VOLTAIRE

 

Emin DOĞAN

“Söylediğiniz hiçbir söze katılmıyorum, fakat bu sözlerinizi söyleme hakkınızı sonuna kadar savunabilirim…”

Tarihe geçmiş bu meşhur cümleyi,

  • Fransa’nın yetiştirdiği en bilgili en zeki filozoflarından biri olduğu kadar, yarattığı eserlerle de en büyük edebiyatçıların arasında sayılan Voltaire söylemişti.
  • Serbest düşünüşü ve alaycı zekasıyla dikkati çeken,
  • Büyük Fransa ihtilalini hazırlayan hür düşüncelerin esaslarını ortaya koyan,
  • Çok hareketli ve parlak geçen 18.yüzyıla kendi damgasını vuran Voltaire’i kısa bir süre de eksiksiz anlatmak mümkün değildir.

1964 Yılında, asıl adı Françoıs Marie Arouet olan Voltaire, babasının noterlik yaptığı Paris’te doğdu. Öğrenimini gerici Cizvit papazlarının yönettiği bir kolejde yaptı. Bu okul Voltaire üzerinde tam ters bir etki göstermiş, kendisini gericilik yerine hür fikirlere itmiştir.

Doğuştan zayıf ve çelimsiz olan Voltaire daha çocukluğunda bedeni ile çatışan bir canlılık örneği vermiştir. Alışılmışın dışında öğrenme isteği olan, ve “Ben edebiyatçı olmaktan başka bir şey istemiyorum diyen Voltaire”ye babası karşı çıktı. Kollejden mezun olduğu zaman, onu pek başarılı olamayacağı bir hukuk bürosunda çalışmaya zorladı.

Fakat o, “Yazar olmak açlıktan kıvranmaktır” diyen ve onu evlatlıktan reddeden babasına rağmen kendini yazarlığa verdi.

Genç Voltaire yazdığı yazılarla kısa zamanda ün sahibi oldu. 23 yaşında sarayı küçük düşürücü sözler yazdığı için Bastille’e hapsedildi. Fakat Bastille’de de boş durmadı. Fransa’nın en büyük şairi olmak istiyordu. II ay kaldığı cezaevinde Kıral 4.Henri’nin hayatı ile ilgili ünlü “La Henriade” adlı destanını yazdı. Voltaire hayatı boyunca sunacağı fikirleri bu eserle tam anlamı ile ortaya koydu. La Henriade, zulüm ve istibdata karşı güzel bir savunma idi.

Genç düşünür hapisten çıktıktan sonra, kendi kendini vaftiz ederek Voltaire takma adını kullanmaya başladı.

Başarısı, hemen hemen bütün kitaplarını yasaklayan sarayın sansürcüleri tarafından engellenmek isteniyordu. Piyesleri genellikle daha üçüncü akşamında kapatılıyor, açılış gecesi oyunlarını seyreden halk tarafından kulaktan kulağa anlatılıyordu. Kitapları ise, gizli bir yeraltı örgütünün broşürleri gibi elden ele dolaşıyordu.

Voltaire, hapisten çıktıktan 8 yıl sonra asilzadelerden biri ile yaptığı kavga yüzünden yeniden Bastille’e hapsedildi. Az sonra Fransa’dan çıkıp gitmesi koşulu ile cezaevinden çıkarıldı.

Fransa’ya karşı içinde duyduğu küskünlük hisleri ile İngiltere’ye sığındı ve orada 3 yıl kaldı. Onu İngiltere’ye çeken en etkili sebep, İngilizlerin o tarihlerde benimsediği şu felsefe idi. “İnsanlar dindar olacaklar, fakat müteasıp olmayacaklar.”

3 yıl İngiltere’de kalan Voltaire’in, burada nasıl yaşadığı ve daha sonra niçin ayrıldığı pek o kadar iyi ve ayrıntılı olarak bilinmemektedir.

Fakat İngiltere’de çok iyi karşılandığı bir gerçektir. Voltaire, İngilizlerin adalete verdiği öneme ve İngiliz parlamentosunun bağımsızlığına hayran kalmıştı.

