DELİLİĞİN İMALÂTI-ENGİZİSYON VE AKIL SAĞLIĞI HAREKETİ ÜZERİNE KARŞILAŞTIRMALI İNCELEME

 

 

(Acı ama gerçek yazılarından)

Thomas S. Szasz

ÖNSÖZ

“Yazarlık çetin bir iştir. Yazarın kaçınılmaz görevi tarihi yapanlara değil, tarihin kurbanlarına hizmet etmektir.”

Albert Camus

Günümüzde bazı insanların karaciğer ya da böbrek hastası, bazılarının da akıl hastası olduğuna inanılıyor. Bu kabule göre söz konusu akıl hastalıklarına ya da kişilik bozukluklarına sahip kişiler, akıl sağlığı yerinde olanların altında bir sınıf olarak görülüyorlar. Kendileri için neyin ‘en iyi’ olduğunu değerlendirmekten aciz olan bu ‘akıl hastaları’ ailelerinin ya da devletin gözetimi altında tutuluyor ve bu gözetim iradeleri dışında bazı uygulamalara zorlanmalarını ya da bir akıl hastanesine kapatılmalarını gerektirebiliyor.

Burada bu hapsetme düzeneğinin bir parçası olan her türlü inancı, öğretiyi ve uygulamayı sadece yanlış değil, aynı zamanda ahlaka aykırı bulduğumu söylemek istiyorum. Daha önce Akıl Hastalığı Efsanesi adlı kitabımda akıl hastalığı kavramının neden saptırıldığını ve nasıl kötüye kullanıldığını açıklamaya çalışmıştım. Bu kitapta ise bu kavramın üzerine inşa edilmiş olan ahlaki zorlamaların ve toplumsal düzenlemelerin hiç de dürüst diyemeyeceğim ideolojik bir baskıya nasıl mazeret gösterildiğini anlatmak istedim. Özellikle üzerinde durmak istediğim konu, cadılarla delilerin kaderlerindeki benzerliktir. Büyüye inanmanın sonucu cadıların işkenceyle iyileştirilmeye çalışması olmuştu, akıl hastalıklarına inanmamız sonucunda da akıl hastaları türlü eziyetlere maruz kaldı.

Akıl sağlığı ve hastalığı ideolojisi güçlü bir manevi ihtiyacımızı karşılıyor. Klasik doktorun insanın beden üzerindeki tartışmasız söz hakkının gerekçesi, acı çeken hastanın kendi iyiliği için ve zaten kendi rızasıyla bilirkişiye başvurmuş olmasıdır. Böyle olunca, tedaviye itiraz edenlerin, kendilerine yapılacaklardan zarar görecekleri de bilindiği halde tedaviye zorlanmalarını haklı gösterecek başka bir gerekçeye gerek duyuldu. Akıl hastalığı ve deliliğin tanımları bu boşluğu doldurmuştur. Bu sayededir ki toplumun ‘akıl sahibi’ bireyleri ‘akıldan yoksun’ saydıklarına istediklerini yapma hakkını kendilerinde gördüler. Delinin kendisi için neyin doğru olduğuna karar verme hakkının feshedilmesiyle, diğerlerinin özellikle de delilik teşhisinin tıbbi ve yasal uzmanları olan psikiyatristler ve yargıçların önünde kendini savunmak gibi bir şansı kalmadı. Delilikle damgalanan kişi boş yere hasta olmadığını iddia eder, hastalığı ‘tanımlama’ yetkisine haiz olmadığı için bu konudaki ifadesi geçersizdir. Deli olduğunu ‘kabul edememesi’ hastalığının belirtisi olarak değerlendirilir. Bu kişi tedaviyi işkence, hastaneyi hapishane olarak görecektir, ama itirazlarının hükmü yoktur. Psikiyatrinin otoritesine her karşı gelişi hastalığının başka bir belirtisi olarak değerlendirilir. ‘Bizden olmayan’ bu delinin, bir diğer deyişle ‘öteki’nin, tıbbi müdahaleyi reddini teknik ve içerik olarak ayırt edici bir işaret olarak değerlendirmekteyiz. Oysa bu davranış kâfirin dinine döndürülmeyi reddetmesiyle aynı şeydir.

Sağlam temeller üzerine kurulmuş ideolojilerin çürütülmesi kolay değildir. Hıristiyanlığın başarısı Mesihe sahip çıkmasıydı, psikiyatrininki ise Mesihliğe soyunmaktır. Bir ideolojinin temel terim ve tanımları bir kez doğru kabul edildikten sonra, yeni gözlemler ancak onun bakışıyla değerlendirilir ve onun sözcükleriyle kavramlaştırılır. Bunun kaçınılmaz sonucu yeni bir gözlemin asla bu yerleşik düzene aykırı olamamasıdır. Hiçbir yeni gözlem mevcut sistemi zayıflatamaz, ideoloji onlardan ürettiği yeni ‘gerçekler’le kendisini sürekli olarak destekler. Büyücülüğün yaygın olduğu geçmişte zamanın ‘gerçekleri’ büyücülük aleyhine işlemekteydi, günümüzde ise bunun yerini akıl hastalıkları almış durumdadır.

Ne yazık ki geçmişte yapılan hataları görmek, günümüzde olanları fark etmekten çok daha kolaydır. Hepimiz büyücülük diye bir şey olmadığını biliyoruz, oysa daha birkaç yüz yıl önce en soylu, en akıllı kişiler büyücülerin varlığından şüphe etmiyorlardı. Bizim de akıl hastalıkları konusunda böyle bir yanılgıya kapılmış olmamız imkânsız mıdır? Belki bizim çağımızın egemen uygulamalarının da benzer biçimde kişisel itibarımızı sarsan, politik özgürlüklerimizi yok eden işlevleri vardır?

Bunlar boş sorular değildir. Bu soruların yanıtları, sadece akıl hastası olarak damgalanmış milyonlarca insanın değil, hepimizin geleceğini ilgilendirmektedir. Daha önce defalarca söylendiği gibi; bir kişiye yapılan haksızlık özellikle özgürlük timsali olarak boy gösteren bir toplumda herkese yapılmış bir haksızlıktır. ‘Akıl sağlığı’nın eğer bu sözle anlatılmak istenen düzgün bir maneviyat ise, sloganlarla, uyuşturucularla, akıl sağlığı merkezleriyle ya da ‘akıl hastalıklarıyla mücadele’ için ayrılan milyarlarca dolarla sağlanamayacağını düşünüyorum. Nereden bakarsak bakalım, psikiyatrinin en büyük sorunu eskiden de şiddetti, günümüzde de şiddettir: ‘Deli’nin yarattığı şiddet tehdidi ve korkunun karşısında toplumun ve psikiyatristin ‘deli’ye uyguladığı şiddet yer alır. Sonuç insanlık dışı bir tablodur, ‘akıl hastası’nın ezilmesi, bastırılması ve hırpalanmasıdır. Durum bu olduğunda John Stuart Mill’in uyarısını göz ardı etmemek gerekiyor: “Vahşeti mazur gösterecek hiçbir gerekçe yoktur, bir kurbanın yargının gücüne teslim edilmiş olması ona yapılanları haklı çıkarmaz.” ‘Akıl hastalığı’nın  iyileştirilmesi için eğer böyle bir sorunumuz varsatek çözüm, daha doğrusu tek umudumuz Kurumsal Psikiyatrinin yetkilerini artırmak değil, tersine azaltmaktır. Ancak bu kurum ortadan kalkarsa psikoterapinin zorlayıcı olmayan manevi gücü ortaya çıkabilir. Ancak o zaman Özel Psikiyatri’ de kurumların yaptırımlarından, tabuların kısıtlamalarından bağımsız yaratıcı diyaloglar kurabilir. Bireyin sonu gelmez mücadelesinde sadece içgüdüsel sınırların değil çevresini saran hurafenin ve baskının da üstesinden gelmesine yardımcı olabilecek bir yarar ancak bu şekilde sağlanabilir.

Bu kitap Hıristiyan teolojisinin attığı temelden başlayarak bu gün polis gücüyle ve tıbbi söylevlerle desteklenen uygulamalara dek Kurumsal Psikiyatrinin tarihi gelişimini anlatıyor. Bu gelişimin anlaşılması çok ama çok önemli. Çünkü Collingvvood’un dediği gibi, “Tarih insanın kendisini tanıması ‘için’ yazılır. Kendimizi tanımak, ne yapabileceğimizi bilmek demektir. İnsan denemeden neler yapabildiğini bilemeyeceğine göre, tahminlerimizi yalnızca bu güne kadar yaptıklarımızla şekillendirebiliriz. Tarihin değeri bize insanın neler yapabildiğini göstermesi, bize ne olduğumuzu söylemesidir.” insanların bu güne kadar kendinden güçsüz olanlara yardım etmek adına neler yaptığını hatırlatmak, kendini yücelten güzel söylevlerin haklı çıkardığı yargıların geçmişte nelere yol açtığını, kendimizi idare etmek yerine bir ‘öteki’ yaratıp onun idaresini kendimize iş edinmenin sonuçlarını, bu yolla kazanılmış payelerin insanlığı nerelere götürdüğünü göstermek istedim. Bu şekilde, taraflı yargılarla donatılmış ‘insan’ anlayışımıza bir çift söz ekleyebilmiş olduğumu umuyorum.

Bu kitabı okumak için ne uzman olmak ne de belli bir eğitim almış olmak gerekir. Açık fikirli olmak yeterli. Okurdan tek dileği Samuel Johnson’un; “Cehenneme giden yol iyi niyet taşlarıyla döşenmiştir,” uyarısına kulak vermesi. Çünkü bu sözler çağımızın politik düzeninin ideolojisine, söylemlerine, uygulamalarına, bir başka deyişle Tedavi Devletinin amaçlarına ve araçlarına, çok yakışıyor…

Thomas Szasz
Syracuse, New York

Sh: 15-18

AMERİKAN PSİKİYATRİSİNİN BABASI BENJAMİN RUSH

Ortaçağ aklının modern akıla dönüştürülmesi, dinsel bakış tarzından büyük bir ideolojik değişiklik aracılığıyla bilimsel bakış tarzına geçişle mümkün olmuştur. Açıkçası akıl hastalığı kavramının da bu ideolojik değişimin bir parçası olarak geliştiği kanaatindeyim. Bugün akıl hastalığı olarak tanımladığımız koşullar ya da davranışların keşfi, şeker hastalığı ya da kalp yetersizliği hastalıklarının keşfine benzemez. Bu tür davranışlara eskiden sapkınlık, oğlancılık, günahkârlık, ruhunu Şeytana satmak vs. gibi başka yakıştırmalar yapılıyordu. Ya da tam tersi, geleneklere uygun ve doğal kabul edildikleri için bu tür davranışlara özel adlar verilmiyordu. On sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıllarda, o güne kadar tıbbi terimlerle ifade edilmemiş olan bu davranışların sahipleri tekrar tanımlandı ve bu kez hasta olarak adlandırıldı. Psikiyatri adı verilen bilim dalının yaratılması ile sonuçlanan bu süreç dinsel kavramların, yerlerini, bilimsel kavramlara bıraktığı daha geniş çaplı bir sürecin temel unsurlarından biriydi.Böylece Doğa Tanrının, Devlet Kilisenin, akıl hastalığı da büyünün yerini aldı.

Doğa bilimlerinde fikirler ve uygulamalar bakımından böyle bir köklü bir değişiklik yaşandı. Bugün ekinimizi olgunlaştırabilmek için hayvan kurban etmiyor, gübre kullanıyoruz; hastalıkları tedavi etmek için artık büyüye değil,

ilaca ve cerrahiye başvuruyoruz; denizleri aşıp düşmanlarımızı mahvetmek için duaya değil nükleer enerjiye, enerji elde etmek için de fosil yakıtlara başvuruyoruz. Ancak ‘sosyal bilimler’de  bu denli büyük değişiklikler gerçekleşmedi. İnsan davranışları ve toplumsal denetim konularında, eski dinî açıklama ve tanımların sadece yeni bilimsel temelli kelimelerle ifade edildiği örneklere az rastlamıyoruz. Daha önce gördüğümüz gibi, kâfirlik kavramının yerine tıbbi bir kavram olan akıl hastalığı kavramının konmuş olması ve bireyin bir zindana kapatılarak ya da yakılarak dinsel gerekçelerle cezalandırılmasının yerine bir hastaneye kapatılarak ya da tedavi denilen süreçte işkence edilerek psikiyatrik gerekçelerle cezalandırılması bunu açıkça göstermektedir.

Bireyin davranışlarının kavramlaştırılması ve denetimi konularında dinsel ve ahlaki olandan tıbbi ve sosyal olan yönünde gerçekleşen bu değişiklik birçok Aydınlanmacı psikiyatristin fikirlerine ve uygulamalarına yansımıştır. Bu konuda Benjamin Rush iyi bir örnektir. Rush’ın fikirleri ve yazdıkları, benim, akıl hastalığı kavramının kökeni, özelliği ve kullanımına dair önermelerim bakımından oldukça açıklayıcıdır.

Koloni Ordusunda Doktor General olarak görev alan ve daha sonra Pennsylvania Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanlığına gelen Profesör Benjamin Rush (1746-1818) Amerikan Psikiyatrisinin tartışmasız babasıdır. O kadar ki, Amerikan Psikiyatri Derneği’nin mührünü onun portresi süsler. Peki, Rush nasıl bir adamdır ve psikiyatriye yön veren fikirleri ve uygulamaları nelerdir?

Öncelikle Rush’ın Amerikan psikiyatrinin kurucusu olarak tarihe geçmesinin en büyük nedeni, zihinsel ve bedensel hastalıklar arasında hiçbir fark olmadığını iddia etmesinin yanı sıra son derece başarılı bir doktor olmasının ve Kurucu Büyüklerle* arkadaşlığının etkisi de büyüktür, böylece akıl hastalıklarıyla ilgili fikirlerini hayata geçirmek imkânı bulmuştur. Bir başka ifadeyle Rush, toplumsal sorunların tıbbileştirilmesini ve bu sorunların ‘ceza’ yerine ‘tedavi’ yaptırımıyla ortadan kaldırılmasını savunan ilk Amerikalı doktordur. İleride göreceğimiz gibi Rush’ın fikirleri hâlâ son derece sağlam ve taze fikirler olarak kabul görmektedir. Çünkü Rush’ın ortadan kaldırmaya çalıştığı toplumsal sorunlar henüz ortadan kalkmamıştır ve bu sorunları hâlâ tıbbi yaptırımlarla ortadan kaldırmaya çalışmaktayız.

Rush’ın magrıum opus’u (baş eseri) olan Medical Inquiries urıd Observations upon thc Diseascs ofthcMind (Akıl Hastalıkları Hakkında Tıbbi İncelemeler ve Gözlemler), 1812 yılında yayımlandı. Birçok baskısı yapılan bu eser çeşitli dillere çevrildi ve psikiyatrinin bir tıp dalı olarak kabul edilmesini sağladı. Rush, arkadaşı John Adams’a yazdığı bir mektupta şöyle diyor: “Akıl hastalığının özneleri, bugüne kadar sır küpüydü. Bu hastalıkları insan bedeninin diğer bedensel hastalıklar düzeyine indirmeye ve insan aklının da bedeni gibi dış etkenlere ve herkes için geçerli olan yasalara tabi olduğunu kanıtlamaya çalıştım.”

Rush’ın akıl hastası denilen kişilerin hastalığının bedensel olduğu inancına gösterdiği kanıtın hiç de yeterli bir kanıt olmadığı çoktan anlaşıldığı halde, o zamanki kabulünün ceremesi ne acıdır kihâlâ çekilmektedir. Rush, bu fikrini şu gözlemine dayandırıyor: ” 1811 yılında Pennsylvania Hastanesinde yatan aklını oynatmış hastaların sekizde yedisinin nabız atışları normalin üstündeydi.” Rush’ın kişisel otoritesi ile de birleşince bu semptom ‘zihinsel bozukluğun açık bir işareti’ olarak yorumlandı ve hatta Başkan’ın bir katil zanlısını affetmesi için yeterli bir neden bile sayıldı. Zihinsel ve bedensel hastalıkların aynı şey olduğunu deneysel olarak kanıtlayamayan Rush, bunu, her ikisi hakkında aynı yöntemle tedavi ederek stratejik bir şekilde ‘kanıtlama’ya çalıştı. “Sıtmayı ya da ya da vücudun bir bölgesinde gelişen bir hastalığın kan yoluyla taşındığı hastalıkları iyileştiren ilaçların deliliği de çok kısa sürede ve kesin olarak iyileştirmesinden hareketle akıl hastalığının aslında damarlarda yerleşmiş olduğu sonucuna vardım.”

Doğa bilimleri ile uğraşan çağdaşlarının tersine tıbbın çok saygın mucidi Rush’ın keşfettiği hiçbir şey yok. Yine de bir yenilik getirmediğini söyleyemeyiz, mevcut delilik kavramına yeni bir bakış tarzı getirmiştir. Örneğin, Rush’a göre Amerikan halkı 1783’te yapılan barış antlaşmasından sonra ortaya çıkan yeni duruma hazır değildi. Rush, Amerikan halkının bu dönemdeki tutumuna bir açıklama getirir: “Savaşın başarıyla sonuçlanmasının alevlendirdiği aşırı özgürlük arzusu, birçok insanda aklıselimle ortadan kaldırılması mümkün olmayan ve devlet tarafından dizginlenemeyen somut bir fikir ve davranış tarzı haline geldi. Bu fikir birçok Birleşik Devletler vatandaşının anlayışı, arzuları ve ahlakı üzerinde büyük bir etkide bulundu ve bir delilik halini aldı. Bu deliliği anarşi diye adlandırmaya hakkım var sanıyorum.”

Rush’ın kendinde gördüğü hakla sarf ettiği bu sözler, halkın ruh halinin psikiyatrik bir yorumdan ibaret değil; tıbbi terimlerle kurulmuş, neredeyse şiirsel bir metafor. Aynı zamanda sabit bir fikri de yansıtıyor. Rush dünyayı ideolojik bir gözlüğün ardından görüyordu. Ona göre dünyadaki her şey ya hastalıklı ya da sağlıklıydı. Bu nedenle Devrim’e karşı olan her şey hasta, destekleyen her şey de hastalığın tedavisiydi. İngiltere tacına sadakat gösterenler Rush’a göre “Devrim karşıtlığı hastalığına yakalanmışlardı. Davaya gönül veren kadınların ise histerileri iyileşmişti.”

Rush bir metafor ustasıydı. Ahlaki ve toplumsal sorunları tıbbi terimlerle ifade ediyordu. A Moral and Physical Thermometer (Ahlaki ve Bedensel Termometre)adlı sözlük onun eseridir. Bu sözlükte ahlaki terimlerin tıbbi karşılıklarını veriyor. Cari Binger bu kitap hakkında şöyle diyor: “Termometrenin en üstteki derecesi sağlık ve refahı sağlayan ılımlılıktır. Yani su, süt ve birazcık bira içmek. Sadece yemeklerde ve az miktarda alınacak şarap ve bira neşe, kuvvet ve iyi beslenme sağlayabilir. Bundan sonra bu ılıman hava birdenbire eksi  gibi dondurucu bir dereceye düşüyor: Bu noktada skala punçtan başlıyor ve viski, rom, rakı, şarap, likör ve bira ile düşmeye devam ediyor,”vs. Rush, Jeremy Belknap’a yazdığı bir mektupta şöyle diyor: “Umarım,  yılında sarhoşluk, toplumda yalancılık ya da hırsızlıkla, alkollü içkiler de arsenik ya da baldıranla bir tutulur.”

