir şeye binerim herhalde, Tamam, herhalde seninle sonra takılırım, her neyse Hey, sen, ahbap! Yolun uzun mu?

 Otostop yapıp, aşağıdaki şeritlerin üzerinde biraz havalanmaya ne dersin?

 Ah, işin açıkçası taksi bekliyordum ya da ona benzer bir şey, uyarsa Tamam.

 Tekneyi kaçırma.

 -Sağol.

 – Birşey değil.

 Demiiir aaaal!

-Eee, küçük teknem hakkında ne düşünüyorsun?

 Adını “Seyri-alem” koyduk.

 Dünyayı seyretmek anlamında.

 Kullandığım araç, kişiliğimin bir uzantısıdır bana kalırsa.

 İşte.

 Bu da dünyaya açılan pencerem, her dakikası ayrı bir gösteri.

 Bu gösteriyi yeterince anlamayabilirim, hatta ona katılmam da gerekmez.

 Ama diyeceğim şu, onu kabul eder ve kayar giderim.

 Sen herşey yolunda gitsin istersin, bense ne diyeceğimi bile bilmem.

 Akıntıya karışmak istersin.

 Deniz ırmağa hiç hayır der mi?

 Bir yere varmaktansa hep yola çıkmak en güzeli.

 Tanışmalardan ve elvedalardan tasarruf etmiş olursun.

 Yolculuk açıklama değil, sadece yolcu ister.

 Geldiğiniz yer burası dostlar.

 Bu, gezegene renkli bir kalem kutusuyla gelmeye benziyor.

 Kutunuz 8’li ya da 16’lı olabilir.

 Ama önemli olan kalemlerle ve size verilen renklerle ne yaptığınız.

 Çizgilerin içini ya da dışını boyadım diye üzülmeyin.

 Çizgilerin dışını boyayın derim ben.

 Sayfanın dışını boyayın.

 Beni de kutuya koymayın.

 Biz okyanusa doğru akıp gidiyoruz.

 Kara ile kuşatılmadık, söylemek istediğim bu.

 Ee, nerede inmek istersin?

 Ne, kim, ben mi?

 İlk ben mi iniyorum?

 Bilmem.

 Neresi uyarsa

Gerçekten.

 Tamam, adrese benzer bir şey söyle, tamam mı?

 Ben söyleyeyim, üç cadde daha geç, sağa dön, iki blok daha git, sonraki kavşakta da arkadaşı indir.

 -Neresi ki?

 -Ben de bilmiyorum, ama geri kalan hayatının rotasını belirleyecek bir yer işte.

 Kıyıya gelindiğinde herkes iner.

 Sağına bak.

 Varoluşçuğu bir başka Fransız modası ya da tarihsel bir merak olarak yorumlamayı reddetmemin nedeni, onun yeni yüzyıl için çok önemli bir şey sunduğunu düşünmemdir.

 Korkarım, hayatı gerçek bir tutkuyla yaşama erdemini, kim olduğumuzun sorumluluğunu yüklenmenin anlamını kendimize dair birşeyler yapma ve hayattan doyum sağlama yeteneğimizi kaybediyoruz.

 Varoluşçuluk çoğunlukla umutsuzluk felsefesi olarak anlaşılır.

 Ama bence bu doğru değil.

 Sartre bir zamanlar kendisiyle yapılan bir röportajda hayatında bir gün bile umutsuzluğa kapılmadığını söylemişti.

 Ama bu adamlar okunduğunda ortaya çıkan bir şey var hayata dair bir bulantı duygusu değil, daha çok kendi hayatına egemen olmaktan gelen gerçek bir coşku.

 Kendi hayatını kendin yaratırmış gibi.

 Postmodernistleri belli bir ilgiyle hatta hayranlıkla okudum.

 Ama onları ne zaman okusam beni hep berbat bir tatminsizlik duygusu sarıyordu sanki kesinlikle temel olan bir şeyi dışta tutuyorlardı.

 Bir insandan sosyal bir yapı olarak söz ettiğinde güçlerin çakışması nedeniyle, parçalandığını ya da sınır vakaya dönüştüğünü söylediğinde, yaptığın şey, mazeretler dünyasına yeni bir kapı açmaktır.

 Sartre sorumluluktan söz ettiğinde, soyut bir şeyden söz etmiyordu.

 Dinbilimcilerinin üzerinde tartıştığı bir çeşit varlık ya da ruhtan söz etmiyordu.

 Daha somut bir şey Senle ben konuşuyoruz.

 Karar alıyoruz.

 Uyguluyor ve sonuçlarına katlanıyoruz.

 Dünyada altı milyar insanın olduğu ve arttığı doğru olabilir.

 Bununla birlikte yaptıkların bir farklılık oluşturur.

 Herşeyden önce somut olarak bir farklılık yaratır.

 Diğer insanlar için bir farklılık yaratır ve bir örnek oluşturur.

 Kısaca, yani anafikir şurada asla kendimizin değerini küçümsememeliyiz ve kendimizi değişik güçlerin kurbanı olarak görmemeliyiz.

 Kim olduğumuzun kararını biz veririz.

 Yaradılış, kusurdan çıkarmış gibi gözüküyor.

 Çaba ve hayal kırıklığından kaynaklanıyor sanki.

 Ve bence dil de buradan doğdu.

 Yani, yalıtılmışlığımızı aşma arzusundan ve bir başkasıyla bir çeşit bağlantı kurma durumundan.

 Sadece bir hayatta kalma sorunu olsaydı kolay olurdu.

 Bilirsin işte, “Su” dediğimizde bir ses çıkarırız.

 Ya da “Sivri dişli kaplan arkanda” dediğimizde yine bir ses çıkarırız.

 Ama galiba gerçekten de ilginç olan şu: yaşadığımız tüm soyut ve kavranamaz şeylerde iletişim kurmak için aynı simgeler sistemini kullanıyoruz.

 Ne demek “hayal kırıklığı”, “öfke” ya da “aşk”?

 “Aşk” dediğimde ses ağzımdan çıkar sonra diğer kişinin kulağına çarpar, beyninin kıvrımlı kanallarında yolculuğunu yapar yani, sevginin bulunduğu ya da bulunmadığı anılardan geçerek, dediğimi kaydederler, sonra ‘evet’ derler, anlamışlardır.

 Peki ama anladıklarını nasıl bilebilirim?

 Çünkü sözcükler uyuşuktur.

 Sadece simgedirler.

 Ölüdürler, anlıyor musun?

 Ve deneyimlerimiz o kadar kavranamazdır ki.

 Algıladığımız pek çok şey anlatılamaz.

 Dile getirilemez.

 Dahası, yani, biz bir başkasıyla iletişim kurduğumuzda, ve biz bağlantı kurduğumuzu hissettiğimizde, anlaşıldığımızı düşündüğümüzde, zannedersem manevi bir birlik hissetmiş oluruz.

 Ve bu duygu geçici olabilir ama galiba da bunun için yaşıyoruz.

 Eğer insan evriminin temel noktalarına bakarsak, organizmanın evrimine de bakman gerekir, çevreyle olan etkileşiminin gelişimine de.

 Organizmanın evrimi hayatın evrimiyle başladı hominidler aracılığıyla, sonunda insanlığın evrimine ulaşıldı.

 Neanderthal, Cro-Magnon adamı.

 Şimdi, burada ilginç olan üç sistem görürsün: biyolojik, antropolojik– kentlerin, kültürlerin gelişimi- ve insanın kendini ifade etmesi demek olan kültürel sistem.

 Şimdi burada gördüğün, kitlelerin evrimidir, bireylerin evrimi değildir.

 Ve ek olarak, burada söz konusu olan zaman çizelgesine bakarsan, 2 milyar yıl hayatın evrimi, 6 milyon yıl hominidlerin, 100.000 yıl insanlığın, bildiğimiz kadarıyla- evrim paradigmasının gittikçe yakınlaşan niteliğini görmeye başlıyorsun.

 Sonra sen tarım devrimine, bilimsel devrime, ve endüstriyel devrime ulaştığında bakacaksın ki 10.000 yıl, 400 yıl, 150 yıl geçmiş olacak.

 Zamanın evrilmesine daha da yakından bakmış oluyorsun.

 Bunun anlamı, biz yeni bir evrime doğru gidiyoruz demek onu gerçekleşirken görebileceğimiz noktaya kadar yakınlaşacağız daha hayattayken, kendi kuşağımızda görebileceğiz.

 Yeni evrim bilgiden kaynaklanır, iki çeşit bilgi kaynağı vardır: dijital ve analog.

 Dijital olan yapay zekadır.

 Analog olan moleküler biyolojiden kaynaklanır, organizmanın klonlanmasından.

 İkisini nörobiyoloji ile birleştirirsin.

 Eski evrim paradigmasında önce biri ölür, diğeri de güçlenir ve hükmederdi.

 Ama yeni paradigmada ikisi birarada rekabet etmeden gruplaşarak birbirlerini destekleyerek, dışarıda olandan bağımsız olarak varolabilirler.

 Burada ilginç olan, artık evrimin birey odaklı bir süreç olduğu, bireyin gereksinimlerinden ve arzularından kaynaklandığıdır, bireyin ortak olandan bağımsız olduğu dışsal, edilgen bir süreç değildir.

 Böylece yeni-insanı, yeni bir bireysellik ve yeni bir bilinçle üretirsin.

 Ama bu, yalnızca evrim çarkının başlangıcıdır. çünkü sonraki çarkın girdisi bu yeni zeka ile işlemeye başlar.

 Zekaya zeka yeteneğe yetenek eklendikçe vites değişir.

 Nereye kadar?

 Bir biçimde bir crescendo’ya ulaşana kadar düşünülmüş en devasa, en ani, insan insan ve yeni-insan potansiyeli gerçekleşirdi.

 Bütünüyle farklı birşey olurdu.