1729 da kendisine Paris’e dönmek izini verilince İngiltere’de öğrendiği, servetin özgürlük sağladığı fikrini benimseyerek ticari hayatta bazı kombinezonlarla servet sahibi de oldu. Ayrıca yazdığı eserlerle, aydınların gözdesi olma durumuna devam etti.

1731 de “Lettres sur les Anglais” adlı eseri ortalığı yeniden karıştırdı. Din adamları bu kitabın yakılması ve Voltaire’in Paris’ten sürülmesi için karar çıkartmayı başardılar.

Bir müddet sonra tekrar Fransa’ya dönme fırsatı bulan Voltaire, Markiz de Chatelet adlı evli bir kadınla tanıştı. Bir fizik ve matematik bilgini olan bu kadın, Voltaire’in yalnız yaşamak zorunda kaldığı bir sırada hayatının bir dönemini doldurmuştur.

Bu dönem Markiz’in Lorrain’deki şatosunda Mme. de Chatlet’nin ölümüne kadar sürdü.

1746 da Voltaire, halkın baskısı ile Fransız Akademisine üye seçildi. Akademi üyeliği, yaşayan bir yazara Fransa’da verilen en büyük payedir.

1750 de Büyük Frederıc II onu Prusya’ya çağırdı. Bir yıl önce ölen Markiz de Chatelet’nin anısından bir türlü kurtulamayan Voltaire, kendisini Paris’ten uzaklaştıracak bu daveti memnunlukla kabul etti.

Sarayda çok saygı gören Voltaire, 3 yıl sonra Fransa’ya dönmek istediyse de, yurdundan tekrar sürülmüş olduğunu gördü. Cenevre’ye giderek burada satın aldığı bir malikaneye yerleşti! Fakat fazla kalmayarak 1758 de hayatının son dönemi olan, 20 yılını geçireceği İsviçre sınırındaki Ferney’e yerleşti ve burada Mme. Deniş, Mme. Fontaine adlı yeğenleri ile beraber yaşadı.

Kendisine Ferney Patriği adını veren Voltaire en ünlü eserleri, trajedi, hikaye ve mektuplarını burada yazdı. Şöhreti bütün dünyaya yayıldı. Yaşadığı dönemin tüm büyük insanları ile mektuplaştı.

Bu tezatlarla dolu adam Ferney’de bir kilise inşa ettirdi. Üzerine “Voltaire Tanrı için yaptırdı” ibaresini yazdırdı. Femey’deki nüfusu artınca da burayı bir küçük şehir haline getirmek için elinden geleni yaptı. “Ben Hür milletleri severim, fakat kendi vatanımda kendi başıma buyruk olmayı tercih ederim.” diyen Voltaire, vatanını özlüyordu. 15. Louis onun Paris’e dönüşünü yasaklamıştı. 16. Louis tahta çıkınca Voltaire’e Paris yolu açıldı.

Fransa halkına hitaben “Sizi kucaklamak için can çekişmemi yarıda bıraktım” diyen 83 yaşında ölüm döşeğindeki Voltaire’in dönüşü Paris’i yerinden oynattı. Her yerde ondan bahsediliyordu. Kaldığı Hotel de Villette ziyaretçilerle dolup taşmaktaydı. Academie Française özel bir temsilci gönderdi. Comedie Française’deki sanatçıların hepsi geldi. Ziyaretler arasındaki ünlü fizikçi Benjamin Franklin’e elini uzattı “Allah ve Hürriyet” dedi.

Hasta hali ile, kendi eseri Irene’i, sahneye konuşunun altıncı gününde seyretmek istedi. Oteli ile tiyatro binası arasındaki yola bütün Paris döküldü. Halk “Voltaire’e yol açın” diye bağırıyordu…Bütün akademi üyeleri tiyatro kapısında onu karşıladılar. Locasına girdiği zaman bütün seyirciler ayağa kalktılar. Herkes “Yaşasın Voltaire” diye bağırıyordu. Voltaire’e yapılan bu sevgi gösterisinin eşi o ana kadar hiçbir yazara yapılmamıştı. Oyunun sonunda, büyük kalabalık ayni görkemli tezahüratla onu oteline kadar alkışlar içinde uğurladı.