Rush, alkole karşı yürüttüğü propagandada tıbbi kavramlardan yararlanıyor. Binger, “Ahlaken şiddetle karşı çıkmasına rağmen, varlığı ne yazık ki hâlâ devam etmekte olan ileri derecede alkol bağımlılığını çok önemli bir tıbbi ve genel sağlık sorunu olarak gördüğü için Rush’a saygı duymak gerektiği”ne inanıyor. Rush’ın taktikleri hakkında nasıl düşünüleceği, elbette, psikiyatrik emperyalizm ve onun hizmetindeki sözde tıbbi yaptırımlar hakkında ne düşünüldüğüne bağlıdır. Amerikan akıl sağlığı hareketinin seçkin bir şahsiyeti olan Binger, içki içmenin tıbbi bir sorun ‘olduğunu fark ettiği’ için Rush’ı alkışlıyor. Hâlbuki Rush içki içmenin tıbbi bir sorun olduğunu fark etmiş değildir. Rush içki içmeyi tıbbi bir sorun olarak tanımlamıştır.’

Deli denen kişilerin müstehcen sözleri konusunda da Rush’ın bir fikri vardır. Bu sözlerin anlamsız olduğu ve ‘sara krizi geçiren insanların küfürlerini’ andırdığı kanaatindedir. Bu fikrinin kaynağının ‘tıp bilimi öğretisi’ olduğunu ileri sürer. Bu fikri öne sürebilmesi için Rush’ın insanları nesneler olarak kabul etmesi gerekir ki yaptığı gerçekten budur: “Aklı bozuk kişilerin kötü davranışları bazen bir deprem sonucunda yeryüzüne fışkıran lava benzer.” Toplumsal yozlaşmaya bir akıl hastalığı tanımı getirerek işe başlayan Rush artık bu yönde ilerlemeye hazırdır. Bu yolda o kadar inanılmaz bir mesafe kat etmiştir ki, bu satırları okuyan çağdaş okur hoşa gitmeyen herhangi bir davranışı bir zihinsel rahatsızlık belirtisi olarak görmekte zorluk çekmemektedir.

“İç sıkıntısı, utanç, korku, dehşet, öfke gibi uygunsuz davranışlar,” diyor Rush büyük bir boşboğazlıkla “geçici delilik durumlarıdır” ve “intihar bir tür deliliktir,” diye de bir değerlendirmede bulunuyor. Zihinsel sağlığı ve deliliği tanımlarken de son derece cesur davranıyor: “Zihinsel bakımdan sağlıklı olmak olayları, diğer insanlar gibi ve toplumun kabul ettiği şekilde yorumlayabilmektir. Delilik ise bundan sapma halinde olmaktır.” Rush görüldüğü gibi zihinsel bakımdan sağlıklı olmakla toplumla uyum içinde olmayı aynı şey olarak görüyor, akıl hastalığını da toplumla uyumsuzluk olarak değerlendiriyor. Ancak bireyin toplumla uyum içinde olduğu ya da olmadığına kim karar verecek? Rush böyle bir soruyla karşılaşacağını tahmin etmiş gibi “Akıl sağlığını yargılamak doktorlara düşer” diyor. Toplumla uyum içinde olmamanın tercih değil hastalık, psikiyatrinin de polislik değil tıbbi bir dal olduğuna uzun zamandan beri halkı ikna etmeye çalışan Amerikan Psikiyatri Derneği’nin ve psikiyatri tarihçilerinin Rush’ı koruyucu azizleri kabul etmesine şaşmamak lazım. Bağımsızlık Bildirisi’nin altında imzası bulunan ve Kurucu Büyükler ile dostane ilişkiler kurmuş olan Rush’ın, deli olduğu iddia edilen bir kişinin hukuki ve siyasi durumu hakkında öne sürdüğü fikirler de hayli ilginç: “Akıl eksikliği, bir kişinin toplumsal sözleşmesinin feshedilmesini, vatandaşlık haklarının elinden alınmasını mazur kılar, böyle bir kişi tanıklık yapamaz, bu kişinin ahlaki değerlerine vs. güvenilemez.”

Psikiyatristler, akıl hastası olduğu iddia edilen kişilere uyguladıkları şiddeti haklı göstermek için hâlâ bu tür fikirlerin izinden gitmektedir. Rush, aldığı olağanüstü eğitim ve edebi yeteneği göz önünde bulundurulursa ‘akıl noksanlığı’ konusunda söylediklerinin maksatlı ve ikiyüzlü retorikten ibaret olduğunun herhalde farkındaydı. ‘Akıl noksanlığı’ bir kişinin ne toplumsal sözleşmesinin feshini, ne de vatandaşlık haklarının elinden alınmasını mazur gösterebilir; bu sadece onun zayıflığının suiistimal edildiğini ve vatandaşlık haklarını savunamayacak kadar aciz bir duruma düşürüldüğünü kanıtlar. Bireyi Rush’ın söylediği hukuki ve siyasi kısıtlamalar altına sokan, bir hastalık (zihinsel yeteneğinin bozulması) değil (iktidarı kullanma yetkisini elinde bulunduran) insanlardır.

Rush, suçun da bir hastalık olduğunu iddia etmiştir. Bu fikrin çağdaş psikiyatristlere ait olduğu zannedilir ama öyle değildir. Rush, icat ettiği akıl hastalıklarından birine de ‘irade bozukluğu’ adını vermiştir. Cinayet ve hırsızlık bu karmaşık hastalığın semptomlarıdır. Şöyle yazmış Rush: “Hastalığın, diğer etkilerine bakarak saptadığım iki semptomunu (kötülükten değil hastalıktan ileri geldikleri için) suçtan ayırt etmek ve bu hasta kişileri kanunun pençesinden kurtarıp tıbbın nazik ve şefkatli ellerine teslim etmek gerekir.” Rush’ın ellerinin ne kadar nazik ve şefkatli olduğu biraz şüpheli olmakla birlikte burada en azından bir hususu istemeden de olsa-kabul ediyor: Cinayeti ve hırsızlığı gerçekte hastalık oldukları için suçtan ayırt etmiyor. O sadece katillerin ve hırsızların polisin ve yargıcın hâkimiyet alanından alınıp doktorların ve tımarhane gardiyanlarının hâkimiyet alanına sokulmasını meşrulaştırmak istiyor.

Rush yalancılığı da hastalık olarak görüyor: “Fiziksel bir hastalıktır ve bu hastalığa yakalanan kişiler hiçbir konuda hakikati söyleyemezler.” Keşfettiği bunca hastalıktan hiçbirinin tedavisinin olmaması, Rush’ı hiç rahatsız etmiyor. “Kötü bir alışkanlık olan yalancılığın düzelmeyeceğine inanılır. Bu hastalığın yetişkinlikte teşhis edilmesi halinde iyileştirilemeyeceği de söylenebilir.”

Rush gibi bir mucidin akıl hastalığı konusunda yaptığı ‘keşifler’ arasında psikiyatrik Engizisyon için en öğretici olanı ‘İnançsızlık ya da İnanma Yeteneği Bozukluğu’ adını verdiği hastalıktır. Rush, “Aklın bu yeteneği hastalanabilir ya da rahatsızlanabilir. Yani inancı güçlendiren bütün kanıtlara inanma yeteneği kaybolur,” iddiasında bulunuyor. Rush bu akıl hastalığına yakalanmış hastalara örnek de gösteriyor: “İyi eğitim almış doktorların ve tıbbın faydasına inanmayan, şarlatanlara güvenenler ve Hıristiyanlığın hakikatlerine inanmayıp, kâfirlerin kitaplarına kapılanlar.”

Ahlaktan tıbba geçişte bu anlamsal dönüştürme o kadar açık ki insanın kafasında ister istemez bazı soru işaretleri beliriyor: Cui bono? Peki bu işten kazançlı çıkan kim? Hasta mı? Hayır. Din adamı mı? Hayır. Doktor mu? Evet.

Rush’ın toplumsal sorunları ya da kendisinin onaylamadığı bireysel davranışlarıtıbbın konusu haline getirmesinin bu davranışların tıbbi yöntemlerle denetim altına alınmasını haklı çıkarmaya yaradığını kendi yazdıkları ve söyledikleri kuşkuya yer bırakmayacak kadar açık bir biçimde kanıtlamaktadır. Binger, Rush’tan şöyle bahsediyor: “Budalaca hareketlerinden rahatsız ya da huzursuz olduğunda, arkadaşlarını, zaten ‘etraf deli kaynıyor’ diyerek mazur görürdü.” Rush, ‘tedavi’ yöntemi olarak psikiyatrik kapatmanın hararetli bir savunucusuydu ve düşmanlarını psikiyatrinin demir parmaklıkları arkasında ya da daha kötü bir yerde görmeyi arzulamıştır. “Bir hastalık olarak yalancılığın tek ilacı” derdi örneğin, “güzel bir dayak, hapis ya da açlıkla terbiye etmektir.”

Rush’ın alkol bağımlılığına ilişkin tavrında da aynı ilke ile karşılaşıyoruz; yani tıbbi teşhis ve daha sonra buna dayalı zora başvurarak denetim altına almak. Rush, ‘sert içki içme’nin bir hastalık olduğunu iddia etmekle kalmıyor, alkol bağımlılığının zorlayıcı tıbbi önlemler aracılığıyla engellenmesini savunuyordu. Bu denetimi sağlayacak unsurlar arasında hiç tereddüt etmeden devletin polis gücünü de sayıyordu. Amerikan psikiyatrisinin neden Rush’ı kurucu babası saydığı daha iyi anlaşılıyor. “Tıpkı deliler gibi içkiciler de toplum için bir tehdit kaynağıdır,” der Rush “hatta serbest kalmaları, topluma devlet hastanelerinde yatan hastalardan bile daha çok zararlıdır. Ayyaş bir adamın ya da kadının ailesine, maddi manevi ne kadar büyük zarar vereceği açıktır,” diyor Rush. Böylece maddi manevi zararı önlemek tıbbın bir sorunu haline geliyor. Binger ise alkolizm için şöyle diyor: “Bu fikirleri aradan yüz elli yıl geçmiş olmasına rağmen sadece tekrarladık ve alkışladık. Ama toplum olarak, gerçekleştirilmesini zorunlu gördüğü önerisini henüz yerine getirmiş değiliz.”

Püriten etik, hastalıklar ve tedavilere ilişkin bilimsel olgulara dayalı tıbbi kaygılar kisvesinin ardına saklandı. Sonuç olarak ortaya çıkan ise akıl sağlığı adına psikiyatrik teşhise dair söylevler, psikiyatrik baskı ve zor uygulaması oldu. Bu tutumu benimseyen gayretkeş tıp adamı haçlı zihniyetli din adamının yerini aldı. Binger bile Rush’ın misyoner kafalı bir reformcu olduğunu kabul etmektedir: “Hiçbir zaman, insanların aptallıklarına önyargısız bakabilen salt bir bilim adamı olmadı; bir Leonardo değildi, daha çok bir Savonarola’ idi.”

Tüm bunlardan sonra: “Rush reformcu gayretkeşliğini tütün kullanımının alışkanlık haline getirilmesine de yöneltti.” Bu alışkanlığın sert içkiler içme arzusuna yol açtığını ve hem sağlık hem de ahlak açısından zararlı olduğunu düşünüyordu. Sigara içenlerin genellikle saldırgan olduğu kanaatindeydi.” Tütüne karşı mücadelesinde  Rush’ın silahı bilgiye dayalı fikir değil, tehdide dayalı gözdağıydı. Bu, cehennem tehdidinin tıpta uygulanmasıdır. Din kardeşlerinin cemaati sonsuz azapla tehdit ettiği gibi Rush da, muhtemel hastalarını aslında bütün toplumu hastası kabul ediyordu içkinin ve tütünün sonuçlarıyla korkutuyordu.

Binger, Rush’ın “Sadece hastaların değil, toplumun da doktoru” olduğuna inandığını söylüyor. Öte yandan “. yüzyıl doktoru otoriter bir figürdü ve Rush, olağanüstü, karizmatık, entelektüel kişiliğiyle ve Amerika’nın en büyük doktoru olma unvanıyla bizzat otoriteyi temsil ediyordu. Bu avantajları ahlaki ve duygusal bir ikna aracı olarak kullanmaktan çekinmemiştir.”

Binger, Rush’ın ‘ikna’ sınırlarını aşan otokratik yöntemlerini aklamaya çalışıyor ama şunu da söylemeden geçemiyor; Bir hastası karnında yılan olduğunu söylese Rush onu oturaklı bir sandalyeye bağlamakta bir an duraksamazdı.” Bu tümüyle yalan sayılmazdı, Rush’ın psikiyatrik tedavi olarak gördüğü hizmetin bir parçasıydı. Rush “Kendisini camdan yapılmış zanneden” bir hastanın tedavisi için, “oturmak üzere olduğu sandalyenin altından çekilerek yere düşürülmesinden sonra, ona bir torba cam kırığı gösterilmesini ve bunların vücudunun parçaları olduğunun söylenmesini” öneriyor. Rush bir arkadaşının buluşu olan şu tedaviyi örnek gösteriyor: “Bir hastası kendisini bitki zannediyormuş. Arkadaşım, o halde büyümesi için sulanması gerektiğini söyledikten sonra adamın arkasına geçip çaydanlıktan su verecekmiş gibi yapmış ve başından aşağı çiş boşaltmış.” Rush’ın kendisini ölü zanneden bir kişinin nasıl tedavi edileceği konusunda başkasından duyduğu ama kendisinin de gayet başarılı bulduğu bir yöntem de şu: “Kendisini ölü zanneden bir hastanın doktoru, onun duyabileceği şekilde, ölüm nedenini saptamak için otopsi yapılmasını ister. Hasta anında iyileşir.”’

Bu olaylar, ruh doktoru ile hastası, hasta ile ilgili delilik kavramı ile tedavi arasındaki ilişkilerin esasını gözler önüne seriyor. Vatandaş yalan söylerse akıl hastalığından mustarip bir hastadır; eğer bunu psikiyatrist yaparsa tedavi için ne gerekiyorsa yapan âlicenap bir terapisttir. “

Binger; “Kontrol altına almak, Rush’ın tedavi anlayışının esasıdır” diyerek bir gerçeği dile getirirken Rush’ın gayretkeşliğini, zorlayıcı lığını ve uyguladığı kaba kuvveti mazur göstermeye çalışıyor. Binger’ın bahsettiği ‘kontrol’ doğrudan ve sadece hastaya yöneltilen bir şiddetle mümkün olmuştur. Rush’ın ‘cephaneliğinde kendini kontrole yer yoktur. Çağdaş psikiyatristlerin cephaneliğinde de aynı eksiklik göze çarpar. Rush’a göre hastaya mutlaka bir şey yapmak gerekir. Psikiyatri hastalarına uyguladığı ‘tedavi’ yöntemleri Rush’ın kişiliği hakkında yeterince bilgi vermektedir. Psikiyatristin kişiliğinin etkisi kanımca günümüzde de kaybolmuş değildir.

Rush, deliliğin tedavisinde, doktorun hastanın kişiliği üzerinde tam bir hâkimiyet kurması gerektiğine inanıyordu. Bu fikrin tek savunucusu Rush değildir. Çağdaş doktorların çoğu bu yöntemin doğruluğunu savunmakta

lar. Deliyi zincirden kurtaran adam kabul edilen Philippe Pinel de psikiyatride kaba kuvvete başvurulmasına karşı olanların başında gelir. Yalnız Pinel’in akıl hastasının zincirlenmesine ve dövülmesine karşı olmasının sebebi, bu insanlara özgürlüklerini bahşetmek değildir. Pinel gerektiği gibi yönetilen bir tımarhanede hastanın zaten otoritenin ve tımarhane görevlilerinin baskın gücünün etkisi altında olacağını, böylece bu tür acımasız tahakküm yöntemlerine gerek kalmayacağı fikrindedir. Pinel’in Treatise on Insanity (Delilik Üzerine Deneme) adlı kitabında en çok sarf edilen iki kelime ‘gözdağı’ ve ‘baskı’dtr. “Ancak, deli üstünlüğünü gördüğü ve inandığı bir güçle karşı karşıya kalırsa direnmeden ya da şiddete başvurmadan boyun eğer. Önceki delilik vakalarında iyi hesaplanmış, planlı bir gözdağının, şiddete başvurmaksızın uygulanan sürekli baskının ve hırsa kapılmadan üstün gelmenin nasıl iyi sonuçlar verdiğini görmüş bulunuyoruz.”‘

Rush da ‘terapi yöntemi’ olarak sadece kandırma ve yalanı değil, başka müdahale yöntemlerini de özellikle hastanın kapatılmasını savunmuştur. “Hastalar üzerinde kesin denetim kurmak için uygulanan yöntemlerden de bahsetmemiz gerekiyor. Bu denetimle hastanın doktora itaat etmesi, saygı ve sevgi göstermesi sağlanacak ve böylece doktorun tedavisini kolaylıkla, kesinlikle ve başarıyla uygulaması mümkün olacaktır, diye yazıyor Rush.

Terör Rush’ın sıklıkla başvurduğu bir ilaçtır. “Korkunun,” diyor Rush “akıl ve dolaylı olarak beden üzerindeki etkisi çok güçlüdür ve delilik tedavisindeki önemli bir yer tutar.” Yine Rush’a göre, hastanın en uygun şekilde korkutulması için evinden alıp bir tımarhaneye kapatmak gerekir. “Delinin özgürlüğünden mahrum bırakılması sağlığı açısından bazen en faydalı yoldur.” Rush’ın yaşadığı dönemde hastanın hapsedilmesinin çok kolay olduğunu hatırlatmakta fayda var: Amerikalı doktorlar, on dokuzuncu yüzyılın ortalarına kadar, akıl hastası olduğu için tedaviye ihtiyacı olduğuna inandıkları herhangi bir kişinin tıbbi amaçlarla hapsedilmesi konusunda kesin yetkiye sahiptiler.

Deutsch’un anlatımıyla, bir kişinin hastaneye kabulünü sağlamak için Rush’ın yapması gereken, tek şey küçük bir kâğıda, “James Sproul Pennsylvania Hastanesi için uygun bir hastadır” gibi bir not yazıp altını imzalamaktı

Rush’ın tıbbi ya da psikiyatrik birtakım gerekçelerle kapatılmasını gerekli gördüğü insanların hayatlarından koparı ldıklarını, özgürlüklerinden mahrum bırakıldıklarını gözden kaçırmış olması mümkün müdür? Hayır, değildir. Birçok çağdaş psikiyatrist gibi Rush da toplumun ancak bu şekilde korunabileceğine inandığı için bu uygulamayı haklı bulmuştur. Gerçi günümüz psikiyatrisi Rush’dan beri bir arpa boyu yol almıştır. Örneğin Rush sarhoşların hapsedilmesine ilişkin önerisinde şöyle diyor: “Bu tür kişilerin hastaneye kapatılmalarının kişi haklarının ihlali olduğunun, devletimizin özgürlük anlayışı ile bağdaşmadığının ileri sürülmesine izin verilmemeli. Bir hırsızı hapishaneye tıktığımız zaman kimse böyle bir iddiada bulunmuyor. Ayrıca, sarhoşların sayılarının artması halinde hırsızlardan daha fazla zarar verecekleri ve daha kötü bir ahlaki etkide bulunabilecekleri dikkate alınırsa, toplumun güvenlik ve refahı için adi hırsızlardan çok ayyaşlardan kurtulmak gerektiği açıktır. Tabi ki adaletsizliği ve baskıyı engellemek amacıyla tedbir alınmalıdır, muayene edilmeksizin ve görevli bir doktor ile iki ya da üç yargıçtan oluşan bir mahkemenin aldığı karar olmaksızın hiç kimse özel bir hastaneye ya da AYIKLAR EVİ’ne gönderilmemelidir.”

