SESSİZ BİR TUTKU (2016)-A Quiet Passion

 

125 dk

Yönetmen:Terence Davies

Senaryo:Terence Davies

Ülke:İngiltere , Belçika 

Tür: Biyografi, Dram

Vizyon Tarihi:14 Şubat 2016

Dil:İngilizce

Oyuncular: Cynthia Nixon, Jennifer Ehle, Duncan Duff, Keith Carradine, Jodhi May

Özet

Modern Amerikan şiirinin öncülerinden sayılan şair Emily Dickinson’ın hayatını anlatan bir film.Emily Dickinson, 1886 yılında 55 yaşındayken, hayatının büyük bölümünü geçirdiği Massachusettes’teki Amherst kasabasında hayata gözlerini yummuş, odasında bulunan şiirler ölümünün ardından kardeşi tarafından yayımlanmıştı.

 

Hayatı

 

Emily Elizabeth Dickinson (10 Aralık 1830 – 15 Mayıs 1886) ABD’li kadın şair.

 

Massachusetts eyaletindeki Amherst kentinde doğdu. Babası kentin önde gelen avukatlarından ve politikacılarındandı. Dedesi de orada birkaç okul kurmuş biriydi. Kendisi de, kızkardeşi de evlenmediler ve aileleriyle birlikte yaşadılar. Emily, yaşamı boyunca pek seyrek olarak Amherst’ten çıkmıştır. Yakınlardaki bir okula devam etmiş, bir kez Washington’a, ve iki-üç kez de Boston’a gitmiştir. 1862’de tümüyle eve kapanmış, en yakın arkadaşlarıyla bile ölünceye değin bir daha hiç görüşmemiştir. Kapandığı odasında kendisini yazmaya vermiştir. İlk mektupları ve kendisiyle ilgili betimlemeleri, canlı bir ruha sahip çekici bir kızı yansıtmaktadır. Daha sonra dünyadan elini eteğini çekmesinin nedeninin umutsuz bir aşk deneyimine dayanıyor olabileceği eleştirmenlerce düşünülmektedir. Dış dünyayla olan ilişkisi ve deneyimleri sınırlı olsa da, yazılarında yaratıcı ve imge gücü yüksek bir edebiyatçıdır.

Emily Dickinson ilk şiirlerini yazmaya başladığında, neredeyse hiçbir eğitim almamıştı. Henüz Shakespeare’i ve klasik mitolojiyi bilmiyordu. İlk başlarda daha çok Elizabeth Browning ve Bronte Kızkardeşler gibi kadın yazarlarla ilgileniyordu. Bu arada, Ralph Waldo Emerson’ı, Thoreau’yu ve Hawthorne’u da tanıyordu. Geleneksel anlamda dinle bağlantılı birisi olmasa da, İncil’i inceledi ve pek çok şiirinde dinsel formlar kullandı.

Emily Dickinson, 1850 civarı. Bilinen tek ikinci fotoğrafıdır. Emily Dickinson Müzesin’deki uzmanlar resmin otantikliğini reddetmişlerdir.

Yaşamının değişik dönemlerinde ona esin kaynağı olan ya da öğretmenlik yapan insanlar, özellikle erkekler olmuştur. İlki babasının avukatlık bürosunda çalışan genç bir avukat olan Benjamin Newton’dır. Kendisi Emily Dickinson’ın yazınsal duyarlığının ve kültürünün gelişmesine katkıda bulunmuştur. Dickinson, onunla ilgili olarak daha sonraları, “Bana ölümsüzlüğü öğreten bir dost” diye yazacaktır.

Emily Dickinson’un sonraki öğretmeni, evli bir din adamı olan Charles Wadsworth’tür. Dickinson’un entelektüelliğine katkısı olmuş ve dış dünyayla ilişkisinin artmasını sağlamıştır. Yazdıklarından, ona yönelik karşılık göremediği bazı duygular beslediği anlaşılmaktadır. 1862’de evine geri dönmüş ve Wadsworth’ü tanımadan önceki haline göre daha içine kapalı bir kişiliğe bürünmüştür. Wadsworth’ün, şiirlerinde geçen sevgili olduğuna ilişkin yazın çevrelerinde güçlü bir görüş birliği vardır.

