MUHAMMED KELİMESİNDEKİ HİKMET-İ FERDİYYE

 

 

Bütün bir insan türünde varolanların en kâmili olmasından dolayı, onun hikmeti tek’lik [ferdiyyet] oldu; ve yine bundan dolayı, iş onunla başladı ve onunla sona erdi. Âdem henüz suyla balçık arasındayken, o Nebi’ydi; unsursal oluşumuyla da Son Nebi oldu.

Üç, tek olanların [efrad] ilkidir; ve, bu tek olanların ilkinden (yani, üçten) birbiri ardınca çoğalan diğer bütün tek olanlar ise, (bu tek olanların ilki olan) üçün açılımlarıdırlar [teferruat]. Bundandır ki, (yani, teklerin –bireylerin– ilki olmasından dolayıdır ki) O, Rabbine ilk delildir. Ve kendisine, Âdem’in adlandırdığı bütün (ilahi) kelimelerin [cevami’ül-kelim] verilmiş olmasıyladır ki, (bu kelimelerin –yani Bir’in şuunatının– üç asıldan dallanıp budaklanmasına istinaden sahip olduğu) kendi üçlüğünde [teslis] delile benzeşik oldu. Ve onun kendisi, kendinin delili oldu. Ve Muhammed’in (salla’llâhu aleyhi ve sellem) hakikatı, üçlü bir oluşum olmasından dolayı ilk tekliği [ferdiyyet] ortaya çıkardı. Ve o, varlığın aslı olan muhabbete ilişkin olarak, bu üçlüğünden dolayıdır ki, “Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi..” dedi. Sonra kadınları ve güzel kokuyu andı ve namazın gözünün aydınlığı kılındığını söyledi.

İlk olarak kadınları andı ve namazı en sona bıraktı. Bu, kadının kendi ayn’ının zuhurunun aslında erkeğin bir parçası olmasından dolayıdır; ve bu, insanın Hakk’ın zuhurunun bir kısmı olması gibidir. İnsanın kendini bilmesi Rabbini bilmesinden önce gelir ve Rabbini bilmesi, kendini bilmesinin sonucudur. Böylece O, “Kendini bilen Rabbini bilir” demiştir. Dilersen, bilmeye ve erişmeye güç yetirilemeyeceğini [acz] söyleyebilirsin, çünkü O’nun bilinmesine ilişkin olarak böyle söylemek yerindedir [caiz]; veya, dilersen, O’nun bilinebilir olduğunu söylersin. Bunların ilkine göre, eğer kendini (gaybî hakikatı itibarıyla) bilmediğini biliyorsan, gerçekte Rabbini bilmiyorsundur. Ve ikincisine göre de, eğer kendini biliyorsan, o halde, Rabbini biliyorsundur.

İmdi, Muhammed (salla’llâhu aleyhi ve sellem) Rabbine en açık delil oldu ve alemin her bir parçası kendi aslı olan Rabbine bir delildir, öyleyse anla! Ve ona ancak kadınlar sevdirildi ve o da kadınlara şevk duydu [müştak] — ki bu, bütünün [küll] kendi parçasına [cüz] şevk duyması türündendir. İmdi o, bu haber ile, Hakk’ın bu unsursal oluşuma ilişkin olarak, “Ve ona ruhumdan üfledim” [Hicr Suresi, 15/29] sözündeki işin aslını Hak tarafından zahir kıldı. Sonra Hak, Kendi nefsini insana kavuşmaya güçlü [şedid] bir şevk duyuyor olarak nitelendirdi ve kendisine şevk duyanlar hakkında, “Ey Davud,

Benim onlara duyduğum şevk daha da güçlüdür [şedid]” dedi. Ve O’nun bu şevki, katışıksız ve mahrem bir kavuşma [lika-i hâs] içindir. Çünkü Hz. Rasûlu’llâh salla’llâhu aleyhi ve sellem, Deccal’a ilişkin bir hadisinde, “Ölmedikçe, hiçbiriniz Rabbinizi göremezsiniz” dedi.

Böyle olunca, bu şekilde (yani, böylesi yeğin bir şevk duyuyor olmakla) nitelenene (yani, Hakk’a) şevk duyulması kaçınılmazdır. Dolayısıyla da, Hakk’ın bu yakın olanlara (yani, kendisine şevk duyanlara) –kendilerini görüyor olmakla birlikte– şevk duyuyor olması apaçık bir durumdur [sabit]. Böylece Kendisini görmelerini arzu eder [muhabbet] — ki onları bundan alıkoyan dünya makamıdır. İmdi, O’nun (Davud’a yönelik) bu sözü, tıpkı –biliyor olduğu halde– “ta ki bilelim” demesinde olduğu gibidir. Öyleyse O, ancak ölümle birlikte varlık bulacak olan bu özgül sıfata (yani, Kendisinin müşahede olunmaklığına) şevk duyar. Ve onların O’na duydukları şevk ancak ölümle diner. Ve Hakk Teâlâ, buna ilişkin olarak şu tereddüdünü dile getirdi: “Mü’min bir kulumun canını alırken tereddüt ettiğim kadar hiçbir şeyde tereddüt etmem. Ben onu incitmekten duyduğum nefret ölçüsünde o da ölümden nefret eder; ama Bana kavuşması kaçınılmazdır.” Böylece O, ölümü anarak onu (mü’min kulunu) kederlendirmemek için “ölmesi kaçınılmazdır” demek yerine, ona Kendisine kavuşma müjdesini verdi. Resul’ün, “Ölmedikçe, hiçbiriniz Rabbinizi göremezsiniz” sözündeki gibi, insanın Hakk’a kavuşması ancak ölümle birlikte olduğu içindir ki, Allah Teâlâ “Bana kavuşması kaçınılmazdır” dedi. Ve Hakk’ın duyduğu şevk, bu nisbetin (yani, ölüm sırasında ortaya çıkan görme nisbetinin) varlık bulması içindir.

