ANLATMASAM OLMAZDI-GENİŞ TOPLUMDA YAHUDİ OLMAK

 

Türk Musevi Cemaati Onursal Başkanı Bensiyon Pinto

Bir insanı tanımak bir hayata dokunmakmış. Bensiyon Pinto’yu tanımanın hayatımdaki en önemli deneyim olduğunu düşünüyorum. Engin tecrübesi, bilgi birikimi, sevgi dolu kocaman kalbi, babacan kişiliği, iyi niyeti, işine olan profesyonel tavrı, inancı, toleransı, yenilikçiliği ve hayatı boyunca üstlendiği tüm rollerle bana örnek bir insan modeli çizdi, çok kısa bir zaman içinde, kaybettiğim babamın boşluğunu doldurdu.

Birlikte hayatı nasıl tanımlayabileceğimizi düşündük. Soma anladık ki, hayatın tanımı yok; ayrıntısı çok… Hayat, Tanrı tarafından hepimiz için ayrı ayrı takdir edilerek yazılmış… Bu yazıyı doğru zamanda doğru noktalama işaretleriyle yazmaksa bizim elimizde… Bensiyon Pinto’nun sevdiklerini, korkularını, endişelerini, sevinçlerini, tecrübelerini, hayallerini, hayal kırıklıklarını, acılarını, şaşkınlıklarını, memnuniyetini ve anlatmak istediklerini tek tek düşündük, konuştuk, sıraladık, eledik ve yazdık.

Bensiyon Pinto’nun düzyazısında doğru yerlere, doğru noktalama işaretleri koyduk.

Her yaşam, bir hikâye…

Bu hikâyenin ana kahramanı, dizlerinde kapanmayan yaralarla bir çocuk, âşık bir eş, sevgi dolu bir baba, yüreği torunları için çarpan bir dede, sıkı bir dost, kendini cemaatine ve memleketine adamış bir başkan; Türk Musevi Cemaati Onursal Başkanı Bensiyon Pinto.

 Derleyen: Tülay Gürler.

KİTAPTAN

ALFONSO X DEL SABİO NİŞANI

Hayatta bizi şaşırtan, yıkan, altüst eden olayların yanında, ünlemle sonlanacak onurlandırmalar, sevinçler, mutluluklar da olabiliyor. İyi ki de oluyor. Yoksa hayat yaşanmaz bir hal alırdı. İspanyolca bildiğim için hem İspanya büyükelçisi hem de konsolosla her zaman çok iyi diyalogum oldu. Köklerimiz oradan geldiğinden, kültürde de ortak noktalar olduğundan konuşacak konu bulmakta hiç zorlanmadık. İspanyollar da bizim gibi Akdeniz insanı olduğu için oldukça sıcakkanlı ve neşelidir. Dostluklarına her zaman değer vermişimdir.

Bir gün İspanya’nın bazı bakanları Türkiye’yi ziyarete geldi. Bir bakan yardımcısıyla bir sohbete daldık. Konuşmanın sonunda, İspanya’nın Türkiye’ye nasıl bakması gerektiğini, Türkiye’nin nasıl geliştiğini, insanlarının nasıl sıcak olduğunu, iki ülke halkının nasıl birbirine benzediğini anlattım. “Biz de Akdenizli olarak aynı suya bakan bir halkız” dedim. Benim böyle muhabbetlerde Türklüğüm daha da kabarır.“Bizi sınır dışı ettiğinizde Osmanlı kapılarını bize ardına kadar açtı. Şimdi Türkiye Türküyüz ve çok mutluyuz. Ülkemizi çok seviyoruz. Artık kim kârlı kim zararlı siz düşünün. Sizden herhangi bir hak talep edersem, beni yüzyıllar öncesinde bağrına basan, bana kucağını açan Türkiyeme, her şeyden önce de kendi kişiliğime haksızlık etmiş olurum. Bu sebeple Türk Yahudilerinin İspanya’dan hak talep etme gibi bir düşüncesi olamaz” dedim. “Doğrusu budur. İspanya, zamanında tüm Yahudilerin kaderini değiştirmiştir. Bugün bir Türk Yahudi’si kavramı varsa, o zamanki göçten dolayıdır. Atalarımız zamanında bunun çok acısını çekti. İspanya onların vatanıydı. Bizim vatanımızsa burası. Tarih böyle yazar. O zamanlar Yahudileri gemilere doldurup yollara döken zihniyet, onların asırlar boyu bu topraklarda huzur ve mutluluk içinde yaşamalarını da sağladı. Gelenekleri görenekleri geniş toplumunkilerle harmanlandı, bir kilim dokur ya da bir şarkıyı beraber söyler gibi, bayramlarda, ramazanlarda, düğünlerde, ölümlerde beraber yaşamanın keyfine vardık ve öylesine bir olduk ki, başka bir ülkenin vatandaşlığı benim için hiçbir şey ifade etmez oldu. İsrail’de bulunan yüz yirmi bin Türk de aynı duygu içinde. Hepsi Türk olmakla gurur duyuyor. Üç kuşaktır Türkçe konuşuyorlar” diye de ekledim. İspanyollar yaptığım konuşmadan çok duygulandı. “Sizin İspanya’nın Türkiye’deki temsilcileriyle çok iyi anlaştığınızı ve onlara karşı çok iyi davrandığınızı duyduk. Bundan dolayı da çok mutlu olduk” dediler. Aradan altı ay geçtikten sonra bir yazı geldi. Yazıya göre elçili bana İspanya kralının ‘Alfonso X Del Sabio Nişanı’nı vermek istiyor ve rezidansa davet ediyordu. Törene istediklerimi davet edebilecektim. Bu, kendi adıma ve ülkem adına büyük bir onurdu. Dış ilişkileri sıcak tutmak her zaman iyidir. Kimin, ne zaman, nerede ve hangi konuda faydalı olacağını önceden bilmek zordur. Dostluklar elbette yatırım amaçlı kurulmaz ancak kurulu dostlukların hayatı daha yaşanır hale getirdiği de bir gerçektir.

