SARTRE, VAROLUŞ VE İNSAN —Eleştirel Bir Yaklaşım—

 

Varoluş (existence), İnsanî bir mesele olarak insanı, tanımı gereği insanlığın bütün çağlarında meşgul etmiştir. İnsan ölümlü bir varlıktır. Bunu bilen, bilebilecek olan dünyadaki tek varlık odur. Bu, insanı belirleyen en önemli özelliklerden birisidir. İnsanın düşünebilen niteliğe sahip oluşu, onu kendi üzerine düşünmeye zorlamış, bunun sonucunda onu, kendi varlığı karşısında sorumlu bir varlık konumuna getirmiştir, insanoğlunun bu varolma çabası, tarih süreci içinde farklı şekillerde tezahür etmiş, sonuçta aynı kapıya çıkmamış, aksine farklı neticelere ulaşmıştır. Kimisi varlığını kendine bağışlayarak varolmaya çalışırken, kimisi de varlığını bir yüce yaratıcı karşısında hissetmiştir.

Tarihte, varlığını kendine bağışlayarak varolmak çabasında olanlardan birisi, 20. Yüzyılın varoluşçu (existantialist) filozofu Jean Paul Sartre’dır. Varoluşçuluk, felsefî ekoller içerisinde geniş halk kitlelerine yayılabilirlik şansına sahip olmuş, dünyaya en çok yayılan felsefî ekoldür, demek sanırım yanlış olmaz. Bunun gerçekleşmesinde Sartre ve bu ekolün görüşlerini paylaşan Fransız yazar Albert Camus‘ün rolü başta gelir. Öyle ki, değişik görüşte birçok filozofu içinde barındıran bu düşünce ekolü, ateist varoluşçuluğu temsil eden Sartre’ın şahsında sembolleşir bir konuma erişmiştir. Bunda Sartre’ın dünya çapına yayılan roman, oyun vs. edebiyat türündeki eserleri önemli bir paya sahiptir.

Sartre, felsefesini kurarken temelde, fenomenoloji (görüngübilim)’nin kurucusu olarak bilinen Edmund Husserl ile varoluş felsefesinin önde gelen ateist filozofu Martin Heidegger‘e dayanır. (Heidegger, her ne kadar kendisini bir varoluşçu filozof olarak kabul etmemiş, bir varlık filozofu olarak görmüşse de sonuçta yine varoluşçuluğa dâhil edilmiştir.)

Sartre, felsefesinin merkezine insanı koyarak işe başlar. İnsanı somut (konkre), bireysel gerçekliği içinde ele alırken bütün egzintansiyalist filozoflar gibi «varoluş özden önce gelir» teziyle hareket eder, insan doğuştan ne olacağına dair hiç bir gerçeklik getirmez. Aksine o, doğduktan sonra kendini ne yaparsa odur. Bir başka ifadeyle insan, kendini vareden, kendini yaratandır. Bu bağlamda Sartre felsefesinde yaşam süreci insan için başlı başına bir tanrılaşma sürecidir. Sartre «insan tanrı olmak ister», derken dolaylı yoldan bunu ifade etmeye çalışır. Böylece Sartre varoluştaki inanç boşluğunu diğer bir ifadeyle tanrıya olan ihtiyacı karşılamak çabasındadır. Onun felsefesinde tanrıtanımazlık (ateizm) en vazgeçilmez esaslardan biridir. Ona göre insanın varoluşunun gerçekleşmesinde en önemli öge olan özgürlük ancak tanrının inkârı ile mümkün olabilir.

Sartre’ın düşüncesinde bütün varlıklar aleminde «kendisi için varlık (being for himself)» sadece insandır. Varoluşunu ancak o hissedebilir. Bu yüzden varoluşunu tamimiyle tatmalıdır. İnsan varoluşuna yaşam süresince zaman zaman hissettiği sıkıntı ve bununla gelişen “bulantılarla” kavuşur. Bu durumda varlık bir hiç konumuna düşer, insan korku, endişe ve tasa içinde dünyaya fırlatılmış, ölüme mahkûm zavallı bir varlık olur. Varoluşu bir başıboşluk, bir hiçlik, bir inançsızlık dairesi içerisine sığdırmaya çalışan Sartre için yaşam, hiç bir anlam ve amacı olmayan bir saçma (absurd)’dır. İnsan hiçbir şey için yaratılmamıştır. Sadece yaşam boyunca sonsuz varolma isteği karşısında sahip olduğu sınırsız özgürlük bilinciyle var olmaya çalışır. Onun için var olmak, insanın doğasında yer alan sınırsız istek ve ihtirası gerçekleştirmektir.

