THE HİSTORY OF THE DEVİL/ Şeytanın Tarihi (2009)

 

Yönetmen: Greg Moodie

Tür: Belgesel

Süre: 52 dakika

Dil: İngilizce

Senaryo: Dave Flitton         

Yapımcılar: Dave Flitton    

Çeviri: felis agnosticus

Belgesel Metni

ŞEYTANIN TARİHİ

” Bugüne kadar pek çok isimle çağrıldı, pek çok farklı ve değişik şekle girdi. “

Şeytan denildiğinde neden hemen tanrıyı düşünürüz. Pek çok isimle çağrılmıştır.

Lucifer, Baalzebub, Canavar Şeytan

Pek çok farklı ve değişik şekle girmiştir. “Tanrı’nın kötü kalpli düşmanı” kavramı binlerce yıldır vardır. Ve bu kavram hala eskisi kadar güçlüdür. Kötülük gerçektir ve ona karşı konulmalıdır. Ama şeytanın hikayesi nerede başladı?

 Nereden geldi?

 Ve nasıl karanlıklar prensi haline geldi?

 3000 yıldan da önce,  Ortadoğu’nun çöl ve meralarında, bilinmeyen kişiler, Tevrat’ın başlangıç bölümlerini yazdı. Şeytanın bir doğum yeri varsa, kesinlikle burasıydı. Kitapta Hıristiyanlar’ın Eski Ahit olarak bildikleri bölümün bir yerlerinde İncil’in en eski kopyalarında, şeytan olarak bilinen bir karakter görülür. Ama bizim hayal ettiğimiz şeytana hiç de benzemez. Eski Ahit’i okuduğumuzda, gerçekten de sık sık ortaya çıkan “Şeytan” isimli karanlık bir figür görürüz. Şeytan kelimesi aslında bir ünvandır. Kelime “suçlayıcı” anlamına gelir. Ve başlangıçta şeytan, cennette bulunan meleklerden veya iyi taraftan biri gibidir. Tanrı’nın hizmetkârlarından biridir ve bir anlamda bazı kirli işleri yapması gereken karakterdir. Bu şeytanın, kendine ait bir gücü yoktur. Sadece Tanrı’nın ona söylediklerini yapar. Boynuzları ve kuyruğu olan korkunç bir yaratık da değildir. Tanrı’yla zıt kutuplarda bulunan bir karanlıklar prensi yoktur. Hemen hemen hiçbir kutsal metinde, kötü bir güce dair bir kavram yoktur.

Şeytanın ilk kez görüldüğü yerlerden birisi bir melek olarak tasvir edildiği Tevrat’ta bulunan Eyüp kitabıdır. İncil’de en iyi bilinen hikayelerden birisidir bu. Burada şeytan, Tanrı’nın en sadık hizmetkârlarından birisi olan Eyüp’ün, sadece iyi bir hayatı olduğu için inançlı olduğunu iddia eder. Tanrı, şeytanın çeşitli hastalıklar ve musibetler yoluyla Eyüp’ü test etmesini kabul eder. Sonunda bütün çektiği acılara rağmen Eyüp Tanrı’ya tapmaya devam eder. Ve şeytan tartışmayı kaybeder. Eyüp’ün hayatını bir işkenceye dönüştüren şeytan bir iblis ve hatta kötü bir melek bile değildir. Cehennemde de yaşamamaktadır. Bizim algıladığımız şekildeki ateşli bir işkence ve azap dolu cehennem kavramı yoktu. Hatta eski kaynaklarda, öldükten sonra bize ne olacağıyla ilgili çok az bilgi vardı. Ölünce Sheol isimli bir yere gidiliyordu ve burası karanlık, gölgeli bir yerdi, bir tür yeraltıydı. İyi veya kötü olmasına bakılmaksızın ölen herkes buraya gidiyordu.

O halde bizim bildiğimiz şeytan nerededir?

 İyiliğin güçleriyle ebediyete kadar savaş içinde olan iblis nerededir?

 Cehennemi alevlerin içinden yöneten ve günahkârları cezalandıran canavar nerededir?

 İnsanları, iblis ordularıyla birlikte kötülük yapmaları için ayartan ve böylece ruhlarını çalmayı amaçlayan sürgün melek nerededir?

 Eğer geleneksel şeytan Musevilerin Eski Ahiti’nden gelmiyorsa, nereden geliyor o zaman?

 İnsanlık tarihinin başlangıcından beri dünyanın her yerinde insanlar, iblislere ve kötü ruhlara inanıyordu. Bazıları bizim şeytanımızla ortak özelliklere sahiptir. Boynuzlar veya sakal gibi. Ama hiçbiri şeytan kadar güçlü değildir. O halde insanlar, bu “en güçlü kötülük timsali varlık” fikriyle ilk kez ne zaman tanıştı?

 3500 yıl önce antik Pers uygarlığında, yani şu anda Suriye, Irak ve İran olan topraklarda iyi ve kötü olan pek çok tanrı vardı. Ta ki Zerdüşt isimli dindar bir öğretmen, bütün bu karmaşık karakterleri 2 taneye indirgeyene kadar. Zerdüşt bir devrimcidir. Çünkü bu etik kategorilere bir anlamda kişilik kazandırmıştır: Ahura Mazda isimli iyi tanrı ve Ehrimen isimli kötü tanrı. Ve bu, düalist düşünce sisteminde sonradan ortaya çıkan kavramlar için çok güçlü bir temel olmuştur. Diğer bir değişle, iyi ile kötünün ayrımında temel oluşturmuştur. İyi tanrı, herşeyi bilen Ahura Mazda’dır. Işığın ve düzenin tanrısıdır. Kötü tanrı Ehrimen’dir. Kaosun, karanlığın ve yalanların tanrısı Zerdüşt’ün öğretilerinde evren, iyilikle kötülüğün tanrıları arasındaki savaş alanıdır. Ve dünyada yaşayan her insan tarafını seçmelidir. Ölümden sonra iyi insanlar cennette ödüllendirilir. Günahkârlar ise karanlık ve kasvetli bir cehennemde cezalandırılır. Bu, oldukça etkileyici ve aşırıya kaçan düalizm türlerinden birisidir. Bu hayat, iyi ile kötü arasındaki bir mücadele olduğuna göre iyilik seçilmelidir, aydınlık ile karanlık arasından da aydınlık seçilmelidir. Büyük Pers Kralı Darius’un hükümdarlığında, Zerdüşt’ün öğretileri Pers İmparatorluğu’nun resmi dini haline gelir. Ki bu imparatorluğa İsrail toprakları da dahildir. İyi ve kötü ile ilgili Perslerden gelen bu yeni fikirler, kısa zamanda Musevi metinlerine de girer. Dolayısıyla “Museviler’e ait” dediğimiz fikirlerin sınırlarını açıkça çizebilir ve Eski Ahit’e Zerdüşt dininden gelmiş olanları belirleyebiliriz. Hepsi oradadır. Cennet ve cehennem kavramları gibi  “Tanrı’nın acımasız rakibi” olarak simgelenen şeytan kavramının çıkış noktasını görürüz. Pers İmparatorluğu, Büyük İskender tarafından yenilgiye uğratılınca, antik İsrail’e Yunan kültürü geldi. Yunanlılar, çok çeşitli tanrı ve tanrıçadan oluşan yeni bir kalıp getirdi. Bizim şeytan kavramımızı, asırlar boyunca şekillendirmiş olan bir tanesi de bunlara dâhildir. Hades‘in siyah bir yüzü veya siyah bir sakalı vardır. Genellikle abanozdan yapılmış olan bir tahtta oturur ve elinde iki uçlu bir çatal tutar. Bunu günahkarları kışkırtmak için değil, bir şeyleri havaya uçurmak için kullanır.

