“RÜYALARIYLA DÜNYA MEŞHURLARI İSLÂMI VE TIBBİ KAYNAKLARA GÖRE RUMUZLU RÜYA TABİRLERİ ANSİKLOPEDİSİ”

İslâmi Kaynaklardan üçüncüsü de, Muhtelif ilim sahiplerinin rüya hakkındaki muhtelif görüşleridir:

İmam Gazzali Hazretleri’nin yazdığı “İhya-u Ulumi’d—Din” adlı eserinin Sayın Ahmed SERDAROĞLU tarafından yapılan tercümesinin, 3. cildinin 57. sayfasında: “…Kerameti ispat için kimsenin inkâr edemeyeceği kuvvetli iki delil vardır:

Sadık Rüya’nın acayip halidir. Rüya halinde gayb tecelli eder. Rüyada tecelli ederse uyanıklıkta niçin tecelli etmesin?

—Uyku ile uyanıklık arasında duygu organlarının düzgünlüğünden başka bir fark yoktur. Rüyada olan adam duyu işleri ile meşgul olmaz. Hâlbuki nice uyanık kimseler vardır ki, onlar da dalgınlıkları sebebiyle duyularından haberleri bile olmaz. Söyleneni de duymaz. Yanından geçeni de görmez.

Resul-i Ekrem’in gaybden ve gelecekten haber vermesi gibi… Nitekim Kur’an-ı Azim, bunu açıkça ifade etmektedir. Peygamber hakkında caiz olunca, ümmeti hakkında da buna inanmak caizdir. Çünkü o da bir insandır. Resul-i Ekrem ((sallallâhü aleyhi ve sellem)  işlerin hakikatleri kendisine keşfolunan ve halkın ıslah-ı ile meşgul olmayan bir insana keşif yapılması niçin muhal olsun?

—Elbette bunlara da keşif yapılır. Ancak bu gibilere nebi değil, Veli denilir. Peygamberlere ve Sadık rüyalara inanan kimse, kalbinde biri hislere açılan dış kapısı ve biri de melekût âlemine açılan iç kapısı olduğuna inanır               Tabire muhtaç bir misal ile rüyada bir şeyin keşfolmasının ve çeşitli suretlerde Meleklerin Peygamberlere ve Velilere gözükmelerinin sebeplerine gelince, bunlarda Kalbin acayip sırlarındandır. Bunlar ancak mükâşefe ilminde açıklanabilir” denilmektedir.

Abdu’l—Kadir B. Muhammed el—Hüseyni’t—Taberi’nin yazdığı “Uyunü ‘1—Mesail min A’yani’r—Resail” adlı eserinin 244. sayfasında: ”

—Fen, Rüya Tabiri ilimdir. Bu ilim, insanın uyku halinde gördüklerini hayallemesi ile bilinir ve ilmi gaibtir” denilmektedir.

“Corci       ZEYDAN’ın yazdığı ve “Zeki MEGAMÎZ’in tercüme ettiği (Medeniyeti İslamiye Tarihi’nin 3. ciltinin 29. sayfasında:

“KEHANET VE ARAFET: ‘Araplar’ Bir müşkül önünde bulunurlar ise, onların mütalaalarını sorarlardı. Rüya görünce onlara tabir ettirirlerdi. İstikballerinde ne olacağını onlardan anlamak isterlerdi. Velhasıl kâhinler, Babilliler, Finikeliler, Eski Mısırlılar vesaire gibi bütün eski akvam (Kavimler) nezdinde nasıl bir mevki tutmuşlar ise, eski Araplarda dahi bunlar ilim, felsefe, tababet, kadılık, Din adamları sınıfı yanı ulumu mezkureyi yed-i inhisara almış rüyayı ruhaniyeyi teşkil ederlerdi.” denilmektedir.

Taşköprülüzade  Ahmed Efendi’nin yazdığı ve Kemale’d—din Mehmet Efendi’nin tercüme ettiği (Mevzuatü’l—Ulum) adlı eserinin 360. sayfasında:

“İLMİ TABİR EL— RÜYA: Bu ilimden teheyyülatı nefsaniyye ve Umuru gaybiyye beyninde olan münasibet tarif olunur. Ta ki evvelkiden saniyyeye intikal ve onunla hariçde olan ahvali nefsaniyyeye veyahut afakda cari olan ahvale istidlal oluna. Ve bu ilmin menfaati umuru atiyyeyi tebşir veyahut inzar ve tahzirdir. Ve daha mağlum ola ki, rüya nefsi natıkanın fiilidir (işidir). Bazı taife bunun aslı olmamak üzere zahib olmuşlardır. Lâkin ol kelamın aslı yoktur. Zira eğer rüyanın aslı olmasa bu kuvayi insanda icad bi-faide olmak lazım gelir. Hazreti Hakim Ale’l—Itlak ve Malikü’l—Mülki fi’n—Nefs ve’l—Afak ise halkı—Batıldan münezzeh ve müberradır. Bi’1—İttifak. Ve bu rüya dahi iki nevidir. Edgas ve Ahlam ve Ehadis-i nefis ve havatir-i reddiye müşahede olan menamdır (Rüyadır). Zira Evvelki halde nefis manend ma-i mütemevvic, müteharrik ve mütehayyiç olup şekil ve suret kabul eylemez. Bir nevi dahi ki ol ekaldir, Rüyayı sahihadır. Ol dahi iki kısımdır. Bir kemi muhtac-ı te’vildir. Ve bir kısmı değildir. Ol sebeptendir ki, muabbirde (Rüya tabir eden) bir mertebe maharet gerektir ki, edgas ve ahlam ile gayrini farka kudred ve kelimatı ruhaniyye ve cismaniyye ma beynini temyiz ve tabakat-ı Nas meyanını fark ve teşhis itmeğe muktedir ola. Zira nasın bazısı vardır ki, ona menamında (Rüyasında) eşyayı azime ve umuru hatımak ilka olunur. Bazısına dahi ol mertebe olmaz. Ol cihettendir ki, Yunaniyyun demişlerdir ki: Muabbire (Rüya tabir edene) vacibdir ki hükema ve mülükün rüyasını tabire iştigal eyleye. Tagam ve erazil-i nasın tabir eylemeye. Zira eşrafin rüyası nübüvvetten bir cüz’üdür. …Ve dahi ilmi mebzurda te lif olunan Kutumuhtasaradandır. “Fevaidü’l—Fevaid”nam kitap ki, “îbn-i Dekkak” tasnif eylemiştir. Mütevasıdandır. “Şerhu’l—Bezzar el—Münir”… ve dahi selefden ilmi tabirde mahir ve garaib tabiratı zahir olanlardandır. Sayın Muhammed İbn-i ŞÎRÎN Hazretleri de (hatta acaib tabiratındandır) denilmektedir.” (Muabbir olarak).

Megana   Şibli’nin yazdığı, Sayın Ömer Rıza DOĞRUL’un tercüme ettiği “İslâm Tarihi ASRI SAADET” adlı kitabın 3. cildinin 1246. sayfasında:

“SADIK RÜYALAR: Şimdiye kadar gerek ilim, gerek felsefe, rüya meselesini hal edememiştir. Bunun hal edildiğine dair söylenen sözler, birer rüyadan ibarettir. Fakat tabiat, faaliyetini insanlar anlasın diye tatil itmez. İnsanların birçoğu, hayatında tahakkuk eden birçok rüyaları hatırlarlar. …Eski (Asur) Asar-i Atikası mütehassıslarından olan Profesör Hilprecht (Hilpraht) keşfettiği kitabelerin ikisini hal edememişti. Hilprecht’in bu iki kitabeyi ne surette hal ettiği çok gariptir. Profesör uyumuş, rüyasında eski Babil’in bir papazını görmüş, papaz o kitabelerin halline yardım etmiş, bin netice profesör, bunları halle muvaffak olmuştur. Alelade eşhasın başından bu gibi tecrübeler geçerse, enbiya tarafından görülen rüyaların vahiy ve ilham eseri olduğunu nasıl inkâr edebiliriz. (Gaybi İhbar) meselesi de ‘Sadık Rüya’ olarak hal olunabilir” denilmektedir.

