FİLMİN TARİHİ: BİR UTANÇ VESİKASI OLARAK THE CUT

ALINTIUntitled Document

Hazırlayan: Başak Bıçak 11 Aralık 2014
Öteki Sinema Dosyaları 

 “ Silah kullanabilecek yaşta olan bütün ahali toplanmış, yol yapımı için Sarıkamış yönünde yürütülmüş ve kıyımdan geçirilmiştir. Geri kalan ahali Rusların çekilmesinden sonra (…) zulüm ve kıyımına uğramışlar, bunların bir bölümü yok edilmiş, cesetler kuyulara atılmış, insanlar evleriyle birlikte yakılmış, süngü kullanımıyla sakat edilmiş, toplu kıyım yapılan binalarda insanların karınları deşilmiş, ciğerleri sökülmüş, kızlar ve kadınlar her çeşit iblisçe davranışlara maruz kaldıktan sonra saçlarından asılmışlardır. İspanyol engizisyonun uyguladıklarından beter olan bu vahşet eylemleri sonucunda canlı kalabilmiş kişiler yoksulluk içindedir, canlıdan çok ölüye benzemektedir, dehşete düşmüşlerdir ve içlerinde aklını oynatanlar vardır.”[1]

Ermeni tehciri esnasında yazılan bu satırları okuyan herhangi biri, boşluk bıraktığım yer görmezden gelindiği vakit, yaşananların Ermenilerin başına geldiğini düşünebilir. The Cut’ı izlediğinizde de anlatılanların yukarıda yazılanlardan pek de farklı olmadığını görecek ve Fatih Akın’ın bu arşiv belgesini okumuş olma ihtimalini bile düşüneceksiniz. Tabii yönetmenin tüm bunları Türklerin yaşadığını es geçtiğini de fark ederek…

Baştan uyarmalıyım ki bu yazı, bir sinema eleştirisinden daha çok tarihi bilgilere dayalı bir yazıdır. Çünkü The Cut bir dönem filmi olduğu ve her şeyden önce Ermeni Sorunu gibi önemli bir tarihsel olaya değindiği için meseleyi, tarihsel veriler ışığında detaylı bir biçimde anlatmadan filmi neden sevmediğimi açıklamamın mümkün olmayacağına inanıyorum. Amacım, Fatih Akın’ı sırf “Türkler cani, kötü” dediği için vatan haini ilan etmek değil; sadece bir tarihçi ve sinema yazarı olarak öne sürdüğü tezleri analiz etmektir. Bu sebeple tarihi sıkıcı bulanlardan şimdiden özür diler, o bölümleri atlamalarını tavsiye edebilirim.

Milliyetçilik adını verdiğimiz düşünce sisteminin 18. yüzyılın sonlarında doğuşu ile Fransa’da yaşananlardan, insanlığı oldukça zor bir dönemin beklediğini tahmin etmek daha o dönemlerde bile zor olmamıştır. Ama savaşlarıyla Avrupa’yı kasıp kavuran Napoleon bile bu denli kanlı olacağını öngörememiştir herhalde… 19. yüzyılda ulaştığı her kara parçasındaki topluluğu en küçük ulusal birime ayıran milliyetçilik rüzgarları, yüzyıllardır ayakta kalmayı başaran imparatorlukları yerle bir etti. Bu kasırgaya karşı önce “Osmanlıcılık” ipine tutunan, ardından bari Müslümanları bir arada tutalım diyen Osmanlı İmparatorluğu, kendi kucağında büyüyen azınlık ulusçuluğuna daha fazla direnemedi ve çareyi Türkçülükte buldu. Başka bir deyişle, mücadele ettiği şeye boyun eğdi ve kabul etti.