Evine kapandığı için, o sıralarda ABD’de sürmekte olan iç savaş onu pek etkilememiştir. İnzivadayken yazdığı şiirlerin bir bölümünü dönemin önde gelen eleştirmenlerinden ve yazarlarından olan Thomas Higginson’a göndermiştir. Higginson, şiirlerini okuyarak, beğendiğini, ama serbest bir biçem kullanmak yerine daha geleneksel şiir anlayışına yönelmesi gerektiğini belirten bir yanıt yazmış ve şiirlerini bu öneri doğrultusunda düzeltmesini önermiştir. Dickinson, bu önerileri dikkate almayarak, daha da içine kapanmıştır. Yaşarken yalnızca yedi şiiri basılmıştır.

Yaşamının son yıllarında artık eve pek ziyaretçi de kabul etmemiş, ancak arkadaşlarıyla olan ilişkilerini onlara mektuplar ve küçük hediyeler gönderme yoluyla sürdürmüştür.

1886’daki ölümünden sonra odasına giren kızkardeşi, odasında ondan kalan 1.800 kadar şiir bulmuştur. Ölümünden sonraki dört yılda, yani 1890’a değin, şiirlerinin neredeyse tamamı yayımlanmıştır.

1920’lerde ise, ABD’deki en çok sevilen şairlerden biri olmuş ve ünü bugüne değin sürmüştür.

Şiir Anlayışı

Şiirlerinde patlamalar halinde duygu akımı görülür. Çoğu tek bir imgeye ya da simgeye dayalı olan kısa şiirler yazmıştır. Ancak kısa şiirlerinde, yaşamındaki en önemli şeyleri en etkili biçimde yansıtmaktadır. Şiirlerinde asla yaşayamadığı aşkı ve kavuşamadığı sevgiliyi anlatır. Doğa hakkında şiirleri de vardır. Ulaşamadığı başarıdan ve hep arkadaşı olarak gördüğü başarısızlıktan söz ettiği şiirleri de vardır. Bu tür öğeleri şiirlerinde o denli etkileyici bir dille yansıtır ki, o nedenle ABD’de tüm zamanların en iyi şairlerinden sayılmaktadır

Yaşamı dışardan bakıldığında olaysızdı ama içerden son derece yoğundu. Doğaya aşıktı, kuşlar, bitkiler ve New England kırlarının değişen mevsimlerinden ilham aldı. Dickinson yaşamının son kısmını aşırı hassas ruhu ve belki de yazmaya vakit ayırabilmek için (uzun bir süre günde bir şiir yazdı) inzivada geçirdi. Aynı zamanda avukat babasına da bakmak zorundaydı. Babası Amherst’de önemli biriydi ve Kongre üyesi oldu. Dickinson’ın yazdıklarını çok kimse okumazdı ama o İncil’i bilirdi, William Shakespeare’in eserlerini, ve klasik mitolojinin eserlerini çok iyi bilirdi. Bunlar onun gerçek öğretmenleriydi çünkü Dickinson gerçekten zamanının en yalnız kişisiydi. Bu utangaç, içine kapalı, hemen hemen hiçbir eseri basılmamış ve bilinmemiş köylü kadının 19’uncu yüzyılın en iyi şiirlerini yazmış olması, onu 1950’lerde yeniden keşfeden insanlarda hayranlık uyandırmıştır. Dickinson’ın kısa ve özlü, sık sık imgelerle süslü üslubu Whitman’ınkinden bile daha modern ve yenilikçidir. Bir tanesinin yettiği yerde hiçbir zaman iki kelime kullanmaz, somut şeyleri soyut fikirlerle atasözlerine özgü, kısaltılmış bir biçimde birleştirir. En iyi şiirlerinde hiçbir fazlalık yoktur; çoğu o zamanki duygusallıkla dalga geçer, ve hatta bazıları kabul edilmiş doktrinlere karşıdır. Bazen korkunç bir varoluşçu farkındalık gösterir. Poe gibi, aklın karanlık ve gizli kısımlarını araştırır, ölüm ve mezarı anlatır. Buna karşın, basit şeyleri, bir çiçeği, bir arıyı da anlatır. Şiirleri büyük bir zeka sergiler ve zaman içinde sıkışmış insan bilincinin sınırlarının acı veren paradoksunu çağrıştırır. Çok iyi bir espri anlayışı vardır. Konularının ve ele alış biçiminin çeşitliliği şaşırtıcı derecede geniştir. Şiirleri genellikle Thomas H. Johnson’ın standart baskısında verilen sayılarla tanınır. Garip büyük harfler ve tirelerle doludur. Topluma ayak uydurmayan biri olarak, Thoreau gibi kelimelerin ve cümlenin anlamını ters çevirmiş, paradoksu çok etkili kullanmıştır. 435’ten:

Much Madness is divinest sense —

To a discerning Eye —

Much Sense — the starkest Madness —

‘Tis the Majority

In this, as All, prevail —

Assent — and you are sane —

Demur — you’re straightway dangerous

And handled with a chain —

Hırs ve toplum hayatıyla dalga geçen şiirinde (288) espri anlayışı ortaya çıkar:

I’m Nobody! Who are you?

Are you — Nobody — Too?

Then there’s a pair of us?

Don’t tell! they’d advertise — you know!

How dreary — to be — Somebody!

How public — like a Frog —

To tell one’s name — the livelong

June —

To an admiring Bog

 

Dickinson’ın 1,775 şiiri eleştirmenlerin ilgisini çekmeye devam eder. Eleştirmenler bu şiirler hakkında tartışırlar. Bazıları onun mistik yanını, bazıları ise doğaya olan duyarlığını vurgular; çoğu onun garip, egzotik çekiciliğine dikkat çeker. Bir modern eleştirmen, R. P. Blackmur, Dickinson’ın şiirinin bazen ona:”bize doğru İngilizce konuşan bir kedi geldi” gibi etki yaptığını söyler. Onun temiz, açık, ince ince düşünülmüş şiirleri Amerikan edebiyatı içinde en harika ve zor olanlarındandır.

EMİLY DİCKİNSON’IN AGORAFOBİSİ

Agorafobik [ Alan korkusu- Geniş, açık bir sahada yalnız kalınca hissedilen, kontrol edilemeyen bir korkudur.] olarak tanımlanan ünlülerin listesinin kadınlardan oluşması, bu rahatsızlığın kadınlara mahsus olduğu kanısını güçlendiriyor. Ancak, bu sırada şu gerçek gözardı ediliyor: Dışarının tehditlerine karşı eve kapanabilmek, belki de artık bir lüks sayılmalı. Bütün toplumlarda ev geçindirme sorumluluğunun hâlâ büyük ölçüde erkeğe ait oluşu, erkeği istese de eve kapanmaktan alıkoyuyor. Oysa bu yarıştıran mekanizmaya bir dişli olarak katılmak erkekler için de kolay olmayabilir ve olmadığı yaşanıyor da. Ev geçindirme sorumluluğunun dürüst insanlar için bunaltıcı bir yük olup çıktığı sistemlerde iş ortamları sürekli şizofrenler üretiyor. Evini geçindirme sorumluluğuna inanan erkeğin istese bile eve kapanma lüksü yok: Çünkü dini ve ahlaki kurallar ondan ne yapıp yapıp evini geçindirmesini bekliyor. Dışarının şartlarına uyum göstermediği takdirde farklı damgalar vuruluyor üzerine: Muhallebi çocuğu, karısının veya anasının kuzusu, kılıbık, çağdışı, antisosyal, vs. Hayat mücadelesinin kaldıramayacağından ağır yükler bindirdiği insanlar ya iki büklüm yaşamaya razı olurlar, ya da bir kaçış yolu ararlar. Mutsuz bir evliliği olan insan da ayrılmayı göze alamıyorsa, evliliğe ilişkin ideallerinden vazgeçerek varlığını akıntıya koyverir. Lokavt sonucu işinden olan erkek içkiye verebilir kendini, hatta intihar da edebilir. İnançları yüzünden siyasal baskı gören bir insan da herşeyi göze alamamışsa ya iltica eder ya da suskunluğa sığınır. Toplumun işe yaramaz gözüyle baktığı emeklilerin, kendileriyle ilgili bu kanının getirdiği sıkıntılarla kahvelere ve evlere kapanışları 99da az görülmemektedir. Dışarının değişken ve hareketli, insanı denetleyen ve etki altında tutan havasına karşılık evin rahat hareket etme imkânı veren ortamına sığınış her zaman agorafobik bir tutum olmayabilir. Çeşitli dinlerin menkibelerinde, zühd ve takva adına eve kapanarak fiziğini ve sesini kocasından başka kimseye hissettirmeyen kadınlardan övgüyle sözedilir. Aslında insanlık tarihinde hemen hemen bütün kültürlerde mümkün olduğunca evin den az çıkan kadın, faziletli sayılmıştır. Hristiyanlıkta manastıra kapanan kadınlar, bu varsayımın ilginç örneği olmuşlardır. Geçici veya sürekli olarak yalnızlığı seçiş tutumuna sarsıcı hayal kırıklıkları yaşayanların yanında peygamberlerde, zahidlerde, düşünürlerde ve sanatçılarda sık rastlanır. Bir protesto biçimi olarak inzivaya çekiliş, açık alanda bulunmaktan duyulan nedensiz ve isimlendirilemeyen bir korku değildir.

Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Şapka Kanunu’nun çıkarıldığı 1925 yılından öldüğü tarih olan 27 Mayıs 1942’ye kadar, şapka giymek zorunda kalmamak için evinden dışarı çıkmamıştır. Mehmet Akif ise, benzeri nedenlerle yurtdışına gitmiştir.

19. yüzyılın önemli şairlerinden Emily Dickinson’da izlendiği üzere, bazen özel bir baskı görmeyen etkin bir kişilik de, dışarının dünyasına uymayı reddettiği, o dünyayı küçümsediği, o dünyada kendisine örnek olup yol gösterecek birini bulamadığı için eve kapanabilir. Amerikalı şair Dickinson’ın hayatının son yirmi beş yılında evinden hiç dışarı çıkmadığı bilinir. Şair otuz yaşından sonra ölünceye kadar 25 yıl evinden (toprağından) hiç çıkmamış; misafir kabul etmekle birlikte misafirliğe gitmemişti.

Hayatı şiir yazmakla geçmiş ve 1775 şiirin- 100den ancak birkaçının basılmasına izin vermişti.

Gökten Daha Geniştir İnsanın Beyni şiirinin şairi, hemcinslerinin sorunlarıyla ilgilenmesine, döneminde feminizmin aydın kadınlar arasında gördüğü rağbete rağmen bu akımla ilgilenmemişti. Bu yüzden onun eve kapanışı bilinçli bir feministin eylemi sayılmayarak, ‘varoluşçu agorafobi’ diye nitelenir.. Bir söylentiye göre şair, babasının arkadaşı olan evli bir rahibe âşık olmuş; ancak onun yuvasını dağıtmamak için susmuş ve bu nedenle sonraki yaşantısında inzivaya çekilmiştir. Çok güzel olmadığı için evlenemeyişi de bir diğer sebep olarak gösterilir. Gerçi bütün bunlar varsayımlardır. Şairde daha yirmibir yaşlarındayken dış dünyaya karşı bir tepkinin varlığından söz edilir. Ancak onun inzivası daha çok geleneksel kadın rolüne duyduğu tepki ile açıklanır. Annesi, durup dinlenmek bilmeden ev işi yapan bir kadındı ve şair bu durumu itici bulmaktaydı. Kendisinin özel bir kişi olduğuna inanan Dickinson, toplumundaki geleneksel kadın erdemlerini, kadın için evliliği bir kendinden vazgeçme olarak niteleyen Hristiyan töresini sorgulamıştı. Kadının evinden ancak vaftiz olunca, evlenince ve ölünce çıkması gerektiğim savunan bir geleneğin ortasında yetişen Dickinson, şiirlerinde evliliğin kadın için ölüm anlamına geldiğini yazmıştı. Buna karşılık şair, ailesinde ve bulunduğu kentte feminizmle ilgilenen kimselerin varlığına rağmen, bu akıma ilgi duymamıştır. Aslında Dickinson bütün hayatı boyunca üzerinde belirleyici bir etki yapacak kimseyi bulamamıştı. “Yaşamımda bir kralım yok. Bense, kendimi yönetemiyorum. Örgütlenmeye kalktığımda, o azıcık gücüm patlıyor, beni çıplak ve kavruk bırakıyor.” Kendisini yönetecek bir kralın özlemini duyan Dickinson, dünyada olup bitenlerle çok ilgilenen bir ailesi olmasına karşılık güncel olanla ilgilenmiyordu, içinde bulunmadığı bir dünyadan söz etmek istemeyişi, onun agorafobisinin “varoluşsal” bir özelliği sayılır. Kuşkusuz şair inzivaya kendi isteğiyle çekilmiş ve sandıklar dolusu şiir yazmıştı. Çevresi için ‘çok fazla’ olduğu inancını taşıyor, dışarının dünyasında kendine ait bir yer bulamıyordu. Eve kapanması, dışarı dünyaya açılmanın güçlüklerini farketmesine karşılık simgesel bir eylem olarak da nitelendirilir.