O gece çok heyecanlıydım. Tıraşımı oldum, giyimime çok dikkat ettim. Lacivert bir takım elbise giydim. Hoş bir kravat taktım. Evden adeta ayaklarım havada çıktım. (Eşim) Eti’yle arabaya bindik. Davetli olduğumuz büyükelçilik rezidansına gittik. Muhteşem bir yapıydı. Büyükelçi, eşi, başkonsolos ve sekreteri bizi kapıda karşıladı. Törenden önce bir kokteyl düzenlenmişti. Yeşillikler içinde bir bahçeye çıktık. İnsanlar masalara dağılmış, ayaküstü sohbet ediyordu. Benimse içimde bir tedirginlik ve heyecan vardı. Bir konuşma hazırlamıştım. Konusu, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne alınma nedenleriydi. Tam yeriydi. O gece davetlim olarak hahambaşı, Gazeteci Sami Kohen, Mario Frayman, Niso Albuher, Rıfat-Eli Duvenyas kardeşler eşleriyle katıldı. Yakın dostum Orgeneral Necdet Timur Paşa da davete eşiyle katıldı. Adalar belediye başkam ve o zamanki İstanbul Büyükşehir Belediyesi başkan vekili de törende hazır bulundu. Daha pek çok dostumuz vardı. Tabii oğullarım, gelinlerim ve torunlarım Yoni ve İris de yanımdaydı. 22 Eylül 2003 pazartesi, İstanbul’da Büyükelçi Manuel De La Camara’nın rezidansında bana Alfonso X Del Sabio Nişanı verildi. Aynı gece İspanyol edebiyatına çok katkısı olan Şalom gazetesi yazan Salamon Biçerano’ya da bir ödül verildi. Fakat kendisi rahmetli olduğu için ödülü ailesi aldı. Bütün Şalom gazetesi ailesi de oradaydı. Ödülü vermek için çağırdıklarında, eşimi ve her şeyden önemlisi torunlarım İris ve Yoni’yi de yanıma aldım. Nil, Megi, Benjamen ve Hayim de çok yakınımdaydı. Çok duygulu bir atmosferdi. Büyükelçi de çok duygulandı. Güzel mesajlar vermek amacıyla hazırladığım konuşmada “Ben bu ülkede doğmuş büyümüş bir Yahudi olarak, memleketim için çok şey yaptığıma inanıyorum. Bütün yaptıklarım kişisel girişimler gibi görünse de öyle değildir. Ülkemin dış ülkelerle daha iyi ilişkiler kurması için bir sebeptir sadece” diyerek düşüncelerimi belirttim. İspanya, yıllar önce sınır dışı ettiği Yahudilerin torunu olduğum için bana hoş bir davranışta bulunarak böyle bir ödül veriyordu. Kuşkusuz bu ödül benim için çok anlamlı ve değerliydi. Tarihin yaşanan her şeyi kaydettiğini, ama asıl önemli olanın dünya barışı ve kardeşliğinin arakasında durabilmek olduğunu söyledim. Benim için en az ödül almak kadar önemli olan bir başka nokta da Türkiye ile İspanya arasındaki benzerliği ortaya koyarak, hiç olmazsa belli konularda ülkeme bir katkı sağlamaktı. Son olarak da Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesinin şart olduğunu, bütün Avrupa’nın da aslında bunun bilicinde olduğunu sözlerime ekledim.

Büyükelçi bana “Mi gueido amigo” yani, “Benim canım arkadaşım” diye hitap eder. O da konuşmasına öyle başladı. Benim İspanya’nın görevli elçi ve konsoloslarına gösterdiğim yakınlığın altını özellikle çizerek, “Ülkeler arasındaki dostluklar, aslında en güzel bu şekilde gelişir” dedi. Sonra beni kutlayarak ucunda nişan asılı olan bordo kadife bir kurdeleyi boynuma taktı. Fotoğraflar çekildi. Bu güzel gün belgelendi. Tören sonrasında ailecek yemeğe gittik. Eve geldiğimde heyecanımın hâlâ dinmediğini hatırlıyorum, içki içen bir adam da olmadığım için, heyecanımı dindirmem zorlaşmıştı, ilk defa o gece, içki sayesinde rahatlayanları gıptayla andım.

Ülkemde canımı sıkan bir tek şey var. O da “Bizden adam olmaz” söylemi. Nedense kendimizi hiç sevmiyoruz. “Bizden adam olmaz” ne demek? Bizden daha adam gibi adam var mı? Vefa bizde, sadakat bizde, dostluk bizde, iman, inanç, bağlılık bizde. Daha ne olsun? Türkiye, çok yeni bir cumhuriyet. Atatürk bunu bize hediye etti. Allah ondan razı olsun. Yaptığı her şey için minnettarız… Bu genç cumhuriyet eski bir tarihin içinden sıyrılıp kendine yepyeni bir yol çizdi. Geçmişini unutmadan, ona sahip çıkarak ama yeniliklerin arkasından Atatürk’le yürüyerek…

Sh. 157-159

…………………

Zaman zaman AB insan Hakları Komisyonu’ndan temsilciler gelir. Başkanlığımın son döneminde de Markus Jaeger ile Alvaro Gil Robles gelmişti. Onlara konuştuklarımızın aramızda kalacağını, ne isterlerse sorabileceklerini, Türkiye’nin bütün gerçeklerini anlatacağımı söyledim. Türkiye’de inanç özgürlüğü olmadığı konusuna kafayı takmış durumdaydılar. Onlara özetle şunu söyledim:“Ülkenizde din ve vicdan özgürlüğü yok da ne demek? Gelin bir kafede oturalım. Fransızca, İspanyolca, Ibranice, Ermenice, Rumca konuşalım. Bize dönüp bakan olmaz. Hatta buna sempati duyanlar olur. “Siz Yunanistan’dan mı geldiniz komşu?” derler. Bizimle yarenlik etmeye bakarlar. Türk insanını yanlış tanıyorsunuz. Belki de yanlış tanıtmak isteyenlere inanmayı tercih ediyorsunuz.” Yarım saat için gelmişlerdi, bir buçuk saat kaldılar. Bu konuşmaların Avrupalının bizi hakiki anlamda tanıması bakımından çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bu konuda herkes elinden geleni yapmalı. Zaman zaman insanlar, kendi dindaşlarıyla sohbet etmeyi tercih eder. Bunu da görmek ve ona göre davranmak gerektiğini düşünüyorum. Mademki işi yapmanın kolay yolu iletişimden geçiyor, o yol da denenmelidir.

