“DELİ”DEN

 

NASIL DELİ OLDUM

I

Nasıl delirdiğimi, nasıl tozuttuğumu

sorup duruyorsunuz bana.

Peki dinleyin şimdi;

bunu siz istediniz:

*

Bir sabah, Tanrılardan çoğunun

daha afyonu patlamadan,

uykudan sıçrayarak uyandım,

ve bakındım hayatıma,

aynanın raflarına,

bir de ne göreyim, çalınmamış mı

tamamı masklarımın!

*

– Deliliğin ilmine yeni başlayanlara

bir açıklama yapayım, dilerseniz burada;

belki inanmakta zorluk çekeceksiniz, ama

birbirinden habersiz yedi mask peydahladı

bu koğuş arkadaşınız, yedi ayrı hayatta

ve kadidi çıkıncaya kadar da

eskitti yüzünde bunların her birini –

*

Şimdi dönelim hikâyeye.

İçimdeki aynanın raflarında

bulamayınca maskların hiçbirini

sokağa fırladım hemen,

mask falan yok yüzümde,

çıplak yüzümle öyle,

ilk defa, kimsem yani

tam işte o halimle,

*

ve bağırmaya başladım sokaklarda,

çarşıda, pazarda, meydanlarda

aval aval bakan akıllılara,

“Hırsızlar, hırsızlar,” dedim,

“aşağılık fareler,

tavan fareleri,

sandık fareleri sizi!”

*

Bu baylardan, bayanlardan kimi

masklarını yüzlerinde tutmaya

çalışarak güldüler, güldüler bana;

kimi de evlerine

ya da tapınağa koştular,

korkarak, deliliğin hiç yoktan

ve hazırlıksız

bulaşmasından falan

günahsız ruhlarına.

*

Bir sokaktan geçerken,

bir evin damında dikilen biri,

“Bir deli, bu, bir deli!”

diye bağırdı deli deli.

*

Görmek için bu sesin sahibini

Kaldırdım başımı yukarıya

ve güneş ilk defa

öpmüş oldu o zaman

peçesiz, maskesiz suratımı;

ilk kez okşadı gün ışığı

çıplak derisini, yüzümün

ve tutuşturdu, o saat

hakikatin aşkıyla

bunca yıl bir kıvılcım,

bir tutam köz,

arayan yüreğimi.

*

İşte o günden sonra,

işte o halden sonra

mask olsun istemedim artık

yüzümde ve şarkımda.

*

Ve o gün o aşkla, o cezbeyle

bağırdım, nara attım orada:

*

“Ne kutlu insanlarmışsınız meğer,

ne kutlu insanlarmışsınız

Habil, Kabil, kardeşlerim hepiniz,

koğuş arkadaşlarım, benim,

siz masklarımı çalanlar,

siz kardeş yüzler,

hısım ve akraba maskeler;

siz erdemli hırsızlar

ve kafasız, yeteneksiz mağdurlar!”

*

İşte böyle deli oldum ben

ve kafesin kapısını açıp

uçurdum kuşlarımı.

*

Ya siz, peki ya siz?

II

Ben işte böyle buldum özgürlüğümü,

hem özgürlüğümü buldum,

hem de güvenliğimi,

deliliğimde;

*

yalnız olma özgürlüğümü,

biricik olma özgürlüğümü

ve tanımlanıp, çözümlenip,

anlaşılır olmaya karşı da güvenliğimi…

*

Çünkü, bakın, bizi çözümleyenler,

bizi tanımlayanlar,

bizi anlaşılır kılanlar

ve buna bizi de inandıranlar

tutsak almış olurlar

bir yanımızla bizi.

*

Bu güvenlik konusunda yine de

gurur yapmak istemem.

Çünkü bir hırsız bile

güvenilir biridir hapishanede,

dışarıdaki hırsıza göre;

*

ve bir deli, bir başka deli için

daha güvenlidir akıllılardan,

küçük tımarhanede de,

büyük tımarhanede de.

