YAHUDİLERİN TÜRKLERDEN BAŞKA SIĞINACAKLARI DOSTU YOKTUR

 

TURKİSH PASSPORT- (2011) Film “Türkler Mazlumların Her Zaman Yanındadır.”

 

Yönetmen: Burak Arliel

Ülke: Türkiye Türkiye

Tür: Belgesel | Dram | Tarihi

Vizyon Tarihi: 21 Ekim 2011 (Türkiye)

Süre: 91 dakika

Dil: Fransızca, Türkçe, İngilizce

Senaryo: Deniz Yesilgun | Gokhan Zincir 

Müzik: Alpay Göltekin | Alp Yenier          

Yapımcılar: Bahadir Arliel | Guneş Celikcan | Cemal Noyan |

Firma: Interfilm Istanbul

Çekim Yeri: Bucharest, Romania

Özet

“Kim Bir Hayat Kurtarırsa Bütün Dünya’yı Kurtarmış Sayılır”

(Kur’ân-ı Kerim: Maide Suresi 32. Ayet Talmud, Sanedrin 37A)

“Ay, güneşe; bazen de güneş ay’a bakar” demiş atalarımız. II. Dünya Savaşı sırasında Türk diplomatlarının Osmanlı kökenli Musevi yurttaşlara pasaport sağlayarak, trenlerle Türkiye’ye kaçırmalarına odaklanan belgesel film, 66 yıllık sırrı da açığa çıkarıyor.

Projenin tarih danışmanlığını İstanbul 500. Yıl Musevi Vakfı Başkanı Naim Güleryüz, proje direktörlüğünü Yael Habif üstlenirken, Bahçeşehir Üniversitesi, Tekfen Vakfı, Türkiye Musevi Cemati sponsorluğundaki filmin çekimleri Fransa, Romanya ve Türkiye’de gerçekleşti..

İkinci Dünya Savaşı’nda Avupa’da Yahudilerin hayatlarını kurtaran Türk Diplomatları’na ithaf olunmuştur.

TÜRK DİPLOMATLARI

 

Numan Menemencioğlu Dışişleri Bakanı, 1942-1944

Behiç Erkin Paris Büyükelçisi, 1940-1943

Fruzan Çelik Belgrad Konsolosu, 1940-1943

 İ. Cemal Özkaya Atina Başkonsolosu, 1942-1944

Saffet Arıkan Vichy Büyükelçisi, 1942-1944

Pertev Şevki Kandemir Budapeşte Konsolosu, 1940-1945

Aldülhalit Birden Budapeşte Konsolosu, 1940-1945

Kudret Erbey Hamburg Başkonsolosu, 1940-1945

Galip Evren Hamburg Konsolosu, 1940-1945

Fuat Aktan Costanza Başkonsolosu, 1940-1945

Ragıp Rauf Arman Costanza Başkonsolosu, 1940-1945

Necdet Kent Marsilya Konsolosu, 1940-1945

Bedii Arbel Marsilya Başkonsolosu, 1940-1945

Mehmet Fuat Carım Marsilya Başkonsolosu, 1940-1945

Cevdet Dülger Paris Başkonsolosu, 1940-1945

Fikret Şefil Özdoğancı Paris Konsolos Yardımcısı, 1940-1945

Namık Kemal Yolga Paris Konsolos Yardımcısı,1940-1945

İrfan Sabit Akça Prag Konsolosu, 1940-1945

Selahattin Ülkümen Rodos Konsolosu, 1940-1945

Burhan Işın Varna Konsolosu, 1940-1945

 

 

Filmden

“Kötülüğün zaferi için gereken tek şey iyi kişilerin hiçbir şey yapmamasıdır.”

Edmund Burke 1729-1797

[Filmde birçok şahıs hatırasını anlatmıştır. Biz burada tek bir şahıstan dinlenilmiş gibi aktarmaya çalışacağız.]

İşgal Altındaki Fransa, 1942

Ben bu savaşı yaşadım ve savaştan canlı çıktım. Şimdi bu anılarım bana roman gibi geliyor. Sizin için bunların hiçbiri gerçek değil, çünkü olayları sadece kitaplardan okuyarak öğrendiniz. Sizin için farklı, ama benim için gerçek. O zamanlar 20 yaşındaydım, bebek falan değildim. Anlatacaklarımın hepsini yaşadım sinema salonlarında, lokantalarda. Sokağa çıkma yasaklarını, bombardımanları sokakta dolaşan askerleri hep gördüm. Baskınları, insanların tutuklanıp, götürüldüklerini gördüm. Metrolarda, binaların duvarlarında insanların idam edildiklerini anlatan bildirileri gördüm. Bir gün, babam koltuğunun altında bir gazeteyle eve gelip, anneme, “Savaş ilan edildi!” dedi.

1939 Eylül’üydü. Savaş yıllarını hatırlıyorum da, sokaklarda koşuşturuşumu bombardımanları ve sığınaklarda saklanmamızı. Kardeşlerimden birinin bacakları felçliydi. Çok iç karartıcı, zor zamanlardı.

