MALDOROR’UN ŞARKILARI / COMTE DE LAUTRÉAMONT

 

ALTINCI ŞARKI

İmrenilecek dinginlikleri artık çehre güzelleştirmekten başka bir işe yaramayan sizler, on dört ya da on beş dizelik kıtalarda, bir lise birinci sınıf öğrencisi gibi, yersiz ve Koşinşin tavuğunun şakrak gurklamaları sayılabilecek, gülünçlüklerini hayal etmek için fazla çaba gerektirmeyen ünlemler savurmanın hâlâ söz konusu olmadığına inanıyorsunuz; ama, ileri sürülen önerileri olgularla kanıtlamak daha iyi. Açıklanabilir mesellerimde, insan, Tanrı ve kendime kolayca sövüp saldırdığım için, görevimin sona ermiş olduğunu mu ileri sürecektiniz peki?

 Hayır. Görevimin en önemli bölümü hâlâ devam ediyor, yapacak işler kaldığı için. Adları daha önce anılan üç kişiyi, bundan böyle davrandıracak öykümün ipleri. Böylece, daha az soyut bir güç verilecek kendilerine. Kan dolaşımı aygıtlarının seline dirimsellik yayılacak görkemle, ve ilk başta, yalnızca katkısız kurgunun ürünü olan belirsiz kişilikler gördüğümüzü sandığımız kimselerde, bir yandan, sinir ağlarıyla ve sümüksü zarlarıyla etiyle kemiğiyle somut bir yapı, öte yandan, vücudun ruhsal işlevlerini yönlendiren bir tinsel kaynakla karşılaşınca nasıl şaşıracağınızı kendiniz göreceksiniz. Çatı kiremitlerine ve baca kapaklarına çarpan güneş ışınlarının dünyasal ve somut saçlarında yansımalarını sağlayacak şekilde, birkaç adım ötede karşınıza dikilip, kollarını kavuşturup göğsünü şişirerek kabaca duracak (ama çok şiirsel bir etkisi olacağına inanıyorum), bir yaşam gücüyle donanmış varlıklardır bunlar.

Ama, insanın gülmesini getiren özellikleri olan toplumdışı kişiler; yazarın kafasında kalmaları daha iyi olacak yapıntı kişilikler; ya da olağan varlığın çok üzerine çıkan karabasanlar olmayacak artık. Unutmayın, bu sayede ancak daha güzelleşecek şiirim. Ama atardamarın yükseklere ağan dallarına ve böbreküstü kapçıklarına dokunacaksınız parmaklarınızla; ve sonra duygular! İlk beş öykü yararsız değildi; yapıtımın kapak süsü, gelecekteki şiirimin yapısal temeli, ön açıklamalarıydı bunlar: Valizimi kapatmadan ve imgelem ülkelerine doğru yolculuğa çıkmadan önce, izlemeye karar verdiğim amacı, açık ve kısa bir genelleştirme taslağı aracılığıyla içten edebiyat severlere açıklamak zorundaydım. Sonuç olarak, yapıtımın bireşimsel bölümünün tâmamlanmış ve yeterince açımlanmamış olduğu düşüncesindeyim şimdi. İnsana ve onu Yaratan’a saldırmayı tasarlamış olduğumu oradan öğrendiniz. Şu anda ve daha sonra, daha çok şey bilmenize gerek yok bu konuda! Bugünün sonunun ilk evresine tanık olacağı savunca metnini, belki daha uzun ama aynı biçimde yinelemekten başka bir işe yaramadıkları için, yeni düşünceler gereksiz görünüyordu bana. Açıkladığım düşüncelere göre, artık yapıtımın çözümsel bölümüne girişmeye niyetli olduğum sonucu çıkmaktadır; bu öylesine gerçek ki, her şeye kendiniz tanık olarak söylediklerimin doğruluğunu saptamanız için, sizi derimin ter salgılayıcı bezlerine kapatmak dileğimi yalnızca birkaç dakika önce açıklamış bulunuyorum. Çok sayıda kanıtla desteklemem gerektiğini biliyorum, savımın içerdiği düşünce düzenini; pekâlâ, var bu kanıtlar ve ciddi bir gerekçe olmaksızın kimseye saldırmadığımı biliyorsunuz! Üyesi bulunduğum (yalnızca bu olgu bile bana hak verirdi) insanlığa ve Yaradan’a karşı ağır suçlamalarda bulunduğum için beni kınadığınızı düşününce, katıla katıla gülüyorum. Yadsımayacağım sözlerimi; ama, görmüş olduklarımı anlatınca, kanıtlamam güç olmayacak bunları, yalnızca gerçek tutkusu adına. Bugün, otuz sayfalık küçük bir öykü anlatacağım, yapıtın gelişimi içinde, aşağı yukarı değişmez olarak kalacak bu karar. Günün birinde, şu ya da bu yazınsal biçimin kuramlarımı kutsamayı kabul ettiğini en kısa zamanda göreceğimi umarak, kesin biçimi sonunda bulmuş olduğuma inanıyorum, birkaç denemeyle. En iyi biçim bu; çünkü roman! Başlangıçta nereye getirilmek istendiğini çok iyi kavramayan okuru şaşırtmak anlamında, belki de yeterince doğal görünmeyecek biçimde sergilendi bu melez önsöz; ama, kitap ya da dergi okuyarak vakit geçirenleri genellikle kurtarmak zorunda olduğumuz bu olağanüstü şaşkınlık duygusunu yaratmak için özellikle çaba gösterdim ben. Gerçekten de, iyi niyetime karşın, başka türlü davranmanı olanaksızdı. Ancak daha sonra, romanlar yayılınca, daha iyi anlayacaksınız, kurum benizli dönmenin önsözünü.

*

Konuya girmeden önce, yanı başıma açık bir mürekkep hokkası ve hamur halinde olmayan kâğıt sayfaları koymanın zorunlu olmasını gülünç buluyorum (herkesin benim düşüncemde olmadığını düşünüyorum, yanılmıyorsam). Böylece, bu altıncı şarkıyla, yazmakta sabırsızlandığım eğitici şiir dizime başlayabileceğim, sevgiyle. Korkunç yararlı, heyecan verici oluntular! Sık sık mağaralara giderek ve ulaşılmaz yerleri kendine sığınak yaparak, mantığın kurallarını hiçe saydığını ve bir kısır döngü yarattığını fark etti bizim kahraman. Çünkü, bir yandan, yalnızlık ve inziva ödünlemesi ile, insanlara olan tiksintisine yardımcı oluyor, ve dar ufkunu cılız ağaçlar, böğürdenler ve yoz asmalar arasında edilgence sınırlandırıyor, öte yandan, sapkın içgüdülerinin Minotauros’unu[1] beslemek için hiçbir besin bulamıyordu etkinlik alanında. Bu nedenle hazır bekleyen kurbanlar arasında, çeşitli tutkularının bol bol besin sağlayabilecekleri inancıyla, insan topluluklarına yaklaşmaya karar verdi. Uygarlığın kalkanı polisin yıllardır kendisini inatla aradığını ve gerçek ajanlar ve casuslar ordusunun her zaman peşinde olduğunu biliyordu. Bununla birlikte, onu bulmayı başaramamışlardı. Öylesine şaşırtıcı bir yeteneği vardı ki, başarı açısından en tartışılmaz kurnazlıkları ve en yetkin düşüncenin düzenlemelerini, büyük bir ustalıkla boşa çıkartıyordu. Deneyimli gözlerin tanıyamayacağı kılıklara girmek için özel bir yeteneği vardı. Çevik hareketli, sevimli bir cırcır böceği görmediniz mi Paris kanalizasyonunda?

 Ondan başkası değildi: Maldoror’du! Gelişmiş başkentleri zararlı bir sıvıyla büyüleyip, kendilerini gerektiği gibi kollayamadıkları bir uyuşukluğa sokuyordu onları. Sanıldığından da tehlikeli bir durum. Bugün Madrid’te, yann Saint-Petersbourg’da olacak; dün Pekin’deydi. Ama bu şiirsel Rocambole’ün[2] başarılarının dehşet saçtığı yeri tam olarak söylemek, benim yoğun ince düşüncelerimin olası güçlerinin çok üzerinde bir iş. Belki bu ülkeden yedi yüz fersah uzaktadır; belki de burnunuzun dibindedir bu haydut. İnsanları tamamen yok etmek kolay değil öyle, yasalar var; ama sabırlı davranarak, insan karıncaları birer birer temizlenebilir. Gerçekten de, tuzaklarımın amacından henüz habersiz soyumuzun ilk atalarıyla birlikte yaşadığım, doğduğum ilk günlerden bu yana; olağanüstü değişimlerimde, yerkürenin ülkelerini, çeşitli dönemlerde, fetihler ve kırımlarla yerle bir ettiğim, ve yurttaşlar arasına iç savaş tohumları saçtığım o tarih öncesi eski zamanlardan bu yana, sayılmaz sayılarını tahmin etmek hiç de kolay olmayacak kuşakların tümünü, birer birer ya da toptan ezmedim mi topuğumla?

 Parlak geçmiş, görkemli bir gelecek için söz verdi: Tutacak sözünü. Cümlelerimi toparlamak amacıyla, bana ders vermeleri için yabanıl insanlara kadar gerilere giderek, doğal yöntemi kullanacağım. Bu saf ve görkemli beyefendilerin sevimli ağızları, döğmeli dudaklarından çıkan her şeyi yüceltti. Hiçbir şeyin güldürücü olmadığını kanıtlamış bulunuyorum, bu gezegende. Tuhaf gezegen, ama görkemli. Kimilerinin saf yürek (çok derin olduğu zaman) bulacakları bir biçem bulup, ve ne yazık ki, belki de pek yüce gelmeyecek düşünceleri yorumlamakta kullanacağım! Aynı şekilde, gündelik konuşmanın hafif ve kuşkucu tutumundan sıyrılıp ve yeterince sakınımlı olup… söylemeye niyetlendiğim şeyi bilmiyorum artık, çünkü, anımsamıyorum cümlenin başını. Ama, biliniz ki, ördek suratlı insanın alıkça alaycı gülüşünün bulunmadığı her yerde şiir vardır. İlkin sümküreceğim, çünkü gereksinimim var; ve sonra, büyük ölçüde elimin yardımıyla, parmaklarımın düşürdüğü diviti tekrar alacağım. Çuvaldan[3] çıkıyormuş gibi gelen çığlıkları duyduğu halde, yansızlığını nasıl sürdürebilir Carrousel Köprüsü?