TANRI

Çok, çok eski günlerimde,

ilk konuşma hevesi

ve esin titreşimi

taştığında yüreğimden dilime,

kutsal dağa tırmandım

ve seslendim Tanrı’ya:

*

“Senin sadık kulunum ben,

Senin sadık kulun, Yarabbi,”

diye dil döktüm ona.

“Senin gizli iraden bundan böyle

yasam olacak benim

ve ben ebediyen

itaat edeceğim sana.”

*

Fakat Tanrı hiç cevap vermedi bana,

Sadece güçlü bir bora gibi uğuldadı,

uğuldadı ve gömüldü sessizliğe.

*

Bin yıl sonra yine tırmandım

kutsal dağa

ve yine seslendim O’na:

*

“Ey Yüce Yaratıcı,” dedim,

“sen tasarladın beni, tamam,

itirazım yok buna,

sonra balçıkla bir biçim,

soluğunla da hayat verdin bana.

*

bunlar için, borçluyum, biliyorum,

kendimi, cismimi, gölgemi sana

ve borcuma da sadığım;

bir gün mutlaka ödeyeceğim,

ödeyeceğim, ama

uzatmanı niyaz ediyorum senden

bu borcun vadesini,

şöyle bin yılcık kadar daha.”

*

O gün, Tanrı yine açık bir cevap

vermedi bana.

Fakat bin kanadın hışırtısıyla

bir kuş sürüsü gibi

üstümden geçip gitti.

*

Ve bin yıl sonra yine

tırmanıp kutsal dağa

seslendim, seslendim O’na:

“Baba, baba, baba,” dedim,

*

“Bak, senin oğlunum ben.

Merhamet ve sevgiyle

hayat verdindi bana;

biliyorum bunu, elbette biliyorum

ve bildiğim için de -bari

ben de sevgi ve kullukla

götüreyim işi,

diyorum kendi kendime.

*

ve yerin tüm sevgisiyle

yönelmek için de sana,

senin yer krallığını üstlensem,

diyorum, iznin olursa eğer?”

*

Tanrı yine açık bir cevap

vermedi o gün bana,

yüksek tepeleri örten sessiz,

yalnız bir bulut gibi

kalkıp gitti üstümden,

bir başka sonsuzluğa.

*

Bin yıl sonra yine tırmandım

kutsal dağa

ve seslendim Tanrı’ya:

*

“Tanrım, sen hem amacımsın, benim,

hem ona varmak için

teptiğim yolsun,” dedim,

*

“Ben senin dününüm,

sen benim yarımınsın.

Ben toprağın içindeki

kökünüm, kökün, senin;

sen de benim göğe doğru açan

çiçeğimsin, çiçeğim;

*

Ve güneşin altında birlikte büyüyor,

birlikte boy atıyoruz

göğe yukarı.”

*

İşte o zaman Tanrı bana doğru eğildi

ve tatlı sözler fısıldadı kulağıma.

Ve kendisine koşan bir dereciği

nasıl bağrına basarsa, deniz,

O da işte öyle bağrına bastı beni.

*

O günden sonra,

indiğim vadilerde de

gezdiğim ovalarda da

artık hep yakınında oldu, Tanrı.

 

İKİ KEŞİŞ

Issız bir dağda, Tanrı’ya kulluk eden

ve birbirini pek seven

iki münzevi yaşıyordu.

Bir tek toprak kapları vardı

ve sahip oldukları tek eşya

buydu, bu iki münzevinin.

*

Bir gün ayartıcı bir ruhun,

keşişlerden yaşça büyüğüne

güçlü bir dürtüyle

musallat olacağı tuttu.

*

Ve yaşlı keşiş, genç olana,

“Uzun zaman oluyor ki,” dedi,

“seninle beraber yaşıyoruz.

Artık ayrılma zamanı geldi.

