AŞKINA ŞEHİD OLANLAR

 

Hz. Rasûlu’llâh salla’llâhu aleyhi ve sellem buyurdular ki:


“Aşkını gizleyip, iffetini muhafaza ederek ölen şehiddir.”

(bk. Kenzu’l-ummal, h. No: 6999-7000; Hakim, Hatib)

“Aşkını gizleyip, iffetini muhafaza ederek, sabredenin günahlarını, Allah Teâlâ affedip Cennetine koyar.”

(İbni Asakir)

“Ümmetimin üstün olan kimseleri, aşk belasına maruz kalınca iffetini muhafaza edenlerdir.”

(Deylemi)

“Aşkını gizleyip iffetini muhafaza ederek ölen şehittir” mealindeki hadis, Hz. Aişe ve İbn Abbas [radıya’llâhu anhümden] gelen rivayetlere dayanmaktadır

Bu konudaki rivayetleri zayıf gören alimlerin yanında sahih kabul eden alimler de vardır. (bk. El-Makasıdu’l-hasene, 1/658).

İnsanın iradesi dışında gelip kalbini kemiren aşk olgusu aynı zamanda –imtihanın bir versiyonu olarak- bir nevi kalbî/ruhî bir hastalık olarak da kabul edilebilir.

Bir hadis-i şerifte “iç hastalıklarından ötürü ölen kimse şehittir” (Kenzu’l-Ummal, h.no: 11191) buyurulmuştur. Deyim yerinde ise, bu hadisteki iç hastalıklar organiktir. Aşktan dolayı oluşan iç hastalık ise ruhî/kalbîdır. Aşka, kalbî/manevî olmakla beraber bazen insanın kemiklerini eritecek kadar organik hastalıklara da sebep olabilir.

 (Alıntı)

MEHMET RAUF’UN MENSUR ŞİİRLERİNDE AŞK

BENİM OLSAYDIN

Benim olsan, âh bu mümkün olsaydı… Seni uzak, uzak, bu insanlardan pek uzak bir yere götürürdüm; öyle bir yere götürürdüm ki orada yalnız tabiatla kalırdık. Denizle, semâ ile sahra ile kalırdık… Sade ikimiz kalırdık…

Orada, yalnız, ormanda yapraklarla inleyen mütehevvir rüzgârın, uzakta dalgalarla döğünen medhûş (deheşete düşmüş korkmuş) denizin, gökte şimşekleriyle gürleyen haşin yıldırımın sesiyle kalırdık… Sade ikimiz kalırdık…

Sade ikimiz, unutmuş, unutulmuş, her türlü kayıttan âzâde iki mevcud gibi yaşardık, ilk insanlar gibi yaşardık. Benim olsaydın felâketlerine, merâretlerine (tatsızlıklarına, acılarına), âfetlerine tahammül için kuvvet bulur, hayatın sebebini anlardım; benim olsaydın hayatı severdim.

-8 Nisan 1314-

[Servet-i Fünûn, Nr: 376, 14 Mayıs 1314/26 Mayıs 1898, s.180.

Siyah İnciler, “Benim Olsaydın”, Necm-i İstikbâl Matbaası, 1341/1925, s.20-21.]

 

HİÇ BİR YER

Bir yer, âh bir yer olsun; öyle bir yer istiyorum ki orada hiçbir şey olmasın, hiçbir şey, hayatı, tabiati teşkil eden şeylerden hiçbiri olmasın; öyle bir yer ki benliğim, bu nâmütenahilikler (sonsuzluklar) içinde nâmütenahi benliğim orada mahv ü mün’adim olsun, bütün kuvâ-yı vücudiyem yok olsun,  yokluk içinde yok olayım.

Hiçbir şey kalmasın; hiçbir şey, bu hayata, bu beşere, bu dünyaya, bütün mevcudâta dair  hiçbir şey kalmasın hiçbir şey… Hattâ sen, hele sen, sen ki sade huzurunla bütün kaçtığım şeyleri, her şeyi mutlaka getirmiş olursun, mutlaka…

Böyle bir yer mevcut olsun olmasın sade düşünmekle o kadar derin bir istirahat-ı ruh, öyle bir huzur-ı vicdan hissediyorum ki bu ulvi hayale bir esir-i müştak (azuya esir) kalacağım; sanki ruhum yokluk içinde şimdiden mest ve âsude (huzur içinde).