19. yüzyıl boyunca bünyesinden pek çok devlet çıkaran Osmanlı İmparatorluğu, Napoleon savaşlarının etkilediği ilk uluslar olan Sırplar, Rumlar ve Bulgarlar ile edindiği acı tecrübeler sonucunda Ermeni ayaklanması baş gösterdiğinde daha köktenci bir eyleme girişti. Millet sistemi sebebiyle askere alınmayan, ticaret, zanaat, sarraflık, bankacılık ve daha pek çok meslekle uğraşan Osmanlı Hıristiyanlarının ulusçuluğu daha başından ırkçı bir karaktere bürünmüştü. Çünkü söz konusu dönemin ekonomik gelişmeleriyle zenginleşen, çocuklarını Avrupa’da okuttukları için ihtilalci olmalarına neden olan ve bu sebeple kendilerini üstün ulus görerek –biraz da haklı sebeplerle- Osmanlı hâkimiyetinden kurtulmak isteyen azınlıklar, çoğunlukta oldukları yerlerde siyasi gücü de ellerine almak istediler. Şayet bölgede çoğunluğu oluşturmuyorlarsa da Müslüman/Türk nüfusu öldürme ve zorla sürme yoluna gittiler. Yunan ayaklanması, bu açıdan Müslümanların topluca öldürülmesi konusunda Osmanlı’daki ilk örneği teşkil etti ve önce Bulgarlara, ardından da Ermenilere rol model oldu.

Bir Ermeni çetesi…

Ancak Sırplar, Yunanlar ve Bulgarların olduğu bölgelerde Müslüman halk azınlığı oluşturduğu için tamamını “temizlemek” kolay olmuştu. Ermeniler ise ekonomik refahlarını ülke coğrafyasının tamamına yayılmaya borçluydu ve bu devlet kurmalarının önündeki en büyük engeldi. Azınlık ulusçuluğunun bir karakteristiği olarak, arka planda dinsel temele dayalı bir ulus bilinci geliştiriyorlardı ve dolayısıyla da Kafkasya’da güvenebilecekleri tek güçlü Hıristiyan devlet olan Rus İmparatorluğu’nun desteğini alıyorlardı. Fakat Doğu Sorunu adı verilen uzun yıllar devletlerarası politikaları etkileyen bir meselenin temelinde yatan da zaten buydu. Rus İmparatorluğu, Ekim Devrimi’ne kadar tamamen kendi çıkarları doğrultusunda Ermenileri kullanıp onların ulusçuluğunu kışkırtırken, bel bağladıkları Avrupalı devletler de kurulacak bir Ermeni Devleti’nin Rus İmparatorluğu bünyesinde eritileceğini bildiklerinden, Ermeni ayaklanmasına gerekli ilgiyi göstermediler. Bu durum, Rus topraklarında kurulan ve bölgeye gelen Ermeni Komitacılarının Yunan ve Bulgar hareketlerini örnek alarak şiddete başvurmalarına neden oldu. Müslümanlara saldırmaları için Ermenileri tahrik etmek, Ermenileri kıyımdan geçirilmesine yol açacak bir eylemde bulunmak ve Ermeni Devleti’nin kurulması ile sonuçlanacak bir yolda Avrupalı devletlerin işe karışmasını sağlamak gibi amaçlarla çoğunlukta olmadıkları bir bölgede karışıklık çıkarmaya çalıştılar. Fakat kurmak istedikleri devlet Anadolu’nun göbeğinde olduğu için başarısızlığa mahkûmdu ve Ermeni komitelerinin şiddet eylemlerini daha da arttırmasına sebep oldu.