Bu olaydan sonra fethettiği Paris’te ancak birkaç hafta dışarı çıkabildi. II Mayıs 1778 de ağzından kan geldi. 30 Mayıs’ta öldü. Ölüm döşeğindeki en son sözleri, sekreterine yazdırdığı şu sözlerdi.

“Allaha taparak, dostlarımı severek, düşmanlarımdan nefret etmeyerek, ama batıl inançlardan iğrenerek ölüyorum.”

Paris’teki papazlar onu dinsiz saydıkları için gereken dini töreni yapmadılar. Dostları cenazesini, gömülmek üzere yeğeninin rahip olduğu Scellieres’e götürdüler.

Fransa, çok yakında “İnsanlar uyanın, zincirlerinizi kırın” diyen bu insanın sözlerine uyarak uyandı.

Fransız ihtilalinden sona, cesedi yakılarak en büyük Fransızların gömüldüğü Panteon’a merasimle getirildi. Bu büyük matem olayına 700. 000 kişilik bir halk kütlesi katılmıştı.

Voltaire, son Paris seyahatinde ölümünden birkaç ay evvel huzura kavuşmuştu. Tekrisine, Üstadı Muhterem meşhur astronom Lalande idi. Merasimde Amerikadan gelen Benjamln Franklin’de ziyaretçi olarak bulunmuştur. Cenazesinde hazır bulunanların hepsi tarihe mal olmuş meşhur kişilerdi.

“Benim mesleğim, tüm düşündüklerimi yazmaktır” diyen Voltaire 99 cilt eser vermiştir. Bunların doğrudan doğruya felsefeyi ilgilendireni azdır. Fakat hemen hepsi de felsefi görüşleri benimsemiştir.

Voltaire, Fransız ihtilalinden önce bu dünyadan ayrılmışsa da o ihtilali hazırlayan hür düşüncenin esaslarını ortaya koyan fikir adamlarından biri idi.

Papazların düşünce hayatı üzerine yüzyıllar boyunca yaptıkları ağır baskıyı kaldırmak için hayatı boyunca bilgisiyle zekâsıyla cesurca savaşmıştır.

Masum insanlara yapılan eza ve cefaya karşı isyan bayrağını açanların başında gelmiştir. Seksen üç yaşına kadar sürdürdüğü mücadelenin türlü safhaları, bu dahinin düşünce tarzını açıkça ortaya koymuştur. Çağdaşlarına, kendiniz için düşünün inanmadığınız şeylerden şüphe etmeniz en doğal hakkınızdır demiştir.

Büyük Fransız aktrisi Adrienne Le Couvreur’ün can çekişirken yanında bulunmuş, rahibin artistliğin utanılacak bir meslek olduğunu aktristen istemesi ve red cevabı alması üzerine kaçması ve aktristin isimsiz bir mezara gömülmesi, Voltaire’i çok kızdırmıştır. Bu olaya şahit olan Voltaire, o tarihten sonra Hristiyanlıktan değil, Hristiyanlığın tatbikattaki zalimliğinden nefret etmeye başlamıştır.

Voltaire, kendisine yapılan haksızlıklara katlanabilir, ama başkalarına yapılanlara tahammül edemezdi.

1762 de Toulouse’daki bir dükkanda bir genç asılı olarak bulundu. Dedikodulara göre asılı bulunan adam bir protestandı ve katolik olmak istiyordu. Fakat yaşlı ve geleneklerine bağlı katı bir adam olan babası Jean Calas oğlunu asmıştı. Hiçbir şey itiraf etmeyen baba Calas ölüme mahkum edilmişti. Bu olay Voltaire’in ilgisini çekmişti.

Cinayet kanunları ile ilgilenmeye ve onları incelemeye başladı. Hiçbir jürinin olmadığı suçlulara hiçbir savunma hakkı tanınmadığı rasgele cezalar verildiğini gördü.

