ERASMUS- DELİLİĞE METHİYE

 

“Deli olunmadan veli olunmaz.”

ROTTERDAM’LI ERASMUS’TAN DOSTU THOMAS MORUS’A

Geçenlerde İtalya’dan İngiltere’ye dönerken, at üstünde geçirmeğe mecbur olduğum zamanı lüzumsuz hülyalarla ziyan etmemek için, kâh müşterek araştırmalarımızı içimden tekrar gözden geçirmekle, kâh burada bıraktığım aziz ve âlim dostlarımın güzel hatıralarını yaşamakla neşeleniyordum; siz, azizim Morus, en ziyade hatırladıklarımdan biri idiniz. Yanınızda geçirdiğim o mesut ânları gaybubetinizde gözümün önünde canlandırıyordum; bu ânlar, sizi temin ederim, ömrümün en tatlıları idi.

Bir şeyler yapmağa karar verdiğimden fakat ciddi bir eser telif etmek için müsait durumda bulunmadığımdan, deliliğe bir methiye yazarak neşelenmek istedim.

Belki «Hangi Minerva [(eski) Romalıların aklı ve hikmet tanrıçası, Minerva. ]bu garip fikri size ilham etti?

» diyeceksiniz. İlkönce, sizi düşünürken, soy adınız Morus, bana Greklerin deliliğe verdikleri Moria adını hatırlattı; maamafih bu ilgi ancak adlar arasındadır, ve herkesin tasdik edeceği gibi, bu Tanrıçanın tesirlerinden hisse almış olmaktan pek uzaksınız. Ayni zamanda bu lâtifenin hoşunuza gideceğini tahayyül ettim. Çünkü Demokritos gibi insan hayatına bakarak hazan güldüğünüzü ve bu gibi lâtifeleri, hoşluktan, nükteden büsbütün mahrum olmadıkları zaman sevdiğinizi bilirim. Eğer yanılmıyorsam bu öyledir. Her ne kadar zekânızın yüksekliği sizi alelâde insanların pek üstüne çıkarıyorsa da, siz herkesin anlayabileceği bir tarzda yazmak ve söylemek sanatına maliksiniz, tabii iyiliğiniz de, bunu sık sık yapmakta size zevk veriyor.

O halde, bu küçük nutku, hem size karşı hislerimin bir nişanesi olarak, hem de himayeniz altına koyduğum, size ithaf edilmiş olmak itibariyle benden ziyade sizin olan bir eser olarak lütfen kabul ediniz. Zira bu havaiyatın bir teologa lâyık olmadığını, bu hicivlerin, Hristiyanlığın emrettiği mahviyete aykırı olduğunu haykıracak, kötü maksatlı Zoilos’lar bulunacağından şüphe etmiyorum; belki bunlar beni eski komedyanın şeytanatını yeniden canlandırmak ve Lucian gibi herkesi ısırmakla itham edeceklerdir.

Ama ben, mevzuu pek ehemmiyetsiz bulacak, eserin şakacı edasına hiddetlenecek olanlardan rica ederim: bu tarzda ilk yazanın ben olmadığımı, bunda birtakım büyük adamların misallerine uyduğumu lütfen gözönünde tutsunlar. Bundan birçok asır önce Homeros farelerle kurbağaların savaşını yazmaktan zevk duydu; Vergilius küçük sinekler hakkında, Ovidius ceviz hakkında birer şiir yazdılar; Polykratos, Busiris’in methiyesini yazdı; bu methiye Isokrates tarafından tashih edildi; Glaucus, haksızlığı, Favonius, Thersitus ile sıtmayı; Synesius kelkafaları; Lucian, sineklerle haşaratı övdüler. Seneca, Kayser Claudius’un methiyesini şakacı bir eda ile yazdı; Plutarkhos, Odysseus ile domuza çevrilmiş Grillus arasında bir diyalog kaleme aldı. Lucian ile Apuleius, eşek hakkında yazdılar; adını bilmediğim bir müellif de Grunnius Corocotta adlı bir domuz yavrusunun vasiyetmesini yazdı, ve Hieronymus bunu eserlerinde zikreder. Beni tenkit edenlere bu deliller kâfi gelmiyorsa, şatranç yahut herhangi bir çocuk oyunu oynadığımı farzetsinler.

Öyle ya, insan tabakalarının hepsine müsaade edilen eğlenceleri, muharrirlere yasak etmek pek haksız olmaz mı?

 Zira, muharrirlerin eğlenceleri faydalı olabildiği gibi, biraz sağ duygu sahibi bir okuyucu birçok kişinin tantanalı eserlerinden çıkaramadığı faydayı bazen bunlardan çıkarabilir. Biri, her taraftan çalınmış cümleler sayesinde rengârenk bir hale konmuş bir nutukla beyan ilmini ve felsefeyi terennüm eder; öteki bir prensin methiyesini yapar; şu adam milletleri Türklere karşı savaşa sevk için vazeder; bir başkası istikbalden haber vermeğe kalkışır; bir başkası da makul varlıklar üzerinde cidalle vakit geçirir. Ciddi şeyleri alaylı bir tarzda mütalea etmek kadar çocukça bir şey nasıl yoksa, alayları ciddi mütalea eder görünmek kadar da alaylı bir şey yoktur. Bu eser hakkında hüküm vermek halka düşer, fakat izzeti nefis gözlerimi bürümüyorsa, deliliğe methiye, tam bir deli eseri değildir, derini.

Fakat beni, hicvetmiş olmakla itham edebilecek insanlara cevap vermek için, beşer hayatı üzerinde lâtife etmenin kalem erbabına her zaman müsaade edildiğini iddia edeceğim, yeter ki bu lâtife hiddet ve şiddete çevrilmesin. Yalnız harcıalem başlıklara tahammül edebilen asrımızın inceliği kadar acaip bir şey yoktur. Hattâ birtakım kimseler vardır, bunların edepleri o kadar yersizdir ki papalar ve büyükler hakkında en hafif bir alayı duymaktansa bu alayların kendi faydalarına olması mümkün olduğu halde • İsa hakkında küfürler işitmeğe razıdırlar.

Hiç bir ferde hücum etmeden beşer hayatını çekiştiren bir kimse, görünüşe göre, lıiciviyle kırmaktan ziyade nasihatlarıyla tenbih ve tekdir eder. Öyle değil mi?

 Sonra, kaç defa kendi kendime hücum ettim! İnsanlığın hiç bir haline müsamaha göstermeyen bir kimse, kininin insanlara değil, reziletlere olduğunu güzelce göstermiş olur. O halde, bu hezeliyatla kendine hakaret edildiğini sanan bir kimse bulunursa, muhakkak vicdanı onu gizliden gizliye itham ediyor yahut ta halkın kendini itham hakkı olduğundan korkuyordur.

Bizzat Hieronymus hicvi çok daha büyük serbestlik ve şeytanetle kullanmış, zira bazen hücum etmek istediği adamların adlarını söylemeğe kadar varmıştır. Bana gelince, bir kimseyi adiyle anmaktan her zaman çekinmiş olmamdan sarfınazar, bu esere o kadar itidalli bir üslûp verdim ki bir kimseyi kırmaktan ziyade kendimi eğlendirmeği düşündüğümü, her makul okuyucu görecektir. Ben Iuvenal gibi, gizli reziletlerin bulunduğu pis kokulu anbarı karıştırmadım. Ayıp reziletlerden ziyade gülünç kusurlara takıldım. Nihayet, bu delillerle de tatmin olmak istemeyen bir kimse de çıkarsa, delilik tarafından zemmedilmenin şerefli olduğunu ve ben, methiyesini yapmak üzere bir kere bu Tanrıçayı seçtikten sonra, onun huyuna uymağa mecbur olduğumu düşünsün.

Fakat size, pek sağlam olmayan davalar bile ellerinde gayet iyi birer dava haline girecek kadar mükemmel bir avukat olan size, ne diye müdafaa vasıtaları telkin edeyim?

 Hoşça kalınız, ey pek âlim Morus, şimdi artık sizin olan bu deliliği iyi müdafaa ediniz!

Kırda, 10 Haziran 1508

DELİLLİK SÖYLÜYOR

Hakkımda ne derlerse desinler, (zira, deliliğin en deli olanlar tarafından bile hergün nasıl ayaklar altına alındığını bilmez değilim) İlâhi tesirlerimle tanrılar ve insanlar üzerine sevinç saçan gene ben, yalnız benim; öyle ya, bu kalabalık toplantıda ben görünür görünmez, söz söylemeğe hazırlanır hazırlanmaz, canlı, emsalsiz bir neşenin çehrelerinizde birdenbire parladığı görülmedi mi?