-Tarabya: 28 Temmuz, 1314-

[Servet-i Fünûn, Nr: 388, 6 Ağustos 13 14/18 Ağustos 1898, s.376.

Siyah İnciler, “Hiçbir Yer”, Necm-i İstikbâl Matbaası, 1341/1925, s.68-69.]

 

EBEDİYYEN SEN, EBEDİYYEN

Bütün güzel şeyler, elîm, mukavemet-sûz (dayanacak güç bırakmayan) bir incizâb (cezbe) ile beni mevte (ölüme) sevk ediyor; bedbahtların zebûn-ı hayat kaldıkça duydukları ölüm arzularım ben hüsn ü saadetin huzurunda hayran ve müştak ezildiğim zamanlar hissediyorum; hayranlığım yavaş yavaş ağır bir hüzne, ezici bir hüzün ve eleme müncer (sonuç) oluyor; sanatın, tabiatın beni medhûş eden güzelliklerine karşı beni mest-i melâl (can sıkısıntısında) bırakıyor. Tahassüsüm (hislerim) o kadar şedîd ki eleme temas ediyor. İşte bunun için bu arzulara hayatı en çok sevdiğim zaman düşüyorum, neş’elerim ölüm arzularıyla bîtab-pervâz (kanatları halsız düşen kuş gibi) kalıyor.

Fakat müphem arzular, asırlardan beri arza ancak vâsıl olan nücûmun (yıldızların) ziyaları gibi sanki nâmütenahilikten gelen uzak arzular, sanki ilk ceddimden (atamdan) başlayarak bütün ecdâdımın taab ve hüsranından birikmiş mağmum (gamlı) arzular:  İşte bunun için bütün saadetlerim yorgun, melûl ve ma’lûl (mahzun hasta) oluyor.

Çünkü, âh çünkü sen yoksun sen;  sen olmadıkça da  bütün bu güzellikler, hayatı sevdiren, yaşamak için nihayetsiz emeller veren güzellikler beni harab-ı keslân (uyuşuk) bırakıyor; sen, sen ki kim ve nasıl olduğunu, nerede bulunduğunu bilmediğim halde hep senin için yaşıyorum, hep senin için, sana lâyık olmak için uğraşıyorum; sen ki ne vakit geleceğini bilmediğim halde bütün hayatım zuhûruna bir intizâr-ı elîm ü müebbedden başka bir şey değil; bir gün geleceğini, ve beni seveceğini, kendini bir iştiyakı şeydâ (tutkun) ile bana sevdireceğini biliyorum; fakat gelmiyorsun, hâlâ gelmiyorsun.

Artık intizarlarım amîk fütûrlarla (derin bir ümitsizle) inliyor. Neş’elerim melûl ve şikeste-bâl (kırılmış kanatlarımla), hep seni bekliyorum; seni, hep seni; bütün hayatım seni, bütün âmâlim seni; ve sen gelmiyorsun, hâlâ gelmiyorsun, yoksa gelmiyecek misin, hiç gelmiyecek misin? Yoksa hiç gelmiyeceksin de bunu hissettiğim için mi ölmek istiyorum?

-Tarabya-

 

[Servet-i Fünûn, Nr: 433, 17 Haziran 13 15/29 Haziran 1899, s.262.

Siyah İnciler, “Ebediyyen Sen, Ebediyyen”, Necm-i İstikbâl Matbaası, 1341/1925, s.24-25-26.]

 

 

-HEP SANA-

Gözlerin Bir Sema ki

Gözlerin bir sema ki bulutlu, sanki ruhunu, bu semanın güneşini görmeğe mâni’ olan esdâd-ı sehaib (bulutlar ile çevrili) ile pür-zılâl (gölgeyle kaplanmış); seni sade uzaktan görürken zindanlarda titreyenlerin hasretle semayı hep güneşli düşünmeleri gibi gözlerini ruhsuz tasavvur edemezdim. Söyle niçin onu sakladın, ruhunu neden sakladın?

