“CENNETE, RASÛLULLÂH SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEME İMAN EDENLER GİRECEKTİR.”

 

“Tanrıya inanmakla müslüman olunsa,
şeytandan kıdemlisi bulunmazdı.”

Mustafa Huzni Uluğ KIZILKEÇİLİ

 

“Cennete kimler girecek?”

Bu soru herkes tarafından bir şekilde açıklanır/açıklanmaktadır.

Fakat doğru olan (bize göre şudur):

Cennete Allah Teâlâ’ya iman edenler, değil, Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve selleme iman edenler gidecektir.

Bu ne demektir?

Bu şu demek oluyor.

Biz hakiki ve İslam dini üzere iman etmeyi kimden öğrendik?

Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’den. O kimden öğrendi Cebrail aleyhisselâmdan. O kimden öğrendi? Allah Teâlâ’dan

Allah’a iman etmek. Ancak hangi Allah’a?

Biz Müslümanlar Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin Allah’ına iman ettik.

Yani Müslümanlar Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin getirdiği Kur’ân-ı Kerim’deki beyan ettiği açıkladığı Allah Teâlâ’ya iman ettik.

Eğer Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve selleme iman ediyorsak, o zaman doğru iman üzereyiz.

Yeryüzünde Hz. Adem aleyhisselâmdan beri çeşitli inançlar, hakikatin yanında ifrat ve tefrid arasında geldiler. Bu inanç seviyesi ve mevzunu müslümanlarda dahi farklılıklar gösterdiğini düşününce, her kulun fıtrat gereği iman ettiği/edeceği bir Allah/ilah  inancı var.  Denilir ki, “nefesler sayısınca veya nefisler sayısınca” İnsanların kalbindeki inandığı Allah/ilah inancı çeşit çeşittir.

Ben Allah Teâlâ’ya iman ediyorum demek Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve selleme iman ediyorum demektir. O halde cennete Allah’a iman edenler değil, Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve selleme iman edenler girecektir. Yine  bizler Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin ilâh inancına tabi olmadığımız sürece gerçekten iman edenlerin safında olmak şöyle dursun, batıl yolun temsilcileri olmaktan kurtulamayız.

Bu konuyu teyid için şu menkıbeleri tekrar hatırlatalım.

Dirayet tefsirinde otorite olan Fahreddin-i Râzî (rahmetullahi aleyh) âhirete intikal ettiğinde, kabirde sorgu melekleri (Rabbin Kim? Nebin Kim?….) malum sualleri sordular. Hepsine cevap verdikten sonra “Senin imanın nasıl bir iman?” suali­ne gelince cevap veremedi. Aklına bir türlü cevap gelmeyince zamanın büyük velisi manevi Necmüddîn el-Kübrâ kuddise sırruhu’l-azîz Hazretleri ona yardım eder.. Necmüddîn el-Kübrâ der ki;

“Taklit­tir, de, taklit.”

“Taklittir”, diyor. Melekler;

“Kimin taklidi?” diye tekrar soruyorlar.

“Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin taklidi,” diyor. Sorgu Melekleri

“Tamam geçtin”, diyorlar.

Bunun için kelime-i şehâdette olsun, kelime-i tevhîdde olsun, ba­zı irfan sahibi büyüklerimiz

 “La ilâhe illa’llah alâ muradillah” “La ilâhe illa’llah’tan Allah Teâlâ’nın kastettiği murat ne ise”,

”alâ murad-ı Rasulillah” “Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz tebliğ ederken ne kastediyorsa ben de o kasıt­la diyorum” veya “sen de öyle de” derler. Bu taklittir.

Başka kıssa daha vardır:

Hz. Mûsâ aleyhisselâm zamanında Firavun’un palyaçoların­dan biri, Hz. Musa aleyhisselâmı taklit ediyor. Malum, Hz. Mûsâ aleyhisselâm kıllı vücutlu, gö­bekli, başı dazlak bir zât-ı şeriftir. İşte adam, başına işkembe geçiriyor, o zaman naylon yok tabiî, karnına bir yastık koyuyor, elinde asayla Hz. Musa aleyhisselâmı taklit ediyor. Niye, Firavun’u güldürecek çünkü. Hz. Mûsâ aleyhisselâm bunu haber alıyor.