 

I

Değerli mallarını hayran gözlere sergiliyor Vivienne Sokağı’nın dükkânları. Sokak lambalarının aydınlattığı maun çekmeceler ve altın saatler, göz kamaştırıcı ışık demetleri saçıyorlar vitrinlerde. Saat sekizi vurdu Borsa’nın saatinde. Geç değil vakit! Çekicin son vuruşu duyulur duyulmaz, titremeye başlıyor adını andığımız sokak, ve Royale Alanı’ndan Montmartre Bulvarı’na kadar temellerinden sarsılıyor. Hızlandırıyor adımlarını gezmeye çıkmış olanlar, ve evlerine çekiliyorlar düşünceler içinde. Bayılıyor bir kadın ve yığılıyor sokağa. Kimse kaldırmıyor onu. Bu yöreden uzaklaşmak için sabırsızlanıyor herkes. Hızla kapanıyor pencere pancurları, ve insanlar yorganların altında büzülüyorlar. Sanki yeniden ortaya çıkmış gibi Asya vebası. Böylece, kentin büyük kesimi gece şenliklerinin eğlencelerinde yüzmeye hazırlanırken, bir tür taşlaşmayla birden donuyor Vivienne Sokağı. Yaşamı sona eriyor, artık sevmeyen bir yürek gibi. Ama, halkın başka kesimlerine de yayılıyor olayın haberi, az sonra, ve kaygılı bir sessizlik dolaşıyor yüce başkentin üzerinde.

Nereye gitti sokak lambaları?

 Ne oldu aşk satıcıları?

 Hiçbir şey… yalnızlık ve karanlık! Bir düz çizgide uçan, bir ayağı kırık gece kuşu Madeliene’in üzerinden geçiyor ve Le Tröne parmaklıklarına yükseliyor haykırarak: “Bir felaket geliyor.” Şimdi, kalemimin (ortağım, bu gerçek dostum) gizem kattığı bu bölgede, Colbert Sokağı’nın Vivienne Sokağı’na açıldığı yönden bakacak olursanız, iki sokağın birleştiği açıda, bir karaltının belirdiğini, ve çevik adımlarla Bulvarlar’a yöneldiğini görürsünüz. Ama, yürüyenin dikkatini üzerinize çekecek şekilde daha da yaklaşırsanız, onun genç olduğunu fark edersiniz, hoş bir şaşkınlıkla! Gerçekten de olgun bir adam sanılabilirdi, uzaktan. Ciddi bir yüzün zihinsel yeteneğini değerlendirmek söz konusu olunca, günlerin toplamı önemsenmez artık. Alın çizgilerine göre yaşı okumayı bilirim: On altı yaştan dört ay almış! Yırtıcı kuşların pençe tırnağı gibi güzel; ya da arka boyun bölgesinin yumuşak kesiminin yaralarındaki kas devinimlerinin belirsizliği gibi, ya da daha doğrusu kemirgenleri kesinlikle tek başına yakalayan, ve ot altında bile iş görebilen ve yakalanan hayvan tarafından her seferinde yeniden kurulan sürekli fare kapanı gibi, ve özellikle, beklenmedik bir anda, bir teşrih masasında bir dikiş makinesi ve bir şemsiyeye rastlamak gibi! Mervyn[4], İngiltere’nin bu sarışın çocuğu, eskrim hocasının yanından bir dersten dönüyor ve ana-babasının evine gidiyor, İskoç kumaşına sarınmış. Saat sekiz buçuk, veya saat dokuzda varacağını umuyor eve: Geleceğini bildiğinden eminmiş gibi görünmek büyük bir sav olur, onun açısından. Beklenmedik bir engel güç duruma düşürmez mi onu yolunda?

 Bunu bir ayrıksılık sayabilseydi bile, pek ender görülen bir şey mi olacaktı bu durum?

 Şu âna kadar kendini kaygıdan uzak ve âdeta mutlu hissetmek olanağına sahip olmasını, olağandışı bir olgu saymasın mı?

 Birisi kendini gözetlerken ve gelecekteki avıymışçasına onu izlerken, evine sağ salim ulaşabileceğini hangi hakla ileri sürebilirdi gerçekten?

 (Biraz önce bitirdiğim cümlenin hemen önünde, en azından sınırlandırıcı sorulan sormamış olsaydım, heyecan yazarlığı mesleğini pek tanımamak olurdu bu.) Uzun bir süredir, kişiliğinin gücüyle benim zavallı aklımın canına okuyan düşsel kahramanı tanıdınız! Maldoror, bazen delikanlının yüz çizgilerini belleğine yerleştirmek için yaklaşıyor; bazen, yolun ikinci yarısında, vücudu geriye dönüp bir Avustralya bumerangı ya da daha doğrusu bir bomba gibi kendi üzerine geliyor. Ne yapması gerektiğinde kararsız. Buluncunun en küçük bir heyecan belirtisi duyumsadığını sanıyorsanız, yanılıyorsunuz. Bir an ters yönde uzaklaştığını görüyorum; vicdan azabına mı kapıldı acaba?

 Ama, geri dönüyor yeni bir hırsla. Şakak damarlarının niçin küt küt attığını bilmiyor Mervyn, ve adımlarını hızlandırıyor, onun ve sizin nedenini boş yere arayacağınız bir korku baskınına uğramış. Onun bilmece çözmedeki dikkatini göz önünde bulundurmak gerek. Niçin geri dönmüyor?

 Her şeyi anlardı. Kaygı verici bir durumu sona erdirecek en basit olanakları düşünmez mi insan?

 Bir testi beyaz şarabı gövdeye indirmiş, gömleği paramparça bir sokak serserisi, bir kenar mahalleden geçerken, bir koruma taşının kuytusunda, uykuya dalmış ovanın üzerinde batan ayın ışınlarını üzüntüyle seyreden, babalarımızın katıldığı devrimlerin çağdaşı, kasları gelişmiş yaşlı bir kedi görünce, ayakları dolaşarak bir eğik çizgi üzerinde ilerler, ve çarpık bacaklı bir köpeğe saldırıya geçmesi için bir işaret çakar. Kedi türünün soylu hayvanı yiğitçe bekler düşmanını, ve canla başla savunur kendini. Elektriklendirilebilen bir deri satın alacak bir eskici yarın. Niçin kaçmadı peki?

 Çok kolaydı. Ama, bizi şu anda kaygılandıran durumda, kendi bilgisizliğiyle, tehlikeyi daha da içinden çıkılmaz duruma getiriyor Mervyn. Üzerlerini saran belirsizliği belirtmekte kararlı olduğum, son derece ender bazı kuşkuları var. Bununla birlikte, gerçeği keşfetmesi olanaksız. Bir yalvaç değil, yadsımıyorum, ve kendisindeki insan gücünün varlığından habersiz. Ama caddeye gelince, sağa dönüyor ve Poissonniere Bulvarı’nı ve Bonne-Nouvelle Bulvarı’nı geçiyor. Buraya varınca, Faubourg Saint-Denis Sokağı’nda ilerliyor, Strasbourg demiryolu durağını gerisinde bırakıyor ve Lafayette Sokağı’nın dikey kavşağına varmadan önce, büyük bir dış kapının önünde duruyor. Birinci kıtayı burada bitirmemi salık verdiğiniz için, bu kezlik olmak üzere, isteğinize uymak istiyorum. Bir manyak elinin taşın altına sakladığı bir demir halkayı düşündüğüm zaman, saçlarımın arasından dayanılmaz bir ürperti geçtiğini biliyor musunuz?

 

II

Bakır düğmeyi çekiyor, çağcıl konağın kapısı zıvanaları üzerinde dönüyor. İnce kum kaplı avluyu arşınlıyor, ve sekinin sekiz basamağını çıkıyor. Aksoylu konağın bekçileri gibi sağda ve solda duran iki yontu engel olmuyorlar geçmesine. Artık yalnızca kendisini düşünmek için, her şeyi, ana, baba, Tanrı, sevgi ve ülküyü yadsımış olan kişi, kaçınıyor önündeki ayak izlerinin peşinden gitmekten. Zemin katında, kırmızı akik rengi tahta kaplamalı büyük bir salona girdiğini gördü onun. Kendini sedirin üzerine atıyor iyi aile çocuğu, ve konuşmasına engel oluyor heyecan. Uzun, etekleri yerleri süpüren giysili annesi dört dönüyor çevresinde, ve kollarının arasına alıyor onu. Kendisinden küçük erkek kardeşleri, üzeri yüklü sedirin çevresinde toplanıyorlar; olan biteni kavrayacak kadar tanımıyorlar hayatı. Sonunda, bastonunu kaldırıyor baba, ve orada bulunanların üzerine güç dolu bir bakış indiriyor. Elini koltuğun koluna dayayarak her zamanki yerinden kalkıyor, ve yılların güçsüz düşürmesine karşın, ilk çocuğunun kımıltısız vücuduna doğru ilerliyor. Bir yabancı dille konuşuyor, ve herkes derin bir saygıyla dinliyor onu:

“Çocuğu bu hale kim getirdi?

 Gücüm tamamen tükeninceye kadar, daha epey balçık taşıyacak sisli Thames. Bu konuksevmez ülkede koruyucu yasa yok sanki. Suçluyu bilseydim, öğrenirdi kolumun gücünü. Emekli olup deniz savaşlarından uzaklaştımsa da, paslanmadı duvara asık komodor kılıcım. Kolay zaten ağzını bilemek. Mervyn sakinleş; izini bulmaları için uşaklarıma emir vereceğim, kendi ellerimle öbür dünyaya göndermek üzere peşini bırakmayacağım onun. Hanım, git buradan, ve bir köşeye çekil; duygulandırıyor beni gözlerin, ve gözyaşı bezlerinin oluğunu tıkarsan daha iyi edersin. Oğlum, yalvarırım sana, kendine gel, ve tanı aileni; seninle baban konuşuyor…” Uzakta duruyor anne, ve, efendisinin buyruklarını yerine getirmek için, bir kitap aldı eline, ve kendi döl yatağının dünyaya getirdiği çocuğun koştuğu tehlike karşısında soğukkanlı kalmaya çalışıyor. “… Çocuklar, parka oynamaya gidin, ama kuğuların yüzüşüne bakarken suya düşmemeye dikkat edin…” Elleri aşağı sarkmış kardeşleri, sessiz duruyorlar; hepsi, başlarında üzerine Carolina çobanaldatan kuşunun kanadından bir tüy iliştirilmiş bere, dizlerine kadar inen kadife pantolon, ve kırmızı ipek çoraplar, el ele tutuşup, abanoz döşemeye ayaklarının ucuyla basmaya dikkat ederek salondan çıkıyorlar. Eğlenmeyeceklerini, çınarlı yolda ağırbaşlı gezineceklerini biliyorum. Zekâları henüz gelişmemiş. Daha iyi onlar için. “… Yararsız tedaviler. Kollarımda sallıyorum seni, yalvarmalarım karşısında duyarsızsın.