12 Aralık 1941’de Şanzelize’de metrodan çıkıyordum. O zamanlar bilmiyorduk ama ilk büyük toplu Yahudi gözaltına almalarından biriydi. Polise o gün 1000 tane Yahudi almaları emredilmişti. Ellerinde listelerle, evlerinden Yahudileri topluyorlardı. Ama evleri basarak 1000 kişi toplayamamışlar. Öğleden sonra saat 4-5 gibi sokaklardaki Yahudileri almaya başladılar.

11 Aralık 1941’de Sen Nehri kıyısında bir Alman albayı öldürülmüştü. Almanlar hemencecik akşam 6’dan sonrası için sokağa çıkma yasağı ilan ettiler. Ertesi gün Place de la Republique’deki bir lokantada bir arkadaşımla buluştum. Lokantaya geldik, oturduk. Birden bir ses duyduk. Lokantanın önünde jipler ve motorsikletler durdu. SS içeri girdi ve herkesin evraklarını görmek istedi. Kimliklerimizi çıkardık. Benimkinde büyük kırmızı harflerle “Yahudi” yazıyordu. Kimliğimi gösterdim ve Türk Konsolosluğu’ndan aldığım evrakı çıkardım. Asker bana Fransızca: “Türk olabilirsin ama yine de Yahudi’sin.” dedi. Beni tutukladı. Arkadaşım Katolik’ti. Ondan anneme gidip, tutuklandığımı söylemesini rica ettim. Metrodan çıkarken, Alman inzibatı evraklarımı istedi. “Yahudi” ibaresini gördüler ve onları takip etmemi söylediler. Ne kadar zaman sonra bilmiyorum, gecenin köründe Compiegne istasyonuna vardık. Trenden indik. Ellerinde silahlar tutan askerlerle çevriliydik. 5’li sıra halinde uygun adım yürüyorduk. Nereye gittiğimizi bilmiyorduk. Öylece uygun adım yürüdük.

Aralık 1941 kışıydı. Hava çok soğuktu. Üstümde sadece ceketim vardı. Baskınlar kabus gibiydi. Sanırım 11. Bölgedeki en büyük baskın 1943’te olmuştu. Baskınlar ve tutuklamalar hergün durmaksızın devam ediyordu. O dönendeki atmosfor bu şekildeydi. Uyarılar oldu ama tutuklamalar hiç bitmedi. Daha büyük baskınlar da oldu ama bu baskın işgalin bariz göstergesiydi. Mahallede birkaç akrabamız vardı. Çok acıklı olaylar yaşadık. Kuzenim yeni evlenmişti ki, kocası düğünden hemen sonra sürüldü. Savaş atmosferi çok ağır ve zordu. Alman işgali, baskınlar Birçok insan Auschwitz’e gönderilmişti. Ama o zamanlar orasının ölüm kampı olduğunu bilmiyorduk. Almanya’daki çalışma kamplarından biri zannediyorduk. Korku sonradan geldi. Bize ne olacağı hakkında hiçbir fikrimiz yoktu. Bizi Drancy’e gönderdiler. Drancy kabus gibiydi. Drancy’de hayat kabus gibiydi. Barakalarda ısıtma yoktu. Orada çok az bir yiyecekle 6 ay yaşadık. Çok zordu. Sonra Almanlar, tabi Nazileri kastediyorum, bu sıkıntıları Paris’teki herkese yansıttılar. Kız kardeşim dışarıdaydı. Her hafta Haussmann Bulvarı’ndaki Türk Konsolosluk’una gidip görevlilere acaba ellerinden birşey gelir mi diye sorarmış.

Türk Devleti, Türk vatandaşlarını korumak ve kurtarmak istiyordu. Ne insancıl bir davranış.

1940-43 yılları arasında çok acı çektik. Ekmek ve ayakkabı karne ile dağıtılırdı. Her şey sıkıca kontrol ediliyordu ve şartlar çok zordu. Naziler Paris’e girdiklerinde devlet Nazilerin emirlerine boyun eğmek zorunda kaldı.

Türk kimlik kartlarımıza zorla, “Yahudi” yazan mühürler vurdular. Türk Yahudiler olarak tanındığımız için, o aşağılayıcı Yahudi Yıldızı’nı taşımak zorunda değildik. Yaşadıklarımız korkunçtu. Sürekli bize neler yapabileceklerini düşünerek korkuyorduk.

Sokakta Almanlarla karşılaşırsak, annem çocuklara; “Sana şeker verirlerse sakın alma. Zehirli olabilir.” derdi.

Hep korku içinde yaşıyorduk. Okulda bile. Bize birçok şey yasaktı. Parklara, sinemalara, tiyatrolara girmemiz, birçok işte çalışmamız yasaktı. Tabi çalışma yasağı o yaşta beni etkilemiyordu. Metro’da trenin sadece en son vagonunda seyahat edebiliyorduk. Geceleri sokağa çıkma yasağı vardı. Radyolarımızı Nazilere teslim etmek zorundaydık. Yahudilerin radyo dinlemesi yasaktı. İşgal boyunca sürekli devam eden bir antisemitist kampanya vardı. Meşhur bir tanesi Palais Berlitz Hall’daki büyük bir billboard’daki korkunç bir Yahudi karikatürüydü. Yahudi karşıtı teşhirler nasıl “bazı insanların” Fransızların hayatına sızdığını anlatıyordu. Bununla kastedilen insanlar Yahudiler’di. Bir Fransız bir keresinde: “Onların Yahudi olduğunu bilmiyorduk.” demişti. Bir keresinde, küçük bir çocuk beni göstererek annesine “Anne Bak! Küçük bir Yahudi!” demişti. Ne yapabilirdik ki? Ceketlerimizi alıp kaçsa mıydık? Geceleri Almanların gelip kapıları kırışını, sonrasında insanların ağlayışlarını duyuyordum. Kapıları kırıp, evlere giriyolar ve “RAUS, RAUS (DIŞARI, DIŞARI)” diye bağırıp, insanları sürüklüyorlardı.