 Bireyin yükselmesi, bireysel varoluşların çoğalması.

 Paralel varoluşlarda şimdi birey artık zaman ve mekanla kısıtlı değil.

 Ve bu yeni-insan-tipi-evrimin dışavurumları dramatik bir biçimde sezgiye karşı olurdu.

 Bu işin ilginç kısmı Eski evrim soğuk, kısır, etkili, tamam mı?

 Ve onun dışavurumları da şu toplumsal uyum denen şeydir.

 Asalaklıktan söz ediyorsun, üstünlükten, erdemden değil mi?

 Savaş, sömürü, bunlar önemlerini kaybedecekler.

 Bunların evrimle ilgileri kalmayacak.

 Yeni evrim paradigması bize dürüstlük, sadakat, adalet, özgürlük gibi yeni insan değerleri verecek.

 Bunlar yeni evrimin dışavurumları olacak.

 Görmeyi umduğumuz işte bu.

 Mükemmel olacak.

 Kendi yıkımını hazırlayan insan kendini yabancılaşmış, sonuna kadar yalnız hisseder.

 Toplumun dışındadır.

Kendi kendine şöyle der: “deliriyorum galiba”

Anlamadığı şudur: toplum da tıpkı kendisi gibi büyük zarar ve felaketlerden karlı çıkar.

 Bu savaşlar, kıtlıklar, su baskınları ve depremler çok belirli gereksinimleri karşılarlar.

 İnsanlar kaos ister.

 Doğrusu buna geresinimleri de vardır.

 Durgunluklar, çatışmalar, halk hareketleri, cinayet, hepsi korkunç.

 Ölüm ve yıkımın yarattığı bu karşı konulmaz orji durumunun içine çekilmişiz neredeyse.

 Hepsi içimizde.

 İçinde olmaktan zevk alıyoruz.

 Tabii ki medya tüm bunlara üzgün bir yüz takınır, bunu, onları büyük insan trajedileri kılıfına sokarak yapar.

 Ama hepimiz medyanın işlevini biliyoruz, dünyadaki kötülükleri yok etmeye çalışmaz, onun görevi bu kötülükleri kabul etmemizi ve onlarla birlikte yaşamamızı sağlamaktır.

 İktidarın bizden istediği edilgin gözlemciler olmamızdır.

 Kibritin var mı?

 Ve onlar bize başka bir seçenek vermezler arada sırada bütünüyle simgesel değerde bir katılım eylemi olan oy vermenin dışında tabii.

 Sağcı bir kukla mı yoksa solcu bir kukla mı olmak istersin?

 Galiba şimdi sosyopolitik ve bilimsel modellere ilişkin yetersizliklerimi ve hoşnutsuzluklarımı yansıtmanın tam sırası.

 bırak duyulsun sessizliğim.

 Sürekli olarak söylediğin bir şeyi düşünüyorum.

 – Bir şey mi söylemiştim?

 – Evet.

 Hayatını gözlemlerken ne hissettiğine dair ölmekte olan yaşlı bir kadının bakış açısından.

 – Anımsadın mı?

 – Evet, hala da öyle hissederim bazen.

 Geride kalmış olan hayatıma bakarmışım gibi.

 Uyandığım hayat onun anılarıymış gibi.

 Kesinlikle.

 Duydum ki Tim Leary ölürken bedeninin öldüğü ama beyninin hala yaşadığı ana baktığını söylemiş.

 Herşey bittikten, 6 dakikadan 12 dakika sonraya kadar beynin etkinliklerinin sürdüğünü söylüyorlar.

 Ve 1 saniyelik rüya bilinci de, uyanıkkenkinden sonsuzluk kadar uzundur.

 – Ne dediğimi anladın mı?

 – Evet, kesinlikle.

 Örneğin uyandığımda 10:12 ise ve sonra yeniden uyuyup uzun, karmaşık saatler süren güzel rüyalar görsem uyandığımda sadece 10:13 oluyor.

 Aynen.

 Böylece bu 6-12 dakikalık beyin etkinliği senin bütün hayatın olabilir.

Yani sen şu her şeyin üzerinden geriye bakan yaşlı kadınsın.

 Tamam, eğer ben oysam?

 Peki, sen kim oluyorsun bu durumda?

 Neysem tam da oyum.

 Yani belki de sadece senin aklındayım ben.

 Ben hala diğer şeyler gibi gerçeğim.

 Tamam.

 – Ben de senin söylemiş olduğun birşeyi düşünüyordum.

 – Neymiş o?

 Yeniden doğuş ve zaman dışı yeni ruhların nereden geldiği hakkında.

 Herkes yeniden doğmuş olduğunu söyler.

Kleopatra ya da Büyük İskender olarak.

 Bense onlara hep yüksek olasılıkla öylesine birileri olduklarını söylemek isterim.

 Yani imkansız.

 Biraz düşün.

 Dünya nüfusu son 40 yılda ikiye katlandı değil mi?

 Eğer ruhun sonsuzluğu diye bir şeye inanırsan, ruhunun 40 yıldan fazla yaşama şansı % 50’dir.

 150 yıldan fazla yaşama şansı ise 1/6 dir.

 Ee ne diyorsun o zaman?

 Ya yeniden doğuş diye bir şey yok ya da yarımız sadece bir defa yaşadığı için hepimiz genç ruhlar mıyız yani?

 Hayır, hayır neye inandığımı söylemeye çalışayım.

yeniden doğuş sadece ortak belleğin ne olduğunu anlatan şiirsel bir ifadedir.

 Bir biyokimyacının uzun zaman önce okuduğum bir makalesi vardı, dediği şuydu; türün bir üyesi doğduğunda, belleğine milyarlarca yıl kazınmıştır.

 Bu da bize içgüdüleri miras olarak aldığımızı gösterir.

 Bunu sevdim.

 Yani şey gibi, – bir parçası olduğumuz şu telepati denen şeyin bilincinde olsak da olmasak da varolması gibi.

 Bu da, bütün bu olanları, yani, bilim ve sanattaki dünya çapında, kendiliğinden atılmış gibi görünen adımları açıklıyor.

 Heryerde birbirinden bağımsızmış gibi görünen aynı sonuçlar ortaya çıkar.

 Adamın biri bilgisayarda bir şey keşfeder, neredeyse aynı anda tüm dünyada bir grup insan da aynı şeyi bulgular.

 – Düşün aynı şeyi.

 – Hı hı.

 Şöyle bir araştırma yapmışlar, bir süre için bir grup insanı diğerlerinden ayırmışlar, nüfusun geri kalanına oranla çapraz bulmacadaki yeteneklerini gözlemişler.

 Birgün, onlara gizlice önceki günün bulmacasını vermişler, binlerce insanın bir gün önce çözdüğü bulmacayı Puanları çarpıcı bir biçimde % 20 daha yüksek çıkmış.

 Yani yanıt uzaklarda bir yerlerde de olsa insanlar onu bulabiliyorlar.

 Sanki telepatik olarak deneyimlerimizi paylaşıyoruz.

 Sizi yakalayacağım onun bunun çocukları bu yapacağım son şey olsa da.

 Bana yaptığınızı ödeyeceksiniz.

Bu cehennem deliğinde geçirdiğim her saniye için, Siz cehennemde bir yıl geçireceksiniz! bana ölmek için yalvaracaksınız sizi gidiler.

 Yo, yo daha değil.

 Sizin acı çekmenizi istiyorum ….

 Oh, be, tamam mı, İğne kulak zarınıza gidecek kadar uzun olacak.

 Gözünüze de yanan bir puro iyi gider.

Hayal değil hiçbir şey.

 Bazılarının kıçına da kurşun dökeceğim.

 Ooh! Ya da bazılarına şu meşhur apaçi usulünü uygulamalı Göz kapaklarını kesmek.

 Evet.

 Ben sadece sizin çığlıklarınızı dinleyeceğim.

 Oh, ne de tatlı bir müzik olacak kulaklarıma.

 Evet, hastanede yapacağız.

 Doktorlar ve hemşireler de olacak, sizler böylece hemen ölmeyeceksiniz.

 En iyi bölüm hangisi olacak sizce?

 En iyi bölüm sizin, göz kapaklarınızın kesilmesi olacak, böylece size yaptıklarımı görmek zorunda kalacaksınız, evet.

 Puroyu gitgide yakınlaştırdığımı göreceksiniz, sonuna kadar açık göz kürenize siz delirene kadar Ama hemen değil çünkü uzun çok uzun sürsün istiyorum.

 Ben olduğumu bilmenizi istiyorum, size bunu yapanın bizzat ben olduğumu.

 BEN!

Şu hanım evladı psikiyatrist mi?

 Dört dörtlük bir cehalet! Şu yaşlı sarhoş osuruktan yargıç! Ne… görkemli mi!

Yargılanmak istemiyorsan yargılama!

Sizi kusmuk parçaları bu bok çukurundan çıktığım gün öleceksiniz.

 Benimle karşılaştığınız güne lanet edeceksiniz, bundan emin olun! Çağdaş dünya görüşümüzde, artık bilimin bir biçimde, Tanrının yerini aldığını düşünmek kolay.

 Ama bazı felsefe sorunları hala sorun olarak varlığını sürdürüyor.

 Örneğin özgür irade sorunu.

 Bu sorun, uzun zamandır, yani İ.Ö. 350 yılındaki Aristoteles’ten bile önceden beri var.

 Aziz Augustinus, Aquino’lu Aziz Thomas gibi düşünürlerin hepsi, nasıl özgür oluruz diye kafa yormuşlar eğer Tanrı önceden yapacaklarımızın hepsini biliyorsa.

 Artık dünyanın aynı temel fizik yasalarıyla işlediğini biliyoruz  ve bu yasalar dünyadaki herşeyi yönetiyor.

 Şimdi bu yasalar çok güvenilir olduklarından, teknolojik başarıları da olanaklı kılıyor.