Sevgili beni görmeyi nasıl da arzuluyor Ama benim duyduğum arzu daha da çok İkimiz de elemliyiz, ama kavuşma vakti henüz gelmedi Ben sızlanmaktan şikayetçiyim, O da öyle.

O, insana Kendi ruhundan üflediğini söyledi; böylece, O’nun duyduğu şevk ancak Kendisine’dir. Kendi ruhundan olmasıyla, onu Kendi suretinde yarattığını görmez misin? İnsanın oluşumu bedendeki, “karışımlar” [ahlat] olarak adlandırılan dört unsurdan oluştuğu için; bedende bulunan rutubetten dolayı, O’nun üflemesi, nefste bir tutuşma meydana getirdi. Böyle olunca, oluşumu dolayısıyla, insandaki ruh, ateş oldu. Bundandır ki, Allah Teâlâ Musa’yla, ancak ateş suretinde konuştu; ki, (ateş aramak için yola çıkmış olan) Musa’nın peşinde olduğu da bu ateşti. Eğer insanın oluşumu (katışıksız bir şekilde) tabii olsaydı, ruhu nurdan olurdu. Allah Teâlâ, “üfleme” biçimindeki örtük ifadeyle, bu ruhun Rahman’ın Nefesi’nden geldiğine işaret eder. Ve bu Nefes’in üflenmesi sonucunda da, insanın ayn’ı zahir olur. Bundandır ki, Kendisine ruh üflenenin (oluşumundaki unsurların) istidadından dolayı, tutuşma nur değil de, ateş oldu. Dolayısıyla, insanı insan kılan şeyde (yani, kendisine üflenen ruhta), Hakk’ın Nefesi bâtın oldu.

Sonra Allah Teâlâ, onun kendi sureti üzere olan ve ona iştiyak duyan bir diğer kişiyi ortaya çıkardı ve buna “kadın” adını verdi. Ve kendi sureti üzere zahir olduğundandır ki, kadına iştiyak duydu — bu, kendi nefsine duyulan iştiyaktır. Ve kadın da, ona şevk duydu — bu da, kendi yurduna duyulan iştiyaktır. İmdi, ona kadın sevdirildi, çünkü Allah Kendi sureti üzere yarattığını sevdi ve bundan dolayıdır ki, güçleri [kadr] ve menzilleri azim ve tabii oluşumları yüce olduğu halde, nuranî melekleri onun önünde secde ettirdi. İmdi, ilişki buradan ortaya çıktı ve suret, ilişki yönünden en büyük, en yüce ve en mükemmel olandır. Bu, çift [zevc] olmadır, yani Hakk’ın varlığının kutupsallaşmasıdır [şef] — tıpkı bir kadının, varlığıyla, erkeği kutupsallaştırması [şef] gibi. Böylece Hak, erkek ve kadın üçlüsü zahir oldu. Kadın, kendi aslı olan erkeğe nasıl iştiyak duyduysa, erkek de, kendi aslı olan Rabbine iştiyak duyar. Böyle olunca, Allah Teâlâ, Kendi sureti üzere olanı nasıl seviyorsa, Rabbi ona kadınları sevdirdi. Ve sevgi, ancak varlığının kendisinden olduğuna [tekevvün] yöneliktir. Hal böyle olunca, erkek, varlığının Kendisinden olduğunu [tekevvün], yani Hakk’ı sever. İşte bu nedenledir ki, “bana sevdirildi” demiştir ve duyduğu sevgi, sureti üzere olduğu Rabbine ilişkilenmiş olduğundan, “severim” dememiştir — hatta kendi hanımına sevgisinde bile. Çünkü hanımını – Allah’ın kendisini sevmesi vasıtasıyla– ilahî hallenimden [tahalluk-ı ilahî] dolayı sevdi.

Bir erkek, bir kadını sevdiğinde, ona kavuşmak ister, yani aşkın amacı olan kavuşmayı diler ve insanın unsursal oluşum suretinde eşlerin birleşmesinden daha büyük bir vuslat yoktur. Ve bundandır ki, şehvet bütün bir bedenine yayılır. Ve bundan dolayı, kendisine gusletmesi emrolundu. Böylece, şehvetin ortaya çıkışıyla kadındaki hiçliğe erme [fenâ] genel olduğu için, temizliğin de genel olması gerekti. Allah, kulunun Kendisinden başkasında haz bulabileceğini [iltizaz] sanmasını kıskanır, böylece O, kulunu, Hakk’a dönebilsin ve hiçliğe erdiği [fenâ] kadından doğru Kendisine bakabilsin diye gusülle arındırır; çünkü kadında gördüğü O’ndan başkası değildir.