Yusuf       Ziya TÜLEK Tarafından Yazılan “İslâm Kaynaklarına Göre RUMUZLU Rüya ANSİKLOPEDİSİ” kitabındaki ‘A’ Rumuz sahibi Sayın “Doktor AVANZADE MEHMED SÜLEYMAN EFENDİ”de ‘Mükemmel veya Muayyen Rüya Tabirnamesi” adlı kitabında, “Ruh kendi âleminden bir şey idrak ettik de anı mütehayyileye ilga eyler. 0 dahi anı bir suret münasibe ile tasvir idüp hissi müştereke defetmekle naim olan kimse anı mahsus gibi görerek müdrikatın ruhu akliyeden mürettibe-i hisse tenzilinde dahi kuve-i mütehayyile vasıta olur, işte rüyanın hakikati budur. Bundan rüyayı saliha ile edgasü anlamı kazibe beyninde (arasında) fark zahir olur. Şöyle ki: Cümlesi haleti nevmde (uykuda) birtakım suru hayaliyeden ibarettir. Lâkin sur-u mezkura ruhu aküden mütenezzil ise rüyadır. Eğer haleti yakazada mütehayyilenin hayal ve hafızaya bırakmış olduğu surdan me’huz ise, edgasü anlamdır. Bazı rüyalar sarih ve aşikar olduğundan yahud müdrik olan mana ile görülen sur hayale beyninde kalbi’müşabehet bulunduğundan tabire muhtaç olmaz. Bu sebeple Hadisi sahihde varid olmuştur ki: Rüya üçtür. Biri Allah Teâlâ Hazretlerinden; Biri Melekden; biri dahi şeytandandır. Allah Teâlâ Hazretlerinden olan te’vile muhtaç olmayan rüyayı sahihadır. Melekten olan, te’vile muhtaç bulunan rüyayı sahihadır. Şeytandan olan edgasü anlamdır (İbni Haldun…)_ Rüya için Mısır ve Hind’in kütübü mukaddimesini açınız. Tevrat, İncil ve Kur’an Azimü-ş—Şan-ı gözden geçiriniz, keşfi rüyaya verilen ehemmiyeti azimeyi görürsünüz. Sahibi şeriat olan enbiya meyanında rüyanın te’vil ve tefsirine en ziyade atfı ehemmiyet veren Hazreti Fahri Kainat Efendimiz Hazretleridir. Her sabah Eshabı Kiramına rüyalarını sual ve tabir ederlerdi. …Kütübü fenniyeden biri de uyku ve rüya hakkında diyorlar ki: (Uyku, dimağın ve azayı bedenin faaliyeti mütemadiyesi neticesi olarak a’sabın hali ataletine gelmesinden ve bil netice havassı hamse-i zahirenin yavaş yavaş eşyayı hariciye ile muvakkaten irtibatının kat’ı olmasından (kesilmesinden) ibarettir. Havassı mezkure içinde en ziyade yorulan göz olduğu cihetle en evvel uyumak ihtiyacını bu uzuv (organ) hisseder. Ve kaffe-i azadan evvel uyku alaimi izhar eyler. Diğer aza dahi yorgunlukları nisbetinde birer birer uykuya varırlar. …Rüyaya gelince: insanın bilerek, bilmeyerek safiha-ı hafızasına birçok vekayiğ nakış olunur. Kaffe-i azayı beden istirahatına vardığı, yani eşyayı hariciyye ile olan münasibetinin inkıtaından dolayı dimağın rahat ve kesbi sükunet eylediği bir zamanda yalnız iklimi kahefte icrayı faaliyet iden kuvve-i hafıza, kendi varlığıyla iştigal ider ve rüya denilen keyfiyet de bu iştigalattan tevellüt eyler (meydana gelir). Hali tabiide rüya uykunun ilk saatlerinde nadir görülür. Fakat uyku temadi edipte azayı dimağ yorgunluklarından kurtularak tedrilen uyanmaya başladıkça rüyada zuhur etmeğe (meydana gelmeye) başlar. Birkaç dakikalık uyku esnasında görülen bir rüyada birkaç senelik vukuat (olay, hadise) sahai zuhur (görülebilir) bulabiliyor. Birçok zamanlar ef’ali fevkal tabiiyyeden, sahinat-ı semaviyyeden, anbar-ı gaybiyyeden (gayıb haberlerden) ad olunan rüya dimağın havassı zahire vasıtasıyla his edileceği hakaiki (hakikatlar) zahirenin ika’ eyleyeceği efkarın (fikirlerin) yardımıyla, ideceği muhakemeden mahrum bir tezahür (görüntü) dimağıdır. Rüyalar, ekseriya zabıt (yazmak) ve rabıttan aridir. Çünkü, yorgunluktan kurtulan hacerat dimaiyye kısım kısım faaliyete girerek beyinlerinde (aralarında) bir irtibat bulunmaz     

…Uyanık iken hallinde aciz kalınan müşkilatı fikriyye ve tasavvuriyye rüyada hal olunur (çözülür). Bu da dimağda merkezi idrak ve muhakemenin uyanık zamanlan olabildiğini ifham eder (anlatır). …Bağırsakların bir rahatsızlık olduğu zaman insan açlık, susuzluk, ölmek, yaralanmak gibi, ila ahir rüyalar görür. Teneffüsün veya devranın (kan) bir sıkıntısı olduğu zaman göğsünden vurulmak, haykırmak el-hasıl bununla münasibetdar bir takım efkar (fikirler) hasıl olur. İşte böyle sıkıntılı ve korkulu rüyalara (kabus) ismi verilir. …Rüya tabiri için evvela bunun usulünü bilmek lazımdır.

Mesela: buğday, arpa, saman, un ve bal gibi şeylerin mala; at, arslan, vahşi hayvanatın ricale (adama); eğer, palan, kuşların ve hayvanatın dişlerinin, kadına; yastık, ibrik, tas gibi şeylerin, hizmetçiye ve bunlardan her birinin kaderi her sınıfta bulunanının sınıfındaki kaderi nisbetince olduğunu bilmelidir.

…Bir rüyanın tabirinde muabbir (tabirci) şek ve şüpheye düşüp ol rüya için te’vil ve tabir bulamadığı ve bilemediği halde muabbir sahibi rüyaya (rüya sahibine) ol veçhile emir etsin ki Cumartesi günü ol neharda (sabahleyin) hanesinden (evinden) çıktığında herhangi şahsa mülagi (karşılaşmak) olursa, ol şahsın isminden sual etsin (sorsun).

Eğer o şahsın ismi esma-i Enbiya, esma-i Salihiyn misilli güzel bir isim olur ise, onun rüyası güzeldir. Ve eğer ol şahsın ismi enbiya ve salihiyn isimleri gibi olmaz ise, onun rüyası çirkin ve yaramaz bir rüyadır.

DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIGI’NIN devamlı neşretmekte bulunduğu “Diyanet Dergisi”nin 16. ciltinin 2. sayısının 92. sayfasında Sayın Taner CÜCÜ tarafından yazılan “İSLÂMDA RÜYA VE AMEL İLİŞKİSİ” adlı makalede:

“Konu: UYKU VE RÜYA. Kur’an-ı Kerim’de uyku şöyle tarif edilir: ‘Gece olsun, gündüz olsun, uyumanız Allah’ın kudretini bildiren alametlerdendir (er—Rum, ayet-. 23).

‘Uyku, hislerin uyuşmasından doğan bir haldir (E. BOLAYIR; B. Rüya Tabiri, S.3.1.Bsm. 1957).

Bir bakıma uyku, küçük ölümdür (Prof. Dr. N. KEKLİK. A.K. ve İnsan. S. 132. 1. Bsm. 1957).”

Uyku böyle açıklanıyor. Acaba rüya nedir? Rüya (reve—Traumdream) uykuda görülen şey, düş, vakıa, âlem-i mana. “Rüya: Şahsın uykusunda kalbine, çeşitli konularda olmuş veya olacak şeyleri Allah Teâlâ‘nın yansıtmasıdır. (Ebu’s-Suud; İrşat-ı Akl-i Selim—c.l.v.481 (El—Yazma)”.

“Yine rüya: Görünmeyen şeylerin en güzel biçimde ortaya çıkışının bir neticesidir (Ebu’s—Suud; İrşad-ı Akl-i Selim, c.l; v.481 ‘El Yazma’).”

“PSİKOLOJİK YÖNÜ: Ruhsal yönden rüya, uykuda duyuların çalışmaktan durmasıyla, hayallerin algı yerini alması halidir. İki cinsten unsurlar birleşerek rüyayı meydana getiriyor. Uyuyan adamın etrafından almakta devam ettiği yarım ve bozuk duyumlar. Bir de geçmişte alman algıların anılan (Doç. Dr. Nurettin TOPÇU: Psikoloji. s.133; l.Bsm. 1954)

” Rüya muhayyilenin en pasif yönünü yansıtır. Rüyada her çeşit imge, bir organın etkisiyle meydana gelen duygusal bir algının etrafında birleşir ve gruplaşır (Laurousse: c.10; s.783). Görüldüğü gibi rüya kavramı, bu konuyla ilgilenenlerce çok çeşitli şekilde ifade edilmiştir. Bunlardan birkaç tanesini dahi sunalım: Ruhi daha doğrusu gayri şuuri (incorcient) sahanın eserlerinden biri de rüya hadisesidir. Rüyanın içe itilmiş arzular ve hayallerden ibaret olduğu ve bunların bir nevi dışa çıkma hareketi olduğu telakkisi artık umumileşmiştir (Prof. Dr. N. KEKLİK. Ag.egr.; s.157/ Bknz. aynı fikir. M. Şibli. A.Saadet Tercümesi. Ö.R. DOĞRUL; c.2; s.286; 2.bsm. 1974—İstanbul). …

Hekimler rüyayı bir akıl olayı olarak değil, fizik tenbihin bir akli ifadesi olarak tanımışlardır. Rüyanın yegane gayesi ilcai [Zorlama, zorunda bırakma. ] bir arzuyu hakikat haline gelmişçesine hayalen tahmin etmek olduğundan, tamamıyla insiyaki bir mantığa tabirdir. Fazla olarak bu ilcai arzular, aynı zamanda gayri şuura itilmiş ve şuurun unutmuş olduğu arzulardır (Prof. M. Şekip TUNÇ: A. BELGİSU, Rüya Yorumlan; 1. Bsm. 1965—İstanbul) önsözünde s.9;/Dr. Freud: a.g.e.s. 229).

RÜYANIN BÖLÜMLERİ: Hz. Peygamber (S.A.V.), Rüyayı şu bölümlere ayırmıştır:

1-Rahmani  rüya: Allah Teâlâ Hazretleri tarafından uykuda iken, kullarını müjdelemesi veya tahzirini havi rüya;

2-Şeytani Rüya: Uykudayken şeytanın delaleti ile görülen korkunç ve çirkin veyahut da İslâm örf ve adetlerine aykırı olan rüyadır;

3-Edgasü Ahlâm: İnsanın fazla yemekten dolayı midesindeki hastalık sebebiyle veya gündüz meşgul olduğu şeylerle zihnin dolu bulunmasından meydana gelen karışık rüyalar. (Müslim: a.g.e. c.4; s.1773; Ebu Davud a.g.e. c.4; s.305.)