Voltaire bütün gücü, etkisi ve parası ile harekete geçti. Yetkili bütün makamlar ve kişilerle görüştükten sonra öldürülen adamın suçsuz olduğunu anladı. Bu durum 800 yıldır hükümetlerin izlediği adaletsiz cinayet kanunlarına bir reform getirdi.

Voltaire’i en çok kızdıran kilisenin suçlama gücünün bu denli büyük olması ve kanunlara bu derece karışabilmesiydi. Dinin, politika ve kanun işlerinden uzaklaşıp sadece dini işlerle uğraşmasını istedi. Rahipler sınıfının, devlet idaresinde hiçbir siyasal güce sahip olmaması gerektiği fikrinde idi.

Voltaire, bazı düşünürlerin ileri sürdüğü gibi Dinsiz, Tanrı tanımaz aptal bir ateist değildi. Büyük eseri “Felsefe Sözlüğü” nde “Ath’e” kelimesine yaptığı tarif bunu ispat eder. Voltaire’in Athe kelimesine yaptığı tarif şu şekildedir.

“..Tanrı tanımazların çoğu İyi düşünmeyen, dünyanın yaradılışına günahın kaynağına ve öteki güçlere akıl erdiremedikleri için herşeyin ilksiz, karşılıksız olması varsayımına başvuran yolunu şaşırmışlardır..”

Lise Fransız edebiyatı dersini okutan katolik papazı öğretmenin, Voltaire için düştüğü not ise şu şekildedir.

Voltaire, Tanrıya inanır, ruhun ölmezliğini kabul eder.

Voltaire, “Kötüyü ezelim” demiştir.

Kötü olan acaba ne idi?

Din mi?

Kilise mi?

Şüphesiz hayır. Batıl inançlar ve hurafelerdir. Voltaire, batıl inançları ve hurafeleri yok etmek için peşlerine düşmüştü. Çünkü bunlardan çok çekmiş, taassubun insanları betbaht ettiğine inanmıştı. Bir kelime yüzünden 18. yüzyılda birbirlerini boğazlamaya kadar giden ve yaptıkları delilikten başka bir şey olmayan çeşitli insanlara mensup bir sürü insanın dramına şahit olmuştur.

Voltaire’in Allah hakkında tarifi ise şu şekildedir.

“Gözümüzü açtığımız anda Allah’ın varlığını tanımak kadar tabii bir şey olamaz. Ortada görünen eser, onu yapanı hatırlatıyor. Bütün yıldızların güneşin etrafında dans eder gibi dönüşü çok ustalıkla ayarlanmıştır. Hayvanlar, bitkiler, madenler her şey ölçülü, orantılı ve hareketlidir.

Voltaire, mutasıpların Allah hakkında fikirlerini yermekte, insanların kendi icatları olan Tanrıları tenkit etmektedir.”

“..Ben Hint ve eski Mısırlıların canavar şeklindeki Tanrılarını kabul edemem. Kainatın sahibi Allah varken, onu bırakıp kendi icat ettikleri bir sürü Tanrı’ya tapanları yermek gereklr…Blr tek Allahın varlığına inanmaktan başka çıkar yol yoktur…”

“Ben Allah için çalışıyorum, çünkü vatanımı severim, çünkü her pazar kiliseye gider ve dua ederim. Çünkü okullar ve hastahaneler yaptırdım. Benim yanımda fakir yoktur. Ben Allaha inanıyor ve ona hizmet ediyorum…” demektedir.

Voltaire’in ahlak inanışı hümanisttir? Çünkü insan haklarının en belirli esaslarından bir kısmı onun eserleri vasıtasıyla dile getirmiştir. O düşündüğünü söylemek ve yazmaktan çekinmeyen ve inandığı gibi yaşamaktan vazgeçmeyen ve yaşamı boyunca gerçek özgürlük için olduğu kadar da hoşgörünün bilinçlenmesi ve din adamlarının sefalet ve bilgisizlikleri yüzünden İnsanlığa yapmış oldukları kötülükleri sergilemekten çekinmemiş bir düşün kahramanıdır.