Kaldırmak ister misin başını?

 Gerekirse dizlerini öpeceğim. Ama hayır… cansız geri düşüyor.” — “Tatlı efendim, bu kölene izin verirsen, odama gidip, tiyatro dönüşlerinde migren ağrılarım şakaklarımı zonklatınca ya da atalarımızın kahramanlık tarihinin Britanya yıllıklarında bulunan bir öyküsü, düşçü düşüncemi uyuşukluğun bataklığına atınca, her zaman kullandığım terebentin ruhu dolu şişeyi almaya gideyim.” — “Hanım, sana söz vermedim, ve konuşmaya hakları yok. Yasal birleşmemizden bu yana, aramıza hiçbir bulut girmedi. Hoşnutum senden, sitem edecek bir şeyim olmadı sana karşı, hiçbir zaman. Ve senin de öyle. Haydi odana git, terebentin ruhu dolu şişeyi getir. Konsolonun gözlerinden birinde olduğunu biliyorum, ve yeni öğrenmedim bunu senden. Çabucak çık sarmal merdivenin basamaklarını, ve mudu bir yüzle geri dön.” Ama ilk basamağa yeni varmıştı ki (aşağı sınıflardan bir kadın gibi seğirtmiyordu elbette) Londralı duygulu kadın, elinde belki de billur çeperleri içinde hayat iksiri bulunan şişeyle, oda hizmetçilerinden biri birinci kattan iniyordu, yanakları terden kızarmış. Armağanını sunarken kibarca eğiliyor soylu genç kız, ve anne, görkemli tavrıyla, sevecenliğini ilgilendiren biricik nesneye, sediri çevreleyen püsküllere doğru ilerliyor. Karısının elinden alıyor şişeyi Komodor, mağrur ama iyilikçil bir hareketle. Şişeye batırılıyor bir Hint fuları, ve ipeğin çembersi büklümleri sarılıyor Mervyn’ in başına. İçine çekiyor uyarıcı kokuları; bir kolunu oynatıyor. Hızlanıyor kan dolaşımı, ve pencere aralığına tünemiş Filipin papağanının şen çığlıkları duyuluyor.

“Kim yürüyor orada?

.. Durdurmayın beni… Neredeyim ben?

 Bir mezarda mı uyuşmuş gövdem?

 Yumuşak gelmiyor bana tahtalar… İçinde annemin resmi bulunan madalyon hâlâ boynumda mı?

.. Uzaklaş, dağınık saçlı uğru. Yakalayamadı beni, hırkamın bir parçasını ellerinde bıraktım. Çözün buldogların zincirlerini, çünkü biz uyurken bir tanıdık hırsız zorla içeri girebilir bu gece. Anne ve baba, tanıyorum sizi, ve özenlerinize teşekkür ederim. Çağırın küçük kardeşlerimi. Onlara badem şekeri aldım, ve kucaklamak istiyorum onları.” Derin bir uykuya daldı, bunları söyledikten sonra. Aceleyle çağrılmış hekim ellerini ovuşturarak haykırdı: “Krizi atlattı. Her şey yolunda. Yarın dinlenmiş uyanacak oğlunuz. Hepinizin yataklarınıza gitmenizi istiyorum, şafak sökünceye, bülbüller ötünceye kadar, hastanın başında yalnız başıma bekleyeceğim.” Her şeyi duydu, kapının arkasına gizlenmiş olan Maldoror. Konak sakinlerinin nasıl insanlar olduğunu biliyordu şimdi, ve uygun şekilde davranacak. Nerede oturduğunu biliyor Mervyn’in ve daha başka bir şey öğrenmek istemiyor bu konuda. Bir not defterine yazıyor, sokağın adını ve konağın numarasını. Unutmayacağını biliyor. Bir sırtlan gibi ilerliyor, görünmeden; ve avlu duvarı boyunca yürüyor. Çevik hareketlerle tırmanıyor parmaklığı, ve bir an uğraşıyor sivri demir uçlarla; bir sıçrayışta sokakta. Sessizce uzaklaşıyor. “Beni bir uğru sayıyordu, diye haykırıyor. Budalanın biri. Hastanın bana yaptığı suçlamadan kurtulabilecek bir insan tanımak isterdim. Hırkasını koparmadım, söylediği gibi. Korkunun yol açtığı basit bir uykulu sanrı. Onu bugün ele geçirmek değildi niyetim; çünkü, bu çekingen delikanlıyla ilgili başka tasarılarım var, daha sonra.” Kuğu gölünün bulunduğu yere gidin, ve, üzerinde çürümüş bir yengeç cesedi bulunan bir örs taşıyan gövdesi öteki sucul arkadaşları arasında kuşku uyandıran kapkara bir kuğunun, sürüde bulunmasının nedenini daha sonra anlatacağım size.

III

Odasında Mervyn; bir mektup alıyor. Kim peki mektubu yazan?

 Postacıya teşekkür etmesine engel oluyor şaşkınlığı. Kıyıları siyah zarfın, ve aceleci bir yazıyla yazılmış sözcükler. Babasına gösterecek mi mektubu?

 Ya böyle bir şey yapmasını kesinlikle yasaklıyorsa gönderen kişi?

 Sıkıntı içinde, penceresini açıyor havanın kokularını içine çekmek için; Venedik aynalarına ve damasko perdelere yansıtıyor prizmalı ışınlarını güneş. Çalışma masasını örten kabartmalı derinin üzerine yayılmış, kenarları altın yaldızlı kitapların, sedef kapaklı albümlerin arasına, bir köşeye atıyor mektubu. Piyanosunu açıyor, ve fildişi tuşlar üzerinde gezdiriyor ince uzun parmaklarını. Sesle yanıtlamıyor pirinç teller. Beyaz kâğıdı almaya çağırıyor onu, bu dolaylı uyarı; geriledi mektup, sanki alıcının kararsızlığı onurunu yaralamış gibi. Merakı iyice çoğalıyor tuzağa düşen Mervyn’in, ve açıyor mektubu. O âna kadar, kendisininkinden başka yazı görmemişti. “Delikanlı, sizinle ilgileniyorum; sizi mutlu etmek istiyorum. Sizi yanıma yoldaş alacağım, ve Okyanusya adalarında uzun geziler yapacağız. Mervyn, seni sevdiğimi biliyorsun, ve bunu sana kanıtlamaya gerek yok. Benimle dost olacaksın, inanıyorum buna. Beni daha fazla tanıdığın zaman, bana göstermiş olduğun güvene pişman olmayacaksın. Deneyimsizliğinin koştuğu tehlikelerden koruyacağım seni. Senin için’bir kardeş olacağım, ve iyi öğüderimi esirgemeyeceğim senden. Daha ayrıntılı açıklamalar için, öbür gün sabah, saat beşte, Carrousel Köprüsü’nde ol. Gelmemişsem, bekle beni; ama tam saatinde orada olacağımı sanıyorum. Sen de aynı şeyi yap. Bir şeyin içyüzünü anlamak fırsatını kolayca kaçırmaz bir İngiliz. Delikanlı, selamlarım seni. Şimdilik sağlıcakla kal. Bu mektubu kimseye gösterme.” — “İmza yerine üç yıldız,” diye haykırdı Mervyn; “ve sayfanın altında bir kan lekesi!” Gözlerinin yutarcasına okuduğu, ve ruhunda, belirsiz ve yepyeni ufukların sınırsız evrenini açan ilginç satırların üzerine gözyaşları yağmur gibi iniyor. Babası biraz katı ve annesi çok gururlu geliyor ona artık (mektubu okudu okuyalı). Bilmediğim için size aktaramayacağım nedenlerden dolayı kardeşlerinden de hoşlanmıyor. Mektubu göğsüne saklıyor. O gün, artık kendisine benzemediğini fark etti öğretmenler; alabildiğine ışıksızdı gözleri, ve aşırı bir düşünce perdesi inmişti gözevi bölgesine. Öğrencilerinin zekâ düzeyinde olmamaktan korkup utandı bütün öğretmenler, ve, bununla birlikte, o, ilk kez ödevlerini savsaklamış ve derslerine çalışmamıştı. Akşam eski portrelerle süslü yemek salonunda toplandı aile. Lezzetli ederle dolu tabaklara, hoş kokulu meyvelere hayranlıkla bakıyor Mervyn, ama yemiyor; Ren şaraplarının çok renkli dökülüşleri ve şampanyanın köpüklü yakutu dar ve uzun Bohemya bardaklarını dolduruyor, ama onun ilgisini çekmiyorlar. Dirseklerini masaya dayıyor ve bir uyurgezer gibi düşlere dalıyor. Karısının kulağına eğiliyor yüzü deniz köpüğüyle sertleşmiş komodor: “Kriz gününden beri büyüğün huyu değişti; kafasında sadece saçma düşünceler var; bugün her zamankinden daha çok düşler içinde. Onun yaşında ben böyle değildim. Bir şey fark etmemiş gibi yap. Maddi ve manevi etkili bir ilaç gerek. Mervyn, gezi ve doğa bilimleri kitapları okumaktan hoşlanan sana, beğeneceğin bir öykü okuyacağım. Herkes dikkatle dinlesin beni; başta ben olmak üzere herkesin yararına. Sizler, çocuklar, sözlerime dikkat ederek, üslubunuzun taslağını geliştirebilir, ve bir yazarın en küçük tasarımlarını kavrayabilirsiniz.” Belagat sanatının ne olduğunu sanki anlayabilirmiş gibi bu sevimli velet sürüsü! Söylüyor  ve, elinin bir hareketi üzerine, kardeşlerinden biri babasının kitaplığına gidiyor, ve kolunun altında bir kitapla geri dönüyor. Bu sırada, sofra takımları, gümüş takımlar kaldırıyor  ve kitabı eline alıyor baba. Başını kaldırdı Mervyn, elektrikli yolculuk sözcüğünü duyunca, ve zamansız düşünceleri kafasından uzaklaştırmaya çalıştı. Kitap ortalardan açılıyor, ve komodorun madeni sesi, onun, tıpkı şanlı gençlik günlerinde olduğu gibi, adamlarının çılgınlıklarına ve fırtınalara hâlâ egemen olabileceğini kanıtlıyor. Haddeden geçmiş cümlelerin hesaplı kitaplı gelişimini ve zorunlu eğretilemelerin sabunlaşmasını uzun süre izlemenin olanaksızlığı içinde, öne düştü Mervyn’in başı. Bağırdı baba: “Seni ilgilendirmiyor bu; başka bir şey okuyalım. Oku, hanım, oğlumuzun günlerinin acısını kovalamak benden daha çok mutlu edecek seni.” Annenin umudu yok artık; bununla birlikte, başka bir kitap kaptı ve soprano sesinin tınısı, kendi döl yatağının ürününün kulaklarında tatlı tatlı çınladı. Ama, umudu kırıldı birkaç cümleden sonra, ve yazınsal yapıtı yorumlamayı kendiliğinden bıraktı. Büyük oğul haykırdı: “Yatmaya gidiyorum ben.” Gidiyor, yerde bir noktaya çakılı gözleri soğuk, ve başka bir şey söylemeden. Üzgün üzgün havlıyor köpek, çünkü doğal bulmuyor bu davranışı, ve iki pembe kristal kubbenin içindeki yalımı titretiyor, pencerenin boylamasına yarığına eşitsizce dalan dışarının rüzgârı. Alnını ellerinin arasına alıyor anne ve gözlerini havaya dikiyor baba. Yaşlı denizciye ürküntüyle bakıyor çocuklar. Odasının kapısını iyice kilitliyor Mervyn, ve kâğıdın üzerinde hızlı hızlı koşuyor eli: “Mektubunuzu öğleyin aldım, ve sizi yanıdamakta geciktiysem, bağışlayın beni. Sizi kişisel olarak tanımak onuruna ermedim, ve size yazmamın gerekip gerekmediğini de bilmiyorum. Ama evimizde kabalığa yer olmadığı için, kalemi elime almaya ve tanımadığınız birine gösterdiğiniz ilgiden dolayı size içtenlikle teşekkür etmeye karar verdim. Bana gösterdiğiniz sevgiye olan gönül borcumu göstermemekten Tanrı esirgesin beni. Kusurlarımı biliyorum, ve artık gururlanmıyorum bunlardan. Ama, yaşlı birinin dostluğunu kabul etmek uygun bir davranışsa, ona kişiliklerimizin farklı olduğunu söylemek de uygun düşer. Gerçekten de, bana delikanlı dediğinize göre, benden daha yaşlı olmalısınız, ve bununla birlikte, gerçek yaşınız konusunda kuşkularım var. Çünkü, kıyaslarınızın soğukluğu ile bunlardan yayılan tutku nasıl bağdaştırılabilir?