Bir karanfildeki o mahzun ibtisam-ı şûh (tebessümün), o (küçücük) nîm serzenişle, o bûy-ı perişan (perişan eden kokun) ile pür-nem tebessüm, işte tebessümün… O kadar ki dudakların bir karanfildir denilir. Fakat o tebessüm-i masum bir jâle (kırağı) gibi ra’şan-ı şems ü (titrek güneş ışığı gibi) nur değil, hep bulut, tebessümünde, nazarında hep bulut!

Evet, bütün bulut, hep bulutsun; bu gözlerin, bu dudakların arkasında beni bahtiyar yahut me’yus edecek bir felsefe-i hayat olduğunu düşündükçe “âh görsem…” diyorum, “bu gözlerin güneşini görsem de lâzım gelirse hattâ ölsem..” diyorum; beni sevdiğini, hiç olmazsa sevmek istediğini görsem, bilsem ki beni istiyorsun, bunu bilmek o kadar güç  olsa ki ölsem…

Fakat hep bulut, bütün bulutsun; tebessümünde, nazarında bütün bulut! Niçin hep bulut, niçin hep gölgesin? Yoksa ruhun da mı pür-zılâl (sırf gölge mi)?

 

[Servet-i Fünûn, Nr: 498, 14 Eylül 1316/27 Eylül 1900, s.498. Bu başlık altında beş metin yayımlanmıştır: Gözlerin Bir Sema ki, Bir Necm-i Emel, Lâne-i Telâki, Sen, Müebbeden Sen, Eğer Şuh İsen, Terâne-i Saadet, Sukut. Bu metinlerin her biri Siyah İnciler’de ayrı ayrı yayımlanmıştır]

 

BENİM AŞKIM

Benim aşkım, bundan haberdar ol, eğer nâçiz bir meylin olsun varsa bil ki, benim aşkım muzlim, hâin, müfteris (yırtıcı) bir ateştir, bir ateş ki beni her saniye yaktığı için senin bütün saniyelerine varıncaya kadar, hayatım kâmilen ister; benim aşkım zalim, kıskanç, hodgâm (kendini beğenmiş) bir kindir, beni en âni fikirlerime varıncaya kadar zabt ü kahr ettiği için senin de en gayr-i mahsüs fikirlerine varıncaya kadar şiddetle, şiddet ve inhisar ile mâlik ve sahip olmak ister; saniyelerine, nefeslerine kadar, nefeslerine, nazarlarına kadar, ta’dâd (sayısız) ile, inhisâr (tek başına) ile mâlik olmak ister; benim aşkım bir fâcia, bir hâile, bir bâdiredir, benim hayatımı yakıp kavurduğu için senin hayat ve ruhunu kanla bile kahr ve teshir etmek ister.

 Evet, benim aşkım, böyle ricalarla, esaretlerle, minnetlerle, bütün fedakârlıkla başlar, öyle başlar, ve öyle biter; senden başka kâinatta benim için hiçbir şey, hiçbir zerre, sana ait olmadıktan sonra bir zerre kalmaz, fakat bir aşk ki pek çabuk bir kan olur, sevince ölümlere kadar, ölünceye, öldürünceye kadar severim… İşte benim aşkım!

 Benimle bu zulmetlere, bu ateşlere, hayır bu fezaya (uzaya), bu envâra girmek için ruhunda vüs’at (genişlik), hayatında kuvvet varsa, peki, esirinim… Fakat bil ki esirimsin…

[Siyah İnciler, “Benim Aşkım”, Necm-i İstikbâl Matbaası, 1341/1925, s.57-58.]

EĞER ŞUH İSEN

Fakat âh eğer sade bir şuh (neşeli ve rahat) isen… Aşk senin o nazik ellerinde sade bir eğlence, benim için bir nazarınla başlayıp ölümle bitecek kadar fâci’ ve muzlim olan bu aşk sende bî-çare bir oyuncak olacaksa… Eğer sade eğlenmek istiyorsan, bir handenin ne çabuk bir ceriha (yara) olabileceğini bil de aşkımıza acı…

Eğer öyle ise, eğer öyle olacaksan, seni de bırakmak mı lâzım gelecek, sen de mi gideceksin?