Bir dergide bir röportajım yayınlandıktan sonra, bazı basın mensupları bana geldi:

“Bu röportajı siz mi verdiniz?”

“Evet.”

“Avrupa’daki cemaat başkanları bile böylesine özeleştiri yapan röportajlar veremiyor. Siz nasıl verdiniz?”

“Doğruları söylerseniz mesele kalmaz.”

Her zaman her konuda açık konuştum. Mesela bugüne kadar hiçbir zaman bir başbakanın çıkıp “Yahudi düşmanlığı yaparak bu ülkede prim kazanamazsınız” dediğini duymadım. Bu çok önemli bir nokta. Bunun bütün dini azınlıklara bir mesaj olduğunu düşünüyorum. Bu konuda Recep Tayyip Erdoğan’ın da fikri aynı; bunu AKP’nin yaptığı Kızılcahamam toplantılarında da, parti grup toplantısında da, İslam ülkelerinden gelen konuklar olduğu zaman da söyledi. Bu, dini azınlıklar için gerçekten önemli bir yorum ve bakış açısı. Abdullah Gül bana devlete verdiğim destek konusunda teşekkür ettiğinde şöyle dedim:

“Sayın Bakanım, ben de size teşekkür ederim. Hiç aklımıza gelmeyen yerlerde çıkıp antisemitizm aleyhinde açıklamalar yapıyorsunuz.” “Sayın Pinto, bir lider antisemitzmi yeren bir konuşmayı Avrupa’da yapabilir ama aynı konuşmayı Endonezya’da, Suudi Arabistan’da, İran’da yaparsa çok önemlidir. Biz bunun farkındayız. Tabii medya bunu görmüştür, görmemiştir, bilemem.”

Yeri gelmişken medya konusuna temas etmekte yarar var. Medya insanları döver de sever de. Bununla yaşamayı bilmek lazım. Sanatçı ve politikacılar durmadan medyadan şikâyet eder, fakat onları bulundukları noktaya taşıyan da medyadır. Medya AK Partiye destek vermese durum böyle olur muydu? Hiç zannetmiyorum. Her görüşten medyaya saygılıyım. Aşırı sağ medyayı da anlayabiliyorum. Yalnız bir şeye karşıyım; din konusunda kimseye belden aşağı vurulmamalı. Bu doğru değil. Din hepimiz için, dünyaya geldiğimiz andan itibaren ailelerimizde gördüğümüz değerleri kapsar. Bunun nedeni, daha iyisi, daha doğrusu yoktur. İnanç, inançtır. Bu konuda kalkıp da kimseye laf edilmemelidir. Kimse kimseyi sevmek ve beğenmek zorunda değil. Biri Amerika’yı, diğeri Fransa’yı, bir başkası İsrail’i sevmeyebilir. Ancak din ve imana dokunmamak gerekir.

Prodi buraya gediği zaman verilen bir yemekte Abdurrahman Dilipak’ı gördüm, yanma gittim:

“Merhaba Hocam.”

“Merhaba, buyurun…”

“Ben, Bensiyon Pinto.”

“Ooo! Nasılsınız?”

“Sizin bütün yazılarınızı okurum. Bazı yorumlarınızı da hayranlıkla izlerim. Sizinle her konuda aynı görüşleri taşıdığımızı söyleyemem ama önemli olan bunları diyalogla çözmek. Cemaatimizin değerli araştırmacılarından Yusuf Altıntaş’la olan yakınlığınızı biliyorum. İnsanların inançları ne olursa olsun, bazı düşünceleri bir yana bırakarak dostluklar kurması gerektiğine inanıyorum. Sizin bunu başarmış biri olduğunuzu bildiğim için gelip elinizi sıkmak istedim.”

Bunları yapmak lazım. Kavganın, savaşın insanlara faydası yok. Biz, 59. Hükümeti uluslararası platformlarda destekledik. Yurtdışında, AK Parti’ye sempati duymayan kişilere “Türkiye’de yetmiş iki milyon insan var. Türkiye sadece o parti, bu parti değil. Bugün sandıktan bu parti çıktı. İyi işler de yapmakta ama bu ülkede genç bir nesil var. Sivil toplum örgütleri var. Başka partiler, üniversiteler, yüksek düzeyde akademisyenler var. Siz Türkiye’nin bir partisini beğenmiyor olabilirsiniz, ama unutmayın ki bu ülke her şeyiyle bir bütün” dedim. Şimdi biri çıkıp bana, “Kendinizde bu cesareti nereden buluyorsunuz?” diyebilir. Cemaat başkanıyken daha dikkatliydim ama artık daha rahat konuşuyorum. Bunlar benim kişisel görüşlerim. O zamanlar, cemaat adına yaptığım açıklamalar olarak düşünülebilirdi. Şimdi böyle bir kaygım yok, çünkü tamamen kendi adıma konuşuyorum.

17 Aralık 2004’te Avrupa Birliği’nde çekilen sıkıntı çok büyüktü. 17 Aralıkta saat on buçukta Belçika’dan gelen telefonlarla Türkiye’ye AB yolunda yeşil ışık yakıldığını anladım. O sırada ne yazık ki kimseyle irtibat kuramıyordum. Başbakan, Dışişleri bakam, Murat Mercan, Egemen Bağış, özel kalemler… Hepsini tek tek aradım, bu hemen verilmesi gereken bir ipucuydu ama onlara ulaşmam mümkün olmadı. Belçika’dan gelen mesaj aynen şuydu: “Sayın Başbakanınıza söyleyin, tedirgin olmasın. Bu iş bitti. Belki biraz köşeye sıkıştıracaklar ama aslında bu iş bitti.” Bu mesajı başbakana ancak saat biri yirmi geçe ulaştırabildim. AB konusunda Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, TÜSİAD’ın, sivil toplum örgütlerinin ve diğer dini azınlıkların çok büyük emeği geçti. Herkes kendi boyuna göre bu işe katkıda bulundu. Gençler onlara şükran borçlu. Ben yaşım başım almış bir adamım. Avrupa Birliği’ne girmiş bir Türkiye görsem ne olur, görmesem ne olur? Ama ya gençlerimiz, torunlarımız, onların çocukları? Kendi adıma bu işte desteği olan herkese teşekkür ederim.