(Robert Seidenberg- Karen DeCrow, Emily Dickinson: Evde Oturmayı Yeğleyen Bir Kadın, Eviyle i Evli Kadınlar, sf. 63-76).

Kaynak: Cihan Aktaş; MODERNİZMİN EVSİZLİĞİ, 1992, İstanbul sh:99-102

Filmden

Artık eğitiminizde ikinci dönemi bitirdiniz.

Bazılarınız eğitimini tamamlamak için burada kalmaya devam edecek.

Bazılarınız ise dünyaya atılacak.

Geleneklere göre size manevi refahınızı ilgilendiren oldukça önemli bir soru soracağım.

Tanrı’ya ulaşmayı ve kurtarılmayı diliyor musunuz?

Hristiyan olup kurtarılmayı dileyenler sağıma geçsin.

Kalanınız ve kurtarılmayı umut edenler soluma geçsin.

Duanızı ettiniz mi?

Evet.

Ancak Tanrı’ya dua etmem pek bir şey fark ettirmiyor.

Sizi doğru mu anlıyorum acaba?

Tanrı’nın günahlarınıza kayıtsız kaldığına mı inanıyorsunuz?

Sizi kendi rahmetinde temizce uyuyacak birisi olarak gördüğüne mi?

Hayır, beni yanlış anladınız.

Şimdiye kadar öyle olmadım.

Ben daha uyandırılmadım bile.

Peki nasıl tövbe etmeliyim?

Emin olmak için birtakım sorunlar yaşıyorum ancak bütün hislerim belirsizlik içinde.

Sorun ne kadar ilerlediğiniz değil, ne kadar ilerlemeniz gerektiğidir.

Nasıl hissettiğiniz değil, nasıl hissetmeniz gerektiğidir.

Ben hiçbir şey hissetmiyorum.

Günahlarımın bilincinde olamıyorum.

Nasıl olabilirim ki?

Keşke diğerleri gibi hissedebilseydim, ancak bu mümkün değil.

Kutsal Tanrı’ya karşı olan, her anından mahkum ve mesul olan her günahkâr sonunda hissedemeyeceği, sonucu kestiremeyeceği, gelecek gazaptan kaçamayacağı umutsuzluk ile yanan bir sonsuzluğa atılacaktır.

Ve asıl sorun ise  

Siz Nuh’un Gemisi’nde misiniz?

Korkarım değilim.

İsyanınızda tek başınasınız, Bayan Dickinson.

Korkarım ki sizden umut kesilmiş.

**

Her mutlu anımızı ödemeliyiz,

Coşkumuzun büyüklüğü kadar ızdırap ile.

 Her kıymetli saatlerimizi,

Yılların acı karşılıklarıyla.

 Geçti hayatımız meteliklerle,

Ve gözyaşlarıyla doldurduğumuz sandıklarla.

**

Zaaflarımız kılık değiştirmiş erdemlerimizdir.

**

Diz çöküp kendinizi Tanrı’ya teslim etmeyecek misiniz?

 Hayır bayım, diz çökmeyeceğim.

 Tanrı’nın kendisini zaten bana teslim ettiğini düşünüyorum.

 – Bu dinsizce bir ifadeydi.

 – Alâkası yok, bayım.

 – Ruhunu koruyor musun, Emily?

 – Yapabildiğim kadarıyla, bayım.

 Ya cehennem?

 Peki ya cehennemden?

 Durabilirsem uzak dururum.

 Acısını çekmem gerekirse çekerim.

 – Bu saygısızcaydı, genç hanım.

 – O zaman bu saygısızlığım için Tanrı’dan af dilerim.

 Bütün günahkârlar için dua edelim.

 Böyle bir şekilde davranmaya nasıl cüret edersin?

 Hristiyanlığa aykırı ve münasebetsizceydi!

Ben dine zorlanamam!

Sana söyleneni yapacaksın.

 Hristiyanlığın güvenli tarafta olduğunu biliyorum, baba.