Antik Yunanlılara göre yeraltı dünyası, ölülerin tanrısı olan Hades tarafından yönetiliyordu. Olimpos tanrılarından birisiydi. Ama zamanının çoğunu, yine ismi Hades olan bu karanlık, kasvetli yeraltı dünyasında geçiriyordu. Pek de hoş bir karakter değildi. Ürkütücü ve suratsızdı, kimse tarafından sevilmiyordu. Tanrılardan hiçbiri onu sevmiyordu, insanların da onu sevmediği kesindi. Hades pek sevilesi değildi. Ama kötü kalpli de değildi. Hatta eski Yunanlılar, Hades’i adalet tanrısı olarak görürdü. İnsanların öldükten sonra Hades’e gittiğine, ölümden sonra mutluluğun olduğu yere mi, yoksa ızdırabın olduğu yere mi gideceklerine Hades’in karar verdiğine inanırlardı. Yeraltındaki dünyanın hakimi olan Hades aynı zamanda zenginlik ve bereketin de tanrısıdır. İnsanlar asırlardır Hades’in puslu hatırasının etkisi altında kalarak şeytanın kendilerini zengin yapabileceğine inanmıştır. Yunanlılar karanlık Hades karakterine ek olarak, şeytan hikâyesine tanıdık bir malzeme daha katmışlardır. Bir efsaneye göre tanrıların en kudretlisi olan Zeus, kanatlı yılansı yaratık Tifon’u yenerek onu yeraltı dünyasının en alt bölgesi olan Tartarus’a atar. Takibeden asırlarda bu efsane büyüyerek; şeytan isimli meleğin, Tanrı’ya isyan edişini. ve yandaşlarıyla birlikte cennetten atılışını anlatan hikayeye dönüşür. Şeytanın yandaşı olan sürgün melekler onun iblis ordusu haline gelir. Cehennem deyince aklımıza, ateş, lav ve feci şekilde işkence gören günahkarlar gelir.

Ama bu tablo nereden gelmiştir?

 Hades’in yeraltı dünyasında ateş yoktu. Ama eski Kudüs’te vardı. Kutsal metinleri okuduğumuzda, İsa’nın insanları, “Gehenna” isimli tehlikeli bir kader hakkında uyardığını görürüz.

Gehenna, eski Kudüs’te için için yanan bir çöplüktür.

Ve bu yerin berbat kokusu ve her anlamda çöplüğü andıran özellikleri nedeniyle periyodik olarak yakılırdı ve burada yakılan ateş günlerce hatta haftalarca canlı kalırdı. Gehenna, Kudüs’lü yetkililerin idam edilen suçluların bedenlerini yaktıkları yerdi. Zamanla burası, doğaüstü özelliklerle anılmaya başlandı. Kıyamet gününde günahkarları bekleyen tinsel bir kader haline geldi. Gehenna, cehennemdeki dehşetler için ilham kaynağı oldu. Hıristiyan kutsal metinleri yazılana kadar, yani M.S. 1. yüzyılın sonlarına doğru şeytan çoktan etkili bir figür haline gelmişti.

Musevi toprakları artık güçlü Roma hükümdarları tarafından yönetilmekteydi. Romalılar’dan içten içe nefret edildiği bir dönemdi. Roma’nın hükmüyle öldürülen birçok Hıristiyan ve Musevi için şeytan, Sezar’ın saltanatını mümkün kılan kötücül güçtü.

Yeni Ahit kitabında yazar, şeytanı en gizemli isimlerinden biriyle isimlendirir:

Canavar 666 “Canavar” kelimesi, doğrudan Roma hükümdarını ima ediyor olabilir.

Kutsal kitapta, Canavar’ın bir insan sayısına sahip olduğu ve bunun da 666 olduğu yazar. Bu, geleneksel olarak imparator Nero’ya bir gönderme olarak kabul edilir. Çünkü “Nero Sezar”ı Arami dilinde yazıp, bu harflerin sayısal değerlerini hesaplarsanız 666 elde edersiniz.

Yeni Ahit’te, şeytanın Tanrı tarafından cehenneme gönderildiği ve burada bin yıl kilitli kalacağı yazılıdır. Oradan çıktığı zaman da dünyanın sonu gelecektir. Sonuna kadar devam edecek olan ve iyiyle kötünün karşı karşıya geleceği mahşerlik bir savaş olacaktır. Şeytan serbest kalacak ve dünyayı kötü bir yer yapmak için son bir çaba harcayacaktır. Bu, kaosun ejderhasının geri dönüşü gibidir. Kötülüğe karşı Tanrı vardır. Dolayısıyla çok eski kozmolojik kurguları temel alır. Museviliğin bizzat kendisinden değil, daha çok çevre bölgelerden, özellikle Persler’den köken alır.

O halde Hıristiyanlığın doğuşunda şeytan neye benzemektedir?

 Genellikle yeraltının hakimi Hades gibi siyah derili ve siyah saçlıdır. Kanatları, bir zamanlar melek olduğu hikâyesini yansıtır. Ama bunlar daha çok ejderha kanadına benzemektedir. Ejderha, binlerce yıl boyunca kötü bir gücün simgesiydi. Ve şeytan, pençeli ayaklarını da ejderhadan miras almıştır. Şeytan ejderha olmadığı zamanlarda da yılandır. Cennet bahçesinde Havva’yı ayarttığı söylenen yılanın, uzun süredir şeytanı temsil ettiği düşünülmektedir. Ama kutsal metinlerde tam olarak böyle bir şey yazmaz. Hatta Hıristiyan liderleri, şeytanın nasıl bir şey olduğuyla ilgili sık sık görüş ayrılığına düşerler. Ama hem fikir oldukları bir şey vardır: Düşmanlarıyla birlikte ve onlar aracılığıyla hummalı bir şekilde çalışmaktadır.

M.S. 4. yüzyılda, Büyük Konstantin isimli Roma hükümdarı, din değiştirerek Hıristiyan olur.

Bir nesil sonra, bir zamanlar en çok zulme uğrayan din, dünyadaki en büyük imparatorluğun resmi inanç sistemi haline geldi Hıristiyan piskoposlar artık devlet tarafından desteklenen gerçek bir güce sahipti. Ve bunu ellerinde tutmak için de şeytanı kullandılar. Kilise önderleri sürekli olarak, kendileriyle aynı fikirde olmayanların, özellikle de diğer Hıristiyan gruplarından olanların, şeytan için çalıştığını tekrarladı. Konstantin Hıristiyanlığı devlet dini ve devlet kilisesi haline getirip dini resmileştirdiği anda kendisinin ve yandaşlarının hazmetmekte en çok zorlandığı şey kafirlik oldu.

Katolik teologlar, farklı mezheplerin “doğru” Katolik inancına sahip olmadığını, bu mezheplerin şeytani olana tapındığını söylediler.