 Doğduğum yerden kesinlikle ayrılmayacağım, sizinle birlikte uzak ülkelere gitmek için; beni dünyaya getirenler izin verselerdi olabilirdi bu, ve bu izni sabırsızlıkla bekleyebilirdim. Ama aktörel bakımdan karanlık görünen bu durumu bir giz (sözcüğün kübik anlamında) olarak saklamamı buyurduğunuz için, sizin yadsınmaz sağduyunuza boyun eğeceğim. Görünüşe göre, gün ışığına çıkmaktan hoşlanacağını sanmıyorum bu gizin. Sizin kişiliğinize güven göstermemi ister göründüğünüz için (uygunsuz bir dilek olmadığını itiraf etmek hoşuma gidiyor), sizin de aynı güveni bana göstermek, ve öğüdünüze kulak asmadığımı, ertesi gün sabah belirtilen saatte buluşma yerinde olmayacağımı düşünmemek inceliğini göstermenizi rica edeceğim. Parmaklıklı kapı kapalı olacağı için avlu duvarından atlayacağım ve kimse gidişimi görmeyecek, içtenlikle konuşmak gerekirse, anlaşılması olanaksız sevgisi, kamaşmış ve özellikle de beklemem için bir neden bulunmayan (çünkü tanımıyorum sizi) bir iyilik örneği karşısında şaşırmış gözlerimin önünde birdenbire ortaya çıkan sizin için neler yapmazdım. Şimdi tanıyorum sizi. Bana verdiğiniz, Carrousel Köprüsü’nde gezinme sözünü unutmayınız. Oraya gelirsem, sizi orada bulacağıma ve size elimle dokunacağıma, benzersiz bir biçimde, inanmış bulunuyorum. Yeter ki, daha dün, utangaçlık sunağı önünde eğilen bir yeniyetmenin bu masum davranışı, saygılı içtenliğiyle incitmesin sizi. Ama baştan çıkma gerçek ve kesinse, güçlü bir yakın dostlukta, itiraf edilemez mi senli benlilik?

 Ve, böyle olmakla birlikte, ertesi gün, ister yağmur yağsın ister yağmasın, saat beşi çaldığı sırada oradan geçerken size veda etmemin nasıl bir kötülüğü olabilir, sorarım size?

 Mektubumda ne demek istediğimi, beyefendi, siz kendiniz çıkartacaksınız; çünkü yitebilecek bir mektupta size daha fazlasını söylemeyi uygun bulmuyorum. Sanki bir bulmaca sayfanın altındaki adresiniz. Çözümlemem için bir çeyrek saat gerekti. Sözcükleri okunmayacak kadar küçük yazarak, sanırım, iyi ettiniz. Size öykünerek ben de imzamı atmıyorum. Öyle tuhaf bir zamanda yaşıyoruz ki, olanlara bir an bile şaşırmak olanaksız. Can sıkıntısı saatlerimin iğrenç kemik çukurları olan sıra sıra bomboş salonlarla sarılmış soğuk devinimsizliğimin oturduğu yeri nasıl öğrenmiş olduğunuzu merak ediyorum. Nasıl desem?

 Sizi düşündüğüm zaman, tıpkı çöken bir imparatorluğun yıkılışı gibi gümbürtüyle çarpıyor yüreğim; çünkü, belki de var olmayan bir gülümseme çiziyor sevginizin gölgesi. Çok belirsiz, devinimsiz kabuğunun içinde! Coşkun duygularımı, bu yepyeni ve henüz bir ölümlü eli değmemiş mermer levhaları sizin ellerinize teslim ediyorum. Sabah tanının ilk ışıklarına kadar sabırlı olalım, ve, vebalı kollarınızın iğrenç kucağına kendimi atacağım ânı beklerken, önünüzdeki alçakgönüllülükle eğilip dizlerinize sarılırım.” Bu utanılacak mektubu yazdıktan sonra postaya verdi Mervyn, ve eve dönüp yatağa girdi. Koruyucu meleğini bulduğunu sanmayın orada. Balık kuyruğu ancak üç gün uçacak, doğru; ama, ne yazık ki yanacak kiriş!; karın kızına ve dilenciye karşın bir silindir koni kurşun delecek gergedanın derisini![5] Taçlı delinin on dört hançerin sadakatiyle ilgili olarak söylemiş olduğu gerçek budur.

IV

Alnımın ortasında bir tek gözüm olduğunu gördüm! Ey sofaların duvarlarına gömülmüş gümüş aynalar, bana nice hizmetlerde bulundunuz yansıtıcı gücünüzde. Kendime karşı acının oklarını fırlatmayı bırakmadım, alkol dolu bir teknede yavrularını kaynattığım için, bir Ankara kedisinin birden sırtıma atlayarak, bir cerrah delgisi gibi, kafatası kâsemi bir saat boyunca kemirdiği günden bu yana. Bugün, ister doğuştan gelen yazgım, ister kendi kusurlarım yüzünden olsun, vücudumun aldığı çeşitli yaraların etkisi altında; aktörel düşüşümün (bazıları gerçekleşti; kim önceden kestirebilir ötekileri?) sonuçlarının ezdiği; kas zarlarını ve konuşanın zekâsını süsleyen o kazanılmış ya da doğal canavarsılıkların duygusuz seyircisi olan ben, beni oluşturan ikiliğe uzun uzun bakıyorum hoşnutlukla… ve güzel buluyorum kendimi! Sidik borusunun kısalığı ve iç çeperin ikiye bölünmesi ya da bulunmayışı nedeniyle, deliğin baştan başka bir yerde ve kamışın altında bulunmasından kaynaklanan, doğuştan kusurlu bir erkeklik organı gibi güzel; ya da bir hindinin üst gagası üzerinde yükselen, oldukça derin ve enlemesine kırışıklıklarla bezeli koni biçiminde kabarık etçik gibi; ya da daha doğrusu “Gamlar, makamlar ve bunların uyumsal dizgesi, değişmeyen doğal yasalara dayanmaz, ama tersine, insanlık geliştikçe değişen ve gene değişecek olan estetik ilkelerin sonucudur,” diyen gerçek gibi  ve özellikle, kuleli bir zırhlı firkateyn gibi! Evet, sürdürüyorum savımın şaşmazlığını. Kendini beğenmiş kusurlarım yok, böbürleniyorum bununla, ve hiçbir yarar görmüyorum yalanda; öyleyse, hiç duraksamadan inanmalısınız söylediğime. Çünkü bilincimden doğan övücü tanıklıklar karşısında niçin kendimde korku uyandırayım?

 Hiçbir şeyini kıskanmıyorum Yaratıcı’nın; ama, bıraksın da giderek artan bir şanlı cinayetler dizisinde, aşağılara gideyim yazgımın ırmağında. Yoksa, bütün bu engellere öfkelenmiş bakışımı alnının düzeyine yükseltip, evrenin tek efendisinin kendisi olmadığını; varlıkların doğası konusunda daha derin bir bilgiden doğrudan doğruya kaynaklanan birçok olgunun karşıt düşünceden yana tanıklık ettiğini, ve gücün birliğini yaşarlığına karşı kesin bir yalanlama getirdiğini anlatacağım ona. Çünkü, birbirinin gözkapakları kirpiklerine hayranlıkla bakan ikimiziz, görüyorsun… ve biliyorsun ki kaç kez çınladı utku borusu dudaksız ağzımda. Elveda, ünlü savaşçı; en çetin düşmanında saygı uyandırıyor düşkün cesaretin; ama, Mervyn adlı avı elinden almak için yakında bulacak seni Maldoror. Böylece, şamdanın dibinde geleceği görünce gerçekleşecek horozun kehaneti.[6] Tanrıya şükürler olsun ki hacı kafilesine vaktinde yetişiyor yengeç, ve birkaç sözcükle anlatıyor onlara Clignancourdu eskicinin öyküsünü!