 Ve aksi göründüğümü de biliyorum, ama ruhum bana ait.

 Ruhun Tanrı’ya aittir! Her koyun gibi sen de kendi bacağından asılacaksın.

 – Evet, baba.

 – Ve gelecekte, sosyal mevkimize yakışır ve Tanrı’nın senden isteyeceği bir şekilde davranacaksın.

 Evet, baba.

**

– Kiliseye gelecek misin, Emily?

 – Hayır, baba.

 – Neden gelmiyorsun?

 – Tanrı benim yüreğimi biliyor.

 Bunu bilmesi için kilisede oturmama gerek yok.

 Umarım bu düşüncen göründüğü gibi anlamsız değildir.

 Ruhun önemsiz bir cisim değil.

 Katılıyorum, baba.

 İşte bu yüzden hürriyeti için kılı kırk yarıyorum.

 **

Düşünüyorum – hepsini sayıyorum –

Önce – ozanları – sonra güneşi –

Sonra yaz mevsimini – sonra Tanrı’mızı –

Sonra – liste bitiyor –

Ama geriye baktığımda –

Görünüşe göre ilki –

Bütünü kavrayabiliyor –

Diğerleri görüyor gereksiz bir gösteriyi –

O zaman yazıyorum – ozanları – hepsini –

Yaz mevsimlerini – sert geçen son yılı –

Güneşi almaya güçleri yetiyor

Doğuyu da – sayılır müsrifçe –

Ve sanki cennete –

Güzel olmaya hazırlananları

Onlara tapanları –

Çok zor zarafet demek –

Düşleri haklı çıkarmak –

– O da ne?

**

Her zaman topluma uy.

 Asiliğini gizli tut.

 Dıştan uysal görün, ama kalbinde istediğin kadar asi olabilirsin.

 – Ama bu iki yüzlülük değil mi?

 – Elbette öyle.

 Ama Amerika’da biz buna değer veriyoruz.

 Bunun bizleri yozlaşmaz yaptığını düşünüyoruz.

 Dıştan dindarlığı hiçbir zaman içten dindarlık ile karıştırmamalısın.

 Bunu sadece piskoposlar yapar.

 Ama ben bir isyankârım ve Tanrı’nın merhametine çok uzağım.

 Sen O’na bildiğim herkesten daha yakınsın.

 Her zaman buzdağının altına bak, Emily, ama orada neyle karşılacağından korkma.

 – Kaos mu?

 – Evet.

 O zaman her şeyle karşılaşacağım.

 Bu kadar radikal olma, Emily.

 Radikalleri bu ülkede barındırmazlar.

 – Ama sen de bir radikalsin.

 – Ama nihayetinde topluma uyuyorum.

 Barış ya da huzurlu bir hayat için.

 Ama senin bunu yapmayacağını biliyorum ve cesaretine imreniyorum.

**

O kabahatsiz bir hayat sürüyor.

 O bir hayat sürmüyor ki! Bunun için çok tembel.

 Eğer uysallık aşk olsaydı hepimiz sonsuza dek mutlu bir hayat sürerdik.

 O iyi bir eş! Ve doğrusu, onun kocasındaki cazibe sana nereden geliyor anlamış değilim.

**

Bilemiyorum.

 Bana fazla yaklaştıkları an, boğulacakmışım gibi hissediyorum.

 Bir şeye özlem duyuyorum.

 Ama bundan korkuyorum.

 Bir erkek sevebilir ve sonra soğuyabilir, ama benim için öyle değil.

 Ama sen erkeklerle bir değilsin.

 Eğer eşitliğe sahip olamayacaksam, o zaman aşktan bir şey istemiyorum.

 Ben nefes alamayacağım bir şekilde sınırlandırılamam.

 Ama asi bir ruh kendisine sadece cezayı çeker.

 O zaman isyanımı içimde yaşarım, böylece kimse benim gerçek hislerimi bilmez.

 – Tanrı bilir.

 – Ama ben Tanrı ile evlenmeyeceğim.

 Ama sen O’nun bir varlığısın ve O’na karşı sorumlusun.

 O benim mücâdelemi bilir ve bağışlayıcı olur.

 Ve eğer Tanrı yoksa o zaman ebediyen hür olacağım.