 Kendine bir bak.

 Biz de fiziksel bir sistemiz.

 Karbon moleküllerinin karmaşık düzenlemesiyiz.

 Daha çok da sudan oluşmuşuz, davranışlarımız temel fizik yasalarının bir istisnası değil.

 Böylece, Tanrının herşeyi önceden ayarlayarak yapacağın herşeyi bilmesiyle temel fizik yasalarının herşeyi yönetmesi arasında özgürlüğe yeterince yer kalmıyor.

 Soru gözardı etmeye çalışabilirsin, özgür irade gizemine boş verebilirsin.

 Dersin ki “sadece tarihsel bir anekdottu.

 Öğrenci fıkrasıydı.

 Yanıtı olmayan bir soruydu.

 Unut gitsin.

” Ama soru senin suratına dik dik bakmayı sürdürür.

 Bireyselliği düşünürsün, örneğin kim olduğunu.

 Kim olduğun çoğunlukla seni var eden özgür seçimlerdir.

 Ya da sorumluluk alırsın.

 Sadece sorumlu da tutulabilirsin, sadece suçlu bulunabilirsin, hayranlık, saygı uyandırabilirsin özgür iradenle yaptığın şeylerle.

 Soru hep geri gelir ve biz gerçekten de bunu çözemeyiz.

 Tüm kararların gerçekten de bir bilmeceye benzemeye başlar.

 Nasıl olduğunu düşün.

 Beyninde biraz elektriksel etkinlik vardır.

 Sinirlerin ateş alır.

 Sinir sistemine sinyal göndermeye başlarlar.

 Kas liflerine doğru ilerler.

 Seğirirler.

 Diyelim kolunu uzatırsın.

 Sanki senin bir parçan kendiliğinden hareket ediyor gibidir, ama bu sürecin her bölümünün her noktası fizik yasalarıyla yönetilir: kimya yasalarıyla elektrik yasalarıyla vb.

 Başlangıç koşullarını Big Bang oluşturmuş gibi gözüküyor, ve tarihimizin geri kalanı, bütün insanlık tarihinin geri kalanı, hatta daha öncesi gerçekten de atomaltı parçacıklarının temel fizik yasalarına göre işleyen reaksiyonu sanki.

 Özel olduğumuzu düşünüyoruz.

 Özel bir çeşit erdeme sahip olduğumuzu düşünüyoruz, ama şimdi bu tehlike altında.

 Yani, gerçekten de bu tabloya meydan okundu.

 Şimdi diyeceksin ki, “Tamam, bir saniye. Peki quantum mekaniğine ne oldu?

 “Çağdaş fizik teorisinin, quantum mekaniğine gerçekten de benzemediğini bilecek kadar biliyorum.

 “Q.M. gerçekten de bir olasılıklar teorisi.

 Olasılıklara yer var.

 Daha gevşek.

 Belirlenimci değil.”

Ve bizim özgür iradeyi anlamamızı sağlıyor.

 Ama ayrıntılara bakmak hiç işine yaramaz çünkü olan şudur, senin çok küçük bazı quantum parçaların ve onların davranışları açıkça raslantısaldır.

 Yön değiştirirler.

 Öngörülemediklerinden davranışları saçmadır önceki durumlarını bilemediğimizden onları anlayamayız.

 Olasılık çerçevesinde birdenbire ortaya çıkmış gibidirler.

 Bu, özgürlüğe ne kadar katkıda bulunur?

 Özgürlüğümüz bir olasılıklar sorunu mudur, kaotik bir sistemde yer değiştiren rastlantı mıdır sadece?

 Daha da kötü görünüyor.

 Keşke belirlenimci kocaman, fiziksel bir makinenin bir dişlisi olsaydım sonra birazcık raslantısal bir sapma.

 Sorunu görmezden gelemeyiz.

 Çağdaş dünyaya bakışımızda insanlara yer olmalı her şeyleriyle sadece gövde değiller bir kişilikleri var.

 Bu da, özgürlük sorununu çözmeye çalışmamız demek seçime ve sorumluluğa önem vermek bireyselliği anlamaya çalışmak demek.

 Belediye Binasıyla, ölüm ve vergilerle savaşamazsın.

 Politikadan ya da dinden bahsetme.

 Bu, güvenlik hattını ihlal eden düşman propagandasıyla eşdeğerdir.

 “Yere yat asker.

 Yere yat, asker.”

20. yüzyıl boyunca hep bunu gördük.

 Şimdi 21.yüzyıldayız ayağa kalkma ve kendimizi bu fare labirentine sıkıştırdığımızı anlama zamanıdır.

 İnsanlıktan çıkmaya boyun eğmemeliyiz.

 Seni tanımam ama bu dünyada ne olduğuyla ilgileniyorum.

 Yapı ile ilgileniyorum

Denetleme sistemleriyle ilgileniyorum, hayatımı kontrol eden ve hep kontrol etmeye çalışacak olan.

 Özgürlük istiyorum!

İstediğim bu!

Senin de istemen gereken bu!

Herbirimize ve hepimize bağlıdır koyverip gitmek, altetmek hırsı, nefreti, kıskançlığı ve tabii ki güvensizliği çünkü bu bizi acınası ve küçük hissettiren temel bir denetleme mekanizmasıdır, böylece bağımsızlığımızdan, özgürlüğümüzden yazgımızdan isteyerek vazgeçeriz.

 Kitlesel bir biçimde koşullandırıldığımızı anlamalıyız.

 Meydan okumaya başla şu birleşik kölelik devletine! 21. yüzyıl yeni bir yüzyıl olacak, köleliğin yüzyılı olmayacak yalanların ve önemsizliğin, sınıf ayrımının, devletçiliğin ve diğer denetleme biçimlerinin yeni yüzyılı olmayacak.

 Saf ve doğru bir şey için ayağa kalkan insanlığın çağı olacak.

 Liberal Demokratla, tutucu Cumhuriyetçi sadece çöp yığınıdır.

 Hepsi de seni denetlemek için.

 Bir paranın iki yüzü gibi.

 İki yönetici takımı denetim için çekişmekteler!

Kölelik Anonim Şirketinin yönetim kadrosu için.

 Gerçek oralarda bir yerde önünde duruyor ama yalanlar büfesinde sergiliyorlar onu!

Bundan sıkıldım.

 Artık yemiyorum, Anladınız mı?

 Direniş boşuna değil.

 Kazanacağız.

 İnsanlık yeterince iyi.

 Biz başarısızlar ordusu değiliz!

Ayağa kalkacağız ve insan olacağız! Gerçek şeyler için, önemi olan şeyler için kendimizi ateşe atacağız: başeğmeyi reddeden yaratıcılık ve dinamik insan ruhu gibi şeyler için! Tamam.

 Bu kadar söyleyeceklerim! Şimdi sıra sizde! Amaç olumsuz olandan kurtulmak bu gerçekten de hiçliğe duyduğumuz istektir.

 Bir kere anlık olana “evet” dendi mi evetleme bulaşıcı olmaya başlar.

 Sınır tanımayan bir evetlemeler zinciri boşanır.

 anlık olana evet demek.

 tüm bir varoluşa evet demektir.

 Başrol oyuncusuna “akıl” diyebiliriz.

 O, ustalıktır temsil yeteneğidir.

 Tarih boyunca aklın yaralanma sınırlarında gerçekleşen deneyimlerini toplama denemeleri yapılmıştır.

 Ama galiba çok önemli tarihsel bir andayız.

 Bu anlara eşik anlar diyebilirsin sınır, hudut, bıçak sırtı deneyimleri şimdi artık kural oluyorlar.

 Eski akla zorluklar çıkaran bu çokluklar, ayrım ve farklılıklar 0nların en derin özlerine giriyor, onların biricikliklerini tadıyor ve hissediyorlar.

 Ortak olana, onları bir arada tutana ancak böyle ulaşılabilir.

 Ve bu yeni aklın başrolünde şimdi daha daha büyük bir akıl vardır.

 Daha önce varolmamış bir akıl.

 Ve biz açıkça bu duruma girdiğimizde, kökten bir öznelliği, bireyselliğe kökten bir uyumu, kendini geniş bir nesnelliğe açan aklın biricikliğini görebilirsin.

 Böylece tarih artık kozmosun tarihi olur.

 An artık sadece geçip giden boş bir hiçlik değil.

 İçinde gizli geçişlerin olduğu bir yoldur.

 Evet, öylesine boşlukla doludur ki evrenin uzun ömrü, en uzun anı bir nabız gibi atar içinde.

 Ve her bir kişi, nesne yer, eylem onda bir işaret bırakır.

 Ve bu tekil bir tarihtir.

 Ama halbuki tarihin ardından tarih gelir.

 Zaman dönüp duran, hızlı hareket eden parçacıklarına çözülür.

 Ya ben hızlı deviniyorum ya da zaman.

 İkisi aynı anda olmaz.

 Bu tuhaf bir paradokstur.

 Yani teknik olarak, her zamankinden daha fazla ömrümün sonundayım, dünyanın tüm zamanını her zamankinden daha fazla hissetiyorum.

 Gençken, umutsuzdum kesinlik isteğim vardı, yol bitmiş gibiydi ama oraya ulaşmam gerekiyordu.

 Ne demek istediğini anlıyorum, şöyle düşündüğümü anımsıyorum “Birgün belki de 30’lu yaşlarımın ortasında, herşey kesinlik kazanacak ve yerine oturacak.

 Herşeyin sonu.”

Beni bekleyen bir yayla varmış, ona tırmanıyormuşum, zirveye ulaştığımda büyüme ve değişim duracakmış.

 Coşku bile.

 Allahtan öyle olmadı, çok şükür.

 Bence gençliğimizdeki sonsuz merakı hesaba katmıyoruz.

 İnsan olmanın en olağanüstü yanı bu.