V

Rivoli Sokağı’ndan çıkan biri, gelip, sol tarafta, havuzun yakınlarında bir sıraya oturdu Palais-Royal’de. Saçları karışık, ve uzun sürmüş bir yoksunluğun yıpratıcı eylemini sergiliyor giysileri. Yere bir çukur açtı sivri bir ağaç parçasıyla, ve toprakla doldurdu avucunu. Ağzına götürdü bu besini, ve hemen geriye püskürttü. Ayağa kalktı, ve, başını sıraya koyarak ayaklarını havaya kaldırdı. Ağırlık merkezini belirleyen yer çekimi yasalarına uygun olmadığı için bu ip cambazı duruşu, bütün ağırlığıyla sıranın üzerine düştü, elleri sarkık, kasketi yüzünün yarısını örtmüş, ve ayakları çakıllara çarparak, giderek yiten bir denge durumunda. Uzun süre böyle kalıyor. Kuzey girişinin ortalarına doğru, bir kahveyi kapsayan yuvarlak yapının yanında, parmaklığa yaslanmış kahramanımızın kolu. Dikdörtgenin yüzeyini tarıyor bakışı, hiçbir görünümü kaçırmayacak şekilde. İncelemenin tamamlanmasından sonra doğal durumlarını alıyor gözleri, ve, güç ve beceri mucizesi yaratarak kendini güçlendirmeye çalışan bir adamın idman yaptığını görüyor bir sıranın üzerinde. Ama, doğru bir amacın hizmetine sunulan çok iyi bir niyet, ne yapabilir zihinsel bozukluğun sapkınlıkları karşısında?

 Deliye doğru ilerledi, doğal duruma getirmesine yardım etti saygınlığını, ona elini uzattı, ve yanına oturdu. Arada bir yokladığını fark ediyor deliliğin; geçti nöbet; bütün sorularına mantıklı yanıdar veriyor adam. Anlamını aktarmak gerekir mi sözlerinin?

 İnsanlık acılarının iki yapraklık kitapçığının neden açmalı herhangi bir sayfasını, küfürbaz bir sabırsızlıkla?

 Bir eğitimden daha verimli değildir hiçbir şey. Size ileteceğim gerçekten önemli bir şey olmayacaktı yine de, gerçek dışı öyküler uyduracaktım beyninize aktarmak için. Ama, kendi keyfi için hasta olmamıştı; ve sözlerinin içtenliği, şaşılacak ölçüde bağlaşıyor okurun saflığıyla: “Verrerie Sokağı’nda dülgerlik yapıyordu babam… Üç Marguerite’in ölümü başına düşsün, sonsuza dek gözküresinin göbeğini oysun kanaryanın gagası! Sarhoşluğu alışkanlık edinmişti; böyle zamanlarda, kabarelerin tezgâhlarını dolaştıktan sonra eve gelince, neredeyse sınırı olmazdı öfkesinin, ve karşısına ne çıkarsa çıksın ayrım gözetmeksizin patlatırdı. Ama, az sonra, dostlarının ayıplamaları karşısında, tamamen yola geldi, ve asık suratlı biri oldu. Kimse yaklaşamıyordu yanına, annem bile. Keyfine göre davranmasına engel olan görev düşüncesine karşı gizli bir hınç besliyordu. Bir kanarya satın almıştım üç kız kardeşime. Kapının üzerinde, bir kafese koymuşlardı onu, ve kuşun ötüşünü dinlemek, geçici güzelliğini hayranlıkla seyretmek, ve seçkin çizgilerini incelemek için duruyordu geçenler. Kafesin ve içindekinin ortadan kaldırılması buyruğunu verdi babam birkaç kez, çünkü ses yeteneğinin arya demetlerini havadan serperek kendi kişiliğiyle alay ettiğini düşünüyordu kanaryanın. Kafesi çivisinden çıkarmaya gitti, ve sandalyeden düştü, öfkeden gözü dönmüş. Bu girişiminin ganimeti oldu, dizinde hafif bir sıyrık. Şişkin yere birkaç saniye yonga bastırdıktan sonra, pantolon parçasını indirdi, ve kirpiklerini kırpıştırarak yapabileceği en müthiş şeyi yaptı, kafesi koltuğunun altına alıp işliğine daldı. Orada, ailenin çığlıklarına ve yalvarmalarına karşın (evin perisi saydığımız bu kuşun üzerine titriyorduk), bizleri yanına yaklaştırmamak için elindeki uzun rendeyi savurarak, nalçalı topuklarıyla ezdi kamış kutuyu. Talih bu ya, hemen ölmedi kanarya; yaşıyordu hâlâ bu tüy yumağı, kan lekelerine karşın. Kapıyı gürültüyle kapatarak uzaklaştı dülger. Kaçıp gitmek isteyen kuşu yaşatmaya çalıştık, annem ve ben; sonuna yaklaşıyordu, ve can çekişmenin son çırpınışlarının aynasından başka bir şey değildi artık kanatlarının kımıltısı. Bu sırada bütün umudun yok olduğunu gören üç Marguerite, bir ortak duyguyla el ele tutuşmuştu, ve bir yağ varilini birkaç adım öteye ittikten sonra, merdivenin arkasına, bizim dişi köpeğin kulübesinin yanına çömeldi bu canlı zincir. Çabasını ara vermeden sürdürüyordu annem ve soluğuyla ısıtmak için ellerinin arasında tutuyordu kuşu. Çılgın gibi koşup duruyordum odalarda, eşyalara, aletlere çarparak. Arada bir, kız kardeşlerimden biri zavallı kuşun durumunu öğrenmek için başını merdivenin altından çıkartıyor, üzüntüyle geri çekiyordu sonra. Kulübesinden dışarı çıkmıştı köpek, ve, uğradığımız yıkımın büyüklüğünü anlamış olduğu için, üç Marguerite’in giysilerini yalıyordu boş avuncun diliyle. Kanaryanın ancak birkaç saniyesi kalmıştı yaşayacak. Başını çıkardı kız kardeşlerimden biri (en küçüğüydü) ışık kıtlığının yarattığı yarı gölgeden. Annemin sarardığını ve sinir sisteminin son bir belirtisi olarak başını bir an kaldıran kuşun, annemin parmakları arasında can verdiğini gördü. Kız kardeşlerine aktardı durumu. Ne bir yakınma, ne bir homurtu çıktı ağızlarından. Sessizlik egemendi işlikte. Yapıldıkları ağacın esnekliği sayesinde kısmen eski durumunu alan kafes parçalarının kısa aralıklı çıtırtısından başka bir şey duyulmuyordu. Hiç gözyaşı dökmüyordu üç Marguerite, ve lâl rengi tazeliklerini yitirmedi yüzleri; hayır… taş gibi duruyorlardı yalnızca. Köpek kulübesinin içine çekildiler, ve samanın üzerine uzandılar, yan yana; yaptıklarının tepkisiz tanığı köpek, şaşkınlık içinde bakıyordu onlara. Annem birkaç kez çağırdı kendilerini; hiçbir yanıt sesi çıkmadı ağızlarından. Yaşadıkları heyecan yüzünden yorgun düşmüş, ola ki uyuyorlardı! Onları bulmak için evin her yanını aradı annem. Eteğini çeken köpeğin peşinden onun kulübesine gitti. Başını eğip giriş yerine soktu bu kadın. Anne korkusunun doğal olmayan abartmaları bir yana, üzücü olabilirdi ancak tanık olduğu manzara, aklımın yaptığı hesaplara göre. Bir mum yakıp kendisine verdim; her şeyi görebildi böylece. Saman çöpleriyle kaplı başını mevsimsiz gömütten çıkartıp, bana, “Üç Marguerite ölmüşler.” dedi. Birbirlerine sıkı sıkı sarıldıkları için (bunu unutmayın), onları bulundukları yerden çıkartamadık, ve köpek evini kırmak amacıyla, işliğe bir çekiç almaya gittim. Kırma işine koyuldum hemen ve birazcık hayal güçleri varsa, işimizin başımızdan aşkın olduğunu sanabilirdi gelip geçenler. Elde olmayan gecikme yüzünden sabırsızlanan annem, tahtalarda kırıyordu tırnaklarını. Olumsuz kurtarma girişimi bitti sonunda; parçalanan köpek evi aralandı dört bir yandan; sırayla yıkıntıların arasından çıkardık dülgerin kızlarını, güçlükle birbirinden ayırdıktan sonra. Ülkeyi bırakıp gitti annem. Bir daha görmedim babamı. Bana gelince, deli olduğumu söylüyorlar  ve merhamet dileniyorum halktan. Ve kanaryanın artık ötmediğini biliyorum.” İğrenç kuramlarına destek katkıda bulunan bu yeni örneği, onaylıyor içinden dinleyici. Bir zamanlar içkinin tutsağı olmuş bir herif yüzünden, sanki bütün insanlığı suçlamaya hakkımız varmış gibi. Aklına sokmaya çalıştığı çelişkili düşünce böyle en azından; ama ciddi deneyimlerden çıkan önemli dersleri oradan söküp atamaz bu düşünce. Yapmacık bir acımayla avunduruyor deliyi, ve kendi mendiliyle siliyor onun gözyaşlarını. Bir lokantaya götürüyor onu, ve aynı masada yemek yiyorlar birlikte. Bir büyük terziye gidiyorlar, ve bir prens gibi giyiniyor korunuk. Büyük bir konağın kapıcı kapısını çalıyorlar. Saint-Honore Sokağı’nda, ve üçüncü katta varsıl bir daireye yerleşiyor deli. Para kesesini almaya zorluyor onu haydut, ve yatağın altından oturağı çıkartarak, başına koyuyor Aghone’un. “Seni zekânın kralı ilan ediyorum!” diye haykırıyor tasarlanmış bir abartmayla, “en küçük çağrına koşarak geleceğim; bütün servetimi canının istediği gibi kullan; vücudum ve ruhumla şeninim ben. Geceleyin, her zamanki yerine koyacaksın kaymaktaşı tacı, kullanmak izniyle; ama, gündüzün kentleri aydınlatmaya başlayınca tanyeri, başına koy onu, gücünün simgesi olarak. Annen olacağım bir yana, üç Marguerite de benim varlığımda yaşayacaklar.” Bunun üzerine, birkaç adım geriledi deli, onur kırıcı bir karabasanın kurbanı olmuşçasına; acının izlerini taşıyan yüzünde, mutluluk çizgileri belirdi; diz çöktü koruyucusunun önünde, utanarak. Tıpkı bir zehir gibi işlemişti yüreğine, minnet duygusu! Konuşmak istedi, ama durdu dili. Öne eğdi vücudunu ve döşemenin üzerine yığıldı. Ayrıldı oradan bronz dudaklı adam. Amacı neydi?