Âh sen de mi hayatımda sade acı bir hatıra, tesadüfün keyfine gelen bir rü’yet-i mensiye (unutulmuş bir bakış mı) olacaksın? Senin de sade bir mâzi olmana kalbim tahammül etmiyor. Eğer bu sahih ise, senin de aşkın şuh ve kalpsiz bir şeyse, âh kaç, benden kaç, seni görmeyeyim, öleyim de görmeyeyim, bütün bütün hayat ve ruhum ölmeden seni unutayım, verdiğin aşk bir ceriha, nâkabil-i iltiyâm (tedavisi olmayan) bir ceriha (yara) olmadan kaçayım, birbirimizden kaçalım…

Yahut, yok, zaman dursun, ya hiçbir şey olmasın, hep senin nazarın hep senin aşkın olsun… Yahut, ölüm!… 

[Siyah İnciler, “Şuh”, Necm-i İstikbâl Matbaası, 1341/1925, s.59-60. “Şuh” başlığı yayınlanmıştır.]

TERÂNE-İ SAADET

Benim misin?

Artık benim, münhasıran benim, ebediyyen benim…

Âh sahihden mi benimsin?

Söyle söyle, bunu tekrar et, fakat sade gözlerinle değil, artık dudaklarınla da söyle, kalbinle,  kendinle de söyle…

O kadar benim, kimsenin olmadığın surette mi benimsin?

Sen bunu söyledikçe, o kadar zaman sade sâkit ve câmid (durmuş ve cansız) duran dudakların bu sözleri tekrar ettikçe ağlamak arzusuyla beraber ruhuma handeler, nurlu handeler doluyor zannediyorum. Senin de benim olduğunu düşündükçe gülmek, ağlamak, çıldırmak istiyorum.

Hiç kimse bilmediği, şüphe etmediği halde sade benim için yaşadığını, en büyük zevklerin, saadetlerin bana ait şeylerden hâsıl olduğunu, gizli, bütün cihandan gizli bir sırrımız, bir aşkımız olduğunu, sade ikimizin anladığımız nazarlarımızda bir saniyede birbirimize nasıl vecd-engiz (içi parçalayan)  şiirler söyleyebildiğimizi, bu nâmütenahi (sonsuz) dünyada  her şeyi aşkımıza ne güzel feda ettiğimizi düşündükçe inbisat-ı ruhuma (geniş ve ferah) mukavemet (karşı muhalefet) edemiyorum; bütün dünya bizim aşkımız için vücud bulmuş gibi geliyor. Saadetimin elinde acz ve gururla ağlamak istiyorum.

Âh benim için nasıl bir lâne-i emel (dar bir geçit) olduğunu bilsen…

[Terane-i Saadet: Servet-i Fünûn, Nr: 498, 14 Eylül 13 16/27 Eylül 1900.

Siyah İnciler, “Terâne-i Saadet”, Necm-i İstikbâl Matbaası, 1341/1925, s.61-62.]

HİCRAN-I EMEL

Daha hiç, hiçbir şey, daha hiçbir şey yok, sade birkaç nazar, sade birkaç tebessüm, fakat ruhum, fakat hayatım bütün senin, bütün seninle meşgul, bütün seninle muattar (kokulu)…

Daha hiçbir şey yok, hayalin bile benim değil, hayaline bile hakkım yok! Fakat ruhum bütün hicran, bütün hicranla mâl-âmâl, bütün hicranla meshüf (susamış) ve mütehassır (özleyen)…

Hayalin bile benim değil iken beni sevsen de benim olamayacağın, benim olsan da yine kaybolacağın hicranıyla zehr-âlüd (zehirlenmiş); bu kadar bikes saadetin bile sinesinde acı bir hicran var, bir hicran-ı emel, senin emelinin hicranı, senin hicranının ateşi…Fakat bari bilseydin, ümitsiz, emelsiz bile senin için muztarib ve zebûn (güçsüz) kalan bir ruh-ı perişan, bir hayat-ı mecruh (yaralanmış) olduğunu olsun bilseydin…

Acı, pür-hicran, fakat yine bir teselli, yine hemen bir saadet olurdu.

[Siyah İnciler, “Hicran-ı Emel”, Necm-i İstikbâl Matbaası, 1341/1925, s.43-44.]