TASAVVUFİ YÖNÜ: “İslâm kültür ve medeniyet tarihinde, konusuyla en çok ilgilenen tabaka, hiç şüphesiz mistik yaşantının müntesipleri olan sufıyyun tabakasıdır. Bu ekol taraftarlarına göre Rüya (Dünya ve Ahirette olan şeylerin müşahedesidir.” (Seyyid-i Şerif: Ta’rifat, v.54; Köprülü 671/7/Kasım; Resail 1 c.l; 147; Köp. 671).

İbnü’l— Arabi’de rüyayı şumullu bir şekilde şöyle tarif eder: Rüya, Allah Teâlâ’nın melek vasıtasıyla hakikat veya kinaye olarak, kulun şuurunda uyandırdığı enfüsi idraklar ve vicdani duygulardır. Yahud da Şeytani telkinlerden, rabt-ü yabis yani karışık hayallerden ibarettir (Tecrid-i Sarih; C.12; Sayfa 271).

Mutasavvıflar nazarında ilim ikiye ayrılır: İlm-i zahir ve İlm-i, Hakikat. Bunlardan İkincisine mutasavvıflar bilhassa, irfan derler. İrfanın kaynağı genel manada, ilhamdır. Bu da bazen uyanıklıkla, çok kere de uykuda rüya şeklinde meydana gelir (Prof. Dr. F. Köprülü; T.E. İlk Mutasavvıflar; S.232; 2. bsm. 1966—Ankara).

RÜYA TABİRİ: Hz. Peygamber (S.A.V.) sabah namazından sonra, sahabelere dönerek, “Bu gece aranızda rüya görünler var mı?” (Müslim; a.g.e. c.4; s.l781/et—TAC: c.4; s.306/Ebu Davud: c.4; s.304) der ve görenlerin rüyalarını tabir ederdi. Tabir ilmi, eski çağlardan beri ulular arasında birbirinden nakil ve rivayet edilegelen bir ilimdir. Nitekim Muhammed B. ŞİRİN, bu ilmin en ileri gelen uzmanlarından olup, bunun kanunları ondan rivayet edilerek yazılmış birçok uzman kişiler çağımıza kadar, bu kaide ve kanunları birbirinden nakletmektedir. (İbn-i Haldun: Mukaddime (Tuc. Z.K. Ugan) c.2; s.565; 2.bsm. 1970—İstanbul/ Prof. Dr. N. KEKLİK; a.g.e.; s.157).

SONUÇ: Rüya konusu hakkında hem ameli ve hem de nazari faydalar elde etmek amacıyla (Prof. M.Ş. TUNÇ; a.g.e.; Makale: s.8)

—Çok şeyler yazılıyor ve yazılacakta. “Buna rağmen eskiden ve bugün, rüya mistik, bir ma’na taşımakta, metafizik ile fizik arasında bir köprü telakki edilmektedir.” (Prof. Dr. N. KEKLİK; a.g.e.; s.157)

NETİCE OLARAK: 1—Peygamberimizin rüyaları haktır. Rüyalarında bir şey görürlerse, onu aynen uygularlar. (Tefsir-i Fethul Beyan; c.8; s.68) Zira peygamberler uykularında iken batıl birşey görmezler. (İbn-i Kesir; a.g.e.; v. no: 266)

Ve insanlar, bunun keyfiyetini tam manasıyla anlayamaz ve kavrayamazlar. (Prof. Dr. M. Hamidullah Muhammed; “Mtc. Doç. Dr. Salih TUĞ” s.102; l.bsm 1973—İstanbul)

Veliler      ve mutasavvıfların rüyaları kendileri için bir hüccet ve mesleklerinin bir hareket prensibi ve değerlendirme ölçüsüdür (İbn-i Arabi; a.g.e.; v. no: 8—13). denilmektedir.

Ahmet Hulusi’nin yazdığı “Din, Bilim Işığında Ruh, İnsan, Cin (spiritizmin içyüzü)” adlı kitabının 163. sayfasında:

a) RÜYALAR: İnsan uyku aleminde, yapısının hassasiyeti oranında bedeninin kaydından kurtularak yükselmeğe (uruç) başlar… Bu yükselme, ya dikey, ya da yatay bir şekilde olur… İnsanın uykudaki yükselmesi şayet yatay şekilde olursa, bedenin kaydından kurtulabilme gücüne göre ki, burada çeşitli faktörler rol oynamaktadır. Dünya üzerinde gezinti yapabilir. Ve hiç görmediği yerlere gidebilir ve oraları bilebilir… Dediğimiz gibi, durum gayet basit ve açıktır… Bir uyku sırasında bedenden uzaklaşan üst yapı yani (insan) yatay bir geziye çıkmış ve bu arada onları da görmüştür. —Dikey gezi yahut da yükselmeye (uruç) gelince; insan madde kaydından kurtulabildiği oranda dikey yükselme halindeki henüz bu dikey yükselmeyi rüyada gerçekleştirmeye sebep olan durumların neler olduğunu bilememekteyiz. Geçmişe vukuf kesbeder” denilmektedir.

Servet İSKİT’in sahibi bulunduğu “AYLIK ANSİKLOPEDİ”nin seri: 2; sayı: 7, 1.0cak.l950; Sayfa: 98 de, “Yirminci Yüzyılda Rüya Görüşü: ”             

Herhangi bir ademoğlu zorla söyleyecek kadar konuşmaz. Sevmeyen bir insan laile, dün gece ne rüya gördün, diye sorunca bülbül kesilir. Ne dedikodu, ne politika, ne cinsi bahisler, çocuk, kadın, ne de futbol bu derece cazip değildir. Sonra bu rüya anlatmaya düşkünlük, günümüze ait birşey de değil, yüzyıllardan beri böyle… Siam’da binlerce yıllık mazisi olan rüya kitapları bulundu. Bütün bu alakamıza, sevgimize rağmen işin garip tarafı da şu ki, rüyalarımız hakkında çok az şey biliyoruz.

Rüya, rüya dediğimiz de ne?

— Bir şey bilsek canımız yanmayacak. Söyleyin bakalım. Dün gece gördüğünüz ru yada insanlar kendi orijinal renkleri içinde miydiler, yoksa renksiz miydiler?

— Sahiden konuşuyorlar mıydı, konuşuyor musunuz?

— Rüyanız ne kadar sürdü?

— Bu soruların cevabını kolay kolay veremezsiniz. …Rüya uyku esnasında kendiliğinden devam eden bir beyin çalışmasından başka birşey değil. Bu işin tarihçesi karıştırılırsa, hekimlikten sihirbazlığa kadar birçok şeylerde kullanılmış, gerçekliğine inanılmış olduğu görülür. …Ekserimizde yanlış bir inanç var. Rüya gördüğümüz zaman iyi uyumadığımızı sanıyoruz. Halbuki bu iş tamamen tersinedir. Rüya görmek iyi uyuduğumuza delalet eder. Bir zamanlar Monroe A. MEYER isminde tanınmış bir ruh doktoru, uyanır uyanmaz rüyalarını yazmak yolunu denedi. Tam uyurken onu uyandırıyorlar, o da oturup gördüklerini yazıyordu. Sonunda ne oldu biliyor musunuz?

— Monroe, rüyasında bazı rüyalar gördüğünü ve aceleyle kalkıp bunları tespit ettiğini gördü. Ondan sonra da bu işten vazgeçti” denilmektedir.

-İNANILMAZ BİR İDDİA (Ulus Gazetesi Yıl: 1936) RÜYALARIMIZ, TUTULACAĞIMIZ HASTALIKLARI GÖSTERİYOR:

“Modern ilim rüyalarından faydalanınız” diyor. Rüyalar, hekimin teşhis koyabilmesine yardım eder mi?

Bize geleceği haber veren rüyalarımız var mıdır? “Ölüm rüyaları”na hususi bir ehemmiyet vermeli miyiz?

Geçen martın  4’ünde Dr. Kleitman’la asistanları, sırf rüyanın ne olduğunu incelemek için, bir gece uykusuz sabahlamışlardır. Bütün geceyi, başı hususi bir alete bağlanmış ve uyutulmuş bir genç kızın yanında geçirmişlerdir. Ertesi sabah Dr. Kleitman, şu ilk müşahedeyi ilan etmiştir: Genç kız rüya görmeden uyuduğu zamanlar göz kapaklan aynı ahenkle kapalı kalmışlardır. Rüya başlar başlamaz gözlerini bu rüyaya diktiği belli olmuştur. Bu güzelde sanki bir boğa güreşi seyredercesine bir dikkat sezilmiştir. Bu rüyaların fizik gerçeğine aid şimdiye kadar yapılmamış ilk ilmi tecrübe idi. O günden beri Dr. Kleitman’la Dr. Dement bu sahada pek çok tecrübeler yapmışlardır. Bugün artık geçmişin rüya tabiri, falcılık, gaibden haber verme ve şarlatanlıklarının, 40.000 yılda yapamadığı bir noktaya erişilmiş bulunuyor. Fakat, Chicago’lu doktorun bu yoldaki en büyük keşfi, şu olmuştur: Rüyalarımız bize, henüz çektiğimizi fark etmediğimiz, gizli hastalıklarımızı haber vermektedirler. Ve bugün ne psychanaliste, ne de psychiatre (ne psikanalizle uğraşan, ne de ruhiyatçı olmayan) hekimler bile hastalarına gördükleri rüyaları sormaktadırlar. Bu metod, şu yeni ve meşhur hadiseden doğdu. New York’ta, Francis O’Brian adında İrlandalı bir zengin tüccar, psikanaliz yaptırır. Bunun için de her gece gördüğü rüyayı kaydeder ve hekimine anlatır. Tacir, 1954’te on kerte aynı rüyayı görür. Hep aynı şey: Polisler kendisini kovalıyormuş. O da kaçıyormuş. Fakat birdenbire ayaklarının toprağa gömüldüğünü ve kımıldayamaz olduğunu anlıyormuş.