 En küçük buyruğuna boyun eğecek kadar bön, sağlam bir dost edinmek. Daha iyisini bulamazdı, ve yüzüne gülmüştü talih. Gençliğinde yaşadığı olaydan bu yana, iyiyi kötüden ayıramıyordu, sıranın üzerinde bulduğu insan. Aghone’ dur ona gereken.

VI

Başmeleklerinden birini yollamıştı yeryüzüne Kadiri Mutlak, kesin bir ölümden kurtarmak için yeniyetmeyi. Kendisi bizzat inmeye zorlanacak! Ama henüz gelmedik öykümüzün bu bölümüne. Ağzımı kapatmak zorunluluğunu duyuyorum, her şeyi aynı anda söyleyemeyeceğim için. Bu anlatının olay örgüsü herhangi bir sakınca görmezse kendi yerinde ortaya çıkacak her olay. Bir yengeç kılığına girdi baş melek, tanınmamak için, bir lama büyüklüğünde. Denizin ortasında, bir kör kayanın ucunda duruyor, ve gelgitin bir uygun zamanını bekliyordu, kıyıya ulaşmak için. Kumsalın bir kıvrımına gizlenmiş olan alaca akik dudaklı adam, hayvanı gözetliyordu, elinde bir sopa. Kim istemezdi bu iki varlığın düşüncelerini okumayı?

 Gerçekleştirilmesi güç bir görev üstlendiğini gizlemiyordu birincisi: “Nasıl başarmalı,” diye haykırıyordu, geçici sığınağını döverken yükselen dalgalar, “efendimin, yaparken, gücünün ve cesaretinin kaç kez başarısızlığa uğradığını gördüğüm görevi?

 Ben, olanakları sınırlı bir varlığım, oysa ötekinin, nereden geldiğini ve son amacının ne olduğunu bilmiyor kimse. Titremeye başlıyor adını duyunca, meleklerin göksel ordusu; ve Şeytan’ın kendisinin, kötülüğün somut örneği Şeytan’ın bunca korkunç olmadığını anlatıyorlar, geldiğim yerde birçokları.” Kirlettikleri göksel kubbeye kadar yankılar yapan şu düşünceleri geçiriyordu kafasından İkincisi: “Çok acemi bir görünüşü var;

çabucak göreceğim hesabını. Hiç kuşkusuz yukardan geliyor, o, yani kendisi gelmekten korkan göndermiş! İş başında göreceğiz, bakalım gökyüzündeki kadar buyurgan mı?

 Yeryüzü kayısısının sakinlerinden biri değil; kararsız ve kaçak gözleri ele veriyor melek soylu olduğunu.” Bir süredir gözlerini kıyının sınırsız boşluğunda gezdiren yengeç, gördü kahramanımızı (o zaman, bütün devsel heybetiyle ortaya çıktı bizimki), ve onu şu sözlerle payladı: “Savaşmaya kalkışma sakın ve teslim ol. Seni zincire vurmak, ve düşüncenin suç ortağı kollarını iş görmeyecek duruma getirmek üzere, ikimizden de üstün olan gönderdi beni. Sana artık yasaklanması gerek, parmaklarının arasında bıçak ve hançer tutmak, inan bana; bu hem senin, hem de başkalarının yararına. Ölü ya da diri, ele geçireceğim seni; canlı götürmek buyruğu aldım. Bana verilen gücü kullanmak zorunda bırakma beni. Kibar davranacağım; sen de karşı koyma bana. Pişmanlığa doğru ilk adımı atacağını, içtenlik ve kıvançla kabul edeceğim böylece.” Bu son derece gülünç sözlerle dolu söylevi duyunca kahramanımız, yanmış yüzünün ciddi görünüşünü korumakta güçlük çekti. Ama, sonunda, kahkahayla güldüğünü ekleyecek olursam kimse şaşırmayacaktır. Bu kadarı fazlaymış onun için! Kötü bir niyet görmüyormuş söylediklerinde! Yengecin sitemlerine hedef olmak istemezmiş, hiç kuşkusuz! Kahkahalarına çok engel olmak istemiş! Şaşkın muhatabının onurunu hiçe sayıyor görünmemek için dudaklarını kaç kez ısırmamış mıymış?

 Ne yazık ki insan soyunun saflarında yer alıyormuş kişiliği, bu yüzden de koyunlar gibi gülüyormuş! Sonunda durmuş! Tam zamanıymış! Boğulayazmış! Şu yanıtı kör kayadaki baş meleğe getirdi rüzgâr: “Senin de bunca doğrulukla söylediğin gibi, mademki seni gönderenden daha güçsüzüm, sorunlarını çözmek için bana artık salyangozlar ya da ıstakozlar göndermediği ve benimle kendisi görüşmeye tenezzül ettiği zaman, eminim, uzlaşmak olanağı bulunacaktır. Şimdiye kadar, uzlaşma düşünceleri henüz erken ve yalnızca düşsel bir sonuç yaratmaya yatkın göründüler bana. Hepsinin ne anlama geldiğini çok iyi biliyorum hecelerinin, ve, sesimizi üç kilometre öteye duyurmak için kendimizi boş yere yoracağımıza, sen o ele geçmez kalenden inip, yüzerek karaya çıksan, aklı başında davranmış olursun gibi geliyor bana: Ne kadar haklı olursa olsun, sonuçta benim için tatsız bir durum olan teslim koşullarını daha rahat tartışırız.” Bu iyi niyeti beklemeyen baş melek, yarığın derinliklerinden bir kertik çıkardı başını, ve yanıtladı: “Ey Maldoror, senin o doğuştan gelen iğrenç eğilimlerinin kendilerini sonsuz cehennem azabına sürükleyen bağışlanmaz gurur yalımının söndüğünü görecekleri gün geldi işte sonunda! Kendilerinden birine kavuşmaktan mutlu olacak olan melâike ordularına bu övgüye değer değişikliği ilk anlatacak demek ki ben olacağım. Sen de biliyorsun ve unutmadın ki bir zamanlar en önemli yer şenindi aramızda. Ağızdan ağıza uçardı adın; yalnızlık dolu sohbetlerimizin konusu sensin şu anda. Gel haydi… eski efendinle bir sürekli barış yapmaya; yolunu şaşırmış bir oğul gibi karşılayacak seni, ve Kızılderililerin yığdığı bir geyik boynuzu dağı gibi yüreğinde birikmiş olan sayısız suçlarını hiç dikkate almayacak.” Vücudunun öteki bölümlerini çıkardı karanlık yarığın içinden, bunu söyledikten sonra. Muduluk ve sevinç içinde, göründü kör kayanın üzerinde; yitmiş bir koyunu götüreceğine inanmış bir dinler rahibi gibi. Bağışlanmışın yanına yüzerek gitmek için, suya atlayacak. Ama sinsi bir darbe hazırlamıştı çok önceden, gök yakut dudaklı adam. Bütün gücüyle fırlattığı sopa, sekerek gidiyor dalgaların üzerinden, iyilikçi baş meleğin kafasına. Suya düşüyor, ölümcül bir yara alan yengeç. İnip çıkan enkazı kıyıya getirmekte gelgit. Kıyıya kolayca ulaşmak için gelgiti beklemişti. İşte başladı gelgit; salladı onu şarkılarıyla, ve yavaş yavaş getirdi kıyıya: Hoşnut değil mi yengeç?

 Başka ne istiyordu?

 Ve, kumsalların kumuna eğilen Maldoror, kollarına alıyor iki dostu: Yengecin cesedini ve öldüren sopayı! ‘Yitirmedim ustalığımı henüz,” diye haykırdı, “bir fırsat çıksın yeter; kolum gücünü koruyor ve gözüm keskinliğini.” Cansız hayvana bakıyor. Dökülen kanın hesabının kendisinden sorulmasından korkuyor. Nereye gizleyecek baş meleği?

 Ve, aynı zamanda, ölüm ansızın değil miydi, diye düşünüyor. Bir örs ve bir ceset vurdu sırtına; büyük bir suya doğru yol alıyor, bütün kıyıları çepeçevre içinden çıkılmaz yüksek kamışlarla kaplı. İlkin bir çekiç almak istedi yanına, ama hafif bir alet çekiç; daha ağır bir şey gerekli, en küçük bir yaşam belirtisi gösterecek olsa, o zaman cesedi yere koyacak ve vura vura paramparça edecek örsle. Kolunda güç eksik değil hiç kuşkusuz; bu, kaygılarının en sonuncusu. Göl kıyısına gelince, kuğuların kaynaştığını görüyor. Kendisi için güvenli bir sığınak olduğunu düşünüyor buranın; sırtında yükü, bir değişim sayesinde, arasına karışıyor kuş sürüsünün. Esirgeyici’nin eline dikkat edin, o yok sanıldığı yerde, ve siz anlatacağım mucizeden bir ders çıkarın kendinize. Bir karga kanadı gibi kapkara, üç kez yüzdü kar beyazı perde ayaklıklar arasında; kurtulamadı, üç kez, kendisini bir kömür yığınına benzeten renkten. Hilesiyle bir kuğu sürüsünü bile aldatmasına izin vermedi çünkü hakbilir Tanrı. Öyle ki gölün ortasında gizleyemedi suçlu kendini; ve bütün kuşlar uzak durdu ondan, ve hiçbiri yaklaşmadı utanç verici tüylerine, ona eşlik etmek için. Ve, o zaman, sapa bir koyda yüzmek zorunda kaldı, suyun bir ucunda, gökyüzü sakinleri arasında yalnız, tıpkı yalnız olduğu gibi insanlar arasında! İşte böyle muştuladı, Vendome Alanı’ndaki inanılmaz olayı.