Büyük dahilerin çoğunda olduğu gibi, Voltaire’de de zaman, zaman bir çocuk ruhunun oynaklığı ve dengesizliği görülür. Kırallarla hem alay eder, hem de onları methederdi. Hem cömert hem cimri idi. Davranışların da değil, düşüncelerinde gözüpek görünürdü. Sağlıksız vücut yapısına rağmen inanılmayacak kadar çalışkan ve dayanıklıydı. Bazı eserlerinde günümüzde bile aşırı sayılabilecek fikirlerin, engizisyon Avrupa’sında olay yaratacağını ve bazı çevrelerde çok ters etki yapacağını kale almazdı. Kalemiyle tek bir vuruşta öldürme gücü varken uzlaşma isteğini kabul edecek şekilde çelişkili bir adamdı.

Bu durum, Voltaire’in bazı düşünürler tarafından tenkit edilmesine hatta dinsiz damgası yemesine yol açmıştır.

Karşısında olanlara göre.

Voltaire kendi inancının inanılmasını isteyen bir inanç düşmanıydı. Voltaire’in Tanrısı doğanın Tanrısıdır, insanlığın değil. Voltaire dinleri iyi anlayamamıştır. Dinlerin doğuşunun insanlık yapısının gereği olduğunu görememiştir. Hristiyanlığı, onu bozanlarla karıştırmıştır. Hristiyanlık, insan mutluluğuna engel olan ve aklın ilerlemesini baltalayan bir kurumdur.

Karşısında olanların pertavsızla yakaladıkları bu satırlara göre 18. yüzyılın bu güçlü dehasını mahkûm etmek, önce tarihe karşı işlenmiş bir suç olacaktır.

Çağındaki herhangi bir kimseden daha çok çalışmış ve daha çok şey başarmış olan Voltaire, “Tembeller dışında erkes iyidir, insan bu dünyada elinden geldiği kadar çalışmalı ve faydalı olmalı” diyecek kadar hümanisttir.

“Çalışmak zevklerin en büyüğü olmalı, yapacak bir şeyimiz her zaman olmalı” diyen Voltaire bütün çağı ömrü ile doldurmuştur.

Victor Hugo, “Voltaire demek bütün bir yüzyılı anlatmak” derdi.

Lamartine ise Voltaire’i şu şekilde dile getirmiştir, “insanları, yapmış olduğu şeylerle yargılayacak olursak, şüphe yok ki Voltaire’e çağdaş Avrupa’nın en büyük yazarı demek gerekir. Zamanla savaşacak zamanı vardı. Sırtı yere geldiğinde ise fatihti artık.”

Voltaire ile J.J. Rousseau, yönetimin derebeylik aristokrasisinden orta sınıfa geçişinde iki sembol idiler.

Fransız halkı Voltaire’in akılcılığını, Rousseau’nun doğacılığını destekliyordu. Voltaire ile Rousseau’nun eserlerini gören 16.Louis, “Bu iki adam Fransa’yı yıktı” demişti. 16.Louis benim soyumu demek istiyordu.

Voltaire, ’’Dünyayı yöneten kitaplardır, bir ulus düşünmeye başladı mı önüne geçilmez artık” diyordu. Fransa ise ancak Voltaire ile düşünmeye başladı.

Voltaire kendisini sevenlere gönderdiği mesaj şu şekildedir.

“Allah Dünyayı genel kuralları ile yaratmıştır. En doğrusu iyi hareketlerin ödüllendiricisi fenalıkların cezalandırıcısı Allaha inanmak, insan cinsine en yararlı inanıştır. Size bu kutsal inancın şerefine gölge düşüren batıl fikir ve hurafelere inanmanızı istemiyorum. Dinsiz bir canavardır. Hurafelere inanan ise başka bir canavar. Allaha, yani bu güzel kâinatı yaratan ve bize ahlak kurallarına uymayı emreden üstün bir gücün varlığına inanmalıyız.”

Voltaire “İşim düşündüğümü söylemektir” demişti.

Düşündüğü şeyler, hep söylemeye değerdi.

Söyleyişi de eşsiz güzellikte idi..