Tanrı’nın düşmanı olana yani bu bakış açısı acımasızdır. Bize karşı onlar Kilisenin ve imparatorluğun tarafında değilseniz, şeytanın tarafındasınız demektir. Kilisenin, aykırı olanların öldürülmesini emretmesi an meselesidir. İlk infaz, İsa’dan 450 yıl sonra gerçekleşir. Takip eden asırlarda, şeytan için çalıştığı düşünülerek öldürülen insanların sayısı on, hatta yüzbinlere yükselir. Roma İmparatorluğu’nun koruması altında, Hıristiyan dini hızla büyür. Ama piskoposlar, pagan tanrılarının haddinden fazla popüler olmasından endişelidir. Binlerce Romalı halen, şans getirdiğine inandıkları Rüzgar Tanrısı Fortuna‘ya dua etmektedir. Ama en popüler Pagan Tanrısı Pan‘dır. Hıristiyan liderleri Pan’ı, itibarsızlaştırılması gereken ciddi bir tehdit olarak görürler. Arkadya’da yaşayan Pan vakasını ele alalım. Bir çeşit iblis haline getirilir. Üstelik aslında gıpta edilmesi gereken; müzik, mutluluk ve sevişmekle ilgili gayet iyi huylu bir tanrıdır. Sonradan Hıristiyanlaştırılmış versiyonlarında keçi bacaklı bir iblise, bir satire dönüştürülür. Şeytan, Pan’ın en çok bilinen özelliklerini alır. Kafasında boynuzları olan, kötü niyetli ve çirkin bir yaratığa dönüşür. Vücudu kıllıdır ve Pan’ın pençeleriyle toynaklarına sahiptir. Ama bazen de kadim ejderhanın pençeli ayaklarına sahiptir. Artık o kadar tuhaflaşmıştır ki, genellikle göbeğinde bir ikinci yüzü bile vardır.

Erken dönem Hıristiyan kilisesinin en önemli düşünürlerinden birisi Aziz Augustinius‘dur. Augustinius, eski tabiat tanrılarının tehlikeli birer iblis olduklarını göstermeye çok heveslidir. Augustinius’a göre, inkubus(karabasan) isimli erkek iblisler, geceleri kadınlara görünüp onları baştan çıkarır. Augustinius’un daha da rahatsız olduğu şey, sukkubus isimli dişi iblislerin erkekleri yataklarında ziyaret etmesi ve onları istemedikleri günahlar işlemeye zorlamasıdır. Uzun karanlık gecelerde, karışık zihinleri her türden cinsel görüntü ve erotik sahne üretiyordu. Bu düşünceleri zihinlerinden uzaklaştırmak zorundaydılar.

“Nasıl olur da bu tür düşünceler benim dindar ve bakir zihnime girer?!”

“Bu ben değilim! Bu başka bir varlık.”

“Bu düpedüz şeytani birşey!”

Ortaçağa gelindiğinde, yani bin yıllık bir Hıristiyan öğretisinden sonra Kilise, şeytanın ve iblislerinin gerçek olduğuna takipçilerini inandırmıştı. Ve şeytanın da güçlü bir düşman olduğuna Ama sorun şuydu ki, bazı Hıristiyanlar bu düşünceyi, piskoposların istediğinden de ileri götürmüştü. Hıristiyanlığın bazı kollarında dünyanın, bizzat şeytan tarafından olmasa da kötünün iyisi bir tanrı tarafından yaratıldığına inanılırdı. Ve tabi ki bu tür insanlar, dünyevi, maddi ve bedensel olan herşeye olumsuz gözle bakıyorlardı. “Gnostisizm” isimli bir akımın doğduğunu görüyoruz.

Gnostik Hıristiyanların inancında bir iyi, bir de kötü tanrı olduğu mefhumu belirgindir. Tinsel olan her şeyi yaratmış olan iyi bir tanrı vardır. Bir de, fiziksel olan her şeyi yaratmış olan kötü bir tanrı vardır. Yani 5 duyunuzla görüp, dokunup, hissedebileceğiniz her şey aslında kötü olan tanrıdan gelmektedir.

Gnostik akımdaki iyi ve kötü kavramlarını, tutkuyla benimseyen bir grup da, Fransa’nın güneyindeki Katarlardı.

Katarlar’a göre, bütün maddi iyelikler habistir ve şeytana aittir. Artık zengin ve güçlü hale gelen bir kilise için, böylesi bir öğreti rahatsız edici, hatta tehlikelidir. Sıradan insanlar, Katarlar’ı çok seviyor ve onlara hayranlık duyuyordu. Onlara Les Bonhommes diyorlardı, çünkü Katarlar şifacıydı. Katarlar, yoksulları besleyip hastaları iyileştirerek her zamanki iyilik yapma eylemlerini gerçekleştirirlerken, aynı zamanda insanlara evlilikten ve çocuk yapmaktan kaçınmalarını da öğretiyorlardı. Çünkü Katarlara göre; bir aileniz olursa yapacağınız şey, o yeni doğan çocuğunuzu, bu çürümüş, kötü, fiziksel dünyaya getirmek olacaktır. Oysa hepimizin maneviyata konsantre olması gerekir. Eğer bir Katarsanız, aslında şeytanla işbirliği içindeydiniz. Kiliseyi sorgulamak, Tanrı’yı sorgulamak anlamına geliyordu. Papa III. Innocentius, Katarlar’a yönelik bir Haçlı Seferi ilan etti. Onları Katolikliğe geri döndürmeye çalıştı, ama bu da işe yaramayınca yapabileceği tek şey onları öldürmekti. 1209’da Katarlara karşı başlatılan Haçlı Seferi 45 yıl süren acımasız bir savaşa dönüştü. En az 100 bin insan öldürüldü. Biraz da şeytanın, Kilise’nin söylediğinden daha da güçlü olduğunu söyledikleri için. Katarlar’a karşı yürütülen Haçlı Seferi, Hıristiyan dindaşlara yönelikti. Ama neredeyse 2 yüzyıl boyunca, Haçlı Seferleri’nin temel amacı, Ortadoğu’ya hükmetmek amacıyla İslam’la savaşmak için yapılmıştır.

Not: Katarları konu alan Labyrinth (2012–) isimli iki bölümlük bir TV dizisi var. Labirent, 2005 yılında İngiliz yazar Kate Mosse tarafından yayımlanan, 2006 yılında İngiltere’de en çok satan roman unvanına kavuşan, The New York Times’ın çok satılan kitaplar listesinde kendine yer bulan ve ayrıca dünya çapında 38 farklı dile çevrilmiş olan romandan uyarlanan mini TV dizisidir. Dizinin yönetmen koltuğunda Christopher Smith oturmaktadır. Türü ise destansı maceradır.

http://www.turkcealtyazi.org/mov/1866570/labyrinth.html

 

 

Ortaçağ Avrupası’nda İslam bir sapkınlık olarak görülür. Şeytanın işidir. Müslümanlar da, düşmanlarının Şeytani Olan’la aynı saflarda yer aldığını iddia etmekte gecikmez. Kuran’da Müslümanlara, şeytanın dostu oldukları için gayri müslimlerle savaşmaları söylenir. Persler’in kadim inançlarını benimsemiş olan her iki taraf da, dünyayı iyi ve kötü şeklinde ikiye ayrılmış olarak görür. Böylece savaşın ve fetihlerin bütün dehşetini haklı çıkarmış olurlar. Haçlı Seferleri kötü niyetli bir miras bırakır. Harekatın ortasında, Papa 9. Gregory engizisyon mahkemelerini kurar. Dominikan rahipleri tarafından kontrol edilen engizisyon mahkemelerinin görevi, kâfirleri bulup onları yerel prenslere cezalandırılmak üzere teslim etmektir. Engizisyon mahkemeleri, insanlara korkulacak yeterince şey verdi. Onlara korkacakları cehennem alevlerini verdi, ama çok daha önemlisi; bizzat engizisyonun kendisini verdi.