Polisler onu yakalıyor, yere yatırıyor, ayaklarını sıkı sıkı bağlıyorlarmış. Psikanalistin bu rüyaya verdiği mana şudur: “Kendi kendini cezalandırmak… Hastanın vicdanı, işlediği bir suçtan ötürü kendini itham etmektedir. Çocukluğunda yaptığı ve unuttuğu bir hatayı vicdanı rüyasında ona ödetmektedir. Ne yazık ki, hakikat çok daha sade idi. 1955’de, O’Brian, “Central Park “tan geçip işine giderken ani bir krizle felce tutuldu. Yalnız kollarını kımıldatabiliyordu. Bacaklar tutmaz olmuştu. Eğer üstüste o rüyayı gördüğü zaman kendisi veya hekimi gerçek manasını anlayabilselerdi, hadise böyle bir faciaya dönmeyecekti.

O’Brian’a rüyası, vücudunda gizliden gizliye ilerlemekte olan felci haber veriyordu. Artık Amerikan hekimlerine göre rüyalarımız, bize geçireceğimiz hastalık ve kazaları haber vermektedirler. Mesela: Tansiyon düşüklüğü, rüyada, “uzun uzun ve sık sık düşmeler.” Sinir zaafı: “Kaçmalar.” Nevrasteni ve intihar arzusu: “İnişler, uçuşlar, suda değil havada yüzmeler.” Kalp rahatsızlıkları: “Hapsedilmeler, kalabalık karşısında korkular.” Liste, burada bitmiyor tabii. Mesela: Brezilyalı Profesör Pablo Spriu, kendisine rüyalarını anlatan 100 kişiden 7’sinin hep “büyümelerden bahsettiklerini söylemektedir. Rüyalarında mütemadiyen, ya kendileri büyürlerdi, ya da etraflarındaki eşyalar büyümekte idi. Profesör, bu 7 kişiden 5’inin birkaç ay içinde kansere tutulduğunu görmüştür. Fakat, şu da iyice biliniyor ki, insanın rüyada kendisini ölmüş görmesi ölüme işaret değildir. İrlandalı rahip Lord Kilbracken, üç yıl zenginlik rüyaları görmüştür. Rüyalarının üçünün ertesi günleri bahislere girişmiş, milyonlar kazanmıştır. Fakat sonra birden her şey durmuştur. Beş yıldır rüyaları ona hıyanet etmektedir” denilmektedir.

AMERİKALI DOKTORLAR, RÜYA İLE UĞRAŞMAYA BAŞLADILAR (Ulus Gazetesi—1955): Amerika, şimdi “rüyalar”ın peşinde. Chicago üniversitesi talebeleri, Freud’un izinde yürüyorlar. Her gece gördükleri rüyaları sabahleyin uyanıp unutmaya bırakmadan kaydediyorlar. Bu iş, tabii metodla yapılıyor: Sessiz, çıplak, küçük bir odada biri yatmakta; uykudadır. Gözlerinin etrafına, saçlarının arasına, alnının üstüne elektrodlar tespit edilmiştir. Bütün bu tellerin uçları, bir electroencephalogramme makinesinde nihayetlenmektedirler. Odada bir tek ses duyulmaktadır. Makinenin kaleminin dönen bir plak üzerinde çıkardığı cızırtı, bu kalemle beyin dalgalan ve gözlerin kımıldanışları derhal plağın kareli kâğıdı üzerine çizilmektedir. Birden bu muntazam çizgilerin karıştığı görülür. Dalgalar genişler, uyuyan insanın gözleri kapakların altında kımıldamıştı: Rüya başlıyor. O anda bir zil sesi duyulur. Uyuyan insan, uykudan sıyrılmaya çabalamaktadır. Derhal yatağının yanı başındaki mikroya uzandığı görülür ve konuştuğu duyulur. “Yüzme havuzunda idik. Herkes mayolar giymişti…”

Böylece, bir rüya sıcağı sıcağına kaydedilmiş olur. Adamın sesi yavaşlar yavaşlar ve susar. Tekrar uykuya dalmıştır. Sessizlik içinde plak dönmeye devam eder. Aradan 85 dakika geçer. Kareli kağıda çizilen beyin dalgaları şimdi muntazamdır. Birden gene çizgiler karışır. Zil sesi duyulur. Başka bir rüya tuzağa düşmüştür. Amerika’da böylece, geceler geceler boyunca, psycanalyse metodu bakımından yepyeni bir rüyalar ilmi doğmaktadır. Bu yeni ilmin ilk keşifleri neler olmuştur?

1—Mantıki, karışık bir problem rüya vasıtasıyla çözülebilir. Tecrübeye tabi tutulanlara uyumadan önce çetin bir problem verilmiş, halletmeleri istenmiştir. Sonra bu meseleyi akıllarından çıkarıp uyumaları söylenmiştir. Buna rağmen, %80’i rüyalarında gene bu problemle uğraşmışlardır. Hatta birçokları farkına varmadan onu çözmüşlerdir. İçlerinden biri hal suretini yazmaya bile muvaffak olmuştur.

2—Uykunun başlangıcı rüyasızdır. İlk rüya bir buçuk saat sonra başlar. Çok kısa sürer; 8 dakikacık. Gecede umumiyetle dört rüya görülür. Ortalama müddet gittikçe uzar; 19 dakika, 24 dakika, 28 dakika.

3—Astım (nefes darlığı), angine de poitrine, kalp hastalığı ve mide ülseri gibi muayyen bazı hastalıklar geceleri meydana çıkarlar. (İstisnalar hesaba katılmazsa…) Bugüne kadar tamamıyla organik diye kabul edilen bu hastalıkların, şimdi akıl hastalıkları gibi rüyalarla sıkı sıkı ilgili oldukları düşünülmekte ve bu münasebetin tespitine çalışılmaktadır.

Freud’dan bahsettik. Onun kim olduğunu da anlatalım: Avusturyalı meşhur ruh hekimi. 1856 da doğdu. 1878’de psikoloji kürsüsü asistanı idi. Sinir hastalığının, bilhassa isterinin organik olmadığına, ruhi olduğuna inanmıştır. Viyana’da bir isteriği ipnotizma ile uyutarak şuuraltında yer eden geçmişini meydana çıkarmış ve hastalığı doğuran hissi heyecanı şuura çıkararak kadını iyi etmişti. O tarihten sonra kendine Freudisme nazariyesinden ve kendi metodu psychanalyse’den asla ayrılmadı. Bu metodla isteri ve diğer sinir hastalarını tedaviye çalıştı. 1900’de yazdığı ilk eseri, rüyalara aiddir: “Rüyaların İzahı”

Abdulgani el—NABLUSİ’nin yazdığı “Ta’tir el—Enam ve Tabir el—Menam” adlı kitaba göre de, rüya tabiri hususunda insana fayda olması için bazı şeyleri yapmak lazımdır” denilmektedir.

Meydan   Laurousse Ansiklopedisi’nin 10. cildinin 783. sayfasında, “(Rü’yet’ten Rüya) 1)Bir kimsenin uyku sırasında zihninden geçen hayal dizisi; Düş; 2)Bir temele dayanmayan ve gerçekleşmesi imkânsız olan düşünce… Psikolojik olarak açıklama: Rüyanın açık muhtevası: Rüyadaki imge ve olayların açık anlamı. (Psikanalizle ortaya çıkarılan ve “gizli muhteva” adı verilen gizli ve sembolik anlamın karşıtıdır). Psikopatol. Rüya analizi, kişiliğin farmakodinamik araştırılması. (Delay ve arkadaşları tarafından tatbik edilmiştir. Yüksek dozda psikodisleptik verilmesiyle gerçekleştirilir. En çok kullanılan psidislektipler, L.S.D., Meskalin ve Psilesibindir.)

RÜYA YORUMU: Doğu’da rüyaların, gelecekle ilgili belirtiler olduğu fikri yaygın bir şekilde benimsenmişti. Yunanlılar, üç çeşit rüya kabul ederlerdi. Tanrıların veya ruhların kendilerini insanlara gösterdikleri Khrematismos, olayların kendi şekilleri içinde görüldükleri Theoremotikos (Büyük İskender’in Kassandros’un kendisini öldürdüğünü gördüğü rüya gibi); nihayet geleceğin herhangi imalı bir şekilde belirdiği rüyalar… Mesela; İyileştirici olacağına inanılanlar; Eski çağlarda rüya, bir bildiri getirirdi. Eski çağın daha eski dönemlerinde Mısır, Kaide, Fenike ve Asur’da rüya yorumunu meslek edinmiş kahinler vardı. Psikol: Rüya mahayyilenin en pasif yönünü yansıtır. Rüyada her çeşit imge, bir organın etkisiyle meydana gelen duygusal bir algının etrafında birleşir ve gruplaşır. MAİNE de bazen bu türlü rüyalardan başka dokunma, işitme, görme, koklama ve tatma gibi dış duyumların etkisiyle oluşan üç türlü rüya daha kabul eder. Rüya imgelerinin birbiri ardından gelişi, birleştirme kanunlarına bağlıdır. Rüya gördüğümüz anda gerçek duyumlar algıladığımızı sanırız, ancak uyandıktan sonra yanılsamanın farkına varırız. Bununla beraber rüyadayken rüya mı gördüğümüzü, gerçeği mi yaşadığımızı kendi kendimize sorduğumuz olur. Buradan yargı yeteneğinin ve uyanıklık hatıralarının rüyada da devam ettiği anlaşılır. Düşüncenin rüya içindeki müdahalesi, genellikle müphem ve geçicidir; müdahale kesin ve sür’atli durum alırsa, bizi uyandırır. Gerçekten de uykudayken soyut düşünce merkezleri (alt sinir merkezleri, bilinçdışı refleksler dahil çalışmaya devam eder. Uyku anından itibaren imgeler ve duyumlar zihnin kontrolünden çıkar, psikanalizin de belirttiği gibi, kişinin eğilimlerine, heyecanlarına, tutkularına bağlı olarak esnek, kaypak, fantezi olaylar birbirini izler. Rüya, bizi içgüdülerimize, ilkel duygusallığımıza götürür ve somut bir yaşantı içine sokar. Rüya analizinin diğer analiz tekniklerinden üstünlüğü, rüya malzemesini, bütünlüğünü bozmadan koruyabilmesi ve bilgilerin elde edilmesinde büyük sür’at sağlamasıdır. Doktorun rehberliği altında hasta, bozuklukların temelinde yatan tecrübeleri tekrar yaşadığı zaman, bu bozuklukların sebebini anlar; böylece transferin gerçekleşmesi ve tedavi yolunun seçilmesi kolaylaşmış olur. Rüya analizi özellikle saplantılı nevruzda, bunalımla nevrozda psikopatik dengesizlikte ve bazı toksikomanilerde tavsiye edilir. Rüya analizi, ayrıca deneysel psikozlar yaratmak ve bu psikozlara hastaların getirdiği değişiklikleri incelemek için uygulanır” denilmektedir.