Tanrı’yı dünyadan çekmekle veya Dostoyevski’nin «tanrı olmasaydı, herşey mübah olurdu» sözünü felsefesinin çıkış noktası yapmakla Sartre, varoluşu suç ve günahtan zevk alacak bir insancıllık (humanism) düzeyine getirirken, bütün toplumsal ve ahlaksal kuralların inkârına gitmiş, bunu da insan özgürlüğünün sınırsızlığına bağışlamıştır.

İnsanın ölümlü bir varlık olduğu gerçeği karşısında yok olma korkusuyla sürekli bir bunalım, bir hiçlik, bir anlamsızlık içinde zavallı kalan Sartre’ın insanı, bireysel gerçeklik ve mutlak özgürlük peşinde koşarken, hayatını sıkıntılar ve bulantılar dünyası olmaktan kurtaramamıştır. Camus, «Birtek önemli felsefî soru varsa o da intihardır.» derken herhalde bir hiç uğruna yok olmanın getirdiği bu bunalımı dolaylı yoldan ifade etmek istemiştir. Sağlam bir varoluşsal temele sahip olmamanın getirdiği sıkıntılar, yaşamı bir işkenceye dönüştürmüştür. Hayat yaşamaya değer mi, değmez mi?..

İnsan kendisiyle sınırlı olarak kendisini tanıyamadığı gibi, yaşamı gerçek manada anlamlandıramaz. Bu durumda tanrılaşmaya çalışan insan, ölüm gerçeğini yok edemeyince “ölümlü bir tanrı” pozisyonuna düşer. Sonunda ölümün, bu anlamda yok oluşun yer aldığı bir hayatta insan gerçek mutluluğu elde edemez.

Sartre, diğer varoluşçu filozoflardan farklı olarak Marksizm’e meyleder ve Marksizm’i çağının en vazgeçilmez felsefesi olarak görürken, kendi felsefesini de bu sisteme dâhil ederek felsefî anlamda en büyük çelişkilerden birini yapar. Felsefesini soyut bir olgu «bilinç» üzerine dayandıran Sartre, öteden herşeyi materyalist bakış açısına göre ele alan, düşünceyi bile maddenin eseri olarak tanımlayan, İnsanî sayılabilecek her şeyin çıkış noktasını maddeye irca eden Marksizm’le ilişkisini «devrim» müştereğiyle ifade etmeye çalışırken, ondan da önemlisi «ateizm» müştereğini gözden kaçırır. Bu durumda Sezai Karakoç‘un dediği gibi, felsefesi gerçekte Heidegger’i Fransız düşünüşüne adaptasyonundan ibaret olan Sartre, kendi çıkışını kendisi yadsıyınca felsefesi asıl sahibine dönmüş oldu.

Sartre insanı, kapitalist dünya içindeki yalnızlığından, terk edilmişliğinden kurtarmak çabasıyla felsefesinin odağı yaparak varoluşçuluğunun temelde bir insancıllık olduğunu savundu. (L’Existantialisme est un humanisme). Ancak insanı köleliğin bir düzleminden ayırırken bir diğer olanına, yani kendi varoluşçuluğuna boğdu, insanı hayat boyunca tatmin olamayacağı insansal eksende varolmaya yöneltirken onu, mutlu etmek yerine boğuntuya soktu, insanı tanrılaşmaya yöneltti, fakat bununla doğasında varolan inanma ve yaratıcıya olan ihtiyacını karşılayamadı. İnsanı kendisiyle sınırlamanın getireceği çıkmazı kavrayamadı. Bütün çabasına rağmen varoluşçuluğunu bir «bunalım» felsefesi olmaktan kurtaramadı.

Sartre’ın varoluşçuluğunu kendilerine hayat felsefesi edinenler, onun temeldeki bir takım çıkmazlarını görmek yerine, meşrulaştırılmış bir başıboşluk dairesi içinde bütün eylemleri «formel» çerçevede toplanabilecek bir modacılıkla onun, eylemci varoluşçuluk bilinciyle varolmaya çalışmışlardır.

(Yazan:MUHAMMED SAİT)
Kaynak: AYANE DERGİSİ
EKİM 1988

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

....

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.