Bunları duydukça korkuyor ve ağlıyordum. Dört yıl boyunca korku içinde yaşadık. Hergün sürgün edilen insanların haberlerini duyuyorduk. Londra radyosundan savaş haberlerini dinleyip yatağın altında uyurduk. En yoğun hatırladığım şeylerden biri hava saldırılarını bildiren sirenlerdi. Çalmaya başladıklarında paniklerdik. Anne-babamızın bizi gecenin ortasında uyandırıp, battaniyelere sarışını çok iyi hatırlıyorum. Beni engelli kardeşimi ve diğer bir kardeşimi. “Çabuk Çabuk” diye bağırırlar ve hep birlikte bodruma koşardık. Paris bombalandığında gaz maskelerimizi alıp bodruma koştuğumuzu hatırlıyorum. El feneri ve mum alıp sirenler susana kadar saklanırdık. Hava çok ama çok soğuktu. Çocuklar ağlıyor ve ben soğuktan titriyordum. Sadece korktuğumu hatırlıyorum, hep endişe içindeydim. Sesler beni korkutuyordu. Sirenleri hiç sevmem. Bombalama sesi yüzünden şoka girerdim. Çok korkardım. Alarmlar çaldığında yanımıza gaz maskeleri, biraz şeker ve su alarak metroya koşar alarm susana kadar metroda uyurduk.

Temmuz 1942’deki Vel d’Hiv baskını sırasında insanlar çocuklara ve yaşlılara ne yapıyorlar diye sorgulamaya başladı. Çocuk ve yaşlıları sedyelerle Drancy’e götürüyorladı. O zamana kadar Naziler çocukları tutuklamıyordu, ama ondan sonra herkesi toplamaya başladılar. Çocukları ailelerinden ayırıyorlardı. 100’e yakın çocuk Pithivier ve Beaune-la-Rolande’teki kamplara gönderilmişti. Bu çocukların (ki içlerinde ağlayan bebekler bile vardı) ilgilenecek kimseleri yoktu. İnsanlar sonunda bu zalimliği farketti. Bu kamplar şehrin göbeğindeydi..

Temmuz 1942’de Fransız polisinden bir arkadaşım, ertesi gün mahallemize yapılacak olan bir baskını haber verdi bize. Annem beni tren istasyonuna götürüp: “Ellerimi tut, ancak beni tanımıyormuş gibi görün. Sana göstereceğim kadınla git” dedi.

Annem hiç kimseye hiçbirşey söylememi tembih etmişti. Babam o sıralar saklanıyordu. Ama ben hiçbir şey söylemedim. Kimseyle konuşmuyordum. 1942’deki büyük baskında ailemden 17 kişi götürüldü. Hiçbiri dönmedi. Hiçbiri dönmedi.

Savaşta tarafsız olan Türkiye’nin vatandaşları olarak koruma altındaydık fakat yine de herhangi kötü bir şey başımıza gelebilirdi. 1940-1941 yılları arasında Türk Devletini koruması altındaydık.

Fransız ve Alman kanunları Yahudilerin sarı yıldız takmasını zorunlu kılmıştı. Yabancılar konsolosluklarına ve büyükelçiliklerine gidip korunma talep ettiler. Kayıtlı olanlar “yasal” Yahudi olarak tanınıyordu. Evraklarını yenilemeyenler, Türklerle evli olanlar veya büyükelçiliğe kayıtlı olmayanlar “yasa dışı” kabul ediliyordu. Bu durumdakiler Türkiye’nin koruması altına girmek istiyorlardı. Her sene babam Türkiye Büyükelçiliğine gidip, Türk vatandaşlığını devam ettirmek için gerekli kayıt ücretini öderdi. Ama yine de 1939-1943 yılları arasında 3 kere tutuklandı. Her defasında Türkiye Konsolosluğu sayesinde serbest bırakıldı. Kayıtlı olmayan Yahudiler, Türk vatandaşlığını belgeleyemiyorlardı. Bunlara birkaç kelime Türkçe öğretiliyor, kayıp olan evrakları sorulduğunda daha birkaç dakika önce ezberledikleri kelimeleri ve cümleleri tekrarlıyorlardı.

Bu birkaç cümle ile büyükelçi, Türkçe konuştuklarını teyit ediyordu. Bu Türk soyundan geldiklerinin kanıtı sayılıyor ve vatandaşlık evrakı alabiliyorlardı.