Hayat       Ansiklopedisi’nin 6. cüz ünün 498. sahifesinde: “…Bazı insanlar, rüyalara inanırlar ve başlarına türlü türlü şeyler geleceğini zannederler. Hâlbuki bu hiç doğru değildir. Rüyalar, bilakis bize uyku halinde seyahat etmediğimizi ve yerimizde olduğumuzu isbat eder. Çünkü biz, uykumuzda rahatsız olduğumuz zaman rüya görürüz. …Bizi en fazla rahatsız eden midemizdir. Eğer uyumadan evvel çok yer ve bilhassa bu yediğimiz şeyler bize yaramaz cinsten şeyler olursa, geceleyin onlar beynimizi rahatsız eder… Rüyalarımız, yalnız şuurumuzun altında gizli kalan bir takım tahassüslerin faaliyetinden başka birşey değildir. …Dimağımızın bütün hareketlerimizi kontrol eden iki kısmı vardır. Bir kısmı bizim bilerek yaptığımız hareketleri kontrol eder.” Yine, Hayat Ansiklopedisi’nin 1. cildinin 17. sayfasında: “427. İNSANLAR RÜYALARINDA NİÇİN GEZERLER: Bazı insanların uykulu halleriyle yataklarından kalkarak gezindiklerini elbette işitmişsinizdir. Bunlar, rüyalarında gezen kimselerdi];. Fakat nasıl uyanmadan geziyorlar ve niçin geziyorlar? Dimağımızın bütün hareketlerimizi kontrol eden iki kısmı vardır. Bir kısmı bizim bilerek yaptığımız hareketleri kontrol eder. Diğer kısmı yaptığımızı bilmediğimiz şeyleri kontrol eder… Gece uyuduğumuz zaman dimağın bir kısmı atıl kalır, diğer kısmı faaliyete geçer. İşte bu yüzden bazı kimseler, rüyalarında gezmeğe başlarlar… Uyandıkları zaman, bunlar, gece rüyalarında gezdiklerini kat’iyyen hatırlayamazlar” denilmektedir.

İsmail      Hakkı ÖZGÜL’ün yazdığı “Rüya Yorumlan Ansiklopedisinin 3. sayfasındaki ÖNSÖZ’ünde: “…Dünyaca meşhur filozof Freud dahi, düş’ün (rüyanın) büyük yardımını kabul ve teslim etmekte, diğer bilginlerle adeta ittifak etmiştir. Freud, Rönesans devrinden bugüne kadar bilginlerin rüyaya dair yazdıkları teori ve makaleler üzerinde durmuş, bunların bugün dahi, rağbette olduğunu, kendi eserinde isbata çalışmıştır” denilmektedir.

Dr.             M. Kenan ÇIĞMAN’m yazdığı “İNANÇLAR” adlı eserinin 398. sayfasında: “Maddecilerin Ruh Hakkındaki Görüşleri: …Sayın Ord. Prof. Hilmi Ziya ÜLKER (kısmının) …Ve Agel in “Dinin, rüya görmekten doğduğu” hakkındaki ileri sürülen faraziyelere dayanarak, rüyada bedeni terk eden ve ölüm sırasında büsbütün ayrılan bir cevhere inandıklarını ve bütün dini inançların bir ruh cevheri fikrinden ileri geldiğini iddia ettiğini belirtiyor. Ve ruhun ölmezliği ve ebedi bir âlemde yaşayacağı fikri, bunların sonucudur” denilmektedir. (Bu, 20. Yüzyılın görüşüdür.)

ADALET GAZETESİ nin 6 Haziran 1976 Pazar günkü sayısının 8. Sayfasında da:

“KONU: Rüyalar Gerçek Olsa!  (Şuur altındaki gizli uykuda sansürsüz kalmış arzular olarak şekilleniyor.) FREUD’a göre Rüya: (Rüyada gördüğümüz tuhaflıklar, yaptığımız saldırılar, birçoklarımızın güpegündüz uyanıkken işlediği suçların aynıdır…)

PLATON’a göre Rüya: (İyiler, başkalarının, kötülerin yaptığı şeyi rüyada görmekle yetinen kimselerdir.) Uzmanlara göre rüya görmenin hiçbir zararı yok, aksine çok faydalıdır, diyorlar; şöyle açıklıyorlar: Rüyalar, zihni faaliyetin uykuda devamıdır. Rüya görmenin hiçbir zararı yoktur… Aksine bundan fayda ummakta mümkündür, zira rüya görülmezse, bilinçaltının zihne yaptığı etkiler uyumaya hiçbir zaman uyumaya fırsat vermez… Oysa rüya ile bu etkiler tamamıyla giderilerek o kişinin normal bir uykuya dalması mümkün olur… Her rüyanın bir anlamı vardır. Rüyalar, ilk bakışta çok karışık ye saçma—sapan görünebilir. Hangi şekilde olursa olsun her şekil rüyanın mutlaka bir sebebi ve anlamı vardır. Rüya gören kimse bir karikatüriste benzer. …Rüyaların karışıklığı şöylece açıklanmaktadır. Rüyalar çeşitli duygulan belirtir. …Vb. bu sözle değil, ancak şekille ifade edilebilir, dolayısıyla rüya gören kimseyi bir yazara değil, yazısız karikatürler yapan bir ressama benzetmek mümkündür. Çeşitli düşünceleri resimle anlatmanın güçlüğü düşünülürse, rüyalardaki karışıklıkların en büyük nedenini bulmak çok daha kolaylaşır. Akılda kalan ve kalmayan rüyalar: Akılda kalan rüyalar, daha çok uyanılacağı arada görülenlerdir. Uykunun nisbeten derin olduğu sırada görülen rüyalar ise, genellikle unutulur. Eskiden olduğu gibi, halen tüm insanlar rüyaların anlamı üzerinde titizlikle durmaktadırlar. Yine uzmanların ifadesine bakılacak olursa, rüyaların anlamı onu gören kimsenin o ana kadar olan bütün hayatı ile ilgilidir. …Bu bakımdan rüyayı biraz tabir edebilmek için onu görenin hayatını iyice bilmek gerekmektedir. Diğer taraftan bu işi şimdi ancak psikanalistler yapabilmektedir.

UYKU ÜZERİNE ARAŞTIRMALAR: İnsandaki uyku, hayvanlarda olduğu gibi belirli kurallara uyan üç aşamadan oluşmaktadır:

1)Uyanıklık; 2)Uyku; 3)Paradoksal uyku. Ulusal Sağlık ve Tıp Araştırmaları Enstitüsü’nün (INSERM) araştırma toplulukları, uyku ve bunun insanlarda yol açtığı rahatsızlıklar konusunda incelemeler yapmaktadırlar. Bu incelemeler çerçevesinde, LYÖN’daki Claude Bernard Üniversitesinden Michel Jouvet, geçenlerde düzenlediği bir basın toplantısında, uykunun yetişkinlerde yol açtığı rahatsızlıklar konusunda bilgi vermiştir. Uyku, üç aşamadan oluşuyor: Prof. Jouvet’ye göre, insanlardaki uyku, hayvanlarda olduğu gibi belirti kurallara uyan üç aşamadan oluşmaktadır. Uyanıklık, uyku, paradoksal uyku. Uyanıklıktan uykuya ve uykudan paradoksal uykuya karşılıklı geçilebilmektedir. Uyanıklıktan doğrudan doğruya paradoksal uykuya geçişte bir rahatsızlık belirtisidir. Buna karşılık, paradoksal bir uykudan sonra uyanma olağandır. (Paradoksal uyku aşaması, düş görülen uyku aşamasıdır.)

PARADOKSAL UYKU VE İLK AŞAMA: Yetişkinlerde uyku, birbirine en ayrı dört bölümde oluşmaktadır. Bu dört bölüm, beynin elektriksel eyleminin saptanmasıyla bilinmektedir. Paradoksal uykunun ilk aşaması, uykuya dalındığından 90—120 dakika sonra başlamaktadır. Gece boyunca, paradoksal uykunun çeşitli aşamaları düzenli aralıklarla ortaya çıkmaktadır. Uyku sırasında bazı hormonlar salgılanmaktadır. Yine uyku sırasında dokunumda ve kalp atışlarında bazı düzensizlikler olmaktadır” denilmektedir.