Ama, ayrılmadan önce

paylaşmamız gerekecek, tabii,

Tanrı ne verdiyse,

ortak olduğumuz şeyleri.”

*

Öteki keşiş hem şaşırdı,

hem üzüldü buna

ve “Çok üzdü beni,” dedi,

“böyle durup dururken,

bırakacağını söylemen

bu yoksul çömezini, üstat.

Fakat ne gelir elden,

gitmek zorundaysan,

ne diyebilirim, kader.”

*

Bunları söyledikten sonra da

toprak kabı getirdi

ve uzatırken onu yaşlı keşişe,

“Bunu bölemeyiz, kardeşim,” dedi,

“al, senin olsun.”

*

Bunun üzerine, öteki,

daha önce onda hiç görülmeyen

soğuk, uzak

şaşırtıcı bir tonla,

“Bağış kabul edemem,” dedi,

“kendi payımdan başka

Hiçbir şeyde yok gözüm.

Kabı bölmemiz gerekiyor.”

*

Genç keşiş, “Ama kabı kırarsak,

bu ortada, besbelli,” dedi,

“ne senin, ne benim işine yarar.

En iyisi ve uygun görürsen, tabii,

kura çekelim aramızda,

kabı o alıversin,

artık kime çıkarsa.”

*

Fakat yaşlı keşiş direndi,

“Adil bölüşmeden

ve benim kendi payıma

düşen parçadan başka

bir şeye razı olamam,”

diyerek itiraz etti buna,

“Kabı ikiye bölmeliyiz,

başka çözüm istemem.”

*

İş buraya varınca,

başka söz bulamadı, genç keşiş,

“Gerçekten istediğin buysa,” dedi,

“ve işine yarayacaksa eğer,

pekâlâ, öyle olsun,

getir kıralım kabı,

yeter ki, kırılan, kalp olmasın.”

*

Fakat o an, genç münzevi açıkça

böyle erdem ve bilgelik makamında

inciler döktürdükçe

yaşlı keşişin yüzü

bir öfke bulutuyla

karardıkça karardı

ve ayartıcı bir dürtü

onun sesini kullanarak

ve onun dudaklarıyla

genç keşişe, “Seni melun,

seni ermiş bozuntusu seni,

kavga istemiyorsun ha,

öyle mi, öyle mi?” diyerek

üzerine yürüdü, ötekinin.

*

Ama bu saldırı hamlesi

toprak kabın, genç keşişin eliyle,

kaşarlanmış azgının

tepesi kazınmış kafasında

parçalanmasını önleyemedi

ve yüzünün, gözünün

kan revan içinde kalmasını…

 

‘VERMEK’ VE ‘ALMAK’ ÜZERİNE

İsa’nın yaşadığı günlerde

yastıklar dolusu iğneleri olan

hasis bir adam vardı.

İsa’nın annesi bir gün bu adama gitti ve

“Komşu,” dedi, “oğlumun giysisi yırtık;

tapınağa gitmeden önce

oğlumun giysisini onarmam gerekiyor.

Bana bir günlüğüne

bir iğne veremez misin ödünç?”

*

Adam İsa’nın annesine

bir tek iğne bile

vermesine vermedi, fakat

tapınağa gitmeden önce

aktarması için oğluna,

”Vermek” ve ‘Almak’ üzerine

ilmihal bilgileriyle soslu,

yağlı mı yağlı

ve geri ödemesiz

bir dolu vaaz verdi.

ADALET

Bir gece şenlik vardı sarayda,

bir adam geldi ve prensin önünde

yüzüstü kapandı yere.

Gözlerini bu yabancıya çevirdi

davetlilerin hepsi.

Adamın bir gözü çıkmıştı

ve kan sızıyordu o gözün oyuğundan.

*

Prens, “Başına ne geldi böyle?”

diye sordu adama.

