GÖNÜL SOHBETLERİ

http://www.gonulsohbetleri.net/index.asp

BİZLER, YİRMİNCİ YÜZYILIN YALNIZ İNSANLARI

Çıkmazda olan, sözüm ona bir uygarlık içinde yaşıyoruz. Zahiri başarılar, ihtişam, sonsuz incelikteki makineler, bilgisayarlar, hemen her gün bilim âlemindeki yeni bir keşif, buluş… Gözler kamaştıran laboratuvarlar, fabrikalar… Bunların hepsi iyi, güzel, fevkalade. Ama unutulan bir husus var. İNSAN… Biz asıl onu unutuyoruz. İşte zahiri başarılarla gözümüz öyle dönmüş ki… Bütün bu büyük, görkemli işlerin ne için, kimin için yapıldığını gözden kaçırıyoruz.

“Soruversem ben neyim ve bu hâl neyin nesi” diyemiyoruz. Dört bir yandan dalga dalga üstümüze üstümüze gelen sel karşısında bırakıveriyoruz kendimizi…

Kimim? Neyim? Nereden geldim? Niçin yaşıyorum, diyemiyoruz.

Varoluşumun amacı nedir?

Ne olmalı diye soramıyoruz kendimize. Dört bir yandan üstümüze üstümüze gelen çeşitli tahrip edici, uyuşturucu, edep ve haya duygularımızı yok edici, benliğimizi, aile duygumuzu, insanlığımızı çiğneyici etkilerin altında kendi kendimizi kaybediyoruz. “Aynalar söyleyin bana ben kimim? …”

Bütün bu soruların sonunda kazanılacak ya da kaybedilecek olan husus, hayatın, varoluşun anlamı ve amacıdır. Ve buna, yaradılışın amacına göre sağlam, temiz ve gerçekçi bir çözüm yolu gösteremeyeceğimiz sürece boş yere mutlu ve huzurlu olmak için gayret gösterip kendi kendimizi kandırmış olacağız ve kafalarını, kalplerini, markın, sterlinin, doların, mercedesin hayalleri ve rüyaları ile dolduranlar, boşu boşuna memnun ve mesut görünmeye çalışarak ömür boyu hüsran içinde yaşayacaklar. Ne yazık bu yüzyılın insanlarına ki, kendi kaosunu kendi yaratıyor. Işık tektir. Karanlık ve kaos çoktur. İnsan adedince karanlık ve kaos vardır. Ve ilmiyle, malıyla, mülküyle, rütbesiyle, makamıyla mağrur günümüz insanları bilmiyorlar ki, “kalpler yalnız Allah’la beraber olmakla. Allah’ı anmakla huzur, sükûn ve mutluluk” bulurlar. O bize şah damarımızdan daha yakınken, biz O’ndan uzaklaşmak için ne bahaneler buluyor, neler icat etmiyoruz ki… Oysa ibadet, insanın kendi ruhunu ziyaretidir. “O her an yeni bir şe’ndedir …” Şunu iyice bilin ki, muhakkak, “Allah’ın dostları için, hiç bir korku yoktur. Onlar mahzun da olmazlar.”

Bugünkü psikoloji ve felsefe, dış dünyayı bizim kendi duygu ve düşüncemize göre tefsir ettiğimizi ortaya koyuyor. Eğer evreni kötü ve karanlık görüyorsak, bunun nedenlerini daha çok kendimizde aramalıyız. Bir gönül dostu, “kapı kapı dolaşma, muratlar sendedir” diyor. Hariçte arama, dışarda bir şey kalmadı da sen var oldun. Ulu ve yüce bir ağaçtır inanç insanda… Hilkatten murat idraktir. Bugün insanın en bilmediği şey, kendisidir. İnsanı insan yapan yine insandır. Dışını değil, içini süslemeğe çalış. İnsanoğlu ışıkla dolunca ışıktan fark edilmez. İnsan, maddenin ve eşyanın kölesi olmaya doğru gittikçe kendinden ve büyük bütünden uzaklaşmış oluyor. Kartallar yalnız uçar, kargalar sürü halinde, bundaki hikmeti çözmeğe çalışın. İnsimin gözü aklı kadar görür. Vücut bir mabettir. İçinde, sana senden yakın olan vardır. Her insan, kendisinde bütün insanlık ve evrenin sırlarını taşır. Kendi kendini tahlil insanı derin gerçeklere götürür.

İnce, zarif ve olgun dediğimiz kimseler iç dünyalarına sevgiyi, saygıyı, hoşgörüyü yerleştiren, onları günlük hayatlarına geçirip, her an ve her vesileyle uygulayanlardır. Onlar bütün cihanı, evrensel bir sevgiyle kucaklayanlardır. Güzellik kâinatın altın anahtarıdır. İç dünyalarında güzelliğe yer vermeyenler, isteseler de gönüllerin kilidini açamazlar. Önemli olan sevgi ile kalpleri yumuşatmaktır. Yunus bir şiirinde “taş gönülden ne biter” diye sorar, Yunus’un sevdiği su ve güldür, yumuşaklık ve tatlılık, güzellik insanları gerçeğe ve Allah’a, sertlik ve katılıktan daha kolay, daha çabuk götürür. Kur’an’da Allah, Hz. Musa’yı. Firavun’u Hakk’a davetle görevlendirirken “yumuşak ve tatlı söyle” buyurur.

Her fena ve çirkin gibi görünen eşya ve yaratığın altında bir güzellik gizlidir. Onu görmeğe gayret etmelidir. Sevgi en büyük kıymettir. Sevgiyle dolan bir gecekondu, sevgiden uzak bir saraydan daha değerlidir. Mevlânâ, “sevgiden bakır altınlaşır” der. En fakir, en zavallı insanlar, sevgiden uzak yaşayanlardır, sevgiyi kalplerinde duymayanlardır. Karanlıkları aydınlatan, insanların yüzünü nurlandıran, sevgidir, dostluktur, kardeşlik duygusudur. Hayatta fena ve çirkin insan yoktur. Kendisindeki yüceliği, güzelliği ortaya çıkaramayan insan vardır. Kendini bilmek, tanımak, yaradılışın ve varoluşun amacına göre hayatını düzene koymak, en büyük erdemdir. Allah kuluna kâfidir. Unutmayalım ki, kâinatın ve insanın sırlarına ancak sürekli, derin, sistemli bir düşünme ve anlama aşkı ve heyecanı ile ulaşılabilir. İnsanı mutlu eden, kendi iç âleminde bir düzen, bir güzellik, bir ahenk kurabilmesidir. İnsanoğlunun aradığı gerçek kendi içindedir.

Rabia Sultan, bir gün bahçede hani harıl bir şeyler arıyormuş; sormuşlar, iğnemi kaybettim, bulamıyorum demiş.

Birisi, Ya Rabia iğneni nerde kaybettin deyince, evde dikiş dikiyordum, düşürdüm, demiş.

İlahi Sultan, hiç evde düşürülen iğne bahçede aranır mı diye sorulunca,

Neden şaşırdınız, demiş, siz de kalbinizde, iç dünyanızda kaybettiğiniz mutluluğu dışta, dış âlemde aramıyor musunuz?

Kendi özünü bulmak ve bütün varlıkla, kâinatla bir ve beraber olmak… İşte varoluşun, yaşamanın özeti… İşte o zaman “Yunus bir haber verir, işitenler şadolur” deriz. Varolmanın çılgın heyecanını yaşar, “sevelim, sevilelim, dünya kimseye kalmaz” deriz. O zaman “Kökü bende bir sarmaşık, olmuş dünya sezmekteyim, mavi, masmavi bir ışık, ortasında yüzmekteyim…” deriz. O zaman, “sevdiğimi demez isem, sevgi derdi boğar beni…” deriz. Kalbin edebi sükûttur. Gözü yerde olanın gönlü âsumana çıkar. Elde edilmesi en güç dostluk, insanın kendi kendisiyle dost olmasıdır. Ve kendimizi yalnız kendimiz kurtarabiliriz. Büyük Yunus, “Bir siz dahi sizde bulun, benim bende bulduğumu” der. Işık olmadan gözler eşyayı seçemez, mutluluk, aslında, yaşamda bir şiir bulmak ve o şiiri yaşamak demektir. İnsanoğlu aşkla yükselir. İnsan olmak bir sanattır. Istırap bir rendedir, fazlalıklarımızı alır. Önemli olan, kendimizi ve başkalarını her an yeniden keşfedebilmektir. Yunus, “her dem taze doğarız, bizden kim usanası ” der.

Hayatın sonsuz güzelliği ve cömertliği karşısında, insanoğlunun yaşadığı boş ve sefil hayat ürperticidir. Sevgiden, dostluktan, incelikten ve güzelliklerden uzak yaşayanlar ne kadar zavallıdırlar. Ârif olan şikâyet etmez. Ruhî tekâmül şikâyet ikliminden uzaklaşmakla başlar. Günlük hayat, koşuşturmalar, gevezelik, televizyon, gazete, dedikodu, oyunlar, içki ve sigara bize varlık muammasını unutturuyor. Gerçek sanat, doğanın ve sanatın güzellikleri, bizi yeniden, asıl kaynaklarla karşı karşıya getiriyor. Allah’ın insanla buluşma yeri kalptedir. Varlığın sebebi sevgidir. Var edene sevgi ile ulaşılır. Dünyaya gelişin sebebi ve amacı sevgidir. Sevgiye ulaşmanın yolu da insan gönlünden geçer. Hepimiz O’ndan geldik O’na gidiyoruz. Var olan Hak’tır. Gayrısı yoktur. İçimiz kin ve nefretle doluysa, eşyanın esaretinden kurtulamamışsak, mutlu ve huzurlu olmamıza imkân yoktur. Biz kendimizin olmadan, hayat bizim olamaz. Sıkıntı ve bunalımlarımızın asıl sebebi, insanın kendi kendisi olamamasıdır. Kendi aslından, özünden uzaklaşan, kendi kendine yabancılaşan insan, kesinlikle huzur bulamayacaktır. Hayattaki en büyük, en muhteşem yolculuk, insanın kendinden kendine yaptığı yolculuktur! Gerçek aydınlanma insanın kendi kendisiyle yüz yüze gelmesidir. Gerçek sohbet, gönül sohbeti işte bu ortamı hazırlayan, bu imkânı ortaya çıkaran, insanın içindeki gizli güzellikleri gün ışığına çıkaran sohbettir. Ellerinde bir tomar kağıtla sözüm ona gönül sohbetine çıkanlar, gönülleri yerine dudaklarını konuşturanlar için, ne sıfat kullanılacaksa, onu da siz bulun lütfen. Kâinatın en büyük sarayı, içi sevgi ile dolu kalptir. İnsan âlemde insanları sevdiği müddetçe yaşar. İyi bilelim ki, açık kalple verdiklerimiz, sonunda bize döner, insan ektiğini biçer, gönül erinin işi mahlûkta kalmak değil, Halika varmaktır. Çok konuşmak, gevezelik etmek, sırf zaman öldürmek için malâyani konuşmak, içten fethi engeller. Tekâmüle engel olur. Etki gücünü son derece azaltır. Özdemir Asaf, bir şiirinde “bir kelimeye bin anlam yüklediğim zaman, sana sesleneceğim” der. Sükûta sarılan kurtulur. Kurtuluş, diline sahip olmaya bağlıdır. Söz gümüşse, sükût altındır. Sükûtları daha güzel şeyler söyleyeceksek, hayır ve güzelliği konuşacaksak ağzımızı açmalıyız; yoksa sükûtun şiiriyetini yaşamak da çok güzeldir. Hayatın birçok güzelliklerini görmeden geçiyoruz. Dünya, öylesine güzelliklerle dolu ki, arada sırada herhangi bir çirkinlik gözümüze batacak olsa, kendi kendimizden utanmalıyız.