Seyyid      Süleyman El—Hüseyni’nin yazdığı “Kenzü’l—Menam” adlı eserde: “Rüya’yı:

1) Rahmani; 2) Şeytani; 3) Edgasü Ahlam olarak üçe ayırıyor.

Rahmani, Allah Teâlâ Hazretleri tarafından gösterilen; Şeytani, şeytanın delaleti ile gösterilen, görülen, korkunç, çirkin veyahut şeriatı garraya ve adat-i  İslâmiyyeye muhalif olanlardır; Edgasü ve Ahlam ise, insanın fazla yemekten dolayı midesinin dolgunluğundan dolayı görülen rüyadır.

İLMİ TABİRİ RÜYA: Tabir ilmi şeriatta makbul bir ilmi şeriftir” denilmektedir.

“Tuhtefü’l—Mülk”           adlı rüya kitabında da: “Sadık düşlerin (rüyaların) üç olduğunu; bunların da:

1)Tebşir; 2)Tahrir; 3)İlham olduğunu;

Yalan düşlerin de üç olduğunu; bunların da:

1)İllet; 2)Edgasü Ahlam; 3)Himmet düşü olduğu bildirilmektedir.

Muhammed          B. SİRİN’in yazdığı et—Tabiru’Rüya” adlı eserinin 3. sahi fesinde: “Hakiki rüya, ya gecenin sonunda veya gündüz yaklaştığı anda görülür” denilmektedir. İkinci kitabı olan “Hadislerle Rüya Tabiri” adlı kitabında da aynı konudan bahsedilmektedir.

Amerikalı               rüya uzmanı Erich FROMM’m yazdığı “Bilimsel Rüya Tabirleri” adlı kitabının mukaddimesinde, “Ünlü psikoanalizci Sigmund Freud, rüyalarımıza konu olan şeylerin hepsinin içimizde gizlediğimiz, bilinçaltına ittiğimiz isteklerimiz olduklarını söylemiştir. Rüya uzmanı Erich Fromm, buna ek olarak rüyaların insanlara yol gösterdiğini, onun ahlak anlayışına seslendiğini, ya da onu muhtemel tehlikelere karşı uyardığını da ileri sürmektedir” denilmektedir.

Selami     Münir YURDATAP’ın yazdığı İslâm Dininde Rüya ve Rüya Tabirleri” adlı eserinin 15. sayfasında: Rüya tarifi kısmında: “Rüya üç türlüdür. Birine Tebşir (müjdeleme), birine Tahzir (uyarma), birine de İlham adı verilir. Yalan rüyalar da yine üçtür: Biri üzüntülü günler rüyası (gam rüyası); biri hastalıktan dolayı görülen; üçüncüsü de şeytani olandır” denilmektedir.

A. Sami YAVUZ’un yazdığı “Büyük Rüya Tabirleri” adlı kitabının 3. sayfasında, Rüya hakkında çeşitli kişilerin görüşleri bildirilmektedir: “Eski Yunan filozofu Heraklatyüs’ün rüya hakkında şu sözü meşhurdur. “Uyanık olan insanlar için tek bir dünya vardır. Uykuda olanların ise, her birinin ayrı alemi vardır” demektedir. Rüya hakkında Batı bilginleri şu malûmatı veriyor: “Rüyalar, uyanık iken geçen muhtelif olayların şuuraltı yankılanmasıdır” demektedirler.

American            Heritage Dictionary of the English Language—American Heritage Publishing Co. 1969. New York—U.S.A. 1. Bsm. 397. sayfasında:

 “Dream (Drem) 1)A series of images, ideals, and emotions occurring in certain stages of sleep. 2) A daydream; Reverie. 3)A State of abstraction; a trance; bemusement. 4)A wild fancy or hope. 5)Anaspiration; ambition. 6)Anything extremely beautiful, fine or pleasant. (Diyanet İşleri Başkanlığı Olgunlaştırma Dairesi Başkanlığı Uzmanı Mehmet KOÇER tarafından yapılan tercümede: “Amerika’nın İngilizce dilindeki sözlüğü. Amerikan Heritage Basım CO. 1969. New York. 10017. Amerika Birleşik Devletleri, sayfa: 397 1. Bsm.

RÜYA:

1) Hayaller serisi, fikirler, uykunun çeşitli safhalarında heyecanlı oluşlar;

2)Bir gündüz hülyası, güzel düşünceler;

3)Gerçek dışı bir durum, uyku hali;

4)Geniş hayal veya ümit;

5)Büyük arzu;

6)Son derece güzellik, iyilik ve hoşluk) diye anlatılmaktadır” denilmektedir.

SADIK RÜYALAR:

1—Teysir Rüyası: Allah Teâlâ bir feriştah yaratmıştır. 01 feriştah levh-i mafhuza müekkel kılınmıştır. Ol feriştaha meleki Rüya derler. Her ne kim beni Âdem’e eriştiğinde Allah Teâlâ tarafından emirle hayır ve şer bu feriştah tarafından gösterilir. Bu şekilde rüya görülür.

Tahrir      Rüyası: Teysir Rüyasındaki feriştaha Allah Teâlâ’nın emri ile kötü şeyler gösterilir ki durumunu bilsin diye;

İlham       Rüyası: Teysir Rüyasını gösteren feriştaha emir verilir. O da daima iyi şeyler gösterirler. Bu da umumi bir görüş olarak söylenmektedir.

N E T İ C E : Bu İslami görüşler, fikirler ve tetkiklerden sonra, Rüyaları hakiki ve yalan rüyalar olarak iki bölüme; bunlar da kendi aralarında üçe ayrılırlar.

HAKİKİ RÜYALAR:

1)Teysir; 2)Tahrir; 3)İlham Rüyalarıdır.

Teysir Rüyasını gören, Allaha daima şükür ile sadaka vermeli ki, rüyanın hayrını fazlaca görecektir. “Sure-i İbrahim; Ayet: 7; Sayfa: 377/257.”

Teysir rüyası : Sürei İbrahim, Ayet: 6

MEALİ:

“And olsun, şükrederseniz elbette sizi (nimetinizi) arttırırım.” (El—Kur’an. Çantay. XIV/7; 1. cilt; sayfa: 337/257.)

Tahrir      Rüyasını görenler, daima kötü rüyalar görürler; Asilik durumları olur. Allah’a itaattan uzaklaşırlar. Bu kişiler hemen tövbe etmeli, ibadet ve taata yönelmelidir ki, bunlardan kurtulsun. (Sure-i Ali İmran; Ayet: 5; (El—Kur’an) (Çantay); III/5.)

Tahrir rüyası : Süre-i âli imran ayet, 5 MEALİ:

“Şüphe yok ki, ne yerde, ne gökde hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz.”

İlham       Rüyasını görenler: Allahü Azimü’ş—Şanın azametlerini ve ibretlerini, Allah’ın tevfiki ile müşahede (görmek) ederler. Bu rüyayı gören kimseler, hayırlarını daha da arttırmalı; günahlardan çekinmeli; devamlı Allah’a tövbeye devam etmelidir ki, gördüğü rüyaların hayrını göre. (Sure-i Ali İmran; Ayet: 31; El—Kuran (Çantay); 2. cilt; sayfa: 633/354.)

İlham rüyası : Sürei Nur ayet : 31

MEALİ:

31—”Hepiniz Allah’a tövbe edin ey müminler. Ta ki korktuğunuzdan emin, umduğunuza nail olasınız.”

YALAN RÜYALARDA:

1)Rüya-yı Himmet; 2)Rüya-yı illet; 3)Rüya-yı Şeytandır.

Rü’ya-yı Himmet: Ol kimsenin gönlü endişelidir: bu şekilde uyumuştur, rüyasının aslı yoktur.

Rü’ya-yı İllet: Ol kimse hastalık sebebiyle yatakta iken uyumuş ve rüya görmüştür. Bunlar, çeşitli etkenler etkisi ile görülmüştür. Bunun da aslı yoktur.

Rü’ya-yı Şeytan: Ol kimse çeşitli şeyler görür, amma bunlar olabilir, hatta olmayan şeyleri bile gösterebilirler, bunlara gusul dahi vacib olur. Kur’an-ı Kerim’in Yusuf Suresi nin 44. Ayetinda; El—Kur’an (Çantay); XII/44.

44—”(Bunlar) karmakarışık (ve yalancı) düşlerdir. Biz, böyle düşlerin tabirini bilici (kimse)ler değiliz” denilmektedir.

NETÎCE: 2—Ta’tiru’l—Enam ve Tabir’el—Menam kitabında, yazar “Abdu’l—Gani el—Nablusi” Rüya tabircilerini 15 tabakada izah etmiştir. Onlar da şunlardır:

1)Peygamberler ve Nebilerdir; 2)Sahabeler; 3) Muabbirler (Rüya tabircileri); bunlarda tabiindendir. 4) Muabbirler (Rüya tabircileri; bunlar fukahalardandır. 5) Muabbirler (Rüya tabircileri); Zühdü ve takva sahipleridir. 6) Rüya yazan Rüya tabircileridir. 7)Filozoflar;8) Filozoflara tabi olanlar; 9) Rüya tabiri yapan yahudilerdir; 10) Nasaralardır; 11) Mecusilerdir; 12) Arap müsteşrikleridir; 13) Kahinlerdir; 14) Sihir yapanlardır; 15) Bu işleri anlayanlardır” denilmektedir.