 Alınlarınızdaki kırışıkların hemen kaybolduğu görülmedi mi?

 Ve her taraftan işitilen kahkahalar, kalplerinizi dolduran lâtif neşeden, burada bulunmamın size verdiği zevkten haber vermediler mi?

 Şimdi sizi müşahede ederken, bana Homeros’un Nektar ve Nepenthes’le sarhoş olmuş tanrılarını görüyormuşum gibi geliyor; hâlbuki evvelce Trophonios un ininden yeni çıkmış kimseler gibi burada kederli ve huzursuz duruyordunuz. Güneşin ilk şuaları, ufku kaplayan zulmetleri ortadan kaldırdığı, yahut ilkbahar, sert bir kıştan sonra, arkasından tatlı nesimlerin şen ve şatır sürüsünü getirdiği vakit, arz üzerinde her şey nasıl değişir, bütün eşyayı daha parlak bir renk nasıl güzelleştirir, ve gençleşmiş tabiat, gözlerimize nasıl daha lâtif ve daha hoş bir manzara arzederse, benim burada bulunmam da yüzlerinizde fevkalâde mesut bir değişikliğe sebep oldu. Büyük hatiplerin pek uzun ve ziyadesiyle işlenmiş nutuklarla yapmakta çok zahmet çektikleri şeyi, mevcudiyetim bir lâhzada kendi başına yaptı: beni gördünüz, endişeleriniz de hemen uçup gitti.

Bil acaip kıyafetle bugün huzurunuza niçin çıktığımı birazdan öğreneceksiniz; yeter ki beni dinlemekten bıkmayınız. Fakat hatiplerinize karşı göstermek lûtfunda bulunduğunuz dikkati burada sizden istediğimi tahayyül etmeyesiniz. Asla! Beni meydanlardaki soytarıları, hokkabazları ve şarlatanları dinlemeği âdet edindiğiniz şekilde, yahut ta dostumuz Midas, bir zamanlar tanrı Pan’ın musikisini nasıl dinlediyse öyle dinleyiniz. Zira sizinle biraz safsatacılık yapmak istiyorum. Maamafih, bugün çocukların kafalarını öğrenilmesi güç birtakım saçmalarla taşarcasına dolduran ve onlara kadınlardan daha fazla inatçılıkla kavga etmeği öğreten şu malûmatfuruş insanlar gibi konuşmayacağım; eskileri taklit edeceğim; malûm ya onlar, zamanlarında itibardan pek düşmüş olan hakim adını kullanmamak için, kendilerine safsatacı adını takmağı tercih ettiler. İmdi, bunlar tanrılara ve kahramanlara, methiyelerle tazim etmeğe gayret ederlerdi. İşte ben de bir methiye yapacağım, bu, Herakles yahut Solon’un değil, benim methiyem, Deliliğin methiyesi olacaktır.

İlkönce şunu biliniz ki, bir insan kendi kendini övdü diye onu hemen züppelik ve küstahlıkla itham eden hakimler umurumda değildir. Böyle bir insana delidir desinler, âlâ! Fakat hiç olmazsa, kendini övmekle bu sıfata tamamen uygun hareket ettiğini itiraf etsinler! Öyle ya, deliliğin kendi meziyetini göklere çıkarmasını ve kendi hakkında methiyeler terennüm etmesini görmek kadar tabii bir şey olur mu?

 Beni, olduğum gibi, kim benden daha iyi tasvir edebilir?

 Meğer ki beni tanıdığımdan dalıa iyi tanıdığını iddia eden biri bulunsun.

Zaten, böyle yapmakla, hakimlerin ve büyüklerin ekserisinden çok daha büyük tevazula hareket ettiğime kaniim. Onları kötü bir hicap tutuyor. Kendi kendilerini methe cesaret edemiyorlar, fakat ekseriya müdaheneci bir meddahı, sahtekâr bir şairi yanlarına cezbediyorlar; o da para mukabilinde, onları övmeği yani onlara yalanlar söylemeği taahhüt ediyor. Hâlbuki hayâsız sitayişleri, arsızların en sefilini tanrılara müsavi göstermeğe cüret edince; bütün zilletlere dalmış olduğunu bildiği adamı, bütün faziletlerin mükemmel bir nümunesi olarak ileri sürünce; kuzgunu, tavuskuşu tüyleriyle süsleyince; zencinin derisini beyazlatmağa uğraşınca; sineği fil yerine kabul ettirmeğe gayret edince, mahçup kahraman tavuskuşu gibi kurum kurum kuruluyor ve küstahça ibiğini kaldırıyor…. Her ne ise; ben şu ata sözünün dediğini yapıyorum: Kimse seni ötmezse sen kendini öv!

Ama doğrusu, insanların bana karşı nakörlüğüne hayranım. Hepsinin bana fevkalâde derin hürmeti var; hepsi iyiliklerimin neticelerini görmekten hoşlanıyorlar; fakat buna rağmen, bukadar asırdanberi bir tanesi çıkıp ta yüze gülücü övmelerle beni sitayiş etmemiştir; hâlbuki Busiris’ler, Phalarisler, sıtmalar, sinekler, kelkafalar ve bu neviden nice bin belâlar meddahlarını buldular; bunlar da onları tantanalı medhiyelerle terennüm etmek için ne zamanı, ne de zahmeti sakındılar.

Şimdi vereceğim nutuk ne önceden tasarlanmış, ne de işlenmiştir; demek ki o mabette daha az yalan ihtiva etmektedir. Fakat sanmayınız ki bu söylediğim, hatiplerin, zekâlarını övmek için kullanmak itiyadında bulundukları hilelerden biridir. Bilirsiniz ki bu adamlar, bir nutuk üzerinde otuz sene çalıştıktan sonra hem de nutkun en mühim kısmını başkalarından çalmış oldukları halde onu sanki üç günde eğlenerek yazmış yahut dikte etmiş gibi gösterirler. Ben ise, ağzıma geleni söylemekten daima hoşlanmışımdır.

Benden ne bir tarif, ne de beyan muallimlerine mahsus bir taksim bekleyiniz. Hiçbir şey bunun kadar yersiz olmazdı; beni tarif etmek bana sınırlar çizmektir; hâlbuki kudretimin sınırı yoktur. Beni taksim etmek, bana yapılan muhtelif ibadetleri tefrik etmektir; hâlbuki bana arz üzerinde hep ayni tarzda tapınılmaktadır. Sonra, önünüzde aslım bulunurken, bir tarifle, bana gölgemden daha fazla benzemeyen ideal bir suretimi vermeğe neden gayret edeyim?

 işte ben gördüğünüz gibi, nimetlerin hakiki tevzi edicisi, Lâtinlerin Stultitia ve Greklerin Moria dedikleri “Delilik”im. Fakat bunu söylemeğe ne hacetti?

 Yüzüm beni kâfi derecede tanıtmıyor mu?

 Hem bir kimse benim Minerva yahut Hikmet olduğumu iddia etmeği aklına korsa, ona nutuklarımla ruhumu tasvir etmeğe mi lüzum olacak?

 Aksine kani olmak için bana bir ân bakmak ona kifayet etmez mi?

 

Bende ne cilâ, ne de riya olabilir, kalbimde bulunmayan bir hissin zevahiri de hiçbir zaman alnımda görülmez. Ve nihayet ben heryerde o kadar kendime benzerim ki, hakim rolü oynamağı ve öyle görünmeği en ziyade isteyenler bile dahil olmak üzere, kimse beni haklayamaz. Onlar, bütün suratlarına rağmen erguvan giymiş maymunlara, yahut aslan postuna bürünmüş eşeklere benzerler; ne yaparlarsa yapsınlar, neticede, Midas’ın başını meydana vuran bir küçük kulak ucu aradan görünür.

Doğrusu, şu insan nevi, bana karşı pek nankör! Onlar tebaamın en sadıklarıdır; bununla beraber, adımı herkesin içinde taşımaktan o kadar utanırlar ki, onu başkalarında bir şerefsizlik ve alçaklık nişanesi olarak ayıplarlar. Fakat Thales kadar hakim olduklarının zannedilmesini istiyen o mükemmel deliler, kendilerine Morosophe yani hakim deli adı takılmasına istihkak kazanmazlar mı?