Varlığı kucaklayan aşk, kendi dışında birşey bulamaz ki, şikâyetçi olsun. Şikâyet etmek, hayatı hep karanlık ve çirkin görmek, hep olumsuzluklardan bahsetmek, çevreye hep karanlıkları yaymak, yetersizlik ve bencilliğin, nefsaniyete köle olmanın ürünüdür. Kimi kime şikâyet ediyoruz?

Şikayet ve bedbinlik ilah!

Aşkla, Muhammedi sevgi ile bağdaşmaz. Şikâyet ve karamsarlık unutmayalım ki şükürsüzlüğün, sabırsızlığın, nefsin çığlığıdır. Ne olur, her günü sanki son günümüzmüş gibi yaşayabilsek… Hayatta kötü ve çirkin insan olmadığını, sadece, çeşitli nedenlerle içindeki iyilikleri ve güzellikleri ortaya çıkaramamış insanların varolduğunu bir bilebilsek… Kalplerimizi açıp, Allah’ın bize her gün bahşettiği iyilikleri hatırlayabilsek; şükredebilsek; direnebilmek, dayanabilmek, kötülüklerle mücadele edebilmek için kâfi derecede kuvvet sahibi olurduk. “Ey kardeş, sen yalnız duyuş ve düşünüşten ibaretsin… Geri kalan ise sadece et ve kemiktir” diyor Mevlânâ… İbadetin özü nefsin erimesidir. İnsan sonsuzluğu kucaklamak istidadında bir yüce mekândır. İnsan kendi kendinin büyüklüğünün farkında olmalı, nefsaniyet yolunda kendini hırpalayıp, örselememelidir. İnsanoğlu nazlı bir kuş gibidir. Kanatlarına hırsın, egoizmin, nefsaniyetin taşlarını bağlarsa olduğu yerde kalır, yüceliklere varamaz. İnsanı insan yapan yine insandır. İnsanların çoğu dışını süslemekle uğraşır. Bütün dikkatleri hep dışadır. Önemli olan içi süslemek, güzelleştirmek, temizlemek ve arıtmaktır. İnsanın manevî tekâmülünde sohbetin yen çok önemlidir. Bazen bir sohbette insan büyük, çok büyük mesafeler kat edebilir. Yalnız o sohbetin gönül sohbeti olması gerektir. Bir sohbet, bir dalgıç gibi, bizi kendi içimize daldırıyorsa; kendi gönül âlemimizden bize inciler çıkartıyorsa işte ona gönül sohbeti denir. Gerisi sadece bir laf yığını ve zaman öldürmektir. Bize bizden yakın olanla bizi temasa getiren sohbete gönül sohbeti denir. O zaman insan etrafında olup bitenleri gözle değil, özle görmeye başlar. Öze, saf olana ulaşmadan gerçek bilgiye, huzura ve mutluluğa varamayız.

Bugün nice insanlar yalnızlıktan kıvranıyorsa, bütün imkânlarına rağmen bunalım ve sıkıntı içinde yaşıyorlarsa, en önemli sebep kendilerinden ve Allah’tan uzak oluşlarıdır. Bütün o zenginlikler, debdebeler, şaşaalar, lüks, ruhlarındaki boşluğu dolduramıyor. Ama insanoğlu, varlıkla doğrudan doğruya temas etmeden, bütüncü görüşe varmadan. O’na ulaşmadan, hiçbir zaman mutluluğu ve huzuru bulamayacak, boş yere çırpınıp duracaktır. Nasıl madde âleminin kanunları varsa, mânâ âleminin de kanunları vardır. Bu kanunlara riayet etmeyen herkes, zahiri durumu ne olursa olsun, sonunda hüsrana uğrayacaktır. Her kap içinde olanı sızdırır. Kendini aşan manevî değerlerle ilişki kuramayanlar için, günün birinde bunalıma düşmek kaçınılmazdır.

Gerçek inancı yakalayan insanın vücudunun bütün hücreleri sevgiyle dolar, bu sevgi onun bütün konuşmalarına, davranışlarına yansır. İnsan gönlü ışıktan billura benzer. Işıkla dolunca ışıktan fark edilmez. Bir insanın inancının büyüklüğü, yüceliği çehresine yansır. Her an yeni bir hal içreyiz. Her an yeni bir sınavdayız. Bu dünya darılma pazarı değil, dayanma pazarıdır. Şükretmemek nimetin elden gitmesine sebep olur. Temiz bir insanın vicdanını ferahlandıran, onun kalbine inşirah veren her şey sevaptır. Günahlarımız, bizi bizden uzaklaştıran, içimizi tırmalayan, kemiren, bizi manevi ışıktan ve güzellikten ayıran şeylerdir. Hakiki bayram, iç ile dış, ruh ile beden, maddî alemle manevî âlem arasındaki dengeyi kurabilmek, o kıvama varabilmek demektir. İşte ancak o zaman bayram neşesini bulmuş oluruz. “O senden razı, sen O’ndan razı olarak, dön Rabbine” emrini gerçekleştirebilenlere, insan aklının, kültürünün, gayretinin bu en son noktasına ulaşabilenlere ne mutlu…

BOYACI OSMAN EFENDİ

Bundan elli yıl kadar evveldi. Ankara’da, Posta Caddesinde, şimdi modern çarşının olduğu yerde. Devrim ilkokulu vardı, orada okudum. Okulun karşısındaki işhanının önünde Boyacı Osman Efendi dururdu.

Osman Efendi, Erzurumlu, uzun boylu, zarif bir insandı. Büyük bir dikkat ve ihtimamla ayakkabıları boyar, cam gibi parlatırdı. Hiç üşenmez, defalarca cila sürerdi. Çocukken elime geçen parayı ayakkabı boyatmaya verirdim. Osman Efendinin fırça tutuşu, cilayı deriye emdirebilmek için yaptığı hareketler, bende hayranlık uyandırırdı. Bakmaya doyamazdım.

Bir gün rahmetli annem, “Oğlum seni gezmeye götürüceğim. Git ayakkabılarını boyat” dedi. Hemen Osman Efendiye koştum. Acele boyamasını söyledim. O, kaşları çatık, ‘boyayamam’, dedi. Hiçbirşey anlamamıştım. Şaşkınlıkla, “boya iki misli para vereyim,’ deyince ‘olmaz elli misli de versen boyayamam,’ dedi. İyice şaşırmıştım. Sebebini sordum. Acele iş olmaz. Acele işten hayır gelmez. Birisi Osman Efendinin boyadığı ayakkabı bu muymuş derse, benim bu işi bırakmam gerekir,” dedi.

Bunca yıl geçti hâlâ unutamadım. Osman Efendi işine aşkla, şevkle bağlı, kendine ve işine saygılı güzide bir insandı. Bende mükemmellik duygusu uyandıran ilk insan o oldu.

Bir insanın, meşgul olduğu, ekmeğini yediği işi ne olursa olsun, onu sevmesi, benimsemesi, hergün biraz daha iyiye, güzele götürmeye gayret etmesi ne kadar sevindirici bir olaydır. Hatta, işini sadece ekmek kapısı olarak değil de aynı zamanda, kendini, kendi kişiliğini tekâmül ettiren, büyüten, yücelten bir olay olarak düşünmesi, kabul etmesi ne güzeldir. O önemli, bu önemsiz diye ayırım yapmak, işine burun kıvırmak, işini ve çevresindeki insanları halife almak, küçük görmek tarih boyunca kime ne kazandımııştır ki? İş konusunda Japonların, bu önemli, bu önemsiz diye bir ayrım yaptıkları görülmemiştir. Onlara göre herşey önemlidir. Her iş, hergün, insana kişiliğini biraz daha ötelere götürebilmesi için verilmiş bir şans, bir imkândır. Bunu iyi değerlendirmek gerekir.

Uzun yıllar evvel okuduğum bir Japon hikâyesini hatırlıyorum. Hikâyede bir saat tamircisi anlatılır. Şöyle başlar hikâye:

“…Sayın bay saat tamircisi, sayın dükkânını açtı, sayın masasına oturdu, sayın âletlerini önüne çekti..”

Okuduğumda beni ürpertmişti. İnsana duyulan saygı öylesine büyüyor, gelişiyordu ki, içine, sınırlarına eşyayı dahi alıyordu. Daha sonra Ahileri incelerken de aynı duruma tanık oldum. Ürperdim. Divan şiirinin en zarif insanı Şeyh Galip boşuna dememiş. “Bir şulesi var ki şem-i cânın/ Fanusuna sığmaz âsumanın…”

Dünyada herkesin yapacağı bir iş, bir görev vardır. Önemli olan önündeki işi, zevkle, heyecanla, aşkla yapabilmektir. Kalbinde taşıdığı en güzel duygularla işi arasında bir ayniyet kurabilmektir. Beklemesini, sabretmesıni, tahammül etmesini bir arada öğreniyoruz. Karekter orada şekilleniyor, güçleniyor. Acılarımızı orada disiplin altına alıyoruz. Dünyada yalnız çalışan insanlar yararlı ve mutlu olabilirler.