NETİCE:

Rüya ilk insanlar zamanında da görülmüş, araştırmalar yapmışlar (şifahen), bir neticeye varamamışlardır. Çünkü, onlarda da rüya görüşü mevcuttu. Bilinen birşey varsa o da, rüyanın meydana gelişinde rüya gören kişinin kendi âlemlerinden birşeyi idrak etdikde, anı mütehayyileye (hayallere) bırakır olması, o dahi bunu bir suret şeklinde canlandırması, bizim de bunu uyurken görmemiz, rüyayı meydana getirir. İşte rüya denen budur. İleri de diğer ciltlerde rüyanın tıbben de isbatını mümkün mertebesizlere arzetmeğe çalışacağım. Rüyalar bazen aynen çıkar. Bunlar hakiki rüyalardır. Rüyaya Tevrat, Zebur, İncil ve Kur’an dahi, önem vermiştir. En sağlam rüyaya ehemmiyeti Hz. Muhammed ((sallallâhü aleyhi ve sellem)  vermiş, her sabah yukarıda da bildirdikleri gibi Ashab-ı Kiramın rüyalarını sorar ve tabir ederlerdi. Avrupa’da dahi, rüya üzerine yazılmış kitaplar bulunmaktadır. Halen hayatta bulunan bazı zatların gördükleri enterasan rüyalardan bazılarını sizlere burada bildirerek mukaddimeyi bitirmek istiyorum.

1—Sayın Selami GÜVEN’in (Tarım Meslek Lisesi Müdürü NORMAN—ERZURUM) gördüğü rüyalarını tarih sırasına göre sizlere duyurmamı benden istediler. Rüyası şöyledir:

“22/8/1978 gecesi yabancı bir dünyadan Merih gezegenine getirildik; 6 Eylül 1978 çarşamba ramazan bayramının üçüncü gecesi bir cin topluluğuna insanlarla kardeş olmaları ve insanlarla iyi geçinmelerini nasihat ettim;

9—10 Eylül 1978 gecesi Venüs gezegenindeyiz; 21—22 Eylül 1978 perşembe/cuma Rasûlüllâh sallallâhü aleyhi ve sellem çok ince ve latif bir ruh halinde uçuyorlardı. Mübarek göğüslerinde ağlamama müsaade ettiler;

28—29 Eylül 1978 perşembe/cuma gecesi, Hz. Hezekiyal Peygamberimiz Efendimiz mübarek cesetlerini gördüm. Mübarek Ruhlarına Fatiha okudum; 11 Ekim 1978 gecesi bir cin şehrinden Tekbir getirerek geçtim. Cin kadınları ellerini sallayarak dostluklarını belirttiler; 18 Ekim 1978 çarşamba/perşembe gecesi, kendimi Venüs gezegeninde yeşillik, ağaçlık güzel bir yerde buldum. “Herşey ışıklı, fakat gölge yok” dedim;

26—28 Ekim 1978 geceleri, Peygamberimiz Efendimiz Hazretlerini çok ince ve hiç maddi bedeni olmayan nur’dan ibaret bir ruh halinde gözüktüler;

8 Kasım 1978 çarşamba/perşembe gecesi, size daha önce yazdığım Hazreti Cebrail’in 4—5 Nisan 1978 gecesi gösterdiği dünyanın başına gelecek olan felaketin gökten gelecek olan belirtilerini gördüm ve arkasından Venüs gezegenindeki başkent sayılacak bir şehirde kendimi buldum ve kendi kendime, “Herşey ışıklı, fakat gölge yok” dedim;

9—10 Kasım 1979 perşembe/cuma gecesi, sevgili Peygamberimiz Efendimiz Hazretleri, gene çok ince, çok latif ve hiç maddi bedeni olmayan ince parlak pırıl pırıl bir ruh halinde gözüktüler. Gördüklerimden bazılarını, peygamberimizin bana olan; “Gördüklerini söyle” emirleri gereğince söyledim. Bir yıldır gördüklerimi bir deftere not ediyorum. Daha önceleri gördüklerimi ise not tutmadım” diye yazarak bildirmektedir.

İKİNCİ MEKTUPTA DA: Nene Hatun Caddesi No: 8/2—ANKARA’da oturan Mehmet SERT isimli bir başka şahsa aittir. Mektubunda:

“…25 yaşlarında görüşüm. Hazreti Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem)  Efendimizi görüşümdür. Efendimiz yolun sağında, irice kıyılmış kayaların üzerinde çıplak olarak mahrem yerlerini göremedim. Gözlüklü şekilde hafif sağına yatık tam güneşi seyrediyordu veya güneşleniyordu. Kendisine çok dikkatli baktım ve bir ses geldi. O Muhammed Mustafa’dır, dendi. Vücut ölçüleri tahminen 75 ila 85 kilo ağırlığındaydı. Boy ölçüleri gür yapılı, boyu 180 cm civarında idi. Ellerini başının altına yastık etmiş şekilde gördüm. Kendisi ile aramızda asfalt döşenmiş e tertemiz bir şose yolu vardı” demektedir.

Yukarıdan beri yaptığım İslâmi yönden tetkikler, örneklerden sonra bildirdiğim üç neticeli izahatla beraber mücerreb olan (tecrübe, edilmiş) ”İmam-ı Cafer-i Sadık Hazretleri’nin Sadık Rüya görmek için tavsiye ettiği duasını da sizlere arzediyorum. Bu duayı da ileriki ciltlerimde sizlere bildireceğim.

Burada mukaddimemi bitirirken hatalarım var ise affımı istirham eder, bu küçük eserimin devamına Allah Teâlâ’nın müsaadesini temenni eder, sizlere de iyi günler dilerim. Allah’a Emanet olunuz. 9/6/1980              

YUSUF ZİYA TÜLEK Diyanet İşleri Başkanlığı’nda Kütüphane ve Arşiv Müdür Yard. (Uzman Yardımcısı)—ANKARA

Kaynak: YUSUF ZİYA TÜLEK, Rumuzlu Rüya Tabirleri ansiklopedisi, 1980-İstanbul Sh: 11-22

 

TANRI’NIN ÖLÜMÜ

On dokuzuncu yüzyıl sonu aydınlarını sonsuz bir umutla coşturmuş olan şu dar ve çocuksu bilim inancı kadar, bugün bir Sartre’ın insanı tanımsız bir özgürlükle donattıktan sonra, onu sorunlarına geçerli çözümler bulma olanağını elinden alan bir öznellik içine kapatan görüşleri de, tıpkı Nietzsche’nin insanı insandan uzaklaştıran «üstün insan» anlayışı gibi, pek ünlü bir haykırışla, «Tanrı öldü!» sözüyle yakından ilgilidir. O gün, bugün, bu ünlü haykırışa karşı türlü sesler yükseldiğine, dolaylı bir biçimde de olsa, çekişme sürüp gittiğine göre, hiç kuşkusuz büyük bir önemi, bir keskinliği, bir genelliği vardı Nietzsche’nin haykırışının. Ama Nietzsche, «Tanrı öldü», derken, her şeyden önce kişisel bir iç-deneyi dile getiriyordu. Kendinden üstün varlık tanımayarak kendi egemenliğini kesinlemek, kendi evrenini kendine göre yorumlamak yürekliliğini gösterebilen bütün insanlar adına konuşsa bile, «Tanrı öldü», dediği dakikada, bütün ötekiler birer soyutlama, egemenliğini kesinleyense bir tek kişiydi: kendisi. Üstelik, dönüşü olmayan bir aşamayı değil, örnekleri daha önce de görülmüş bir durumu belirtiyordu: belki yeni bir söz söylüyordu, ama yeni bir şey söylemiyordu.

Gerçekten de, ilk anlamında alırsak, bu söz bize çok doğal görünebilir. Bugün birer masal, birer söylence olmuş nice tanrılar bir yana, hâlâ geçerli olan büyük dinlerin tanrıları için bile, ortamı insan olan bir yaşamdan sözedilebilir ancak. Bu yaşam da inatçı çabalar sonunda, buyrultu ürünü bir duyu sapmasından doğmuş, bir anlık bir soluktan başka bir şey değildir. Bu durumda, Tanrı için sürekli bir yaşamdan sözedilemeyeceği gibi, böyle bir yaşam gerçekte somut bir varlığın, yani bir insanın tanrısal yaşamı olduğuna, Tanrı’ya eriştiğini duyan insanın bu izlenim süresi içindeki yaşamından öte bir şey olması düşünülemeyeceğine göre, evrensel bir yaşamdan da söz edilemez. Gene de en somut yaşamı budur Tanrı’nın, ermiş kişinin benliğinde ve ermiş kişiyle birlikte, ermiş kişinin tam ermiş olduğu dakikada bu gelip geçici, bu değişken yaşamdır. En somut, en iç parçalayıcı ölümü de hiç kuşkusuz ermiş kişinin onda yaşadığı izlenimini yitirmesiyle gerçekleşir.

Nietzsche bir bakıma çok daha alçakgönüllü bir ölümden söz ediyordu kuşkusuz, bir izlenim niteliğinde de olsa somut bir yaşamın değil, yüzde yüz soyut bir yaşamın, hiç değilse kendisi için, sona erdiğini bildiriyordu. Ama, bir başka açıdan, bu soyut yaşamın, evrensel ve sonsuz olmasa bile, daha yaygın, daha sürekli, kısacası daha güçlü olduğu söylenebilir. Öyle ya, burada Tanrı’nın varoluşu yalnızca ermişlere değil, çok daha geniş bir kitleye, dindarlar topluluğuna bağlıdır: duyu biçiminde değil, inanç biçiminde belirir. Gücünü de, sürekliliğini de bundan alır. O kadar ki, bu kitle için, «Tanrı yoktur», diyen bir deli, Tanrı’nın varlığını tartışma konusu yapansa en azından bir sapkındır. İnsanın kendisi, zenginin zenginliği, yoksulun yoksulluğu, körün körlüğü, kamburun kamburluğu, sağlamın sağlamlığı, yakarışın karşılık görmesi, görmemesi, hastalığın gelmesi, geçmesi, geçmemesi, tohumun çatlaması, çatlamaması, kısacası bütün evren, tartışma götürmez bir açıklıkla Tanrı’nın varlığını kanıtlar bu kitle için, her şeye Tanrı yön verir. Gene de her şeyi oluruna bırakmaz inanmış kişi, bir yandan Tanrı’nın buyruğunun nasıl olsa yerine geleceğine inanırken, bir yandan da edimlerinin aynı Tanrı buyruğuna uygun olması için çaba harcar.