 Zira burada bu defa, sülükler misali dillerini kullanır gibi görününce kendilerini birer küçük tanrı sanan ve lâtince bir nutukta, sözü muamma haline koyan, birkaç grekçe kelimeyi ipsiz sapsız bir halde karıştırmağı harikulade bir şey addeden günümüzün beyan ilmi hocalarını taklit etmek istiyorum. Bunlar hiçbir yabancı dil bilmezlerse küflü bir kitaptan birkaç eski kelime çıkarır ve bunlarla okuyucunun gözünü kamaştırırlar. Bunları anlayanlar, kendi allâmeliklerinden lezzet duymak fırsatını bulurlar, ve böylece gururları okşanır; anlamayanlara anlaşılmaz görünmeleri nisbetinde hayranlık mevzuu olurlar. Zira, uzaktan gelen şeylere hayran olmak, dostlarım için az bir zevk değildir. Eğer, bu sonuncular arasında, âlim geçinmek isteyecek kadar iboş olanlar bulunursa, küçük bir memnuniyet tebessümü, bir tasdik işareti ve eşeklerinkine benzer bir kulak hareketi, cehaletlerini başkalarının gözünde örtmek için kifayet edecektir… Fakat, mevzuumuza dönelim.

Demek şimdi pek… nasıl diyeyim?

…. pek deli dinleyicilerim mi?

 Niçin olmasın?

 Bu, deliliğin, mesleğine vâkıf olanlara verebileceği en şerefli unvandır. O halde pek deli dinleyiciler, şimdi adımı biliyorsunuz. Fakat menşeimi bilmeyen birçok kimseler bulunduğundan, onu, Musa’ların yardımı ile size bildirmeğe gayret edeceğim .

Ben ne Kaos’tan ne de Ahretten çıktım; bayatımı ne Saturn’a, ne Yafes’e ne de şu döküntü tanrıların birine borçluyum. Babam Plutus’dur; o Plutus ki Homeros, Hesiodos ve hattâ büyük Jupiter kızmasın tanrıların ve insanların babasıdır; o Plutus ki evvelce olduğu gibi şimdi de hem kutsal, hem alelâde şeyleri istediği gibi altüst etmektedir; o Pulutus ki savaşı, barışı, devletleri, meşveretleri, mahkemeleri, halk meclislerini, izdivaçları, muahedeleri, ittifakları, kanunları, sanatları, ciddiyi, lâtifeyi… saymaktan nefesim tükendi kendi hevesine göre sevkeder; o Plutus ki, yardım etmeseydi bütün o şairane tanrılar ve hattâ büyük tanrıların kendileri bile diyeceğim ya hiç mevcut olmayacaklardı, yahut ta açlıktan ağızları kokacaktı; ve Plutus’un hiddeti o derece müthiştir ki Pallas bile bu hiddete karşı bizi vikaye edemez; teveccühü o derece kıymetli, himayesi o derece kuvvetlidir ki bunlara mazhar olan bahtiyar fâni, Jupiter’e ve yıldırımına meydan okuyabilir.

Babam beni, Jupiter’in vaktiyle şu suratı asık pis Minerva’yı yarattığı gibi kafasında yaratmadı; o bana bütün perilerin en genci, en neşelisi, en canlısı olan Neoteti, yani geçliği, ana olarak verdi. Ben şu Yulcanus topalı gibi somurtkan bir izdivacın semeresi değilim. Ben, babacan Homeros’un dediği gibi, sevginin leziz vecitleri içinde doğdum Yanılmıyasınız diye de söyliyeyim: Plutus beni, Aristophanes’in tasvir ettiği gibi, artık ihtiyar ve gözleri hemen hemen hiç görmez olmuşken değil, vaktiyle, tamamen güçlü kuvvetli iken ve gençlik ateşi damarlarında kaynarken, tanrıların sofrasında devirdiği abıhayatla raşelendiği lâtif ânların birinde tevlit etmiştir.

Belki doğduğum yeri de bilmek isterdiniz; zira bugün, bir çocuğun ilk defa haykırdığı yerin, onun asaleti bakımından fevkalâde ehemmiyetli olduğuna inanıyorlar. Onun için size şunu diyeyim ki ben ne etrafı dalgalı Delos n adasında, ne denizin dalgaları üstünde ne de derin mağaralarda doğdum; ben gözümü Saadet Adalarında dünyaya açtım. Bu öyle lâtif bir diyardır ki burada toprak, en zengin armağanlarını işletilmeden, kendiliğinden verir. İş, ihtiyarlık, hastalıklar, bu bahtiyar kırların yanına hiçbir zaman yaklaşmamışlardır. Burada ebegümecinin, baklanın, acıbaklanın ve ancak âdi inşalara lâyık diğer nebatların yetiştiğini göremezsiniz. Burada Moly, devayı kül, hüznü gideren Nepenthes otu, ıııerzengüş, gül, menekşe ve sümbül her bucaktan burnu ve gözü teshir eder, bu lâtif yerleri Adonis’in bahçesinden hin defa daha nefis birer bahçeye çevirirler.

Ben işte bu sehhar yerde doğum ve doğuşum göz yaşlaıiyle ilân edilmedi; dünyaya gelir gelmez, anneme zarafetle gülümsediğimi gördüler. Jupiter bir keçi tarafından emzirilmek bahtiyarlığına nail oldu diye onu kıskanırsam büyük bir hatâ işlemiş olurum. Zira dünyanın en lâtif iki perisi olan Baikkhos kızı Methe, yani Sarhoşluk ve Pan kızı Apoidia, yani Cehalet, benim sütninem olmuşlardır. Onları burada arkadaşlarım ve cariyelerim arasında görüyorsunuz.

Cariyelerim dedim, onları da size tanıtmak lâzım. Şurada size küstah bir tavırla bakan, İzzeti nefistir. Yüzü lâtif ve elleri alkışa hemen hazır olan şu öteki Yüze Gülmedir. Burada, unutmanın tanrıçasını P] görüyorsunuz;

bakınız, uyumağa başlıyor ve şimdiden daldığı görülüyor. Daha ötede Tembellik, kollarını kavuşturmuş, dirseklerine dayanıyor. Şehveti, çelenklerinden, gül iklillerinden ve süründüğü nefis kokulardan tanımıyor musunuz?

 Her tarafa hayâsız ve kararsız bakışlarını gezdiren birini de görmüyor musunuz?

 Bu, Bunaklıktır.. Derisi pek parlak, vücudü pek semiz ve tombul olan şu öteki de Zevkü-sefa tanrıçasıdır. Fakat, bu tanrıçalar arasında iki de tanrı görüyorsunuz: Bunların birisi Komos diğeri Morpheus’ dur. Bu sadık hizmetkârların yardımıyladır ki ben kâinatta ne varsa hepsini devletime tâbi kılar, dünyayı idare edenleri idare ederim .

Demek ki artık menşeimi, aldığım terbiyeyi ve maiyetimi tanıyorsunuz. Şimdi kendime tanrı unvanını takmakla hafifmeşrepçesine hareket ettiğimi kimsenin sanmaması için, tanrılara ve insanlara ne gibi faydalar temin ettiğimi anlatacağım; devletimin ne kadar vâsi olduğunu size göstereceğim. Bütün dikkatinizle dinleyiniz.

İnsanlara iyilik etmek tanrı olmak demektir, dendi; bu söz haklı ise; buğdayı, şarabı icat edenleri veyahut hemcinslerine bu neviden herhangi bir başka faydayı temin edenleri ölmezlerin sırasına koydular ve bunda haklı hareket ettilerse, fânilere bütün faydaları ve bütün nimetleri bir arada dağıtan ben, tanrıların en büyüğü telâkki edilmemeli miyim?

 

Evvelâ hayattan daha tatlı, daha kıymetli bir şey var mı?

 Bu nimetin menşei ben değilim de kimdir?

 İnsanları yaratan ve çoğaltan, ne mağrur Pallas’ın mızrağı ne de kuvvetli Jupiter’in kalkanıdır. Jupiter’in kendi bile, bütün Olympos’u bir tek bakışla titreten gök ve yer yüzünün bu kralı bile, canı, arasıra yaptığı şeyi… yani, baba olmağa çalışmağı istediği vakit, korkunç yıldırımını bırakmağa, bütün tanrıları istediği şekilde korkutan tehditkâr tavrını terkemeğe ve zavallı bir oyuncu gibi kıyafet değiştirerek kendini gizlemeğe mevbur oluyor.