Erkek, Hakk’ı kadında müşahede ettiğinde, (Hakk’ın kadında edilgin bir tarzda zuhur etmiş olmasından dolayı) O’nu (zuhurunun) edilgin [münfail] olmaklığında görür. Öte yandan Hakk’ı, kadının kendinden zuhur etmiş olması (yani, kendinden bir parça olması) dolayısıyla, kendi nefsinde müşahede ettiğinde, O’nu (Hakk’ın kadındaki-kendinde etkin bir tarzda zuhur etmiş olmasından dolayı) etkin [fail] olmaklığında görür. Ne var ki, O’nu, kendisinden olanın [mütekevvin] suretini aklına [istihzar] getirmeksizin müşahede ettiğinde, O’nu doğrudan Hak’tan edilgin [münfail] olmaklığında görür. Ne var ki, erkek Hakk’ı en eksiksiz ve en kâmil olarak kadında görür [şuhud], çünkü bu şekilde Hakk’ı hem etkin [fail] olmaklığında hem de edilgin [münfail] olmaklığında müşahede eder. Öte yandan, Hakk’ı yalnızca kendinde müşahede ettiğinde, O’nu ancak edilgin olmaklığında görür [şuhud].

Bu nedenledir ki, Resul, Hakk’ın kadınlarda kâmil bir şekilde görülmesinden [şuhud] dolayı, onları sevdi [muhabbet]. Hak, hiçbir zaman maddeden soyut olarak sonsuza dek müşahede edilemez, çünkü O, Kendi Zatı’nda alemlerden ganidir.

Hakk’ın görülmesi bu yönden olanaksız olup, bu ancak maddede sözkonusudur ve Hakk’ın kadınlarda [nisa] görülmesi [şuhud], Hakk’ı görmenin [şuhud] en azim ve en kâmil olanıdır. Ve en büyük kavuşma [vuslat] da cinsel birleşmedir. Ve bu, Hakk Teâlâ’nın, Kendi Halifesi kılmak ve böylece onda Kendi nefsini görebilmek için Kendi suretinde halk ettiğine yönelik ilahi yönelime benzer. İmdi, ona şekil verdi, onu düzgün kıldı, ve ona Kendi Nefesi olan ruhundan üfledi. Böyle olunca, onun zahiri halk ve batını da Hak’tır. Bu nedenle Allah, onu (yani, ruhu) bu bedeni yönetmeklikle nitelendirdi. Ve Allah Teâlâ varlığı semadan yönetir ve sema, arza nisbetle yücedir ve arz ise erkânın aşağısı olduğu için aşağıların en aşağısıdır.

Hz. Rasûlu’llâh salla’llâhu aleyhi ve sellem, kadınları “nisa” olarak adlandırdı ve “nisa” tekili olmayan çoğul bir sözcüktür. Bundan dolayı, “Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi: kadınlar [nisa]..” buyurdu, “kadın” [mir’e] demedi. Böylelikle, varlıkta kadınların [nisa] erkeklerden sonra gelmelerine riayet etti. Gerçekte “nüset,” “geciktirme” demektir. Allah Teâlâ, “Geciktirme küfürde aşırı gitmektir” [Tevbe Suresi, 9/37] buyurdu ve veresiye, yani “geciktirerek” satmak da böyledir. Böylece, “kadınlar” demiştir. Onları sevmesi ancak mertebelerinden dolayıdır ve onlar edilginlik [infial] mahallidirler. Kadınların erkeğe nisbeti, Tabiat’ın (Küllî Nefs’in) Hakk’a olan nisbeti gibidir — ki Hak, iradî yönelim ve İlahi Emir’le, alemin suretlerini Tabiat’ta (Külli Nefs’te) açımlamıştır. Ve bu iradî yönelim ve İlahi Emir, unsursal suretler aleminde eşlerin birleşmesi [nikah], nurani ruhlar aleminde himmet ve manalar aleminde çıkarım için öncüllerin düzenlenişidir.

O halde herkim kadına bu sınır içerisinde sevgi [muhabbet] duyacak olursa, bu ilahi sevgidir. Her kim kadınlara tabii şehvet yoluyla sevgi duyacak olursa, bu şehvetin ilmi onda eksik kalır. Bu kimseler için sevgi duydukları kadın, ruhtan yoksun bir surettir; her ne kadar bu suretin gerçekte bir ruhu olsa da, hazzın kime olduğunu bilmeksizin, eşine veya başka bir kadına yalnızca ondan haz almak için dokunan kişi açısından (bu yöneldiği suretin ruhu) yoktur. Böylece, bu kimse nefsini (kendi nefsinin ilahi zuhur mahallerinden bir mahal olduğunu ve ilahi sevgi ile haz aldığını ve Hakk’ın kadında etkinlik ve edilginlik ile müşahede olunduğunu) bilmez, tıpkı başka birinin –kendisi ona söylemedikçe (yani, ona “ben kadınlara yönelik sevgide, ilahi sevgiyle haz alırım” demedikçe)– bilmediği gibi. Nitekim, (ariflerden biri) şöyle demiştir: “Benim aşık olduğumu düşünmekte haklılar; öyle ama, kime aşık olduğumu bilmiyorlar.” Bunun gibi, (arif olmayan) bir başkası da, hazza sevgi duyar ve sonuçta haz aldığı mahalle, yani kadına sevgi duyar — ama, meselenin ruhu kendisinden örtülü [gaib] kalır. Eğer bilseydi, kimden zevk aldığını ve zevk alanın kim olduğunu bilirdi; ve kâmil olurdu.