Ocak 1986

Kaynak: Kardeşlik Kitabından, Hazırlayan: Şadan GÖKOVALI, İZMİR-1986

************

BİR İNSANIN; HANGİ KADERİ YERİNE GERÇEKLEŞTİRMEK İÇİN DÜNYAYA GETİRİLMİŞSE, ONU EN İYİ BİÇİMDE GERÇEKLEŞTİRMESİ DUALARIN EN DOĞRUSU, EN İYİSİDİR…

(Cümle Alemin Atası Gardi Geç: Kral Buzkaşisi.
;
JOSEPH KESSEL’in “ATLILAR” ROMANINDAN)

 

*********

ATLILAR

Atlılar, roman boyunca okunacak öykülerin, hangi coğrafya koşullarında ve hangi ruh haline sahip kişiler arasında geçeceğine ilişkin ipuçları vererek başlıyor. Hayalle hakikatin iç içe geçtiği, hangisinin nerede başlayıp nerede bittiğinin ancak orada yaşayanlarca hissedilerek anlaşılabileceği masalsı ortam, daha kitabın ilk sayfalarından itibaren bir belgesel film seyredercesine gözler önüne getiriliyor.

Sarp geçitlerin, uçsuz bucaksız bozkırların ve çetin hava şartlarının hüküm sürdüğü; lehçeleri, gelenekleri ve alışkanlıkları birbirinden farklı ama birinin diğerine sürekli muhtaç olduğu bir hayatı paylaşan dağlı, köylü, şehirli insanların yaşadığı; atın, insandan bile çok kıymet gördüğü Güney Türkistan’da yaşanılanlar, at ve atçılar esas alınarak anlatılıyor.

Atların, at sahiplerinin, Çapandaz adı verilen oyuncuların, atları ve çapandazları eğitenlerin, toplum üzerindeki etkinliklerini artırmak ve güçlerini göstermek için tüm bu faaliyetleri düzenleyen zenginlerin ruh hallerinin ve yaşanan mücadelenin en küçük ayrıntısına kadar anlatıldığı Atlılar, okuyucuda, sadece o havayı solumak için bile Türkistan’ı görme, orada yaşama isteği uyandıracak kışkırtıcılıkta.

Can yayınlarının, küçük puntolarla beş yüz sayfaya sığdırdığı için okuma güçlüğü olan kitabın bu zaafını, hemen girişte, Gardi Geç’in sürükleyici küçük seyahatinin öyküsü unutturuyor. Gördüklerinden ve yaşadıklarından arta kalanı sakladığı güçlü belleğiyle o karmaşık topluluğun ortak paydası olmayı başaran; dağlı mı, köylü mü, şehirli, mi olduğu belirsiz; pulsuz, çulsuz, cılız, yaşlı ama hiçbir şeyden korkmayan ve kimseye karşı kendini muhtaç hissetmeyen Gardi Geç

Türkistanlılara özgü olağanüstü anlatıcı yeteneğinden başka hiçbir şeyi olmayan Gardi Geç, insanların bilgiye olan açlığı ve saygısı sayesinde hangi topluluğun içerisine girerse girsin kendine başköşede yer açılmasını sağlayan hamleyi yapmasını biliyor. Romanın girişindeki ilk öyküde, bir dağ geçidindeki çayhanede karşılaşan dağlılarla bozkırlıların ilgisini önce kendisine, ardından vereceği o müthiş habere çekiyor, Gardi Geç: Kral Buzkaşisi.

Sanayi devrimi sonrası gelişen, yeni sömürü alanları bulma telaşındaki emperyalist anlayışın, Türkistan’da oluşturduğu zoraki devletlerden biri Afganistan. Doğal sınırların İngiliz ve Rus çıkarlarına göre değiştirilip yeniden taksim edilmesiyle oluşan bu yeni ülkenin başkenti, günümüzde yeni bir işgali yaşayan Kabil. Bu yeni başkentte ilk kez düzenlenmesi gündeme gelen Kral Buzkaşisi, Hindukuş dağlarının iki yanında yaşayan toplulukların ilgisini tek bir noktada birleştirir. Güney Türkistan’ın bozkırlarında yaşayanlarca çok iyi bilinen Buzkaşi, bu kez Kabil’de yaşayan halk arasında ilgiyle karışık bir meraka neden olur.