 – Benedict Anderson’un kimlik hakkında ne dediğini biliyor musun?

 – Hayır.

 Tamam, şunu söylüyor diyelim ki bir bebek resmi bu iki boyutlu imgeyi alırsın, ve dersin ki “Bu benim” bu tuhaf küçük imgeyi bu bebekle yaşayan ve nefes alan kendinle şimdide birleştirmek için şöyle bir hikaye uydurman gerekir “burada 1 yaşındaydım, “daha sonra saçlarım uzadı, ve Riverdale’e taşındık, ve işte buradayım.”

Seni ve resimdeki bebeği özdeş kılarak senin kişiliğini oluşturacak bir öykü daha doğrusu bir roman gerekir.

 Komik olan da şu: hücrelerimiz her 7 yılda bir yenileniyor.

 Biz zaten birkaç kere tümüyle farklı insanlar oluyoruz, ama yine de hep tam da kendimiz olarak kalıyoruz.

 Hmm.

 Eleştirimiz diğer tüm eleştiriler gibi başladı: şüpheyle.

 Şüphe bizim öykümüz oldu.

 Bizimki yeni bir öykü araştırması, kendimizinki.

 Ve anladık ki bu yeni öyküye bizi sıradan dilin anlatamayacağı şüphe sürükledi.

 Geçmişimiz uzaktan donmuş görünüyordu, her davranışımız, ve vurgumuz eski dünyanın olumsuzlamasıydı ve yeni dünyaya ulaşma isteğiydi.

 Yaşam tarzımız yeni bir durum yarattı coşkulu ve dost canlısı, bu, onu reddeden toplumun içindeki mikro toplumu yerle bir etti.

 Sanat bir hedef değil ama kendi özel ritmimizi, ve zamanımızın saklı olanaklarını ortaya çıkaran bir yöntemdi.

 Gerçek bir iletişimin keşfedilmesi onun özünü keşfetmekti, ya da en azından böylesi bir iletişimin nasıl olabileceğine yönelikti.

 Onu bulma ve kaybetme serüveni.

 Biz başeğmezler, kabul etmezler sessizlikleri isteklerimiz, korkularımız ve fantezilerimizle doldurmayı sürdürdük.

 Dünyanın boş görünmesinin o kadar da önemli olmadığı, bize görünenin nasıl da çürümüş ve eskimiş olduğu gerçeğinin sürüklediği bizler biliyorduk ki herşey hala mümkündü.

 Ve uygun koşullarda yeni bir dünya en az eskisi kadar mümkündü.

 BAŞLANGIÇTAN SONRA YENİDEN BAŞLAMAK

 Dünyada iki çeşit acı çeken insan vardır: yaşama sevinci eksikliği çekenler ve yaşama sevinci fazlalığından muzdarip olanlar.

 Ben hep kendimi ikinci kategoriye sokmuşumdur.

 Bunu düşündüğünde, neredeyse bütün insan davranış ve eylemleri, temelde hayvan davranışlarından farklı değildir.

 En ileri teknolojiler ve ustalık bizi en fazla süper şempanze düzeyine getirir.

 Örneğin Platon ya da Nietzsche ile ortalama insan arasındaki uçurum şempanze ile ortalama insan arasındaki uçurumdan daha büyüktür.

 Gerçek bir ruhun, gerçek bir sanatçının, azizin, filozofun, krallığı seyrek olarak ulaşılan bir şeydir.

 Neden bu kadar azdır?

 Neden dünya tarihi ve evrimi bir ilerleme öyküsü değildir de, sıfırların sonsuz ve boşuna bir toplamıdır?

 Daha büyük bir değer hiç oluşmadı.

 Kahrolsun, Yunanlılar bundan 3000 yıl önce bizden daha ileriydiler.

 Nedir o halde insanları gerçek potansiyellerine ulaşmalarını engelleyen şey?

 Bu soruya karşı bir başka soru sorulabilir, o da şu İnsanın en evrensel özelliği korku mu yoksa tembellik midir?

 Ne yazıyorsun?

 Roman.

 Konusu ne?

 Konusu yok.

 Sadece insanlar, davranışlar, anlar, bir parça kendinden geçme, gelip geçici duygular.

 Kısaca, anlatılmış en büyük öykü.

 Öyküde sen var mısın?

 Sanmıyorum.

 Onu okuması hoşuma gidiyor, sonra yazacağım.

 Çölün ortasında hiçbir yerin ortasında, ama Vegas yolu üstünde, bilirsin işte, arada bir benzin almak için bir araba durur.

 Vegas’tan önceki son benzin istasyonudur.

 Ofiste iskemle yazar kasa vardır, ofis denen odada olup olabilecekler bunlardır.

 Uyuklarken bir ses duyarım.

 Bilirsin işte, belki de sadece aklımdadır.

 Kalkarım, dışarı çıkarım, benzin istasyonunun bittiği yerdeki kaldırımın kenarında dururum, ötesi karayoludur.

 Ne olup bittiğini görmek için gözlerimdeki kumu çıkarmaya çalışırım, benzin istasyonunun sonunda yolun dibinde istif edilmiş lastikler vardır.

 Etrafında da zincir vardır, bilirsin.

 Kiralık bir karavanın orada durduğunu görüyorum.

 Ve de tişörtünü çıkarmış bir adam, karavanını toparlamakta, tabii bütün lastiklerle birlikte elinde kalmış iki lastiği de karavanına tıkıştırıyor, sonra, ben, doğal olarak yanına gidip “Hey sen” diyorum.

 Herif dönüyor, üstünde tişört yok tabii. terliyor, yapılı, öylesine bir evin tuğlası gibi, bıçağını çekiyor, 30 cm. uzunluğunda ve bana doğru olabildiğince hızlı koşmaya başlıyor.

 Ben hala-

– “Bu doğru değil” İçeri giriyorum, elime istasyon sahibinin, yazar kasanın arkasındaki revolverini geçiriyorum, alıyorum, horozunu kaldırıyorum ben döner dönmez kapıdan içeri giriyor.

 Ve gözlerini görüyorum.

 Bu herifin gözlerini asla unutmayacağım.

 Gözlerinde bana dair kötü düşünceler var.

 Ateş ediyorum, vuruluyor.

 Bum.

 Tam göğsünden.

 Bang.

 Olabildiğince hızlı çekip gidiyor geldiği kapıdan çekip gidiyor.

 Tam süper ve normal benzin pompalarının arasından çekip gidiyor.

 Doping ya da amfetamin gibi bir şeyler almış olmalı, bilirsin çünkü ayağa kalktı ve elinde hala bıçak vardı, göğsünden hala kan damlıyordu kalktı ve yavaş hareketlerle çekip gitti.

 Şok geçirmiştim, tetiği indirdim horozu serinlettim.

 Bu eski günlerden kalma Bam, bam, bam, bam,bam! Onu benzin istasyonunun dışına uçurdum.

 Ve o günden beridir de.

 Hep bunu taşırım.

 Eyv.

 İyi silahlanmış bir kitle zorbalığa karşı en iyi savunmadır.

 Buna içerim.

 Aslında, onu uzun zamandır kullanmadım, çalışıp çalışmadığını bile bilmiyorum.

 Neden tetiği çekmeyi denemiyorsun?

 Evde yokum.

 Mesaj bırakın.

 Hey, dostum.

 Çıktın herhalde.

 Ama hatırlat da sana geçen gece gördüğüm rüyamı anlatayım içinde çok komik şeyler vardı.

 Tamam dostum, belki seni daha sonra yakalarım.

 Hadi Eyersiz yarışlar.

 Kopenhag’lı William ve atı Same Deal. şapka şeridi için.

 İçini teğelleyeceksiniz Kurtuluşu, günahlardan arınmayı, bunun sonucu olan aydınlanmayı bile ummadan geleceği beklemiyorum.

 Her bir kutsal andaki kusurlu kusursuzluğun yeterli ve tam olduğuna inanıyorum.

 Blonde Bee, Firefly, Praying Mantis-deli, korkak, muhallebiciler, bununla-büyücülerin, şamanların ve diğer bilicilerin saygıdeğer gelenekleri berrak rüya durumu denilen düşte yolculuk sanatını geliştirip kusursuzlaştıranlardır, bilinçli olarak düşlerini denetleyip, uyanıkken sahip olduğun anlama yetinin ötesindeki bazı şeyleri keşfedebilirsin.

 – Arka arkaya kazanan-

– Felix’in ne yaptığını söyle bize Tek bir ben bu deneyim için saçma sapan, dar bir bakış açısıdır.

 Çoğunluk evrendeki bireysel ilişkilerini önemserken, Ben, çeşitli benlerimin birbirleriyle olan ilişkilerini dikkatle izlerim.

 Yürüme sorunu olan insanların birçoğu hareket etmekte zorlanırken, 92 yaşındaki Joy Cullison dünyayı dolaşmaya çıkıyor.

 Artık dünyayı görebiliyorum.

 Hey, nasıl gidiyor?

 Diyorlar ki düşler sadece sürdükleri sürece gerçekmiş.

 Aynı şey hayat için de söylenemez mi?

 Birçok insan düşlerin akıl / beden ilişkisinin haritasını çıkarıyor bir yerlerde.

 Biz rüya notlarız.

 Biz düşler dünyasının kaşifleriyiz.

 Gerçekten de, birbirleriyle hiç de karşıtlaşmayan iki karşıt bilinç durumu söz konusu.

 Bak, uyanıkken, sinir sistemi anıların canlılığını engeller.

 Bunun evrimsel bir anlamı vardır.

 Bir yırtıcının algı imgesiyle yanlışlıkla bir insanınki ya da tam tersi, karışsa kötü bir adaptasyon olurdu.

 Bir yırtıcının anısı bir algı imgesine dönüverse, ne zaman aklımıza korkunç bir düşünce gelse banyoya saklanıyor olurduk.