Yabancı, “Prens hazretleri,”

diye başladı anlatmaya,

“meslekten bir hırsızım bendeniz,

gökte ay olmadığı için

dün gece, sarrafın dükkânını

soymaya karar verdim.

Fakat zifiri karanlıkta

bir yanlışlık yapmışım,

sarrafın dükkânını atlamış

dokumacı dükkânına girmişim.

*

İşte orada da, yol üzerine konan

dokuma tezgâhına çarptım

ve sivri bir şey çıkardı o an

bu gözümü yerinden.

*

Şimdi, ey haksever prensim,

ben bu dokumacıya karşı,

kısasa kısas, adalet istiyorum sizden.”

*

Bunun üzerine, prens hazretleri

adam gönderiverip

dokumacıyı huzuruna getirtti

 ve yargılama sonunda

bir gözünün çıkarılmasına

hükmedildi onun da.

*

“Ey prens hazretleri,” dedi dokumacı,

“hüküm bence de doğru.

Benim de bir gözümün çıkarılması

adil olmasına adil olabilir de, fakat

ne yazık ki, dokuma sırasında

dokuduğum kumaşın

iki yüzünü de görebilmem için

iki göz gerekiyordu bana.

*

Oysa, bir komşum var, mesela,

kendisi ayakkabı tamircisi;

ve onun da iki gözü var;

ama iki göz gerekmiyor

işinde bu komşuma.”

*

Prens, bu sefer de adamlarını salıp

ayakkabı tamircisini getirtti huzuruna.

Ve hemen orada, o anda

gördüğü dünyayla, yaptığı işi

adalet terazisiyle tartıp,

gözeterek komşuyla denkliğini,

bu zavallı adamın da

çıkardılar gözlerinden birini.

*

Sonra, ayakkabıcı

nasıl emsal olduysa demirciye,

demirci yorgancıya,

yorgancı marangoza,

marangoz duvarcıya

emsal ola ola, sonunda,

hırsızlardan, aylaklardan

iki gözü de açık

kimse kalmadı o şehirde

*

ve adalet yerini bulmuş oldu,

herkes için, böylece,

adalet tahta oturdu,

ve zulüm müsavi oldu

yoksullarla mağdurların üzerinde.

TİLKİ

Bir tilki, gün doğarken

kendi gölgesine baktı

ve “Bugün öğlen yemeğine

bir deve indirebilirim gövdeme,”

dedi kendi kendine.

*

Ve öğlene kadar bütün bir sabahı

her yerde deve arayarak geçirdi.

Fakat öğlen vakti bir ara gözü

yine kendi gölgesine ilişti

o zaman da kendi kendine,

“Ah, bulabilsem,” dedi,

“bir fare de aynı işi görür,

küçük bir fare bile.”

AKILLI, HİKMETLİ KRAL

Bir zamanlar Wirani şehrinde

hem güçlü ve dirayetli,

hem de akıllı, hikmetli

bir kral hüküm sürerdi.

Ve bu kral kendi gücünden korkar,

ama kendi aklını sever

ve ona güvenirdi.

*

Bu şehrin ortasında,

suları serin mi serin,

içimi güzel bir kuyu vardı;

şehrin halkı da,

kralın kendisi ve saray çevresi de

bu kuyunun suyunu içerlerdi;

başka bir kuyu, bir dere,

bir su kaynağı yoktu çünkü.

*

Bir gece, herkes derin bir uykudayken,

bir sihirbaz gizlice girdi şehre

ve koynundan çıkardığı şişeden

birkaç damla bilinmeyen bir sıvı

damlattı bu kuyuya.

*

Sonra kendi kendine

ve olup biteni izleyen cinlerine,

“Şu andan itibaren,

bu sudan içen kişi aklını kaçıracak,” dedi.