Büyük ve ebedî Yunus, bir şiirinde “Cümle yerde Hak nazır/ Göz gerektir göresi” diyor. Evet, heryerde ve her zerrede O’nu görebilmek, müşahede edebilmek…

Varlık binbir sırla doludur. Yaşamayı, büyük, güzel, ürpetici yapan da bu değil midir? Önemli olan varlığın dar hendesinden kurtulmak, kendimizi kâinatla bir hissetmektir. Çünkü, insan bir gözdür, insan kâinatta kendi kendini seyreden gözün, gözbebeğidir. Kâinata baktığımızda, herşeyin bir uyum, bir nizam içinde olduğunu görürüz. Hayvanlar, kuşlar, çiçekler… Hepsi bu nizama uyarlar. İnsanın ancak sevgi ve çalışmakla hayatı uyumlu hale gelir. Kendi geleceğinin mimarı olur. Bir kaos manzarası gösteren duygu ve düşünceler insanı rahatsız eder, sıkar, bunaltır. Ne zaman onlara bir düzen, bir ahenk, bir güzellik gelirse, o zaman iç dünyalar huzura kavuşurlar. Mutsuzlukların asıl kaynağı dışta değil, içtedir. Yunus ‘Seni deli eden şey, yine şendedir, sende …’ diye boşuna seslenmemiştir. İnsanlara dünyayı cehennem gibi gösteren, varoluşunun anlamını bilememek, neden dünyaya geldiğine, niçin yaşadığına bir cevap, bir çözüm yolu bulamamaktır. Gerçeği bilmeyen, bulamayan insanlar için yanlış yollara sapmak kaçınılmazdır. Hayatın anlamını bulan ve bilen insanların, olaylara yaklaşımda, daha başarılı olduklarını görürüz. Çünkü onların eşyaya, insanlara, olaylara yaklaşımı, daha yumuşak, daha olumlu, daha sıcak, insanca olmakta, sonuç olarak toplum genelinde daha başarılı, daha güzel, daha uygar bir düzeye varılmaktadır.

Çağımızda sadece iş hayatında değil, hayatın her safhasında insanların birbirlerinden beklediği, biraz ilgi, biraz sevgi, saygı ve yakınlık değil midir?

Hemen herkes günlük hayatında bunu müşahade etmiş, kendi iç dünyasında yaşamıştır. Bizi sevecen bakışlarla, ilgiyle, saygıyla karşılayan yerlere gitmek istemez miyiz? Kış ayazından daha soğuk bakışlı insanlar vardır. Haklı nedenleri olabilir. O insanlarla birlikte olmayı hangimiz isteriz? “Yüzü gülmeyen dükkân açmasın” diye bir atasözü vardır.

Kendi iç dünyası ile barış içinde olmayan insanlar, huzuru hiçbir yerde bulamaz. Huzuru kendi kalbinde hissedemeyen insana başkaları bunu nasıl verebilir? Hayat şahsî bir maceradır. Manevî değerler bizi, iç üzüntülerimizin, ezikliklerimizin üstüne çıkarır. Kederlerinin üstüne çıkamayan insanlar, bir süre sonra onların altında ezilir. Hayat inanılmaz, akıl almaz güzelliklerle, binbir sırla doludur. İnsan kâinatın en zengin varlığıdır. Her an yeniden var olan ve binbir şekilde tecelli eden sonsuz güzellikler içindeyiz. Günlük hayatın basitlikleri, ezbere yaşamalar bize varlığın ihtişamını unutturuyor. Ancak manevî değerlerle, güzelliklerle, san’atla yeniden asıl kaynaklarla karşı karşıya geliyoruz. Bunlarla yeniden duymaya ve düşünmeye, ebediyetle göz göze gelmeye başlıyoruz. Yunus, “her dem taze doğarız/ bizden kim usanası…” diyerek bu gerçeği ne güzel dile getiriyor.

ŞEKERCİ ŞÜKRÜ AMCA

Güzel bir ilkbahar günü… Yaprak en güzel yeşilinde, gökyüzü en güzel mavisinde… Mahallenin bir köşesinde çocuklar cıvıl cıvıl oyunlarıyla bu güzelliğe güzellik katıyorlar. Birden içlerinden biri, haydi arkadaşlar Şekerci Şükrü Amcaya gidelim, şeker alalım diyor. Bir çocuk hariç, hepsi sevinçle haykırarak bu fikri onaylıyorlar. Ona:

–              Sen gelmeyecek misin? denildiğinde,

–              Evet, diyor geleceğim ama birazdan, siz şimdilik gidin… O çocuk mahallenin en fakir ailesinin tek çocuğudur. Babası genç yaşta ölmüş, boynu bükük 4-5 yaşlarında bir yetim. Annesi, bazı evlere temizliğe giderek yetimini büyütmeye çalışıyor. Tereddüdü parasının olmayışından. Ama herkes sevinçle -evet- deyince, utanıyor, sıkılıyor, param yok, harçlığım yok diyemiyor. O an müthiş bir sıkıntı, eziklik duygusu içinde… Düşünüyor ne yapabilirim diye. Birden eğiliyor, yerden birkaç tane renkli cam kırığı topluyor. Doğru şekerciye. Arkadaşları şekerleri almıştır. Dükkandan çıkıyorlar. Son kişi de çıkınca, birden içeri giriyor. Cam kırıklarını tezgaha bırakıyor. Şükrü Amca diyor, bu paralarla şeker alınır mı? Ve gözleri bir projektör gibi şekerciyi tarıyor. Çok önemli, hayatî bir an. Mahallenin sevimli şekercisi derhal durumu anlıyor ve -Evlât, diyor. Bu iyi para, istediğin şekerlerden alabilirsin.

Aradan elli küsur yıl geçti. Unutamadım bu asil, zarif, anlayışlı, olgun insanı. Her zaman temiz yüzü, çıkık ve geniş alnı ile Şükrü Amca bana hep, bizim gün görmüş, olgun, tecrübeli, ruhen efendi ve asil esnafımızın bir simgesi gibi göründü. Hatıralarıma öyle karıştı. Sonradan o çocuk büyüdü, okudu, profesör oldu. Bu hikâyeyi sırası geldikçe anlatırdı. Şekerci Şükrü Efendilerin, bir toplumun varoluşunda, yaşamasında türlü fesatlıklara karşı direnişinde, tıpkı tuğlaların arasındaki harç gibi olan rolünü belirtirdi.

Çok zaman düşünürüm. İyi bir esnaf olmak, bir bilim adamı olmaktan daha zor gibi gelir bana… Çok çalışan, disiplinli çalışan insanlar, bilim adamı olabilir. Ama vasıflı, kaliteli, gerçek bir esnaf olmak için daha pek çok ruhsal yetenekler, özellikler gereklidir. Ve onların her zaman toplumda seçkin bir yeri olmuştur. Anadolu’ya görevli gidenler bilirler. İlk günler nerede yemek yenilir, nerede iyi kebap yapılır, diye sorduklarında hep aynı cevabı almışlardır. Efendim, filânca yere gidin. Esnaf oradan yer. Bu cevap bütün tereddütleri giderir. Madem ki, esnaf oradan yiyor, o halde, orası temizdir, kalitelidir.

Çevrede olumlu izler, etkiler bırakabilmek ne güzeldir… Kendi işini saygıyla, heyecanla yapabilmek, insanlara Allah rızası için hizmet etmenin hazzını duyabilmek ne güzeldir. Bir sanatta ustalığa ulaşan kişinin bu ustalığı onun her hareketine yansır. İşini yaparken mutlu ve huzurlu olanlara hep gıpta etmişimdir. Her iş önemlidir. İşin basiti olmaz. Hepimiz birbirimize muhtacız. Bazı işlere burun kıvıranlar hayatın mânâsını anlamayanlardır. Hamlar, olgunların halinden anlamaz, özenle, itina ile, edep ve saygı ile yapılan her iş, o insanı ruhen geliştirir, yüceltir, arıtır, temizler. Onlar mutluluğun tafrada, gösterişte değil, sadelikte bulunduğunu; içte, kalpte bulunamayan mutluluğun hiç bir yerde olamayacağını anlamış, irfanlı insanlardır…

Efendim, hikâyeyi bilirsiniz. Rabia Sultan, bir gün evinin etrafında dolanmakta, yerde birşeyler aramaktadır. Konu komşu yardıma gelirler. ‘

–              Ya Rabia, aradığın nedir, söyle ki biz sana yardımcı olalım. Rabia Sultan:

–              Eksik olmayın, der. Sağ olun. Evde iğnemi kaybettim. Bir türlü bahçede bulamıyorum. Bir komşusu:

–              İlahi Rabia Sultan, der.

Hiç evde kaybolan iğne bahçede aranır mı? Koca Sultan bu anı beklemektedir. Niye hayret ettiniz der, sizin yaptığınızı yapıyorum. Siz de kalbinizde kaybettiğiniz huzuru ve mutluluğu dışarıda aramıyor musunuz? Ne farkımız var? Komşular donakalır. Rabia kulübesine girer.

İşini ciddiyetle, sükûnetle, incelikle yapanlar büyük ve saygıdeğer insanlardır. İbadet eder gibi edeple, saygıyla, tevâzu ve dikkatle iş gören insanların ellerinden öpmek gerekir. İşinden lezzet alan insanlar her türlü gıptaya lâyıktırlar. Çünkü yaptıkları bir nevi ibadete dönüşmüştür. Aslolan, bir çocuk kadar yalın, saf, basit, tertemiz olmaktır. Bir insan dürüst, sessiz, azla kanaat eden, soğukkanlı, görevine aşkla bağlı, mütevazı ve içi sevgi, şefkat ve yardım duygusuyla dolu olduğu zaman, manen tekâmül etmiş olur.

Önemli olan, günlük yaşamadır. Günlük yaşama ile ilgili olan işler, o kadar hassas, ince, temiz, zarif bir şekilde yapılmalıdır ki, insan vecd içinde, aşkla, heyecanla, estetik hazlar içinde olmalıdır ki, yaptıkları ibâdet düzeyine yükselsin. Önemli olan, şiiri, estetiği günlük hayatın içinde yakalamaktır. Duygularını eğitemeyen ve arıtamayan insan tekâmül edemez. İnsan günlük yaşayışında, iç aydınlığın yankısını bulabilmelidir. İnsan hayatının en küçük olayları bile büyük bir önem taşırlar ve bu yüzden insan her davranışında titiz ve dikkatli olmalıdır.

Ahî kültürü insanlar arasındaki ilişkileri imrenilir bir düzene koyduğu gibi, onlara temizliği, sağlıklarını korumayı, mutluluğun tafra satmakta değil de sadelikte bulunduğunu gösterir. Günün adamı değil, hakikatin adamı olmalıdır. Gün değişir, hakikat değişmez. Bu dünya darılma pazarı değil, dayanma pazarıdır. Son nefesimize kadar hayat bir okul ve bizler o okulun öğrencileriyiz. Olgun bir insan daima telaşsız ve sâkin olur. Sükût öyle bir unsurdur ki, içinde büyük şeyler kendiliğinden şekillenir.