 Sanrılar görmeni engelleyen sakinleştirici sinir hücrelerin var yani bunlar REM uykusu sırasında devre dışı kalırlar.

 Bu, diğer algı süreçleriyle yarışmayı engelleyerek rüyanın gerçekmiş gibi görünmesini sağlar.

 Bu nedenle rüyalar gerçeklikle karışır.

 Dünya algımızı oluşturan işlevsel sinir sisteminin rüyadaki algı ve hareketiyle, uyanık durumdaki algı ve hareketi arasında gerçekten de bir farklılık yoktur.

 Bir keresinde bir arkadaşım şunu söylemişti yapacağın en kötü hata hayatın bekleme odasında gerçekten de uyuyorken yaşadığını düşünmektir.

 Kurnazlık, senin uyanıkkenki akıl yeteneklerinle düşlerindeki sonsuz olanakları birleştirmektir.

 Eğer bunu yapabilirsen herşeyi yapabilirsin.

 Hiç nefret ettiğin ve gerçekten de sıkı çalıştığın bir işin oldu mu?

 Uzun, sıkı bir çalışma günü.

 Sonunda evine gidersin yatarsın, gözlerini yumarsın.

 Ve birden kalkar ve farkına varırsın ki o gün boyu çalışma sadece bir rüyaymış.

 İçine uyandığın hayatı asgari ücrete satmak yeterince kötüyken, şimdi bir de rüyalarını bedavaya alırlar.

 Hey, dostum ne yapıyorsun burada?

 İnsanların biraz daha kolaylıkla berraklaşmasını sağlayan, düş dünyasının sosyal kayganlaştırıcısı olarak düşlüyorum kendimi.

 Tüm korku ve kaygı şamatasını kesip at, sadece gevşe ve salın.

 Berraklaşmaktan kastın düş gördüğünü bilmek değil mi?

 Evet.

 Sonra da onu denetleyebilirsin.

 Berrak olanlar, olmayanlardan daha gerçekçi ve daha az tuhaftır.

 Biliyor musun daha demin yeni bir rüyadan uyandım.

 Bildiğimiz bir rüya değildi.

 Daha çok bir başka evrene gitmiş gibiydim.

 Evet, doğrudur.

 Yani teknik olarak bir uyku olgusu, ama rüyalarında çok daha fazla eğlenebilirsin.

 Kuşkusuz herkes eğlencenin herşey olduğunu bilir.

 – Evet.

 – Ee, ne oldu rüyanda?

 Çok insan vardı.

 Çok da konuşma.

 Çoğu saçma sapandı, acaip bir film gibi.

 Çoğu her konuda gerçekten de yoğun bir biçimde konuşuyordu.

 Uyandığımda bunların nereden geldiğini merak ediyordum.

 – Bunu denetleyebilirsin.

 – Bu rüyaları hep görüyor musun?

 Evet, hep daha da iyiye gidiyor.

 İşin üçkağıdı şu, herşeyden önce rüya gördüğünün farkında olmalısın.

 Onu tanıyabilmen gerekir.

 Kendine şöyle sormalısın, “Bu bir rüya olmasın sakın?”

Pek çok insan uyanık mı yoksa uyuyor mu olduğunu özellikle asla kendine sormaz.

 Herkes uyanıkken uykuda, rüyadayken de uyanıkmış gibidir.

 Her iki durumdan da çok fazla yararlanamazlar.

 Rüya görürken beni koparan şey dijital saatimi farketmemdi.

 Onu okuyamıyordum.

 kısa devre yapar gibi dönüp duruyordu.

 Evet, hep olan şey.

 Küçük yazıların okunması da oldukça zordur.

 Çok oynaktırlar.

 Bir başka ipucu da ışığı açmaya çalışmandır.

 Bunu yapamazsın.

 Yanıbaşında bir elektrik düğmesi gördüğünde çalışıp çalışmadığına bakarsın.

 Bu, berrak bir rüyada yapmaman gereken bir şey.

 İnsan başka ne ister ki.

Albert Schweitzer’le ilginç bir sohbet yaparken etrafında uçabilirim.

 Gerçekliğin yeni boyutlarını keşfedebilirim, pozisyonu söylemeden istediğim gibi sevişebilirim.

 Işıkları açıp kapayamıyormuşum.

 Kimin umurunda?

 Ama rüya görüp görmediğini anlamak için yapman gerekenlerden biri bu, değil mi?

 Tamam, aynen öyle, kendini bunu tanımak için eğitebilirsin.

 Yani her zaman düğmeye dokun.

 Işıklar açıksa ve sen onları kapatamıyorsan büyük olasılıkla rüyadasın.

 O zaman harekete geçebilirsin.

 Ve inan bana, artık sınır yok.

 – Biliyor musun, son zamanlarda ne üzerine çalışıyorum?

 – Ne?

 Ah, çok gözükara bir şey ama gittikçe kusursuzlaşıyorum.

 Hoşuna gidecek.

 360 derecelik görüntü, adamım.

 Bütün yönleri görebiliyorum.

 Fena değil, ha?

 Öff be, müthiş.

 Tamamdır, ben kaçayım.

 Tamam, görüşürüz.

 Gününün ilk akşamında Super perfundo.

 – Ne demek?

 – İşin açıkçası ben de çözemedim.

 Belki sen bulursun.

 Bu adam hep kulağıma fısıldar.

 Louis.

 Sürekli rüyalarımda karşıma çıkan tip.

 KUTSAL AN

Sinema, özünde gerçekliğin yeniden üretimidir yani gerçekte gerçeklik hep üretilir.

 Onun için film bir öykü anlatma aracıdır, gerçekten.

 Ve o, bir filmin, …mm bir filmin– edebiyattan daha iyi öykü anlattığına inanır.

 Bir öykü ya da bir fıkrayı şöyle anlatırsın.

“Adamın biri bara girer ve bir cüce görür.”

Bu iş görür çünkü bu adamı ve bu cüceyi bir barda hayal etmektesin.

 Bu işin imgesel yanı.

 Filmde bunu yapamazsın, çünkü belirli bir bardaki belirli bir adamı belirli bir cüceyi kullanıyorsun Belirli bir boyda belli bir görünüşte, değil mi?

 Bazin için, hmm, film ontolojisinde değinilmesi gereken şey– değinilmesi gereken şey, bildiğin gibi– – Fotoğrafın da bir ontolojisi olduğudur,

– Doğru. tabii filmin fotoğrafa zaman boyutunu eklemesini ve onu daha gerçekçi kılmasını dışta tutarsak.

 Bu nedenle bir film bu adamdan, şu andan, şu mekandan söz eder.

 Ve bildiğin gibi Bazin bir Hristiyandır bu nedenle şu, bilirsin işte-

– Tanrıya ve apaçık ki herşeye inanır.

 Onun için gerçeklik ve Tanrı aynı şeydir.

 Bilirsin işte-

– Filmde yakalanan şey aslında bedenlenmiş yaratıcı Tanrıdır.

 Tam o anda Tanrı kendini böyle gösteriyor gibidir.

 Ve filmin yakaladığı burada, şu anda biz olabildiğimiz gibi, masa da, Tanrı da olabilir, Tanrı sensin, Tanrı benim ve Tanrı bizim göründüğümüz gibi görünür söyledikleri ve düşündükleri bizim şimdi düşündüğümüz gibidir.

 Çünkü biz bütünüyle Tanrının kendini ortaya koymasıyız.

 Yani film Tanrının kaydı ya da Tanrının yüzü gibi bir şey ya da Tanrının sürekli değişen yüzü.

 Sinek var.

 Almamı ister misin?

 – Aldın, tamam.

 – Aldım mı?

 Bütün Hollywood da sinemayı böyle aldı ve onu öykü anlatma aracına dönüştürdü kitapları ya da öyküleri alırsın sonra onları bilirsin işte– senaryoya dönüştürürsün ve uygun kişiyi aramaya başlarsın.

 Ama bu komiktir.

 Film, senaryoya dayanmamalı.

 Kişilere ya da bir şeye dayanmalı.

 Ve, hmm bu anlamda, star sistemini uygulamakta neredeyse haklılar – Çünkü öyküden çok kişiye dayanıyor.

 – Doğru.

 Hep şunu demiştir Truffaut en iyi filmlerin-

– En iyi senaryolardan en iyi filmlerin yapılmadığını çünkü onların, senin kölesi olduğun bir çeşit yazınsal ve anlatısal özellikleri vardır.

 En iyi filmlerin bu kölelik bağları yoktur.

 Böylece, hmm.

 Böylece, ne bileyim işte.

 Bütün bu anlatı denen şey bana göre Sinemada kesinlikle öyküsellik vardır çünkü ritmi vardır, müziğin öyküselliğine çok benzer.

 Önce şarkının öyküsünü düşünmezsin, bestelersin.

 Öykü sonradan gelir.

 Bu film için de böyledir.

 Andır kutsal olan.

 Yani şu an gibi kutsal.

 Ama biz kutsal an yokmuş gibi davranırız.

 Bazı anlar kutsal, bazıları değilmiş gibi davranırız – şu an kutsal değil ama, bu an kutsal gibi.

 – Doğru.

 Doğru.

 Ve film bizim onu görmemizi sağlar.

 Onu çerçeveleriz ve şöyle deriz,

“Ah, işte kutsal an.”

Anların hepsi tek tek kutsaldır.

 Ama kim böyle yaşıyor ki?

 Kim “vay canına, işte kutsal” diyerek gider?

 Sana baksam ve seni kutsal kılsam-

– Bilmiyorum.

 Konuşmayı kesmek isterdim herhalde.

 Tamam, sen de o andasın.

 o kutsal anda, değil mi?

 Evet, ama daha açık olmak isterdim.

 Gözlerine bakmak ve ağlamak isterdim hoş olmayan bütün bu şeyleri hissetmek isterdim.