Tanrılardan sonra, varlıkların en ulvileri, kendi iddialarına göre Revakilerdir. Pek âlâ! Bana bir Revaki veriniz; ve bu isterse bütün Revakilerin mecmuundan, üç, dört hattâ bin defa daha revaki olsun. Tekelerle müşterek olmasına rağmen hikmet işareti telâkki ettiği sakalını kestirmeğe muvaffak olmazsam da, hiç olmazsa ona suratlı tavrını terkettiririm, alnının çatıklığını gidertirim, onu sert prensiplerinden vazgeçirtirim; o da bir müddet kendini sevince, acaipliğe, deliliğe kaptırır; kısacası, o istediği kadar hakim olsun, eğer tevlit etmenin verdiği hazları tatmak isterse bana, yalnız bana müracaat etmelidir.

Fakat size neden herşeyi, âdetim üzere, tamamen tabii olarak söylememeli?

 Rica ederim söyleyiniz bana, tanrıları ve insanları yaratan, baş, yüz, göğüs, eller ve kulaklar mıdır?

 Bu namuslu uzuvların biri midir?

 Asla. Beşer nevinin yayılmasına yarıyan kısım o kadar acaip, o kadar gülünçtür ki, onu gülmeden anamayız. Fakat bütün varlıkların hayatı, Pythagoras adetlerinden çok daha ziyade bu kutsal kaynaktan akar. Hem samimi olalım, önceden, hakim bir insan sıfatiyle, evliliğin mahzurlarını göz önünde tutsaydı, hangi fâni başını evliliğin yularına uzatmak isterdi?

 Hangi kadın, gebeliğin rahatsızlıklarını, doğurmanın acılarını, tehlikelerini ve terbiyenin yüklediği usandırıcı işleri ciddi olarak düşünseydi, bir erkeğin âşıkane takiplerine ramolurdu?

 Hâlbuki hayatı evlenmeye borçlusunuz, evlenmeler de benim cariyelerimden Bunaklık tarafından kurulurlar. O halde bana ne kadar minnet borçlusunuz! Sonra, bir kadın, bir kere bütün bu sıkıntıları çektikten sonra, eğer benim aziz dostum Unutmak tanrıçası, onun üzerine tesir etmeseydi, kendini bu sıkıntılara bir defa daha maruz tutar mıydı?

 Şair Lucretius ne isterse söylesin! Bizzat Venüs bile inkâr edemez ki benim İlâhi yardımım olmazsa, onun bütün kudreti, enerjiden mahrum, cılız ve neticesiz kalır.

İşte âdi halkın keşiş adını verdiği kimseler tarafından istihlâf olunan, kendilerini beğenmiş şu insanlar: şu feylesofler, benim riyaset ettiğim bu acip ve gülünç oyundan hâsıl olurlar; erguvana bürülü krallar, Tanrının rahipleri, ve pek aziz babalarımız Papalar ondan gelirler: nihayet Olympos’un, bütün büyüklüğüne rağmen ancak ihtiva edebileceği sayısız adette şairane tanrılar da ondan çıkmışlardır.

Fakat hayatın esasını ve başlangıcım benden aldığınızı isbat etmiş olmak kâfi değildir; şimdi size, bu hayatın bütün faydalarının, hoşluklarının, iyilikseverliğime borçlu olduğunuz birer armağan olduğunu göstereceğim.

Doğrusu, bayattan hazları çıkarırsanız, hayat neden ibaret kalır?

 O zaman hayat adına lâyık olur mu?

… Beni alkışlıyorsunuz, dostlarım! Ah bakınız benimle hemfikir olmamak için, hepinizin haddinden fazla deli yani haddinden fazla hakim olduğunu biliyorum… Bizzat Revakiler hazzı severler; nefret etmek ellerinden gelmez. Şehveti isledikleri kadar saklasınlar, en çirkin hakaretlerle adi halkın

gözünden düşürmeğe gayret etsinler, bütün bunlar sahte hareketten başka bir şey değildir. Onlar şehvetten, daha büyük bir serbesti ile müstefit olmak için başkalarını uzaklaştırmak isterler. Fakat bütün tanrıların rızası için, hayatın haz ile yani delilikle lezzetlendirilmemiş hangi bir âni, gamlı, sıkıntılı, nahoş, tatsız, tahammülfersa değildir?

 Burada Sophokles’in şehadetini zikretmekle iktifa edebilirim; bu büyük şairi ne kadar övsek azdır; o, en hoş ömür, hiçbir nevi hikmet olmaksızın geçen ömürdür dediği zaman beni en güzel tarzda övmüştür. Fakat meseleyi biraz teferruatiyle tetkik edelim:

İnsanın ilkçağı olan çocukluğun, bütün çağların en şeni, en lâtifi olduğu doğru değil midir?

 Çocukları severler, öperler, kucaklarlar, okşarlar, onlara bakarlar, bir düşman bile onlara yardım etmekten kendini menedemez. Neden?

 Çünkü daha doğumları ânında, tabiat, bu basiretli ana, onların etrafına bir delilik havası yaymıştır; bu hava, çocukları büyütenleri teshir eder, zahmetlerini telâfi ettirir ve bu küçük mahlûklar üzerinde, muhtaç oldukları hayırhahlığı ve himayeyi toplar. Çocukluğu takip eden çağın da herkesin gözünde ne kadar büyük bir cazibesi vardır! Bu çağı himaye etmek, ona yardım etmek, onun imdadına koşmak için ne kadar büyük gayretler ısraf edilir! Pekiyi, bu lâtif çağa, candan sevdiren letafeti kim verir?

 Benden başka kim olacak?

 Gençlerden can sıkıcı hikmeti uzaklaştırıyor ve böylelikle bazların câzip letafetini onların üzerine yayıyorum; ve burada size havadan masallar anlattığımı tahayyül etmemeniz için, insanları büyüyüp yetiştikleri, tecrübe ile dersler sayesinde hakim olmağa başladıkları zaman göz önünde tutunuz, görürsünüz ki onlarda güzellik hemen solmağa başlar, neşe söner, kuvvet azalır, cazibe uçar gider, onlar benden uzaklaştıkça, hayat gitgide onları terkeder ve nihayet, kendine ve başkalarına bir yük olan şu neşesiz ihtiyarlığa erişirler. Şüphe yok ki, beşeriyetin çektiği sefaletler, beni yardımına koşmağa sevketmemiş olsaydı, ihtiyarlığa tahammül edecek bir tek fâni bulunamazdı. Fâniler hayatı kaybetmek üzere iken onlara bir istihale ile teselli veren tanrılar gibi, şairlerin terennüm ettikleri tanrılar gibi, mezarın kenarında bulunan ihtiyarları değiştirir, elimden geldiği kadar çocukluğun mesut çağına geri getiririm.

Bu istihaleyi hangi vasıtalarla yaptığımı bilmek isteyen varsa bunu ondan gizli tutmayacağım. ihtiyarları, Lethe nehrinin Saadet Adalarında bulunan (zira Ahrette bu nehrin pek küçük bir kolu akmaktadır.) kaynağına götürür, orada uzun uzun yudumlarla onlara unutmayı bu hayatın bütün sefaletlerinin unutulmasını içiririm; o zaman endişeleri ve kederleri yavaş yavaş defolur, ve gençleşirler. Fakat diyeceksiniz ki, ihtiyarlar saçmalarlar, hezeyan ederler. Şüphesiz, işte çocukluğa dönmek te buna derler. Saçmalamak, hezeyan etmek, çocuk olmak demek değil midir?

 Ve bu çağ akıldan mahrum olduğundan dolayı değil midir ki, bize haz verir, bizi eğlendirir?

 Yetişmiş bir adam kadar hakim olan çocuktan herkes nefret eder, ona heryerde bir «monstre» (galatı tabiat) nazariyle bakılır. Çocukta vakitsiz hikmetten ne/ret ederim, diyen atalar sözü haklıdır.

Muhakeme ve tecrübeye olduğu kadar intikal süratine sahip bir ihtiyarın sohbetine ve meclisine kim tahammül edebilir?

 ihtiyara hezeyanı, sayıklamayı veren benim; fakat gene bu mesut sayıklamadır ki, hakime eziyet eden o endişeleri, kederleri uzaklara kovar. ihtiyar hoş bir eğlence arkadaşı olarak kalır ve, kadeh elde, dostlarına akıl öğretmesini bilir. Neşe içinde yaşar ve hayatın, en sağlam kimselerin güçlükle tahammül ettikleri yükünü, hemen hemen hiç hissetmez. Hattâ bazen Plaulus’un iyi ihtiyarı gibi yapar: o tatlı: seni seviyorum sözünü söylemeği öğrenir. Hâlbuki, bütün aklına sahip olsaydı, acınmağa ne kadar müstahak olurdu!