EDEP

Edep aklın dıştan görünüşüdür. Edep İnsanı hayvandan ayıran farktır. Edep, inceliktir, zarafettir, efendiliktir. Bir insana beyefendi, hanımefendi dedirten onun edebidir. Edep eşittir hayat desek mübalağa yapmamış oluruz. Edepli insan, herkese karşı saygılı olandır; yalnız kendinden büyük olanlara karşı edepli olmak, yetmez. Çünkü zorunlu bir durumdur. Aksi halde, bir takım tatsız, nahoş durumlar ortaya çıkar, önemli olan kendimizden büyüklere de, küçüklere de aynı şekilde, edepli, saygılı, incelik ve zarafetle dolu olarak, hareket edebilmektir. Yunus Emre ”göz odur ki Hakkı göre” der. Önemli olan herkesde, her yerde, herşeyde Hakkı müşahede edebilmektir.

Ve edep denilince akla, ister istemez Paşa Dede geliyor. Allah’ın rahmeti üzerine olsun. Hiç bir kelimenin tasvir edemeyeceği kadar, edepli, ince, zarif bir insandı. Edebin ta kendisi, yaşayan, canlı bir örneği idi. Bir gün Edip Atam Beyefendi telefon etti ve Paşa Dedenin geldiğini, kendilerinde misafir olduğunu söyledi. Gittim. O gece Paşa Dede ile tanıştım. Aradan otuz yıl geçti. Hâlâ, anısını içimde sımsıcak saklarım. Hangi misafir geldiyse, her defasında o yaşlı vücudundan beklenmeyen bir çeviklik, harikulâde bir zarafet, edep ve incelikle ayağa kalkıyor, saygıyla, sevgiyle, özlemle o şahsı selâmlıyor, o oturmadan yerine oturmuyor, zamanın en büyük insanına gösterilecek hürmeti o şahsa gösteriyordu. Nihayet, içeriye ev sahibinin torunu Deniz girdi. Deniz o zaman 5 yaşında tatlı, sevimli bir kız çocuğu idi. Misafirlerden biri dayanamadı. Sevgili Paşamız, kendinizi niye böyle yoruyorsunuz. Yazık değil mi? Beş yaşında bir kız çocuğu hürmetten ne anlar deyince, Paşa Dede hiç unutmuyorum, o muhteşem cevabını verdi. “Ah efendim, bizler bu yavrucuğa sevgi, saygı, edep, incelik, ihtiram göstermezsek, bu yavrucak bütün bu güzel hasletleri nereden öğrenecek” buyurdular. Aradan yıllar geçti. Ama bu sözü, bu sözdeki derinliği, yüceliği hiç unutamadım. Bir meşale gibi ışık tuttu bana. Yıllardır içimi aydınlatıyor, ışıtıyor. Ve edep kelimesi nerede geçse hep Paşamızı hatırlıyor, ürperiyorum.

Edepli insan kendine karşı da edepli olandır. Önemli olan, yalnız başına kaldığı zaman da. Allah onu görüyormuş gibi, edepli, ince, zamanını en güzel şekilde değerlendiren bir insan olabilmektir. Nasıl olsa yalnızım, kimseler görmüyor diye, lâübali, derbeder, çirkinlikler içinde olmak aslında Hakkı bilmemek demektir. Biz, görmesek de O bizi görüyor. Biz farkında olmasak da O farkında. Neyi kimden gizleyeceğiz. “Ben size şahdamarınızdan daha yakınım” demiyor mu?

Hayat, yaşamak, var olmak aslında, sandığımızdan daha girift bir mekanizmadır. Hiçbir şey, hiçbir kimse boş ve anlamsız değildir. Her zerrenin bir yaradılış hikmeti vardır. Önemli olan, her zaman, her yerde, herkese karşı edepli olabilmektir. Onun için de bilinç altımızı her vesile ile. imkân, nisbetinde edeple, saygı ile, sevgi ile, şefkat ve merhametle, zarafet ve incelikle, yardım ve hizmet duygusu ile doldurmak gerekiyor. Yunus “tehi görme kimesneyi, hiç kimesne tehi değil” [tehi: Boş, avare kalmak, hâlî. Eli boş. ]diyor. Evet her insan, insan yaratıldığı için, Allah’ın kulu olduğu için, sevgiye, saygıya lâyıktır. Hayatta kötü insan yoktur. Çeşitli nedenlerle içindeki iyilik, güzellik, asalet duyguları örtülü kalmış, gün ışığına çıkamamış, tezahür edememiş insan vardır. Bizim görevimiz, onları küçük, hakir görmek değil, imkânlarımız nisbetinde el uzatarak, yardımcı olarak, onlardaki bu hasletleri uyandırıp, gün ışığına çıkarmaya, filizlendirmeye çalışmak olmalıdır. Yunus’un “yaradılanı hoşgör, yaradandan ötürü” sözünde büyük bir gerçeklik vardır. Yunus’un en önemli sözlerinden biridir. Hayatta ideal, mükemmel, kusursuz insan yoktur. Hiç birimiz, “ben hiç hatası olmayan, ideal bir insanım” diyemez. Ama bir kısmımız, bunun bilincinde olup, her gün, her saat, daha iyiye, daha güzele gitmenin çabası içindeyiz. Hani karıncaya sormuşlar, nereye gidiyorsun diye. Kâbe’ye demiş. Hiç bu ayakla, bu bedenle Kabe’ye gidilebilir mi, boşuna emek demişler. Karınca, hayır demiş, ben de biliyorum, ulaşamayacağım. Ama ölürken, o yolda olmak istiyorum demiş. İdeal, kusursuz, mükemmel insan olmak için, elden gelen gayreti göstermek, işte hedef bu. Ama, o yolda ne kadar gidebilirsek…

Gülün yetiştiği ortama bakalım. Ne görürüz? Çamur, gübre, kireçli su… Ama, o ortamdan, rengiyle, kokusuyla gözleri ve gönülleri kamaştıran, erişilmez güzellikte bir gül çıkıyor. Çevresinden hep şikâyet eden insanlara gül örneğini veririm. Gül gibi olmak… Bütün insanlara faydalı, bütün insanlara karşı sevgi ve saygı dolu… Neden karınca gibi biz de o yola gitmeyelim…

Vaktiyle insanların hamamda kille yıkandığı dönemde, bir adam hamamdan kil alarak yıkanmaya gider. Biraz sonra kilden etrafa mis gibi bir gül kokusu yayılmaya başlar. Adam hayret içindedir. Kile sorar. Sen bir nevi topraksın. Nasıl oluyor da böyle gül gibi koku yayıyorsun. Kil, cevap verir. Evet der, benim aslım toprak. Ama üç gün gül ile arkadaşlık yaptım da, bu güzelliğim, kokum oradan geliyor.

Bir gül gibi, kalplerini ve kafalarını arıtarak, temizleyerek, yaptıkları hayırlarla, iyiliklerle, gösterdikleri edep ve incelik örnekleri ile çevrelerine örnek ve rehber olabilenlere ne mutlu.

STRES

Günümüzde moda olan kelimeler ve konuşmalar var. Bilen, bilmeyen, aklı eren, ermeyen onları kullanıyor. Bir yerde bazı kimseler kendilerini mecbur hissediyorlar o kelimeleri kullanmaya. İşte o kelimelerden biri de stres. Her yerde karşımıza çıkıyor. Sabahtan akşama kadar işitiyorsunuz. Hani, insanın, stressiz tarafından bir bardak su ver diyeceği geliyor. Kelime olarak insanın zorlanması demek olan stres, gerçek anlamından saptırılarak, her an, her duruma uygulanıyor. Bu sebeple insanlar ruh sükûnetlerini kaybediyorlar. Kendi kendilerini hasta ederek, olumsuzluklar, şikâyetler içinde, yaşama sevincinden uzak, hayatın güzelliklerine sırt çevirerek bedbin, karamsar bir ruh hali içinde kahrolup gidiyorlar.

Niçin dünyaya gönderildiğinin, yaşamaktaki amacının ne olduğunun bilincinde olmayan insanlar için yapacak başka ne kalıyor ki…

Hayatın, yaşamanın, var oluşun insan denilen son derece karışık, çapraşık, çözülmesi güç mekanizmanın farkında olmayan kimseler için, bir lakım yakıştırmalarla, faraziyelerle hareket etmek kaçınılmaz bir yoldur. Görülen şu. Biz insanı, hayatı, varoluşun amacını çoğu zaman bilmiyoruz. İnsana yaklaşımımız kendi zanlarımıza, varsayımlarımıza, kişisel veya toplumsal genel veya ön yargılarımıza göre oluyor. Tabi neticede kendimizi ve diğer insanları anlıyamıyor, bazen onlara, bazen kendimize haksızlık yaparak, adına yaşamak denilen, o büyük, o güzel, o muhteşem olayı berbat ediyoruz.

Yazık değil mi?

Kendimizi de, başkalarını da mutsuz ve huzursuz etmeye ne hakkımız var?

Gayet tabii. Hayat da ölüm de var. Sıkıntı da var. Çile de var. Hastalık da var. Ne sanıyorsunuz? Biz bu dünyaya yiyip içip, keyif sürüp, nefsimizin azgınlıklarını tatmin etmeye mi geldik? Neden dikensiz gül arıyoruz ki.. Hiç dikensiz gül olur mu? Şu minicik örnek bile, gönül gözü açık olanlara neler neler anlatıyor. Evet hayatın diyalektiği hep zıtlıklar üstüne kurulmuş. Varoluş yokoluş, ölüm hayat, gece gündüz, güzel çirkin, asil bayağı, acı tatlı… Böyle bu iş. Bunu değiştirmeye kimin gücü yeter ki… Transistörlü radyonuzu çalıştırmak için pil alıyorsunuz. Pilin bir +, bir – ucu var. İki ucu da +, veya iki ucu da – olsa, radyo çalışır mı? Hayır değil mi?.

O halde … Bu meseleyi büyük Yunus, bir mısrada ne kadar güzel anlatıyor. “Bir çeşmeden akan su acı tatlı olmaya” Evet, hepsi Hakkın tecellisi. Biz kendi nefsaniyetimize göre, o birliği, o vahdeti, o tevhidi parçalıyor, işimize geleni almak, işimize gelmeyeni atmak istiyoruz. Ama ne biliyoruz, ya o işimize yaramaz dediğimiz, asıl bizim için yararlı ise. Aman ne güzel dediğimiz bizim için hayırlı olmayacaksa… Madem baştan bunu bilemiyoruz. O halde bu itirazlar niçin?

Kime?

Ve asıl zararlı çıkan sonunda biz olmuyor muyuz?