Çelişki fazla ilgilendirmez onu, ona düşen inanmak ve uymaktır. Her şey bunu sağlayacak biçimde düzenlenmiştir: kendi sözü olduğu bildirilen, kendisini, ilkelerini anlatan betikleri vardır Tanrı’nın, kendisine saygı sunulan tapınakları vardır, kendisini tanıtmakla, saydırıp sevdirmekle görevli, özel olarak yetiştirilmiş aracıları vardır, hepsini destekleyen töreler, görenekler vardır. Bütün bunlar, ermişin duyduğu biçimde olmasa bile, Tanrı’nın varlığını sezdirir ona durmadan, onda her dakika görüldüğü, izlendiği sanısını uyandırır, belirli bir denge, bir o kadar da baskı öğesi olur, tam bir benlik, tam bir özgürlük kazanmasını önler böylece. Bu durumda, insan «her şeyin ölçüsü» olmak şöyle dursun, kendi yaratılışı dışında bulunan ölçülere uymakla yükümlüdür. Ermiş kişi, bu bakımdan, inanmış kişiden çok daha özgürdür. Nietzsche’nin, Nietzsche’den önce ve sonra başka birçoklarının kendi içlerinde öldürdükleri Tanrı bu kişinin Tanrı’sıdır işte, ermişin uzun serüvenlerden, çetin çabalardan sonra ulaştığı Tanrı değil, dindarlar kitlesinin, kurulu düzenin Tanrı’sıdır. Bunun için, bugün tanrısal değerleri bir yana bırakarak yalnızca insansal değerlere bağlananlar eskiye göre çok daha fazla olsa bile, bunca yıldan sonra, Nietzsche’ye kafa tutarcasına: «Tanrı yaşıyor!» diyebiliriz. Bu Tanrı çok daha belirgin niteliklerle donanmış olduğuna göre, alabildiğine güçlü bir yaşamı sürdürdüğünü de ekleyebiliriz.

Söylemek bile fazla, kurulu düzende, Tanrı’nın yaşam düzlemi bütün kurumlarıyla birlikte dindir. Tanrı’nın betiğini önümüze getirmiştir: bütün buyurdukları burdadır. Kimi noktalarını karanlık bulursak, görevliler bize açıklamaktan geri durmazlar. Bu temel betiğin, bu görevlilerin, bir de çevremizin aşıladığı saygıyı Tanrı’mıza sunmamız için, Tanrı buyruklarının doğrudan doğruya kendisiyle ilgili olanlarını yerine getirmemiz için de bir yer gösterilir bize: tapmak. Buraya ne zaman gideceğimiz öğretilmiştir bize, ayrıca her gün yeniden uyarılır, her gün yeniden çağrılırız. Her şey düşünülmüş, düzenlenmiştir, bize bir inanmak kalmıştır. Biz de inanırız. Dinin gereklerini yerine getirdiğimiz sürece, Tanrı’nın bizde yaşadığını, dinin bizde sürdüğünü söyleyebiliriz. Ne var ki, kendimiz «çevre» olmadığımıza göre, tıpkı çevremiz gibi, çevremizdekiler gibi sürdürdüğümüzü kesinleyemeyiz. Din bir yasalar dizgesidir, ama bu yasalarda tanımlar usumuzun aradığı nesnel tanımlara benzemez. İşte Tanrı’yı tanımlamayı amaçlayan, ama hiç bir terimi tanımlanmamış olan bir, iki tanım: Tanrı birdir, eşsizdir, her şeyden önce ve her şeyden sonra vardır. Buna benzer birçok tanımlar sıralayın, elinizden geldiğince açıklayın bunları, gene de beş yaşında bir çocuğun bile soracağı sayısız sorular kalacak, üstelik bunlar bu konuda sorulabilecek soruların en önemsizleri olmayacaktır. Biz, ya bir bilgi eksikliği karşısında olduğumuzu sezerek bu sorulara güler, ya da konuşulması aykırı konulara girildiğini düşünerek sarsılır, ürpeririz. Ama bir yandan bu çocuğa sevmesini istediğimiz Tanrı’yı öğretmeye çalışırken, bir yandan da onun öğrenme isteğine bir sınır çekmek istememiz neyi kanıtlar?

Çoğu ermişlerin de tıpkı karşımızdaki bu küçücük çocuk gibi, sevgiyle, istekle, yetinmezlikle, Tanrı’yı kavramaya çalışmış oldukları düşünülürse, kendimizden çok bu çocuğa hak vermemiz, bunun kaçınılmaz sonucu olarak, pek de Tanrı’ya yakın, pek de Tanrı’ya yönelmiş kişiler olmadığımızı doğrulamamız gerekir.

Ne var ki, burada bir kusurdan sözedilebilirse, bu kusuru inanmış kişiye yüklemek doğru olmaz. Yüzyıllar ötesinden gelen bir dine bağlanmış kişi, çevresine yabancı düşmek pahasına bir bilinç çabası göstermedikçe, benimsediği dinden çok, bu dinin geleneklerine bağlı kalmaktan kurtaramaz kendini. İsterse bütün gücüyle kaynaklara varmaya çabalasın, ister istemez bu gelenekler içinden gidecektir onlara, onları gene bu geleneklere göre değerlendirecektir. Örneğin Kuran’ın herhangi bir dile çevrilemeyeceğini, yakarıları ilk söylendikleri dilde yinelemek gerektiğini savunanlar, bilmeden, din geleneklerini dinden üstün tutmaktadırlar. Kişi doğa içinde geliştiği kadar da ekin içinde gelişir çünkü, doğal bir varlık olmaktan çok, toplumsal bir varlıktır.

Ama sonuç değişmez: kutsallığın kurumlaştıkça kaynaklardan uzaklaştığı da bir gerçek. Çoğu kez, Tanrı’dan önce tanrısal kurumlar çıkar karşımıza: Tanrı adına konuşur, Tanrı adına buyururlar. Tanrı’ya inanmak da, bir bakıma, bu kurumlara inanmaktır artık: böylece Tanrı, ermişin gönlünden ayrılır ayrılmaz yitirdiği somutluğu, niteliği değişmiş olarak, yeniden bulur. Ne var ki, böyle bir bulma bir tür yitirmedir. Örneğin hristiyanlık inancı birkaç kiliseye bölünmüş olduğuna, bunların her biri gerçek hristiyanlığı kendisinin kişileştirdiğini savunduğuna göre, din kurumlarının dinin kendisi sayılamayacağı da, bunun sonucu olarak, dinsel inançların, güçlerinden fazla bir şey yitirmeseler bile, nitelik değiştirdikleri de ortada: Tanrı’ya, dine bağlandığını sanırken, inancımız çoğu zaman kurumlara takılıp kalır. Buna karşılık, dinsel kurumlar içinde zaman zaman beliren dalgalanmaların, bölünmelerin, sonuçları ne olursa olsun, Tanrı’ya dolaysızca yaklaşmak, dine tam gereğince uymak gereksimesinden doğduğu söylenebilir. Ama kurumlaşma hiç bir zaman kendini göstermekte gecikmemiş, Tanrı ile kul arasına girmek, bütün dinsel kurumların ortak özelliği olagelmiştir. Beş yaşındaki çocuğun soruları bunun için sarsar bizi: çocuk kurumların ağırlığını duymadığı için, onların ötesine doğru atılır, biz ise kurumların ağırlığından kurtulmak gereksimesini bile duymayız.

Dinsel kurumlar, konuları alabildiğine basite indirgeyip açıklamalarına kutsaldan çok ussalın görüntüsünü vererek, böyle bir gereksimeden alabildiğine uzaklaştırmışlardır inanmış kişiyi. İnanmış kişi, din alanında da bir basamaklama düzeni kurulmuş olduğunu, kendisinin en alt basamakta yer aldığını bilmediği gibi, dinsel konuları yorumladığını sanırken, kurumları yorumlamaktan öte bir şey yapmadığını da görmez çoğu kez. Örneğin abdesti bedensel bir temizlik, namazı bir tin beden eğitimi, orucu sindirim düzeninde bir dinlenme olarak açıklarken, kendi dinine aykırı bir yol tuttuğunun, kendi dinini küçük düşürdüğünün bilincinde değildir. Din gereklerine eskiye göre daha az uyulan günümüzde, dinle, dinin gerekleriyle hiç mi hiç bağdaşmayan bir yaşam sürdürenlerin bile, her şeyin ilkesi olarak dini görmeleri, dinsel inançlar uğrunda büyüklü küçüklü savaşlara girişmeleri, her şeyden önce geleneklerin, geleneksel kurumların gücünü gösteriyor. Denilebilir ki, dinin böylesine önem taşıması, gereğince bilinip uygulanmasından değil, belki de, tam tersine, uygulanmamasından, geleneksel bir eğilim olmaktan öteye geçmemesindendir: din, bugünkü görünüşüyle, bir eylem değil, bir özlem, bir dilektir ve bir özlem, bir dilek olarak kaldığı için, zaman zaman, din-dışı, dine karşı bir eylem olarak çıkmaktadır karşımıza.

Nietzsche’nin haykırışının bu anlamda da bir değer taşıdığını düşünmemek elde değil.

Sh: 147-153

 

Kaynak: Tahsin YÜCEL, Yazın Ve Yaşam, (Denemeler, eleştiriler), Çağdaş Yayınları, Haziran 1 976, İstanbul,

BAŞA DÖN

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s