Bir kişiyi, suçlamayı yapanın kim olduğunu veya neyle suçlandığını söylemeksizin tutuklama hakları vardı.

Suçlananlar, masum bulunana kadar suçlu kabul edilirdi. Ve yetkililer ne kadar isterse o kadar süre esir tutulabilirlerdi. Engizisyonu sorgulayan bir kimsenin, hemen şeytanla işbirliği içinde olduğundan şüphelenilirdi. Şeytan ve kötülüğün güçlerine karşı yürütülen savaşta Ortaçağ liderleri, her savaşta olduğu gibi, istihbaratın hayati öneme sahip olduğuna inanırdı. Bu döneme kadar, kilise henüz Hıristiyanlar’a işkence edilmesine resmi olarak izin vermemişti. Ama Musevi ve Müslümanlar’a işkence etmek kabul edilebilir birşeydi. Fakat 1252 yılının Mayıs ayında, Papa 4.Innocentius, kafir olduğundan şüphelenilen Hıristiyanlar’a işkence edilebileceğini duyurdu. Ta ki şeytan için çalıştıklarını itiraf edip yandaş komplocuları ihbar edene kadar. Bir kez birisinin, şeytanın hizmetkârı olduğuna dair bir tartışma başlattınız mı, onu artık, kendisine her şeyi yapabileceğiniz bir duruma sokmuş oluyordunuz. Çünkü “iyiliğin güçleri adına çalışma” gerekçeniz oluyordu. Genellikle kâfirlikle suçlanan bir insanın, kendisini temize çıkarmasına olanak yoktu. Ne derse desin, kâfir olduğu için dolayısıyla şeytanla işbirliği içinde olduğu için, söylediği her şey yalan sayılıyordu. Ama işkencecilerin her istediklerini yapma hakları yoktu. Katı talimatlara uymak zorundaydılar. 13. yüzyılın ortalarında, Papa 4. Innocentius‘a göre teorik olarak, işkence sınırlı olmalı kan akıtılmamalı işkence gören kişiye ciddi kalıcı zarar vermemeliydi. Ama pratikte bu talimatlara harfiyen uyulmuyordu. Ama psikologların “rasyonalizasyon işlemi” olarak adlandırığı birşey vardı. İşkenceciler gerekçe olarak şöyle diyebiliyordu:

“Ölümsüz ruhunu kurtarmaya çalışıyoruz!”

“Seni cehennemdem uzak tutmaya çalışıyoruz!”

“Şeytanın sana ulaşmasını önlemeye çalışıyoruz!”

Asıl demek istedikleri ise şuydu: “Vergilerinizin tadını çıkarmayı tercih ederiz.”

 

Bütün Avrupa’da, güya şeytana karşı kullanılması gereken bütün yeni güçler, vicdansız insanlar tarafından zenginlik elde etmek veya düşmanlarını kötülemek için kullanılmıştır. 1307’de Fransa Kralı 4. Philip (Adil Philip), Tapınak Şövalye liderleri için büyücülük suçlamasında bulunur. Bunlar Haçlı Ordusu’nun çok zengin şövalye takımıdır. Philip şövalyeleri, güya satanik bir figür olan Baphomet isimli bir pagan putuna tapınmakla itham eder.

Tapınak Şövalyeleri, Ortadoğu’da müslümanlarla müzakerelerde bulunmuştu. Ve batı Avrupa’da bazı insanlar, onların müslümanlarla işbirliği içinde olduğunu düşünüyordu. Ve herkesin “bildiği gibi” müslümanlar, tırnak içinde tabi onlara göre büyücülükle meşguldü. Bundan yola çıkarak Tapınak Şövalyeleri’nin de büyücülük işine karışmış olabileceği düşünüldü. Şövalyeler, Cuma gününe denk gelen 13 Ekim 1307 tarihinde saldırıya uğrayıp yok edildiler. Kral Philippe le Bel’in, kahyalarına verdiği kapalı zarf emirlerinde emrettiği gibi., bütün şövalye kalelerine aynı anda saldırı düzenlendi. Tapınak Şövalyeleri’nin yok edildiği günden beri ayın 13’üne denk gelen Cuma günleri uğursuz kabul edilir. Bir şekilde şeytani güçlerle bağlantılı olduğuna inanılır. 1320 yılında, şeytana karşı açılan savaşta bir gelişme daha olur. Papa 22. John engizisyon mahkemelerine, her türlü büyü, efsun veya ruh çağırma olayını hedef almasını emreder. Duyulan büyük endişenin sebebi, şeytan çıkarma teknikleriyle iblisleri uzaklaştırmayı bilen ahlaksız rahiplerin, aynı tekniği şeytanı çağırmak için kullanabilecek olmalarıdır.

Şeytanı çağırmak için kullanılabilecek formüller, Latince formüller ve ayinler

Bir kez şeytana emir verebileceğiniz güçte Latince bir formülünüz olursaaa  Eh, benim böyle bir formülüm olsa şeytana çamaşırlarımı yıkamasını emredebilirim  Böyle bir gücü hoşlandığım bir kadını yatağa atmak için kullanabilirim  Falcılar, ruh çağırma tekniğiyle iblislere emir vermek ile ilgilenir, onlara başka şeyler yaptırmak için kullanırlar. Mesela bir iblis beni zengin yapabilir. Benim için gizli bir hazineyi bulabilir. Her tarafta falcıların ve cadıların olduğu, bunların iblisleri uyandırıp, şeytanla anlaşmalar yaptıkları korkusu, bütün Avrupa’ya yayılır. Engizisyon mahkemesi tarafından ilk incelenen vakalardan birisi, İrlanda’nın Kilkenny şehrinde olur. 1324’te bir miras kavgasında, şehrin en zengin kadınlarından biri olan Dame Alice Kyteler büyücülük, kafirlik ve Robin isimli bir iblis sevgiliye sahip olmakla suçlanır. Kilkenny’de bir toprak sahibi olan Dame Alice Kyteler pek çok kez evlenip boşanmıştı. Dolayısıyla üvey çocukları, önceki kocalarının topraklarına el koymak için onları zehirlediğini söyleyerek bu kadın hakkında dava açmıştı. Ve onları büyü yaparak zehirlediğini, ya da öldürdüğünü iddia ettiler. Alice İngiltere’ye kaçmayı başarır. Şanssız hizmetçisi Petronella ise işkence görür ve kazıkta yakılarak öldürülür. Falcı, büyücü ve cadılara karşı başlatılan kampanya, 300 yıl sürdü ve 60-300 bin kişinin ölümüne sebep oldu. Kurbanların çoğu kadındı. Kadınların şeytana uymaya, günah işlemeye, ayartılmaya daha meyilli oldukları düşünülüyordu. Ayrıca erkeklerden daha az entellektüel oldukları da düşünülüyordu. Kadınlar, hayvanlara daha yakın olarak görülüyordu. Bunun sebebi biraz da, baştan çıkarılmaya daha yatkın., ve maddi hazlarla daha kolay baştan çıkarılabiliyor oluşlarıydı. Engizisyon şüphelileri toplayıp sorguya çekerek dehşet verici faaliyetlerini sürdürürken, pek çok rahip ve jüri üyesi, her şeyin varsayımlar üzerinden yürüdüğü endişesi duymaktadır. Belki de buldukları cadılardan daha fazlasını gözden kaçırıyorlardı. 