Bazı ilâçlar acıdır, ama sonunda hastaya faydalı olur, şifaya kavuşturur. Hiç düşünüyor muyuz bunları. İşler kendi minicik, daracık kafamıza göre olmadı mı, basıyoruz feryadı. Yok şudur, yok budur… Sonrada bunları adına stres deyip, bir iş yaptığımızı sanıyor, kasılıp duruyoruz. Stres içindeyim, stres altındayım, diye feryadı basacağımıza, sâkin olabilsek, efendi olabilsek, yüzme bilmeyen bir insanın kendini denizde sırt üstü bırakması gibi, Allah’a tam bir teslimiyetle kendimizi bırakabilsek, “Allah’ım, narın da güzel, nurun da güzel. Bunun da bir sebebi, bir hikmeti vardır. Allah’ım bu sınavdan yüzümün akı ile çıkmamı nasibet” diyebilsek, inanın, bütün müşküller hallolur. Bütün sıkıntılar biter. Bazen doktorlar, hastanın iyileşmesi için, acı ilâç verirler. Bu veriş keyfiyeti hastaya bir zulüm, bir ihanet değil, bilâkis onun, sağlığı, huzuru ve mutluluğu içindir.

Nasıl Hazreti İbrahim ateşe atılırken, inancını, teslimiyetini bozmadı. Rabbim beni yakmaz, beni korur dedi. Ve ateşin içinde gül bahçesi oluştu. Günümüzde de o yolda olan güzel insanlarımız var. Şartlar ne kadar ağır olsa, onlar yine, sabırla, sükûnetle, edeple, “Rabbim beni sınıyor, inşaallah bu sınavımı da yüz akıyla verip, mânâ yolunda bir basamak daha çıkacağını” diyorlar ve “Haktan gelen şerbeti içtik elhamdülillah’”ın huzurunu ve mutluluğunu yaşıyorlar. Allah onlardan razı olsun. Onlar ne güzel insanlar…

İstediğiniz kadar en iyi malzemeden nefis bir börek yapınız. O, fırının alevleri içinde çıtır çıtır pişip, nar gibi kızarmayınca neye yarar?

Bizim de içimizde güzel duygular, güzel düşünceler olabilir. Ama. hayatın alevleri içinde pişmedikçe neye yarar?

O acıları, ıstırapları, çileleri sineye çekip, her gün biraz daha iyiye, güzele, mükemmele gitmeye çalışmadıkça, nasıl hamlıktan, çiğlikten kurtulur, olgunlaşabiliriz?

Bunun hayatta bir tek örneğini bana gösterebilir misiniz? Yiyip içip, keyif sürerek, vur patlasın çal oynasın yaşayarak hangi insan hayatta çiğlikten, basitlikten, kabalıktan, hoyratlıktan kurtulabilmiş, sevmenin, vermenin, paylaşmanın güzelliğini duyabilmiş ve yaşayabilmiştir?

Rasûlüllâh sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz “Allah şahittir ki, hayatta kimse benim kadar acı ve ıstırap çekmemiştir” buyuruyor.

Vaktiyle büyük bir veli varmış İstanbul’da, elini öpüp, hayır duasını isteyenlere, “Yavrum, Allah dertsizlik derdi vermesin” dermiş. Evet, hayat yolunda karşımıza çıkan, güçlükleri, engelleri, hastalıkları bir baş belası gibi görmeden, onların sebebini ve hikmetini anlamaya çalışarak, asil, vakur, yiğitçe bir direnişle en iyiye, en güzele çevirmeye çalışalım. Her gün biraz daha tekâmül ederek, O’na yaklaşalım.

Mânâ âleminin yolcularından Buda, birgün talebeleriyle beraber ders yapıyorlarmış. Konu, ölüm. Ölüm olayını anlatır. Anlamını açıklar. Fazla büyütülmemesi, tabii karşılanması gerektiğini izah eder. O sırada kapıdan bir talebe girer. İki gözü iki çeşme. Ne oldu yavrum, der. Neden ağlıyorsun? Efendim der, bir komşumuz vardı. Dün öldü. Hayatında hiç acı çekmedi. Hastalanmadı. Para sıkıntısı olmadı. Çile çekmedi. Ömür boyu yedi, içti, göbek attı. Onu bir kere bile düşünceli görmedik. Çok üzüldük. Dünden beri ağlıyoruz der… O büyük zat, bir süre sükût eder. Sonra o da ağlamaya başlar. Öğrenciler, hayret içindedir. Ama hocam, derler. Siz demin bize ölüm olayını sükûnetle karşılayın dediniz, şimdi kendiniz ağlıyorsunuz. Biz bu işi anlayamadık, derler. Buda, neden şaşırdınız der. Ben, ölüm için ağlamıyorum ki. Bu adamcağız yedi içti, keyif çattı. Hayatta acı çekmedi, sıkıntı görmedi. Bu suretle hiç tekâmül edemedi. Zavallı eşek geldi, eşek gitti. Onun için ağladım.

Önemli olan, olaylar değil, o olaylara bizim yaklaşım tarzımızdır. En küçük bir sıkıntıda, feryat edip, isyana kapılanlar hayatta hiçbir zaman olgunlaşıp, güzelleşemezler. Hamlıkları, çiğlikleri, kabalıkları; isyanları ve itirazları oranında büsbütün artar. Hem kendilerine zehir ederler hayatı, hem çevrelerine. Her köşesi binbir güzelliklerle dolu şu dünyaya biz çehremizi asar, surat ederek bakarsak, herhalde dünya bize gülümsemez.

Güzel gören, güzel düşünür. Güzel düşünen hayatından zevk alır. Bu çağda bir insana yapılacak en büyük iyilik, onu kendi kendisiyle ve hayatla barış haline sokabilmektir. Bugün insanların çoğu kendi kendilerine küs yaşıyorlar. Asıl savaş insanların kendi içinde. Onun da sebebi varoluş kanunlarına aykırı yaşamaları. Ancak “huzura çıkanlar”, huzur içinde yaşayabilirler.

İnsanda küçücük bir et parçası var ki, o arındığı, temizlendiği zaman her şey güzelleşiyor, ihtişam kazanıyor. O aslî hüviyetinden, yaratılış kanunlarından uzaklaşınca hayat cehenneme dönüyor. Kalp düzelmedikçe, arınmadıkça, temiz, nezih davranışlar beklemek hayaldir. Yunus bir şiirinde “seni deli eden şey, yine sendedir, sende” der. Bu üzerinde uzun süre düşünülmesi gereken bir sözdür. Önemli olan, karanlıklara küfretmek değil, karanlıklar içinde bir mum yakabilmektir. Yunus, “Bir siz dahi sizde bulun, benim bende bulduğumu” der. Bugünün insanları susadıkça tuz yalayan insanlara benziyorlar. Önce insanlara neden susadığını, aradığı suyu nerede bulacağını öğretmek lâzım. Bilmem diyen öğrenir, bilirim diyene ne verilir? Güzel, çok güzel, inanılmayacak kadar güzel bir dünyada yaşıyoruz. Şu anda birçok insanın söverek, tükürerek, “batsın bu dünya” diye baktığı şu âlemde nice güzel, örnek, tertemiz, pırlanta gibi insanlar yaşıyor. Bir gül gibi yetiştirmişler kendilerini, etraflarına mis gibi edebin, inceliğin, insanlığın, efendiliğin kokularını saçıyorlar. Ama görene… Köre ne?

Şikâyet, şikâyet hep şikâyet… Biz bunun için mi yaratıldık?

Kimi kime şikâyet edeceğiz?

Bunlar, hayatın, varoluşun mânâsını bilmemekten doğan, nefsin tekme atmalarıdır. Zamanını kaybeden insana yazık değil mi? Fazıl Hüsnü Dağlarca, bir şiirinde “gelme, gelme üstüme, bir şifa vermeyeceksen eğer” diyor. Ne olur, ya hayır söyliyelim, ya susalım. Bitsin artık bu bunakça şikâyetler…

Bir tasavvuf şairi, “insanda duyan kulak, gören göz. hisseden kalp varsa, kâinattaki her zerre onu irşad eder” diyor. İnsan konuştuğu her şahıstan, okuduğu her kitaptan, dergiden, yazıdan, gördüğü her zerreden bir şeyler öğrenmeye, hissetmeye çalışmalıdır; böyle yapa yapa gün gelir, herkese, her zerreye saygıyla, edeple, incelikle bakmanın sırlarına ulaşır. Yunus’un “cümle yerde Hak nazır, göz gerektir göresi” mısraındaki güzelliği yaşar. Mânâ âleminin kapıları, sabır, şükür, edep ve tevazu ile açılır. Gözü yerde olanın gönlü âsumana çıkar. Günün adamı değil, hakikatin adamı olmadadır hüner. Gün değişir, hakikat değişmez. Bu dünya darılma pazarı değil, dayanma pazarıdır. Son nefesimize kadar, hayat bir okul, bizler, o okulun öğrencileriyiz.

Büyük Yunus, “Her dem taze doğarız, bizden kim usanası” der. Her dem yeniden doğmak, her an yepyeni oluşları, pırıl pırıl güzellikleri yaşamak, ne muhteşem bir olaydır. Güzellik Allah’ın tecellisidir. Ve… doya doya içmek gerekir bu pınardan. Madem ki, doldurmaya geldik testimizi… gitmesin elimizde bomboş…

MEVLÂNÂ

İnsan içi ile dışı arasında, madde ile mânâ arasında, ruhu ile bedeni arasında denge kurabildiği nisbette huzura erebilir.

Mevlânâ’nın varlığı, O’nu okumak, O’nu düşünmek insana bir ömür boyu mutluluk verebilir. İnsan Mevlânâ’yı okuduğu, düşündüğü, önerilerini uyguladığı oranda büyür, arınır, temizlenir, yücelir, güzelleşir. Okumayan ve düşünmeyen kafalar kabuk bağlar; insana ve hayata daracık bir açıdan bakar. Kısır bir döngü içinde hayatını götürür. Vardığı yargılar yanlış, noksan ve isabetsiz olur. O hayat da tüm rengini, tüm güzelliğini, şiiriyetini kaybeder. Tatsız tuzsuz, zevksiz, anlamsız cılız bir yaşantıya dönüşür. Yazık değil mi? İnsanımız, aydın geçinenlerimiz okumuyorlar. Gazeteye bakmayı, okumak sayanlarımız var. Gazeteden kitaba geçmedikçe yetişmemiz; olgunlaşmamız imkânsız. Güncel haberlerden, olaylardan kalıcı, ebedî fikirlere, insanlığı yükselten, yücelten ideallere geçmedikçe nasıl yetişebilir, tekâmül merdiveninin basamaklarından birer birer nasıl çıkabiliriz?

Düşüncelerinin temelinde, iyiyi, doğruyu, güzeli ve gerçeği görmek, bilmek, bulmak, onları yaşamak, uygulamak olmayan insanların tekâmülü, nasıl mümkün olur?