‘Hasta’ psikiyatrik gerekçelerle hapsedilip tedaviye direnme imkânı elinden alındıktan sonra Rush, hiçbir hastanın hiçbir koşulda maruz kalmaktan memnun olmayacağı bazı önlemlere başvurabiliyor; Rush’ın yaşadığı dönemde bile bu önlemlerden bazıları tıbbi bir ortamın dışında uygulanmış olsa işkence olarak değerlendirilirdi. Rush’ı bizzat kendi sözleri ele veriyor. Bu önlemlerin birkaçından bahsettikten sonra sözlerine şöyle devam ediyor: “Yukarıda bahsettiğim önlemlerin hiçbiri zihin sağlığı bozulmuş hasta üzerinde bir hâkimiyet kurulmasını sağlayamamışsa bazı daha etkili yöntemlere başvurmak gerekir.” Rush, her tür psikiyatrik müdahale yöntemini denedikten sonra gayet ikna ve tatmin olmuş olarak: “Deli üzerinde hâkimiyet kurabilmek için hafif ama korkutucu olacak cezaların uygulanması en uygunudur prangaya nadiren başvurulmalı, kırbaca ise mümkünse hiç başvuru ima malıdır fakat istisnai durumlar olabilir. Hiçbir kışkırtma olmadığı halde, hasta aniden saldırırsa buna karşılık doktorun ya da gardiyanın meşru müdafaa için mecburen kırbaç ya da elile birkaç kez vurması gerekebilir,” diye yazmış.

Rush yöntemlerini bazen ‘tedavi’ bazen de ‘ceza’ şeklinde ifade etmiş. Şimdi vereceğim örnek Rush’ın deli hakkında ne düşündüğünü çok açık bir şekilde ortaya koyuyor. Bu örnekte deliyi, ehlileştirilmemiş bir hayvana benzetiyor ve doktorun görevinin deliye boyun eğdirmek olduğunu öne sürüyor. Rush’ın tedavi amaçlı önerilerini sıraladığı listesinde “Deli gömleğini iyice sıkmak, yakasından içeri soğuk su dökmek, deliyi hoşuna giden yiyeceklerden mahrum bırakmak.” kan almak, yalnız bırakmak, karanlık bir yere kapatmak gibi önlemlerin yanı sıra “vücudunu sürekli dik tutmasını sağlamak” da yer alıyor. Bu yöntemleri şu sözler izliyor: “İngiltere’de inatçı atlar şu şekilde ehlileştiriliyor: Önce, ağıla kapatılıyorlar, sonra iki ya da üç gün ve gece boyunca her yatmaya kalkıştıklarında vücutlarına sivri uçİu çiviler batırılarak uyumaları engelleniyor. Delinin de aynı usulle değilse de daha yumuşak usullerle, yirmi dört saat ayakta tutulması ve uyumasının engellenmesiyle aynı faydanın sağlanacağından hiç kuşku duymuyorum.”

Rush’ın tedavi alanında en ünlü buluşu kendisinin’trankilizatör’ (sakinleştirici) adını verdiği garip alettir. Deutsch bu aygıtı şöyle tarif ediyor: “Trankilizatör, hastanın kol ve ayaklarının bağlandığı ve bir araçla başının sabit tutulduğu bir sandalye idi. Bu mekanizma ile hastanın vücudunun hareketi azaltılıyor böylece nabız atışlarının düşmesi amaçlanıyordu. Çağımızda bu alet her ne kadar bir işkence aleti gibi görünüyorsa da Rush onu gerçekten insani nedenlerle icat etmiştir.” Sırf bizim değil Rush’ın çağdaşlarının da bu aleti de bir işkence aleti olarak gördükleri anlaşılıyor. Çünkü o dönemde herhangi birinin bu aletten kendi isteğiyle yararlandığına dair tek bir kayda bile rastlanmaz.*

Rush’ın sakinleştirici sandalyesi de psikiyatrinin birçok buluş ve keşfi gibi Engizisyondan esinlenmiştir. Engizisyonun kullandığı cadısandalyesiyle arasındaki benzerlik şaşırtıcıdır. Cadısandalyesi denen alet “Her tarafı kör çivilerle dolu, sanığın vücudunun sıkıştırılabildiği demir bir sandalyeydi. Suçlu buna bağlanıyor ve sandalyenin altında

ateş yakılıyordu. Bu işkencenin amacı hakikatin ortaya çıkmasıydı. Acı, insan ruhunu ölümlü hayatın son noktasına götürüyor; ruhun çırılçıplak kaldığına inanılan o noktada yapılan sorgulamada tüm gerçekler ortaya çıkıyordu.”

Rush’ın ikinci psikiyatrik tedavi aletinin adı ‘döndürücü’ idi. “Tembellik hastalığına yakalanan hastanın başının dışarıya gelecek şekilde bağlandığı yuvarlak bir tahta şeklindeki bu alet inanılmaz hızlarla döndürülüyor ve hastanın kanının başına hücum etmesi sağlanıyordu.”

Psikiyatri, baskıcı ve şiddet içeren yöntemlerden, bu yöntemlere başvuran kahramanlarını reddetmedikçe vazgeçemez. Sadece Rush’ın deliyi tedavi etme tarzını değil, çağdaş psikiyatristlerin ve toplum bilimcilerinin de bu yöntemi kabul ederek savunmalarını bu denli eleştirmemin nedeni bu d ur.

Günümüzde psikiyatrist ve toplum bilimcilerin ele geçen yabancı düşmana şiddet uygulanmasının ‘yurtseverlikle bağdaştırılmasına karşı olmalarına rağmen akıl hastasına uygulanan ‘tedavi amaçlı’ şiddeti memnuniyetle kabul etmeleri enteresan bir durumdur. Sözgelimi Deutsch okurlarına Rush’ın ‘trankilizatör’ü ‘insani nedenler’le icat ettiğini açıklamaktadır. Rush’ın, bu aleti yardımseverlik duygusuyla yaptığını iddia ettiğini de biliyoruz. Yine de tek nedenin bu olduğuna inanmak zor. Rush  yılında yazdığı bir mektupta: “Hem bu kötü uygulamayı [deli gömleğini çok sıkmak] önlemek hem de baskı uygulamasını en verimli şekilde kullanabilmek için üstünlüğü elimde tutabilmek amacıyla iyi bir dolap imalatçısından rica ettim.” (İtalikler T.S.) Söylemeye gerek bile yok, Binger’a göre de Rush haklıdır, çünkü bu icatlar insani nedenlerle yapılmıştır.

Olup bitenler artık tartışılmıyor. Rush’ı ya da diğer iyi işler yapan ‘büyük’ psikiyatristleri suçlamadan olanları anlatma çabasında olan Deutsch bile gerçekleri kabul ediyor. “Ne gariptir ki,” diyor Deutsch, “eskiden cezalandırmak amacıyla başvurulan işkence ve terör, bu özel çağda saygın tıp teorisinin övgüye değer bir tedavi yöntemi olarak kabul gördü. Doktorlar, delinin tedavisi alanında uzmanlaşırken dâhiyane terör araçları icat etmek için biıbiriyle yarıştılar.” Akıl hastalığını din suçunun yerini almış bir kavram olarak değil sadece bir hastalık olarak, psikiyatristleri de Engizisyonun yerini alan otorite olarak değil sadece doktorlar olarak ve psikiyatrik müdahaleleri Engizisyon işkencesinin yerini alan bir ceza olarak değil tedavi olarak görenler için bu tutum tabii ki şaşırtıcıdır.

Rush’ın tedavi amaçlı yöntemleri ‘trankilizatör’ ve ‘döndürücü’ ile son bulmadı. Hastanın kafasının boğulacak raddeye gelene kadar suya sokulduğu ‘ördek’ tedavisine de başvurdu. Cadı avcılarının geleneksel su eziyetinin o günün koşullarına uyarlanışı diyebileceğimiz bu uygulamayı Deutsch, ‘birçok tanınmış çağdaşının uyguladığı yöntemlerden çok daha nazik’ Rush’a özgü bir yöntem olduğunu ve bu ‘suya batırma’ uygulamasının gözdağı vermek için birebir ‘dâhiyane bir buluş’ olduğunu söylüyor.

Baktığı her yerde akıl hastalığı gören ve bu felaketi kontrol altına almak için en yıldırıcı yöntemlere başvurmaktan çekinmeyen Amerikan psikiyatrisinin Rush gibi bir büyüğünün ne kadar otokratik, tahakküm meraklısı, şiddet düşkünü ve işgüzar bir kişi olduğu ortadadır. Koruyucunun, bizi, sözde koruduğu kötülüklerin asıl kaynağının ne olduğunu uygulamalardan anlıyoruz. Papaz da olsa doktor da, böyle bir ‘teşhis’ misyoneri, cadıyı ya da deliyi bulmaz, yaratır. Rush’ın kaç kurban yarattığım bilmek mümkün değil, ama en azından birini tanıyoruz: Rush’ın oğlu John. Kendisi burada hayatından biraz bahsedilmesini hak etmiş biridir.

Fikirlerini ve uygulamalarını incelediğim bir psikiyatristin özel yaşantısından bahsetmem acımasızlık gibi görünebilir. Ben de herkes gibi ad homincm (kişiselleştirilmiş) tartışmaları onaylamam ve başvurmak ta istemem. Fakat bir insanın fikirlerini ve başarılarını, o insanın özel yaşantısında nahoş yönler olduğu için karalamakla, (hem özel hem de kamusal kimliği önem taşıyan biri için) kişinin özel yaşantısındaki bazı olaylara ve etkilerine yer vermek farklı şeylerdir. Psikiyatristlerin, psikologların, politikacıların, sanatçıların ve hayatlarındaki olaylar çok şey anlatır ve bence ikinci tanıma girer.

Benjamin Rush gibi bir adamın ilk erkek çocuğunun, kişiliğini geliştirmekte bazı zorluklarla karşılaştığını tahmin etmek zor değildir. John Rush önce tıp eğitimine başladı. Bir süre sonra tıptan vazgeçti, denizcilik eğitimine başla

di. Denizcilik eğitimini tamamlayıp kaptan oldu ancak bundan da vazgeçti. Benjamin Rush  11 Aralık 1802 ‘de Anı Defteri’ne şöyle yazmış: “Bugün oğlum John tıp eğitimine yeniden başladı. Eve ve mesleğine dönme kararı onu ne kadar sıkıntıya sokmuş ki evimde uşak olmaya razı olduğunu, hayatını denizci olarak sürdürmektense ahırımı temizlemeyi tercih edeceğini söyledi.” Burada, bir oğulun, baba evine dönmek zorunda kaldığı için kendisini neden bu kadar aşağıladığı ya da aşağılamak zorunda hissettiği, baba Rush’ın oğlunun bu alçalışını neden günlüğüne yazdığı soruları yanıtsız…

John baba evine döndükten sonra,  1804 yılında tıp fakültesinden mezun oldu. Tezini babasına ithaf etti. Bundan sonra muhtemelen babasının gölgesinde kalacağı Philadelphia General Hospital’e ataması yapıldığı halde bu görevi kabul etmedi ve denizciliğe dönerek Deniz kuvvetlerinde kaptan olarak çalışmaya başladı. Bu kariyer dört yıl sürdü sürmedi,1807 ‘de yakın arkadaşı Benjamin Taylor ile bir düello yaptı. Taylor’u öldürdü. Bir yıl geçmeden intihara teşebbüs etti. John, Şubat 1810’da bir kez daha baba evine döndü. Babası dönüşünden şöyle bahsediyor: “Ne annesinin ne babasının ne de erkek ve kız kardeşlerinin kucaklamaları ve gözyaşları onun bizlerle konuşmasını sağlayamadı. Akıl hastalığından dolayı sürekli gergin, saçlarını taramıyor, sakalını kesmiyor.”

John Rush çok kötü bir durumdadır ama burada uzun uzun anlatmaya gerek duymuyorum. Ancak şu kadarını aktarmamda yarar var: John babasının çalıştığı hastaneye kapatıldı ve kısa süreli bir ‘düzelme’” dönemi dışında ölene kadar orada tutuldu. Öldüğünde yirmi yedi yaşındaydı.

Rush, Jefferson’a yazdığı 2 Ocak 1811 tarihli mektubunda şöyle diyor: “Oğlum şimdi daha iyi. Kılık kıyafetine dikkat ediyor, ara sıra kitaplara bakıyor. Pennsylvania Hastanesinde bir hücrede. Hayatının orada sona ereceğine inanmak için çok neden var.” Binger, Rush’ın bu fikri hakkında kuru bir yorum yapıyor: “Bu, tahmin doğru çıktı.”

Ancak bu pek adil bir yorum sayılmaz. Rush, oğlunun hayat boyu hapiste kalacağını sadece ‘tahmin’ etmemiştir, oğlunu oraya koyan kendisidir. Binger, Rush’ın Pennsylvania Hastanesinin yöneticisi ve bundan dolayı da John’un sadece babası değil doktoru, psikiyatristi ve gardiyanı da olduğu gerçeği üzerinde hiç durmuyor. Oysa Rush’ın yaşadığı dönemde de doktorların yakınlarını tedavi etmemeleri en az şimdiki kadar geleneksel bir tutumdu.

Rush’ın doktor ve psikiyatrist olarak portresini tamamlayabilmem için siyahilere karşı tavrına da değinmek gerekir. Rush’ın Bağımsızlık Bildirisi’ni imzalayan ve köleciliğin kaldırılmasının ilk taraftarlarından biri olarak büyük bir liberal ve özgürlükçü olduğu sanılır. Oysa gerçekler çok farklı. Rush’ın iktidar aşkı özgürlük aşkından çok daha baskındır/ Siyahiler hakkında ki fikirleri de bu tutumunu şaşırtıcı bir şekilde doğrulamaktadır.

Binger, Rush’ın köleciliğe karşı çıkışıyla içki içmeye karşı çıkışı arasında bir benzerlik, belki de bir ilişki olduğuna dair bir imada bulunur: “Rush’a hayatı boyunca rahat huzur vermeyen iki önemli konu vardı. Bullardan biri Birleşik Devletlerdeki kölecilik; diğeri alkollü içkiler ve ayyaşlıktı.”

Rush, siyahilerin kendisini çok duygulandırdığını söylemiştir. Jeremy Belknap’a şöyle yazar: “Afrika’nın adını bile seviyorum ve köle olsun özgür olsun bir siyahı gördüğümde bana talihsiz yaratıklarımın bile hissettirmediği bir duyguya kapılıyorum.” Rush’ın kendi kurbanları için kullandığı bu ‘talihsiz’ kelimesi dikkat çekicidir. Psikiyatristler bu kelimeyi umutsuz hastalar için kullanırlar. Rush’ın siyahilere karşı tutumu içine işlemiş paternalizmine ihanet ediyor. Birçok çağdaş liberal gibi Rush da anlamı tersine çevirme hilesine başvuruyor: Görünüşte siyahilere özel bir değer veriyor, oysa aslında kendisine özel bir cömertlik ve koruyuculuk atfediyor.

Rush’ın siyahileri ne kadar sevdiğine ilişkin iddiasından daha şaşırtıcı bir şey varsa o da siyahilere ilişkin kuramıdır. Rush, Tanrının onları siyah yarattığına inanmıyor. Siyahlık onların doğal rengi değil, Rush’a göre bu bir hastalık! Hayata sadece tıbbi açıdan bakan Rush’ın, hoşlanmadığı ya da aşağı gördüğü insanları tedavi etmekteki gayretkeşliğiyle uyumlu bir teorisi var. Bu teori içerik itibariyle son derece dikkate değer:

Rush, Bağımsızlık Bildirisi ile kölecilik gibi gerçekler arasında kalmış bir neslin mensubudur. ‘Bütün insanların eşit yaratılmış olduğu açık bir gerçektir’ ibaresi Bağımsızlık Bildirisi’nin özünü oluşturur. Köleciliğin temelinde ise siyahilerin beyaz adamdan aşağı olduğu gibi kökleşmiş bir fikir yatar. Amerikalılar bu acı çelişkinin uzlaşmasını bulmak için çok kıvranmışlardır. Rush da kendince bir çıkış yolu bulmaya çalıştı. Psikiyatrinin ahlaki çelişkilere getirdiği birçok çözüm gibi Rush’ın bu konudaki önerisi de status quo’nun bilimsel açıdan haklı çıkarılmasına hizmet ediyordu. Rush’ın siyahı hastalığı kuramı aslında buydu.

 1792 yılında Henry Moss adlı bir siyahı kölenin vücudunda beyaz lekeler belirmeye başladı. Üç yıl kadar sonra adamın hemen hemen bütün vücudu beyazlaşmıştı. Moss aslında bizim vitiligo  dediğimiz kalıtsal hastalığa yakalanmış. Beyazlarda da siyahlarda da görülen vitiligo hastalığı deride pigment kaybıdır. ABD’de yaklaşık yüz insandan biri vitiligo hastasıdır.

Moss,  yılında tavsiye mektuplarıyla donanmış olarak ve hakkındaki gazete haberleriyle birlikte Philadelphia hastanesine gitti. “Adam başı çeyrek dolar” ödeyene ki o devirde hiç de az bir para değildi bukendisini sergiledi ve kazandığı parayla özgürlüğünü satın aldı. Açıktır ki bu olay Rush için yetti de arttı bile. Engizisyoncu baktığı her yerde bir kâfirlik görmüştür, Rush’ın 1796 da hastalığı görmesi için bakması yetti. Ancak Rush zencilerin normal rengini hastalık olarak gördüğü için Moss’taki cilt bozukluğunu ‘kendiliğinden iyileşme’ olarak değerlendirdi.

Amerikan Felsefe Derneği’nin  14 Temmuz 1797 tarihinde yaptığı özel bir toplantıda Rush, “Siyahîlerin renginin cüzzam hastalığından kaynaklandığı tahminini destekleyen gözlemler” başlıklı bir metin okudu. Rush’ın bu metinde neyi savunduğunu Daniel Boorstin bizim için özetlemiş:

“Zencinin siyah olarak adlandırılan renginin nedeni, yaradılıştan gelen bir farklılık değil, atalarından gelen Cüzzam hastalığıdır. Bu hastalıkla birlikte bazı vakalarda derinin karardığı bilinmektedir. Rush’ın da birkaç kez bizzat tanık olduğu gibi siyahîlerin tipik özellikleri olan büyük dudak ve basık burun da cüzam hastalığının belirtileridir. Güney Pasifik’te cüzzamlı adalarında yaşayanların dudakları kalın, saçları kıvırcıktır ve Amerika’daki siyahilerde de rastlanan albino vakalarına burada da rastlanır. Zencilerin cerrahi müdahalelere beyazlardan daha dayanıklı olmalarının nedeni cüzzamın yol açtığı marazi duyarsızlık olabilirmiş. Rush, yerlilerin, üst dudakları kesilirken dudaklarını kendileri tutabilecek kadar cerrahi müdahaleye dayanıklı olduklarından bahsediyor. Bu patolojik duyarsızlık, bedenleri yüksek ateşe maruz kaldığında ya da sıcak bir kömürü elleriyle tuttuklarında da siyahilerde açıkça görülmekteymiş. Hastalığın bulaşmasına yol açan cinsel birleşme arzusu cüzzamlılarda oldukça yüksek olduğu gibi zencilerde de çok yüksekmiş. O kadar ki ağır kölelik koşullarında bile bu kadar çok çocuk yapabilmekteymişler. Zencilerin renginin yüzyıllar boyunca değişmeden kalışını Rush, cüzamın hastalıklar arasında en irsi hastalık olmasıyla açıklıyor. Rush’a göre zencilerin on sekizinci yüzyılda başkalarına cüzam bulaştırmamış olması bu teoriye karşı bir sav olarak ileri sürülemez, çünkü cüzzam artık eski bulaşıcılık özelliğini hemen hemen tamamen yitirmiştir.”