Bir mükâleme, yani Allah Teâlâ ile konuşma sırasında, “Bunu kahret Yâ Rabbî” diyor. “Kahretmem” diye hitap ediyor Cenâb-ı Allah Teâlâ

“Firavun’u değil, seni taklit ediyor.”

İnceliği anlayabildiniz mi? (Kaynak olarak Ö. Tuğrul  İNANÇER, Gönül Sohbetleri, İst, 2005, s. 13)

Allah Teâlâ buyurdu ki

“Hayır, hayır, Rabbine yemin olsun ki, onlar aralarındaki çekişmeli, ihtilâflı konularda, seni hakem yapmadıkça, senin icraatından, uygulamandan dolayı içlerinde hiçbir burukluk duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olmayacaklar.  (Ahmet Tekin Meali: Nisa , 65)

*****

RASÛLULLÂH SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEMİ, MÜSLÜMANLAR NİYE KISKANIYOR?

Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemi bir şekilde tenkit etmek, O’nu şirk babında Allah Teâlâ’ya rakip görmek günümüzde moda oldu.

 O’nun yüce şahsiyetini görmemek.

Görmemek ne kelime,  O’nu müsteşrik edasıyla dinden silip atmak bir vazife addediliyor?

Ne oldu bu Müslümanlara!

Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve selleme karşı olmak yoksa dinden dönmenin başka bir şekli mi?

Gün geçtikçe adı Müslüman, kendi de  Müslüman (!), fakat Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve selleme düşman kişiler artıyor ve eksilmiyor.

Neden?

Diyebilirsiniz, hayır öyle bir şey yoktur.

Var Efendim var!

Onların işine bak; kulluğuna bak; cemaatine bak, liderine bak; hocasına bak; şeyhine bak ; dergisine bak, …

Baktıkça bakın …hiçbirinde Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve selleme dair  az da olsa “minnet babından” duyulan bir söz ve halleri  var mı ?

Yoktur.

Bazılarında da, Kur’ân-ı Kerim dillerine dolanmış duruyor.

Ne oldu?

 Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem nerede?

Niçin peygambere karşı hased edici  oldu bu Müslümanlar?

Tabi ki sebebi var.

Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem, “kulluğun” simgesi.

Tanrı olmak varken kul olmak kimin neyine..

Uçmak varken, kaçmak varken, gökler varken, sefahat varken; yerlerde durup, kulluk etmek, malını mülkünü paylaşmak,  namaz kılmak, insanların çilelerine talip olmak;

Kimin neyine.

Onlara ulaşmak için, Fenâ’ya çıkarsın, bekâya varırsın, o da yetmez, nasıl olsa peygamber gelmeyecek ya;

Yeri gelir Mehdi, yeri gelir İsâ olduklarını kabul etmeye mecbur olursun.

İşin garibi günümüzde “şeytan tatile çıktı diyorlar”dı da inanmazdım.  Meğer doğru imiş.

Şeytan bu günlerde istirahat ediyor.

İşin latifesi bir yana biz nerede hata yapıyoruz?

Cevabı yukarıda söylediğimiz gibi kimse “KUL” olmaya yanaşmıyor.

Kulluk zor iştir.  

Melek olsan bile kulluk zor iştir.

Cebrail aleyhisselâm meleklerin peygamberi iken Azâzil’in düştüğü durumlardan her zaman rahatsız olmuş ve sıkıntısını içinde hissetmiştir. Öyleki Kur’ân-ı Kerim’i indirdiği güne kadar kendini emniyette hissetmeyip, âlemlere rahmet olan Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem ile ancak huzura kavuşabilmiştir.

Bir gün Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem Cebrail’e:

“Yüce Allah, ‘seni âlemlere rahmet için gönderdim’ (Enbiya 107) buyuruyor. Bu rahmetten sen de istifade ettin mi?” demiş. O da:

“Evet, akıbetimden korkuyordum. Allah, bana: ‘O elçi güçlü­dür, Arş’ın Sahibi katında yücedir. Orada (kendisine) itaat edilen ve güveni­lendir’ (Tekvîr 81/20-21) şeklinde övgüde bulunduğu için sana iman ettim, demiş.”[1]

İsmail Hakkı Bursevî kaddesellâhü sırrahu’l azîz bu konuyu izah ederken şu görüşlere yer vermiştir:

“Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin rahmet oluşu mutlak, tam, kâmil, her şeyi içine alan, cami’, gaybî, ilmî, aynî, vucûdî, şuhûdî, geçmiş ve gelecekle ilgili tüm kayıtları kuşatan, ruhlar ve cesetler âlemi gibi diğer tüm akıllılarla ilgili âlemleri de içine alan bir rah­mettir…

Ey akıllı insan, iyi düşün ve anla ki Yüce Allah Teâlâ bize şunu haber vermektedir: Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve selleminin nuru, Allah’ın ilk önce yarattığı şeydir. Daha sonra tüm mahlûkatı nurunun bir bölümünden Arş’tan toprağa kadar yarat­mıştır…” [2]

Yine tahrif edilen Yuhanna İncil‘inde Hz. İsâ aleyhisselâm içinsöyleniyor denilse de “Sen olmasaydın felekleri yaratmazdım”müjdesine kavuşmuş Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem hakkında da şu şekilde söylendiğini hatırlatmakta yarar görmekteyiz:

“…Her şey O’nun aracılığıyla var oldu, var olan hiçbir şey O’nsuz ol­madı…”[3]

“…O, hep dünyadaydı, dünya O’nun aracılığıyla var oldu, ama dünya O’nu (gerçeğiyle) tanımadı…”[4]

Bu sözlerle maksadımız şudur ki kıskançlık ve hased duygusu insanın fıtratından doğmaktadır. Bu duyguların imanî çerçevedeki durumu terbiye ile alakalıdır. Bu nedenle Müslüman olması kişiyi bu huylardan uzak tutmaz. Yine Allah Teâlâ buyurdu ki;

 “Onlar mı Rabb’inin rahmetini taksim ediyorlar?”[5]

Ebu’l Leys Semerkandî, buradaki ifadeyi açıklarken “risâlet ve nübüvvetin anahtarları onların ellerinde mi ki onları diledikleri yere koyuyorlar? Risâlete, kulları­mızdan dilediğimizi ancak biz seçeriz” demiştir.[6]

Fahreddin Râzî, buradaki rahmet kelimesini izah ederken bu âyetin, bir önceki âyette müşriklerin “Kur’ân, iki şehirden birindeki büyük bir adama indirilmeli değil miydi?”[7] şeklindeki ifadelerinin cevabı olarak indirildiğini, dolayısıyla onların peygamber olarak bekledikleri kişilerin de Mekke’den Velîd b. Muğîre Tâif’ten de ‘Urve b. Mes’ûd es-Sakafî olduğu ancak bu kişilerin Allah Teâlâ için bir mana ifade etmediğidir..[8]

Allah Teâlâ Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemi kendisine rasül ve kul seçmiştir. Bu seçimde hata arayanlar dikkat etmelidir. O’nun habibini incitenler bir gün Hallac-ı Mansur’un akıbetine uğrayacağını bilmelidirler. (Aman Ya Rabbî!)

Aşağıdaki alıntılar ile  Müslümanların Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem hakkında dikkatli olmaları edep ve tazimde durumlarının ne olması gerektiğini anlamalıdırlar.

Mevlana Cami kaddesellâhü sırrahu’l azîz Nefehât’ında ” Hallac ne için i’dam edilmişdi?”  konusunda bir rivayeti şu şekilde aktarıyor.

‘Bir gün Hallâc’ın kalbinden şöyle bir hâtıra geçti ki, Hazreti Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem, mi’râc esnasında “niçin yalnız mü’minlerin affını diledi de bütün insanların affını dilemedi?”

O anda rûh-ı Nebî mütecessid (zahiren bedene bürünmüş) olarak kapıdan içeri girdi ve

“Bizim kalplerimiz Allah Teâlâ’nın ilhammahallidir, oraya her ne ilham edilirse öyle hareket ede­riz. Eğer bütün insânların afvını dilemem ilham edilmiş olsaydı öyle is­tirham ederdim” buyurdu. Bunun üzerine Hallaç, hata etmiş olduğunu an­ladı ve özür dilemek üzere başından sarığını çıkarıp tezellül (aşağılanma- özür) tavrı aldı.

Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz;

“Sarığını çıkarmak kâfî değil, benim rızâmı kazanmak için başını da vermelisin” buyurdu. Hallâc da bu teklife rızâ gösterdi. Onun için dâr ağacı üzerinde bulunduğu sırada,

“bu işin sebebini ve kimin muradı olduğunu biliyorum, fakat itâ’at ediyorum”demişti.[9]

Durumun inceliğini fark etmek gerektiğini daha iyi anlamış bulunmaktayız.

Fatih’in Hocası Hz. Akşemseddin, evliyaullahdan bu duruma düşmüşler  hakkında buyurdu ki:

Evliyadan bazıları zahir güzelliğe nazar etmezler, daima o mü­barek ruha nazar ederler. Hayran olurlar. Çünkü Evliyaullahın, Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin mübarek ruhuna aşık olmaları gerekir ki Hakk’ın ina­yeti erişip“cemâl”e müşahit olanlar. Zira Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin mübarek ruhu“Cemâlûllah” a âyine düşmüştür. Ondan başka bir şeyden mü­şahede edilmez.

Evliyanın bu makamda çok durmalarına sebep de budur. Baksana, dün­ya sevgililerinin aşkından âşık olanlar —Mec­nun gibi Ferhat gibi— meşhurdurlar. Hâlbuki o (âşıkların) maşukları bütün sultanların sultanıdır.

Sevgililer sevgilisidir. Hepsi onun hüsnünün nurundan bir nurdur. İster Yusuf aleyhisselâmın güzelliği olsun ister başkasının güzelliği olsun, sadece aslî nur Ruh-ı Muhammedidir. (veya aslı Ruh-ı Muhammedinin nu­rudur). O, zattan feyizlenir.

Her ne kadar, bunun gibi güzelliğe karşı hayran olmak bedî’i (beğenilen) değilse de Evliyaullah o makamda kalmışlardır. Onlardan her birine de“Cemâl ehli” derler. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem hazretlerinin mübarek ruhuna nazar ettiklerinden dolayı o makamda zât’ı müşahade etmezler. Sadece Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin mübarek ruhuna nazar ederler. Onun için buna aşk makamı derler. Zi­ra, Evliyaullah bu makamla aşkın galebesin­den kendilerini helak ederler. Yahut parlak sözler söylerler. Hallac-ı Mansur’un hakkı olmayan ve Şeriat-ı Muhammediye’ye münasip bulunmayan sözleri gibi – Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin ruhundan edep et­mezler.

(Böyle hallerde) Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin ruhu bir defada hakikât kılıcı ile helak eder. Şühe­da mertebelerini bulurlar.[10]

Hulasa; Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin  hakkında ileri geri konuşanlar ve O’ndan başkasının peşine gidenlerin akibetlerinin perişan olma ihtimali içinde olabileceğini hatırlatmak gerekir.

Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemi incitmekten Allah Teâlâ’ya sığınırız.

İhramcızâde İsmail Hakkı

 

 

 


 

[1] İsmail Hakkı Bursevî, Rûhu’l-Beyân, Beyrut 1985, V, 527. Tabresî de benzer ifadeler kullanarak bu konuşmayı nakletmiş, sonunda Cebrail’in:  “Allah, bana ‘O elçi güçlüdür, Arş’ın Sahibi katında yücedir’ kavliyle övgüde bulununca ben de sana iman ettim” dediğini belirtmiştir” (Ebû Ali el-Fadl b. el-Hasan et-Tabresî, Mecme’u’l-Beyân fı Tefsîri’l-Kur’ân, Beyrut 1994, VII, 106).

[2] İsmail Hakkı Bursevî, Rûhu’l-Beyân, Beyrut 1985, V, 528

[3] Yuhanna, Yeni Ahit, Yeni Yaşam Yayınlan, İstanbul 2000, 1: 3.

[4] Yuhanna 1:6-10.

[5] Zuhruf 43/32.

[6] Semerkandî, Bahr’ul Ulum, III, 256.

[7] Zuhruf43/31.

[8] Râzî, Mefatihul Gayb, XXVII, 209.

[9] Bkz:Tahirü’l-Mevlevi’nin”Hallac-ı Mansur’a Dair” Risalesi

[10] Akşemseddin Makâmât-ı Evliya, 12. Bab

 

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

....

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.