Mevlânâ “Bu cihan bir zindandır. Biz de bu zindanda mahpuslarız. Zindanı del de kendini kurtar. Sen zamanın Yusuf’usun, gökyüzünün güneşisin. Bu çölden, bu zindandan çık, yüzünü göster. Surette sen küçük bir âlemsin ama, gerçekte en büyük âlem sensin” diyor.

Yunus gibi Mevlânâ da “ölüm” diye bir şey kabul etmez. Bunlara göre ölüm, insanın vücud ve dünya perdesini yırtarak ebedî hayata, en büyük sevgiliye kavuşmasıdır. Bundan dolayı, asla keder verici değil, neşe, mutluluk veren bir olaydır; “şeb-i arûs” dur. Düğün gecesidir. Mevlânâ sadece öbür dünyada değil, bu dünyada da ebediyete ulaşmış insandır. Yüzlerce yıldır, yaşayanlar üzerinde etkili olmakta, nice kuşaklara, iyinin, güzelin, doğrunun yollarını göstermektedir. Siz böyle bir insana nasıl öldü diyebilirsiniz? Doğudan batıya, nice insanlar, onun mızrak mızrak yükselttiği ışıklarla aydınlanmakta, ruhları huzura kavuşmaktadır. Çünkü Mevlânâda bütün insanlığa hitab eden, şekilleri aşarak, onların gönüllerine seslenen bir kudret vardır. O bir şehri, bir ülkeyi, bir dönemi, bir çağı aşan beşerî bir büyüklüğe ulaşmış, ışığını ve gücünü Kuran’dan, Hazreti Muhammed’den alan güzeller güzeli bir insandır. Mevlânânın açtığı iman yolu, aşk yolu, altın bir nehir gibi, yediyüz yılın ötesinden bugüne kadar geliyor. Eserleri yüzlerce yıldır insanlara, gözleri ve gönülleri aydınlatan bir nur şelâlesi gibi akmakta, sevmeyi, varoluşun anlamını, hayatın ve ölümün mânâsını öğretmektedir.

Alpaslanlar bize nasıl üzerinde yaşadığımız bu toprakları vermişlerse, Mevlânâ gibi, Yunus gibi, Eşrefoğlu Rumî gibi, Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri gibi gönül sultanları da bize ruhumuzu, maneviyatımızı bahşetmişlerdir. Hepimizin üzerinde derece derece onların hakkı vardır. Madde ve ruh sentezini onlar gösterdiler bütün insanlığa, bütün medeniyet âlemine. Bugün insanlığın, bu tevhitten, bu sentezden uzaklaştığı için ne hale geldiğini görüyoruz. Bugün yeryüzünde sadece maddeyi tanıyan, maddeyi ilâhlaştıran fertler ve toplumların insana ne kadar kötülük yaptıkları ortadadır. Hayata, gazete ile bakın, televizyonla bakın, dünyayı gezerek bakın, durumu bütün açıklığı, dehşeti, vehameti ile görürsünüz. Sadece maddeye önem veriş, insanı ve toplumu hayvanlaştırıyor, hatta daha aşağı hâle getiriyor. Sadece ruh olmak ise, imkânsız, insanoğlu hem ruh, hem madde olan, maddî ve manevî varlıktan, onların sentezinden meydana gelen, son derece karışık, kompleks bir varlık. Onun için huzur ve mutluluk, maddî ve manevî güzellik, birbirine zıt olan bu iki kutup arasında bir denge, bir anlaşma, bir yakınlık kurmakla mümkündür. Bu en güzel, bu en büyük, bu en yüce sentezi insanlık tarihinde yalnız ve yalnız, yüceler yücesi Hazreti Muhammed ve onun izinden gidenler meydana getirdiler. Mevlânâlar, Yunuslar, bu millete, asırlarca ta köylere kadar ulvî kıymetleri aşıladılar. İnsanda hayvanı aşan bir ruh dünyası, bir iç âlemi olduğunu telkin ettiler. Bunu en güzel, en faydalı şekilde sundular insanlara. İnsanın sadece vücuttan, maddeden ibaret olmadığını, içlerinde ulvî bir ruh taşıdıklarını, bunun Allah’ın ışığı olduğunu, bunu unutanların hayvanlardan daha aşağı bir dereceye düşeceklerini, bu şekilde gerçekten, güzellikten uzaklaşacaklarını, insanların kendi içlerinde taşıdıkları bu yüceler yücesi gerçeğin farkında ve bilincinde olmaları gereğini duyurdular.

Mevlânâ, “kafirim ben, bir kimse iman ve taat yolunda yürüyüpte bir ân bile ziyan etmişse” diyordu ve ilâve ediyordu:

“Bu cihan sizin canlarınızın hapishanesidir. Kendinize gelin de o tarafa gidin. Zira o taraf sizin sahranız, mesire yerinizdir.”

Yeniden yeniye ve süratle yaratılmış olmak, ömrü ve bütün varlıkları daimî imiş gibi gösterir. Şu halde sen her göz açıp kapamada ölüyor ve diriliyorsun.

Bu âlem halkı “hikmet hâzineleri gizli kalmasın, meydana çıksın” diye yaratılmıştır.

Yunuslar, Mevlânâlar ve onların yolunda yürüyen büyük veliler, dünya işlerine, maddeye dalan insanları uyandırarak, onları kendi iç varlıklarına döndürerek, ebedî güzellikleri, solmayan rengi, pörsümeyen yeniyi kendi iç dünyalarında bulmalarına yardımcı oldular, yol gösterdiler. Işık tuttular. İnsanoğlu, kendi kendini, varoluş nedenini, neden dünyaya gönderildiğini unutunca, dünyaya, maddeye, ihtirasa dalınca, haliyle bir süre sonra, istese de istemese de, kendinden, aslından, özünden uzaklaşıyor, kirleniyor, basitleşiyor, kötü ve âdi oluyor, İşte Yunuslar, Mevlânâlar ve onların yolunda gidenler insanları kendi varlıkları ve kâinat sırları üzerinde düşünmeğe şevkettiler. Neden varım, varoluşumdaki hikmet nedir. Hayat nedir, insan nedir, insanın özü ve aslı nedir? Nasıl bir hayat yaşamalıyım ki, sonunda pişman olmayayım soruların en güzel cevaplarını, bu gülyüzlülerin, bu güzeller güzeli insanların eserlerinde ve yaşantılarında buldular. Onlar insanoğlunun günlük işlere dalınca, kolayca unutuverdiği ebedi hakikatleri hatırlattılar, gündemde tuttular. Bunun temeli, insanın kendine dönüşü, kendinde kendini buluşu oluyordu. Allah’a, Resulüne aşkla, inançla bağlanmak; yalansız, riyasız, şüphesiz, an duru bir gönülle onları sevmek Mevlânâyı öyle yüceltmişti ki Galileden 4 asır önce dünyanın yuvarlak olduğunu ve zıt kuvvetler arasında fezada döndüğünü, mikrop denilen canlı varlıkları mikroskopla değil, gözüyle gördüğünü, bugün dünyanın dört bucağında uygulanmakta olan psikiatrik tedavinin önce onun eseri Mesnevi’de görüldüğünü Mevlânâya karşı kalbinde, kafasında şüpheler taşıyanlara hatırlatmak isterim.

Açık söylemek isterim. Mevlânâ’nın sadece edebiyatını yapıyoruz. Mevlânâ şöyle büyük, böyle büyük diye. Aynı sözleri radyolarda, televizyonlarda dinlemekten bıktık. Gazetelerde, dergilerde okumaktan usandık, Yıllardır aynı sakız çiğneniyor, Geçenlerde, matematik profesörü olan bir arkadaşım ziyaretime geldi. Söz döndü dolaştı Mevlânâ’ya geldi. Bak Sabri dedi, yıllardır dinlemekten gına geldi. Bana Mevlânâ şöyle büyük, böyle büyük diye değil, Mevlânâ niçin büyük insan olmuş, ondan bahset dedi. Bu satırları onun için yazıyorum. Bugün Türkiyede psikiatrt ile uğraşan profesörlerden kaç tanesi, ilk psikiatrik tedaviyi Mevlânâ’nın Mesnevide anlattığını, hem de ayrıntılara inerek uygulamasını da gösterdiğini bilir?

Yerli yabancı kitapları açın. Sizin burnunuza Freud’u sokacaklardır. Freud aşağı, Freud yukarı…Kendimizden, kendi özümüzden, aslımızdan, kendi öz kültürümüzden o kadar uzaklaşmışız ki, farkında değiliz gerçeklerin. Uyur gezerler gibi şaşkın şaşkın dolaşıyoruz. Einstein’den yedi yüz yıl önce izafiyeti, zamanın izafiliğini Mesnevî’nin haber verdiğini kaç kişi biliyor?

Ne yazık ki, beylik övgü edebiyatının dışında, önemi, büyüklüğü, ileri görüşleri oranında Mesnevi ne bizim insanımıza ve ne de dünya kamu oyuna gerektiği gibi tanıtılmamış, anlatılmamış bir eserdir. Mevlana’dan 389 yıl sonra dünyaya gelen, 17. yüzyılın ünlü filozofu Descartes varlığının en büyük delili olarak düşüncesini görüyor ve o çok meşhur sözünü söylüyordu, “düşünüyorum, o halde varım”, Mevlânâ, “Kardeş, sen tamamıyla düşüncesin. Geri kalanın kemik ve dokudur” diyordu. Hangi ifade daha güçlü, cevabını siz kendinize söyleyin. Bütün âlem nur ve şekillere bürünse, bu güzellikten ancak göz haberdar olur. Yüzbinlerce kulak, bir araya gelip sıraya dizilseler, yine aydın bir göze muhtaçtırlar. Gözün var ise, körcesine gelme. Gözün yok ise, âsâ elde et. Biri senin gözüne yılan gibi görünür de, aynı kimse başkasının gözünde sevgilidir.

Rasûlüllâh sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz, bir hadis-i şeriflerinde “Yarabbi, bana eşyayı olduğu gibi göster” buyurur. Ne ganp, dünyayı kimi insan bir zindan, bir çöplük, bir kömürlük gibi görür, kimi insan cennet gibi görür. Nasıl, anlatılmaz bir izafiyet var hayatta, birinin ak dediğine öbürü kara diyor. Herşeye görüşümüz nisbetinde değer veriyonız. Büyük sanatçı Rodin’e “dünyayı nasıl görüyorsun, değiştirilmesi gereken bir yönü var mı”diye sormuşlar, gülmüş, hayır demiş, “her şey o kadar yerli yerince yaratılmış ki, değiştirildimesi gereken hiç bir yönü yok..”

Herşeye bilgimiz, kültürümüz, zekâmız, hayat tecrübelerimiz kadar, anlayış, seziş, kavrayışımız kadar, önem ve değer veriyoruz.