Her şey yolunda giderse 3 Ekim 2005 tarihi Türkiye için AB sürecinin başlangıcı olacaktı. O günkü paniği hep birlikte yaşadık. Tahminlerime kimse inanmak istemedi ama ben sonuçtan emindim. 2 ekimde saat dördü on geçe, Avrupa’daki dostlarımdan aldığım bilgiyle, 3 ekimin kimse tarafından bozulamayacağı bilgisini aldım. Saat 16:30’da Sayın Başbakan’ın korumasına bir kısa mesaj gönderip üstü kapalı bir ipucu vermek istedim: “Sayın Başbakanım, konuşmanız beni ve cemaatimi çok duygulandırdı. Bu sözler ses getirecektir. AB işinde sorun olacağına milyonda bir ihtimal vermiyorum. Hiç merak etmeyin. Yahudi dünyasının yılbaşıyla İslam âleminin ramazanı beraber kutlanacak. Hayırlara vesile olmasını dilerim.” Bu mesajın içindeki, “hiç merak etmeyin” ifadesinin Sayın Erdoğan’a bir şeyler anlatacağından emindim. Bugün ABD, Türkiye’nin Avrupa’da çok sağlam bir yerinin olmasını ve kendisine çok yakın durmasını istemekte. Türkiye’nin değerinin farkında. ABD, Türkiye’yi Avrupa normlarına doğru götürebilirse, bu her iki taraf için de büyük bir başarı olacak. Bugün dünyada büyük abi o. ABD’yi beğeniriz beğenmeyiz, severiz sevmeyiz ama işin doğrusu bu. Güçlü olanın sözü her zaman geçer. Bir davette ABD başkonsolosuna, “Türkiye’nin AB’ye girmesi konusunda ABD’nin girişimde bulunması lazım” demiştim. O da bana çok manalı bakmıştı. Bakışları “Bu adam bir şeyler biliyor olabilir mi?” diyordu. O gece, ABD’nin bir şeyler yapmak üzere olduğunu başkonsolosun konu üzerinde yorum yapmamasından anladım. Ne de olsa ilk sözü söylemek ona düşmezdi. AB yolunda başbakan ve Dışişleri bakanına çok büyük iş düştü. Herkes canla başla çalıştı ama bu konuda iki kişinin çok büyük emeği oldu: Egemen Bağış ve Murat Mercan. Benimle her zaman ayrı ayrı temas halinde oldular ve görüşmeler konusunda beni motive ettiler.

ABD’ye yaptığımız bir seyahat sırasında bir konferansta konuşma yapmam istenmişti. İsrailli komutan Uzi Narkiz de şeref konuğuydu. Konuşmamı İspanyolca yaptım. Konuşmam bitince herkes alkışlamaya başladı. Bu adam da ayağa kalktı ve herkese ayakta alkışlamaları için yerlerinden kalkmalarım işaret etti. Onun bir sözü, oradakiler için adeta emirdi. Hepsi kalktı. Fikirlerimiz pek çok konuda uyuşmasa da Sayın Yılmaz Benadrete’nin de bu konuda hakkını vermem gerekir. Orada konuşmamı isteyen ve bu işi destekleyen oydu. Hem kendi adıma, hem de Türkiye adına ona teşekkür borçluyum. Bu gerçekten önemli bir konuşmaydı. Ardından çok enteresan gelişmeler oldu. Yahudi lobisinin ileri gelenleri benimle görüşmek istedi. Hepsi benimle temasa geçti ve toplantılar yaptık. Bu görüşmeler için resmi bir onay olmadığından biraz tedirgindim. Nerede ne zaman durmak gerektiğine kendim karar veriyordum. Bu zor bir iş. Herkes size güvenecek, siz de kendinize güveneceksiniz. Asla yanlış yapmayacaksınız. Temaslarım devam etti. 1990-1994 arasında görevde olmadığım zamanlarda da buluşurduk; cemaat yetkilileriyle onları bir araya getirirdim. 1995 yılında amatör bir ruh ve profesyonel bir bakış açısıyla Türkiye’nin menfaatleri ve insanlık adına bu işe başladım. İnsanlık adına ne demek diye düşünenler olabilir. Bu devlet Osmanlı’dan gelen kültür birikimiyle bilinçli, vakur ve egemen bir devlettir. Ortadoğu’ya çok kısa bir süre sonra ağırlığım koyabilecek ve Ortadoğu’da dökülen kanların, ağlayan anaların, bacıların, eşlerin, gençlerin gözyaşlarını silecek tek güçtür. Buna bütün kalbimle inanıyorum. Bu konuda yanılmadığımı 2005’te daha iyi anlattım. Bugün Ortadoğu’daki tüm ülkelerde Türkiye’nin rüzgârı hissediliyor. Ortadoğu’dakilerle de sıcak temaslarda bulundum. Türkiye’ye davet ettim, onlara yemekler verdim. Bu tam anlamıyla profesyonel yaklaşımdır. İnsanlar bir araya gelmeli ve meseleleri pratik yöntemlerle çözmelidir. Lobicilik, karşı tarafa neyi, niçin yapmak istediğinizi doğru ve açık bir dille anlatmak demektir. Bir meseleyi, doğruları yanlışları açığa çıkararak anlatılmalı ve bunun onlara nasıl bir menfaat sağlayacağı da mutlaka söylenmelidir. Bu dünya maalesef menfaat dünyasıdır ve herkes bu çeşit işlerde kendi menfaatini her şeyin üstünde tutar. ABD’de senatör ve temsilcilerin kendi ofisleri vardır. Hepsi bağış alır. Bu da gayet normal bir işleyiştir. Burada sözünü ettiğim bağış asla rüşvetle karıştırılmamalı. Bunun resmiyeti ve içeriği bellidir. Yolsuz bir yanı yoktur. Bu halka yapılan hizmet karşılığı önceden verilmiş bir paradır. Neye ihtiyaç olursa ona harcanır ve kasada her zaman para vardır. İlişkilerin sürmesi, araya mesafe girmemesi de uzun vadeli işlerin çözümü için şarttır. Bunun dersini bana yıllar önce Bülent Akarcalı vermişti. Onu çok sever ve sayarım. Jak Kamhi’nin yaptırdığı meslek lisesinin açılışında tanıştık ve The Marmara Oteli’nde bir kahve içtik. Bana “Türkiye’deki insanlar, bir işleri olduğu zaman o iş bitinceye kadar işini yapan kişilerle gayet yakın temas halindedir. İş bitince yüzüne bile bakmaz” dedi.