Bu evrak onları kamplardan ve Paris’te Yahudi’lere karşı yapılan baskınlardan koruyordu. Ailem bana hep: “Asla, asla Yahudi olduğunu söyleme.” “Sen Türk’sün” “Sen Türk’sün” derdi. Hep bunu tembihlediler. Okulumdaki tek Yahudi bendim. Ailem ağzımdan birşey kaçıracağımdan korkardı. Bana sürekli, yıldızım olduğunu kimseye söylemememi tembihlediler. Asla. Bu benim mahallede korunmamı sağladı.

Teyzem, Alman işgali sırasında Limoges’da yaşıyordu. Polis ailesini tutuklamaya geldiğinde sahip olduğu Türk pasaportu onu ve iki çocuğunu kurtarmış. Kocasının Türk pasaportu yoktu. Tutuklandı ve sürüldü. Daha sonra ona ne olduğunu hiç öğrenemedik. Almanlar tutuklama emri yayınlayınca SELAHATTİN ÜLKÜMEN adadaki SS Generaline gidip, orada yaşayan Türk Yahudileri’nin Türk vatandaşı olduğunu ve Türkiye anayasasının ırk ve inanç ayrımı gözetmediğini söyler. Alman General’ini ikna etmek kolay olmaz. Sonunda General insafa gelir ve 42 Yahudi kurtulur. Ben hiç sarı yıldız takmadım, çünkü biz Fransa’nın işgal altında olmayan kesimindeydik ve Türk Yahudileri olarak tanındığımız için sarı yıldız takmak zorunda değildik. Ama ailemden birkaç kişi, Türk olmalarına rağmen sarı yıldız takmadıkları için Paris metrosunda tutuklanmışlardı. Bizim durumumuz biraz daha ayrıcalıklıydı. Kimliklerimizde “Yahudi” damgası olmasına rağmen sarı yıldızı takmak zorunda değildik. Bu bizim için büyük bir ayrıcalıktı. Alman yetkililerle konuşup gerekli izni alan Türk Devleti sayesinde. İşgal sırasında, diğer Yahudilere göre daha fazla korunmadaydık ve sarı yıldız takmak zorunda değildik çünkü ailem Türk vatandaşlığında bulunmaya devam ediyordu.

Bir gün Gestapo kapımızı çalıp evraklarımızı istedi. Babam evrakları gösterdi. Türk damgasını görünce “Tamam, Tamam.” deyip gittiler. Biz 5. katta oturuyorduk. Gestapo binaya geldiğinde katları çıkıp bizim daireye gelmezdi. Çünkü kapıcı onlara: “Mizrahi Bey büyükelçilikte çalışan bir Türk.” derdi. Ki bu doğru değildi. Türk konsolosluğu bize, bizleri koruduklarını ama Almanların neler yapabileceklerini kestiremediklerini söylemişti. Bize “partilere gitmeyin ve yaptıklarınıza dikkat edin” dediler. Atmosfer çok ağırdı. Toplama kamplarında olanları düşünmeden edemiyorduk. Tasavvur edilemez bir durumdu. Sonra Yahudileri gözaltına almaya başladılar.

Yahudi iseniz, toplama kamplarına giderdiniz. Çok yazık! İçimizden bazıları açlıktan öldü. İnsanlar hasta, yaşlı ve şeker hastasıydı. Soğuğa dayanamazlardı. Günlük sayım dondurucu soğukta yapılırdı ve 3-4 saat sürerdi.

O zamanlar ben 20 yaşında olduğumdan bu muamelelere katlanabiliyordum. Orada yaklaşık 15 gün birçok sıkıntı içinde yaşadık. Sonrasında sürüklenler için de durum kalanlarınkiyle aynı oldu. Yiyecek hiçbir şey yoktu. Yaşamaya devam ettik, tabi buna yaşamak denirse hiç birşey yapmayarak. Drancy’de her gün baskı görüyorduk. Drancy’de günlük sayım bahçede günde birkaç kere yapılırdı. Çünkü kaçmamızdan ya da kurtarılmış olmamızdan korkuyorlardı. Saatlerce o soğukta ayakta kalmak çok zordu. Hergün birilerinin Auschwitz veya diğer kamplara gönderildiği ya da öldüğü haberi gelirdi. Savaşlar olur, fakat sadece bir ırkın saldırıya uğraması dehşet verici. Birini inancı yüzünden öldürmek insanlık dışı Sanırım insanlar sonradan böyle bir şeye izin verdikleri için utanç duydular. Aç olmak ayrı birşey, ama açlıktan öldüğünü hissetmek yaşamayanlar için anlaşılması çok zor birşey. Açlıktan hasta olmuştuk. Korku içinde yaşamak çok zordu. Mutsuzduk. Çok mutsuz. Sıradan bir kamp değildi. Özel bir kamptı. Seçilme kampı. Almanlar herkesi bir anda öldürmek gibi bir yanlışa düşmek istemediler. Beni öldürebilirlerdi. Ya da Auschwitz’e gönderebilirlerdi. Bu kamp seçilme yeriydi. İnsanlar seçiliyor, ayrıştırılıyordu. Öldürülmeyecek olanlar bir kenara ayrılıyordu.

Drancy’e 75000 Yahudi gönderildi, en fazla 2500’ü canlı dönmüştür. Tutuklandıktan yaklaşık 15 gün sonra Türk Konsolosluğu bizi almaya geldi. 2.5 aydan sonra Türk olarak tanındığım için serbest bırakılmıştım.