Ama iyiliklerimle bahtiyar olan ihtiyarı dostları da candan severler; o, neşeli bir musahabeye pek âlâ iştirak edebilir. Zira, Homeros’a inanmak caizse, ihtiyar Nestor’un ağzından baldan tatlı sözler akarmış, hâlbuki, hadit ve şedit Akhileus, acı feryatlar koparırmış; ayni şaire göre, duvarlarının gerisinde emniyette bulunan pirler, çapkınca ve hoş musahabelerde bulunurlarmış. Bu bakımdan ihtiyarlık çocukluğa da baskındır; zira pek hoş olmakla beraber çocukluk, hayatın pek tatlı bir hazzı olan dedikodu zevkinden mahrumdur.

Sonra, ihtiyarlar çocukların meclisini, çocuklar da ihtiyarların meclisini pek severler. Zira tanrılar, benzerleri birleştirmekten hoşlanırlar. Gerçekten, ihtiyarlığa has olan yüz buruşukları ve yılların adedi istisna edilirse, bir ihtiyarla bir çocuk kadar biribirine benzeyen iki şey var mıdır?

 Her ikisinin beyaz saçları, dişsiz bir ağzı, cılız bir bedeni var; her ikisi sütü sever, kekeler, gevezelik eder; hamakat, unutkanlık, boşboğazlık, velhasıl herşey bu iki çağ arasında tam bir benzerlik teşkil etmeğe yardım eder, insanlar ne kadar ihtiyarlarlarsa o kadar çocuğa benzerler. Sonunda da birer hakiki çocuk gibi, hayattan iğrenmeden ve ölümü görmeden, bu dünyadan çıkarlar.

Şimdi, istenirse, bütün insanlar arasına dağıttığım bu iyilikle, diğer tanrıların yaptıkları istihaleler mukayese edilsin. Burada, hiddetli iken yaptıkları istihalelerden bahsetmeyeceğim; teveccühlerinin en büyük nişaneleri telâkki edilenleri tetkik edelim. Ölüm döşeğindeki dostlarına tanrılar ne yapıyorlar?

 Onları ağaca, kuşa, ağustosböceğine, hattâ yılana tahvil ediyorlar. Ama, böylece tabiat değiştirmek, ölmek değil midir?

 Bana gelince, ben insanı, tahrip etmeden, hayatının en mesut, en tatlı zamanına geri getiriyorum. Ah! insanlar, hikmetten büsbütün vazgeçerek bütün ömürlerini benimle geçirselerdi, gamlı bir ihtiyarlığın tatsızlıklarından bihaber olurlardı ve daimi bir gençliğin sihri, üzerlerine her ân sevinç ve bahtiyarlık saçardı!

Felsefe, yahut başka bir güç ve ciddi şeyin tetkikine koyulan şu zaif,gamlı, neşesiz kimselere bakınız. Biribirinden ayrı birçok düşüncelerle çalkanan ruhları, bünyelerine tesir eder; bedenlerindeki ruhlar pek fazla miktarda uçar; cezri ratıpları (humide radical) kurur ve umumiyetle, genç olmadan ihtiyarlarlar. Benim delilerim, bilâkis, daima semiz ve tombuldurlar, yüzlerinde sıhhatin, semenin parlak tasvirini taşırlar; sanki herbiri bir Arkama domuz yavrusu imiş gibi. Şüphe de yok ki, hakimlik derdi daima biraz kendilerine sirayet etmemiş olsaydı, ihtiyarlığa has sakatlıkların hiçbirini hissetmeyeceklerdi. Fakalt insan, dünya yüzünde tamamen mesut olmak için yaratılmamıştır.

Eski bir ata sözü de ileri sürdüğümüzü isbata yarar. Bu ata sözü der ki: Ancak delilik, gençliğin hızlı seyrini yavaşlatır ve can sıkıcı ihtiyarlığı bizden uzaklaştırır. Böylece, Brabant’lılar hakkında, ihtiyatlı başka insanların tersine olarak, yaş bastıkça delileştikleri söylenmiş ki bu, doğrudur. Hâlbuki, sohbeti daha hoş ve ihtiyarlığın sıkıntılarından daha az müteessir bir millet yoktur. Ahlâklarıyla olduğu kadar içinde yaşadıkları iklim ile Brabant’lılara benziyen bir kavim de benim aziz dostlarım HollandalIlardır. Madem ki Hollandalılar deli lâkabına lâyık olacak dçrecede büyük bir gayretle bana riayet ve hizmet ediyor, ve bu şerefli sıfattan utanacak yerde iftihar ve bu lâkabı en güzel unvanlarından biri telâkki ediyorlar, ben de neden onlara aziz dostlarım demiyeyim?

 

Haydi gidin, çılgın fâniler, gidin şimdi Medea’lara, Kirke’lere, Venus’laıa, Aurora’             lara sığının! Gidip heryerde sizi gençleştirecek bilmem hangi mefhum pınarını arayın! Şu gençliği, bukadar istenen bir şey yapmağa ancak ben muktedirim. Gerçekten de onu insanlara calip kılan yalnız benimdir. Memnon‘un kızının, ceddi Tithon’un gençliğini uzatmak için kullandığı o harikulade ilâç bendedir. Ben Plıaon’a, Sappho tarafından delicesine sevilmeği mucip olacak kadar gençliğin bütün cazibesini, bütün kuvvetini geri vermeğe bu derece muvaffak olan Venüs’üm. Eğer gençliği geriye çağırmak ve daha iyisi! gençliği daima muhafaza etmek hassasına malik sihri nebatlar, efsunlar, yahut herhangi bir pınar varsa, onu bende aramak lâzımdır. Gençlik kadar sevimli, ihtiyarlıktan daha nefrete şayan bir şey olmadığını hepiniz teslim ediyorsanız, bukadar büyük bir nimeti elde tutmağı, bukadar büyük bir âfeti uzaklaştırmağı bilin! • bana ne kadar şükran borçlusunuz.

Ama fânilerden fazla bahsettik. Olympos’un geniş alanını beraberce gezip dolaşalım; bütün tanrıları birbiri ardı sıra tetkik edelim, eğer bunlar arasında, bir parça sevimli ve fikirlerinde biraz insicam sahibi olmak şartiyle şanının en büyük kısmını bana borçlu olmayan bir tane bulunursa, adımın, hakaret olarak yüzüme vurulmasına razıyım. Şu lâtif gençlik, Bakkhos’un yüzünde neden durmadan parlıyor?

 Şu genç çocuk saçları, neden bu kadar zarif bir şekilde omuzları üzerine dökülüyor?

 Çünkü daima deli, daima sarhoş olan bu tanrı, hayatım oyunlar, rakıslar, ziyafetler içinde geçirir ve Pallas’la en ufak bir münasebette bulunmamağa dikkat eder. O, hakim geçinmekten çok uzaktır. Bilâkis ona, ancak deliliğin oyunları ve zevkleriyle, hoşuna gidecek tarzda tapılabilir; o da, ata sözlerinin verdiği deli lâkabından kırılmaz; bu lâkabın Bakklıos’a verilmesinin sebebi şudur: o, mabedin kapısında otururken, çiftçiler çok defa yüzüne gözüne tatlı şarapla taze incir bulaştırırlarmış. Eski komedya onu esasen deli olarak temsil etmiş değil midir?

! Eskiler: «Ah, hoş tanrı, insanların ve tanrıların doğdukları yerde doğmağa müstahak olmayan tanrı!» derlerdi. Bununla beraber, bir kimse var mıdır ki, karanlık ve sert suratı göğü ve yeri titreten şu Jüpiter, yahut sebep verdiği boş korkularla her şeyi zehirleyen şu Pen yahut ta daima külle kömürle kaplı, daima şimşeklerle muhat, daima ocak dumaniyle kararmış, şu Vulcanus, hattâ size yan bakan ve sizi mızrağı ve korkunç kalkanı ile korkutan şu Pallas olmaktansa, bu acaip ve gülünç tanrıya benzemeyi, onun gibi daima neşeli, daima genç, daima eğlenceli olmayı, her yere sevinç ve zevk götürmeği istemesin?

. Niçin Cupido hep çocuktur?

 Çünkü, hep şen ve şakacıdır, çünkü yalnız delilikler söyler ve yapar. Gençlik baharı Venüs’ün cazibelerini daima muhafaza eder. Acep neden?