VII

Mervyn’in yanıtını aldı altın saçlı korsan. Kendi kendini telkinin yetersiz güçlerine teslim olmuş yazarının zihinsel karışıklıklarının izini izledi bu ilginç sayfada. Yabancının dostluğunu yanıtlamadan, anababasına danışsa çok daha iyi ederdi yeniyetme. Baş oyuncusu olarak bu karanlık oyuna katılmak hiçbir yarar sağlamayacak ona. Ama, yine de, kendisi istedi bunu. Belirtilen saatte, evlerinin kapısından çıkıp, Sebastopol Bulvan’nı izleyerek doğruca Saint-Michel Çeşmesi’ne gitti Mervyn. Grands-Augustins rıhtımından yürüdü ve Conti rıhtımına geçti. Malaquais rıhtımında ilerlerken, koltuğunun altında bir çuval bulunan bir yabancının, Louvre rıhtımında, kendi yönünde yürüdüğünü gördü karşı kıyıda. Dikkatle inceliyor gibiydi adam onu. Dağılmıştı sabahın pusları. Carrousel Köprüsü’nün iki ucundan aynı anda saptı iki yolcu. Hiç karşılaşmamış olmalarına karşın tanıdılar birbirlerini! Gerçekten de duygulandırıcıydı, yaş farkının ayırdığı bu iki varlığın, duygularının büyük gücüyle ruhlarını birbirine yaklaştırmalarını görmek. Bu manzaraya tanık olanlar böyle düşünebilirdi, en azından; birçokları, matematiksel bir kafayla bile, heyecan verici bulabilirdi bu karşılaşmayı. Sanki yaşamın kapısında, gelecekteki kara günleri için değerli bir destekle karşılaştığını düşünüyordu Mervyn, iki gözü iki çeşme. Oysa hiçbir şey söylemiyordu öteki, inanın. Bakın ne yaptı: Getirdiği çuvalın ağzını açtı ve, yeni yetmeyi başından tutup bütün vücudunu içine soktu bez torbanın. Bir mendille ağzını bağladı. Acı çığlıklar attığı için Mervyn, birkaç kez köprünün korkuluğuna çarptı, çuvalı bir çamaşır torbası gibi kaldırıp. Bunun üzerine, sustu, kemiklerinin çatırdadığını fark eden kurban. Hiçbir romancının bir daha göremeyeceği eşi benzeri bulunmaz bir olay! Arabasında, etin üzerine kurulmuş bir kasap geçiyordu. Ona doğru koştu bir yabancı, durmasını istedi, ve ona dedi: “Çuvalın içinde bir köpek var; uyuz bir köpek. Hemen öldürün onu.” Hatır gönül sayan birine benziyordu kasap. Paçavralar içinde bir genç kızın kendisine elini uzattığım görüyor yabancı, uzaklaşırken. Utanmazlığın ve inançsızlığın doruğu nereye kadar peki?

 Sadaka veriyor ona! Issız bir mezbahanın kapısından içeri sokmamı ister misiniz sizi, söyleyin bana, birkaç saat sonra. Geri döndü kasap, ve yükü yere atarak arkadaşlarına dedi: “Hemen öldürelim şu uyuz köpeği.” Dört kişiydiler, ve her biri kendi çekicini aldı eline. Ama bununla birlikte, kararsızdılar, çünkü kımıldayıp duruyordu çuval. “İçimi saran bu heyecan da ne böyle?” diye haykırdı biri, elini yavaşça indirerek. “Bir çocuk gibi acıyla inliyor bu köpek; sanki başına gelecekleri biliyor.” dedi bir başkası. “Huyları böyle,” dedi üçüncüsü, “hasta olmasalar bile, tıpkı şimdiki gibi, sahipleri birkaç gün evden uzaklaşacak olsa, öylesine ulurlar ki gerçekten dayanamazsınız.” “Durun!… Durun!…” diye haykırdı dördüncüsü, bütün kollar çuvala vurmak için havaya kalkmadan önce, “Durun, diyorum size; gözümüzden kaçan bir şey var. Bu çuvalın içinde bir köpek olduğunu kim söyledi size?

 Emin olmak istiyorum.” Bunun üzerine, arkadaşlarının alaylarına karşın, çuvalı açtı, ve Mervyn’in kollarını çıkardı, sırayla! Neredeyse boğulayazmıştı çuvalın içinde yeniyetme. Kendinden geçti gün ışığını görünce. Bir süre sonra açık seçik yaşam belirtileri gösterdi. Kurtarıcı dedi: “Daha dikkatli olun işinizde, gelecek sefere. Bu kurala uymamanın yararlı olmadığını az kalsın kendiniz de görecektiniz.” Kaçtı kasaplar. Yüreği sıkıntıdan padar gibi, içinde kötü önseziler, evine döndü Mervyn, ve kapandı odasına. Bu kıtada direnmeye gereksinimim var mı?

 Ah! Kim üzülmeyecek yaşanan olaylara?

 Daha katı yargıya varmak için sonu bekleyelim. Çözümün eli kulağında; ve, içinde, ne türden olursa olsun bir tutku bulunan bu tür öykülerde, tutku kendine yol açmak için hiçbir engel tanımayacağından, dört yüz sayfalık bayağı lâk cilasını, bir bardağın içinde, suyla karıştırmak uygun olmaz. Altı kıtada söylenebilecek şeyi söylemeli, ve sonra susmalı.

VIII

Bir uyutucu öykünün beynini mekanik olarak kurmak için, yüzde yüz etkili yorgunluk yasasına uygun olarak, ömrünün geri kalan bölümünde okurun yetilerini kötürümleştirecek biçimde, budalalıkları açımlamak ve onun zekâsını yinelenen dozlarla adamakıllı şaşkına çevirmek yetmez; ayrıca, kendi gözlerinizi onunkilere dikip, yaratılışına karşın, onları kapatmaya zorlayarak, iyi bir büyüleyici akışkanla onu ustaca bir uyurgezer devinimsizliğine sokmak gerekir. Kendimi daha iyi açıklamak için değil, ama son derece içe işleyici bir uyumla, aynı zamanda hem ilgilenen, hem de ona kızan düşüncemi geliştirmek için, doğasının doğal gelişiminin tamamen dışında ve tehlikeli soluğu mutlak gerçekleri sarsıyormuş gibi gelen bir şiir yazmanın, istenen amaca ulaşmak için, zorunlu olduğuna inanmadığımı söylemek istiyorum yalnızca; ama, böyle (iyi düşünülecek olursa, zaten, estetik kurallarına uygun) bir sonuç sağlamak, sanıldığı kadar kolay değildir. İşte bunu söylemek istiyorum. Bu nedenle, buna ulaşmak için bütün gücümle çabalayacağım! Yazınsal alçı taşımın iç karartıcı kırılışında kullanılan omuzlarımın iki uzun kolunun inanılmaz sıskalığını ölüm durduracak olursa, yaslı okur hiç olmazsa şöyle desin: “Hakkını teslim etmeli. Alabildiğine aptala çevirdi beni. Neler yapmazdı, daha fazla yaşasaydı! Bildiğim en iyi ipnotizma hocası!” Mezarımın mermeri üzerine bu dokunaklı sözleri yazacaklar, ve ruhum hoşnut olacak! — Devam ediyorum! Bir deliğin dibinde kımıldayan bir balık kuyruğu vardı, topukları aşınmış bir çizmenin yanında. Olağan değildi düşünmek.

 “Nerede balık?