“Sayın Bakanım, neden böyle söylüyorsunuz?”

“Kardeşim, ben İstanbul milletvekiliyim. Yerim yurdum belli, aldığım maaş belli. Kimse çıkıp da ‘Şu işte seni destekleyelim’ demiyor. Bunu anlatsan adam rüşvet istiyor derler. Biz para pul istemiyoruz. Bir projede bize destek olsunlar, o işe sponsor olsunlar istiyoruz. O zaman halka daha kolay ulaşırız. Bu işi de ben üstleniyorum deseler mesele hallolacak. Her şeyi devletten bekliyorlar.”

Doğru söylüyordu. Sponsorluk, bizde bu konuşmadan çok sonra ve çok yavaş gelişmiş bir iştir. ABD’de bu işi değişik bir şekilde halletmişlerdir; bu işleri takip eden ofisler vardır. Kişi size bir iş için yarımda ekibiyle gelir ve “Şu işinize sponsor olmak istiyoruz” der. Ekip de mühimdir. Bir yere tek kişi gitmek ile ekip olarak gitmek arasında dağlar kadar fark vardır. Başkanın basın danışmanı vardır, yardımcısı vardır… Bu etkileyici bir imajdır. Ben bile hiçbir gün bir yere yalnız gitmedim. Bunu bana öğreten Sayın Bülent Akarcalı’dır. Bir gün beni bir lokantada gördü. “Bana soracak yeni bir sorun yok mu?” diye şaka yaptı. “Yeter Sayın Bakanım bu taşlar çok sert geliyor” diye gülerek karşılık verdim. “Hayır” dedi ciddileşerek. “Ben herkese bir şeyler anlatmak istiyorum.”

Bize dış politikada destek verecek bazı isimler de İsrail’de. Bunlardan biri Aron Liel. Ankara’daki maslahatgüzarlık görevi sırasında Türkiye’yi çok sevdi, ülkesine döndü ve kısa bir süre sonra dışişlerinde müsteşar oldu. Israil-Türk İş Konseyi başkanlığı da yaptı. Daha sonra da başbakan adayı oldu. Hangi işi yaparsa yapsın Türkiye’yi dilinden düşürmedi ve bir yardımı varsa bunu mutlaka yapacağını çeşitli vesilelerle bildirdi. Neden? Ben Aron Liel’i hiçbir zaman ihmal etmedim. Bu adamın çevresi genişti. Amerika’da üst düzey çok yakın dostları vardı. Yarın öbür gün, Türkiye’nin menfaatine bir işte bize seve seve yardım ederdi. Yaşanmışlıklarımız vardı, sohbetimiz vardı. Bu ilişkilerin Avrupa Birliği konusunda bize faydası olacaktı. Bu yaklaşımın faydasını her yerde gördük. Bundan istifade ettik ama kimseyi istismar etmedik. İnsan, istismar ederse başkalarına zarar verebilir. Burada sadece doğru zamanda doğru kişilerle yakınlık kurma, gerektiğinde onların yardımına başvurma amacı var. Bu da sizin en doğal hakkınız, çünkü karşınızdaki yakınınız, dostunuz. Sadece yardım istemek için kapı çalmak yerine, çevrenizi geniş tutmaya özen göstermelisiniz. Ülkemizde çalışan yabancılara Türkiye’yi sevdirmek lazım. Ülkelerine gittikleri zaman Türkiye’nin yanında olurlar. Bu ülkemiz adına çok önemli bir konudur.

İsrail’den bu kadar çok söz ediyor olmamın önemli bir nedeni var. Unutulmamalı ki, İsrail’den gelen konukları biz cemaat olarak da ağırlıyoruz. Bu sırada da aramızda dostluklar oluşuyor. Zamanı gelince de onların yardımını almak ve fikrini sormak kadar doğal bir şey de yok. Uri Bar-Ner Ankara’da İsrail büyükelçiliği yapmıştı. Onu, 2005 Haziranında Ceylan Intercontinental Otel’de Amerikalı bir senatörle yemek yerken gördüm. Başkanlığım süresince halkla ilişkilerde görev yapan on iki bayan arkadaşım beni yemeğe götürmüştü. On iki bayanla birlikte yemek yerken ve dışardan bunun nasıl göründüğüyle ilgili şakalaşırken baktım arka masamda yemek yiyor, yanındakine de, “Bakın, önümüzdeki masada oturan bey Türk Musevi cemaatinin başkanı” diyordu. O sırada Türk-Amerikan ilişkileri çok iyi değildi. Zor günler yaşıyorduk. Kızlardan izin aldım, yanına gittim.

“Uri, bak. Sen bu ülkenin insanını bilirsin. Gerçekten bu ülkeyi seviyorsan, bu konuda bir şeyler yapman lazım. Çalıştığın gazetede nasıl uygun görüyorsan öyle bir yazı yaz.”

“Türkiye’yi övmemi mi istiyorsun?”

“Hayır. Yalnızca Türkiye’ye hak ettiği değeri ver. Sakın aleyhinde bir şey yazma.”

Bir yazı yazdı. Gazetelerde böyle bir yazı çıksın diye birçok ülke lobilere büyük paralar öder.