 Bu seni huzursuz ederdi.

 Gülebilirsin de.

 Neden ağlayasın ki?

 Evet, belki de-

– Bilmiyorum.

 Ben ağlamaya eğilimliyim.

 Uh-huh.

 Tamam-

– Tamam, şimdi yapalım o zaman.

 Kutsal bir an yaşayalım.

 – Herşeyin katmanları vardır, değil mi?

 – Evet.

 Kutsal bir an vardır, sonra da kutsal anı anlamaya çalışan bilinç aynı şekilde filmde o anda gerçekten de birşeyler olur ama oyuncu başka bir gerçekliğin içindeymiş gibi davranır.

 Bunlar katmandır.

 Ve sana bakarken kutsal anın bir içinde bir dışındaydım.

 Olabilir mi kutsal bir-

– Bu anlamda eşsizsin, Caveh.

 Bu da senden hoşlanmamın nedenlerinden biri.

 Beni şuna dönüştürebiliyorsun.

 Eğer kabul etmeye zorlandığımız dünya sahte ve hiç birşey hakiki değilse o zaman herşey mümkündür.

 Sevdiğimiz şeyleri keşfetmeye çalışırken bulduğumuz herşeyden nefret edebiliriz.

 arzuladığımız şeylere giden yolu herşey tıkayabilir.

 Markette olmayanı arayanlar için rahatlık asla rahat olmayacaktır.

 Mutluluk kavramının sürekli olarak sorgulanması.

 Güçlendirilmiş her ses yükselticisinin ses bağlantısını keseceğiz.

 Aynanın içindeki toplumsal simgeleri alaşağı edeceğiz.

 Toplumun parasını devalüe edeceğiz.

 Alışılmış olanla uğraşacağız.

 Toplum öylesine dolandırıcı ve çıkarcı ki varlığını anımsayacak bellek gücünün de ötesinde bir yıkımı hakediyor.

 Yangın neredeyse körükle orada olacağız.

 Yarıda kes gündelik deneyimin sürekliliğini ve onunla beraber gelen tüm normal beklentileri.

 Bazı şeyler gerçekten de eylemlerine dayanıyormuş gibi yaşa.

 Tüketim toplumunun ortaklaşa düzeltilmiş ideoloji aynasını parça parça et et ki bastırılmış arzularımızın bozulmamış doğası ortaya çıkabilsin.

 Hayatın şimdi nasıl olduğuyla, nasıl olması gerektiği arasındaki karşıtlığı göster.

 Eylemlerin unutuşuna kendimizi bırakmak ve onları gerçekleştiriyor olduğumuzu bilmek.

 Gündelik hayatta daha önce hiç bilinmeyen bir yoğunluk olacak sevgiyle nefret hayatla ölüm, terörle kurtuluş, iğrenmeyle çekim arasındaki değiş tokuşta.

 Dünyayı umursamayan ve sıradan bir özgürlüğün olumlanması, her çeşit kısıtlama ve sınırlamaların toptan reddi anlamına gelecektir.

 – Hey, ihtiyar, ne yapıyorsun yukarıda?

 – Pek emin değilim.

 Aşağıya inerken yardım ister misiniz, efendim?

 Hayır, sanmam.

 Piç kurusu.

 Durumu bizden daha kötü değil.

 O, kuramı olmayan eylem.

 Bizse eylemsiz kuramız.

 Neden bu kadar asık suratlısınız Mr.

 Deborg?

 Kaybedilen bulunamazmış gibi gelir.

 Çalışmadan yaşamanın had safhadaki belirsizliği aşırılıkları gerekli kılar ve kesintiler belirleyicidir.

 Stevenson’dan alıntılarsak: “İntihar çoğunu sildi süpürdü. “İçki ve şeytan da geri kalanı halletti.”

– Hey.

 – Hey.

 Düşçü müsün sen?

 Evet.

 Seni son zamanlarda çok sık görmüyorum.

 Düşçüler için işler zorlaştı son zamanlarda.

 Rüya görmenin öldüğünü, kimsenin rüya görmediğini söylüyorlar.

 Ölmedi.

 Sadece unutuldu.

 Dilimizden sökülüp atıldı.

 Kimse öğretmediği için, kimsenin varolduğundan haberi yok.

 Düşçü karanlığa yollandı.

 İşte bunu değiştirmeye çalışıyorum, umarım sen de aynısını yaparsın, her gün düş görerek.

 Ellerimizle düş görerek ve aklımızla düş görerek.

 Gezegenimiz karşılaşabileceği en büyük sorunlarla karşılaşıyor.

 Ne yaparsan yap, sıkılma.

 Yaşamayı umabileceğimiz kesinlikle en heyecan verici zaman.

 Ve herşey yeni başlıyor.

 Binlerce yıl bir an.

 Yeni, farklı birşey yok.

 Aynı örnek tekrar edip duruyor.

 Aynı bulutlar, aynı müzik, aynı sezgiler bir saat ya da sonsuzluk önce.

 Burada benim için birşey yok artık, birşey yok.

 Şimdi anımsıyorum.

 Bu daha önce de olmuştu.

 Bu nedenle terkettim.

 Yanıtlarını bulmaya başladın bile.

 Zor görünmesine karşın ödüller büyük olacak.

 Mümkün olduğu kadar aklını çalıştır, onun sadece bir alıştırma olduğunu bilerek.

 Güzel şeyler üret, problem çöz, içinde yaşadığımız evrenin gizlerini keşfet.

 Tüm duyularının tadını çıkar.

 Neşe ve üzüntüyü, kahkahayı, duygudaşlığı, merhameti duyumsa ve duygusal belleğini seyahat çantana yerleştir.

 Nereden geldiğimi anımsıyorum ve nasıl insan olduğumu.

 Neden başıboş gezdiğimi.

 Ve artık gidişim programlandı.

 Çıkış yok.

 Kaçış hızı.

 Sonsuzluk değil, sınırsızlık.

 – Affedersin.

 – Affedersin.

 Hey.

 Bunu yine yapar mıyız?

 Biliyorum tanışmadık ama bir karınca olmak istemiyorum, ha?

 Yani bütün hayatımız boyunca antenlerimizle birbirimize çarparak, sürekli karınca otomatik pilotunda, hiç bize insan gerekmezmiş gibi.

 Dur.

 Git.

 Yürü.

 Sür.

 Bütün eylemler hayatta kalmak üzerine kurulu.

 İletişimin amacı vızıldayıp duran arı kolonisini verimli ve terbiyeli bir halde tutmaktır.

 “Buyrun, paranızın üstü”, “kağıt mı, plastik mi?”

“Kredi kartı mı, hesaba mı yazalım?

 “Bununla ketçap mı istiyorsunuz?”

Samandan değil, insani hakiki anlar istiyorum.

 Seni görmek istiyorum.

 Senin de beni görmeni istiyorum.

 Vazgeçmek istemiyorum.

 Karınca olmak istemiyorum, anladın mı?

 Evet, anladım.

 Ben de karınca olmak istemiyorum.

 Sağol, beni desteklediğin için.

 Son zamanlarda otopilottaki bir zombi gibiydim.

 Kendimi kafaca karınca olarak hissetmiyordum ama zannederim onlardan birine benziyordum.

 D.H.Lawrence’ın yolda karşılaşan iki insana ilişkin bir düşüncesi vardır birbirlerinden gözlerini kaçırıp geçip gitmek yerine, “ruhlarının karşılaşmasına” karar verirler.

 Şey gibi, mm-

– içimizdeki cesur ve yiğit tanrıları özgür bırakmak gibi.

 Bizim karşılaşmamız gibi.

 Bir proje üzerinde çalışıyorum, umarım sen de ilgilenirsin.

 Pembe dizi, karakterlerinin fantezi hayatları var.

 Aslında bunlar oyuncuların öteki benlikleri.

 Sen sadece hep yapmak istediğin bir şeyi bulup çıkarıyorsun, yaşamak istediğin bir hayatı, işi vb.

 Onu yazıyoruz, sonra senin hayatını alıp, tam pembe dizi tarzında diğerlerininkiyle kesiştiriyoruz.

 Sonra ben bunu oyuncuların da bulunduğu canlı yayında da göstermek istiyorum böylece bir bölüm yayınlandığında seyirci sonraki bölümleri elindeki listeden seçerek oyuncuları oynatabilecek.

 Çok sayıda seçenek ve aynı zamanda tüketimciliği, sanatı, eşyayı yani ne görmek istiyorsa onu söyleyebilen insanları onurlandırma söz konusu.

 Aldığını beğenmezsen geri gönderebilirsin ya da ödediğini geri alırsın, ya da sadece katılırsın seçim yapabilmek için.

 – Ee yapacak mısın?

 – Tabii tabii, kulağa hoş geliyor.

 Çok katılmak isterdim ama, mm-

– Önce sana bir soru sorabilir miyim?

 Nasıl söyleyeceğimi bilemiyorum ama, mm-

– Rüyada bir karakter olmak nasıl bir şey?

 Şey, çünkü tam şu anda uyanık değilim.

 Ben 4. sınıftan beri saat takmam.

 Ama kolumdaki o saat.

 Mmm, evet.

 Bu soruya yanıt verip veremeyeceğini bile bilemiyorum.

 Ben yalnızca neredeyim ve neler oluyor sorusuna yanıt vermeye çalışıyorum.

 Peki, sen kimsin?

 Adın ne?

 Adresin neresi?

 Ne iş yapıyorsun?

 Tahmin edersin ki, Anımsıyamıyorum şu anda.

 Gerçekten-

– Gerçekten anımsıyamıyorum.

 Ama bunun yanında, bu bilgileri taramanın yani adresimi, annemin kızlık soyadını falan ne önemi var?

 Bu durumdan karlı da çıktım eğer böyle adlandırırsan, tutarlı bir bakış açısı sahibi oldum.

 Senin tutarlı bakış açın nedir?