 Bir şey görmüyorum, kımıldayan kuyruktan başka.” Balığın görünmediği kesinlikle itiraf edildiğine göre, üstü kapalı, balık yoktu ortada, gerçekte. Birkaç damla su bırakmıştı yağmur, kuma oyulmuş bu huninin dibine. O gün bu gündür, özellikle unutulmuş olduğunu düşünenler var, çizmeye gelince. Kutsal güç sayesinde, dağılmış atomlarından yeniden doğmuştu yengeç. Balık kuyruğunu kuyunun dibinden çıkardı ve, sözcüsünün, Maldoror denizinin öfkeli dalgalarına egemen olamadığını Yaratıcı’ya haber verecek olursa, kendisini yitik vücuduna ekleyeceğine söz verdi. İki albatros kanadı verdi ona ve havalandı balık kuyruğu. Ama dönmenin yurtluğuna uçtu, ona olan biteni haber vermek ve yengece ihanet etmek için. Anladı casusun niyetini yengeç, ve, sona ermeden üçüncü gün, vurdu zehirli okla balık kuyruğunu. Casusun boğazından hafif bir çığlık, son iniltisi yere düşmeden önce. “İntikam!” diye naralar attı, bunun üzerine, bir şatonun çatısında bulunan yüzyıllık kiriş, bir hamlede ayağa dikilip. Ama gergedan kılığına giren Kadiri Mutlak, ona balık kuyruğunun ölümü hak ettiğini söyledi. Bir küçük şatoya gitti yatışan kiriş, eski yatay durumunu aldı tekrar, ve geri çağırdı ürkmüş örümcekleri, köşelerine ağlarını örmeyi sürdürmeleri için, eskiden olduğu gibi. Güçsüzlüğünü öğrendi bağlaşığının, kükürt dudaklı adam; kirişi yakıp kül etmesini buyurdu taçlı deliye, bu nedenle. Yerine getirdi Aghone, bu acımasız buyruğu. Haykırdı: “Mademki, sizce, geldi vakit, gidip aldım taşın altına gömdüğüm halkayı ve bir halatın ucuna bağladım. İşte paket.” Ve kocaman bir ip yumağı verdi, altmış metre uzunluğunda. On dört hançerin ne yaptığını sordu ona efendisi. Bağlılıklarını sürdürdükleri ve gerektiğinde, her olasılığa karşı hazır oldukları yanıtını verdi. Başını salladı haydut, hoşnutlukla. Şaşırmış ve dahası kaygılı göründü, bir şamdanı gagasıyla ikiye bölen, ve iki parçaya bakıp, kanatlarını çılgınca çırparak, “Paix Sokağı ile Pantheon Alanı arası sanıldığı kadar uzak değil! Görülecek yakında, bunun içler acısı kanıtı!” diye haykıran bir horoz gördüğünü söylerken. Bir azgın atın üzerinde doludizgin gidiyordu yengeç, döğmeli bir kolun sopa savurmasının tanığı, yeryüzüne indiği ilk günün sığınağı kör bir kaya yönünde. Artık bir yüce ölümün kutsadığı bu yeri ziyarete gitmekteydi bir hacı kafilesi[7]. Hazırlandığını öğrendiği oyuna karşı ivedi yardım istemek için yetişmek istiyordu kafileye. Kireçtaşı korkuluğunda yirmi yüzlü bir çuvalın dizemli yoğuruluşuna tanık olunca, hâlâ gecenin çiğiyle ıslak Carrousel Köprüsü’nün, düşüncesinin ufkunun özekdeş çemberler halinde belli belirsiz genişlediğini dehşet içinde fark ettiği gün, yapılmakta olan bir yapının yapı iskelesinin arkasına gizlenmiş bir eskicinin kendisine aktardıklarını onlara anlatmak için zamanında yetişemeyeceğini birkaç satır sonra öğreneceksiniz, dondurucu suskunluğum sayesinde! Bu oluntunun anısıyla acıma duygularını harekete geçirmeden önce, yüreklerindeki umut tohumunu yok etmekle iyi edecekler… Sona erdirmek için tembelliğinizi, bir iyi niyet kaynağı kullanın, yanımda yürüyün ve, sizi uyarmak ve Mervyn olarak söylemlenen sözcüğü kulağınıza anımsatmak görevini üstlenmezsem tanımakta güçlük Çekeceğiniz birini önü sıra iten, başında bir oturak bulunan şu eli sopalı deliyi gözden yitirmeyin. Nasıl da değişti Mervyn! Elleri arkadan bağlı, dosdoğru yürüyor, darağacına gider gibi, ve, bununla birlikte, hiçbir cinayetin suçlusu değil. Vandome Meydanı’nın çembersi alanına geldiler. Yerden elli metre yükseklikte, som sütunun saçağı üzerine, dört köşe korkuluğa dayanmış bir adam, bir halat attı aşağıya. Aghone’un birkaç adım ötesinde yere düştü halat. Bir iş hemen yapılır, alışkın olunca; ama Aghone’un Mervyn’in ayaklarını halatın ucuna bağlamasının uzun sürmediğini söyleyebilirim. Öğrendi gergedan, olacak olanı. Ter içinde, soluyarak, belirdi Castiglione Sokağı’nın köşesinde. Ama dövüşün tadına bakmaya bile fırsat bulamadı. Tabancasını aldı, dikkatle nişanladı ve tetiği çekti, sütunun tepesinde çevreyi gözetleyen adam. Göğüslerini siper ettiler, gergedanı korumak için, oğlunun deliliği sandığı şeyin başladığı günden bu yana sokaklarda dilenen komodor ile aşırı solgunluğu nedeniyle kendisine Karın Kızı adı takılan anne. Boşuna çaba. Kurşun deldi derisini, bir burgu gibi; ölümün kaçınılmaz olduğuna inanılabilirdi, biraz mantık kullanarak. Ama biliyoruz ki, Tanrı’nın varlığı, bu kalın derili memeli hayvanın kılığına girmişti. Acıyla geri çekildi. Yaratıklarından birine karşı çok iyi davranmış olduğu kanıtlanmamış olsaydı, aciyacaktım sütunun üzerindeki adama! Safra bağlanmış halatı hızla kendine çekti, sütundaki adam. Doğal olmayan salınımlarıyla sallamaya başladı halat, baş aşağı duran Mervyn’i. İki eliyle sıkıca yakaladı, alnını çarptığı sütun altlığının iki köşesini birleştiren o uzun ölmezotu çelengini; kendisiyle birlikte götürüyor, havada, ölmezotu ilmiğini. Mervyn bronz dikili taşın yarı yüksekliğinde asılı duracak şekilde, halatın büyük bir bölümünü ayaklarının dibine elipslerle üst üste yığdıktan sonra, sütunun eksenine koşut bir düzlemde ve giderek artan bir hızla çevirmeye başlıyor sağ eliyle yeni yetmeyi kaçak haydut, ve ayaklarının dibinde yılan gibi kıvrılmış halat sarmasını toplayıp salıyor sol eliyle. Havada vınlıyor sapan. İzliyor sapanı, merkezkaç gücünün etkisiyle merkezden gittikçe uzaklaşan, maddeye bağlı olmayan bir havasal çemberde, devingen ve eşit uzaklıklı durumunu koruyan Mervyn’in vücudu. Güçlü bir eltarağıyla tuttuğu, haksız yere bir çelik çubuğa benzeyen şeyi, öteki uca kadar yavaş yavaş bırakıyor uygarlaşmış yabanıl. Korkuluğun çevresinde koşmaya başlıyor, bir eliyle tırabzana tutunarak. Halatın dönüşünün ilk düzlemini değiştirmek, ve o anda bile çok büyük olan gerilim gücünü çoğaltmakla sonuçlanıyor bu manevra. Artık, ayrımına varılmaz bir ilerleyişle, birçok eğik düzlem arasından art arda geçtikten sonra, görkemle dönüyor bir yatay düzlemde. Eşit kenarlı, sütun ile bitkisel ipin oluşturduğu dikaçı! Bir karanlık odaya giren ışığın bir ışınının atom öğeleri gibi, çizgisel bir bütünde karışmış birbirine, dönmenin kolu ve ölüm aracı. Böyle konuşmaya olanak sağlıyor mekanik teoremleri; ne yazık ki! bir güce eklenmiş bir gücün, bu iki gücün bileşik bileşkesine yol açtığı biliniyor! Atletin gücü olmasaydı, kendirin yüksek niteliği olmasaydı, şimdiye kopmayacağını kim ileri sürebilirdi, çizgisel halatın?

 Ulaşılan hızı kesiyor ve aynı anda elini açıp halatı bırakıyor sarı saçlı korsan. Eklemlerini çatırdatıyor korkuluğun, daha önceki işlemlerin tam tersi bu karşı tepki. Işıklı kuyruğunu peşinde sürükleyen kuyrukluyıldıza benziyor, halatın izlediği Mervyn. Akan düğümün güneş ışınlarında balkıyan demir halkası tamamlıyor bu tansığı. Parabolün izlediği yolda, sol kıyıya[8] kadar havayı yarıyor ölüm mahkûmu, burayı aşıyor sonsuz sandığım itme gücü sayesinde, ve uçsuz bucaksız kubbe tavanının üst çeperine sarılırken kıvrımlarıyla halat, Pantheon’un kubbesine çarpacak vücudu. Pantheon’un yalnızca biçimiyle bir portakala benzeyen toparlak ve dışbükey yüzeyine asılı, kurumuş bir iskelet görünür, günün her saatinde. Rüzgâr iskeleti sallamaya başlayınca, aynı yazgının başlarına gelmesinden korkan Quartier Latin öğrencilerinin duaya başladıkları söylenir. İnanılması hiç de zorunlu olmayan, ve ancak küçük çocukları korkutabilecek türden anlamsız söylentilerdir bunlar. Uzun bir kurumuş sarı çiçek çelengine benzeyen bir şey tutuyor, kasılmış elleri arasında iskelet. Uzaklığı göz önünde bulundurmak gerek ve keskin gözlerin tanıklığına karşın, size sözünü ettiğim ve yeni Opera yakınlarında yapılan eşitsiz bir savaşın görkemli bir sütun altlığından koparılışını gördüğü ölmez otlarının gerçekten bunlar olduğunu ileri süremez hiç kimse. Kıvrım kıvrım dökülen hilal biçimli bezeklerin, sütun altlığının dördül biçiminde, kendi kesin bakışıklıklarının anlatımını artık bulamadıkları da doğrudur. Bana inanmak istemiyorsanız, gidip görün kendi gözlerinizle.

 

Kaynak: MALDOROR’UN ŞARKILARI / COMTE DE LAUTREAMONT,Türkçesi: Özdemir İnce, Kırmızı Yayınları’nda Birinci Baskı: Şubat 2008, İstanbul
 

 


[1]     Minotaıms: Poseidon’un denizden çıkarıp gönderdiği ak boğa ile Girit kralı Minos’un karısı Pasiphae’nin oğlu; insan başlı, boğa vücutlu mitolojik yaratık

[2]     Rocambole: Ponson du Terrail’in yazdığı destanının ünlü kahramanı.

[3]     Lautreamont burada tefrika roman yöntemini kullanıyor. Bu gizemli çuvalın içinde ne olduğunu ancak yedinci kıtada öğreneceğiz. Aynı yöntem Altıncı Şarkı’mn birçok kıtasında kullanılmaktadır.

[4]Mervyn: P. Capretz’e göre, büyük bir olasılıkla, Walter Scott’ın 1848’de Fransızcaya çevrilen Gııy Mantıering adlı romanının kahramanlarından biri.                                                                 .

[5]     “Finir en queue de poisson” (fos çıkmak, sonu iyi gelmemek) deyimini sözcük oyununa dönüştürüyor Lautreamont’. “Karın kızı” Mervyn’in annesi, “düenci” babası ve “gergedan” Yaratıcıdır.

[6]     İncire gönderme: İsa son akşam yemeğinde, on iki havarisine, kendisine ihanet edeceklerini söyler. Bunun üzerine Petrus. onu yanıtlar: “Hepsi sende sürçseler de ben hiç sürçmem. İsa ona dedi: Doğrusu sana derim: Bu gece horoz ötmeden beni üç kere inkâr edeceksin. Petrus ona dedi: Bana seninle beraber ölmek lâzım gelse de seni hiç inkâr etmem.” (İncil, Matta, 26: 31-35) Buna karşın İsa’nın dedikleri gerçekleşir. “Biraz sonra orada duranlar gelip Petrus’a dediler: Gerçek, sen de onlardansın; çünkü söyleyişin seni bildiriyor. O zaman, “ O adamı tanımam.” diye lanet ederek and etmeye başladı. Ve hemen horoz öttü. Petrus İsa’nın: Horoz ötmeden önce, beni üç kere inkâr edeceksin, demiş olduğunu hatırladı. Ve dışarı çıkıp acı acı ağladı.” (İncil, Matta, 26: 73-75).

[7]     Hıristiyanlıkla ilgili parodiler: “Üçüncü gün”, “balık”, “son inilti”, “Kadiri Mutlak ona bu ölümü hak ettiğini söyledi”, “horoz” (Petrus’un ihaneti); ve 6 Ocak Yortusu’nun parodisi: “Artık bir yüce ölümün kutsadığı bu yeri ziyarete gitmekteydi bir hacı kafilesi.”

[8]     Seine Nehri’nin sol kıyısı.

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s