Bir başka önemli isim de Michael Rubin. Gazetecinin kalemine kimse dur diyemez. Bu kalem çok kutsaldır. Michael Rubin bir gün gazetesinde, AK Parti, Recep Tayyip Erdoğan ve Türkiye’yi hedef alan bir yazı yazdı. Ben de görüşmek istedim. Bir müddet sonra bizi görüştürdüler. İstanbul’da Ritz Carlton Oteli’nde akşam yemeğinde bir araya geldik. AKP Merkez Yönetimi’nin bir üyesi de o yemekte bizimle oldu. Michael Rubin yazdıklarından asla dönmek istemiyordu.

“Sen Türkiye’nin aleyhine yazdığında hem Türkiye’ye, hem İsrail’e, hem de Ortadoğu’ya zarar veriyorsun. Türkiye’nin göreceği her türlü zarardan bu ülkeler de nasibini alacak. Farkındasın, değil mi? Türkiye’nin Ortadoğu’daki rolünü ben çoktan keşfettim. Bu konuda bir düşün istersen, ister inana ister inanma, ben sana bildiğimi anlatayım. Sen de ne yazacağını düşün.”

Amerikan Yahudi Komitesi icra Direktörü Shula Bahat ve Genel Başkan Richard D. Heideman’ı 2004 ilkbaharında Türkiye’ye davet ettik, geldiler. Gelmelerini neden istedik? O günlerde ülkenin her tarafında büyük bir Amerikan karşıtlığı vardı. Irak’a asker göndermemiz için ABD bizden talepte bulunmuş, Meclis de ret cevabı vermişti. Amerika da Türkiye’ye oldukça tepkiliydi. Şans Restoran’da cemaat olarak bir yemek verdik. Mehmet Ali Bayar, o zaman Washington maslahatgüzarıydı. Gelenleri o yemekte kendisiyle görüştürdüm. Bu görüşmede ben Türkiye’nin demokratik bir ülke olduğunu, parlamentonun da bu anlayışla hür bir şekilde çalıştığım, başkanlarını, otoriteleri bir yere kadar dinlediğini; ama parlamentonun kendi özgür iradesiyle karar verip hareket ettiğini söyledim. Bu minvalde konuşurken, insanların değişen yüz ifadelerinden ve beden dillerinden bana karşı bir tepki oluşmaya başladığım anlıyordum. Sanki ben Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne kendimi sevdirmek, onlara hoş görünmek için bu konuşmayı yapıyormuşum gibi bir tavır talandılar. Berry Jacobs üstüme geldi, Shula Bahat üstüme geldi, baktım iş büyüyecek, konuşmayı yanda kestim ve konuşmaya başladım:

“Bakın, ben Türkiye’nin avukatı değilim. Burada sizin bir numarada tuttuğunuz İsrail’in lehine, her yerde ve her koşulda antisemitzmi yeren, Yahudilere dininden dolayı düşmanlık yapılmamasını isteyen bir hükümetten söz ediyorum. Bu hükümet kimsenin özel isteğiyle gelmedi, halkın isteğiyle geldi. Türkiye yalnız AK Parti’nin değildir. Herkesi itham edemezsiniz. Ayrıca ben de sizin davranışınızı tasvip etmiyorum. Şımarık bir çocuk gibi istediğinizden vazgeçmiyor ve direniyorsunuz. Olacak şey var, olmayacak şey var. Evet, Sayın Başbakan gitti, ‘Bu askeri yardımı alabilirim’ dedi. Döndü meclise sundu ve meclis bunu ülke menfaatlerine uymadığını düşündüğü için reddetti. Ne yapabilirdi? Demokrasinin çarkları böyle döner. Dönmese ‘Türkiye’de demokrasi yok’ diyorsunuz. Bir olayda Türkiye’yi idama mahkûm ediyorsanız, bizim sizinle işimiz bitmiştir. Belki hatalıyız ama asıl hata sizin. Başbakan ve ekibi gidince halıları serdiniz. Şimdi işler istediğiniz gibi gitmiyor diye o halıyı ayaklarının altından çekiyorsunuz. Adam size elimden geleni yaparım dedi; yaptı da. Sonuç istediğiniz gibi olunca her şey iyi ve doğru, olmayınca yanlış demek mertliğe sığmaz. Bunlar yanlış işler. Sizden rica ediyorum. Ben bu konuda konuşma yapmak için para alan bir adam değilim. Sizden kişisel hiçbir beklentim de yok. Görevimi de üç ay sonra devrediyorum. Sizden sadece yanlış yapmamanızı rica ediyorum. Bu ülkeyi tanıyorsunuz. Ne olacak şimdi? Her şeyi sil baştan mı düşüneceksiniz? Bugün Sayın Gül her yerde antisemitizmi yeren konuşmalar yapıyor. Bunu Müslüman ülkelerde yapmak bir cesaret işi. ‘Ben bunu Amerika’da, Avrupa’da yapsam ne olur? Ben bunu Arap ülkelerinde, Endonezya’da, Katar’da yapıyorum, bu iş cesaret ister. Bunları da görmezden gelmemek lazım’ diyor. Bana göre de sonuna kadar haklı.”

Hava birden yumuşadı. Richard Heideman bana dönerek, “Haklısın, seni çok iyi anladım. Söylediklerin doğru ve bunları unutmamak lazım” dedi. Bu adamlar bugün Amerika’da Türkiye’nin menfaatlerini koruyor. Halbuki buraya ipleri tamamen koparmaya gelmişlerdi, işte buna lobicilik denir. Lobicilik, gereğine inanılarak yapılan iştir, inanarak yaptığınız bir işte de başarılı olursunuz.