 Pek çok insanla karşılaştım bana bilgi ve fikir veren sanki hayal meyal tanıdık geliyorlar.

ama aynı zamanda, herşey bana çok yabancı.

 Nesnel ve akılcı bir dünyada değilim.

 Yani, uçuyor gibiyim.

 Bilmiyorum, çok acaip, çünkü sabit bir durum değil.

 Daha çok, tam bir farkındalık durumu.

 Berrak dalgalar gibi.

 Şu anki gibi, düş gördüğümü biliyorum, değil mi?

 Hatta biz de üzerine konuşuyoruz.

 Şu ana kadar kendimden ve düşüncelerimden hiç bu kadar emin olmamıştım.

 Bir rüyanın içinde olmaktan söz ediyorum.

 Düşünmeye başlıyorum da gerçekten de öncesi olmayan bir şeymiş gibi.

 Tamamen eşsiz bir şey.

 Çevrenin niteliği aldığım bilgiler.

 Şu senin pembe dizin gibi örneğin.

 Gerçekten mükemmel bir düşünce.

 Benim aklıma gelmedi.

 Benim dışımdan gelen bir şey gibi.

 Bana dışarıdan iletilen bir şey gibi.

 Hangisi olduğunu bilmiyorum.

 Bizi dünyanın sınırların sınırladığını düşünür gibiyiz, ama onları gerçekten biz yaratıyoruz.

 Anlamaya çalışıyorsun, ama rüya görmekte olduğunu biliyor gibi görünüyorsun, ne istersen onu yapabilirsin.

 Düş görüyorsun ama uyanıksın.

 Pek çok seçeneğin var, bunlar da hayata dair.

 Ne demek istediğini anlıyorum.

 Bana bağlı.

 Bir düş görenim ben.

 Tuhaf.

 Sanki bu insanların bana verdiği bilginin çoğu-

– Bilmiyorum.

 Sanki ciddi imalarla yüklü gibi.

 – Peki, nasıl hissediyorsun?

 – Yani, Yani bazen kendimi yalıtılmış gibi hissediyorum, ama çoğu zaman kendimi bu etkin sürece bağlı ve gerçekten de ilgili hissediyorum.

 Tuhaf çünkü çoğu zaman, çok pasiftim sanırım yanıt bile vermiyordum, şu an hariç.

 Bilgiler üzerimden akıp gidiyordu.

 Yanıt vermiyor olman pasif olmanı gerektirmez.

 Aynı anda pek çok düzeyde iletişim kurarız.

 Belki de sen-

– sen doğrudan anlıyordun.

 Karşılaştığım insanların ve şeylerin pek çoğu söyleyeceğim şeyleri bana bir biçimde söylemiş, neredeyse sufle etmişlerdir.

 Kendi içinde eksiksiz bir şey.

 Kötü bir rüya görmüşüm gibi değil.

 Mükemmel bir rüya.

 Ama daha önce gördüğüm rüyalara da hiç benzemiyor.

 Rüya nasıl bir şeyse.

 Sanki birşeye hazırlanmışım gibi.

 “Bu köprüde,” diye uyarır Lorca, “hayat bir rüya değildir.

Dikkat et, dikkat et, dikkat et.

” Pek çok insan “geçmişi” olup bitti diye düşündüğünden, “şimdinin” daha gerçekleşmediğini sanır.

 “Wow” derken onun tam da şu anda olduğunu söylemiş miydim?

 Yetersizliklerimizle bile dalga geçtiğimiz, bu neşeli dansın ortak yazarlarıyız.

 Kendimizin yazarı olan bizler, karakterlerin palyaçolar olduğu dev bir Dostoyevski romanını beraber yazıyoruz.

 Dünya denen, içine karıştığımız bu şeyin tamamı yabancılaşmanın ne kadar heyecan verici oluğunu göstermek için bir fırsat.

 Herkeste bulunan şaşırtıcı anların zamanla birikmesiyle oluşan bir mucizedir hayat.

 Doğrudan deneyimlere kalkışabiliyor muyuz?

 Dünya bunu görebileceğimiz bir sınavdır.

 Görme duyumuz, daha ötesini görüp göremediğimize ilişkin bir sınavdır.

 Madde, merakımız için bir sınavdır.

 Şüphe, hayatiyetimiz için bir sınavdır.

 Thomas Mann, yüzlerce öykü yazmaktansa hayata katılmayı yeğlediğini yazmıştı.

 Giacometti’ye bir keresinde araba çarpmış, berrak bir baygınlık içinde oluğunu anımsamış ani bir neşeyle sonunda ona bir şey olmakta olduğunu ayrımsamış.

 Bir varsayıma göre hayatı hem yaşayıp hem de aynı anda anlayamazsın.

 Tamamiyle aynı fikirde değilim, yani kesinlikle aynı fikirdeyim.

 Diyeceğim o ki anlaşılmış bir hayat yaşanmış bir hayattır.

 Ama paradokslar canımı sıkar, beni sıkan paradoksları sevmeyi ve onlarla sevişmeyi öğrenebilirim.

 Ve çok romantik bir gecede kendi karmaşalarımla salsa yapabilirim.

 Gitmeden önce unutma.

 Söyleyeceğini anımsa.

 Çünkü anımsama unutmaktan daha çıldırılı bir etkinliktir.

 Lorca yine aynı şiirde şunu demiş iguana düş görmeyenleri ısırır.

 Ve bir insan bir başkasının düşünde bir düş karakteri olduğunu anlarsa, bu kendini bilmektir.

 Sen daha kendinle karşılaşmadın.

 Ama başkalarıyla karşılaşmanın avantajı aynı zamanda onlardan birinin seni kendinle tanıştırmasıdır.

 Gözlediğin herşeyin doğasını incele.

 Örneğin, kendini bir düş parkında yürürken bulabilirsin.

 Evet, bunlar düşten ayakkabılarının içindeki düşten ayaklarındır.

 Düşteki senin bir parçan.

 Böylece, rüyada gördüğün kişi gerçekten de sen olmayabilirsin.

 Bu bir görüntüdür, zihinsel bir modeldir.

 Beni hatırladın mı?

 Hayır.

 Hayır, sanmıyorum.

 Gardaydı galiba?

 Telefondaydın ve bir süre bana bakmıştın.

 Anımsadım ama sen olduğunu anımsayamadım.

 Emin misin?

 Belki de değilimdir.

 Ben oturuyordum ve sen bana bakıyordun.

 Küçük dostum, artık düşleme.

 Burası gerçek.

 Efferdent Plus diyorlar.

 Ne kadar sevgisizsen cehennemde o kadar batarsın.

 Ne kadar aşk içindeysen o kadar yükselirsin cennette.

 Çabuk ol! Hadi! Atla arabaya.

 Gidelim.

 Şöyle bir öykü anlatılır.

 Billy Wilder Louis Malle’le karşılaşmış.

 ’50 sonlarıyla ’60’lı yılların başlarında. Louis Malle 2,5 milyon dolarlık en pahalı filmini daha yeni bitirmiş.

 BillyWilder ona filmin ne hakkında olduğunu sormuş.

 Louis Malle “Bir çeşit rüya içinde rüya.”

BillyWilder “Şimdiden 2,5 milyon dolarını kaybettin.”

Biraz endişe duyuyorum yaptığım şu şey-

– Yüzyıllardır hayatın bir rüya olduğu düşüncesi filozof ve şairler arasında yaygın bir tema olmuştur.

 Bu durumda ölümün de bir rüya olması anlamlı olmaz mı?

 Ölümden sonra, bilincin “düş bedeni” denen şeyde yaşamaya devam etmez mi?

 Gündelik düşlerinde kullandığın düş bedeninle aynı olmalı.

 Ölümünden sonra bir daha asla uyanıp da kendi bedenine dönememenin dışında tabii.

 Konu daha karmaşık ve esrarengiz oldukça sıyrılıp çıkmak da yetersiz kalır.

 Sözcük neydi?

 Hey, sen bir tekne-araba da kullanıyor musun?

 – Bir ne?

 – Beni aynı zamanda tekne olan arabana bindirmiştin.

 Hayır dostum, öyle bir arabam yok.

 Neden bahsettiğini de anlamadım.

 Belki de bir paralel evren gecesi olmuş olmalı.

 Tam şurada duran ve kapıdan fırlayıp çıkan şu tipi tanıyor musun?

 Tezgaha doğru geldi ve ben “Sözcük neydi?” dedim.

 Sandviçini bıraktı ve bana bir tuhaf baktı, bir tuhaf gülerek şöyle dedi:

“Ölümün gölgesi vadisinden yeni döndüm.”

“Hayatın tüm kokularını ve özlerini kendimden geçerek içime çekiyorum” “Tam bir unutuşun kıyısındaydım.

 Herşeyi anımsama arzusunu anımsıyor ve heyecanlanıyorum.

” Ee, sen buna karşılık ne dedin?

 Yani, ben ne diyebilirim?

 Dedim ki “eğer sandviçini mikrodalgaya koyarsan, plastik ambalajda delik aç yoksa patlıyor.

 Ve ben senin şu küçük sandviçlerini temizlemekten bıktım.

 Anladın mı?

” Yoksa biberler kururlar, ve küçük tekerleklere benzerler.

 Herşey bittiğinde, tüm bu soyutlamaları, geçici olarak barındıran bu mantıksal yapıyı, bu ben kavramının ne olduğunu, ne olduğumuzu, düşündüm sadece.

 Bilinçli olma, gizeme biçim ve tutarlılık verme zamanıydı.

 Ve ben de bunun bir parçasıydım.

 Bu bir armağandı.

 Hayat çevremdeki bir coşkuydu, ve her anı sihirliydi.

 Bütün insanları sevdim, tüm karşıt itkilere rağmen.

 En çok sevdiğim şeyse insanlarla iletişim kurmaktı.