Nasıl ki kadınlar, Hakk Teâlâ’nın, “Erkeklerin onlar üzerinde bir dereceleri vardır” [Bakara Suresi, 2/228] sözünde belirttiği gibi, erkeklerden daha alt bir derecede bulunuyorlarsa, erkekler de kendilerini Kendi sureti üzre yaratan [inşa] Hak’tan – O’nun sureti üzre yaratılmış olsalar bile– daha alt bir derecededirler. İşte bu dereceyledir ki, Hak, erkeklerden ayrışık oldu ve bununla alemlerden gani ve ilk eyleyici [fail-i evvel] oldu. Çünkü suret (yani, bu bağlamda, taayyün-i evvel mertebesi) ikinci eyleyicidir [fail-i sani]. Dolayısıyla Hak için sözkonusu olan evveliyet, suret için sözkonusu değildir. Böyle olunca, aynlar, mertebeler halinde birbirinden (belirli niteliklerle) ayrıştı. Ve (aynların hakikatlerini bilen) her arif kişi, Hak sahibi olan herbir şeye (yani, herbir ayn’a) hakkını verdi. İşte bunun içindir ki, Muhammed’in (salla’llâhu aleyhi ve sellem) kadınlara sevgisi, Allah’ın sevdirmesiyle oldu. “O, her şeye halkını verdi” [Taha Suresi, 20/50] — ve bu da onun (yani, o ayn’ın) Hakk’ının ta kendisidir. O halde, bu Hakk’ı her şeye ancak hakettiğince verdi — ki hakeden de, bunu kendi zatıyla hak etti.

Ve (Resulallah kendisine sevdirilen şeyleri anarken) kadınları öne aldı, çünkü kadınlar edilginlik mahallidirler. Nitekim (dişil nitelikte olan) tabiat (da) kendisinden suret ile varolan şeylerden önce gelir. Ve tabiat gerçekte ancak Rahmanî Nefes’tir. Çünkü Nefes, heyulanî cevherde, özellikle (de) yıldızlar aleminde yayındığı için, ona alem suretlerinin yücesi ve aşağısı [ala ve esfel] üflendi. Fakat Rahmanî Nefes’in nurani ruhlar aleminde ve arazlarda yayınımına gelince, buradaki yayınım başkadır.

Sonra, Hz. Rasûlu’llâh salla’llâhu aleyhi ve sellem bu (“Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi..”) hadisinde dişil olanı eril olana üstün [galib] kıldı — ve bu şekilde kadınlara ihtimam gösterdi. Böylece “üç” derken ancak dişil çoğulluk için kullanılan “selas” kelimesini kullandı. Ne var ki (saydığı üç şey, yani “kadınlar,” “güzel koku” ve “namaz” kelimelerinden) biri, yani “güzel koku” [tîb] kelimesi erildir ve Araplar’ın adeti her zaman için eril olana öncelik vermektir. (Dolayısıyla –Arapça’nın bu temel kuralı göz önünde bulundurulursa– Hz. Rasûlu’llâh salla’llâhu aleyhi ve sellemin “selas” yerine, eril olana öncelik vererek “selase” demesi gerekirdi.) Örneğin, Arapça’da “Fatmalar’la Zeyd çıktılar” denildiği zaman, fiil dişil olarak değil, eril olarak söylenir; yani erkeğin tek ve kadınların birden fazla olmalarına karşın, fiil yine de dişil değil, eril olarak kullanılır. Halbuki Resul, Arap’tır (ve dolayısıyla Arapça’nın bu kuralını bilmediğinden değil, başka bir şeye işaret etmek için, bilerek böyle kullandı). İmdi Nebi (salla’llâhu aleyhi ve sellem), kadınlara yönelik sevgisinin kendi nefsinin bir tercihi [ihtiyar] olmadığına işaret etti. Böylece Allah, ona bilmediği şeyi öğretti. Ve (kadınların, insan türünün varlığının aslı olduğu ve edilginlik mahalli olduğunu öğretmesiyle ve bu şekilde kadınları sevdirmesiyle) Allah Teâlâ’nın ona verdiği lütuf çok büyük oldu. Hz. Rasûlu’llâh salla’llâhu aleyhi ve sellemin dişili eril olandan üstün tutması işte bu nedenledir. Rasûlu’llâh salla’llâhu aleyhi ve sellem hakikatleri nasıl bilmekte ve her şeyin hukukunu nasıl gözetmektedir, bir bak!

Daha sonra, son söylediğini (yani, namazı) dişil olmaklığı itibarıyla ilkine (yani, kadınlara) benzer kılarak, bu ikisinin arasına eril olanı (yani, güzel koku anlamına gelen “tîb”sözcüğünü) koydu. “Kadınlar”la başladı ve “namaz”la bitirdi ve bunların her ikisi de dişildir ve (eril bir terim olan) güzel koku bunların arasındadır — tıpkı (iki dişil arasında bulunan) kendi varlığında olduğu gibi. Çünkü erkek, kendisinden zuhur ettiği Zat ile (ki bu dişil bir terimdir) kendisinden zuhur eden kadın arasında bir yerdedir. Böylece o, biri gerçekten dişil ve diğeri itibarî olarak dişil olan iki dişil ayn arasındadır. Böylece, “nisa” gerçekten dişil, “salat” kelimesi ise itibarî olarak dişildir. “Güzel koku”ya gelince, bu kelime, bu ikisi arasına, Âdem’in, her şeyin Kendisinden varolduğu Zat ile, mevcudiyeti (Âdem’in) kendisinden olan Havva arasında olması gibi, (eril olarak) yerleştirilmiştir. İmdi, eğer dilersen (Âdem’in varlık sebebi) “sıfattır” dersin, ve eğer dilersen (ilahi) “kudrettir” dersin — ki her ikisi de (zat gibi) dişildir. Böylece, hangi mezhepten olmak istersen ol, ancak dişil olanı önde gelir bulursun. Hatta, alemin varlığında Hakk’ı “sebep” [illet] olarak ele alanlar için bile bu böyledir — çünkü “illet” kelimesi de dişildir.