Rush’ın ana fikri siyahinin doğuştan cüzamlı olduğu, ‘hastalık şiddetli olmadığı için tek semptomun pigment dağılımında aşırılık’ olduğudur. Rush, Henry Moss’un kendi kendine iyileştiği kanaatindedir.

Rush, bu teorisiyle, siyahiyi tıbbın güvenilirliği eşliğinde ırkına kabul ve dahil ederken korkunç bir kalıtsal hastalığın taşıyıcısı olduğuna da dikkat çekiyor. Tıbbın müphem hastalık anlayışının ilk kusursuz örneği böylece ortaya çıkmış bulunmaktadır. Söz konusu anlayışın çok kullanışlı olduğu bir gerçektir, bir yandan doktora ve hizmet verdiği topluma yararlıdır diğer yandan aslında yanlış olan bir toplumsal davranışı tıbbi önlem kisvesi altında meşrulaştırır.

Rush, ‘siyahilerin renginin, cüzam hastalığının belirtisi olduğuna karar verdikten sonra’ diyor Stanton, bundan üç sonuç çıkardı: “Birincisi, beyazlar artık siyahlara ‘üstünlük taslamaktan’ vazgeçmelidirler, bu hastalıkları onlara iki bakımdan insani davranmamızı gerektirir. Aynı nedenle, beyazlar onlarla evlenmemelidirler. Çünkü bu ileriki nesillere hastalık bulaştırabilir. Son alarak, bu hastalıkla mücadeleye girişilmelidir.”

Rush’ın, bu tedavi konusunda siyahların fikrinin sorulması hakkında ne düşündüğü belirsiz, belki delilikte olduğu gibi ‘doktor en iyisini bilir’ görüşündedir, belki de değildir. Bu konuda neye inandığını bilmiyoruz ama Rush şöyle diyor: “Doğa son zamanlarda bu işe el koymuş ve ülkedeki bazı siyahların kendi kendilerine iyileştiği görülmüştür.” Bu söyledikleri daha önce bahsettiğimiz Henry Moss vakası ile ilgilidir.

Rush, filozoflar çalışmasının değerini anlayınca bu melun siyah hastalığının tedavisine dönük çabalarının destekleneceğini düşünüyordu herhalde. “Bu tedavi, köleliğin kalkmasını sağlayacak” diyor, Rush “ve dünyada büyük bir mutsuzluğa son verecek. Çünkü cahil kölecilik taraftarlarının, Tanrının zencileri, aşağı olduklarını göstermek için siyah yaratmış olduğu savı ortan kalkacaktır.” Sert bir dinî açıklamanın yerini ılımlı bir bilimsel açıklamanın almış olması ayrıca dikkate değer. Rush’ın, alkol bağımlılığı, sigara kullanımı, delilik ya da siyahilik konusundaki tıbbi ideolojilerini nereden kotardığı anlaşılıyor: Kitabı Mukaddes. Rush’ın kölecilik konusunda kafası karışık çağdaşları, siyah insanı köleleştirme hakkını Kutsal Kitapta bulmuşlardı: Tanrı, zencileri siyah yarattı, çünkü onlar beyaz insandan aşağıdır. Rush ise yüzünü bilime çeviriyor ve aradığını buluyor: Siyah insanı işaretleyen Tanrı değil doğadır; zencinin derisinin siyahlığı, ‘doğuştan günahkâr’ değil ‘doğuştan hasta’ oluşunun belirtisidir.’

Rush, bu hastalığın iyileştirilmesinin siyahiyi de mutlu edeceğine işaret ediyor. Çünkü “Renklerinden memnun görünseler bile aslında beyaz olmayı tercih ettiklerine dair birçok kanıt mevcuttur.”

Rush siyahlar konusundaki bu tutumuyla Kurumsal Psikiyatrinin temel ilkesi olan ‘hastanın’ kendisi için neyin iyi olduğunu bilmediği, haliyle kendi çıkarını koruyamayacağı ilkesi üzerinden gidiyor. Siyahinin çıkarlarını koruyacak bir tıpçıya ihtiyacı vardır. Psikiyatristler,  1796 yılında siyahların beyaz olmayı tercih edeceklerini biliyorlardı. Günümüzde de uyuşturucu bağımlısı olduğu iddia edilen kişinin bu merete hiç başlamamış olmayı istediğini; eşcinselin karşı cinse ilgi duymak istediğini, intihara teşebbüs eden kişinin de yaşamak istediğini bilmektedir.  Sonuç, insanın tercihinin aşağılanması ve farklılığın tedaviyle ortadan kaldırılmasıdır.

Çağdaş psikiyatrinin her ne kadar kendine özgü olmasa da oldukça benimsediği duruşu Rush’tan öğreniyoruz. Engizisyondan beri yetkinin baskı için kullanımı bir yardımseverlik kisvesine büründürülmüştür. Eskiden gücün temsilcisi rahip kıyafeti giyerdi. Günümüzde ise beyaz doktor giysisiyle boy gösteriyor. İnsanın en zalim kötülüğüne yeni bir ad verecek olsam ‘himaye’ derdim. Böylesi bir himaye dinî inancın temel unsuru olduğu gibi, papazların günahkâr addettikleri kişiler üzerinde hâkimiyet kurmak için başvurdukları en önemli stratejik silahtı; psikiyatristler de deli addettikleri kişiler üzerinde kurdukları hâkimiyet için aynı silahı kullanmaya devam ediyorlar. Bu iki tür zorbanın belli başlı özellikleri bir kişide mükemmelen birleşebilmiştir. Rush, vaazını kusursuz bir tıp diliyle veren bir din mültecisidir. Siyahların cüzamlı oldukları için tenlerinin siyah olduğu varsayımını, buna gerçekten inandığı için değil, bu fikrin topluma faydası olacağını düşündüğü için öne sürdüğü fark ediliyor. Siyahîliğin nedeninin cüzam hastalığı olduğunu kabul eden Rush şöyle diyor: “Bütün insan soyunun kesinlikle ve evrensel olarak bir çiftin soyundan geldiği inancının doğruluğunu teslim etmemiz gerekiyor. Böylece Hıristiyanlık öğretisine güç katacağımız gibi onun aşıladığı evrensel bir iyiliğin önündeki maddi engeli de kaldırmış olacağız.”

Rush’ın bu sözleri bu teoriyi neden savunduğunu ortaya koyuyor. Çünkü bu teori ‘Hıristiyanlık öğretisine güç katacaktır’ ve çünkü beyaz Amerikan dostlarının ‘evrensel iyiliği’ hayata geçirmelerini sağlayacaktır. Bu parlak edebi söylevde, eskiden kölecilik taraftarlarının yıpranmış fikirlerle, ‘tıp bilimi’nin ise son keşifleriyle haklı çıkarmaya çalıştığı gizli bir ırk ayırımcılığı var. Bu, benim Rush’ın niyeti hakkındaki yorumum değildir, Rush, kendisi söylüyor bunu. “Zencilerin rengi bir hastalığın sonucu olduğuna göre,” diyor Rush “burada sunulmuş olan gerçekler ve ilkeler doğrultusunda, bu hastalığın gelecek nesillere bulaşmasını engellemek için beyazlarla zencilerin kaynaşma olasılığına karşı bazı önyargıların korunmasında fayda vardır.”

Bu teorideki şovenizm, hatta ırkçılık tarihçilerin gözünden kaçmaz. Boorstin, “Rush’ın zencilerle ilgili fikirlerinin esası,” diyor, “insan türünün sağlıklı mensuplarının renk standardının beyaz olduğu iddiasıdır (üstelik bu asla açıkça söylenmemiştir). Siyahinin bu hastalığı tedavi edildiğinde sıra Kızılderili yerlilere ve sarı Asyalılara gelecektir. Bu konudaki son bir önerisi, bir tedavi geliştirilmesi için canla başla uğraşmaktır, çünkü siyahi ancak doğru rengine kavuşmakla mutlu olacaktır.”

Çok çeşitli davranış türlerini konu edinen çağdaş psikiyatri teorilerinin öncülerinden olan cüzamlı siyahi teorisi, davranış denetimi hizmetindeki tıbbın Orwelvari bir parodisinden başka bir şey değildir. Rush’ın böyle bir teoriye başvurmasının nedeni bir nevi reformculuk arzusudur. Bu reformculuğun altında yatan motivasyon farklı olanlara beslenen güçlü bir hoşgörüsüzlükten ibarettir ve tıbbi işgüzarlığı gibi sınır tanımamıştır. Engizisyoncu nasıl kâfiri ancak tövbe edip dinine döndüğünde kabulleniyorsa, Rush da zenciyi siyahlığı tedavi edilebilecekse kabullenecektir!

Kendinden farklı olana düşmanlık besleyenlerin bazı ortak özellikleri vardır. Böyle bir insan, öteki olarak gördüğü kimseyi ancak kendi görünüşüne, kendi davranışına uyduğu ölçüde kabullenir. Öteki farklılığını sürdürürse, onu bedenen, zihnen ya da ahlaken kusurlu görür. Bu farkı sineye çekebilmesinin tek koşulu ‘öteki’nin kusurunu düzeltmeye çabalaması, kendinden hoşnut olmamasıdır. Hastalığından, kusurundan, yanlışlığından kurtulmayı, tedavi olmayı istemelidir. Ancak ve ancak o zaman gruba girebilir. Bunun yapmazsa, yapamazsa bir yabancıdır, hastadır, düşmandır, kısacası kötüdür.

Benjamin Rush’ın ortaya koyduğu ilke Kurumsal Psikiyatrinin esası, bu ilkenin gerekli kıldığı ve Rush’ın savunup uyguladığı stratejiler de Kurumsal Psikiyatrinin tedavi yöntemleridir.

Sh: 195-221

 

Parpalaid: Ahlaki konularda fazlasıyla titiz davrandığımı düşünebilirsin ama sizin yönteminizde hastanın çıkarı doktorun çıkarına göre ikinci plana atılmıyor mu?

Knock: Dr. Parpalaid, her ikisinden de fazla önemsenmesi gereken bir çıkar var. Onu unutuyorsunuz.

Parpalaid: Nedir o?

Knock: Tıbbın çıkarı. Ben sadece tıbbın çıkarlarına, sadece tıbba hizmet ederim. Bana teslim ettiğiniz bu ilçede birkaç yüz insan yaşıyor, bunlar sahipsiz insanlar. Benim görevim onları yönlendirmek, onları tıbbın kapılarından içeri sokmaktır. Bunlardan birini önüme yatırdığımda ne çıkarabiliriz bundan diye bakarım: Verem, nevrasteni, arterioskleroz… ne istersen var çok şükür, hepsinde bir şey var. Sağlıklı insan denilen ne idüğü belirsiz kişi kadar sinirlerime dokunan bir şey daha yoktur.

Jules Romains

PSİKİYATRİK GÜNAH KEÇİSİ OLARAK EŞCİNSEL

Toplumumuzda katillerin imalatı bile eşcinsellerinkinden daha kolay.

Abby Mann

Atalarımızın teolojik toplumları kâfir olmaktan nasıl kaçındıysa günümüzün laik toplumları da eşcinsellikten sakınmaktalar. Eşcinselliğin hem suç hem de hastalık olarak görülmesi, iticiliğinin niteliğini ve boyutunu bir ölçüde açıklıyor.

Yasalara göre her eşcinsellik, cinsel bir suçtur. Bundan dolayı eşcinsel, cinsel psikopatlar denen kişiler için konmuş yasalarla cezalandırılabilir ve bir akıl sağlığı kuruluşunda ya da ‘cinsel suçlulara’ özgü bir kurumda belirsiz süreyle kapatılabilir. Bu cezaya çarptırılan eşcinsellerin sayısı çok az olsa da bu durum bu konuya ilişkin yasaların ahlaki tutumunu ve anlamını sergilemesi açısından önemlidir.

Eşcinsel davranışlar tıbbi bakımdan da bir ‘akıl hastalığı’nın belirtisidir. Eşcinsel manevi hijyen kurallarına da uymak zorundadır ve cinsel seçiminin akıl hastalığı olarak görülmesinden ötürü bir akıl hastanesine kapatılabilir. Örneğin, Massachusetts’te de insanın ‘toplumun kabul ettiği yasalara, düzene, geleneklere ya da ahlak değerlerine aykırı’ davrandığı gerekçesiyle akıl hastanesine kapatılabildiğini görüyoruz. Eşcinsellerin nadiren sadece cinsel davranışlarından ötürü mahkûm edilmiş olması, yasaların bu davranışı cezalandırma niyetini taşıdığı gerçeğini ve bu cezanın toplumsal etkisini ortadan kaldırmaz. Kısacası, eşcinsel sadece suçlu olarak değil akıl hastası olarak da yasaların baskısına maruz kalır, bir anlamda psikiyatrinin günah keçisidir.

Eyalet yasaları eşcinsel davranışa, on beşinci yüzyıl İspanyasında Yahudi ibadetine gösterilen tavrı göstermektedir. Her ikisi de yasaktır, bu yasağın ihlali benzer sonuçlara yol açar. İspanya’da görünen Yahudi sayısı kısa sürede azalmıştı ama gizlice ibadet eden ve ‘Judaizer’ denilen kişi sayısı hiç de az değildi. Toplumlunuzda da eşcinsel olduğunu açıkça ifade eden insan sayısı azdır ama gizli eşcinsellerin sayısı hiç de az değildir. Bu konuda yapılan araştırmalarda genellikle ortaya çıkan sonuç, Amerikalıların en azından % 10’unun eşcinsel olduğudur.Hem kadınlar hem de erkekler arasında bu uygunsuz davranışa meylettiği halde böyle bir tercihin sonuçlarından korktuğu için topluma uyum göstermeyi tercih edenlerin sayısı da az değildir.

Eşcinselin kendini gizlemesinin nedeni böyle bir açıklamanın kaçınılmaz olarak bir takım mahrumiyetlerle sonuçlanmasıdır. Eşcinsel olduğu bilinen kişiler Silahlı Kuvvetlerde görev alamazlar, devlete ait ya da özel kurumlarda çalışamazlar, üniversitelere ve diğer okullara kabul edilmezler. Eşcinseller hayatlarını sürdürebilmek için ekonomik ve toplumsal bakımdan vazgeçilmez olan birçok olanaktan yoksun bırakılmaktadırlar.’ Kısa süre önce kurulmuş olan Columbia Üniversitesi Eşcinseller Birliği’nın bir yayınında Stephanie Harrington haklı olarak şunları söylüyor: “Bu azınlık, kısır bir döngü içerisindedir. Üyeleri ayağa kalkıp organize bir grubun insani ve medeni haklar konusundaki taleplerini dile getirdiğinde Federal Hükümetler ve Eyalet bu talepleri göz ardı edemez, ama eşcinseller, medeni hakları ve bireysel özgürlükleri kabul edilene kadar ayağa kalkıp taleplerini dile getirebilecek durumda olmayacaklar. Bugünkü koşullarda eşcinsellerin maruz kaldıkları aşağılanma mesleki ve ailevi yaşamlarını tehdit etmektedir. Eşcinselleri koruyan kurumların heteroseksüel üyeleri bile eşcinsellik suçlamasıyla karşı karşıya kalmaktan korkmaktadır.”

Ancak, günümüzde eşcinsellere uygulanan ayrımcılığı siyahlara uygulanan ayrımcılıkla karıştırmak yanıltıcı olabilir. Geçmişte haksız suçlamalarla karşı karşıya kalan siyahı günümüzde kayıtsız şartsız insan kabul edilme hakkını nihayet elde etmiştir. Eşcinseller ise ne böyle bir toplumsal konuma ne de cinsel davranış özgürlüğüne sahip değildir. Eşcinsel kusurlu bir varlıktır. Vebayla eş tutulan bir hastalıktan mustariptir.*

Bu karşılaştırmayı biraz açmakta yarar görüyorum. Cildin rengi biyolojik bir özelliktir. Eşcinsel davranışta bulunmak ise bireysel bir davranıştır. Eşcinsellikte bir tercih yapılmaktadır, ten renginde ise tercih yoktur. Başka bir ifadeyle, beyaz adam siyahiyi insan olarak ya da siyasi eşiti olarak kabul edebilir ya da etmeyebilir; ancak siyahînin ten rengi konusunda yapabileceği bir şey yoktur. Heteroseksüel de eşcinseli insan olarak ya da siyasi eşiti olarak kabul edebilir veya etmeyebilir; ancak buradaki fark eşcinselin bunu seçmiş olmasıdır. Yani, eşcinsel normdan sapan bir tercih yapmıştır. Toplum da eşcinseli ‘akıl hastası’ ilan ederek onun ‘gerçek tercihler yapmaktan aciz olduğunu ilan eder. Eğer ‘özgürce’ yani ‘normal’ bir tercihte bulunabilseydi herkes gibi heteroseksüelliği tercih edeceğini iddia eder. Psikiyatrik söylevlerin gerisinde daha çok böyle bir mantık yatar. Hastanın davranışı, karşı konulması mümkün olmayan zorlamaların ve dürtülerin ürünüdür; psikiyatristlerin davranışı ise özgürce alınan kararların. Bu açıklamanın bilişsel yapısının altında hastanın deli olduğu için aşağılanması ve psikiyatristin aklının yüceltilmesi yatar.

 

Bugünkü Amerika’da yaşayan eşcinselin durumu ile on beşinci yüzyıl İspanyasında yaşamış olan Yahudinin durumu arasında bu bakımdan da bir benzerlik olduğu görülüyor. Yahudi, nasıl Hıristiyan olmadığı için insan sayılmadıysa, eşcinsel de heteroseksüel olmadığı için tam bir insan gibi görülmemektedir. Her iki durumda da birey gerçek kimliğiyle, kendisi olarak kabul edilmez. Neden aynıdır:

Her ikisi de egemen grubun inançlarının ve değerlerinin altını oymaktadır. Yahudi, İsa’nın Tanrının Oğlu, Roma Katolik Kilisesinin de Tanrının Yeryüzündeki tartışmasız temsilcisi olduğunu kabul etmez. Eşcinsel, kadının arzulanacak tek cinsel varlık olduğunu ve heteroseksüelin cinsel bakımdan normalliğinin tartışmasızlığını sarsar. Eşcinsel, heteroseksüel ile aynı haklara sahip olamaz, bu yüzden diğer insanlarla eşit konumda görülmez. Günümüzde Amerikan toplumunda akıl hastası da aynı nedenle bazı insani haklarından yoksun bırakılmaktadır. Bu konuda bir eşitsizlik olduğu bile ancak Eşcinsel Öğrenciler Birliği’nin ‘Bağımsızlık Bildirisi ile ilan edilmiş olan hakların Amerikalı eşcinsellere de tanınması’ talebinde bulunmasından sonra yavaş yavaş söz konusu edilmeye başlamıştır.

Amerika’ya göç etmeye çalışan eşcinseller bu ülkede eşcinselliğin hoş karşılanmadığını görmektedirler. Eşcinselliğin seküler bir sapkınlık olarak görüldüğünü ABD Anayasa Mahkemesi’nin  yılında alınan yabancıların sadece eşcinsel oldukları gerekçesiyle sınır dışı edilmesine ilişkin kararı da doğrulamaktadır.

Bu karar, Göçmenlik ve Vatandaşlığa Kabul Dairesi’nin Kanada vatandaşı olan Clive Michael Boutilier’nin sınır dışı edilmesi talimatı ile ilgili dava sonucunda alınan bir karardır. Söz konusu sınır dışı etme kararı alındıktan sonra Boutilier Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. Anayasa Mahkemesi altıya üç oy çokluğuyla önceki talimatın uygulanmasına karar verdi.