*

Ertesi gün, Kral ve Kral Naib’i hariç,

şehirde yaşayan herkes,

hatta olacakları bilen

sihirbazın kendisi

içtiler bu kuyunun suyundan

ve içen delirdi, içen delirdi, içen…

*

Gün boyu sokaklarda,

çarşıda, tapınakta

kulaktan kulağına

dolaşan söz şu oldu:

“Kral delirmiş, Kral

ve onun Naib’i, üşütmüşler kafayı.

Artık yönetemezler bizi bu ikisi.

Tutmayalım onları başımızda.

Alaşağı edelim,

Bu tozutmuş Kral’ı

Naib’iyle beraber.”

*

O akşam, Kral Hazretleri,

altın bir kâseyi

bu kuyudan doldurulup

getirilmelerini buyurdu uşaklara.

*

Ve getirdiklerinde kâseyi

yarısını kendisi içti, suyun,

kalan yarısını da

Naib’ine uzattı, içmesi için.

*

Ve o akşam bu uzak Wirani şehrinde

büyük bir kutlama yapıldı

Kral da, Naib’i de, şükür,

akıllandılar diye.

 

İHTİRAS

Üç adam bir araya geldiler

bir masanın etrafında, bir meyhanede.

Adamlardan biri dokumacı,

biri marangoz, biri de mezar kazıcı.

Dokumacı, “Çok nadide ketenden

kefenlik kumaş sattım bugün

üç kırmızı altına.

Bu gece şaraplar benden,” dedi.

Marangoz, “Ben yaptığım en iyi

tabutu sattım bugün,” dedi,

“Şarabın yanında kuzu çevirmesi de

bu gece benden, dostlar.”

“Bugün ben sadece bir mezar kazabildim,

ama cenaze sahipleri

iki kat ücret ödediler bana.

İzin verin, şarabın ve kuzunun yanında

ballı börek de benden olsun bu gece.”

Ve bu üç ahbap, yarışırcasına birbiriyle

sofrayı donattılar da donattılar;

bütün gece yediler, içtiler, eğlendiler.

Müşteriler bu gece

saçıp savuruyorlar,

bonkörlükte yarışıyorlar diye

meyhaneci, sevinçten havalarda uçuyor,

karısına, iki lafın arası

göz kaş edip, gülücük yolluyordu .

Uç arkadaş, ay doruğa varınca

çıktılar meyhaneden

ve yolda şarkılar söyleyerek,

naralar ataraktan evlerine gittiler.

Meyhaneci ve yanında karısı,

meyhanenin kapısında dikilmiş

bakarlarken onların arkasından,

“Ah bu beyefendiler!” dedi eşine, meyhaneci,

“Ne kadar eli açık ve soylulardı!

Ne olur, her gece gelseler de ihya etseler bizi!

O zaman oğlumuz büyüyünce

bir meyhaneci olmaz,

sabahtan akşama kadar

çalışmak zorunda kalmazdı bizim gibi.

Okuturduk onu,

O da işini sıkı tutar, papaz olurdu belki.”

YENİ ZEVK

Yeni bir zevk keşfettim dün gece.

Tam bu zevki deniyordum ki ben,

bir melek ve bir şeytan

evin eşiğinde

nasılsa birbiriyle

burun buruna geldi

ve hemen yaka paça

kavgaya tutuştular.

Benim keşfettiğim

şu yeni zevkten başkası

değildi bu kavganın konusu.

Biri, “bu günahtır, bir günah,

bir günah ki, simsiyah!”

diye bağırırken,

öteki, “Hayır, affetmişsin sen,

bence sevaptır, sevap!”

diye itiraz etti hemen

ve ekledi ardından,

“bir günah olsa bile,

bu bembeyaz bir günah!”

MEZAR KAZICI

Bir keresinde, defnederken

ölü benliklerimden birini,

mezar kazıcı yanıma geldi ve bana,

“Defin için buraya gelenler içinde

bir tek senden hoşlanıyorum,” dedi.