Bir de Natan Sharansky’yle yaptığımız sohbete değinmek isterim. Natan Sharansky, İsrail’in sembolüdür. Rus asıllıdır. Rusya’da hapse mahkûm olmuş, İbraniceyi tam bilmese de bakanlık yapan bir adamdır. Bir gün Türkiye’ye geldi. Geldiği zaman dönemin Sanayi ve Ticaret bakam ile Swissotel’de tanışma fırsatımız oldu. Aramızda o kadar güzel ve içten bir yakınlık oldu ki, burada iki gün kaldı ve bizden kopamadı. “Sinagogları görmek istiyorum” dedi. Ona bir tur ayarladım ve öyle bir sinagog programı yaptım ki, buradan ayrılmak istemedi. Giderken şunları söyledi: “Bundan sonra Türkiye’nin avukatıyım. Türkiye’nin yaptığı her doğrunun yanındayım.” Bu işte herkes görevli olmalıdır, sokaktaki simitçi de, tuvaletçi de, doktor da, öğretmen de, bakan da…

Ve Isaac Herzog… Başbakanla 1 Mayıs 2005’te İsrail’e gittik. Uçağın kapılan açıldı. Yirmi yedi kişilik bir ekiptik. Uçağı hemen tahliye ettik. Çantamı aldım, arkalarından iniyordum. Baktım bir adam kapının önünde durmuş, inenlere “Siz Bensiyon Pinto musunuz?” diye soruyor. Merdivenlerin sonuna geldiğimde bana da sordu.

“Evet.”

“Sizi bekliyordum, efendim. Hayim Herzog’un oğluyum. Bayındırlık Bakanı Isaac Herzog.

Hayim Herzog İsrail’in eski cumhurbaşkanlarındandır. 1992’de de ülkemizi ziyaret etmişti. Benim de yakın dostumdur. 1992’de Dolmabahçe’de yapılan 500. yıl kutlamaları balosuna da katılmış, Cumhurbaşkanı Turgut Özal ve Başbakan Mesut Yılmaz’la uzun uzun sohbet etmişti. Sarıldım, iki yanağından öptüm.

“Annem, ‘Bensiyon Pinto’yu bul, kim olduğunu söyle, o da sana sarılıp seni öpecek’ demişti. Doğruymuş.”

Başka bir İsrail gezimde Isaac Herzog bir konuşma yapıyordu. Onu dinlemek için davet almış, eşimle birlikte gitmiştim. Konuşmanın sonunda, ona anne babasının Türkiye ziyaretlerinde çekilmiş fotoğraflardan düzenlenmiş bir albüm armağan etim. Eline alınca gözleri doldu. Annesi de arayıp teşekkür etti. Bu adam şimdilerde sosyal demokratların başına geçmek için çalışıyor. Sahip olduğumuz dostlukların yarın bize getireceği olumlu sonuçlar tartışılmaz. Yakınlıkların en güzel tarafı, onlardan bir şey istediğinizde hemen yerine getireceklerini bilmenizdir. Bu çok önemlidir ve parayla pulla halledilecek iş değildir.

JOINT Doğu Avrupa ve Türkiye Genel Müdürü Ami Bergman bir mektubunda bana şöyle demişti: “Sen çok önemli bir adamsın.” Diasporadaki bir cemaat başkanının en önemli görevi, milletini ve ülkesindeki dindaşlarını korumak, haklılıklarım daima savunmaktır. Bu sadece Türkiye’de olan bir durum değil. Tüm diaspora için böyledir. Fransa’da, Yunanistan’da, Belçika’da yaşayan Yahudilerin de çok problemleri var. Herkes bunun üstünü örtmeye çalışıyor. Bir başkan önce kendi ülkesindeki dindaşlarım çok iyi bir şekilde temsil edecek. Ülkesinin, Tevrat’ta yazılı olduğu gibi, menfaatlerini her şeyin üstünde tutacak. Ayrıca ülkesinin İsrail ile ilişkilerini iyi bir yere getirmesi lazım ki, dünyada antisemitist hareketler için çalışılabilsin. Ami Bergman belki de bunu anlatmak istiyordu.

2004’te başkanlığı bırakmadan evvel Budapeşte’de Avrupa ve Dünya Yahudi Kongresi’ne gittim. Bin beş yüz delege vardı. Bir konuşma yaptım. Bu konuşma öncesinde Fransa, Belçika, İsveç ve Türkiye cemaat başkanları bir masaya oturduk ve sorunlarımızı konuştuk. Fransız “Biz kipa takıp sokağa çıkamıyoruz” dedi. Belçikalı da, “Sinagoga giderken korkuyoruz. Hatta bazen Yahudi olduğumu da söylemiyorum” dedi. Düşündüm ve şöyle dedim:

“Gelin bizim ülkeye. Kipayla çıkın, Davud’un yıldızını takın. Gidin bir yerde dua edin. Kimse size bir şey demeyecek. Duanızın sonunda da “Allah kabul etsin, bize de bir dua et amcacığım” diyecek. Hani bize barbar diyordunuz ya, alın size cevap. Bu nasıl barbarlık? Siz Avrupa’nın göbeğinde bu kadar sıkılır ve zorluk çekerken, Avrupalının barbar dediği Türklerdeki anlayış ve cana yakınlık kimsede yok. Bu nasıl bir çelişki? Türkiye Avrupa Birliği’ne girecektir, girmelidir.”

Genel başkana da şöyle dedim:

“İslamiyet’i yanlış değerlendiriyorlar. Terörle yan yana anıyorlar. Yarın öbür gün dinlerarası diyalog yapmaya kalksanız bunu kimseye unutturamazsınız. Hiçbir din, terörle yan yana anılamaz. Her dine mensup insanların doğrulan yanlışları olmuştur. Bundan dolayı bütün bir dini karalamak tarihsel açıdan da, insanlık açısından da yanlış olur. Bizim işimiz İslam dünyasıyla değil, terörizmle olmalı. O teröristler hangi millettense ona bakmalı ve o milleti de bir kalemde silip atmamalı. Hiçbir millet tam olarak iyi ya da olarak kötü olamaz. Bu insan doğasına aykırı bir düşüncedir. Siz kalkıp da terörist birine Yahudi’yse ‘Yahudi terörist’ Müslüman’sa ‘Müslüman terörist’ diyemezsiniz. Terörist teröristtir. Dünya bu çeşit söylemleri reddetmelidir. Globalleşirken birbirimizi daha çok yıpratmamalıyız. Tüm dini bir suçun altında gölgelemek günahtır da. Bu kongrenin iştirakiyle dinlerarası diyalogu biz yapalım.”