Ama bir insanın, şeytanın yardımcılarından biri olduğunu nasıl anlardınız?

 Bunun için standart bir teste ihtiyacınız vardır. 1486’da iki alman Dominikan rahibi, engizisyon üyeleri için Malleus Maleficarum isimli bir ders kitabı yayınlar. Cadıların Çekici. Kitapta zekice kurgulanmış bir çıkmaz sokak vardı. Buna göre, sadece cadılık değil, “cadılara inanmamak” da kâfirlik sayılıyordu. Malleus Maleficarum, “İnsanı yiyip bitiren bu şeytani asalaklardan nasıl kurtulunur” konulu bir kullanım kılavuzuydu. Cadıların ne olduğunu, cadıların neler yaptığını açıklayan bir kitaptı. Malleus Maleficarum bir engizisyon yargıcına bilmesi gereken herşeyi söyler. Cadıların vücudunda şeytanın izi vardır. Bir doğum lekesi veya siğil. Tenlerine sihirli otlar sürerek uçabilirler. Ve Sabbath isimli şeytana tapma ayinlerinde toplanırlar. Bu ayinlerde, Hıristiyan ayinlerinin çarpıtılmış halini gerçekleştirirler. Kafirce bir saygı gösterisi olarak şeytanın poposunu öperler. O günlerde gerçekten de bir korku vardı. Malleus Maleficarum’un bu kadar çok satılmasının ve bu kadar fazla baskı çıkarmasının sebebi buydu. Ve hala da basılmaktadır. Malleus Maleficarum’un yazılmasından 30 yıl sonra, Martin Luther Protestan reform hareketini başlatır ve Hıristiyan kilisesini ikiye böler. Protestan ve Katolik olmak üzere her iki mezhep de, diğerinin şeytani olanla işbirliği içinde olduğunu iddia eder. Her iki mezhep de satanistleri bulmak için Malleus Maleficarum’u kullanır. Hem de sadece onları yok etmek için değil  Cadı avı, bir nevi bilimsel araştırmadır. Ana tema şudur; eğer cadıları ve şeytanı anlayabilirseniz, onlarla savaşabilirsiniz de. Bütün bu cadı avı meselesi, neredeyse entellektüel bir araştırma projesi gibidir. İblislerin ne yaptığıyla ilgili veri toplanması gereklidir. Bu yüzden birkaç cadıyı daha sorguya çekip biraz daha veri elde edilmesi gerekiyordu ki elde ettiği verileri kitabına koyabilsin. Bilimsel araştırmanın en önemli noktası budur. Şeytanla ilgili histeri bütün Avrupa’da, Protestan ve Katolik ülkeleri aynı ölçüde etkiler. İskoçya’da, Avrupa’daki en eğitimli krallardan biri olan 6. James, bu çılgınlıktan öylesine etkilenir ki şeytan ve büyücülükle ilgili bir kitap yazar. Kitabın ismi Demonoloji’dir. (İblis bilimi) James’in kitabı, şeytana tapan cadıların her yerde olduğunu ve devletin güvenliğine yönelik en büyük tehdit olduklarını kanıtlamayı amaçlar. Çevresini o çok korktuğu şeytanlardan koruyacak, çoğu dindar olan danışmanlarla doldurmuştur. Onları her yerde görüyordu. James bu konuda kesinlikle çok militandı, bir savaşta olduğunu düşünüyordu. James şeytana ve kötülüğün güçlerine karşı savaşına devam ederken bile, şeytan, James’in kraliyet tacını elinde tutmasını sağlıyordu. James her zaman şeytan figürünü işaret edip, “Ben olmasaydım, bakın benim yerime ülkeyi kim yönetecekti.” diyebiliyordu. Bütün bunlar oldukça korkutucudur. Aynı zamanda da James için oldukça tatmin edicidir. Sorguya çekilen cadılardan birine sorulmuş:

 “Şeytan neden kralımıza saldırıyor?” Ve cadı, elimizdeki itiraf kayıtlarına göre güya şöyle demiş:

“Şeytan saldırıyor çünkü Kral James, şeytanın dünyadaki en büyük düşmanıdır.”

Amerika kıtasındaki yenidünya, Avrupalılar tarafından sömürgeleştirilince, şeytan da onlarla birlikte yolculuk eder. 1600’lerin sonunda kıtaya ulaşan püriten İngiliz sömürgecileri, şeytanın gücüne kuvvetli bir inancı olan kimselerdir. Püriten olmayan herkesin, şeytan tarafından yönetildiğine ve özellikle kadınların, şeytanın gücüne karşı dayanıksız olduğuna inanıyorlardı. Püriten cemaatlar diyebileceğimiz topluluklar kurdular. Geriye kalan Hıristiyan dünyası için kuvvetli bir örnek teşkil etmek istiyorlardı. Eğleniyorsanız, veya grup halinde şarkı söyleyip dansedip içki içiyorsanız, bu türden bir eğlence şekline karşı olanlara göre, bardaklarınızı şeytanın doldurduğu kesin birşeydi.

1688’de Boston’da, Mary Glover isimli İrlandalı bir çamaşırcı kadın, müşterilerinden birisinin çocuğuna büyü yapmakla suçlanır. Şeytanla işbirliği içinde olduğunun kanıtlarından birisi evinde bulunan çok sayıda bez bebektir. Mary Glover hem bir İrlandalı hem de bir hizmetçiydi. Ana dili Galceydi. Ve cadı olmadığınızı kanıtlamanız gereken testlerden birisi de İsa’nın öğrettiği duaları okumaktı. Bu dilsel farklılık, onların algısına göre “kafirlik” yapmadan İsa’nın öğrettiği duaları okuyamadığı anlamına geliyordu. 1688 yılında cadı olma suçuyla asılarak öldürüldü. Mary Glover asıldıktan 3 yıl sonra, 32 km’den az uzaklıkta bulunan Massachusetts eyaletindeki Salem kasabasında 3 genç kızın şahitliği, büyük çaplı bir idam olayına sebep olur. Bazı çocukların, cadıların gönderdiği ruhlar tarafından ele geçirildiği söylendi. Bu çocuklar şahit sandalyesinde otururken “ruhu ele geçirilen kişi”yi etkili bir şekilde canlandırıyordu. Salem cadı avında 150 kişi tutuklanır. 19 erkek ve kadın, asılarak veya ezilerek öldürülür. 17 kişi hapiste ölür. Hikayenin en ironik kısmı da, Salem jürisinin daha sonradan özür dileyerek hataları için şeytanı suçlamasıdır.