Sonra öğrendim ki, annem konsolosluğa gitmiş. 6 Şubat 1941 günü, sabah sayımından sonra hücremdeyken, bir Alman askeri beni çağırdı. Onu takip etmemi ve kaşığımı, battaniyemi ve demir plakaya basılı numaramı yanımda getirmemi söyledi. Numaram 3233’tü. Daha üst rütbeli bir askerin olduğu bir odaya girdik. Elinde uzunca bir liste vardı. “Lazare Rousso” dedi. “Evet.” dedim. “Şurayı imzala.” dedi. Kağıdı mühürleyip bana verdi. “Özgürsün” dedi. “Paran var mı”, diye sordu. Fazla olmadığını söyledim. Bana 3. sınıf bir Paris bileti verdi. Konsolosluk Yahudilere yapılan baskınları biliyordu. Baskın tarihlerini araştırmışlar. Yahudilerin alıkonulduğunu biliyorlardı. Bu Yahudilerin arasında bir de Türk vardı. İşte o Türk bendim. Bu Türk Yahudi salıverilmeliydi. İşgal altındaki Avrupa’da hiçbir ülke vatandaşlarını koruyacak durumda değildi. Fransa devleti için de durum aynıydı. Türkiye, Yahudiler öldürülmek üzere kamplara gönderilirken buna karşı ayakta duran tek devletti. Her fırsatta, cesurca ve gücünü göstererek vatandaşlarını korumaya çalıştı. O zamanın Marsilya Konsolosu Necdet Kent ile tanışma şerefine eriştim. Kendisi Türk Yahudilerini tutuklama ve sürgünlerden kurtarmak için çok şeyler yapmıştı. Bana Yahudilerin tutuklanıp, zorla trenlere doldurulup, ölüm kaplarına sürüldüğü bir olayı anlattı. Kendisi Yahudilerle birlikte trene binip Almanlara: “Bunlarla birlikte kampa gidiyorum. Eğer bu Yahudileri salmazsanız Türkiye ile sıkıntı yaşarsınız.” demiş. Almanlar sonunda bu Türk Yahudilerini serbest bırakmışlar. Babam hep bana o zaman yaşadıklarından çok şey öğrendiğini ama dünya’nın yeterince ders almadığından korktuğunu söylerdi.

Bu diplomatlardan biri Marsilya Konsolosu Necdet Kent’di. Marsilya’daki bir baskında 81 Yahudi tutuklanmış ve ölüm kamplarına gönderilmek üzerelermiş. Bu Yahudi’ler Türk vatandaşı olduğu için Necdet Kent onlarla birlikte trene binmiş. Naziler Konsolos Bey’in açıklamasını dikkate almamışlar çünkü onlara göre Türk olsun ya da olmasın, onlar Yahudiydi ve bütün Yahudiler sürülmeliydi. İşte bu noktada Necdet Kent ve yardımcısı trene binerler ve “Yolculuk boyunca onlara eşlik edeceğiz.” derler. Diplomatik bir skandala mahal vermemek için Almanlar bir sonraki istasyonda treni durdurmuşlar. İki Türk diplomatı ve beraberindeki Türk Yahudileri salmak zorunda kalmışlar. Necdet Kent’in bu davranışı 81 Türk Yahudi’sinin hayatını kurtardı.

Bu olaylardan en meşhuru babamın trene bildiği olay olsa da Herkes şunu bilmelidir ki sadece babam değil bütün diplomatlar, Paris Büyükelçilik’indeki görevliler, büyükelçi, yardımcısı Namık Yolga, diğer konsoloslar, Selahattin Ülkümen ve birçoğu hayatlarını ve kariyerlerini riske ederek Türk Yahudilerini kurtardılar. Bir gün bir otobüs bizi almaya Drancy’e geldi. Nereye götürüldüğümüzü bilmiyorduk. Auschwitz’e mi yoksa başka bir kampa mı Otobüs bizi Paris’te Hotel Lutetia’dan alınca sertbest bırakılacağımızı ve Türkiye’ye gönderileceğimizi biliyorduk. Çabalarıyla bizim ve birçoklarının serbest kalmasını sağlayan Türk Konsolosluk’una gittiği için kardeşime teşekkür ettim. Biz iki milletliydik. Fotoğraflarımız ailelerimizin Türk pasaportlarına işliydi ve böylece biz de Türk çocuklar olmuş oluyorduk. Ailemiz dolayısıyla Türk kabul ediliyor ve Türk vatandaşı olarak seyehat ediyorduk. Türk Konsolos’u annemi 1933’te babamla evlendiğinden beri tanıyordu. Ailesindeki Türklerin Türkiye’ye dönebileceğini duyunca kayıt yaptırmak üzere konsolosluğa gitti. Ama ben Fransa’da doğduğum için sadece Fransız vatandaşlığım vardı ve konsolos benim kaydımı yapmadı. Annem benim Türk olarak tanınıp, Mart 1943’te hareket edecek olan trenle Türkiye’ye gidebilmem için birçok kez Türk Konsolosluk’unu ziyaret etmek zorunda kaldı. Birgün kız kardeşim bana Türkiye Konsolosu’nun kendisine eğer Türkiye’ye dönmezsek Fransızlar gibi Nazilerin merhametine kalacağımızı söylediğini anlattı Bir sene sonra Türk idaresi tarafından çağırıldım. Bana: “Askerliğini yapmak üzere Türkiye’ye dönmelisin” dediler. Ailemi arkamda Fransa’da bırakmak zorunda kalacaktım. Ama serbest kalırsam, ailem artık tehlikede olmayacaktı.