Başbakan daha soma İspanyollarla dinlerarası diyalog konusunda bir zirve yapmayı tercih etti. Bu çok önemli bir adımdı. Hangi milletin insanı olursa olsun, hangi dinin insanı olursa olsun, akıldan, bilimden, insanlıktan yana olan herkesin elini sıkmak lazım. Avrupa Konseyi üyelerinin her biri Türk dostu oldu. Bunun için gerçekten büyük çabalar harcandı. Dinlerarası diyalog konusunu ortaya atan kişi olmama rağmen, bu zirvenin yalnızca iki dinle sınırlı kalmış olması beni çok üzdü. Bunu o zaman başbakana ilettim. “Haklısın, düşünemedik” dedi.

İsrail’in Türkiyeliler Birliği Başkanı Moreno Margunato’nun da Türkiye’ye özel bir yakınlığı var. Bu demek, orada yüz yirmi bin Türk Yahudi’sine -ki İsrail’in nüfusu altı buçuk milyondur-Türkiye’den bilgi, haber aktarır, insanın doğup büyüdüğü ülke çok mühimdir. Bir Amerikalı Türkiye’de doğup büyüdüyse bir daha asla burayı unutmaz. Bu dünyanın neresinde olursa olsun böyledir; hele bu insan Türkiye’deyse, insanlara yaşadıkların ülkeyi unutturmamaya çalışıyoruz. Türkiye’den İsrail’e devlet memurları gider, bakan gider, bürokrat gider. Demek onların İsrail’de en iyi şekilde ağırlanmasını sağlar. Türkiye’nin zaten var olan itibarını daha da artırmayı amaçlar. Giden kişinin yanma rehber verir, tercüman verir, aradaki ilişkileri sağlamlaştırır, kültürel çalışmalarda yardımcı olur. Oradan Türkiye’ye turist gelmesini sağlar. Gidenlere Türk gecesi yaparlar; Türk yemekleri yapılır, Türk müziği dinlenir. İsrail’de Batyam’da bir taksiye binin, sizi İbrahim Tatlıses, Zeki Müren, Tarkan karşılar. Batyam küçük bir İstanbul gibidir. İstanbul’dan göç etmiş ve memleket hasreti çeken Yahudilerle doludur. Bu müziği dinlediklerinde, bir sevda şarkısında hepsinin gözleri dolar. Çünkü onlar Türk’tür. Süleyman Demirel’in İsrail ziyaretinde engellerden atlamıştı insanlar, “baba” diyerek. Bu insanlar zamanında Süleyman Bey’in iktidarında yaşamış, onun vatan sevgisini, köylü aşkını, insana olan bağlılığını, baba ruhunu unutmamışlardı. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Başbakanı Tansu Çiller’i dakikalarca ayakta alkışlamışlardı. Onlar kendi başbakanlarını böyle alkışlamaz. Alkışlar Sayın Çiller’in başbakanlığından ziyade Türk olduğu, onu kendilerinden saydıkları içindi…

Bir insanın her şeyini değiştirebilirsiniz. Evini, adını, kimliğini; ama yüreğini değiştirmenizin imkânı yoktur. Onlar Türk Yahudi’sidir ve öyle kalacaklardır. Evlerinde imam-bayıldı, biber dolması, börek pişecektir. Lokum yiyecek ve Türk kahvesi içeceklerdir.

Sh:273-283

ABD İLİŞKİLERİ

Şansımıza mıdır, düşünerek mi yapılmıştır bilmem ama, ABD Türkiye’ye her zaman çok iyi başkonsoloslar atadı. Deborah Jones, Dr. David Arnett gibi düşünce gücü yüksek insanlar geldi. Bunların en önemlilerinden biri de Frank Urbancic’ti. O kadar yakın olduk ki, mutlaka ayda bir kere bir yemek yer ve fikir alışverişinde bulunurduk. İkiz kulelere saldırının yapıldığı 11 Eylül, Yahudi takvimine göre yılbaşına çok yakındı. Bu olaydan sonra Bush bir konuşma yaptı ve İslam dinine yönelik bazı sevimsiz atıflarda bulundu. Bu konuşmanın ardından bir randevu istedim ve Urbancic’e gittim.

“Ben Yahudi’yim. Ama öyle bir Yahudi’yim ki bütün dinlere aynı şekilde saygılıyım. Her yerde ibadet ederim. Bütün ibadethaneler benim için birdir. Sayın Bush bir konuşma yaptı. Söylenmemesi gereken şeyler söyledi, inanıyorum ki dünyada bütün savaşlar dinler arasındaki diyalog eksikliğinden, çatışmalardan, kavgalardan doğar. Bu konuşmadan soma elbette savaş olmayacak ama ABD için hoş olmayan sözler söylenecek ve milletler arasında bir soğukluk oluşacak. Diliyorum ki on gün sonra Bush, dünyadaki Yahudi toplumunun yeni yılını kutlarken mümkün olduğu kadar İslam dininin Yahudilik ve Hıristiyanlık kadar değerli olduğundan, bu üç semavi dine gereken saygının gösterilmesinin öneminden de söz etsin. Tüm dünyaya ‘11 Eylül hadisesini İslam toplumuna mal edip onları küçük düşürme hakkına kimse sahip değil. Tüm dinler bizim dinimizle aynı değerdedir’ desin.”

“Bu söylediklerinizi Sayın Bush’a ileteceğim.”

On gün sonra, Bush, Roş Aşana Bayramı’nda böyle bir konuşma yaptı. Başkonsolos aramızdaki konuşmayı ona iletmiş midir bilmiyorum, ama aklın yolu birdir. Burada önemli olan benim kişisel görüşlerimin ABD’li bir üst düzey tarafından bilinmesiydi. Nitekim Bush’un konuşması çok daha ılımlı ve aynı mesajı içeren bir konuşmaydı. En azından doğru bir iş yapmış ve içimden gelenleri bir yetkiliyle paylaşmıştım. Bu benim için çok önemli bir adımdı.

Sh:283

Kaynak: Anlatmasam Olmazdı-Geniş Toplumda Yahudi Olmak, Türk Musevi Cemaati Onursal Başkanı Bensiyon Pinto, Derleyen: Tülay Gürler. Doğan Yay.8. baskı / Eylül 2008, İstanbul

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

....

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.