 Bilemeyiz ne zaman göçüp gideceğimizi, Alaya alırız onu ve kapatırız yüzüne kapıyı; Ama peşimizdeki kader sürgüler o kapıyı, Ve verir bize ağzımızın payını.

 Fırlatır ruhunuzu Tanrı,

Piyanistlerin ritimdeki

Coşkuyu yavaşça arttırdıkları gibi;

Kademe kademe çarpar sizi,

Hazırlar kırılgan bedeninizi

Ruhani bir darbeye,

Dövdüğünde zayıflatan çekiçler ile –

Duyulur uzaktan sesi, sonra yakından, sonra usulca

Nefesiniz düzeldiğinde,

Beyninizdeki baloncuklar dağıldığında,

 Aniden çarpar görkemli bir yıldırım,

Yüzer içinizden çıplak ruhunuzu.

**

 

 

Şiirlerinden

 

“ben hiçkimseyim! ya siz kimsiniz?

siz -de mi- hiçkimsesiniz?

yani bir çift mi var bizden?

söylemeyin! duyururlar- biliyorsunuz?

 

nasıl da sıkıcıdır -harhangi biri- olmak!

nasıl da göz önünde -tıpkı bir kurbağa-

adınızı söylemek – bütün haziran boyu-

hayran bir bataklığa!”

**

Eğer Bir Kalbi Korursam Kırılmaktan

 

Eğer bir kalbi korursam kırılmaktan

Ve el verdiğimde diğer kederi kovarsam

Beyhude demle geçti demem ömre

Ya da keskin acıyı serinlettiğimde

Ya da bitkin nar bülbülüne

Nefes verirsem yuvaya dönüşünde

Beyhude demle geçti demem ömre

 

Çeviren: Bilen Kale

**

 

Anlatmaktan Vazgeçenler Susarlar

 

Anlatmayı beceremeyenler s u s a r l a r.

Anlatmaktan vazgeçenler s u s a r l a r….

Anlaşılmayacağına karar vermiş olanlar s u s a r l a r.

Diğerlerinden ümidi kesmiş olanlar s u s a r l a r.

Hata yapmaktan korkanlar s u s a r l a r.

Kendilerini açığa çıkarmaktan korkanlar s u s a r l a r.

Zannettikleri kişi olmadıkları,

zannettikleri dünyada yaşamadıkları gerçeğini

hazmedemeyecek kadar güçsüz olanlar s u s a r l a r.

Olaylar ve olgular dünyasıyla

baş edemeyenler s u s a r l a r.

Herşeyi gördüğünü,

tüm olasılıkları yaşadığını düşünenler s u s a r l a r.

Güçlü olarak görülmeye

ölesiye ihtiyaç duyacak kadar

güçsüz olanlar s u s a r l a r.

 

ŞŞŞşşşş! … Sessizlik!

 

Sonsuza dek konuşabilecek olanlar

en çabuk susanlardır genelde.

Sonra kadınlar gelir ki

onlarda bu kategoridedirler çoğunlukla.

Sonra şairler…

En son ölüler susar!

**

Bir Anda

Bir anda olur biter -Ölmek

Hiç canın yanmaz diyorlar

Solmaktır aşama aşama

Sonra gözden tamamen yitmek

Kara bir Şerit –günün üzerinde

Şapkanın üzerinde bir tül

Derken günün hoş ışıkları gelir

Yardımcı olur unutmamıza

Yoktur O –gizemli varlık

İçi bizim zekamızla dolu

Çekildi derin bir uykuya

Artık kalmadı yorgunluğu.

Çeviri:Tozan Alkan

**

Bilseydim sonbaharda olacağını bu işin

Bilseydim sonbaharda olacağını bu işin

Yazı bir yana iterdim

Yarı kızgın, yarı gülüşle

Ev kadınlarının sinekleri kovduğu gibi..

Bir yıl içinde buluşacağımızı bilseydim

Ayları yumak yapardım

Ayrı ayrı dolaplara doldurur

Günlerini beklerdim..

Şayet asırlar unutsaydı gelişmeyi

Onları elime dolardım

Parmaklarım durana kadar

Geçmiş günlerin içinde..

Bilseydim ne zaman biteceğini ömrün,

İkimizin ömrünün

Onları bir meyva kabuğu gibi soyar

Tadlarına bakardım…

**

Kalbim, unutacağız onu

Kalbim, unutacağız onu,

Bu gece, sen ve ben.