Hayatımı Türkiye’ye borçluydum. Hiç düşünmeden: “Emredersiniz Komutanım!” dedim.

Cevdet Dülger Paris Konsolosu’ydu. Namik Kemal Yolga da onun yardımcısı. 180 ila 200 kadar Yahudi’nin fotoğraflarını Müslüman Türk öğrencilerin pasaportlarına yapıştırarak, kurtardılar.

Yaptıkları kanunlara aykırıydı. Ama yapılması gerekiyordu. Bir diğeri ise 1940-1943 yılları arasında Vichy büyükelçisi olan Behiç Erkin‘di. Yaptığı müdahaleler birçok kayıtlı ve kayıt dışı Türk Yahudi’yi kurtarmıştır. Türk diplomatları tarafından kurtarılan Avrupa’lı Yahudilerin çoğu aslında Türk değildi. Kendilerini Fransa’da yaşıyorlarsa Fransız, İtalya’da yaşıyorlarsa İtalyan sayarlardı. Kurtuluşlarından 3 ay önce babam Türk Konsolosluk’una gitti. Konsolos: “İsterseniz trenle Türkiye’ye gidebilirsiniz” demiş. Konsolos ya da büyükelçi arkadaşı babama: “Issac, Almanya’ya savaş ilan etmek üzereyiz. Eğer Şubat 1944’te Türkiye’ye hareket edecek olan trene binmezseniz artık sizi koruyamayız” Babam eve gelip bize “Çocuklar, hepimiz birgün öleceğiz. Öleceksek de bu yolculukta birlikte ölelim. Hadi bu trene binelim.” dedi.

1943’ün sonlarına doğru Konsolos Bey, eğer Türkiye’ye gitmezsek artık bizi koruyamayacağını söyledi. Bunun üzerine biz de Fransa’dan ayrılmaya karar verdik. Bu kararı almak kolay değildi. Ama tek çıkar yol buydu. Yolculuk Şubat 1944’te kışın tam ortasında yapıldı. Elçilik bize bir mektup yollamıştı. Bizim de böyle haberimiz oldu. O zamanlar telefonumuz yoktu. Haberler Türkler arasında fısıltı yoluyla yayıldı. Türk olarak tanınanların konsolosluğa başvurmaları istenmişti.

Ocak-Şubat 1944’te, ailem Yahudilerle dolu bir trene binip Nazi Avrupa’sını boydan boya katetmeye nasıl cesaret edebildi. Türk pasaportları ve Türkiye tarafından korunmalarına rağmen, böyle bir karar alma cesaretini nereden buldular?

Haussmann Bulvarı’ndaki Türk Konsolosluk’una yaptığımız birçok ziyaretten sonra, Mart 1944’te bir sabah, elimizde Türk belgeleriyle Gare de l’Est (Fr. Doğu Garı)’den hareket ettik. Çok kasvetli bir havaydı. Lokomotifin buharını, istasyondaki az sayıda insana rağmen bir sürü Alman askerini, çok iyi hatırlıyorum. İstanyonda kompartımanlı normal bir yolcu treni vardı. Ama bizim için ayrılmış sadece bir vagon vardı. Babam beni trene oturttu ve anneme ve bana veda öpücüğü verdi. Öptüğü zamanki ıslaklığı ve bıyığının verdiği hissi hatırlıyorum. Sonra trenden indi. Bu onu son görüşümdü. İstasyona vardım. Tren Mitropa’ydı. Lüks bir Alman treni. Vagonlardan birinde ay yıldız vardı. Gare de l’Est’den trene bindik. Çok iyi hatırlıyorum. Ama bavullarımız bizimle miydi yoksa ayrıca mı geldi, bunu hatırlamıyorum. Vagonları olan normal bir yolcu treniydi. Bir vagonda 40 ila 60 kişiydik. Şubat 1944’te Türk Devleti tarafından İstanbul’a gidecek tren ayarlanana kadar Fransa’da kaldık.