Ve Hz. Rasûlu’llâh salla’llâhu aleyhi ve sellemin güzel kokuyu anmasındaki ve bunu kadınlardan sonra anmasındaki hikmete gelince: Bunun hikmeti, kadında yaratılış [tekvin] kokusu olmasından dolayıdır. Çünkü, atalar sözünde denildiği gibi, “Kokunun en güzeli sevgiliyle kucaklaşmadadır.” Muhammed (salla’llâhu aleyhi ve sellem) (bütün bir taayyünatın mebdei olarak) katıksız bir kul olarak yaratıldığında, hiçbir zaman efendilik peşinde olmadı — (ilahi tasarruflar için) edilgin [münfail] olmaklığıyla, (uluhiyet hazretinde) secde edici ve (rububiyet kapısında) kıyamda durucu olmaktan başka bir şey yapmadı. Ve Allah Teâlâ ondan (yani, taayyün-i evvel olan bu hakikat-ı Muhammediye’den) yaratacağı [tekvin] şeyi (yani, bütün bir mükevvenatı) yarattığında [tekvin], ona etkin olmaklık rütbesini ve (varoluşun) en güzel kokuları olan Nefesler aleminde etkide bulunmaklığı vermiştir. Bundandır ki ona güzel koku sevdirilmiştir. İşte bundan dolayı, güzel kokuyu, kadınlardan sonra anarak Hakk’ın, “O, derecelerin yükseğidir” [Mümin Suresi, 40/15] sözüyle ortaya koyduğu derecelenmeyi gözetti. Çünkü Hakk Teâlâ Arş’ın üzerine Rahman İsmi ile oturmuştur. O halde, Arş’ın ihata edip de ilahi rahmetin isabet etmediği hiçbir kimse yoktur. “Rahman Arş üzerine istiva etti” [Nur Suresi, 24/26] ve Arş her şeyi içerisine alır ve Arş’ın üzerine oturmuş olan Rahman’dır. İmdi, alemde Rahman’ın hakikatı ile rahmetin yayınımı gerçekleşir. Biz bundan hem bu kitapta hem de Fütühat-ı Mekkiye’de söz ettik.

Hakk Teâlâ, güzel kokuyu (“tîb,” aynı zamanda iyilik ve temizlik anlamına da gelir) Hz. Ayşe’nin masumiyetini beyan eden Kur’an ayetinde, kadın ve erkek arasındaki nikaha ilişkin olarak kullanılmıştır: “Habis kadınlar habis erkeklere, habis erkekler habis kadınlara; temiz kadınlar temiz erkeklere, temiz erkekler temiz kadınlara yaraşırlar. Onlar (yani, Resulallah’ın eşleri) kendileri hakkında söylenenlerden berîdirler” [Nur Suresi, 24/26]. Hakk Teâlâ temiz olanların kokularını güzel kıldı. Çünkü söz nefestir ve nefes de güzel kokunun ta kendisidir. Böylelikle nefes söz biçiminde ağızdan çıktığında, iyi ve temiz olan kimseden iyi ve temiz ve habis olan kimseden de habis olarak dışarı çıkar. İlahi Nefes olmaları itibarıyla, bütün nefesler tayyibdir. Övülesi [mahmud] ve yerilesi [mezmum] olmaları itibarıyla da iyi ve temiz ve habistirler. Sarmısak hakkında Efendimiz (salla’llâhu aleyhi ve sellem), “Ben sarmısağın kokusunu kerih görürüm” buyurdu, yoksa, “Ben sarmısağı kerih görürüm” buyurmadı. Böylece, bir şeyin ayn’ının kerih olduğundan söz edilemez, ancak ondan zahir olan şeyin kerih olmasından söz edilebilir. Ve çirkinlik [kerahet], bir şeyin örfe uygun olmamasında, tabiata uygun olmamasında, bir maksada uygun olmamasında, Şeriat’a uygun olmamasında veya bir şeyin kemal düzeyinden noksanlık derecesine düşmesindedir. Bu sebepler dışında bir şeyin kerih görülmesi sözkonusu değildir.

Az önce ortaya koyduğumuz gibi, İlahi Emr habis ve iyi ve temiz olmak üzere ikiye ayrılmasıyla, Hz. Rasûlu’llâh salla’llâhu aleyhi ve sellem habis şeyler değil, iyi ve temiz olan şeyler sevdirildi. Ve o, meleklerin habis kokulardan tiksinti duyduklarını söyledi; insanın unsursal oluşumunda kötü koku bulunduğundan dolayı –ki insan kokuşmuş çamurdan yaratılmıştır– melekler insanın tabiatını kerih görürler. Öte yandan, benzer bir şekilde, pislik böceği de, mizacı gereği, gülün kokusundan rahatsız olur — halbuki, gülün kokusu güzeldir. Benzer şekilde, manen ve suret olarak pislik böceğinin benzeri bir mizacı olan kimseler hakkı işittiklerinde, ondan rahatsız olurlar ve batıldan hoşlanırlar. Hakk Teâlâ onlar için, “Onlar ki, batıla inandılar ve Allah’ı inkar ettiler” [Ankebut Suresi, 29/52] buyurmuştur. Ve Hakk Teâlâ onları, hüsranda olan kimseler olarak nitelendirdi: “İşte onlar nefslerine yazık eden hüsran ehlidirler” [Ankebut Suresi, 29/52]. Çünkü habis’i, iyi ve temiz’den ayırdedemeyen kimse idraktan yoksundur.