SAÇLARIN

Eğer bu yâdigârı, beni en çok sevdiğin bir zamanda acınmadan kesilmiş bu saçları kendini unutturmamak, dâima yâd ettirmek için verdinse ne acı bir gaflette bulunmuşsun! Sana söylerken bütün kâinattan vazgeçmeğe, senden başka her şeyi ihmâle, unutmağa o kadar alışmıştım ki bugün acı acı sensiz kalınca aşkının verdiği saadetle gözüme çekilen bu ridâ-yı lâkaydî (kayıtsızlık örtüsü) kalkarak bütün mevcudât sanki ahz-ı sâr (her yeri kaplamak) için bana şiddetle görünmeğe ve niçin unutulduklarını daima düşündürmeğe başladılar.

O zaman ben herkesin yaşayışı gibi yaşamamışım, benim için senden başka herşey o kadar gayr-i mevcud imiş, her şeyi o kadar unutmuşum ki işte bu gün yirmi dört yaşında marîz bir dimağ, bîkes bir kalple dünyaya yeni gelmiş gibi oldum. Her zerre nazar-ı dikkatimi celbediyor, ve seni yâd ettiriyor. Lâkin herşey, bütün mevcudât, hattâ havalar, günler, saatler, sonra seninle, senden işitilmiş nağmeler, senin yanında seyredilmiş, konuşulmuş, dinlenmiş, düşünülmüş herşey, bütün mevcudât seni yâdettiriyor.

İsmim çağrılsa senin sesini işitiyorum; ne yapsam, ne görsem, ne işitsem bin alâikle (münasebetle) hep seni ihtar ediyorlar; sanki bütün havassım (duyularım) seni ihtar için meşgul oluyor; ve o zaman yadigârın, o beni en çok sevdiğin bir zamanda acınmadan kesilmiş saçların hayatıma bahşettiğin birkaç mes’ud saatimi de zehirlemek, sade beni öldürmek için verilmiş gibi geliyor; çünkü bu yalnız seni değil, bir zaman beni ne kadar çok sevdiğini de yâdettiriyor.

Bana bunu vereceğine niçin o zamanki kalbini, niçin o kalbi, o seven, beni seven kalbi niçin vermedin?

1314

[Siyah İnciler, “Saçların”, Necm-i İstikbâl Matbaası, 1341/1925, s.70-71]

“Benim olsaydın felâketlerine, merâretlerine (acılarına-tatsızlıklarına), âfetlerine tahammül için kuv­vet bulur, hayatın sebebini anlardım; benim olsaydın hayatı severdim”

 [Benim Olsaydın, Servet-i Fünûn, Nr: 376, 14 Mayıs 1314/26 Mayıs 1898, s.180.]

 

“Gel sen de benim Kleopatra’m ol, ben de bu saçların çözüldüğü yerde bir gece bulunayım, ve esirin olayım.”

[Madam … İçin, Servet-i Fünûn, Nr: 437, 17 Temmuz 13 15/29 Temmuz 1899, s.330.]

 

“Çünkü, âh çünkü sen yoksun sen; ve sen olmadıkça bütün bu güzellikler, hayatı sevdiren, yaşamak için nihayetsiz emeller veren güzellikler beni harab-ı keslân (uyuşuk) bırakıyor.

[Ebediyyen Sen, Ebediyyen, Servet-i Fünûn, Nr: 433, 17 Haziran 13 15/29 Haziran 1899, s.262.]

 

“Ya sen de sevsen, Rabbî, ya sen de bir sevsen…

O zaman, görüyor musun, o zamanı düşündükçe ve kendime bakıp ruhumu gördükçe korkuyorum; vahşi bir gece fırtınası gibi oranın zulmetinden, zulmet-i mütehevviresinden (Hiddet ve kızgınlıkla neticeyi düşünmeden saldırmasından)korkuyorum. “

 

[La Grande Vie, Servet-i Fünûn, Nr: 440, 5 Ağustos 1315/17 Ağustos 1899, s.375.]

Kaynak: Osman ÇÖPATLAMAZ, Mehmet Rauf’un Mensur Şiirleri Üzerine Bir İnceleme, Kırıkkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Türk Dili Ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı, Kırıkkale-2006

  

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s