Yolculuk 10 gün sürdü. Bu kadar sürmesinin nedeni 300-500 km’lik kısımdı. Bu kısımda tren başka bir lokomotife bağlanmak zorunda kaldı ve bir süre yeni gelecek lokomotifi bekledik. Lokomotif gelene kadar vagonlar depoda bekletildi. Biz çocuklar çok sıkılmıştık. Çok soğuk ve korkutucu bir ortamdı. Birkaç vagonlu trenimiz Balkanları geçip alevler içindeki Sofya istasyonunda durdu. Orada sıkışıp kalmıştık. Trende çok üşüdüğümü hatırlıyorum. Balkanları geçtiğimizde aylardan şubattı. Pencereler buzla kaplıydı, dışarıyı göremiyorduk. Alarm çalınca, tren durdu. Benimle birlikte, ben yaşlarda birkaç çocuk daha vardı. Beraber oyun oynardık. 7.5 yaşındaydım. Yani, benim için bu anılar o kadar da acıklı değil. Birçoğumuz için macera gibiydi. İstasyona götürüldüğümü hatırlıyorum. 6 gün boyunca trendeydik. Bir kısmımız kalkıyordu ki, değerlerimiz uyuyabilsin. Yiyecek ve su almak için istasyonlarda duruyorduk. Bütün yolculuk boyunda hep endişe içindeydim. Atmosfer çok gergindi. Her istasyonda birbirinden çelişkili emirler veren Almanlar vardı. Treni durdurmamızı ya da bir depoya gitmemizi söylüyorlardı. Ne olacağını bilmeden saatlerce bekliyorduk. Trenin birden bir toplama kampına dönüşebileceğinden korkuyorduk.

Herşey mümkündü. Birgün tren Macaristan’da durdu. Trenden indik ve birkaç adım ilerledik. Hemen yanında bebekli genç bir hanım vardı. Birden tren hareket etmeye başladı. Macaristan’da savaşın ortasında kollarımda bir bebekle ne yapardım? Konsolosluk görevlisi sayım yaptı. Yolcu listesinde olduğumuz için bir sorun yoktu ama görevli yine de bizi takip ediyordu. Bir anne-baba Alman yetkililere bizim Türk Yahudi grubu olduğumuzu söyledi. Hemen sonrasında “Dışarı Dışarı” diye bağıran Almanları duyduk. Ve kendimizi karlı tarlada bütün gece başımızda nöbetçilerle beklerken bulduk. Hepimiz çok korkmuştuk. “Fuhrer” lakabını taktığımız rehberimiz Mr. Gabaille, durumu Almanlara açıkladı ve biz de yolculuğa devam edebildik. Her gece, her duruşumuzda Almanlar köpekleriyle gelip, başınız kim diye soruyordu. Babam esas duruşa geçer, asker selamı verir ve kendini Almanca tanıtırdı. Trendeki Yahudilerin listesini gösterirdi. Annem: “Babanıza güle güle deyin. Bu onu son görüşünüz olabilir.” derdi. Bu olay her gece tekrarlandı. Türkiye’ye dönen Yahudiler olmamız Alman yetkililerin aklını karıştırıyordu. Kimileri bizim geri dönmemizi istiyordu. Bu endişe verici bir durumdu, ama her şey ayarlanmıştı ve yolculuğa devam edebiliyorduk. Yolculuk hiç rahat değildi. Isıtmamız yoktu. Askeri bir trendeydik. Suyumuz da yoktu. Tuvaletler taşıyordu ve nasıl tamir edeceğimizi bilemiyorduk. Trenden inip teneke kutularla, eritip su yapmak için, kar topluyorduk. İnsanlar birbirleriyle muhabbet edip, yardımlaşıyordu. Birçok kişi koridorda oturuyordu. Sanırım Sofya civarında durduk. Hangisi olduğunu bilmiyorum ama Balkan ülkelerinden biriydi. Uzaklarda alevler görüyorduk. Raylarda birçok insan vardı. Alman askerlerini gördük. Rehberimiz, ne yaptığımız, Yahudi olduğumuz hakkında Almanlarla konuştu. Sarı yıldız takmadığımız için insanların kafası karışıyordu. Ama hepimizin yazılı izni ve Türk pasaportu vardı. Bir gece ve bir gündüz bekledikten sonra trenimiz tekrar hareket etti. Vagonda 2 ya da 3 gün bekledik. Çok sıkılmıştık. Benimle birlikte 2 çocuk daha vardı. Çok sıkıldığımız bir sırada içimizden biri alarm kolunu gördü. Kolu çeksek ne olur diye düşündük. Vagon trene bağlı değildi. Herkes birbirine kim çekmek ister diye soruyordu. En son “Tamam. Ben yaparım.” dedim. Vagon bağlı olmadığı için bir şey olmadı. Ama ertesi gün vagon bağlandığında kolu tekrar çektiğimde alarm çaldı. Askerler panikledi. Silahlı askerler, Alman’ların istasyonu, Yahudilerin treni ve Yahudi vagonunda alarm çalıyor. Sanırım Münih’teydik. O zamanlar daha çocuk olan Albert Carel alarmı çaldığında, ses kulaklarımızı yırttı ve trendeki bütün yolcular telaşlandı. Ne olduğunu anlamak için Almanlar rüzgar gibi vagona girdi. Trendeki herkes çok korkmuştu. Bu yolculuk normalde 3-4 gün sürer ama bizimkisi 10 gün sürdü. Stuttgart’ta bombalama yüzünden 2 ya da 3 gün durduk. Sofya civarında bombalandık. Çok korkutucuydu. Vagonun çatısı patlamalardan etkilendi. Tüm bavullarımız patlamada tamamen harap olan arka vagondaydı. Herkes çok korkmuştu. Kompartımana ağır bagaj getirmememizi tavsiye ettiler çünkü Bulgaristan sınırında raylar bombalanmıştı ve en az 3-4 km yürümek zorunda kalmıştık.