Katılımcıların ve oyunu ilk kez görecek olanların farklı telaşları, roman boyunca, geniş tasvirlere, insan ve tabiat ilişkilerine hâkim olan doğuya özgü davranışların uzun uzadıya tahliline karşın akıcılıkla aktarılıyor.

Buzkaşi, kesilmiş bir tekenin, oğlağın ya da buzağının belli bir yerden alınıp, rakiplere kaptırılmadan taşındığı, kaptırıldığında ise tekrar alabilmek için kıyasıya bir mücadelenin verildiği ve nihayetinde “helal” diye adlandırılan işaretli bölgeye bırakıldığı bir oyun. Seyri güzel ve heyecanlı bir oyun olan Buzkaşi, hayvancılık ve tarımla uğraşan halkın işlerinin az olduğu güz sonunda ve kış aylarında oynanıyor. Atlı oyuncuların tek tek ya da takımlar halinde oynadığı, Türkistan’a özgü, dayanıklılık, çeviklik, cesaret ve hızlı karar verme becerisi gibi pek çok meziyetin sınandığı buzkaşi, tam bir erkek oyunu.

Türklerin, değişik bölgelerde yaşayan toplulukları tarafından, oğlak oyunu, kokpar, oğlak kapma gibi küçük farklılıklarla adlandırılan Buzkaşi, kitabın tüm kahramanlarının kesişme noktası. Halkın ilgisini çeken, onları eğlendiren bir oyun olmakla kalmayan Buzkaşi, oyuncusundan izleyicisine kadar herkesin birbirini tarttığı, güçlerin sınandığı ve toplum gözünde konumların belirlendiği bir çekim merkezi olarak yansıtılıyor.

Oyuncusu da seyircisi de erkeklerden oluşan bu geleneksi oyunla ilgili olarak, “oynandığı yüzyıllardan beri tüm ülkenin oyunu olan Buzkaşiyi izlemelerine hiç izin verilmemiş kadınlar” diyerek, kadınlar aleyhine bir duruma vurgu yapma gereksinimi duyan yazar Joseph Kessel’in oryantalist bakış etkisi roman boyunca görülüyor. Türkistan’da kadınların ve erkeklerin birlikte olduğu kadar ayrı ayrı yaptığı eğlencelerin, toyların varlığı ve her şeyin ölçülü bir duyarlılıkla gerçekleştirildiği geleneklerin, İngiliz ve Rus işgalcilerinin çabalarıyla eksik ve yanlış gibi gösterilme çabalarına benzer yaklaşımlara kitapta sık sık rastlamak mümkün.

Roman’ın başkişisi Uraz’ın babası Büyük Tursen’in yüzünü “yaban domuzununki kadar sık aksakalla kaplı” diye tariflemesi; kişilere, güneş doğarken ya da doğduktan sonra sabah namazı kıldırması; sık sık rüşvet verdirerek sorunlu işleri çözdürmesi; Uraz’a bacağındaki sargıyı ve alçıyı çıkarttırıp yaranın üzerine hadis yazılı bir kâğıdı koydurması gibi inceden inceye geleneği ve töreyi eksik gösterici vurgular kitapta epey yer tutuyor.

Çılgın at Cahil‘in etrafındaki Osman Bay, Büyük Tursen, Uraz ve Mukhi, yüklendikleri kimlikleriyle, Türkistan’ın o bölgesindeki insanların ruh halini, bakış açılarını ve toplum içindeki konumlarını temsil eden kişiler.

Atların, seyislerin ve çapandazların hamisi Osman Bay, Meymene’nin en varlıklı kişisi. Zenginlerin, Türkçe Bay sözüyle tanımlandığı, zengin kişilerin ya bay kişi ya da ismiyle birlikte falan bay diye anıldığı Türkistan’ın bu köşesinde Osman Bay, asıl itibarını, Büyük Tursen gibi nesiller boyu en iyi atları yetiştiren bir soydan gelen Çapandazı hizmetinde bulundurmaya borçlu.