 Çünkü o biraz benim ailemdendir. Belki de sarı renk ona babamdan gelmemiş olsaydr, saçları bu derece sarı olmazdı. Zaten, sairlere ve rakipleri heykeltıraşlara inanmak lâzım gelirse, gen hande, lâtif çehresinde daimi surette hâkimdir. Flora, bu kadar haz uyandıran o şehvetli tanrıça, Romalıların en fazla ihtimamla tazim ettikleri tanrıça değil miydi?

 

Fakat Homerosta ve başka şairlerde en gamlı, en sert sayılan tanrıların hayatlarını takip etmek isteseydik, onların deliliğin tatlı hükmüne her an boyun eğdiklerini görürdük. Zira, kahhar Jupiter’in başka kahramanlıklarından sarfınazar, onun aşıkdaşlıklarını ve yer yüzünde oynamış olduğu güzel oyunları bilirsiniz. Bir de, cinsiyetini unutmuş, durmadan ormanlarda avlanan, nihayet güzel Endymionun aşkına yanan o pek mağrur Diana’ya bakınız… Maamafih Momos un, eskisi gibi, bu tanrıları bütün acaiplikleri yüzünden azarlamasını, gene tercih ederdim. Tanrılar pek az evvel ona, daima münasebetsizce gelip hikmetiyle zevklerini bozduğu için o kadar hiddetlendiler ki, onu göğün yükseklerinden, Nifak ile birlikte aşağı yuvarladılar. O zamandan beri o yer yüzünde, her tarafta, avare avare dolaşır; ona henüz hiçbir fâni tenezzül edip bir melce vermemiştir; bilhassa saraylara kabul edilmek hususunda hiçbir ümit beslemez, zira cariyelerimden biri olan Yüze gülme, saraylarda bir hükümdar gibi emreder ve Yüze gülme ile Momos, kurtların kuzularla uyuştuğundan daha iyi uyuşmaz.

Şimdi bu can sıkıcı münekkitten kurtulmuş olan tanrılar, daha büyük bir haz ve serbesti ile her türlü havai eğlencelere kendilerini verirler. Gülünç Priapos ne kadar çok ibhamlara ve lâtif elere sebep olur! Şu şey. tan Mercurius’un hilelerini, hokkabazlıklarını her zaman görmek, tanrılar için ne zevktir! Vulcanus bile tanrılar sofrada iken onları soytarılıklarıyla eğlendirmeğe kalkışır: Kâh tuhaf yürüyüşü ile güldürür, kâh cinasları ve şakalarıyla neşelerini uyandırır, onları içmeğe tahrik eder. Silen, bütün ihtiyarlığı ile, hâlâ çapkınlık yapmakta, Polyphemos ve perilerle maskara ve gülünç rakslar yapmaktan haz duymaktadır. Keçi ayaklı Satyrler bin türlü şehvetli, açık saçık vaziyetler alırlar. Pan, kaba köy havalariyle, bütün tanrıları güldürür; bilhassa abdıayat başlarına vurmağa başladığı zaman onun musikisini, Musalarınkine tercih ederler. Ah, tanrıların yemekten sonra tamamen sarhoş oldukları vakit yaptıkları bütün çılgınlıkları söylesem! Doğrusu, ne kadar deli isem de bunlara gülmekten bazen kendimi alamıyorum. Fakat susalım, herhangi bir tanrı bizi işitebilir ben de Momos’un akıbetine düşmekten korkarım.

Artık yerden göğe, gökten yere giden Homeros gibi, ben de tekrar insanların arasına katılmak üzere Olympos’u terkediyorum. Hayır, yer yüzünde, benden gelmeyen ne sevinç, ne saadet, ne de haz vardır. Evvelâ bakınız, beşer nevinin rakik anası tabiat, her tarafa deliliğin tuz biberini ne kadar büyük bir basiretle ekmek ihtimamında bulunmuş! Zira, Revakilere göre hakim olmak, aklı rehber olarak almaktır; deli olmak ise, kendini ihtirasların seyrine kaptırmaktır. Hâlbuki Jupiter hayatın acılarını, kederlerini biraz yumuşatmak için insanlara akıldan ziyade ihtiras vermiş değil midir?

 Birinin ötekine nisbeti, bir tanenin bir dragma ya nisbetine benzer. Ve Jupiter aklı, başın bir köşesine atmış, hâlbuki bedenin geri kalan kısmını ihtirasların mütemadi sarsıntılarına terketmiştir. Sonra, yalnız kalan bu zavallı aklın karşısına, zıtları olarak, pek sert ve pek şiddetli iki gaddarı çıkarmış: üst kısımda, yani hayatın kaynağı olan kalpte hâkim olan hiddeti, hükmü bedenin en süfli yerlerine kadar yayılan şehveti, insanların hareket tarzları, aklın bu iki kadir düşmana karşı ne yapabileceğini hergün kâfi derecede gösteriyor. Namusa kanunlarını bahşediyor ve bunlara riayet edilmesi için sesi kısılıncıya kadar bağırıyor; bütün yapabileceği de budur. Düşmanları bu uydurma kraliçe ile alay ediyorlar, kendinden daha fazla gürültü yapıyorlar, nihayet o da, lüzumsuz bir mukavemet göstermekten bıkkın bir halde, teslim oluyor, ne isterlerse ona razı oluyor.

Fakat kendini işlere hasretmesi mukadder olan insana, nefsini idare etmek için ufak bir akıl taneciği kâfi gelmediğinden, ne yapacağını bilmeyen İupiter, âdeti veçhile, akıl sormak için beni çağırdı. Az sonra ona, bana lâyık bir tavsiyede bulundum ve dedim ki: «Bir kadın yapınız, insana arkadaş olarak veriniz. Kadının çılgın ve havai bir hayvan olduğu doğrudur; fakat ayni zamanda da hoş ve eğlendiricidir, insanla yaşayarak. onun gamlı ve somurtkan tabını, delilikleriyle tadil etmesini, yumuşatmasını bilir.» Platon, kadını akıllı hayvanlar yahut idraksiz hayvanlar sınıflarından birine koymakta tereddüt eder gibi göründüğü vakit, bize yalnız bu lâtif cinsin fevkalâde büyük deliliğine işaret etmek ister. Gerçekten, bir kadın hakim geçinmeği aklına korsa, o zamana kadar sahip olduğu deliliğine yeni bir delilik ilâve etmiş olur; zira, insan tabiatten fena bir meyil almış ise, ona karşı mukavemet etmek, yahut faziletin maskesiyle saklamağa teşebbüs etmek, onu fazlalaştırmaktır. Bir Grek atasözü söyle der: Erguvana büründüğü zaman dahi maymun, maymundur. Bunun gibi bir kadın da kendini gizlemek için istediği kadar gayrette bulunsun, her zaman kadın, yani daima delidir.

Kadınların, burada söylediklerime kızacak kadar deli olduklarım sanmıyorum. Ben onların cinsindenim, ben Delilik’im. Onların deli olduklarını isbat etmek, haklarında yapabileceğim en büyük methiye değil midir?

 Zira, işin doğrusuna bakılacak olursa, erkeklerden sonsuz derecede daha bahtiyar olmalarını bu deliliğe borçlu değil midirler?

 Her şeye tercih etmekte haklı oldukları şu füsunları, en mağrur gaddarları kendilerine bağlamağa yarayan şu cazibeleri ilkönce delilikten almıyorlar mı?

 

Erkeklerde o nahoş ve vahşi dış görünüş, o kıllı deri, o orman gibi sakal, her çağda taşıdıkları o ihtiyarlık hali nereden geliyor?

 Bütün bunlar, reziletlerin en büyüğü olan ihtiyarlıktan geliyor. Kadınların, bilâkis, yanakları düz, sesleri tatlı, derileri narindir, onlarda her şey daimi bir gençliğin lâtif tasvirini arzeder. Zaten onlarda, erkeklerin hoşuna gitmekten başka bir arzu var mıdır?

 O süslerin, düzgünlerin, hamamların, saç kıvrımlarının, parfümlerin, kokuların, ve nihayet yüzü, gözü, deriyi güzelleştirmeğe, boyamağa ve gizlemeğe yarıyan bütün o kozmetik müstahzarların gayesi bu değil midir?

 Eh! bukadar arzu edilen bu gayeye onlar delilik vasıtasıyla erişmezler mi?

 Eğer erkekler de kadınların her şeyine tahammül ediyorlarsa, bunu sırf onlardan bekledikleri hazzı düşünerek yapmıyorlar mı?