*

“Bu pek mutlu etti beni,” dedim,

“fakat öğrenemezsem eğer,

bu hoşnutluğunu, senin

nasıl hak ettiğimi

meraktan hemen şimdi

öleceğim bir kere daha?”

*

“Senden hoşlanıyorum, çünkü,” dedi,

“Defin için buraya gelen ötekiler

ağlayarak geliyor,

ağlayarak terk ediyor burayı;

bir tek sen gülerek geldin

ve gülerek ayrılıyorsun burdan.”

TAPINAĞIN BASAMAKLARINDA

Dün akşam, tapınağın

mermer basamaklarında,

iki adam arasında oturan

bir kadın gördüm.

Kadının bir yanağı solgundu

tapınağın taşları gibi

solgun ve soğuk;

öteki yanağıysa

nar gibi kızarmıştı,

birazdan o yanakta

alev alev yanan

bir gül açacaktı sanki.

KUTSANMIŞ ŞEHİR

Gençlik günlerimde bana,

surlarının içindeki herkesin

Kutsal Kitaba göre yaşadığı

bir ‘Tanrı Şehri’nden söz etmişlerdi.

Ben de, daha o günlerde,

“Bu şehri arayıp bulacağım,

bu şehri ve o kutsanmışlığı…”

demiştim kendime.

Fakat dediklerine göre,

çok uzaktı bu şehir.

Bunu hesap ederek

uzun bir yolculuk için

hazırladım kendimi.

ve Tanrı’nın ışıklı günlerden birinde,

Tanrı’nın şehri için, yaya,

koyuluverdim yola.

Kırk gün yol teptikten sonra

şehri uzaktan gördüm

ve kırk birinci gün

kapısından içeri girdim, şehrin.

Bir de ne göreyim,

şehirdeki herkesin,

ama herkesin bir tek gözü

ve bir tek kolu var yalnız.

Şaşırıp kaldım buna

ve sordum kendi kendime,

“Böylesine kutsanmış,

korunmuş bir şehirde

yaşayan insanların

duvarların, aynaların ardını

gösterecek gözleri

ve geçmişte, gelecekte onları

uçuran kanatları değil de

tek gözleri, tek kolları mı olmalıydı,

Allah’ım?”

Ben bunları içimden geçirerek

çevreme bakınırken,

fark ediverdim ki birden

şehrin sakinleri de

bana şaşırmışlardı,

iki sağlam gözüm

ve iki sağlam elimle

ben onlarda daha çok

hayret uyandırmıştım.

Hemen yaklaşarak onlara,

anlamaya çalıştım burda olup biteni.

“Yanlış şehre mi geldim,” dedim,

“Herkesin Tanrı’nın Kitabına’

uyarak yaşadığı

Tanrı’nın Şehri değil mi burası yoksa?”

onlar da, “Evet, doğru,

burası o kutlu şehir,”

diye cevap verdiler bana.

“Peki,” dedim,

“başınıza ne geldi,

Nerde sağ gözleriniz

ve sağ elleriniz sizin?”

Bu sorum üzerine çevrede

bir hareketlenme oldu

ve içlerinden biri

“Gel bizimle ve gör,”

dedi, hepsinin adına.

Şehrin ortasındaki

mabede götürdüler beni.

Ve orada bir mahzende

bir kesik eller yığını,

bir başka mahzende de

fıçılar, fıçılar dolusu

çıkma gözleri gösterdiler.

Ağzım açıkta kaldı o an;

“Hangi zalim,” diye haykırdım,

“hangi cellat reva gördü sizlere

bu görülmemiş kötülüğü?”

Bir uğultu yükselti içlerinden.

Sonra yaşlıca biri

yanıma yaklaştı

ve şunları söyledi bana:

 “Bunu biz kendimiz yaptık,

ey meraklı yabancı, dedi

biz kendimiz kıydık, evet,

kendi ellerimize,

kendi gözlerimize.

Bunu yaptık ki, Yüce Tanrı,

içimizdeki kötülüğe karşı

üstün çıkarsın bizi.”