1700’lere gelindiğinde, Amerika ve Avrupa’daki cadı çlıgınlığı neredeyse sona ermiştir. Dünyaya yeni ve bilimsel bir bakış açısı yerleşmektedir. 18. yüzyıldaki aydınlanma çağında kazanılan modernizm, aslında dinleri, batıl inançları ve tüm bunları defetti ve basitçe şöyle dedi:  “Bunlar karanlık çağlara ait şeylerdir artık modern dünyada yaşıyoruz, biz verilere inanırız. Biz bilime inanırız. Dindar olmak istiyorsanız o sizin kişisel tercihinizdir. Gidip başka bir yerde bu inancınızı yaşayabilirsiniz.” Cadı avları bitmiş olsa da, ve Avrupa ile Amerika’daki eğitimli sınıflar şeytanın varlığını bile sorgulamaya başlamış olsa da, sıradan halkın peri masallarında şeytan yaşamaya devam etti. Ama cadı avcılarının korkunç ve dehşet verici şeytan tasvirinden çok farklıdır. En çok sevdiklerimden birisi çok güçlü bir nalbant olan Dunstan’a aittir. Şeytan ona gelir ve ayakkabılarının değiştirilmesini ister. O da kor halindeki iki maşayla şeytanın burnunu yakalayıp onu dışarı atar. Ve bu çok çok farklı bir şeytandır. Haddini bildirebileceğiniz türde bir şeytandır artık. O zamana kadar şeytan, çirkinliğinin bir kısmını ve bazı kaba özelliklerini kaybetmiştir. Hatta çoğu zaman çökmüş aristokrasinin bir bireyidir. Sosyetik grupların içine karışan, şık kıyafetler içindeki yakışıklı bir beyefendidir. Yunanlıların yeraltı tanrısı ve kadim gnostik kafirlerin şeytanı Hades gibi bu şeytan da zenginlik, güç ve seksten meydana gelen maddi dünyayı kontrol eder. Ona ruhunuzu vermeye söz verirseniz, bütün bunları size sağlayabilir.

En ünlü şeytan masalı Faust ile ilgili olandır. Zeki ve üçkağıtçı Mefisto karakterindeki şeytan, Faust’a tüm dileklerini yerine getireceğine söz verir. Ama bir bedeli vardır. Pek çok falcının ya da büyü kullanan insanın ilgilendiği konu, kadınları nasıl yatağa atacaklarıdır. Faust da aynı şeye ilgi duyar ve Truva’lı Helen de dahil olmak üzere birçok kadını elde eder. Faust’un şeytanla girdiği pazarlık, Faust için felaketle sonuçlanır. Mefisto alacağını alır ve Faust korkunç bir şekilde ölür. Sonsuza kadar cehennemde kalması için şeytan tarafından götürülür.

Dinlerin gücü azaldıkça, ve rahiplerle kralların çağı, yerini devrim ve demokrasi devrine bıraktıkça, yeni bir şeytan sahneye çıkar. Bu şeytan, Hıristiyan geleneğindeki hain iblisten tamamen farklıdır. Hüzünlü ve yalnız bir karakterdir. Zalim ve baskıcı bir tanrı kılığına girmiş olan gaddar otoriteye karşı savaşan bir kahramandır. Şeytan, artık cesur ve yakışıklı bir asidir. Dolayısıyla elinizde artık romantik bir şeytan tasviri vardır, zalim ve kötü kalpli bir kabadayı değil, hatta bunun tam tersidir. Şeytan, “patron”a meydan okuyan “iyi adam”dır.

Romantizm çağında özellikle Byron gibi şairleri görüyoruz. Byron, karanlık ve kötücül olup bir geçmişi de olan, Byron’ca bir kahraman yaratmıştır. Dolayısıyla şeytan, çekinilecek ya da korkulacak biri değil, hayran olunan biridir. 20. yüzyılda, şeytanın durumu kötüye gitmeye başlar. Artık ne korkulan ne de hayran olunan şeytan, bir eğlence sembolü haline gelir. Ticaret hayatına bile atılır ve şarap, çikolata ve bira satışına yardımcı olur. Pazarlama çağında ve tüketim toplumunda şeytan, eskimiş bir markaya yasak olanın cazibesini getirebilirdi. “İyi ile kötü arasındaki vahiysel bir savaş” tanımından beri çok yol katedilmiştir. Şeytanın bir eğlence simgesi haline gelmesi, 20. yüzyıla damgasını vuran bir olaydır. Şeytanın, ilgilenmesi gereken insanlardan daha iyi veya daha kötü olmadığını görüyoruz. Sadece insanlar arasındaki herhangi bir insandır. Şeytana haddi bildirilmiş gibidir. Karanlıklar prensi, afacan bir iblisciğe dönüşmüştür. Ama kaderin şaşırtıcı bir cilvesiyle, 1960’larda farklı bir şeytan; 19. yüzyıldaki devrimcilerin hayran olduğu o cazibeli asi çocuk, şaşırtıcı bir şekilde geri döner.

Batının siyasi yapısını kutsallaştıran herşeye karşı bir başkaldırma eğilimi vardı. Ve bu yapı Hıristiyan’dı, kapitalistti ve savaş yanlısıydı. Dolayısıyla karşı kültür, bu yapının karşıtı olan her şeyi araştırmaya başladı. 1966’da Anton LaVey isimli esrarengiz bir şovmen San Francisco’da Şeytan Kilisesi’ni kurdu.

Biraz din, biraz da para kazanma şamatası ile Şeytan Kilisesi, renkli manşetlere konu olur, ki bunların çoğu da şöhret derdinde olan LaVey‘in kendisi tarafından teşvik edilir. Açgözlülüğe inanıyoruz. Bencilliğe inanıyoruz. İnsanı motive eden her türlü şehvani duyguya inanıyoruz çünkü bunlar insanın doğal hisleridir. Kendisine Romanyalı’lardan gelen Anton Szandor LaVey diyordu. Ama aslında 1930 yılında Illinios eyaletinin Cook kasabasında doğan Howard Stanton Levey idi. Evinde haftasonu konferansları ve cadı toplantıları düzenliyordu. Ve insanlar gelip adam başı 2 dolar ödüyordu. Sonunda gazeteci olan bir arkadaşı gelip şöyle dedi: “Biliyor musun, bir fikrim var. Bu olayı bir kilise haline getirsene. Acaip para kazanırsın!” Ve tabi ki, o da aynen böyle yaptı. Animatörden manipulatöre ve dahi bir filozofa kadar pek çok sıfatla tanımlandı. İşin aslı, bu tanımların bir karışımıydı. Doktorlar, avukatlar, üniversite öğrencileri, fabrika işçileri, çiftçiler kimi ararsanız vardı. Toplumun her sınıfından takipçileri vardı. Çoğu kameralar için kurulmuş olan yapay ayinlere rağmen, ne LaVey ne de takipçileri gerçekten şeytana inanmaz. LaVey’in hayran olduğu şey; asi, konformist olmayan ve sistemi kızdıran bir şeytandır. Tahmin edildiği gibi, Amerikan halkı hem hayran kalmış hem de öfkelenmişti.

LaVey’in Şeytan Kilisesi’nin öncülük ettiği 60’ların büyü hayranlığı, 1967’de Hollywood’dan güçlü bir destek görür. Manhattan’da yaşayan satanistleri konu alan karanlık bir hikaye olan “Rosemary’nin Bebeği” filmi müthiş ve beklenmedik bir sükse yapar. Roman Polanski‘nin bu başyapıtında, kahramanların zararsız komşuları aslında, Karanlıklar Prensi’ne, dünyaya hükmedecek bir evlat kazandırmaya yardım ettikleri satanist bir komplonun içindedirler. Rosemary’nin Bebeği’nin sonunda şeytan amacına ulaşır. Ama bu filme Hıristiyanlar’dan gelen karşıt tepki, 1973 yılında gişe rekorları kıran The Exorcist (Şeytan) filmiyle olur.