İmdi, Hz. Rasûlu’llâh salla’llâhu aleyhi ve sellem ancak iyi ve temiz olan sevdirildi — ki varlıkta ancak iyi ve temiz olan vardır. Ve alemde yalnızca iyi ve temiz olanı bulup, habis olanı bilmeyen bir mizacın varlığı düşünülebilir mi yoksa düşünülemez mi diye sorulacak olursa, biz böyle bir şey olmaz deriz. Çünkü biz kendisinden alemin zahir olduğu asılda –yani Hak’ta– böyle bir mizac görmedik. İmdi, biz Hakk’ı kerih görür ve sever bulduk — ve “habis” kerih görülen ve “iyi ve temiz” ancak sevilen şeydir. Ve alem, Hakk’ın sıfatı üzeredir. İnsan ise iki suret (Hakk’ın ve alemin sureti) üzeredir. Dolayısıyla alemde herşeyde ancak tek bir şeyi (yani, yalnızca habisi veya yalnızca tayyibi) idrak eden bir mizac bulunmaz. Olsa olsa, bir şeyin deneyimleme ile habis ve deneyimleme olmaksızın (yani, uzaktan görünüş itibarıyla) iyi ve temiz olduğunu bilmekliğiyle, habis olandaki iyi ve temiz olanı idrak eden bir mizac bulunur. Böyle olunca, ondaki iyi ve temiz olanın idrakı, ondaki habis olanı duyumsamaktan onu alıkoyar. Ama bunun olması azdır. Ama alemden, yani kevn’den habisliğin kaldırılması hiç kuşkusuz sahih değildir. Ve habis ve tayyibde Allah’ın rahmeti vardır. Ve habis, kendi açısından tayyibdir ve iyi ve temiz olan şey onun açısından habistir. Dolayısıyla varlıkta, bir yönüyle belli bir mizaç için habis olmayan hiçbir şey yoktur — ve bunun tersi de böyledir.

Ve kendisiyle tekliğin [ferdiyyet] kusursuz hale geldiği üçüncü şey namazdır. Bundandır ki, Hz. Rasûlu’llâh salla’llâhu aleyhi ve sellem, “Benim göz aydınlığım namazdır” buyurdu. Çünkü namaz müşahededir ve böylece Allah ile kul arasında bir münacattır. Allah şöyle der: “Beni anın, ben de sizi anayım” [Bakara Suresi, 2/152]. Namaz, sahih bir hadiste belirtildiğine göre Allah ile kulu arasında, bir yarısı Allah’a ve diğer yarısı da kula ait olmak üzere, ikiye bölümlenmiş bir ibadettir:

“Ben kıraati iki kısma ayırdım; yarısı bana aittir, yarısı da kuluma. Kulum neyi istiyorsa, kendisine istediği şey verilmiştir. Kul, ‘El-hamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn” (Hamd alemlerin Rabbine aittir) deyince; ‘Kulum bana hamdetti’ derim. ‘Er-Rahmânirrahîm’ deyince; ‘Kulum bana senâda bulundu’ derim. ‘Mâlik-i yevmiddin’ (din gününün sahibi) deyince; ‘Kulum beni yüceltti ve ululadı’ derim. ‘İyyâke na’budü ve iyyâke nesta’in’ (yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz) deyince; ‘Bu benimle kulum arasındadır, kuluma istediğini verdim,’ derim. ‘İhdina’s-sırâte’l-müstakîm sırâtellezîne en’amte aleyhim gayr’il-mağdûbi aleyhim ve le’d-dâllîn’ (bizi doğru yola ilet, o yol ki, kendisine nimet verdiğin kimselerin yoludur, gazaba uğrayanların ve dalalete düşenlerin değil) deyince; ‘Bu da kulumundur, kuluma istediğini verdim’ derim.”

Allah Teâlâ namazın ilk yarısını nasıl ki Kendisine ayırmışsa, diğer yarısını da kuluna ayırmıştır. Buradan, Fatiha Suresi’nin namazda okunmasının niçin zorunlu kılındığı anlaşılır; bunu okumayan, Allah ve kulu arasında paylaşılan namazı eda etmemiş olur.

Ve Hak ile kul arasında münacat olduğu için, namaz zikir olur. Ve Hakk’ı zikreden kişi, hiç kuşkusuz Hak’la birlikte olur; ve Hak da O’nunla birlikte olur. Çünkü sahih bir kudsi hadiste Hakk Teâlâ şöyle dedi: “Ben, beni zikreden kimseyle birlikteyim.” Ve bir kimse, görüyor olarak, zikrettiği kimseyle birlikte olursa, onu müşahede eder. Müşahede ve görüm [rüyet] budur; ama görüyor olmayan kimse müşahede edemez. İşte namazda bu görümün var olup olmadığına bakarak, kul kendi manevi mertebesini bilebilir: Eğer O’nu müşahede etmezse, iman yoluyla O’nu görüyormuşçasına ibadet etsin ve münacatı sırasında O’nu, yöneldiği doğrultuda [kıble] tahayyül etsin ve Hakk’ın kendisine vereceği cevaba kulak versin.