Özellikle 1890 sonrasında tüm doğuda ayaklanan Ermeniler, daha önce Rus savaşları sebebiyle tetiklenen Ermeni-Müslüman/Türk düşmanlığının fitilini daha da ateşledi ve çok önemli bir sonuca yol açtı: Müslümanlar artık Rus desteğini de arkasına alarak Ermenilerin kendilerini öldürecekleri yönündeki korkularının gerçek olduğuna inanmaya başladılar. Bu çerçevede Adana’da, Van’da pek çok çatışma yaşandı. Ermeni bir piskoposun etkisiyle saldıran Ermenilere, Müslümanlar da karşılık verdi ve binlerce insan yaşamını yitirdi. En büyük intikam saldırılarının onlardan geleceğine inanan Ermeniler, Kürt aşiretlerine de baskınlar düzenledi ve sonucunda Osmanlı askerinin, Ermenilerin, Türklerin ve diğer Müslümanların da içinde olduğu çok ciddi olaylar yaşandı; Balkanlarda yaşananlar sebebiyle her iki taraf da diğerinin üstün gelmesinden korkarak birbirini öldürmeye başladı.

Tehcir sırasında bir Ermeni kadını ve çocuğu…

Osmanlı’nın I. Dünya Savaşı’na girmesinden sonra büyüyen Ermeni ayaklanmalarına Osmanlı Devleti’nin verdiği tepki ise gerilla savaşı ile uğraşmak zorunda kalan tüm 20. yüzyıl devletleri gibi oldu: Zorunlu göç. ABD’nin Japonları, Sovyetlerin Kırım Türklerini, Balkanlarda kurulan devletlerin buradaki Türkleri, hatta Rus savaşları sonrasında Müslümanların Kafkasya’dan gelmesine, Ermenilerin de Rus askerleriyle beraber Kafkasya’ya sürülmesine benzer bir biçimde hareket etti ve bölgedeki Ermenileri tehcire tabii tuttu. Bu noktada, yapılanın dünya kamuoyunda bize dayatılmak istendiği üzere soykırım olmamasının nedeni ise çok basittir: Zorunlu göçe maruz bırakılan Ermeniler sadece doğu bölgesinde yaşayan, ayaklanan ve Ruslarla işbirliği yapan Ermenilerdir. Ayaklanan Ermenilerin faturasını ne yazık ki masum siviller de ödemiştir ama ülkenin diğer bölgelerinde yaşayan ve özellikle İstanbul, İzmir ve Edirne gibi devlet otoritesinin hissedildiği bölgelerdeki Ermenilere dokunulmamıştır. Nasıl Milli Mücadele döneminde Yunanlılarla savaşılıyor diye Rumlar herhangi bir göçe, katliama maruz bırakılmadıysa doğu dışında yaşayan Ermeniler de herhangi bir zorunlulukla karşılaşmamışlardır. Bu sebeple yaşananlara soykırım olarak değil, topyekûn bir savaşta meydana gelen bir facia olarak bakmak daha doğru olacaktır. Elbette Balkanlarda, Kafkasya’da ve daha pek çok bölgede binlerce Müslüman’ın ulusçuluk akımının bir sonucu olarak katledilmiş olması Ermenilerin de öldürülmesini haklı çıkarmaz ama tarihi Batılıların yazdığı göz önünde bulundurulduğunda, sadece Hıristiyan halkların yaşadıkları felaketlerin öne sürülmesi gibi bir gerçekle karşılaşmaktayız. 19. ve 20. yüzyıllarda bölgedeki Müslüman nüfusun dörtte biri yok olmuştur ama tarih hep, Annales ekolünün çıktığı yıllara kadar kralların, devletlerin tarihiyle ilgilendiği gibi, burada da sadece Hıristiyan halkların ölümlerine odaklanmaktadır.