Boutilier 22 Haziran 1955’te, 21 yaşındayken ABD’ye kabul edilmişti. Annesi, üvey babası ve üç erkek kardeşi ve kız kardeşleriyle birlikte ABD’de yaşıyordu. ‘1963 yılında vatandaşlığa kabul başvurusunda bulundu. Vatandaşlığa Kabul Dairesi İnceleme Şubesine sunduğu belgede 1959’da New York’ta sodomi suçlamasıyla tutuklandığı, şikâyetçinin duruşmaya gelmemesi üzerine serbest bırakıldığı bilgisi de yer alıyordu.’

Bu aşamada Boutilier, henüz yasalara göre eşcinsel olarak tanımlanmamıştı. Ancak, eşcinselliğinin vatandaşlığa kabulü için bir engel olmadığını düşünmüş olmalı ki eşcinsel olduğunu itiraf etti. “Başvuru sahibi, devletin talebiyle 1964 yılında cinsel sapkınlığının bütün öyküsünün (!) yer aldığı başka bir yeminli ifade vermek zorunda kaldı.”‘ Boutilier, bu ifadesinde ilk eşcinsel deneyimini on dört yaşında yaşadığını, on altı ile yirmi yaşları arasında ‘yılda ortalama üç ya da dört kez eşcinsel ilişkiye girdiğini’ belirtiyordu. Boutilier, ‘ülkeye girmeden önce üç ya da dört kez heteroseksüel ilişki kurmuş olduğunu’ söylemişti. Amerika’daki devlet yönetiminin bu heteroseksüel davranış sayısını yeterli bulmadığı anlaşılıyor: Devlet, 1964 yılında ‘başvuru sahibinin ülkeye girdiği sırada herhangi bir nedenle sınır dışı edilmesini gerektiren bir durumda olup olmadığı’ konusunu açıklığa kavuşturmak için Halk Sağlığı Hizmetleri Dairesı’ne başvurdu. Bu konuda bilgi almak istemesinin nedeni 1952 tarihli Göçmenlik ve Vatandaşlığa Kabul Yasası’nm 212. paragrafının (a) bendinin (4.) maddesi idi. Burada şöyle deniyordu: ‘Psikotik kişilikli, epilepsi hastası ya da zihinsel kusurlu yabancıların ABD’ye girişleri engellenir.’ Halk Sağlığı Hizmetleri Dairesi’ne sorulan eşcinselliğin ‘psikotik’ olup olmadığıydı.Halk Sağlığı Hizmetleri Dairesi Boutilier’yi hekimlerine muayene ettirdikten sonra “Aşağıda imzası bulunan hekimler başvuru sahibinin ülkeye girdiği sırada ‘A kategorisi’ içinde, yani psikopatik ve eşcinsellik sapması’ içinde olduğunu saptamışlardır” şeklinde bir belge hazırladı. Anayasa Mahkemesi, hekimlerin ve alt mahkemenin yaptığı bu değerlendirmeye dayanarak şu kararı aldı: “Yasanın geçmişteki uygulamasına bakılınca Kongrenin ‘psikopatik kişilik’ tabirinin vatandaşlığa kabul başvurusunda bulunan eşcinselleri kast ettiği kuşkuya yer bırakmayacak kadar açıktır.” Anayasa Mahkemesi oy çokluğuyla “Devlet başvuru sahibinin ülkeye girdiği sırada kesinlikle eşcinsel olduğunu saptamıştır” kararma vararak yasalar gereğince söz konusu kişinin ülke dışına çıkarılmasını uygun buldu.

Boutilier, Anayasa Mahkemesine yaptığı itiraz başvurusunda “Ülke dışına çıkarılmasına ilişkin kararın anayasa aykırı olduğunu, çünkü ülkeye girdiği sırada cinsel davranışının ülke dışına çıkarılmasına neden olabileceği konusunda bilgilendirilmiş olmadığı”13 hususu da yer alıyordu. Anayasa Mahkemesi bu itirazı kabul etmedi: “Anayasanın yabancıların ABD’ve girişlerini düzenleyen 212. paragrafındaki (a) bendinin (4.) maddesindeki gereken uyarının yapılmasına dair hükümler bu vaka için geçerli değildir. Kongrenin, daha önce yasaklamış olduğu özelliklere sahip yabancıların sınır dışı edilmesi konusunda yetkili olduğu eskiden beri kabul edilen bir husustur. Bkz. Çinlilerin Sınır Dışı Edilmesi Davası, 130 ABD, 581 (1889). Kongre, eşcinsellerin ülkeye girişlerini yasaklamıştır.”Çinlilerin Sınır Dışı Edilmesi’ne ilişkin karar, Kongrenin Çinli işçilerin ABD’ye girmesini yasaklayan yasasına ilişkin bir itiraz üzerine oy çokluğuyla alınmıştı. Anayasa Mahkemesi bu kararında şöyle diyordu: “Devletin yasama organının yabancıların ABD sınırları dışına çıkarılmasına ilişkin uygulaması bir egemenlik hakkıdır”

Çinlilerin Kabul Edilmemesi kararını alan mahkeme, bu kararın gerekçesinde, Başyargıç Marshall’m “Bu ülkede ulusun yargılama yetkisi mutlak ve özel olmalıdır,” sözlerine ve Pierce’in başkanlık döneminde Dış İşleri Bakanlığı yapmış olan William Leonard Marcy’nin “Her toplum, kimleri üyeliğe kabul edeceğini belirleme hakkına sahiptir ve bütün milletler hem barış hem savaş dönemlerinde bu haklarını kullanırlar,” şeklindeki açıklamalarına yer vermiştir.

O halde, Anayasa Mahkemesi’nin Boutilier davasında çoğunlukla aldığı karar tümüyle hukukidir. Kongrenin “Kamu yararı gerekli kıldığı takdirde yabancıların sınır dışına çıkarılması” hakkı tartışmaya açık değildir. Kongre, kimin ABD’ye girmemesi gerektiğini belirlerken ahlaki tutumunu ortaya koymaktadır. Kongrenin eskiden Çinli işçilerin ülkeye girişini engelleyip İngiliz ve İrlandalı işçilerin girişine izin vermesi beyaz ırk dışındaki insanlara karşı önyargılı olduğunu göstermektedir. Göçmenlik yasalarındaki anarşistleri, komünistleri, çokeşlileri ve eşcinselleri dışlayan hükümlerde de aynı tutum görülmektedir.

Boutilier’nın eşcinsel olup olmadığının saptanmasında hekimlerin uzmanlığının gerekmiş olması da üzerinde durmaya değer bir nokta. Böyle bir durumda özne hakkında bilgi vermek hekimin ahlaki sorumluluğu mudur? Böyle bir amaçla kişiyi muayene etmek hekimin kime karşı üstlendiği bir görevdir? Batı toplumlarında hekime güven çok önemlidir. Polis, vergi müfettişi ya da bölge savcısından farklı olarak hekime, devlet görevlisi gözüyle değil hastaya yardım elini uzatan kişi gözüyle bakılır.

Bundan dolayı hekim, muayene ettiği kişiden başka bir kişinin çıkarını temsil ediyorsa, söz konusu kişi yanlış yönlendirilmiştir ve bu durumda bu kişinin uğradığı zararın telafi edilmesi gerekir. Başka bir ifadeyle Boutilier’yi devlet adına muayene eden hekimlerin şu konularda hastayı bilgilendirip bilgilendirmeme kararı kendilerine aittir: (!) Devlet tarafından görevlendirildikleri ve görevlerinin Boutilier’nin eşcinsel olup olmadığını ortaya çıkarmak olduğu; Boutılier eşcinselse bunu işverenlerine bildirecekleri; Boutilier’m eşcinsel olduğu bildirildiği takdirde ABD’ye girmesinin yasaklanacağı; ve  eğer Boutilier bu koşullarda bir itirafta bulunmak istemiyorsa susma hakkına sahip olduğu. Söz konusu hekimlerin Boutilier’ye bu seçeneklerden herhangi birini bildirip bildirmediklerini elbette bilemem. Ama bunu yapmamışlarsa ‘hasta’larını aldatmışlardır.

Bunların söylenmediği bir ‘tıbbi’ işlem ahlak kurallarına aykırıdır ve Boutilier’nin Halk Sağlığı Hizmetleri Dairesine bağlı hekimler tarafından muayene edilmesi ve hakkında rapor düzenlenmesi sahtekâr bir bilimsel törenden başka bir şey değildir. Öncelikle muayenenin amacı rasyonel değildir: Boutilier eşcinsel olduğunu zaten kabul etmiş olduğuna göre bu ‘tıbbi muayene’nın ne gibi bir amacı olabilir! İkincisi, altında tıbben yetkili kişilerin imzası bulunan bu rapor ile Mahkemenin zaten bildiği bir husus saptanmaktadır; ABD’nin yasal görevlileri eşcinselliğin ‘cinsel sapma’ ve ‘psikopatik kişilik’ göstergesi olduğunu zaten saptamışlardır; ‘tıbben muayene edenler’ raporlarında bundan başka hangi saptamada bulunabilirler ki?

Ne var ki, eşcinselliğin de tifo gibi bir hastalık olduğu ve hekimlerin teşhis koyarken taşıdıkları ahlaki sorumluluğun sıradan bir vatandaşın sorumluluğuyla aynı olduğu öne sürülebilir. Bence hiç de öyle değildir. Teşhisi koyan hekimdir, sıradan vatandaş teşhis koymaz; bundan dolayı, hekimin teşhiste bulunma konusunda, polisin tabancasını kullanma konusunda olduğu gibi, herhangi bir vatandaşa kıyasla çok daha büyük sorumluluğu vardır.

Boutilier’yi muayene eden hekimlere verilen görev tıbbi bir teşhiste bulunmaları değil bir kişinin sınır dışı edilip edilmemesi konusunda rapor vermeleridir. Bu benim kişisel fikrim değildir; mahkemenin çoğunluk kararını yazdıran yargıçlar da aynı kanaattedirler. Kararda psikopatik kişilik kavramının belirsiz bir kavram olduğunun iddia edilebileceği dikkate alınarak şöyle bir açıklama yapılıyor: “Bazıları için ‘psikopatik kişilik’ kavramı farklı hastalıkları içeren ve yeterince açık olmayan tıbbi bir kavram olabilir. Ancak, Kongrenin bu muayene ile varmak istediği nokta psikiyatristlerin öne sürdüğünden biraz farklı. Kongrenin amacı klinik bir muayene değil, eşcinsellerin ve sapık olduğu düşünülen özelliklere sahip kişilerin dışlanmasını onaylayan bir standart koymaktır.”‘

Bundan dolayı Boutılier’yi muayene eden ve hakkında rapor hazırlayan hekimlerden istenen, bir kişi hakkında teşhiste bulunmaları değil, söz konusu kişinin Kongrenin saptadığı ‘dışlama standardı’na uyup uymadığına karar vermeleridir. Peki bu hekimler için ahlaken meşru bir davranış mıdır? Tıpla ilgisi olmayan yetkililerin hazırladıkları bir belgeyi imzalamak neden hekimlerin görevi? Bu sorunun yanıtı, Amerikan yasalarında eşcinsellerin nasıl aşağılandığını daha açık bir şekilde ortaya çıkarır.

Yabancı eşcinsellerin durumlarını hukuki açıdan ele alan incelemelerinde Byrne ve Mulligan bu bireylerin tıbbı muayenelerinin baştan savma bir formalite olduğunu belirtiyorlar. Ancak, bu yazarlar da eşcinselin muayene edilmesinde amacın yeni bir bulgu ortaya çıkarmak olmadığını ve bu muayenenin teknik değil sembolik, başka bir deyişle törensel bir işlem olduğunu anlayamamışlardır.’ Bundan dolayı eşcinselin, kendisini muayene eden tıp görevlisi karşısındaki fiili ve toplumsal konumunu yanlış değerlendirmektedirler. Yazarlar kitaplarında şöyle diyorlar: “Sınır dışı etme işlemlerinde özel soruşturma görevlisi, Halk Sağlığı Hizmetleri Dairesinden çağırdıkları tıp personelinden ülkeye giriş yaptığı sırada yabancının ‘psikopatik kişilikli’ olup olmadığını saptamasını ister. Ancak bu konudaki ‘görüş’ün dayanağı tıbbi muayene olamayacağına göre sadece bireyin giriş yapmadan önce eşcinsel davranışta bulunduğuna dair kendi beyanı ya da resmi görevlinin keşfettiği bir kanıttır. Bu durumda düzgün bir tıbbi muayene yapılmamış demektir.”

Byrne ve Mulligan’ın söylediklerinden eşcinselliği hastalık kabul ettikleri anlaşılıyor. Çünkü ancak hastalık kabul edildiği takdirde eşcinselliği teşhis edecek bir hekime ihtiyaç duyulur. Yazarlar ‘bu durumda’ yani eşcinsel olduğu iddia edilen göçmenin durumunun incelenmesinde sadece yaşam öyküsünün ele alındığı psikiyatrik incelemenin ‘tıbbi muayeneyle’ alakası olmadığını, bu yaklaşımın sadece bir ‘iyi niyet gösterisi’ olduğunu söylüyorlar. Bense, daha önce de açıkladığım gibi, bunun bir hastalık olmadığını düşünüyorum. Bu noktada, psikiyatri yöntemlerinin ‘hasta’ denilen kişi ile yapılan görüşmelerden ve bu kişiyi psikolojik testlerden geçirmekten ibaret olduğu ve bu yöntemlerle, görüşülen kişide bedensel bir hastalık ortaya çıkarılamayacağı gibi bu yöntemler bireyin belli bir davranışı gerçekleştirip gerçekleştirmediğini ortaya çıkarmak için de yeterli olamadığını hatırlamamız gerekiyor. Söz konusu kişi elbette eşcinsel olduğunu açıklayabilir; fakat eşcinsel olmadığını iddia etmesi nasıl bunun kanıtı olamazsa eşcinsel olduğunu açıklaması da eşcinselliğinin kanıtı olamaz. Kendisinden üstün gördüğü bir otoritenin sorgusu altındayken hakkında araştırma yapılan kişinin yanıtlarının bu üstün otoritenin beklentilerine uygun olması görülmemiş bir şey değildir; kısacası adam isteyerek veya istemeyerek yalan söyleyebilir.

Eşcinselliğin hastalık olduğu fikrini kabul edersek resmi teşhiste bulunacak bir hekime ihtiyacımız vardır, evet. Byrne ve Mulligan kanunda temel oluşturan varsayımın bu olduğunu göstermek için adli hükme işaret ediyorlar. Örneğin LeBlanc adlı biri Halk Sağlığı doktorlarının, adamı bizzat muayene etmeden, sadece askeri rapora ve başvuru sahibinin beyanına dayanarak hazırladıkları bir tıbbi raporla sınır dışı edildi. LeBlanc’ın sınır dışı edilmesine ilişkin karara itirazda bulunduğu bölge mahkemesi şöyle bir karar alıyor: “Sınır dışı uygulamasına ilişkin yasalar söz konusu kişinin tıbbi muayenesini zımnen şart koşar ve bu tıbbi muayenenin anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen asgari standartlara uygun olması gerekir.” Böylece LeBlanc sınır dışı edilmeden önce anayasaya uygun olarak şahsen muayene edilme hakkına kavuşturulmuştur! Resmi işlemlerde yasalara uygunluğa gösterilen bu ihtimam anayasa ve insan haklarına ne kadar önem verildiğini gösteren ve izlenen tutumu yücelten bir gösteriden, bir ritüelden başka bir şey değildir.

Kongrenin ‘psikotik’ değil de ‘cadı’ denen akıl hastalarının göçmen olarak kabul edilmesini yasaklayan bir yasa çıkardığını varsayalım. Hekimler bir kişiye, yasaların gerekli kıldığı bütün işlemlere uyarak cadı teşhisi koyarlarsa mahkemeler için bu yeterli olacak mıdır? Bu teşhisin bireyin beyanına ya da ‘muayenesine’ dayandırılması arasında bir fark olmayacağına göre bir kişinin cadı olduğuna cadılık kategorisini iyice inceleyip bu konuda doğru bir kanaate varmadan yasalara uygun olarak karar verilmesine üzülmemiz akılcı bir davranış değildir. Eşcinselliğin (ya da akıl hastalığının) ne olduğu konusunda kapsamlı bir araştırma yapıp ne olduğu hakkında doğru bir kanaate varmadan bir kişinin yasalar uyarınca eşcinsel (ya da bir şekilde akıl hastası) olduğunu saptamak da akıllıca sayılmaz. Bu kategorilerin iyice incelenememesi, bunları kullanan kişilerin; örneğin, yasa koyucuların, yargıçların ve psikiyatristlerin, bunları bilimsel bakımdan doğru bulduklarını ve strateji olarak kullanılmayı uygun gördüklerini göstermektedir. Ya Byrne, Mulligan ve birçok çağdaş hukuk ve psikiyatri uzmanı gibi ya ‘psıkopatık eşcinsel’ kategorisini kabul edecek ya da bu kişilerin daha güvenilir bilgi kaynaklarıyla tanımlanmasını umacak ya da bunun yalnızca bir damga olduğuna karar verip birilerine yapıştırmaktan vazgeçeceğiz.

Boutilier’nin sınır dışı edilmesini sağlayan yasa ülkeye girişten sonraki davranışlarını incelemiyor. Aksi halde ABD’de heteroseksüel hır hayat sürmek sınır dışı edilme kararma karşı bir itiraz oluşturabilirdi. Oysa değildir. Byrne ve Mulligan bundan dolayı haklı olarak şöyle diyorlar: “Göçmenlik ve Vatandaşlığa Kabul Dairesi bütün yabancıların girişten önce eşcinsel davranışlarda bulunup bulunmadığını neden ülkeye giriş aşamasında soruşturmuyor?” Çünkü görünen o ki bu Daire eşcinselleri belirlemek için ülkeye girişten sonraki davranışlarını izlemektedir. “Madem ülkeye girişten sonraki davranışları insanın sınır dışı edilmesine neden olabiliyor’ diyor yazarlar “o halde ülkeye kabul edilen yabancılar ABD’de eşcinselliğin bir sınır dışı edilme nedeni olduğu konusunda uyarılmalıdır.”

Bu mantıklı bir öneri gibi görünüyor. Tek kusuru fazla açık olması: ABD bunu bu kadar açıklıkla ortaya koymak istese göçmenlerin eşcinsel olup olmadığını bilmek için hafiyelik yapmak yerine ülkeye kabul etmeden önce kendilerine sorabilir. Byrne ve Mulligan sağduyulu bir öneride bulunuyorlar ama bu arada sorunu çok yanlış anlamış oldukları da anlaşılıyor: Yazarlar, eşcinseli ya da eşcinsel olmakla suçlanan kişiyi insan olarak kabul ediyorlar ama devlet için kişiler birer nesnedir. Göçmenlik Dairesi yetkililerinin eşcinsel olduğundan kuşku duyulana yaptığı muamele bunu açıkça gösteriyor. Eski İbranilerin Tanrısının Sodomluları tuzağa düşürdüğü gibi onlar da günümüzün eşcinsellerini tuzağa düşürüp yakalıyor ve bastırılması için her yolun mubah olduğu bir illet muamelesi yapıyor. Byrne ve Mulligan’ın önerileri kabul edilirse devlet, eşcinsellikle suçlanan kişiye normal insanlara davrandığı gibi davranmış olacaktır. Fakat bu durumda zaten eşcinselden kurtulmayı öngören görüş ortadan kalkmış olacağından sınır dışı etme gibi uygulama da olmayacaktır.