Kendi iç alemine ve kendisiyle birlikte namaz kılan meleklere imamlık ettiğinde –ki sahih bir hadiste belirtildiğine göre, namaz kılan kişinin arkasında melekler namaza durduklarından, namaz kılan herkes imamdır– bu kişi için resul rütbesi hasıl olur ve bu rütbe Allah’ın vekili olmaktır [niyabet]. “Semi Allahu limen hamideh” (Allah hamdedeni işitir) dediğinde, kendi nefsine ve arkasındaki meleklere, Allah’ın işitmiş olduğunu haber verir ve kendisiyle birlikte orada bulunanlar, “Rabbena ve lekel hamd” (Ey Rabbimiz, hamd sana mahsustur) karşılığını verirler. Çünkü hiç kuşkusuz Allah Teâlâ, kulunun diliyle, “Semi Allahu limen hamideh” buyurmuştur. Öyleyse namazın rütbesinin yüceliğine ve namaz kılanı nereye götürdüğüne bir bak! Ne var ki, namazında müşahede mertebesine erişememiş olan kişi, namazın gayesine ulaşamamıştır. Çünkü Kendisiyle münacatta bulunduğu Hakk’ı görmediği için onda göz aydınlığı ortaya çıkmamıştır. Eğer namazda Hakk’ın kendisine verdiği karşılığı işitmeyecek olursa, bu kişi (Hakk’a) kulak verenlerden değil demektir. Ve işitmediği ve görmediği için Rabbinin huzurunda olmayan kişi, asla namaz kılıcı değildir. Bu kimse, müşahede eden ve kulak verenler sınıfından değildir.

Ve namaz gibi –devam edildiği sürece– kişiyi kendisinden başka şeylerle meşgul olmaktan alıkoyan bir ibadet yoktur. Ve namazdaki Allah’ın zikri, namazın içerisinde yer alan söz ve hareketlerden daha büyüktür. İnsan-ı Kâmil’in namazdaki halini Fütuhât-ı Mekkiye’de betimlemiştik. Allah Teâlâ Kur’an’da, “Namaz insanı taşkınlık ve kötülükten alıkoyar” [Ankebut Suresi, 29/45] buyurmuştur. Çünkü Allah, namaz kılan kimseye namazdan başka herhangi bir şeyle meşgul olmayı yasakladı. “Ve Allah’ın zikrinden daha büyük bir şey yoktur” [Ankebut Suresi, 29/45] — yani, namaz sırasında, kulun dileyişine karşılık verdiğinde, Hakk Teâlâ’nın bu kulunu zikretmesi ve ona senâ etmesi, kulun Hakk’ı zikretmesinden daha büyüktür, çünkü büyüklük [kibriya] Hakk’a aittir. Böylece Hakk Teâlâ şöyle der: “Ve Allah sizin işlediğiniz şeyi bilir” [Ankebut Suresi, 49/45] ve “o kimse, müşahede ediyor olarak kulak verdi” [Kaf Suresi, 50/37]. Ve kulun, Hakk’ın seslenişine kulak vermesi, namaz sırasında Allah’ın kulunu zikretmiş olmasındandır.

Varlık, ancak akılla kavrayabileceğimiz hareketten ortaya çıktığında, bu hareket, alemi yokluktan varlığa taşıdı ve namaz bütün hareketleri kendinde topladı. Ve alemde üç (tür) hareket vardır. İlk hareket, dikey harekettir ve bu, namazdaki kıyam halidir. Diğeri yatay harekettir ve bu da namazdaki rüku halidir. Ve üçüncü de aşağı doğru harekettir ve bu da namazdaki secde halidir. İmdi, insanın hareketi dikeydir; hayvanların hareketi yataydır; ve bitkilerin hareketi aşağı doğrudur. Minerallerin ise kendiliklerinden bir hareketi yoktur. Taşın hareket etmesi, bir başkasının kendisini hareket ettirmesiyle olur.

Hz. Rasûlu’llâh salla’llâhu aleyhi ve sellemin, “Namaz benim gözümün aydınlığı kılındı” sözüne gelince; kendisi bunun böyle olmasını kendini nisbet etmedi, çünkü Hakk’ın namaz kılana tecellisi, namazı kılandan değil, Hak’tan gelir. Gerçekte, eğer Hak bu sıfatı (yani, tecelli ve şuhudun kendi tarafından vuku bulmasını) Resul’e Kendisi zikretmiş olmasaydı; Kendisinden ona tecelli olmaksızın namaz kılmasını buyururdu. Ama eğer tecelli Hak tarafından bağış [imtinan] yoluyla olduysa, o halde Resul’ün müşahedesi de aynı şekilde Hak tarafından bağış yoluyla olmuştur. Bundandır ki, “Namaz gözümün aydınlığı kılındı” demiştir. Ve bu (gözün aydınlığı), Sevgili’nin müşahede edilmesidir ve “göz aydınlığı” [kurre] “karar bulma” [istikrar] sözcüğünden türer: Böylelikle sevenin gözü, geri kalan hiçbir şeye gözü kaymaksızın (Sevgili’nin görümüne) takılıp kalır. Bu nedenledir ki, Hakk Teâlâ namazda sağa sola bakmayı kuluna yasaklamıştır [nehy]. Çünkü namaz sırasında sağa sola bakmak, kulun kıldığı namazdan Şeytan’ın çaldığı bir şeydir; bununla, kulu Sevgilisini müşahede etmekten alıkoyar. Eğer Hak, sağına soluna bakınan bir kimsenin (gerçekten) Sevgilisi olsaydı, bu kimse (sağına soluna bakınmak yerine) namazında bakışını kıbleden ayırmazdı. Ne var ki insan bu özel ibadette Hakk’ı müşahede edip etmediğini nefsinin haline bakarak bilir. Çünkü insan kendi nefsini bilir. Ve bir kimse nefsinde olanlara dış görünüşten dolayı mazeretler getirse bile, nefsini mazur gösterdiğini ve onun hakkında doğruyu söylemediğini bilir. Çünkü hiçbir şeyin kendi nefsini bilmezliği sözkonusu değildir. Çünkü bir kimse, kendi halini deneyimler.