Osmanlı Devleti, o dönemde yaşadığı çözülmenin bir getirisi olarak hem otorite boşluğu yaşadığı, hem Ruslarla ve diğer milletlerle pek çok cephede savaştığı bir dönemde Ermenileri bölgeden uzaklaştırmak ve yine bir Osmanlı toprağı olan Suriye’ye nakletmek istemiştir. Ama hem Ermenileri koruyacak bir gücü olmadığı (savaşta olduğu için düzenli ordu gönderme şansı yok) hem de dönemin şartlarında kağıt üzerinde mükemmel olan çoğu şey gibi doğru uygulanamadığı için vatandaşlarının 3’te birini yolda kaybetmiştir. Kısacası Osmanlı Hükümeti Ermeni göçmenlerini koruyamamıştır. Ermeni tezleri, tehcir sebebiyle 1.500.000 Ermeni’nin öldürüldüğüne dayanmaktadır fakat Hıristiyan kaynakları, yabancı arşivler ve Osmanlı nüfus sayımları karşılaştırıldığında Osmanlı’da yaşayan Ermeni sayısının en fazla 1.300.000’i bulduğunu görürüz. Zaten kendisini bile koruyamayacak güçte olan, eli silah tutan tüm erkeklerinin cephede savaşta olduğu ve bölgedeki karışıklıklara müdahale edemediği bir noktada, soykırıma girişmesi gerçeklikten çok uzaktır. Kendi halkını bile koruyamayarak, Balkanlar’da ve Kafkasya’da katledilmelerine göz yuman bir devletin kimseyi koruyabileceğine ya da öldürebileceğine inanmak mümkün değildir. Şu da vardır ki, Ermenilere karşı bölgedeki halk da asker de çok suç işlemiştir fakat Ermenilerin kışkırtmalarından, bölgede bir devlet kurabilmek amacıyla çoğunluğu kazanmak için giriştikleri katliamlardan daha çok suçlu değillerdir. Her iki millet de büyük bir savaş yaşandığı esnada, birbirine üstünlük sağlama çabasına girişmişlerdir. Savaş esnasında Erivan’dan Türklerin üçte ikisi sürülüp öldürülmüştür. Ama bu durum tıpkı Ermenilerin başlarına gelenler gibi “devlet eliyle” yapılmış bir soykırım ya da temizlik hareketi değildir; etnik ve milliyetçi anlaşmazlıklardır. Ve de en önemlisi acı da olsa, savaşların doğası gereği yüzyıllardır süregelen tarihsel bir prensiptir.

 

Ancak milliyetçilik ve ulus bilinci, ortak bir kader, tarih ya da acıya dayandığı takdirde daha kolay taraftar bulabilen bir düşünce sistemidir ve birçok ulus gibi Ermeniler de bunu bilinçli olarak kullanmaktadırlar. Tehcirin yüzüncü yılında, kendi tezlerini destekleyen bir filmi, Türk asıllı bir yönetmene yaptırabilmek Ermeni diasporasının müthiş bir başarısıdır ve takdire şayandır. (Para iddialarını bir kenara bırakarak, Türk asıllı bir yönetmende böyle bir dönemde film çekme isteği uyandırmalarını ve yaşananlara inandırmalarından bahsediyorum) felaketi mağdurun anlatması değil, “düşmanın” itiraf etmesi her zaman daha etkileyici olur ve böylece savlarını da doğrulamış olurlar. Bu açıdan sinemasını oldukça zayıf bulmama rağmen The Cut, Ermeni diasporasının görkemli bir zaferi olarak hatırlanacaktır.