Ben ışığı unutayım,

Onun sıcaklığını sen.

Unuttuğun vakit, söyle bana,

Ola ki düşüncem donar.

Acele et, oyalanırken sen,

Hatırlayabilirim tekrar.

**

En hüzünlü ses en tatlı ses

En hüzünlü ses en tatlı ses

En çılgın ses büyüyen, –

Kuşların sesidir baharda,

Gece hoş bir tat bırakıp giderken.

Mart’la Nisan arasındaki çizgi-

O büyük sihirli sınır

Ötesinde Yaz, nefes alsa duyulur

Yakınlıkta, kararsızlıklar yaşamaktadır.

Bir zamanlar bizimle eyleşen

Dostları hatırlatır bir bir,

Ki ayrılığın kara büyüsüyle büyüyen

Hasretleri artık insafsızca derindir.

Yasını tuttuğumuz ne varsa

Hatıra gelir yeniden,

Ötmesin isteriz kuşlar

Sussun isteriz bu siren.

Bir kulak deşebilir bir kalbi

Bir mızrak kadar kıvrak,

Keşke kalbe bu kadar tehlikeli

Bir şekilde yakın olmasaydı kulak.

**

Yalnızlık

Yalnızlık Kişinin inmeye cüret edemediği –

Ve Mezarında anlamak için çevresini

Yoklaması gibi ancak

Tahmin yürütebildiği –

En kötü korkusu onun Yalnızlık

Kendini görmesin diye Ve

yok etmesin kendi önünde

Sadece bir inceleme için –

Gözlenemez bu Dehşet – sadece

Kenarından geçilir Karanlıkta –

Askıda kalmış Bilinçle –

Ve Kilit altındayken –

Korkarım ki bu – Yalnızlıktır –

Ruhun Yaratıcısı

Onun Mağaraları ve Dehlizleri

Aydınlat – ya da mühürle –

Çeviri: Selahattin Özpalabıyıklar

**

Çiçeğimde Gizliyorum Kendimi

Çiçeğimde gizliyorum kendimi,

Göğsünde taşıdığın, habersizce,

Beni de taşıdığından kuşku duymadan-

Ve melekler biliyor ötesini.

Çiçeğimde gizliyorum kendimi.

Vazonda soldukça,

Benim yerime hissediyorsun, kuşku duymadan

Neredeyse bir kimsesizliği.

**

Büyük Bir Acıdan Sonra…

Büyük bir acıdan sonra, vakur bir sessizlik gelir

Sinirler mezar taşları gibi törensel bir hal alır,

Katı yüreğin sorar, acı çeken o mu diye,

Dünden beri mi yüzyıllardan beri mi yoksa?

 

Ayaklar, kendiliğinden gezinmeye başlar

Yerde, havada, her yerde

Tahta bir yolda

Farkında olmadan büyümüş,

Kuvarstan bir mutluluk, taştan.

 

Şimdi kurşun saati

Yaşadıkça anımsanan

Soğuktan donanların karı anımsaması gibi-

Ürperti-derken uyuşma- sonra koyvermek kendini.

**

Huzur

Bir çok kereler huzurun geldiğini sandım,

Huzur çok uzaktayken;

Karayı görüşü gibi gemisi batmış adamların

Denizin ortasındayken,

Ve çırpındım daha tembelce, yine de kanıtlamak için,

Ne kadar umutsuz olsamda ben,

Varlığını kaç tane sahilin

Yatan limana gelmeden.

**

 

Geri Gelmeyecek Şeyler Vardır, Çeşitlidir-

 

Geri gelmeyecek Şeyler vardır, çeşitlidir-

Çocukluk – bazı Umut şekilleri – Ölmüş olanlar –

Ama Sevinçler – İnsanlar gibi – bazen Yolculuk yaparlar ya –

Yine de kalırlar –

Arkasından ağlamayız Yolcunun – ya da Denizcinin –

Hoştur rotaları –

Bize uzun uzun anlatacaklarını düşünürüz

Buraya döndüklerinde –

“Burası! ” Tipik “Buralar” vardır –

Belirlenmiş Mevkiler –

Yerinde durmaz ki Ruh –

Dormaz O – kaç Kulaçta da olsa

Kendi Öz Yurdu –

Çeviri: Selahattin Özpalabıyıklar

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s