 Geriye baktığımda, herşeye değdiğini görüyorum.

 Kierkegaard’ın son sözleri “Süpürün beni.” olmuş.

 – Hey, dostum.

 – Hey.

 Tekne arabadaki sen miydin?

 Anladın mı, şapkalı şapkalı adam.

 Beni arabasına aldı ya da teknesine, her neyse, sen de arka koltukta yanımda oturuyordun.

 Neden bahsettiğini bilmiyorsun demiyorum, ama neden bahsettiğini bilmiyorum.

 Yok bak, siz beni belirli bir noktada indirdiniz ona beni indireceği yeri sen söyledin.

 İndim ve bir araba sonumu getirdi.

 Sonra uyandım ki bir rüyaymış, daha sonra anladım ki hala rüya görmekteyim, uyandığımın rüyasını görüyorum.

 Buna “sahte uyanışlar” deniyor.

 Bana da sık sık olurdu.

 Ama hala içindeyim.

 Ondan kurtulamıyorum.

 Sonsuza dek sürecekmiş gibi.

 Sürekli uyanıyorum ama bir başka rüyanın içine uyanıyorum.

 Ölülerle konuşuyormuşum gibi tüylerim diken diken oluyor.

 TV’deki şu kadın bana hayatın dışındaki rüyanın ölüm olduğunu söylüyor.

 Artık ölü olduğumu düşünmeye başlıyorum.

 Sana bir zamanlar gördüğüm bir rüyayı anlatacağım.

 Biri sana böyle bir şey söylediği zaman, bu genellikle sıkılacaksın demektir ve öyle de olur.

 Ama sanki-

– Başka ne yapardın ki, değil mi?

 Her neyse, Philip K. Dick’in bir makalesini okuyorum.

 Ne, rüyanda mı okuyorsun?

 Yok yok, rüyadan önce okudum.

 Rüya için bir önsözdü.

 Aksın Gözyaşlarım, Dedi Polis adındaki kitaptan bahsediyordu.

 – Onu biliyorsun değil mi?

 – Evet, bununla bir ödül kazanmıştı.

 Doğru.

 Hızlı yazdıklarından biriydi.

 Sanki ondan akıp gitmiş gibi.

 Kendini bu akışı sağlayan bir kanal gibi hissetmiş.

 Her neyse, yayımlandıktan 4 yıl sonra, bir partide kitaptaki karakterle aynı adı taşıyan bu kadınla karşılaşıyor.

 Kadının erkek arkadaşının adı, kitaptaki erkek arkadaş karakterinin adıyla aynı.

 Ve kadının polis şefi olan bir adamla bir ilişkisi var.

 Adamın adı da, kitaptaki polis şefinin adıyla aynı.

 Sonra kadın ona hayatındaki herşeyi anlatmış, anlattığı şeyler de kitaptakiyle aynı.

 Adam çok korkmuş, ama ne yapabilirdi ki?

 Kısa bir süre sonra, bir mektup postalarken arabasının yanında duran karanlık, tehlikeli suratlı bir adamın kendine baktığını görmüş.

 Her zaman yaptığı gibi böyle durumlardan kaçmak yerine adamın üstüne yürüyüp “Yardım edebilir miyim?

 demiş.

 Adam da “Evet, benzinim bitti.

” demiş.

 Cüzdanını çıkarmış ve daha önce hiç yapmadığı üzere ona biraz para vermiş.

 Sonra evine gitmiş ve şöyle düşünmüş, “Dur biraz eğer benzini bittiyse, benzin istasyonuna gidemez.” Arabasına atlamış.

 Adamı bulmuş ve onu benzin istasyonuna götürmüş.

 Onu benzin istasyonuna bırakırken, şunu farketmiş, “Ee, bu da kitabımda vardı.

 Aynı benzin istasyonu, aynı adam.

 Herşey aynı.

” Baştan aşağı biraz ürkütücü, değil mi?

 Olanları bir rahibe anlatıyor, kitabında anlattığı herşeyin 4 yıl sonra kendisinin başına geldiğini söylüyor.

 O bunları anlatırken, rahip “Ama bu Resullerin İşleri Kitabından Resullerin İşleri Kitabını betimliyorsun.” der.

 Yazar da “Ama bu kitabı hiç okumadım.” der.

Eve gider ve kitabı okur, ve onu çok esrarengiz bulur.

 Karakterlerin adı bile İncil’dekilerle aynıdır.

 Resullerin İşleri Kitabının İ.Ö 50 yılında yazılmış olduğu tahmin ediliyor.

 Böylece Philip K. Dick’in varsayımı şu zaman bir yanılsamaydı ve hepimiz İ.Ö. 50 yılındaydık.

 Ve bu kitabı yazmasının nedeni de bu yanılsamada, bu zaman perdesinde bir biçimde geçici olarak bir delik açmasıydı.

 Resullerin İşleri Kitabında neler olduğunu görmüştü.

 O da sonunda Tanrının İşlerini Bilenlerden olmuştu bu düşünceye göre demiurgos ya da şeytan, İsa’nın dirilmek üzere olduğunu, Tanrının krallığının kurulmak üzere olduğunu bize unutturmak üzere zaman yanılsamasını yaratmıştı İ.

Ö. 50 yılındaydık ve bize, anla işte, anla artık, Tanrının yakın olduğunu unutturmaya çalışan biri vardı.

 Zaman buydu işte.

 Tarih buydu sürekli bir rüya hali ya da dalgınlık.

 Bunu okudum ve “tamam, epey tuhaf” dedim.

 Sonra o gece, bir rüya gördüm, rüyada medyum olduğunu zannettiğim bir adam vardı.

 Ama şüpheciyimdir.

 “Gerçek bir medyum değildir” diyordum.

 Sadece kendi kendime düşünüyordum.

 Birdenbire havada yüzmeye başladım, tavana doğru yükseliyordum.

 Neredeyse çatıya doğru gitmeye başlamıştım, “Medyum Bey size inanıyorum.

 Siz medyumsunuz. Beni indirin lütfen.” dedim.

 Sonra indim ve ayaklarım yere değdi, medyum, yeşil giysili bir kadına dönüştü.

 Kadın Lady Gregory idi.

 Yeats’in koruyucusu Lady Gregory, İrlandalı.

 Onun resmini hiç görmememe rağmen, Lady Gregory’nin yüzü olduğundan emindim.

 Biraz yürüdük, sonra Lady Gregory bana döndü ve dedi ki “Sana evrenin ne olduğunu açıklayayım.” ” Philip K. Dick zaman konusunda haklı, ama İ.Ö. 50 konusunda yanılıyor.” “Gerçekte sadece bir an vardır, o da şimdiki andır.” “Ve o an sonsuzluktur.” “Tanrı o anda şu soruyu sormuştur, soru şudur temel olarak, ‘Sonsuzlukla bir olmak ister misin?’

“Cennette olmak ister misin?”

“Biz hep ‘Hayır’ deriz ‘teşekkürler’. Henüz değil.” Ve işin doğrusu zaman, Tanrının davetine hep “hayır” demektir.

 Zaman budur işte.

 İ.Ö. 50 olmadığı gibi 2001 de değildir.

 Yalnızca tam şu an var ve biz de hep onun içindeyiz Ve sonra bana bunun herkesin hayat öyküsü olduğunu anlattı.

 Görünürdeki farklılıkların gerisinde tek öykü olduğunu, onun da “hayırdan” “evete” geçiş öyküsü olduğunu söyledi.

 Bütün hayat, “Hayır, sağolun”, “Hayır, sağolun” la geçer.

 Sonunda, “Evet, vazgeçiyorum.

 Evet, kabul ediyorum.

 Evet, kucağımı açıyorum.

 Yani yolculuk bu işte.

 – Herkes sonunda “evet” der, değil mi?

 – Doğru.

 Sonra yürümeyi sürdürüyoruz, köpeğim bana doğru koşuyor, Onu okşuyorum.

 Onu görmekten çok mutluyum.

 4 yıl önce ölmüştü.

 Onu okşuyorum ve midesinden iğrenç bir bulamaç çıkarttığını Lady Gregory’nin ise öksürdüğünü farkediyorum.

 “Ay, affedersiniz” der.

 Çenesinden aşağıya kusmuk akmakta ve çok kötü kokmaktadır.

 Şöyle düşünürüm: “Dur biraz.

 “Bu kötü kokan kusmuk kokusu değil.”

“Bu kokan ölü birinin kusmuğu.” Bildiğin gibi, bunlar iki kere daha kötü kokar.

 Sonra birden farkettim ki ölüler diyarındaydım.

 Çevremdeki herkes ölüydü.

 Köpeğim 10 yıldır ölüydü.

 Lady Gregory ise daha da fazla zamandır.

 Sonunda uyandım ve dedim ki: “Vay canına rüya değilmiş” Gerçek bir yere, ölüler diyarına bir ziyaretmiş.

 -Sonra ne oldu?

 Nasıl kurtuldun sonunda bundan?

-Ah dostum, İnsanın hayatını değiştiren deneyimlerden biriydi sanki.

 Bir daha dünyaya aynı şekilde bakmadım.

 Tamam ama sonunda rüyadan kurtulmayı nasıl başardın?

 Bak, benim sorunum da bu.

 Kapana kısıldım.

 Hep

– Hep uyanmayı düşünüyorum, ama hala rüyadayım.

 Sonsuza dek sürecek sanki.

 Ondan kurtulamıyorum.

 Gerçekten uyanmak istiyorum.

 Sen nasıl uyanıyorsun?

 Bilmem.

 Pek başarılı olduğum söylenemez.

 Ama düşündüğün buysa Yapmalısın.

 Kalkabiliyorsan kalkmalısın çünkü birgün bunu yapamayacaksın.

 Yalnızca, mmm-

– Ama çok kolay.

 Tek yapman gereken

Uyan

 

 

 

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s