Ve yüksek bir sunağa alıp götürdü beni.

Kalabalık da peşimizden geldi.

Yaşlı adam orada,

sunağın üstündeki taşa hakkedilmiş

kitabeyi gösterdi.

Şunları okudum orda:

“Sağ gözünüz bir suç işletirse size,

çıkarıp atın onu;

gözlerinizden birini

kaybetmeniz daha iyidir çünkü,

bütün bedeninizin ateşte yanmasından.

Ve sağ eliniz size suç işletirse,

kesip atın ve kurtuluverin ondan;

ellerinizden birini

kaybetmeniz daha iyidir çünkü

bütün bedeninizin ateşte yanmasından.”

Bunları okuyunca

Anladım başlarına geleni.

Ve dönüp kalabalığa,

“Aranızda hâlâ iki gözü,

iki eli de olan

bir tek Allah’ın kulu

yok mu, Allah aşkına?”

diye sormadan edemedim.

“Yok,” dediler, “yok, olamaz da,

henüz okumayı bilmeyen,

çok genç olanların dışında,

bu kutsal kitabeyi okuyan

ve iki gözü de, iki eli de

hâlâ yerinde duran

kimse yok aramızda.”

Kalabalıkla beraber

çıkar çıkmaz o meşum tapınaktan,

korkular içinde,

arkama bakmadan

adeta kaçarak uzaklaştım

o lanetli şehirden

çünkü pek genç değildim

ve pekâlâ okuyabiliyordum

o kanlı kitabeyi.

İYİ TANRI, KÖTÜ TANRI

İyilik Tanrısı’yla Kötülük Tanrısı

bir dağın doruğunda karşılaşmışlar.

İyilik Tanrısı,

“İyi günler, birader,”

demiş biraderine.

Kötülük Tanrısı da,

“Sana da, sana da,” diyerek, başını çevirmeden karşılık vermiş ona.

İyilik Tanrısı,

“Kötü günündesin galiba?” demiş,

öyle muhabbet olsun diye;

Kötülük Tanrısı,

“Evet, öyleyim, çünkü,” demiş,

“bu son zamanlarda sık sık

beni seninle karıştırıyorlar;

senin isminle çağırıyorlar beni

bu, beyinsiz insanlar.

Bu da, doğrusu,

biraz rahatsız ediyor beni.”

İyilik Tanrısı, “Aa, evet, evet

beni de karıştırıyorlar

sık sık seninle,” demiş,

“çağıran çok oluyor

beni de isminle, senin.”

Kötülük Tanrısı, bunun üzerine,

insanların aptallığına

lanet okuya okuya

yürüyüp gitmiş oradan.

“KUSURSUZ DÜNYA”

sen ey yitik ruhların Tanrısı,

sen ey, Tanrılar arasında yitirilmiş olan;

işit sesimi:

sen ey, benim gibi kaçık,

serseri ruhları gözeten

merhametli kader,

işit sesimi:

kusursuz bir türün içinde,

kusursuz varlıkların arasında

ben en kusurlu olanım,

en yetersiz olan…

bir insan kaosuyum ben,

bir insan nebulası,

bir düşünce, bir rüya ve hayal,

bir tutku, bir özlem

ve hezeyan karmaşası…

tamamlanmış dünyalarda geziniyorum,

sıvası, badanası yapılmış,

gedikleri kapatılmış

kelepir öğretiler arasında;

sağlam, sarsılmaz,zırhlı, miğferli

yasa insanları arasında,

saat gibi işleyen

düzen insanları arasında,

düşünceleri, düşünce biçimleri

güzelcene sınıflara ayrılmış

güzelcene raflara, reyonlara dizilmiş,

rüyaları bir düzene konulmuş,

görümleri, sezgileri kodlanmış,

cennetlikler arasında dolaşıyorum.