ABD’de eşcinselliğin sınır dışı edilmeye yol açabileceği konusunda yabancı göçmenlerin uyarılmasının sonucu ne olur? İlk olarak bazı bireyler böyle bir davranışta bulunmaktan kaçınabilirler. Yasa koyucuların bunu teşvik etmek istemedikleri anlaşılıyor. İkinci olarak eşcinsel eğilimleri olan bazı kişiler, cinsel davranışlarla ilgili yasalardan korunmak için bu eğilimlerini herkesin içinde açığa vurmaktan kaçınabilirler. Yasa koyucuların bunu da teşvik etmek istemedikleri anlaşılıyor. Üçüncü olarak Byme ve Mulligan’m da belirttikleri gibi “Sınır kapılarından ülkeye girmek üzere olan yabancılara eşcinselliklerinden dolayı sınır dışı edilebilecekleri uyarısında bulunulursa kendi ülkelerine dönmeyi ya da başka bir ülkeye göç etmeyi tercih edebilirler.”  Yasa koyucuların bunu da istemedikleri anlaşılıyor. Bunlardan çıkan tek sonuç yasa koyucuların amacının eşcinsele kötü davranmak olduğudur. Çünkü birincisi, ülkeye girişten vazgeçirmek için önceden uyarı yapmamaktadır; İkincisi özel yaşantısına müdahale etmekte ve bireyi damgalayarak aşağılamaktadır; son olarak da sınır dışı ederek cezalandırmaktadır. Bu kuşkusuz çok ağır bir ceza. Örneğin Boutilier, sınır dışı edilmeden önce ABD’de on yıl yaşamıştır. Yani ergenlik yıllarını hemen hemen tamamen ABD’de geçirmişti. Byme ve Mulligan şöyle diyorlar: “Boutilier ülkeye girerken cinsel tercihinin sınır dışı edilmesine neden olabileceğini bilseydi, çok daha önce kendi isteğiyle ABD’den ayrılıp başka bir ülkede hayatını kurabilirdi. Ya da ABD’de kalıp resmi soruşturma ile karşılaşmayacağı bir yaşam sürmeyi tercih edebilirdi. Boutilier vatandaşlık başvurusunda bulunduğu sırada sınır dışı edilebileceğini bilmiyordu.” Eşcinsellerin sınır dışı edilmesine ilişkin yasayı çıkaran Kongrenin bunun farkında olmaması mümkün müdür? Bu durumda Amerika’da yasaları koyanların eşcinsellere haksızlık ettiğini söylemekle Engizisyoncuların kâfirlere haksızlık ettiğini söylemeye benzer. Aradaki fark

Amerikalı yasa koyucunun yaptığını tıbbi bir gereklilik ve her yurtseverin üstleneceği bir görev olarak görmesidir.

Byme ve Mulligan’m çalışmalarındaki iyi niyetten kaynaklanan bu yanlış anlama, özellikle makalelerinin son paragrafında açıkça görülüyor: “Egemen devlet ile bu devletin sınırlarından giriş yapmakta olan yabancılar arasında yapılan özel sözleşme bu devletin vatandaşları ile yaptığı sözleşmeden farklı olsa bile, bu sözleşmede, dürüstlük, devletin zenginliği, Amerikan vatandaşlarına başka ülkelerde muamele edildiği gibi muamele etme vb. gibi öncelikli değerlerin özenle korunması gerekir. Ülkeye girmekte olan yabancılara en azından sözleşmenin koşulları hakkında mümkün olduğunca aydınlatılmalıdır.”

Aslında ABD’ye girmekte olan yabancılara imzalayacağı sözleşmenin önemli maddeleri hakkında bilgi verilir, ama biri hariç: bilgi verilmeyen konu Amerika’da geçerli akıl sağlığı anlayışını çiğnemenin sonuçlarıdır. Ülkeye girmekte olan yabancı, ‘Göçmenler için Genel Bilgi Metni’nden bulaşıcı bir hastalığının, ya da zihinsel bir hastalığının ya da kusurunun olmaması, uyuşturucu bağımlısı ya da bir Komünist Parti’nin üyesi olmaması vb. gerektiğini öğrenir.’ Sadık bir heteroseksüel olması ve psikiyatristlerce onaylanmış olan toplumsal gerçeklere uyması gerektiğini, aksi halde psikotik olarak damgalanacağını ise öğrenemez. Amerika’da doğmuş kaç vatandaş devletiyle ilişkisinin böyle bir yönü olduğunu bilmektedir acaba? Ayrıca ülkeye girmekte olan yabancılar ‘sözleşmelerinin maddeleriyle ilgili, ‘özel bilgiler’ bölümünden ‘eşcinsellik’ ve ‘psikopatik kişilik’ hakkında ne kadar bilgi edinebilirler? Aslında bu insanlar Amerikan yasalarının sadece ‘zihinsel bakımdan sağlıklı’ kişileri insan kabul ettiği, böyle olmayan insanlar için sözleşme hükümlerinin ve Anayasa adı verilen o büyük sözleşme dahilgeçerli olmadığı, çünkü eşcinsellerin, psikopatların ve herhangi bir psikiyatrik bir yafta ile damgalanmış ‘akıl hastalarının’ yarı-insan görüldüğünü, yanı toplumla ilişkilerinde çocuk gibi konumlandınldığı bildirilmelidir.

Anayasa Mahkemesinin Boutilier davasında aldığı ‘psikopatik kişiliklerin’ ve özellikle ‘eşcinsellerin’ tehlikeli olduğu şeklindeki karar Eskiden Engizisyon mahkemesinin cadı ve Yahudilerin toplum için tehlike oluşturduğu şeklindeki kararından çok farklı değildir. Yargıç Douglas ve Fortas bu konuda çoğu insandan daha dar görüşlüdürler. Buna şaşmamak lazımdır çünkü bu yargıçlar daha önce aldıkları kararlarda ve başka hukuki çalışmalarında da Amerikan Akıl Sağlığı Hareketinin savunucularından farklı olmayan beyanların altına imzalarını atmışlardır. Fortas, cezai muafiyet konusunda ‘liberal’ bir örnek haline getirilen ünlü Durham davasının savunma avukatıydı. Douglas ise California Eyaleti’nin açtığı Robinson davasında mahkeme kararına katılmış, uyuşturucu bağımlılığının hastalık olduğunu ve uyuşturucu bağımlılarının isteseler de istemeseler de akıl hastanesine kapatılması gerektiği fikrini savunmuştu.

İşin komik tarafı Boutilier davasında Douglas ve Fortas karara karşı çıkan taraf oldular, karşı oluşlarının gerekçesi ise şuydu: ‘Psikopatik kişilik’ ifadesi, ‘komünist’ ya da eskiden dendiği gibi ‘Bolşevik’ ifadeleri gibi tehlikeli bir ifadedir. Bu tür bir tanım herkesin canının istediği gibi kullanmasına meydan verecek bir yaftaya dönüşürse kısa zamanda istenmeyen adam anlamına gelebilir. Bunlar mahkûmiyet ve cezalandırma için anayasal ölçüt olamayacak, bulanık ifadelerdir.” Yani Douglas ve Fortas psikiyatristin ağzından çıkacak bir ‘psikopatik kişilik’ ifadesinin kişiyi lekeleyecek bir ifade olduğunu kabul ediyorlar. “Psikopatik kişilik,” diye devam ediyorlar “bir insanı tanıtmaya yetmeyecek kadar yoruma açık ve bulanık bir ifadedir.”

‘Psikopatik kişilik’ ifadesi gerçekten de ‘yoruma açık’ ve ‘tehlikeli’ bir ifadedir. O halde bu ifade, bir tanım olarak ‘akıl hastalığı’ ya da ‘bağımlılık’ gibi ifadelerden daha tehlikeli ve daha belirsiz bir ifade midir? Durham yasasının konusu olan ve Fortas’ın da kullandığı ‘akıl hastalığı’ kavramı en az eşcinsellik kadar tehlikeli ve çok daha bulanık bir kavramdır. Robinson davasının konusu olan ve Douglas’ın kullandığı ‘bağımlılık’ kavramı da eşcinsellik kavramından kesinlikle daha tehlikeli ve daha bulanık bir kavramdır.

Görüldüğü gibi Douglas ve Fortas ileri sürdükleri cezai görüşlerinde bir tutarlılık arz edebilmiş değildir. Bir kişinin ABD’ye göçmen olarak girmesinin engellenmesini cezalandırma olarak değerlendiriyorlar ama Anayasa Mahkemesi’nin aldığı şu karara açık bir itirazda bulunmuyorlar: “Devletin yasama organının yabancıların ABD sınırları dışına çıkarılmasına ilişkin uygulaması bir egemenlik hakkıdır.” Ayrıca, bir suç işlememiş bir vatandaşın belki de hayat boyu akıl hastanesine kapatılmasını ceza olarak görmüyorlar. Çünkü bu insanların hapsedilmesinde ‘niyet’ hasta olduğu iddia edilen kişiye yardım etmektir!

Bireyin isteğine rağmen psikiyatrik nedenlerle hapsedilip tedavi altına alınmasındaki toplumsal gerçekleri kavramayı reddeden yargıç Douglas ve Fortas’m Boutilier kararı hakkında ileri sürdükleri bir gerekçe daha var ki olup bitenle en küçük bir ilgisi yok: “Bu yüzyılda kamu hizmetleri alanında ve bilhassa Kongrede eşcinsellerin yüksek mevkilere gelebildiği bilinen bir gerçektir. Bundan dolayı, Kongrenin topluma katkısı olan, üretken, yaratıcı, hiçbir suç işlememiş insanları sırf eşcinsel oldukları için sınır dışı edebileceği düşünülemez.”

İspanyol ve Alman Yahudileri kamu hizmetlerinde, ekonomi ve diğer meslek alanlarında yüksek mevkilere gelmiş olmalarına rağmen Yahudi oldukları için zulüm görmemişler midir? Erdemli rahibeler ve papazlar bu özelliklerine rağmen sapkınlıkla suçlanarak yakılmamışlar mıdır? Hiçbir suç işlemeden ülkelerinin inşasına yardımcı olarak yaşayan Amerikalı siyahlar böyle oldukları halde siyahi oldukları için linç edilmemişler midir? Bu durumlarda ve bunlara benzeyen başka durumlarda kurbana, gerçekten tehlikeli ya da aşağı olduğu için değil, işkencecisi, kendi saldırganlığını meşru savunma gerekçesiyle haklı kılmak amacıyla kurbanın tehlikeli ya da aşağı olduğunu ilan ettiği için eziyet edilebilmiştir.

Engizisyonun ve sistematik Yahudi düşmanlığının tarihine bakılınca, toplumun resmi günah keçilerinin, yasaklanmış davranışlarda bulundukları, ya da hatta böyle davranışlarda bulunabilecekleri için değil, ‘içerideki düşman’ kabul edildikleri için baskı gördükleri açıkça anlaşılır. Bu iç düşmanları yok etmek, dış düşmanlara karşı direnmek kadar yurtseverlik görevidir ve ahlaken de saygıyla karşılanması gereken bir davranıştır. Bu nedenle günah keçisi ilan edilen bazı insanların iyi ahlaklı ya da toplumsal bakımdan faydalı olduğunu kanıtlamaya çalışmak hiçbir sonuç vermez hatta saldırganlığın şiddetini artırır. Heinrich Heine ve Albert Einstein gibi adamlar Nazi Almanyasında Yahudilerin toplumsal konumunu yükseltememişlerdir. Bu iki şahsiyetin varlığının saldırganlığı artırmaktan başka bir etkisi olamamıştır. İşkenceci, hata yaptığını kabul eden ve suçluluk duygusuyla işkencecisinin karşısında küçük düşen kurbana bazen merhametli davranır; ama kurban suçlu olduğunu kabul etmez, erdemli davranırsa onu asla affetmez. Kurbanın masum olduğunu düşünmesi işkencecisinde yalnızca onu yok etme arzusu uyandırır. İnsanlar Hukukun Üstünlüğüne ya itaat ederler ya da etmezler. Kurban buna itaat etmezse davranışından değil kişiliğinden ötürü cezalandırılır. Bizim akıl sağlığı hizmetlerimizde, bir kez daha olası her koşulu kapsayan bu kolektivist ve sadist toplumsal denetim ilkeleri uygulanmaktadır.

Anayasa Mahkemesinin kararında, eşcinselin toplumun günah keçisi olduğu simgesel olarak kutsallaştırıldığı gibi bu kutsallaştırma ‘bilimsel’ bir açıklama ile de desteklenmektedir. Birçok seçkin otorite eşcinsellik konusundaki fikrini açıklamıştır; Anayasa Mahkemesi, ortada bu kadar çok farklı fikir varken davanın taraflarından biri olan ABD hükümetinin tıbbı ve psikiyatrik çalışanlarının bu konudaki fikirlerini temel almayı tercih etmiştir. Dava konusu din ya da basın özgürlüğü olsa, Mahkeme yaşayan ya da yaşamayan, Amerikalı ya da başka bir ülkenin vatandaşı olan her tür otoritenin fikrini incelerdi. Bu davada mahkemenin neden böyle davranmadığı konusunda sadece bazı tahminlerde bulunabiliriz. Mahkeme bir şeyden korkuyor olabilir. Örneğin, kendisinden istenilenin, bir insanı tıbben değerlendirmek değil hukuk karşısında insanlıktan çıkarmak olduğu hakikatinin psikiyatrik teşhis masalına rağmen ortaya çıkması, korkutucu bir şeydir.

Mahkeme eşcinsellik konusunda ABD Halk Sağlığı Hizmetleri’nin önyargılarına saplanıp kalmasa şöyle bir fikrin varlığım da keşfederdi: Lindner’e göre, “Topluma aykırı davranışlar ve akıl hastalığı kavramları eş anlamlı kavramlar haline gelmişlerdir. Bundan dolayı asi, uyumsuz, Protestan kısacası topluma aykırı davranışta bulunan kişiler hasta kabul edilir. Bilimsel veya bilimsel olduğu kabul edilen herhangi bir yolla söz konusu kişinin ‘hastalığından’ kurtarılması gerekir. Bu nedenle, eşcinselin akıl hastası olduğu açıklaması, bu kişiyi, toplumla uyumlu hale getireceği düşünülen bütün geriletici ‘tedavilerin’ bakış tarzı ve alanının içine sokar. Bu ise, tarihsel bir önyargı ve nefretin insancıllık kisvesi altında bir nimet gibi sunulmasını gizleme çabasından başka bir şey değildir ve bizim cinsel davranışları da topluma uyumlu hale getirmek isteyen taşlaştırıcı ve tehlikeli toplumsal talebimizin başka bir şekilde ifade edilişidir.”

Sartre’a göre de: “Eşcinseller arasındaki ilişki de, kadın ile erkek arasındaki ilişki gibi insanlar arasında kurulmuş bir ilişkidir. Eşcinsel sevebilir, bağlanabilir, başkasına ve kendisine değer verebilir. Fransa darağacına çekilirken bir erkek arkadaşla yatağa girmek Nazilerle düşüp kalkmaktan iyidir.”

Gel gelelim mahkemede ne çoğunluğun, eşcinselin toplum için tehdit oluşturan bir psikopat olduğuna, ne de azınlığın, eşcinselliğin korkunç bir hastalık olduğuna dair görüşleri tartışılırken Lindner’in de Sartre’ın da fikirlerinin esamisi okunmamıştır.

“Eşcinsel, nesne, çiçek, böcek gibi, Sodom’lu ya da Uranüs’lü bir yaratıktır; benim bir arkadaşım, benim bir yansımam olamaz. Ben olması dışında her şey olarak, projektör ışıklarının altında sağda solda gezinen, canlıların yaptığı bazı işleri yapabilen bir aygıt, bir otomat olarak kalmalıdır. Bundan dolayı bir seçim yapmak zorundayız: Her insan sadece insan olduğuna göre bu istenmeyen varlığa çakıl taşından fazla değer verilmemelidir aksi halde ben alçalmış olacağım.” Bozuk bir eşya muamelesine tabi tutup hasta olduğu gerekçesiyle eskiden beri tedavi ederek yardımcı olmaya çalıştığımız eşcinseli bizim için zararlı bir nesne olmaktan çıkarıp faydalı hale getirmek istememiz ve eşcinselin kendisi için, kendi doğasına göre yaşama isteğini hoşgörüyle karşılamamamız berbat bir şey.

Boutilier’nin sınır dışı edilmesini sağlayan yasanın öyküsü, eşcinselin günah keçisi olduğu fikrini destekleyen başka kanıtlar sunmaktadır. Karşı oy yazısında şöyle deniyor: “Psikotik (!) kişilikli hasta kişilerin sınır dışı edilmesi hükmü,  1917 tarihli 39/875 sayılı Yasada yer alan ‘bedensel psikopatik düşüklük’ içinde olan kişilerin sınır dışı edilmesi bölümünün yerine konmuştur.” Bu ibarenin amacı, ‘ABD vatandaşlarına zarar verebilecek kişilerdeki tıbbi bulgulara bu ülke sınırları içinde geçerli diğer resmi bulgular eklendiği takdirde bu kişilerin’ ülkeye giriş taleplerinin reddedilmesidir. Yasa koyucularımızın ve yargıçlarımızın çağdaş ve liberal psikiyatri biliminin bulgularını ulusal zenginliğimizle ilgili politikaların oluşturulması amacıyla eşcinseller arasında ayrımcılık yaptıklarını ortaya koyan bu ifade büyük bir gaftır.

Ne var ki burada ‘gaf’ sözcüğünü yanlış kullanmış olabilirim. Bu tür yasaları hazırlayanlar ve kabul edenler ne yaptıklarını mutlaka biliyorlardır! Boutilier’nin sınır dışı edilmesini sağlayan yasa Kongrede görüşülürken “Halk Sağlığı Hizmetleri Dairesi, Hükümetin yeni yasa tasarısı hakkındaki fikrini sorması üzerine şu yanıtı veriyor: Psikopatik kişilik grubu içinde yer alan davranışlar aslında kişilik bozukluklarıdır. Kişilik bozukluğu gösteren kişilerin içe dönüklük dediğimiz bir rahatsızlığı vardır ya da bu kişiler toplum ve egemen kültür bakımından esasen kötü kişilerdir.”

Sh: 319-339

Bütün bunlar topluma uyumsuzluğun hastalık olarak değerlendirildiğini gösteriyor; ABD Hükümetinin emrinde çalışan hekimlere bu hastalığı teşhis etme yetkisi verilmiştir;

Kongre bu hastalığa yakalanmış kişilere özel cezalar verebilir; Anayasa Mahkemesi ayrımcı yasaların anayasaya uygun olduğuna dair kararlar alabilir ve bireylerin belirli bir hastalığa ‘yakalanmış’ olduğuna karar vererek bu bireyleri cezalandırabilir. Kısacası bu, doktorların ‘hastalara’ iddia edilen ya da gerçek tıbbi sapkınlıklarından dolayı eziyet ettiği tıbbı bir cadı avcılığıdır. İnsanları birey olarak değil, sürünün parçası olarak gören ve insanlar arasında ayrımcılık yapan toplumun, bazı insani özelikleri ortadan kaldırmak için sürdürdüğü mücadelede hekime papazın, hastaya da cadının rolü verilmiştir.

Dünyadaki kötülüklerin yarısı Önemsenmek isteyen insanlar yüzünden.

Kötülük yapmak istemezler ama pek de umursamazlar Ya da görmezler bile, ya da haklı bulurlar Sonu gelmez bir uğraştır onlarınki Onlar kendilerini düşünmekle meşguller

T. S. Eliot

SAYGINLIK MÜCADELESİ

Çatışmalarda tarafsızlığa yer yoktur! Çatışmada yer alanlar ya dost ya düşmandır, ya saldırgan ya kurbandır.