Bu sefer, genç bir kızı ele geçirmiş olan şeytan iki rahiple betimlenen, iyiliğin güçleri tarafından yenilgiye uğratılır. Kadınların şeytanın tahriklerine özellikle yatkın olduğuna dair eski inanç, Salem cadı mahkemelerinden iki asır sonra yeniden canlanmış oldu. Hollywood’un gücünü küçümsemekle büyük bir yanılgı içine düşeriz. Bence en büyük etkisini The Exorcist filmi zamanlarında gösterdi. Film hakkında konuştuğum ve özellikle Hıristiyan bir çevrede yetişmiş olan insanlar arasında, filmden çok korkanlar ve morali bozulanlar oldu. İyilik ile kötülük arasındaki savaşla ilgilidir ama “kötülük” yepyeni bir boyuttadır ve çok kişiseldir. Şeytan tarafından ele geçirilmiş olmak neredeyse moda haline geldi. Ruhu ele geçirilmiş rolü yapan insan sayısında patlama oldu. Şeytan tarafından ele geçirildiğine inanan kişilerce şeytanı çıkarmam için çağırıldığım oldu. Ve buna inanmalarına sebep olan insanları gördüm. Ve bütün bunlar çok şiddet dolu, çok etkileyici ve çok da dokunaklı olabilir. Ama bir insanın ruh sağlığını çok ciddi anlamda tehlikeye de sokabilir. Hollywood’un, şeytan tarafından ele geçirilme ve şeytana tapma ile ilgili hikâyelerin çok para kazandırdığını keşfetmesi, cadı avı günlerinden beri sönmüş olan bir paranoyayı yeniden alevlendirir.

1980’lerde, organize satanistlere ait geniş çaplı bir komplo teorisi, medyada hızla yayılır. “Satanik Panik” olarak bilinen bu olayda, Hıristiyan grupları, yaygın çocuk istismarı ve 10 binlerce çocuk kaçırılma vakasının sorumlusu olarak satanistleri gösterir. Satanik Panik kısmen, satanist ayinlerde istismar olduğu yönündeki suçlamalarla başladı. Kendilerine satanist diyen insan gruplarının, insanları ve çocukları alıp, onlara zarar verdiklerine inanılıyordu. Çocukların kaybolmasıyla, kurban edilmeleriyle ve ayinsel cinayetlerle ilgili her çeşit karanlık iddia vardı. Yüzlerce kişi tutuklanıp hapse atıldığında FBI nihayet Amerika’da geniş kapsamlı bir araştırma yayınlar. Bu araştırmayla, satanistlere yönelik istismar suçlamalarının hepsinin asılsız olduğu ortaya çıkmış olur. İnsanın kendi doğasıyla ilgili dehşet verici şeylerden birisi, histeriye çanak tutmasıdır. Bu durum tarihin her aşamasında görülür. Bence bu özelliğimiz bugünlerde daha da şiddetlendi. Çünkü histeriyi yaymanın en etkili yollarından birisi modern telekomünikasyon sektörüdür.

Eğer satanist dinlerin müritlerinin çoğu doğaüstü bir şeytana inanmıyor ve şeytana dua etmiyorsa, o halde şeytan neyi temsil ediyor?

 Bazı satanistler şeytanın, “değişimin ruhunu” simgelediğini söylüyor. Birçok insan Satanizm teriminden korkar. Birçok insan otomatik olarak satanistlerin kötü insanlar olduğunu düşünür. Tanıştıkları herhangi birisinden ne kadar korkuyorlarsa, bir satanistten de ancak o kadar korkmalılar. Bazıları için Satanizm’in anlamı, muhalefet ve dengedir. Alternatif düşüncedir, şeytanın avukatlığını yapmaktır. İyi ve kötü diye birşey yoktur. Örneğin bir fare için kedi, sivri dişleri olan korkunç ve kötü kalpli birşeydir. Ama kedi sahibi için kedisi cennetliktir. Kendi gerçekliğimizi yaratırız.

Satanizmin bütün olayı budur. ABD’de yapılan araştırmalara göre, Amerikalılar’ın neredeyse yarısı şeytanın gerçek olduğuna inanıyor. Dindar olmayan insanlar bile dünyayı belirgin olarak iyi ve kötü şeklinde ikiye ayırıyor. Eski Persler’e Zerdüşt tarafından öğretilen muhalif ilkeler  Aksine, son olaylar bu inancı daha da güçlendirdi. 2001’in Eylül ayında, Dünya Ticaret Merkezi’ni yerle bir eden terörist saldırılar, Amerikalılar’ı derinden şok etti. Birçok insana göre, sanki kötücül güçler harekete geçmişti. Bu olayın, iyi ile kötü güçler arasındaki bir hesaplaşma olduğuna inanmak kolaydı. Amerikan hükümetine ve Amerikan halkının çoğuna göre, saldırıların sebebi, siyasetten daha fazlasıydı. Hiçbir zaman sorgulamayacağımız gerçekler öğrendik. Kötülük gerçektir ve ona karşı konulmalıdır.Ya bizimlesindir, ya da bize karşısındır. Ve eğer bize karşıysan, genel anlamda şeytanla el ele çalışacaksın demektir.

Reagan kötülük imparatorluğu hakkında konuşmuştu. Bush kötülüğün merkezinden bahsediyor. Bunların hepsi, eski geleneksel dualist düşünce şekilleri. 9/11 saldırılarının ardından, cumhurbaşkanı Bush, vahşetin sorumlusu olan Usame bin Ladin’i yakalama görevini, Korgeneral William G. Boykin’e verdi. Ama Boykin’e göre Amerika’nın gerçek düşmanı bin Ladin değildi. Korgeneralin sözleri aynen şöyle: “ABD’nin düşmanı, Şeytan isimli bir adam.” 2001’den beri, terörle mücadelede ABD ve diğer devletler tarafından alınan acımasız önlemler, tuhaf bir şekilde 400 yıl önce şeytanla savaşırken alınan önlemlere benziyor. Davası görülmeden yapılan tutuklamalar, gizli duruşmalar kimden geldiği bilinmeyen ihbarlar ve işkenceler. Kötü davranışı ve hakların yok sayılmasını haklı çıkarmaya yönelik benzer bir tutum görüyoruz. Terörle mücadelede düşman olarak algılananlara karşı işkence kullanımını haklı çıkarma çabası içindeyiz.

Kötülükle savaşıyorsanız, sanırım sonunda, savaştığınız kötülüğün kendisine dönüşüyorsunuz.

Bush, Irak’ın istila edilmesi için “Haçlı Seferi” tanımını kullanmıştı. Kâfirlere karşı yapılmış olan o tarihi Haçlı Seferleri’ne benzerliği şaşırtıcıdır. Üstelik artık eski tanıma, savaş meydanlarındaki düşmanın sadece askeri rakipler değil, aynı zamanda saf kötülüğün elçileri olduğu inancını da eklemişlerdir. 2004 yılının Kasım ayında, Amerikan birlikleri Irak’ın Felluce kasabasına büyük bir saldırı düzenlediğinde kıdemli subaylardan Yarbay Gareth Brandl, kendisine göre düşmanın kim olduğunu düşündüğünü açıkça ifade etti. Düşmanın bir suratı var. İsmi Şeytan ve şu anda Felluce’de. Ve biz onu yok edeceğiz.