 Bu haz, neden ibarettir?

 Delilikten! Bir erkeğin, kadının lûtuflarından müstefit olmak istediği her defada, söylediği mânâsız sözlere, kadınla yaptığı bütün deliliklere dikkat ederseniz, bu hakikate kanaat getirirsiniz.

Demek ki simdi, hayatın en büyük hazzının kaynağı nedir, biliyorsunuz. Fakat birçok kimseler, ve bilhassa ihtiyarlar, Bakkhos’un lûtuflarını, aşkınkine tercih ederek, en yüksek şehveti boğaz zevklerine inhisar ettirirler. Burada kadınsız iyi bir yemek yenip yenemiyeeeğini tetkik etmeyeceğim. Kati olan şu var ki, delilik neşelendirmediği takdirde, gamlı ve tatsız olmayan bir tek yemek olamaz. Öyle ki, bir ziyafette, deli bir insan veya öyle görünmek istiyen biri bulunmazsa, bir soytarıya para verirler, yahut neşeli bir tufeyliyi getirirler, o da şakaları, hoş sözleriyle sükûtu ve kasaveti kovar, davetlileri güldürür. Gerçekten, gözler ve kulaklar ayni zamanda şenliğe iştirak etmezlerse; zihin, oyunlar, gülüşler, zevklerle neşelenmezse, karnı bir yığın etle ve nefis yemeklerle doldurmak neye yarar?

 işte, o oyunları, gülüşleri, hazları yalnız ben vücude getiririm. Ziyafetin kralını kura çekerek seçmek, çepeçevre oturup şarkı söylemek ve içmek, raksetmek, sıçramak, hoplamak, gibi yemeklerde kullanılan o şen törenleri kimin tesis ettiğini sanıyorsunuz?

 Yunanistanın yedi hakimi mi?

 Asla. Beşer nevinin selâmeti için onları icat eden benim. Bu neviden eğlencelerde ne kadar fazla delilik olursa, bunlar insanların hayatını o nisbette uzatır, o hayatı ki gamlı olduğu zaman hayat adını taşımağa lâyık değildir. Hâlbuki, hayatı hiç durmadan takip eden can sıkıntısı, bütün bu zevkler sayesinde kovulmazsa, hayat daima hüzünlü kalacaktır.

Belki, bütün bu zevkleri duyamayan kimseler vardır ki, bunlar saadeti ancak dostlar arasındaki sohbette bulurlar. Onlarca dostluk bütün nimetlerin en büyüğüdür: hayata su, ateş, ve hava kadar zaruri olan dostluk, tabiat için güneş ne ise, insan için odur; dostluk o kadar hoş, o kadar namusludur ki (bu kelimenin bu işle bir alâkası yoktur) bizzat feylesoflar onu en büyük nimetlerin arasına koymuşlardır. Eh, şimdi size, bütün dostlukları dünyaya getirenin ben olduğumu isbat edersem, ne dersiniz?

 Bundan kolay şey yok. Şimdi meseleyi size gün kadar avdın kılacağım; fakat bunun için ne dilemmalar, ne müteselsil kaziyeler ne de ince mantıkçılarımızın mutat olarak kullandıkları başka aldatıcı muhakemeler kullanacağım. Sağ duygunun ışıklarının peşinde gitmekle iktifa edeceğim. O halde başlıyorum.

Dostların taşkınlıklarına göz yummak, onların kusurları hakkında hayale kapılmak, bu kusurları taklit etmek, onlardaki en büyük ahlâksızlıkları sevmek, birer fazilet imiş gibi bunlara hayran olmak, deliliğe sapmak denen şey değil midir?

 Sevgilisinin derisi üzerinde gördüğü bir işareti sevgi ile öpen şu âşık, Agnes’inin ahtapotunu şehvetle koklayan şu öteki âşık, şaşı oğlunun bakışını rakik bulan şu baba… bütün bunlar saf delilik değil midir?

 Evet, bunların delilik, hattâ en sunturlu delilik olduğunu istediğiniz kadar söyleyiniz; fakat teslim ediniz ki dostlukları yapan, muhafaza eden, bu deliliklerdir. Burada yalnız, kusurlu olarak doğan ve içlerinde en iyisi, en az kusuru olan fânilerden bahsediyorum. Herbiri kendini birer küçük tanrı sanan o hakimlere gelince; dostluk onları hemen hemen hiç biribirine bağlamaz; bazen bu vaki olunca, kurulan dostluk, pek az kimse arasında yayılmış, gamlr, nahoş bir dostluktur. Onların katiyen kimseyi sevmediğine dair teminat vermekten çekinirim: insanların ekserisi delidir, hattâ denebilir ki deliliğin birkaç nevini nefsinde taşımayan bir tek fert yoktur; hâlbuki bütün dostluklar benzerliğe dayanırlar.

Demek oluyor ki, bu haşin feylesoflar, bazen biribirlerine karşılıklı hayranlık bağlarıyla bağlanırlarsa da, pek sağlam olmayan bu bağlılık, dostların kusurunu görmek için keskin gözlü, kendileri hakkında kör, daima gamlı, neşesiz ve sanki heybe masalı kendileri için yazılmış olan kimseler arasında uzun sürmez. Gerçekten, bütün insanların, tabiat tarafından esaslı birkaç kusur sahibi olmağa mahkûm edildikleri düşünülürse, başka başka yaş, seciye, meyilli insanlar arasına koyduğu müthiş fark gözönünde tutulursa, bunlarım fâni ömürlerinin her zaman maruz olduğu o zâflar, hatâlar, kazalar üzerinde teemmül edilirse; delilik (isterseniz ona hatırşinaslık deyiniz), bu adamların karakterlerindeki sertliği gelip yumuşatmadığı takdirde, bu kadar keskin nazarlı kimseler arasında tatlı dostluğun bir saat için olsun yaşıyabileceğini tahayyül etmek mümkün müdür?

 Hem de, bütün hoş bağlılıkların yaratıcısı ve babası olan Cupido, kör bir tanrı değil midir?

 O, çok kere çirkinliği güzellik sanmaz mı?

 Gene onun sayesindedir ki insanların hepsi sevdikleri şeyden memnundurlar; onun yüzündendir ki yaşlı bir adam, ihtiyar dostunu, bir delikanlı genç sevgilisini sevdiği gibi sever; bu, heryerde görülür, daima gülünç bulunur, fakat dostluğun bütün bağlarını yapan ve sıklaştıran işte bu gülünçlüktür.

Dostluk hakkında şimdi söylediklerim, izdivaca çok daha uygundur. Ulu tanrılar! Eğer maiyetimden olan yüze gülme, oyunlar, hatırşinaslık, riya ve kurnazlıklar, erkekle kadın arasındaki bağı durmadan desteklemeseler, muhafaza etmeselerdi, hergün ne kadar boşanmaya, hattâ ne kadar daha meşum hâdiselere şahit olurduk! Ah müstakbel güvey, o kadar mütevazi ve çekingen görünen Agnes’sinin düğünden çok evvel oynadığı küçük oyunları ihtimamla soruşturmak ihtiyatlılığında bulunsaydı, ne kadar az izdivacın tahakkuk ettiğini görürdük! Tahakkuk etmişler arasında da, kocaların ihmali yahut ahmaklığı, sevgili karılarının maceralarını görmeyecek kadar kör etmeseydi, ne kadarı uzun zaman muhafaza olunurdu?

 Bütün bunlar deliliktir; bunu ikrarda haklıdırlar, bununla beraber kadının, kocasının hoşuna gitmesini, kocanın, karısının hoşuna gitmesini temin eden, işte bu deliliktir; ailede sulh ve sükûnu muhafaza eden, ayrılmalara, boşanmalara mâni olan odur. Koca ile alay edilir; ona boynuzlu denir; daha bilmem ne gibi adlar konur; o esnada zavallı adam sadakatsiz karısının vefasız göz yaşlarını buseleriyle kurutur. Fakat, kıskançlığın azaplarına, kemirici huzursuzluklarına kendini kaptırmaktansa, şiddetli, feci sahnelerle heryere karışıklık ve nizamsızlık saçmaktansa, bu tatlı hataya kapılmak bin defa daha hayırlı değil midir?