Henüz açılış sahnesindeki bilgilendirme kısmında, Osmanlı’nın azınlıklarına düşman gözüyle baktığı ibaresi The Cut’ın ne kadar yanlış bir tez üzerine kurulu olduğunun en basit ve açık ifadesidir. Çünkü Osmanlı İmparatorluğu’nda kendisine karşı ayaklanan, bölgedeki halkını öldüren ulusların Anadolu’da yaşayan topluluklarına bile düşman gözüyle bakılmadı. (İşin içine bu noktada Türkiye’de yaşananları, Hırant Dink katliamını katanlar var ki bu çok yanlış bir çıkarımdır. Türkiye ulus devlet temeli üzerine kurulmuş, milliyetçi bir devlettir. Yıllar geçtikçe de milliyetçilik yükselmeye devam etmiştir. Bu sebeple 6-7 Eylül olayları ya da Hırant Dink’e yapılanlar, Osmanlı’da ortaya çıkmaya başlayan milliyetçi refleksle bir tutulamaz. O yüzden Osmanlı azınlıkları ile Türkiye azınlıklarının durumu birbirinden farklıdır.) Yukarıda uzun uzadıya tarihsel verileri anlatmamın sebebi tam da bundan kaynaklanıyor. Yüzyıllardır hoşgörü ile bir arada tuttuğu halkları birer birer bünyesinden ayrılırken, yine de onları bir arada tutabilmek için (emperyalist güçlerin zoruyla da olsa)ıslahatlara girişen bir devletin, onlar ayaklanmadan önce düşmanca bir tavır içerisine girdiğine inanmak çok güçtür. Hele ki, millet-i sadıka olarak tanımladığı Ermenilere karşı… Pek çok azınlığa nazaran devletin kademelerinde görev alan Ermenilere Osmanlı’nın karşı bir tavır geliştirmesi ancak ayaklanmaları ve katliama girişmeleri sebebiyle olmuştur. Ki bu da, sadece o bölgeye özgür bir tavırdır.

Elbette ki, bir filmi sadece dayandığı fikirler yüzünden değil, sinemasal açıdan da değerlendirmek gerekiyor fakat The Cut, bir iki yerde fazla kullanımını saymazsak etkileyici bulduğum müziklerine rağmen ne anlatmaya çalıştığını bilmeyen, bir hikâyenin üzerinde yükselme iddiası taşıyıp aslında başı ile sonu birbirinden her açıdan farklı bir film. Demirci ustası Nazaret’in, yol yapımı için askere alınmasıyla başlayan gelişmeler, ailesinin tehcire maruz bırakılması ve bu esnada tanık olduklarıyla ve çocuklarını arayışıyla devam ediyor. Ancak hikâye ikinci yarıda bambaşka bir noktaya sürükleniyor ve yarattığı duygu değişikliği, ilk yarıyı tamamlayıcı özelliğini kaybetmesine neden oluyor. Hikâye baştan sıkıntılı olduğu için de yönetmeni, senaryosu için yardım aldığı ve daha önce Martin Scorsese ile de çalışmış olan Mardin Mardik bile kurtarmaya yetmiyor…

The Cut’ta asker kaçakları dışındaki bütün Türklerin “kötü” olduklarını söylememe gerek var mı bilmiyorum ama evet, gerçekten Fatih Akın bu klişeyi sonuna kadar kullanmış. Bir ara sadece asker kaçakları ile iyi Türklerin de olduğunun altı çiziliyor ve böylelikle, “bütün Türkler mi kötü?” sorusunun karşıt bir görüş olarak sunulmasının önüne geçilmeye çalışılıyor. En önemlisi de eziyet ve işkence eden, canice öldüren Osmanlı askeri imajıyla da, Ermenilerin başlarına gelenlerin aslında devlet eliyle, devletin bilgisi dâhilinde yapıldığı iddiası desteklenmiş oluyor.

Yol yapımında çalışan Ermeni işçilerin öldürüldüğü sekansta, Türklerin öldürmekle kalmayıp durduk yere insanların bağırsaklarını çıkarmasına ise diyecek söz yok. Toplu katliam, kurşuna dizme, tecavüz vs. neyse de bağırsaklarını çıkarmak hakikatten çok zorlama duruyordu. Muhacir bir kadının tecavüze uğradığı sekansta ise filmin duygusuyla paralel olarak birçok seyirci Türklerin yaptığı izlenimine kapılmış olabilir ama bu çeteler aslında o dönemde Ermenilerin çatıştığı bir diğer millet olan Kürtlere mensup. Böylece Kürtlerden de epey çekmiş olan Ermeniler, bir bakıma onlardan da intikamlarını almış oluyorlar.