Sofya’ya vardığımızda raylar bombardıman yüzünden kopmuştu. Tren daha fazla ilerleyemedi. Trenimiz Bulgaristan’da ilerlerken başörtülü Bulgar kadınlar bize ekmek ve yiyecek getirdi. Şarkı söylemeye bayılırdım. Aile bir araya geldiğinde babam Boğaz’ı özler ve gözyaşları içinde Türkçe şarkı söylerdi. Bir tanesi hafızamda yer etmişti ve trende o şarkıyı söyledim. Annem çıldırdı. Türkçe olarak bana: “Sen nasıl şarkı söyleyebiliyorsun?” dedi. Şarkıyı yine de söyledim. Sürekli duyduğum bir şarkıydı. Şarkı söylemeyi çok sevdiğim için, o şarkıyı söylemiştim.

“Çadırımın üstüne şıp dedi damladı.” “Allah canımı almasın almasın.”

Bu yolcukta hep hatırlayacağım bir şey soğuk ve sisin sebep olduğu ızdırap ve korkuydu. Her şey gri ve sisliydi. Olağanüstü bir şeydi. Asla unutmayacağım bir şey. Gökten düşen bir hediye gibiydi sanki. Müthişti. Türkiye’de kendimizi tamamen özgür bulduk ve orada olmak çok eğlenceliydi. O müthiş şehir İstanbul’a geldik, bizim için müthiş bir keşifti, özgürlüğü bulduğumuz andı. Türk diplomasisi hayatımı kurtardı.

Eğer Türk Konsolosluk’u Nazilerle anlaşma yapmayıp bize pasaport vermeseydi, asla Türkiye’ye seyahat edemezdik ve tutuklanıp sürülürdük.

Hayatımı onlara borçluyum, bu kesinkes böyle. Kesinkes. Sonra öğrendik ki Paris’ten böyle toplam 8 tren kalkmış Şubat, Mart, Nisan ve Mayıs’ta ikişer tane. Sonuncusu Mayıs’ta kalkmış. Biz sonuncu ya da ondan bir öncekindeydik.

Avrupa’da Yahudilerin kurtarılmasına katkıda bulunan birçok kişi vardı. Bunlar kendilerini terfi ettirdiler. Halbuki Türk Diplomatlarını bunu yaparken kendilerini çok ön plana çıkarmadılar. Sanırım bu Türklerin karakteri.

Sonunda birgün İstanbul’a vardık. İstanbul’da korku yoktu. Fransa’dan korku içindeki küçük bir kız olarak ayrıldım. Sıcak bir ülkeye gelmiştik. Kelimenin her anlamıyla ferahlatıcıydı. Hiç unutamayacağım bir 2 yıl geçirdim orada. Artık korkmuyorduk. Hayat yine kelimenin tek manasıyla Normal’di. Yaşam herkes içindi.

Kimse size Yahudi mi, Katolik mi, Protestan mı, Müslüman mısınız diye soru sormuyordu. Özgürdünüz. Sonsuza kadar Türklere minnettarım.

24 April 1944’de kardeşim ve ben yeniden doğduk ve hayatlarımıza yeniden başladık.

Türkiye’ye olan borcumu asla unutamam. Orası benim ikinci vatanım. Ben Türk ve Fransız’ım. Fransız ve Türk değil. Çünkü 24 April 1944’te yeniden doğdum. Eğer Fransız olsaydım, şimdi hayatta olamazdım. Türk olmak hayatımı kurtardı. Buna kesinkes eminim.

Minnettarım çünkü ailem Türkiye’nin koruması altında olmasa ve biz o trene binmemiş olsak son baskınlardan birinde alınabilirdik. Şimdi hayatta olamazdık.

Babam bana hep: “HAYATINIZ BOYUNCA ŞUNU UNUTMAYIN Kİ TÜRKLER HAYATIMIZI KURTARDI.” derdi. Eğer annem ve Türk Konsolosluk’u Almanlara karşı çıkmasalardı, ben şimdi ölü olurdum ve size bu olayları anlatamazdım. Benim için hayatta olmak bir mucize. Çektiğim acılara bakarsanız diğer Yahudiler gibi ben de ölmüş olabilirdim.

TEŞEKKÜRLER.

Tarihe ettiğim bu tanıklık gelecek kuşaklara olayları aktarmış olacak. İnsanlara gerçekten bu olayları yaşadığımı ve hiçbirinin hayal ürünü olmadığını anlatacak. Herkes bilmeli ki şimdi burada olmamızı Türk Devleti’ne borçluyuz.

BUNU ÇOCUKLARIMIZA VE TÜM İNSANLIĞA ANLATMAK GÖREVİMİZ.

Herkes bilmeli ki, Türk Devleti Türk Yahudilerin hayatını kurtardığı için şimdi biz buradayız.

Size neler yaşadığımı anlattım. Trenlerin Paris’ten ayrılışını, alevler içindeki Avrupa’yı geçişini ve bizi cenneten bir köşe olan İstanbul’a getirişini anlattım. Çok az kişi bunları bilir, ama hiç kimse anlayamaz. Daha fazla birşey söyleyemeyeceğim.

ÇOK TEŞEKKÜRLER.

Çeviri: Hamza Apaydın – apaydinhamza@gmail.com

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

....

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.