Ve “namaz” olarak adlandırılanın bir diğer bölümlenişi daha vardır. Hakk Teâlâ, bir yandan Kendisine namaz kılmamızı buyurdu ve bir yandan da bizim üzerimize namaz kılıcı [musalli] olduğunu haber verdi — böylece namaz bizden ve O’ndandır. İmdi, O namaz kılıcı olduğunda, ancak Ahir İsmi ile namaz kılıcı olur. Böyle olunca Hak, kulun varlığından sonra gelir. Ve O, kulun kıblesinde kendi düşünsel kurgulamasıyla veya taklit yoluyla tahayyül ettiği Hak’tır. Ve bu itikat edilen ilah, herbir kişide varolan istidadın farklı olmasından dolayı çeşitlenir. Nitekim Allah’ın bilinmesi ve arifler hakkında sorulan soruya Cüneyd-i Bağdadi –Allah’ın rahmeti onun üzerine olsun– şöyle demiştir: “Suyun rengi, kabının rengidir.” Ve bu, durumu bütün açıklığıyla ortaya koyan bir cevaptır. İşte bu Hak, bizim üzerimize namaz kılıcı olan Hak’tır.

Namaz kılıcı [musalli] biz olduğumuzda ise, (önce Hakk’ı tahayyül edip, ondan sonra namaz kıldığımızdan) bizim için Ahir İsmi ortaya çıkar ve bu İsimde gerçekleniriz. Kendisinde bu İsim ortaya çıkan kişinin halinden daha önce söz etmiştik. Bundandır ki, O’nun indinde, halimizce oluruz ve O da bize, ancak bizim O’na ilişkin olarak getirdiğimiz suret üzre bakar. (Ve namaz kılanın, Ahir isminde gerçeklenmesinden dolayıdır ki, ona “musalli” adı verilmiştir.) Çünkü (Arapça’daki) “musalli” kelimesi, “yarışta öndekinden bir sonra gelen” demektir.

Ve Hakk’ın, “Her şey salâtını ve tesbihini bilir” [Nur Suresi, 24/41] sözü, her şey Rabbine ibadette sonradan gelme rütbesini ve istidadı ölçüsünce O’nu tenzih ettiği tesbihini bilir, demektir. İmdi, Halim ve Gafur olan Rabbine hamdetmeyen hiçbir şey yoktur. İşte bundandır ki biz, alemin, kendini oluşturan parçalarıyla tek tek ayrıntılanımlı olarak Hakk’ı nasıl tesbih ettiğini anlayamayız. Ve, “Kendi hamdıyla O’nu tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur” [İsra Suresi, 17/44] ayetinde bir mertebe vardır ki, burada geçen “kendi hamdıyla” sözündeki belirsiz zamir, tesbih eden kula işaret eder. Yani o şey, Allah’ı kendine mahsus hamd ile tesbih eder, demek olur. Böyle olunca “kendi hamdıyla” sözündeki zamir, şeyin kendisine ait olur ve bu söz “kulun üzerine olduğu senâ ile” anlamını kazanır. Nitekim, itikat edenin ancak itikat ettiği İlah’a senâ ettiğini belirtmiştik. Ve o, nefsini, itikat ettiği İlah’a raptetmiştir. Ve işlediği ameller, kulun kendisine döner. Öyleyse, ancak kendi nefsine senâ etmiş olur. Çünkü hiç kuşkusuz sanatı öven kimse, sanatçıyı övmüş olur. Çünkü sanat eserinin güzel olması veya güzel olmaması, gerisingeri sanatçıya döner. Ve, itikat edilen ilah, onu kendi tahayyülünde oluşturan kimsenin oluşturduğu bir şeydir. İmdi, itikat ettiği şey üzerine senâsı, (sonuçta) kendi nefsi üzerine senâsıdır. Ve bundan dolayı, kendi itikadından başka olanları yerer. Ve eğer insaf etseydi, böyle olmazdı. Bu özgül mabud’a sahip olan kişi, kendinden başkalarının itikadına itirazından dolayı, Allah hakkında itikat ettiği şeyde hiç kuşkusuz cahildir. Çünkü, eğer Cüneyd-i Bağdadi’nin, “Suyun rengi, kabının rengidir” sözünü anlasaydı, her itikat sahibinin itikatını teslim eder, ve Allah Teâlâ’yı her itikatta ve her surettebilirdi. Ne var ki mabud’u kendine özgü kılan, zan üzredir, ilim sahibi değildir. Bundan dolayıdır ki, Allah Teâlâ, “Ben kulumun zannı üzereyim” buyurdu. Bu söz, Allah’ın kuluna ancak kulunun itikat ettiği surette zahir olduğu anlamına gelir — kul ister mutlak kılsın ister kayıtlasın, bu böyledir.

İmdi, itikat edilen ilah, sınırlılığa sahiptir. Ve bu sınırlılığa sahip olan ilah, kulun kalbine sığan ilahtır. Çünkü, mutlak ilah, hiçbir şeye sığmaz. Çünkü o, şeylerin ta kendisidir ve nefsinin ta kendisidir. Gerçekte, bir şeyin kendi nefsine sığdığı ya da sığmadığı söylenemez. İyi anla! Ve Allah doğruyu söyler, doğru yola iletir.

Kaynak: Şeyh Muhyiddin İbn Arâbi, Fusus-El Hikem, Çeviri: Ersin Balcı, 12/05/2007

 

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s