“Tongut’un oğlu Tursen”, insanların babalarının adıyla anıldığı toplum içindeki yerini Büyük Tursen’e çevirmeyi başarmış hem yetenekli ve başarılı bir Çapandaz, hem de iyi bir at yetiştiricisi.

Büyük Tursen’in oğlu Uraz, Meymene’nin en iyi çapandazı. Hep en önde olmasına rağmen babasının gölgesinden bir türlü kurtulamaması; ne yaparsa yapsın hep babasının ismiyle anılması, onda, giderek büyüyen bir onulmaz iç sızısına dönüşen Uraz.

Ve iyi yürekli Mukhi. Sürekli bir çabayla baktığı Cahil’i kendisinin bir parçası gibi gören, Seyis Mukhi.

Birbirine çok değer veren insanların, amansız kinleri, kibirleri ve gururları yüzünden hayatı hem kendilerine hem de sevdiklerine zindan etmeleri; bağımsız olma ve hükmetmek duygusunun sardığı kişiliklerin sürekli yalnızlığa doğru yuvarlanması, aynı atı birbirinden kıskanan başarılı insanların ibret alıcı öyküsü olarak kitaptaki yerini alıyor.

Ah keşke bitmese diye ilgi ve istekle okunabilen Atlılar, yazarın olağanüstü güzel ve etkili anlatımıyla tekrar tekrar okunabilecek nitelikte bir başyapıt.

Sömürgecilerin ardından, altmışlı yıllarda bölgeye giden Joseph Kessel, 1898-1979 yılları arasında yaşamış çok yönlü yetenekleri olan Yahudi asıllı, Arjantin doğumlu, bir Fransız gazeteci ve yazar. Uzun ömrünce birbirinden etkileyici eserler ortaya koyan Joseph Kessel, 1969 yılında yazdığı kitabını 1971 yılında film olarak izleme şansına sahip olmuş ayrıcalıklı bir yazar.

Kitapları sürekli çok satan güçlü bir kalemin Atlılar’ı yazması ve dönemin gözde oyuncularından Ömer Şerif’in oynadığı, John Frankheimer’in yönettiği filmin hemen peşinden gösterime girmesi, Atlılar hakkında farklı bir değerlendirmeyi de zorunlu kılıyor.

Sinemayı milli siyasetlerinin önemli araçlarından biri olarak kullanmayı ustalıkla beceren sömürgeci batılı devletlerin, karışıklık çıkararak ya da işgal ederek egemen olduğu bölgelerin halklarına kendi yaptıklarının unutulması için ürettiği ya da ürettirdiği sinema filmlerinin varlığı bir sır değil. Yakın dönemde Yugoslavya’da yaşayan halkları birbirine düşman edip, küçük parçalara ayıran güçlerin, isteklerine kavuştuktan sonra bu kez kültür-sanat yardımı adı altında, kurdurdukları sivil toplum kuruluşlarına para vererek, kendilerine hizmet edeceğine inandıkları yönetmenlere destek olarak, barış ve kardeşlik temalı filmler çektirdikleri bilinen bir gerçek. Tüm bu olan bitenler göz önüne alındığında, Atlılar için de bir emperyalist tasarım kitabı denilebilir.

Buna karşılık yazarın, okuyucuyu hissettirmeden ayrıntıların içine çekmesi, kurgu ustalığı kadar gözlem yeteneğinin de çok üst düzeyde olduğunun işareti. Kişilerin davranışlarını anlatırken geliştirdiği üslup, olaylar yaşanırken orada bulunanlardan birinin de okuyucunun bizzat kendisi olduğu hissini uyandırıyor.

Yüzyılın başına kadar değişik Türk boylarının yönetimi altındaki Güney Türkistan olarak bilinen topraklarda Afganistan adıyla yeni bir devlet; Afgan ismiyle yeni bir millet oluşturulmasına ve batı kamuoyunda tanınmasına yönelik sürece hizmet etmesi amacıyla yazıldığı izlenimi veren Atlılar, yazarın bilerek yaptığı yanlışların görmezden gelinmesi halinde çok etkileyici bir Türkistan romanı.

http://edekitap.com.tr/kitap-139

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

....

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.