Eşcinseller ve akıl hastaları bize göre anormalse, ya da onları hasta kabul ediyorsak, onlarda bir yanlışlık olduğunu düşünüyoruzdur, bize göre onlar zararlıdır, başkalarına değilse de kendilerine zarar verirler. Ama bir an durup günah keçisi olarak gördüğümüzde onlara zarar verenin toplum olduğunu görürüz.

Voltaire Felsefe Sözlüğü’nde bu çelişkiden yine ironiyle bahseder. ‘Fikir Özgürlüğü’ adlı bölüm İngiliz General Lord Boldmind ile İspanyol soylu Kont Medroso arasında geçen bir diyalogdur:

Boldmind: “O halde Dominikenlere uşaklık ediyorsunuz. Bu yaptığınıza alçaklık denir!”

Medroso: “Doğru, ama kurban olmaktansa uşak olmak daha iyi, açıkçası ateşe atılmaktansa komşumu yakmanın vicdan azabını yeğlerim.”

Kont Medroso’nun içinde bulunduğu durum Engizisyonla yok olmuş değildir. Tam tersine çağdaş insan her gün bu seçimle karşı karşıyadır. İnsan örs olmamak için çekiç olmak zorunda mıdır? “Hayır,” der Camus, “gırtlağına kadar ahlaka gömülmüş birinin bile haksızlık etmektense haksızlığa uğramanın daha iyi olduğunu görmesi gerekir.”

Deli, tehlikeli bir toplum düşmanı sayılır, saldırgandır, değilse de saldırgan olma ihtimali vardır, bu durumda toplum, polis ve psikiyatrist otomatik olarak kurban durumundadır. İşte bu yüzden Kont Medroso‘nun kesin çözümü akıl hastalığı sorununda yerini bulur: ‘Hasta’yı yok et, o seni yok etmeden. Bu çözüm rahibe ne kadar yakışırsa doktora da o kadar yakışır, ama tarih böyle yakışıksızlıklarla doludur.

O halde ya yakacağız ya yanacağız. Pek az insanın kaçmayı başardığı bir karardır bu. Psikiyatri alanında kariyer yapanlar için ise kaçınılması daha güç. Kanımca Albert Camus’nün önerdiği çözüm Kont Medroso’nunkinden kat kat iyidir. Tabii en iyisi güden-güdülen ilişkisine hiç bulaşmamaktır, o zaman bu seçimden sıyrılmak mümkün olabilir, fakat psikiyatrist olma kararını veren bir doktor ister istemez Kont Medroso’nun konumundadır. Ya başkalarını ateşe atmayı, bu devletin bir ajanı olmayı, bir suç işlememiş insanlara kötücül tanılar yakıştırmayı içine sindirecek ya da bunu yapmayarak kendini ateşe atacaktır çünkü ikinci seçenekte dışlanmış akıl hastalarının tarafında yer alacaktır, meslektaşları onu meslek adabının dışına çıkmakla, işbirliğine yanaşmamakla, sorumsuzlukla, hatta delilikle suçlayacaktır. Özel psikiyatriyi seçen psikoterapist bir ölçüde kendini bu ikilemin dışında tutabilir ve o zaman Abraham Lincoln’ün sözlerine sığınır: “Ne köle olurum, ne de efendi. Benim demokrasiden anladığım budur. Bunun dışında kalan hiçbir davranış demokratik olamaz.”

Bu yüzden inanıyorum ki özel psikiyatrinin sadece ahlaki değil tarihi ve politik platformda da bu seçimi savunacak çok güçlü gerekçeleri vardır.

Psikiyatri tarihi, psikiyatriye hizmet eden şiddet uygulamalarında ve teorilerinde izlenen akımların bir dökümüdür ve bu akımların her biri bir teşhis ve tedavi söyleminin arkasına gizlenir.’ Bu anlamda psikiyatri tarihi, din tarihiyle siyası tarihin kardeşi sayılır. Üçü de, zalim güce doymayan liderlerin zorbalıklarını, Tanrı ve Millet adına verilen savaşlar olarak tanıtırlar. (Komünist söylemde ise bu savaşlar işçi sınıfı ve ezilen halk için verilmiştir.) O çok korkulan deli kuvvetinin ne olduğunu anlamak için, işkence altodaki bir insana yakından bakmak lazımdır. Genel olarak toplumun, özel olarak da toplumun görevli hekiminin deli denilen kişiye yönelik saldırganlığı, on yedinci yüzyılda, zindan, pranga, bedensel işkence ve aç bırakma ile başlamış; on sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıllarda, tımarhane, kırbaç, hacamat (kan alma), deli gömleği ile; yirminci yüzyılda, 15.000 kadar kişiyi barındırabilecek kapasitede devlet akıl hastanesi, elektroşok, lobotomi neşteri ve yatıştırıcı adı verilen kimyasal deli gömleği ile devam etmiştir. Toplumda benimsenmiş ve yerleşmiş tüm sistematik baskı türleri gibi psikiyatride de şiddet mubahtır. Bu tür şiddet uygulamaları kanun ve gelenek tarafından kayırılır, başta devlet, sonra aile ve nihayet tıbbi kurumlar tarafından kullanılır. Devlet ‘tehlikeli’ akıl hastasını kapatır, bu, aileyi büyük bir külfetten kurtarır, tıp ise kurumlaşmış psikiyatri acılığıyla şiddet ve sahiplik içeren uygulamalarını haklı gösterecek gerekçeyi yaratır.

Kurumsal Psikiyatri karşıtlığı olarak adlandırılan tepki aslında ayırt etmeksizin tüm despot uygulamaları hedef alan özgürlükçülerin John Stuart Mill’den lsaiah Berlin’e kadarpolitik zeminde yükselen sesidir. Toplumun bir azınlığı suçlaması işten değildir, oysa azınlığın kendisini çoğunluğun ithamı karşısında savunması hiç kolay değildir. Güçlerin eşit olmadığı her mücadelede olduğu gibi bireyle devlet arasındaki bir karşılaşmada da boşluklar ve belirsizlikler bireyin aleyhine değil lehine işlemelidir. Neden? Çünkü zayıf olan bireydir. Oyunda kalması için kuralların ona göre belirlenmesi, hayatta kalması için yaşamasına izin verilmesi gerekir.

Bir azınlığın çevresine zarar verme olasılığı çoğunluğun ona peşinen verdiği zararı haklı çıkarmaz. Eskiden bu hakkı Tanrının buyrukları bahşederdi, şimdi ise gerekçelerimizi bir akıl sağlığı propagandasına borçluyuz. Akıl hastası tehlikeli olabilir, evet, kendisine ya da başkasına zarar verme olasılığı vardır. Ama toplumun ona verdiği zarar bir olasılık değildir; insan sıfatını kaybetmesi, özgürlüğünü kaybetmesi ve basbayağı işkence görmesi kesindir. Bunlar olacaktır çünkü bu adamın ‘aklı yerinde değildir’, çünkü kafası bizim gibi çalışmaz, yabancıdır, mahluktur, ‘normal değildir’, ne yapacağı bilinmez. Kısacası toplumsal bir sapmadır, çünkü toplumun en temel ilişkilerini, insanlarla ve dille ilişkisini öngörüldüğü şekilde kuramamıştır.

Sapma genellikle sanıldığı gibi kişisel yani kişinin kendisinden kaynaklanan (ve bu yüzden bedensel veya zihinsel bir kusura bağlanan) bir sorun değildir, toplulukların sosyal birliklerinin ve anlaşmazlıklarının kaçınılmaz bir parçasıdır. En azından sosyologlar olaya böyle bakıyorlar, örneğin Howard S. Becker’e göre “Sapmayı toplum yaratır: Sapma toplumun koyduğu kuralların ihlalidir. Konan kurallar belli davranışlara ve belli kişilere yöneliktir ve onları ayırmaya yarar, kuralları ihlal edenler sapma göstermiş olurlar. Böyle bakıldığında sapma bir davranış bozukluğu değil, bir davranışı cezalandırmak için diğer davranış sahiplerinin başvurduğu bir metottur ve cezai uygulamalarda pek çok kolaylık sağlar; yani sapma insanların sapma kategorisine koydukları davranıştır ve bu davranışları belirleyen unsurlar da böyle bir kategorizasyonu gerektiren unsurların ta kendisidir.”

Sapma göstermekle yani anormal olmakla suçlananlar genellikle (dini, yasal ya da toplumsal) bir kurala uymayanlardır, ‘hippiler’ ya da eşcinseller gibi. Ama bu durumlarda kurala uyulmadığını iddia eden genellikle bir otoritedir, örneğin, Senatör Joseh McCarthy çıkıp bazı vatandaşları komünist olmakla suçlar, ya da psikiyatristler çıkıp Senatör Barry Goldvvater’ın akıl sağlığının pek yerinde olmadığını açıklarlar. Becker; “Bazı insanlar hiç bir normu ihlal etmedikleri halde diğerlerine anormal gelir. Anormallik davranışın kendisinden değil, davranışın sahibiyle çevresindeki insanlar arasındaki ilişkiden kaynaklanan bir durumdur.”

Bundan çıkan iki sonuçtan birincisi şu: Anormallik kuralların ihlalidir ve bu, toplumu düzenlemeye, dengede tutmaya yönelik bir tanımdır. Böylece bir topluluğun üyelerine o toplumun neyi kabul etmediği öğretilir ve neyin kabul edildiği hatırlatılır. Kurallar olmadan insanlar bir arada yaşayamaz; fakat hiçbir kuralın ihlal edilmemesi kişisel seçimin, kişisel kimliğin yok olması demektir. Sonuçta insanın en karakteristik iki özelliği kurallar koymak ve kuralları ihlal etmektir.

Diğer sonuç ise hastalığın (yani sosyal normlardan değil biyolojik normlardan sapmanın) insan ve toplum hayatında sosyal uyumsuzluktan çok farklı bir yere konmasıdır. Çünkü sosyal uyumsuzluk, hastalık gibi ‘tedaviyle’ giderilemez. Oysa bu kelime oyununun doğurduğu gayretli ‘hastalıkla savaş’ kampanyalarının; özellikle son zamanlarda yoğunlaşan alkole, bağımlılığa ve akıl hastalığına karşı yürütülen çalışmaların, tedavi konusunda başarısızlığa uğraması kaçınılmazdır. Fakat zaten hedeflenen başarı, iyileştirme değil caydırmadır. Yani bu ‘hasta’ kişilerin ipliğinin pazara çıkarılmasıdır. İşte bunlar bizim günah keçilerimizdir.

Bir önceki bölümde toplumun kötülüğü kendinden uzaklaştırmak için başvurduğu çarelerden bahsederken Sartre’ın günah keçileri hakkındaki fikirlerine yer vermiştim, şimdi de akıl hastalarına nasıl davrandığımızı anlatabilmek için Genet hakkında yazdığı kitaptan birkaç alıntı yapmak istiyorum.

Şunu hatırlatmakta fayda var; Sartre’ın başlangıç noktası, ortalama insanın kendini iyi ve erdemli görme arzusudur. “Kötü olan ‘öteki’dir. Haliyle savaş olduğunda İyi Adam’ın düşünceleri gayet nettir, çünkü kötü taraf karşı taraftır. Fakat ne yazık ki her zaman savaşmak mümkün değildir, arada bir barış olması gerekir. Ve barış olduğunda, artık kötü olan kimdir? Erdemli toplum, barış dönemlerinde kendine profesyonel kötüler belirler. Namuslu kadın için fahişe neyse, iyi adam için de kötü od ur. Bu kötüler özenle seçilmelidir. Doğuştan kötü olmalı ve asla düzelmemelidirler.”

Geçmişle ilgili karar vermek daha kolaydır ama şimdi, çağdaş toplumda, bizim toplumumuzda bu seçimin nasıl yapıldığını anlamamız gerekiyor. Akıl Sağlığı Hareketi büyük bir gayretle ve muazzam bir teşvikle toplumdaki ‘akıl hastalarını’ toplamak işine girişti. Çünkü ancak bu şekilde akıl hastası sayısı tehlike arz edecek bir seviyeye çıkarılabilir! Bunun daha çok bakır çıkarmak için daha çok madenci çalıştırmaktan farkı yoktur, devlet kurum ve kuruluşlarında çalışan psikiyatrist, psikolog ve sosyal hizmet görevlilerinin sayısı arttıkça deli sayısı da artar. Bu kimin işine yarar? Herhalde bu insanları işe alan, görevlerini belirleyenler ve tabii maaşlarını ödeyen merciin bir bildiği vardır. Bu merci için çalışan psikiyatrist artık hastasını iyileştiren doktor olmaktan çıkıp bir sivil memurluk veya bürokratlık görevine geçmiş demektir ve bu psikiyatri için hayati ve anıtsal bir karardır.’

“Düzgün İnsan kötülüğü nerede bulur?” diye sorar Sartre. Tabii ki Normal İnsanın anormal insanları, akıl hastalarını bulduğu yerde. “Kötülük inkârdır, ayrılıktır, parçalanmadır, doğal olarak temsilcisi de toplumdan kopanlar ve toplumu bölenlerdir, içimize karışa mayanlar, istenmeyenler, ezilenler, reddedilenlerdir. Kötülük namzetleri her zaman zaten dışarıda olan, zaten harcanabilir olanlardır. Yabancı işçiler, etnik azınlıklar her zaman adaydır ama en iyi aday sayılmazlar. Bu insanlar ne de olsa milletlerinin ya da sınıflarının farkındadırlar, örgütlenebilirler, karşı koyabilirler, nefret edebilirler. Onları ezen de onların gözünde kötülük timsaline dönüşür. Neyse ki her toplumun sağda solda kalmış atıkları vardır, terkedilmiş çocuklar, ‘yoksullar’, toplumsal konumlarını yitirmiş burjuvalar, ‘lümpen proletarya’ ve her türden sınıfsız, yolsuz, kimsesiz insan. Kısacası tüm sefiller. Kimse onları istemez, bir araya da gelemezler. İşte bu yüzden, mükemmel aday onlardır.”

Alexander ve Zilboorg, toplumun dışladığı bu zavallı insanları, tabiri caizse bu toplumsal atıkları psikiyatriye kazandırdılar; Menninger ile Bazelon son zayıf itirazları da bastırmayı başardı. Bu işler her zaman böyle yürür. Psikiyatri ile onun ‘aydınlattığı’ doktrin sadece Amerika’yı yeniden keşfetmiştir. Düzgün İnsan, tedaviyle yola getirmek için kendi sıkletinde bir kurban seçse onunla boy ölçüşmesi gerekebilirdi, isyan çıkardı. Oysa buna ne pahasına olursa olsun meydan vermemek gerekir. Burada mesele çatışmanın büyüklüğü küçüklüğü değildir, burada dava kötülüğe karşı olan tarafta olma ayrıcalığını kaybetmemektir, çünkü bu kuralları tek başına koyma hakkına sahip olmak demektir, çünkü topluma adanmanın sağladığı bazı imtiyazlar vardır. “Toplum günah keçisini seçerken” diyor Sartre “yardım kuvvetlerinin gelmeyeceğinden emin olmak ister.”

Düzgün İnsan avını bulduktan sonra gerisi gelir. Cadıların başına gelenler bir örnektir. Sartre, Genet’in günahının nasıl sabitlendiğine işaret eder: “Günah çıkarmak dışında konuşması yasaktı.” Akıl hastasının da hastalığından başka konularda konuşmasına izin verilmez. Daha doğrusu neden bahsederse bahsetsin bu hastalığıyla ilişkilendirilir. Hastanedeki psikiyatrist ile hapsettiği hastası arasında hiçbir insani diyalog kurulmaz; hastanın her söylediği ‘klinik bulgudur’. Çünkü hasta yaşayan bir kadavradır, ağzından çıkanlar hastalığının sözel dışavurumlarıdır. Psikiyatrist için bu konuşma bir ‘üretim’, cümleler de analiz örnekleridir daha sonra ayrıştırılmak, mikroskop altındaki tüberküloz basili gibi incelenmek, öğrencilere dinletilmek üzere teybe kaydedilirler. Bunlar insanın akıl hastasına dönüştürülmesinin aşamalarıdır. Kurumsal Psikiyatrinin temel görevi, toplumsal işlevi budur. Eskiden Engizisyonun, bu gün ise Kurumsal Psikiyatrinin yaptığı iş ortada, minarenin kılıfı ise her zaman aynı; onlar kötü ve biz iyileştirmeye çalışıyoruz.

‘Öteki’nin ne idüğü belirsiz tedavisi, sadece yabancılığının tescillenmesine ve toplumu oluşturan ve ona ait olan normal insanların dışına atılmasına yarar. Ruh doktoru adının adamıdır.’ İnsanoğlu her zaman bir düşman, bir sapkın, insan olmaya layık olmayan bir insan yaratmanın yolunu bulur. Fakat modern dünyada enteresan bir şekilde ‘öteki’ne ihanet etmek gruba sadakatin kanıtı olma özelliğini kazandı. Bildiğimiz gibi, totaliter devletin en büyük numarası insanları ailelerine, arkadaşlarına, yakınlarına ihbar ettirmektir. Kolektivist etik toplumı n çıkarı için kişinin kendi isteğiyle kendinden olan birinden vazgeçmesini zorunlu kılar.

Orwell’in Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ünün sonundaki işkence Winston Smith’in Julia’ya olan aşkını Big Brother sevgisine dönüştürmeye yarar. Bu ‘tedavi’ vakti zamanında Engizisyonun gözdesiydi, şimdi Kurumsal Psikiyatrinin altın bileziğidir. Bu aynı zamanda, bir otoritenin yoldan çıkmış inatçı evladına ulaşma ve tehditle doğru yola döndürme girişimidir. O’Brien’in kullandığı tehdit (Rush’ın yöntemleriyle benzerliği çarpıcı) korkunç bir ölümdür. “Bu kolu indirdiğimde,” diye açıklar O’Brien, “kafesin kapısı kalkacak. Bu hayvanlar açken kurşun kadar hızlıdır. Sen hiç havada sıçrayan fare gördün mü? Dosdoğru yüzüne atlarlar, delip geçecekler sanırsın. Bazen önce gözlere saldırırlar, bazen de yanaklarından girip dilini yerler.”

Smith korkudan felç olmuş gibidir. Kendisini nasıl kurtarabilir? Ne yapmalıdır? “Her şey karanlığa gömüldü. Bir anda aklını yitirdi, tek yapabildiği vahşi bir hayvan gibi çığlıklar atmaktı. Ama birden karanlıkta bir ışık belirdi, aklında bir fikir oluştu.”

Bu noktada Smith’in aklına gelen fikir anlatmaya çalıştığım kaçınılmaz feragattir. Orvvel, insanın kendisini kurtarmak için diğerini kurban etmesi gerektiğini nasıl ‘anladığım’ anlatmayı başarmıştır: İnsan ancak diğer bir kişinin elbirliğiyle yok edilmesi töreninde yerini almakla, kurbanın etini tatmak, elini kanına bulaştırmakla o topluluğa ait olabilir.

Kendini kurtarmanın bir tek yolu vardır. Kendisiyle farelerin arasına başka birini koymak zorundadır.

Maske yüzüne yaklaşır. Kafesin tellerini yanağında hisseder. Ve sonra… hayır kurtuluş değil sadece bir umut, bir umut kırıntısı. Çok geç, belki de artık çok geçtir. Fakat birdenbire, bu dünyada kendi cezasını çektirebileceği bir tek insan olduğunu, kendisiyle fareler arasına girebilecek tek bir kişi olduğunu fark eder.