Abartıdır. Mit uydurmaktır. Şiir yazmak gibidir. Eğlenceli olabilir ama çok büyük kötülüklere sebep olmuştur. Şeytan bilgisinin çoğu insan yapımı bir şeydir. Ama geri tepen bir yapımdır çünkü birbirimize korkunç şeyler yapma izni vermiştir. Bu nedenle artık cehennemi kapatıp şeytanı nihayet uzaklaştırıp ondan kurtulmalıyız.

*************************

ALLAH TEÂLÂ, KUR’ÂN-I KERİM’DE BUYURDU Kİ;

Kafirler iman edenlerle karşılaştıkları zaman: “İman ettik” derler. Şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında ise, derler ki: “Şüphesiz, sizinle beraberiz. Biz (onlarla) yalnızca alay ediyoruz.” (2/14)

Ey insanlar, yeryüzünde olan şeyleri helal ve temiz olarak yiyin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Gerçekte o, sizin için apaçık bir düşmandır. (2/168)

Ey iman edenler, hepiniz topluca “barış ve güvenliğe (Silm’e, İslam’a) girin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır. (2/208)

Şeytan, sizi fakirlikle korkutuyor ve size çirkin -hayasızlığı emrediyor. Allah ise, size kendisinden bağışlama ve bol ihsan (fazl) vadediyor. Allah (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir. (2/268)

İşte bu şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Siz onlardan korkmayın, eğer mü’minlerseniz, Ben’den korkun. (3/175)

İman edenler Allah yolunda savaşırlar; inkar edenler ise tağut yolunda savaşırlar öyleyse şeytanın dostlarıyla savaşın. Hiç şüphesiz, şeytanın hileli-düzeni pek zayıftır. (4/76)

Ey Ademoğulları, şeytan, anne ve babanızın çirkin yerlerini kendilerine göstermek için, elbiselerini sıyırtarak, onları cennetten çıkardığı gibi sakın sizi de bir belaya uğratmasın. Çünkü o ve taraftarları, (kendilerini göremeyeceğiniz yerden) sizleri görmektedir. Biz gerçekten şeytanları, inanmayacakların dostları kıldık. (7/27)

Kimine hidayet verdi, kimi de sapıklığı haketti. Çünkü bunlar, Allah’ı bırakıp şeytanları veli edinmişlerdi. Ve gerçekten onları doğru yolda saymaktadırlar. (7/30)

Eğer sana şeytandan yana bir kışkırtma (vesvese veya iğva) gelirse, hemen Allah’a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir. (Allah’tan) Sakınanlara şeytandan bir vesvese eriştiğinde (önce) iyice düşünürler (Allah’ı zikredip-anarlar), sonra hemen bakarsın ki görüp bilmişlerdir. (Şeytan’ın) Kardeşleri ise, onları sapıklığa sürüklerler, sonra peşlerini bırakmazlar. (7/200-202)

“Ancak onlardan muhlis olan kulların müstesna.” (Allah) Dedi ki: “İşte bu, bana göre dosdoğru olan yoldur.” “Şüphesiz, kışkırtılıp-saptırılmışlardan sana uyanlar dışında, senin benim kullarım üzerinde zorlayıcı hiçbir gücün yoktur.” (15/40-42)

Andolsun Allah’a, senden önceki ümmetlere de (elçiler) gönderdik, fakat şeytan onlara yapıp ettiklerini süslü göstermiştir; bugün de onların velisi odur ve onlar için acı bir azab vardır. (16/63)

Ve de ki: “Rabbim, şeytanın kışkırtmalarından sana sığınırım.” (23/97)

Ey iman edenler, şeytanın adımlarına uymayın. Kim şeytanın adımlarına uyarsa, (bilsin ki) gerçekten o (şeytan) çirkin utanmazlıkları ve kötülüğü emreder. Eğer Allah’ın üzerinizde fazlı ve rahmeti olmasaydı, sizden hiçbiri ebedi olarak temize çıkamazdı. Ancak Allah, dilediğini temize çıkarır. Allah, işitendir, bilendir. (24/21)

“Çünkü o, gerçekten bana geldikten sonra beni zikirden (Kur’an’dan) saptırmış oldu. Şeytan da insanı ‘yapayalnız ve yardımsız” bırakandır.” (25/29)

Şeytanların kimlere inmekte olduklarını size haber vereyim mi? Onlar, ‘gerçeği ters yüz eden,’ günaha düşkün olan her yalancıya inerler. Bunlar (şeytanlara) kulak verirler ve çoğu yalan söylemektedirler. (26/221-223)

“Ey adem oğulları, ben size and vermedim mi ki: Şeytana kulluk etmeyin, çünkü, o, sizin için apaçık bir düşmandır;”(36/60)
Onun tomurcukları, şeytanların başları gibidir. (37/65)

Şayet sana şeytandan bir kışkırtma gelecek olursa, hemen Allah’a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir. (41/36)

Kim Rahman’ın zikrini görmezlikten gelirse, biz bir şeytana onun ‘üzerini kabukla bağlattırırız’; artık bu, onun bir yakın dostudur. Gerçekten bunlar (bu şeytanlar), onları yoldan alıkoyarlar; onlar ise, kendilerinin gerçekten hidayette olduklarını sanırlar. Sonunda bize geldiği zaman, der ki: “Keşke benimle senin aranda iki doğu (doğu ile batı) uzaklığı olsaydı. Meğer ne kötü yakın-dost(muşsun sen).” (Bu söylenmeleriniz,) Bugün size kesin olarak bir yarar sağlamaz. Çünkü zulmettiniz. Şüphesiz azabta da ortaksınız. (43/36-39)

Şeytan sakın sizi (Allah’ın yolundan) alıkoymasın. Gerçekten o, sizin için açıkça bir düşmandır. (43/62)

Şüphesiz, kendilerine hidayet açıkça belli olduktan sonra, gerisin geri (küfre) dönenleri, şeytan kışkırtmış ve uzun emellere kaptırmıştır. (47/25)

Şüphesiz ‘gizli toplantıların fısıldaşmaları’ (kulis), iman edenleri üzüntüye düşürmek için ancak şeytan (ürünü olan işler)dandır. Oysa Allah’ın izni olmaksızın o, onlara hiçbir şeyle zarar verecek değildir. Şu halde mü’minler, yalnızca Allah’a tevekkül etsinler. (58/10)

Şeytan onları sarıp-kuşatmıştır; böylelikle onlara Allah’ın zikrini unutturmuştur. İşte onlar, şeytanın fırkasıdır. Dikkat edin; şüphesiz şeytanın fırkası, hüsrana uğrayanların ta kendileridir. (58/19)

Kendilerinden önce yakın geçmişte olanların durumu gibi; onlar, yaptıklarının sonucunu tadmışlardır. Onlara acı bir azab vardır. Şeytanın durumu gibi; çünkü insana “İnkâr et” dedi, inkâr edince de: “Gerçek şu ki, ben senden uzağım. Doğrusu ben, alemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım” dedi. Sonunda onların akibetleri, şüphesiz ateşin içinde ikisinin de süresiz olarak kalıcı olmalarıdır. İşte zalim olanların cezası budur. (59/15-17)

Andolsun, Biz en yakın olan göğü (dünya göğünü) kandillerle süsleyip-donattık ve bunları, şeytanlar için taşlama-birimleri (rücum) kıldık. Onlar için çılgınca yanan ateşin azabını hazırladık. (67/5)

O (Kur’an) da kovulmuş şeytanın sözü değildir. (81/25)

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

....

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.