Mevlânâ, “dostlarının sevinciyle sevinirsen, bu cihan sana bir gül bahçesi gibi görünür” diyor. İlâve ediyor “ey bayağı kişiler, sizler Firavunun dostusunuz da ondan NİL nehri size kan görünmektedir.” Doğruyu görme, doğru görme kolay ve önemsiz olsaydı, Peygamber hiç onu Allah’dan ister miydi? Nitekim bu cihan, Peygamberin gözüne Hakkı tesbih eder göründüğü halde, bize göre cansızdır. Allah’ım, bu aldatıcı âlemde olanları, bize oldukları gibi göster. Hazreti Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem) , “Yarabbi, çirkini bana çirkin olarak, iyiyi de iyi olarak göster” diye dua ederdi.

Bir hastanın, hasta iken içtiği tertemiz, berrak bir su, bazen ona zehir gibi acı ve kötü gelir. İnsanlar da öyledir. Kötü niyetle bakınca, garazkâr bakınca, ön yargılı olunca, onu olduğu gibi değil, kendi istediği gibi görür. Gönül gözlüklerimiz, kinden, hasedden, kıskançlıktan temizlenmedikçe, hayatı ve insanları objektif olarak göremeyiz.

Halk içre bir ayineyim herkes bakar bir an görür
Her ne görür kendi özün, ger yahşi ger yaman görür.

Hasetlerinden ve kıskançlıklarından kardeşleri Yusuf’u kurt gibi gördüler de onu kuyuya attılar. Şehvete düşkünlük, maddeye tapma gönül gözünü kör ve sağır eder. Büyük Yunus ne güzel der:

Sağır işitmez sözü, gece sanır gündüzü
Kördür münkirin gözü, âlem münevver ise…

İnsanın gözü garaz, inat, ahmaklık gibi manevî hastalıklarla malûl olunca, görüşü de o oranda değişir. Mevlânâ bu duyguyu ne güzel anlatır. “Bu cihan güneş ve ay ışığı ile doluyken o bunu bırakmış, başını kuyuya sokmuş, hani aydınlık? der. Başını kuyudan çıkar da bak, a bayağı kişi, bütün âlem, o nuru buldu. Sen kuyuda oldukça ne faydası var?”

Zahir görüş dışta kalan, insanı çok zaman yanıltan bir görüştür. Kıt görüş, içi göremez, mânâya eremez. Kardeşleri Yusuf’un güzelliğini görmedilerse, bu güzellik Yakup’un gönlünden hiç eksildi mi? Sen önündeki aydınlık yolu görmezsin, taneyi görür de tuzağın sıkıntısını görmezsin. Ünlü fizikçi B. Houlle Vigue “acaba madde var mıdır’ diye sorar ve şöyle der, “eğer madde varsa, bir fizikçi olarak ben, onun ne olduğunu bilmediğimi itiraf etmek zorundayım” Mevlânâ, mânâyı denize, maddeyi ise denizin köpüğüne benzetir. Köpüğün denizden meydana geldiğini, denize nisbetle bir hiçten ibaret olduğunu beyan eder.

Dış varlık, zâhir âlem değişmelere, fenâ ve zevale mahkûmdur, mânâ âlemine eren gözlerin karşısında, bu dış varlık, bir sis gibi, sıyrılır, çekilir gider. Her yerde mânâ âleminin saltanatı pırıl pırıl zuhur eder. Hâkim olan mânâ âlemidir. Bizler o muhteşem denizin üzerinde meydana gelip, az sonra tekrar denize karışan kabarcıklarız.

Mevlânâ, kalbin bir ayna veya berrak suya benzediğini, dış âlemdeki suretlerin o suya aksettiğini, fakat su veya ayna bulanık olursa, suretlerin onda görünemeyeceğini söyler. Madem ki kalp duru berrak bir su gibidir. Gayb âlemindeki hakikatlere ve esrara bir aynadır. Bu İlâhî sırlar kalbin parlaklığı nisbetinde ona akseder. Herkes, görüşü nisbetinde gaybı, hayn ve şerri bilir. Kim gönlünü daha çok cilâlamışsa, daha çok görür. Ona gayb âleminden suretler daha çok görünür. O insan zerrede beka güneşini, katrede denizin tümünü görür. Gözünü tozdan gizliyen bir katrada Dicle’yi görür.

Dünya ehli, balçıkla bulanmış suyu içmekte olduklarından, gönül gözleri kördür.

Her ne yüzle baksa göz, âyinede kendin görür
Vechini pâk eyle kim, mir’âta bühtan olmasın

İki gözünle önü ve sonu gör de, şeytan gibi şaşı olma. Sebepleri delip geçecek, perdeleri kökünden söküp atacak bir göz gerek…

Göz kemâle ermişse aslı görür. Şaşı olan kimse ise, fer’i görür. Kâinat bir sebepler zinciridir ki, her halkanın sonu Allaha varır. Hakka hâl ile ulaşılır. Bu, ancak hâlin ve zevklerin gelişmesi ile mükün olabilir. Hayvanî hislerimizi terketmeden, Allah aşkını hissetmek ve ona ermek, onu bütün güzelliği ve ihtişamı ile yaşamak imkânsızdır. Çekirdeğin dış varlığını toprağa vererek yepyeni bir hayata kavuştuğu gibi, bizler de bu fâni varlığımızı Hakka vererek O’na ermeliyiz. İnsan görüşten ibarettir. Ondan sonrası kabuk. Görüş de dostu gören görüştür. Yunus, “Ayrıık yüze nice bakar, Dost yüzünü gören kişi” der. Göz Hakkı görmekle aydınlanır. Dostu görmek, ölümsüzlüğe ermektir, çünkü dostu görmek âb-ı hayattır. Yunus, “senin sevgin bana yeter/her nerede olur isem” der.

Dostun yüzünü gör, gözün de gönlün de aydınlansın. Gözünü de, gönlünü de aydınlat ki. dostun yüzünü göresin.

Kâinata, şu emsalsiz güzelliklere, şu çılgın, akıl almaz güzellikteki her an yeniden varoluşa bir bak, ibretle, hayretle, hayranlıkla, alıcı gözle yeniden, tekrar tekrar bak…

Nereye yönelsek, orada Allah’ın vechini göreceğiz. O zaman Mevlânâ gibi vücudumuzun bütün hücreleri aşkla dolarak haykıracağız, şarap bizden mest olmuştur, biz ondan değil, diye…Her an yok oluyor, yeniden var oluyoruz. Bir mânâ gemisindeyiz. Sonsuz bir akış içindeyiz.

Sen yarasa değilsin. Gözünü aydınlığa alıştır.

Gönül gözünün açılıp kapanması, Allah’dandır. Yüce Resulümüz, Allahtan, çirkini çirkin, Hakkı Hak göstermesini dilerdi. Peygamberler, insanların görmediğini gördüklerinden dolayı, onları gizli şeylerden haberdar ettiler. Akıbetlerinden haberler verdiler. Bu nedenle üstümüzdeki haklarını ödeyemeyiz. Yüceler yücesi Hazreti Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem), “biz senin kalbini açmadık mı?” hitab-ı İlâhisine muhatap oldu da, Cebrail’in görmeye tahammül edemediği şeyleri gördü. Sonunda mümin olacak kimseyi önceden gördü. Sonunda kâfir olacak kimse de ona belli oldu.

Kâinat her an yepyeni oluşlar içinde, doyumsuz güzellikler içinde. Her an yeni bir varoluşu, yeni bir güzelliği yaşayan insanda, gam, tasa, kasavet, sıkıntı, bunaltı kalır nıı? Büyük Yunus, ne güzel söylüyor, “her dem taze doğarız, bizden kim usanası…” Dışarıdan o kadar çok şeyin yıktığı insan onları dinledikçe kendi içinde yeniden doğar. Mevlânâ fâni hayatında da ebediyete ermiş bahtiyarlardan biri idi. “ölümümüzden sonra türbemizi yerde arama. Bizim mezarımız âriflerin gönlündedir” diyordu. O’nun coşkun ruhuna ışık veren hidayet meş’alesi ancak Kur’an ve hadisti, sünneti Resüldü. O her zaman “Kur’anın kölesi, Hz. Muhammedin yolunun toprağı” olmakla öğündü. Kabukla yetinmedi. Öze ve mânâya geçti. Gerçekleri, içinde yaşadı. Dar bir dogmatizmin içinde saplanıp kalmadı. Olaylara daha geniş, daha engin açılardan baktı. Bir ömür boyu iç âlemini, sevgiyle, saygıyla, hoşgörüyle, edep, tevazu, şükür, kanaat ve sabırla doldurdu. Kendisini, İslâmdan, Kur’andan, Rasûlüllâh sallallâhü aleyhi ve sellemden ayrı gören ve göstermek isteyenlerden şikâyetçi oldu…”Ben bu sözden de, bu sözü söyleyenlerden de davacıyım” diyerek inancındaki samimiyetini belirtti.

Mevlânâ’ya göre şiir bir gaye değil, bir vasıtadır. Engin ruh âleminden gelen İlâhî sesleri şiir kalıbına dökmekle onlara daha cazip bir şekil ve ifade güzelliği kazandırmıştır. Mevlânâ, yaşama sevincini, mutluluğunu, iç dünyasındaki güzelliklerle irtibatını kaybeden insanlara bir şifa gibi gelir. Onların mânâ âlemindeki yaralarını sarar, kopan uçları birleştirir, içle dış, madde ile mânâ, zahir ile batın arasındaki dengeyi sağlar.

Mevlânâ’da, sanat, tabiat, bilim, varoluş, estetik bir imaja bürünür. O ölümü bile güzelleştirir, derin bir anlam verir. Ölürken gülmeyen kimseye mum deme; aşk yolunda mum gibi eriyenlerdir ki, dağılırken amber gibi kokular neşrederler…

O, bir ömür boyu solmayan rengin, pörsümeyen yeninin, ebedî güzelliğin simgesi oldu. İç âleminin derinliklerinden doğan en güzel mücevherleri zevkle ve cömertçe etrafına saçtı. Mevlânâ, Şemsin de etkisiyle, “kâl”e değil, “hâl”e, söze değil davranışa, nazariyata değil, tatbikata önem veriyor, yaşanmayan, uygulanmayan bilgilerin, insana fayda vemeyeceğini, bir yükten başka bir şey olamayacağını tekrar tekrar söylüyordu. Bir toplantıda, hep başkalarından bahsedildiğini, falan şöyle yaptı, filan böyle uçtu denildiğini, böylece işin lâfa düştüğünü, boşuna zaman harcandığını gören Şems birdenbire yerinden fırlar ve şöyle hitabeder.