Smith, “Julia’ya yapın, Julia’ya yapın. Bana değil, Juüa’ya. Ona ne yaparsanız yapın umurumda değil. Onun yüzünü parçalayın, kemiklerini sıyırın” diye çıldırmış gibi defalarca haykırdı.”

Smith kendisini, ya da kendisinden ne kaldıysa onu kurtardıktan sonra Julia ile son kez karşılaşır.

“Seni ele verdim” der Julia, donuk bir sesle.

“Ben de seni…” der Smith.

“Bazen,” der Julia “seni öyle bir şeyle tehdit ederler; dayanamayacağın bir şeyle, aklından bile geçiremediğin bir şeyle. O zaman ‘Bana yapmayın, başkasına yapın, ona yapın, o bunu hak etti.’ Başka çaren yok sanıyorsun, bunu yapabiliyorsun işte. İnsan bunu gerçekten isteyebiliyor, kendisi yerine başkasının başına gelmesini. Ona ne olacağı umurunda bile olmuyor… Tek düşünebildiği kendirisin. Ondan sonra, ona karşı eskisi gibi hissedemiyorsun.”

“Yok,” der Smith “hissedemezsin.” Bir başkasını kendin gibi sevmek büyük günahtır. Toplum etiğinin hakim olduğu bir toplumun affetmediği bir

günah. Herkesi kucaklamalısın, sadece toplumu sevmelisin ya da toplumun direğini. “Kocaman yüze baktı. Bu kara bıyığın ardında gizlenen gülümseyişi ancak kırk yıl sonra anlayabilmişti. Ah zalim, gereksiz yanlış anlama! Fakat şimdi her şey düzelmiş, savaş sona ermişti. O kazanmıştı. Big Brother’ı seviyordu.”

Toplumu bölünmekten, kişileri saçılıp gitmekten kurtarmak için günah keçisini feda etme eğilimi (ya da refleksi) insanın hamurunda olmalı. Bu nedenle insanın ahlak anlayışında yamyamlığı reddetmesi nasıl aşama olarak görülüyorsa, günah keçisinin kurban edilmesine itiraz etmesi de yolu toplumun ve kendisinin bu olaydaki sorumluluğunu fark etmekten geçtiği ıçmahlaki gelişimde önemli bir eşiktir. Günah keçisi geleneği yıkılmadıkça çağdaş insanın gelişmişliği koskoca bir palavra gibi görünüyor bana.

Kaplan avını yer; yamyam kurbanını. Ama biliriz ki bu iki gıda arasında büyük bir fark vardır. Yamyam kurbanını karnını doyurmak için yemez, onunla ruhunu doyurur. Açlığını başka besinlerle giderebilir ama ruhunu tatmin edecek tek gıda budur. Frazer “İnsanlar, genellikle cesaret, erdem ve başka özellikler aşıladığına inandığı için ölü bir insanın etini yer ve kanını içer. Bazen de belli organların yenmesinin özel güçler vereceğine inanılırdı.”

İnsan, insan eti yemekten vazgeçmiştir ama insan kurban etmenin tek yolu canına kastetmek değildir. Topluca iştirak edilen her infaz kurbanın vücudunun paylaşıldığı bir törendir. Fiili iştirakin yanında ruh birliği de bu törenin bir parçasıdır. Linton, Azteklerin kurban törenlerinden bahsederken; “Aztekler insan kurban edilmedikçe Tanrılarına bağlılıklarının kanıtlanmadığına inanırlardı. Tanrılar güç verdiğine inanılan insan kalbiyle beslenmeliydi, törende rahip sunakta yatan kurbanın kalbini çıkarıp Tanrısına sunardı. Azteklerde kurban işkence görmez, aşağılanmazdı. Çoğunlukla Tanrıya adananlara saygılı davranılır, cariyelerle dolu güzel evlerde yaşatılır, yedirilir, içirilir, hoş tutulurlardı. Coşkun kalabalığının önünde gerçekleşen ayinlerde kurban da dini duyguların etkisiyle kendinden geçerdi. Sunakta ölenlerin cennetin en yüksek katma gideceğine inanılırdı. Cesedinin aşağıda bekleyen kalabalığa atılacağını ve yeneceğini bilmek bile moralini bozmazdı, çünkü vücudu, etini yiyenleri Tanrıyla birleştirecekti. Bu ayinin Hıristiyanların komünyonundan tek farkı kurbanın etinin yenmesi ve kanının içilmesi konusunda fazlasıyla müşkülpesent davranmalarıdır.”

Çağımızda böyle ayinler yapmıyoruz ama kendi hayatımıza anlam kazandırabilmek için birilerinin hayatını yağmalama arzumuz hiç geçmedi. Tam tersine olay gitgide örtük ve sembolik bir hal aldığından beri, iş iki lokma et yemekle bitmez oldu. Maddi sınırlar kalktı. Can almakla ruhun öldürülmesi birbirinden ayrıldı, böylece insan hayatına kastetme yasağının kısıtladığı yamyamlık geleneği sembolik bir zemin buldu.” Kısacası, bizler de ruh yiyiciyiz, ilkel insanlar kadar yamyamız. Başkalarının hayatı mahvolmalı ki biz yaşayalım, onlar insan sayılmamalı ki biz sayılalım. “ Eğer insan buysa etik tasarımımızda hâlâ korkunç bir boşluk var demektir. Başkalarının yaşamını geçersiz saymadan hayatımıza anlam vermemizin bir yolu yok mudur? Bu soruya cevap vermeden önce belki de sorunu açığa çıkarmamız gerekir.

Etobur bir hayvan olarak insan can almayı öğrenir. Diğer hayvanlar gibi, beslenmek için kendi türünü öldürmemesi gerektiğini de bilir. İnsan içgüdüsel olarak insan eti yemekten çekinir.

Ama insan yine de çok özel bir hayvandır: Sosyal bir hayvan. Her zaman öncelikle bir gruba aittir ve hemen hiçbir zaman tek başına değildir. Nasıl bir insan olacağı büyük ölçüde mensup olduğu topluluğun koşullarıyla belirlenir. Gruba üyeliğini devam ettirebilmek için insan, grubun dışındakilerden vazgeçmek, onlara karşı olmak zorundadır. Grubu bir arada tutan, tek vücut haline getiren dışarıdaki düşmanlar ve oluşturdukları tehdittir. Grubun kendi içinde istemediği üyeler de grubun dışına atılır, grubun onları yok etmesi için önce ihraç etmesi gerekir. İç düşmanlar önce yabancılar haline getirilir. Bu davranışın tek bir meşru amacı olabilir, kendini korumak; genellikle bu savunmayı gerektiren tehdidin tam olarak ne olduğu genellikle belli değildir ama önemi de yoktur, belirsizlik yeterlidir.

Saldırganlık, en eski meşru müdafaa gerekçesidir. Ama bu ne demektir? Saldırganlık dürtüsünün savaş ve işkencedeki payı ekonomik rekabet ve politik entrikalardaki payından daha mı fazladır. İnsan davranışını açıklamak için çok daha belirgin ve kapsamlı tanımlara ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. İnsanın kendi iyiliğini onaylamak amacıyla kötü bir düşmanla kıyaslamaya ihtiyaç duyması belki de insanın yok edici eğilimlerinin göstergesidir. Belki de insan yamyamlıktan bir türlü bütünüyle vazgeçememiştir.

Bu tür bir manevi katletme ihtiyacı sadece insanda görülür. Sadakatimizi karşı tarafa ihanet ederek kanıtlamamız; grupta kalmamızın devamını ancak birilerini gruptan dışlamakla sağlamamız, bunların hepsi bir işarettir. Toplumsal davranışın temel ve değişmez kuralları vardır. İnsan eti yemeyenler, günah keçileriyle idare ederler.

İlkel toplumlarda insan sadece insan etine değil, hayvan etine de bazı sembolik anlamlar yüklemişti. Etini yediği hayvanların özelliklerinin insana geçeceğine de inanılırdı. ‘Modern’ toplumlarda tuhaf bir tezat var: İnsan eti yemekten vazgeçen insan, bu defa diğer insanı insan olmaktan çıkaran özellikler yakıştırıp onun, (Yahudinin, cadının, delinin) insanlığını feshediyor.

Yamyam, kendisine güç vereceği inancıyla kurbanıyla birleşir; biz masum olduğumuz inancıyla kurbanlarımızdan kurtuluyoruz. Bizimki daha karmaşık ve daha ağır bir suçtur. Toplum olarak hepimiz sık sık birbirimizi suçlama ihtiyacı hissediyoruz. Toplumun günah keçisi kabul ettiği bireye yapılanlara karşı olmak da topluma karşı işlenmiş bir suçtur. Engizisyon döneminde, Nazi Almanya’sında, Pearl Harbor baskınından sonra Amerika’nın batı sahillerinde olanlara bakmak yeter, istemediğimiz kadar örneğimiz var. Günümüzde delilere de aynı şekilde davranılmaktadır. Akıl hastası denilen kişilerin haklarını savunmak toplumun bütünlüğüne saldırı olarak görülmektedir. Akıl hastalarının haklarını savunan kişi, ‘sapıklara’ küçük kızları taciz etme, ‘öldürme eğilimi’ taşıyanlara komşularına saldırma ‘hakkı’ verilmesini savunan düşüncesiz kişiler olarak görülürler. Akıl hastalarına uygulanan şiddetin akıl hastalarının uyguladığı şiddetten kat be kat fazla olmasının hiç önemi yoktur. Kolektif davranış her zaman haklıdır ve başıbozuk birey ise çıban başıdır. Kenneth Burke’m vardığı sonuç doğrudur. “Kurban verme geleneği tüm insan toplulukların ortak bir özelliğidir.” Bu durumda, yine Burke’un kelimeleriyle gündeme gelmesi gereken konu “Bir bilim kültüründe kurumlaşmış büyü ve din geleneğinin nasıl ortadan kalktığının değil, ne şekle büründüğünün” araştırılmasıdır.

Bu kitapta eskiden kalma günah keçisi kurban etme âdetinin günümüz dünyasında hangi biçimleri aldığını açıklamaya çalıştım. Ortaçağda cadılar hakkında yerleşmiş bazı inançlar vardı ve papazlar bundan faydalandı. Günümüz dünyasında durum farklı. Bugün deliler hakkında bazı fikirlerimiz var ve tıp kurumlan bunu kullanıyor. İnsan aşağılamak, sömürmek, baskı altına almak ya da öldürmek istediği zaman, kurbanının ‘tam’ bir insan olmadığını iddia eder. Otorite tarihin her döneminde kurbanın ‘tam’ bir insan olmadığı iddiasını gündeme getirmiştir. İspanya’daki ve Almanya’daki sistematik Yahudi karşıtlığında konu buydu; Avrupa’daki cadı avlarında, Amerika’da siyahların köle olarak çalıştırılmalarında ve günümüzde, dünyanın hemen hemen her tarafında akıl hastasına yapılan eziyetlerde gene aynı konu gündemdedir. Çünkü kurban tam insan olmadığına göre, Bağımsızlık Bildirisi’nden, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinden ve anayasal haklardan bir kedi, bir köpek, bir mahlûk ne kadar bahsedebilirse o da o kadar hak talep edebilir. Frederic Douglass  yılında şöyle demiş: “Biz, halk olarak; beyazlar olarak değil, vatandaşlar olarak da değil, ayrıcalık sahipleri olarak değil, biz yüksek tabaka mensupları ya da biz aşağı tabaka mensupları olarak değil, biz insanlar olarak diyoruz ki siyahlar eğer insansa onların da Amerikan Anayasasında yer alan ve onun emrettiği haklardan yararlanmaları gerekir.”

Burada yaptığım, aynı soruyu akıl hastaları için sormaktır. Evet sadece budur. Eğer onlar da insansa, onların da tüm insanlar gibi anayasada yeri olan haklardan yararlanmaları gerekir. Ve eğer akıl hastaları insan değilse, o zaman nedirler?

Sh: 361-375

Aklın yolu bir olduğunda, yalnız olmakla yanlış olmak aynı şeydir…

JeartPaul Sartre 

SONSÖZ ‘BOYALI KUŞ’

Bu kitabın amacı görünüşte birbiriyle ilgisi olmayan farklı konuların bağlantılarını ortaya koymaktır. Ana fikri ise günah keçisinin toplumun ahlak mekanizmaları içindeki yeridir. Burada ortaya konmaya çalışılan olgu özellikle sosyal inancın ‘öteki’ne bakışı ve onu yok etme çabasından ziyade, aynı zamanda paradoksal bir biçimde ona ihtiyaç duyması, bu yüzden onu yaratması, kötülüğü ona yakıştırması ve böylece kendi iyiliğini doğrulamasıdır.

Anlatmaya çalıştığım bu mesele Jerzy Kosinski’nin Boyalı Kuş‘unda olağanüstü bir ustalıkla anlatılır. Kitabın adı bile çok şey söylüyor, ‘Boyalı Kuş’ feda edilen ‘öteki’dir, damgalanan, baskı altına alman, ianetlenen’dir.

Boyalı Kuş ; Dünya Savaşı’nın ilk haftalarında altı yaşında bir çocuğun başından geçenleri anlatır. Doğu Avrupa’nın büyük kentlerinde yaşayan binlerce çocuk gibi o da anne babası tarafından güvende olması için şehirden uzak bir yere gönderilir. Orta sınıf bir aileden gelen çocuk köylü bir kadının himayesine verilir. Çocuk köye geldikten iki ay sonra kadın ölür. Anne babasının bundan haberi olmaz. Ailesiyle hiçbir irtibatı olmayan çocuk bir insan denizinde kaybolup gider, kimse ona aldırmaz, genellikle gördüğü tek şey düşmanlıktır ve nadiren iyi bir davranışla karşılaşır.

Savaş Polonya köylerini de yakıp yıkmaya başladığında, çocuk yalnız başına mütevazı bir hayat yaşayan Lekh adlı iri yarı bir avcının yanına sığınır. Topluluk içinde ‘öteki’nin istenmeyişi, tehlikeli bir yabancıya, yok edilmesi gereken bir düşmana dönüşmesinin en çarpıcı bir örneği kitabın bu bölümünde önümüze konur.

Lekh, Ludmilla adında bir kadına tutkundur. Ludmilla genç bir kızken tecavüze uğramış, bir daha iflah olmamıştır. Arada bir Lekh’le sevişmek için çıkagelir. Çiftçiler ona ‘Aptal Ludmilla’ derler. Kitaba adını veren olayın geçtiği sırada Lekh’le Ludmilla bir süredir ayrıdırlar:

“Bazen Ludmilla günlerce ormanda görünmezdi. Lekh sessiz bir öfkeyle ortalıkta dolanıp durmaya başlardı. Gözlerini kafesteki kuşlara diker, kendi kendine homurdanırdı. Uzun uzun düşündükten sonra en güçlü kuşu seçer, sıkıca bileğine bağlardı. Bir sürü şeyi birbirine katıp pis kokulu boyalar yapmaya başlardı. Renkler hazır olunca kuşu çevirir, başını, göğsünü, tüylerini rengârenk boyardı. Sonunda kuş bir kır çiçeği buketinden daha göz alıcı olurdu.

Kuşla birlikte ormana dalardık. Epey ilerledikten sonra Lekh durur, kuşu bileğinden çözüp bana verir o işaret verene kadar çok sıkmadan tutmamı tembih ederdi. Bağrışma gelen birkaç kuş tepemizde dönmeye başlayınca Boyalı Kuş çılgına dönerdi. Onlara ulaşmak için var gücüyle öter, kurtulmaya çalışır, boyalı göğsünün içinde küçük kalbi deli gibi atmaya başlardı.

Tepemizde yeterince kuş toplandığına kanaat getirince Lekh, tutsağı bırakmam için işaret verirdi. Kuş ok gibi fırlar, bir anda bulut zemin üzerinde küçük bir gökkuşağı damlasına dönüşürdü. Ama kendisini bekleyen sürüye karışmak istediğinde kıyamet kopardı. Boyalı Kuş, sürünün etrafında döner durur, onlardan biri olduğunu nasıl göstereceğini bilemezdi. Sürüye girmeye çalıştıkça daha uzağa kovalanırdı. Az sonra kuşların birer birer saldırıp tüylerini yolmaya başladıklarını görürdük. Sonunda gökten taş gibi düşerdi. Bunu her yaptığımızda aynı şeyler olurdu. Düştüğü yere gittiğimizde genellikle cesedini bulurduk. Lekh dikkatle gövdelerindeki gaga izlerini sayardı, rengârenk kanatlardan sızan boyayla karışık kan ellerine bulaşırdı.

Ludmilla hâlâ ortada yoktur. Lekh hayal kırıklığı ve kızgınlıktan bir kuşun daha kanma girmeye karar verir.

Günün birinde kocaman bir karga yakaladı, kanatlarını kırmızıya, boynunu maviye, kuyruğunu da yeşile boyadı. Kulübenin üstünde bir karga sürüsü toplaşınca Lekh Boyalı Kuşu salıverdi. Boyalı karga aralarına karışır karışmaz amansız bir savaş başladı. Dört yandan sahtekârın üzerine saldırdılar. Siyah, kırmızı, mavi ve yeşil tüyler ayaklarımızın dibine düşmeye başladı. Kargalar yükselirken Boyalı Kuş kurşun gibi yere indi. Hâlâ yaşıyordu, gagasını açıp kanatlarını oynatmaya çalışıyordu. Kardeşleri gözlerini oymuşlardı. Tüylerinin üstünden oluk gibi kan akıyordu. Son bir çabayla yapışıp kaldığı çamurdan kurtulmaya çalıştı ama hiç gücü kalmamıştı.

Boyalı Kuş, yabancının, günah keçisinin, ‘öteki’nin simgesidir. Kosinski, bu meselenin iki yönünü de ustalıkla sergiler. Sürünün üyelerinden biri diğerlerine benzemiyorsa gruptan atılır, sürülür ve yok edilir. Sürüdeki herkes aynıyken, biri gelir, içlerinden birini alır, görüntüsünü değiştirir ve geri koyarsa, onun akıbeti de aynıdır. Lekh kargayı boyar, psikiyatristlerse hastalarını ağartır, öyle ki görünürde toplumun sürdüğü lekeden başka bir şey kalmaz. Ayırmanın, dışlamanın ve günah keçisi imalatının en köklü stratejisidir bu. İnsan ‘öteki’ni tümüyle yalnız bırakmak için farklılıklar arar, bulur, yaratır ve atfeder. Böylece Düzgün İnsan hem umutsuzluğunun, hayal kırıklığının, kızgınlığının acısını çıkartacak güvenli bir yol bulur, hem de kendine bir pay çıkarır. İnsan denen ehil hayvan kendini ancak türdeşleri arasında güvende hisseder. Bu yüzden uyum iyidir, burnunun dikine gitmek kötüdür. Emerson; “Toplum her yerde ve her bir bireyine karşı kurulu bir komplodur,” der. Bireyden istenen, her şeyden önce uyumluluktur, çünkü kendi yolundan gitmek demek, toplumu çiğnemek demektir.

Özgürlüğüne değer veren, kişiliğe saygı duyan hiç kimse bu koşullarda hoş karşılanmaz. Doktorun bireyi, özellikle toplumla ters düşen bireyi koruması gerektiğine inananlara nahoş gelen günümüzde bu kuş boyamacılığının tıbbın işi olup çıkmasıdır. Kullanılan ayraçlar arasında en revaçta olanlar da psikiyatrinin boyalarıdır.

Sh. 377-380

Kaynak: Thomas S. Szasz Deliliğin İmalâtı-Engizisyon ve Akıl Sağlığı Hareketi Üzerine Karşılaştırmalı İnceleme-Çeviren: Gözde Genç, Yerdeniz Yayınları, Ocak, 2006, İstanbul

 

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

....

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.