The Cut’ın en zayıf olduğu noktalardan bir diğeri de, karakterlerinin içi boş kuklalardan ibaret olmasıydı. Başkarakter Nazaret, eşi, kızları, asker kaçakları ve diğerleri… Hiçbiri derinliği olan, arka planı yaratılan, bizi karakteri anlamaya iten hikâyelere sahip değildi. Zaten tehcir kısmındaki abartılı sahneler, filmi yeterince yapay hale getiriyordu; bir de karakterlerin bu denli sıkıntılı olması filmi anlamaktan çok uzağa itiyor seyirciyi. Ayrıca filmde Ermeni asıllı pek çok oyuncu olmasına rağmen hepsinin İngilizce konuşup, Türklerin Türkçe konuşmaya devam etmesine ise bir şey söylemeyeceğim çünkü Fatih Akın’ın bunun için öne sürdüğü gerekçeyi yetersiz buluyorum. Filmin ikinci yarısında Nazaret’in Amerika’ya gidip orada da, ezilmiş bir diğer millet olan Yahudilerle zoraki bir bağlantı kurmaya çalışması ve “Amerikalılar da kötü!” mesajının verilmesi The Cut’ı değersizleştiren başka bir unsurdu. Tarihi gerçeklerin bu kadar basite indirgenip sunulmasına gerçekten akıl sır ermiyor…

Filmin tek iyi bulduğum kısmı ise Ermenice ağıtın kullanımı ve yer yer western havasına bürünen sekanslarıydı. Ancak ağıt gereğinden fazla kullanıldığı ve dünyanın her yerindeki Ermenileri aynı ağıttan tanıdığımız için ne yazık ki o da etkileyiciliğini kaybetmişti.

Hemen her filmini izlediğim ve ilgiyle takip ettiğim bir yönetmen olan Fatih Akın’ın, kendisini siyasetin kirli sularına atmasına başından itibaren çok şaşırmıştım. Ama itiraf etmeliyim ki bu kadar hayal kırıklığı yaratacağını, en azından meselesini siyaseten kabul etmesem bile sinemasını takdir edeceğimi düşünmüştüm. Ama her açıdan zayıf temeller üzerine oturtulmuş bir filmi, hem bir sinema yazarı hem de bir tarihçi olarak sevmedim, sevemedim. The Cut, pek çok kesim tarafından övülür, belki bir propaganda aracı olarak kullanılır, Fatih Akın da filminin ekmeğini yer ama iyi bir sinemacının filmografisinde kötü bir film olmaktan öteye gidemeyecektir. En önemlisi de sinemasal değeriyle değil, Fatih Akın’ın utancı olarak sinema tarihindeki yerini alacaktır.

[1]  Üçüncü Ordu Komutanı Vehib Paşa’dan Başkumandanlık Vekaletine yazı, 13/14 Mart 1334 (1918). Belgeler I, No: 65, McCarthy, Justin, Death and Exile (Ölüm ve Sürgün), İnkılap Yayınları, 7. Baskı, Çev: Bilge Umar, s. 220, İstanbul, 1998.

 

Erişim: http://www.otekisinema.com/filmin-tarihine-bakmak-bir-utanc-kaynagi-olarak-cut/

Yazar hakkında: Başak Bıçak
1987 yılında İzmir’de doğdu. İzmir Özel Tevfik Fikret Lisesi ve Dokuz Eylül Üniversitesi Tarih bölümünden mezun olduktan sonra Türkiye Cumhuriyeti Tarihi üzerine yüksek lisans yaptı. Bilhassa Fransız Devrimi olmak üzere Avrupa Tarihi üzerine uzmanlaştı. Sinema özel tutkusu ve 2012 yılından bu yana filmler üzerine yazılar yazıyor. Akşam Gazetesi, Film Arası Dergisi ve Cinedergi yazarı… Dans, seyahat, fotoğraf ve şarap meraklısı…

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s