öyle insanlar ki bunlar,

Allah’ım, erdemleri de ölçülü tartılı,

günahları da ölçülü tartılı;

karanlığın dibinde işlenen

en küçükleri bile, günahların

ve en gizlileri erdemlerin,

tanımlanmış, kodlanmış

ve geçilmiş kodekslere, kataloglara.

yapılıp edilecek işlere göre

dilimlere bölünmüş günler, geceler

ve şaşmaz bir doğrulukla işleyen

kurallarla yönetiliyorlar.

yemek, içmek, uyumak

ve ölümü denemek,

sonra, vakti gelince

yorgun düşmek,

uzanıvermek kanepeye…

çalışmak, oynamak,

şarkı söylemek, dans etmek

ve sonra…

sonra saatler vurunca hurra, yataklara!

yine bunun gibi, düşünmek,

yine bunun gibi hissetmek

ve sonra, yine bunun gibi,

ufkun orada

görünce o parlak yıldız

son vermek bir kere daha

düşünmeye ve hissetmeye.

yüzüne gülümseyerek çalmak,

fikrini, zamanını

ya da rolünü

bir komşunun.

cömert, iyiliksever havalarla

hediyeler dağıtmak,

onur yüceltici övgülerde bulunmak,

temkinlice suçlamak,

bir gönlü tek sözcükle

viraneye çevirmek,

bir tek nefesle bir bedeni

yakıp yıkmak, kül etmek

ve sonra…

sonra, dolunca

gündelik çalışma süresi

yıkayıp arındırmak elleri.

kurulu bir düzenle uyum içinde

sevmek, âşık olmak;

önceden kavranılmış bir tarzda

sahnelemek

kendi benliğini en iyi, en ileri;

ilmihale uyarak tapınmak Tanrılara,

sanatlıca şaşırtmak

ya da savuşturmak

başından şeytanları

ve sonra, unutmak bütün bunları,

unutmak bütün bunları,

unutmak bütün bunları,

belleği kökten silip sıfırlamak

bir tuşu tıklayarak.

hayal edilecekse,

güçlü bir güdüyle hayal etmek,

düşünülecekse,

derinlemesine düşünmek;

ve ölüm yokmuş gibi

hissetmeyi başarmak

mutlu olunacaksa.

Hamlet gibi soylu olmayı bilmek,

acı çekilecekse,

ve sonra…

sonra, kadehi boşaltmak,

yarın, ağzına kadar

doldurmak için yine.

bütün bunlar, ey Tanrım,

önceden tasarlanmış olarak

gündelik hayatın rahmine düşer,

önceden karar verilerek,

hesaplanarak getirilir dünyaya,

kılı kırk yararak beslenir büyütülür,

sıkı disiplinle yetiştirilir,

akılla yönetilir,

yöntemle, yavaş yavaş

öldürülür ve gömülür.

ve bütün bunların

insan ruhundaki

sessiz mezarları bile

işaretli ve numaralıdır.

kusursuz bir dünya bu;

hatasız, eksiksiz,

tamamlanmış bir dünya,

aşkın, harikalar dünyası,

Tanrı’nın cennetindeki

en olgun meyve,

insanlığın düşünce

ve tasarım harikası.

fakat ben niye buradayım, Tanrım,

doyurulmamış tutkunun

yeşil tohumu olan, ben kaçık?

ne doğuda ne batıda gidecek yeri olan

deli mi deli bir fırtına,

yanıp giden bir kuyruklu yıldızın

yitik parçası -ya da

arka yüzü, sarhoş bir gezegenin.

ben niye buradayım, niye burada?

ve sen neredesin,

sen ey yitik ruhların Tanrısı,

sen ey, Tanrılar arasında

yalnız ve yitik olan?

Kaynak: Kaçık-The Madman Halil Cibran Türkçesi: Cahit Koytak, Kapı Yayınları 1. Basım: Nisan 2012,İstanbul

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

....

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.