 “Ne zamana kadar başkalarının sözlerini naklederek övüneceksiniz. İçinizden bir kişi çıkmıyor ki, “Rabbimden kalbime şöyle ilham olundu” diye söze başlasın. Bu söyledikleriniz o zamanın büyük insanlarının sözleridir. Bunlar kendilerine ait hâl ve makamdan bahsetmişler. Siz bu zamanın adamlarısınız. Sizin söyleyeceğiniz bir söz yok mudur?

Bir Kutsî Hadisle “Ben bir gizli hazine idim, muhabbet ettim ki bilineyim”, buyuruluyor. Kâinatın yaratılış sebebi aşktır. Allah’ın bulunması için de, AŞK BURAK’ı gerekir. Mevlânâ bir şiirinde, “Gönül gözünün Burak’ı üstünde sefa edenler, bulutsuz sissiz o ayı görürler” diye seslenir.

Aşk sözü ile Mevlânâ hep beraber gider. Tepeden tırnağa aşk… Dünya tarihinde aşkı, ilâhı aşkı böylesine dolu dolu yaşayan çok az insan vardır. Aşk Allah’ın sıfatıdır diyordu ve ilâve ediyordu. Ebede kadar bakî olan şey, aşk ve âşıktır. Aşksız olma ki, ölü olmayasın, Aşkla öl ki diri kalasın. Aşk şarabını içmek her can taşıyanın harcı olsaydı Şemsin aşkı âleme yayılırdı. Aşksız geçen ömrü ömür sayma.

Biz gafletimizden yoku var görüyoruz. Mevlâna berilerimizin sesini dinliyoruz. Bütün kâinat, eşya mutlâk bir varlığa sahip değildir. Müstakil olarak vücutları yoktur. Her varlık HAKK’IN’dır. Varlık diye gördüğümüz her şey Vücudu Mutlâk’ın ârızî sıfatlarının istihalesinden ibarettir. Bunun için; biz yoklarız. Bizim varlığımız da ademdir. Mevlânâ her yaratılmışla beraberdir. “Ben her cemiyette inledim. İyi hallilere de fenalara da eş oldum.” derken cümleye yâr oluşunu, af ve rahmetini, lütfunu, büyüklüğünü açıkçası birlik mertebesinden cümleye dost oluşunu ifade eder. Bir şiirinde, “tepeden tırnağa kadar Allah diyerek Allah’a en yakın mertebeye geldim.” der.

Mevlânâ mânânın ölümsüzlüğünü ne güzel anlatır. “Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde arama. Ariflerin gönülleridir mezarımız bizim.” der. Öyle de oldu, âşık gönüllerde, ariflerde, kâmillerde mekân tuttu.

“Âdemoğlunun eğer edepten nasibi yoksa, âdem değildir. Âdemoğluyla hayvan arasındaki fark, edeptir. Gözünü aç ta bak cümle kelâmullaha, Kur’anın bütün ayetlerinin mânâsı edepten ibarettir.” diyen Mevlânâ, hayal boyunca bütün hizmetini, din ve Allah yolunda yaparak insanların gaflet ve maddecilikten kurtulmalarını sağlamak için çırpındı. Mevlânâ, bütün sözlerini duyarak söyledi, eserlerini yaşayarak verdi…Allah, Resûlullâh, Kur’an-ı Kerim hayatının, varoluşunun her zaman için tek rehberi oldu. O, Allah yolunun hakiki yolcularından biri idi. “Bizim Mesnevimiz, vahdet dükkânıdır. Onda Allah’dan gayri ne görürsen o puttur” derdi. Allah aşkını, maddî ve manevî bütün dertlerin devası olarak gördü. Mevlânâ, Hazreti Muhammedi, insanlık tarihinde çok nadir görülen büyük bir aşkla, heyecanla, deliler gibi sevdi. Kâinatın yüzü suyu hürmetine yaratıldığı, o en büyük, o en yüce, o en güzel insana her şeyini feda etti. Yürüyüşünde O’nun vekarı, seslenişinde O’nun belâgati, yaşayışında O’nun tevazuu, sadeliği, güzelliği, muaşeretinde O’nun iffet ve nezâketi, yüzünde O’nun tebessümü vardı ve başında O’na ümmet olmanın şeref tâcını taşıdı. Ben sağ olduğum müddetçe Kur’an’ı Kerimin kulu, kölesi, hâdimiyim dedi. Ey insan sen güzellik Yusufusun dünya kuyusuna atılmışsın seni bu karanlık kuyudan kurtaracak tek çare, Kur’ana sımsıkı sarılmandır. Eğer sen, mukaddes Kur’an’ın dergâhına kaçarsan, orada bütün peygamberlerin ruhlarıyla görüşürsün diyen Mevlânâ en büyük zevki Allaha ibadet ve zikirde buldu. Nefis şeytanı diyordu, o nimetten, o mânevi lokmadan yemedikçe nasıl müslüman olur? Kâr, ancak takvada, dinde ve güzel amellerdedir ki iki âlemde de felâh, bunlarla olacaktır.

Mesnevi’nin beşinci cildinde, “sufi, zamanının içerisinde yaşamasını bilmelidir.” der. Tasavvufun şartı, geçmişe ve geleceğe bakmayıp, vaktin hükmünü vermektedir. Kızmaya ve çatmaya, şikâyete kendini kaptırmayıp, içini kargaşadan ve kalbini dünya tasalarından, olurdu, olmazdı’lardan boşaltıp, arı ve duru eylemektir.

Mevlânâda yaşama sanatı sabırla başlar. Sabır dayanabilmek, güçlüklere katlanabilmek sanatıdır. Olgunluk, günlük yaşantısında sade ve basit olanı seçebilmek, uygulayabilmek, bir zevk haline getirebilmek sanatıdır. Ancak bu suretle doğruyu düşünebilme, doğruyu görebilme ve doğruyu yaşayabilme imkân dahiline girer. Gösterişi, çalımı, cakayı bırakmadan bütün bunlar nasıl mümkün olur? Yaşama sanatının temeli sabırdır. İftiraya dayanmak, kötü düşüncelere, yalana, çamur atmalara, kuşkulara… dayanmak sabır işidir. Sabır, insanı affetmeye yöneltir. Yaşama sanatı için zorunlu durumlardan biri de affedebilmektir. Karşılık vermemektir. Kurtuluş için affetmekten başka çare yoktur. Mevlânâ, “sevdiğin işi hergün azar azar yap. Belki böylece kendine yeni bir yol bulursun.” buyuruyor ve ilâve ediyor. Ya göründüğün gibi ol, ya olduğun gibi görün. Benim sana anlatabileceğim, ancak senin anlayabileceğin kadardır. İş dediğin yapmaktır, söylemek değil. En büyük israf ömrün beyhude yere sarfıdır. Sabır, sevincin anahtarıdır. Sevgi ve acımak insanlık vasfıdır. Kötülükten kork. Yaptığın kötülük bir tohumdur, mutlaka yeşerir, Allaha ancak sabır ile ulaşılabilir.

Efendim, sohbetimizin sonuna yaklaşıyoruz, konumuz bir güzel insan, seçilmiş insan olunca, ondan söz etmek bile bütün varlığımızı aşkla, heyecanla, özlemle doldurmaya yetiyor… İnsan … Bilinmeyen insan.. Aleksi Karel boşuna “İnsan bu meçhul” dememiş insan halledilmeyen çözülmeyen muamma… Kudretine pâyân olmayan yüce varlık… Ancak bu kudret maddî değil. Madde itibariyle çok zayıf, âciz olan insan mânâ itibariyle muaazzam bir kudrete sahip: bu kudretle madde üzerinde tasarruflar yapıyor. Mevlânâ bu insanların içinde yaşamış, sevmiş, sevilmiş, okumuş, gezmiş, kâinat kitabını en güzel şekilde okumuş ve yorumlamış, seçkin, nadir, bir güzel insandır. O aşk sanatının ustası, O söz sanatının ustası, o yaşama sanatının ustası, bir güzeller güzelidir. Mevlânânın en büyük meziyeti, kâinata hem akıl, hem gönül gözü ile bakmasında, bu iki âlemi en güzel şekilde birleştirerek, yepyeni bir uygarlık ve insanlık anlayışını, madde ile mânâ, iç ile dış, zahir ile batın arasındaki en güzel sentezi insanlığa sunmasındadır. Ne yazık ki günümüz insanlığı, insanlık anlayışı henüz bu düzeye gelemedi. Henüz o gül bahçelerinin kokularını koklayamadı. Ötedenberi bir düşüncem var. Yıllardır içimde büyüyen gelişen… Efendim, dünyayı bir vücud olarak düşünürsek Asya bu vücudun kalbi, batı dünyası, Avrupa beyni oluyor. Batıda akıl, doğuda gönül egemen, ama tek başına ikisi de yetmiyor. Bakıyoruz, geziyoruz, görüyoruz. Doğu da perişan, batı da … Ancak ikisi bir araya gelince, bir sentez halinde birleşince, yepyeni bir insanlık, uygarlık, irfan güneşi doğacak. İkisinin en güzel terkibini önce Rasûlüllâh sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizin, Muazzez, Mukaddes, yüceler yücesi varlığında görüyoruz. Dikkat buyurun mübarek Anadolu toprağı doğu ile batı, Asya ile Avrupa arasında atılmış bir köprü gibi. İşte bu güzelim terkib bundan sonra da bu topraklarda yetişen insanlar tarafından yapılacak. Yarınki büyük, güzel, uygarlık sentezini düşünüp, uygulayıp, insanlığa sunacaklar. Bütün insanlık, kendi kurtuluşunu getirecek Yunusların, Mevlânâların, Erzurumlu İbrahim Hakkıların torunlarını bekliyor. İşte o zaman, “sevmek devam eden en güzel huyum” diyecekler, “sevdiğimi demez isem, sevgi derdi boğar beni” diye haykıracaklar… Evet, maddenin helak uçurumuna dev adımlarla koşan insanlığı ancak bu kurtaracaktır. Bu senteze, fert ve toplum olarak ulaşmadan, sağlıklı, huzurlu ve mutlu olmayı beklemek boş bir hayalden başka nedir ki…

Efendim, çok eskiden bir adam hamama gider. Yıkanmak için kil ister. Kullanırken kilin mis gibi gül koktuğunu görür. Sorar. Sen Bir Topraksın nasıl böyle gül gibi kokuyorsun, der. Toprak cevap verir. Haklısınız der. Ben bir alelade topraktım, ama üç gün gül ile sohbet ettim, arkadaşlık yaptım da…

İnşallah bizlere de o gül yüzlülerle arkadaşlık yapmak, sohbet etmek nasibolur. Hepinize gönüller dolusu selâmlar…sevgiler…saygılar…

Kaynak: Sabri Tandoğan, GÖNÜL SOHBETLERİ, 1. Baskı: Mart 1994 ANKARA

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

....

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.