 

Hulâsa, hayatta hoş olan yahut daimi olan hiçbir bağlılık görmezsiniz. Hükümdar tebaasını, uşak efendisini, cariye hanımını, tilmiz mürebbisini, dost dostunu, koca karısını, ev sahibi misafirini, arkadaş arkadaşını; durmadan hatâ, yüze gülme, ‘hatırşinaslık, yahut buna benzer hoş bir deliliğin verdiği tatlı rüyalarla karşılıklı olarak aldatmazlarsa, herbiri az zamanda diğerine tahammülfersa olur. Şimdi söylediğim bütün bu şeylerin sizi taaccüp ve hayranlığa düşürdüğünden şüphe etmiyorum; fakat daha başka şeyler de işiteceksiniz.

Rica ederim, bana söyleyiniz, insan kendinden nefret ederse, birini sevebilir mi?

 Kendi kalbi ile mutabık olmazsa başkalarıyla iyi geçinebilir mi?

 Kendi varlığından canı sıkık ve yorgun ise cemiyete letafet getirebilir mi?

 Bu suallerin hepsine evet’le cevap vermek için, deliliğin kendinden daha deli olmak lâzımdır. Ben cemiyetten hazfedilirsem, insan, başkalarına tahammül etmek şöyle dursun, kendi kendine tahammül edemiyecektir. Kendiyle herhangi bir münasebeti olan her şeyden tiksinecek ve şahsı, kendi gözünde bir kin, istikrah ve nefret mevzuu olacaktır. Zira, ekseriya anadan ziyade üvey ana olan tabiat, bütün insanlara, ve bilhassa biraz hikmet sahibi olanlara, ellerinde olana karşı istiğna göstermeği, olmayana hayran olmağı emreden bedbaht bir meyil vermiştir. Bu meşum meyil, hayatın bütün faydalarını, bütün letafetlerini, bütün cazibelerini bozar; nihayet hayatı da tamamen mahveder. Ölmezlerin insanlara yapabildikleri en kıymetli armağana: güzelliğe sahip olan, kendi kendinin hoşuna gitmezse neye yarar?

 Hüznün kara zehiriyle ifsat olunca, gençliğin faydaları ne olabilir?

 Nihayet burada sağ tarafımda gördüğünüz ve menfaatlerime her yerde gösterdiği bağlılıkla muhabbetime liyakat kazanmış olan İzzeti nefsin yardımı olmaksızın, hayatta, yerinde ve istekle yapabileceğiniz (yerinde diyorum, zira yerinde olmak, yalnız sanatların değil, hayatın bütün amellerinin büyük esasıdır) herhangi umumi yahut hususi bir amel olur mu?

İnsanın her yaptığından memnun olmasından, kendine hayran olmasından daha delice bir şey olur mu?

 Ama itiraif ediniz ki, ömrünüzde yaptığınız güzel ve hoş ne varsa bu deliliğe borçlusunuz. Evet, İzzeti nefis olmayınca, amellerinizde ne hoşluk, ne letafet, ne uygunluk kalır. Hayatın bu tatlı cazibesi bir kere mahvolduktan sonra, hatibin nutkunda ateş, musikişinasın seslerinde hoşluk, zevzeğin tavru hareketinde komiklik kalmayacak, şairle ve şairin Musa’larıyla alay edilecek, ressamın kendi ve sanatı hakir görülecek, hekimin, ilâçlarının ortasında açlık ve sefaletten öldüğü müşahede edilecektir. Nihayet, bir Nireus bir Thesites sanılacak, bir Pbaon da bir Nestor  zarif bir adam, budala, kıymetli bir insan, çocuk, en terbiyeli kavalye de kabasaba bir kimse sanılacaktır. Demek ki, herkesin kendi kendini okşaması, başkalarının alkışına hak iddia etmeden önce adeta kendinden alkışa mazhar olması bu derece elzemdir.

İnsanın, ne ise onu olmaktan memnun olması, malik olduğu şeylere kanaat etmesi, saadetin en büyük kısmı değil midir?

 İşte bu menfaati size benim aziz izzeti nefsim temin eder; herkesin, kendi çehresinden, zekâsından, doğuşundan, mevkiinden, ahlâkından, vatanından memnun olmasını temin eden odur; onun sayesindedir ki, İrlandalı kendini İtalyandan, Trakyalı Atinalıdan, İskit Saadet Adaları sakinlerinden daha mesut sanır. Tabiatin durendiş ihtimamlarının hayran olunacak tesiri!. O tabiat ki, fânilere dağıttığı mevhibelerin tenevvüündeki nihayetsizliğe rağmen, her ferde verdiği nimetler arasında doğru bir muvazeneti muhafaza eder. Fânilerden birine mevhibelerinden birkaçını reddederse, ona, karşılık olarak biraz daha fazla İzzeti nefis verir. Fakat ben de, tabiat ona bir şey reddeder demekle ne kadar deliyim. Ona vereceği en kıymetli armağan izzeti nefis değil midir?

 Ama, saiki ben olmadığım iyi bir amel, biraz tavsiyeye şayan olup ta varlığını bana borçlu olmayan bir ilim yahut bir fen olmadığını da size isbat edeceğim. Meselâ harp, insanların hayranlıklarını mucip bütün amellerin kaynağı değil midir?

 Kahramanların defne dalları hasat ettikleri şanlı meydanları o hazırlamaz mı?

 Neden hâsıl oldukları ekseriya bilinmeyen, biribiriyle tutuşan iki taraf için faydalı olmaktan ziyade daima zararlı olan kavgalara girişmekten daha delice bir şey var mıdır?

 Zira harpte ölenler hiç sayılırlar. İki ordu karşı karşıya durduğu, boruların tiz sesleri havalarda uçtuğu zaman, okumakla bitmiş tükenmiş, gamlı ve cansız bir ömrü güçlükle sürükleyen feylesofların çehreleri neye yarar?

 Burada, sağ duygularının azlığı nisbetinde cesaretleri çok, kuvvetli, sağlam kimseler lâzımdır. Meğer ki Demosthenes nevinden askerler tercih edilsin: Demosthenes, Arkhilokhos £31} un tavsiyesi üzerine, düşmanı görür görmez kalkanını yere atıp kaçmış ve böylece, kürsüde ne kadar belagat sahibi idiyse harpte o derece tabansız olduğunu isbat etmiş.

Bana belki: «Savaşta ihtiyati ılık zaruridir.» diyeceksiniz; teslim ederim; âmirler için zaruridir. Unutmıyalını ki, onlara felsefi değil, askeri bir ihtiyat lâzımdır; bu, ordunun bütün geri kısmı için lüzumsuzdur. Zaferin defne dallarını, feylesoflar için yapılmamış olan bu defne dalları, toplamak, tufeylilere, alçaklara, hırsızlara, katillere, köylülere, avanaklara, baldırı çıplaklara, hulâsa ehliyetin en aşağı tabakasına düşer.

Bu zavallı feylesofların, dünyanın işlerinde ne derece kabiliyetsiz olduklarına kanaat getirmek isterseniz, şu Sokrates’e, Apollon kâhininin, insanların en hakimi diye vasıflandırmak hamakatinde bulunduğu şu feylesofa, bakınız. Bir gün halk önünde bilmem hangi meseleden bahsetmeğe mecbur olan Sokrates, bu işi o kadar fena başarmış ki, herkes kendisiyle alay etmiş. Fakat itiraf etmeli ki onun bazen pek te ahmakça olmayan fikirleri var; meselâ, hakim unvanı ancak tanrılara aittir diderek bu unvanı reddettiği, yahut feylesof hükümet işlerine karışmamalıdır, dediği vakit… Bununla beraber, insan olmak için hikmetten kati surette vazgeçmek lâzım geldiğini öğrenseydi daha iyi ederdi. Aleyhinde ileri sürülen ithamlara ve onu zehir içmeğe mahkûm eden hükme kim sebep oldu?

 Hikmet değil mi?

 Eğer bulutlar ve fikirler üzerinde tefelsüf etmekle meşgul olacağı, tahtakurusunun ayağını ölçeceği, sineğin vızıltısı karşısında vecde geleceği yerde hayatın alelâde muameleleri için lâzım olanı öğrenmiş olsa idi, bu felâket başına gelmezdi. Fakat Sokrates’in meşhur tilmizi Platon’u, üstadının hayatı için titreyerek, onu müdafaa için ilerlerken görüyorum. Ne mükemmel avukat! Meclisin gürültüleriyle şaşırmış, ilk cümlesinin yarısını söylemeğe güç halle muvaffak oluyor. Theophrastos da, bir gün halk önünde bir nutuk söylemek istediği vakit, aşağı yukarı ayni hale düşmüş değil mi?

 İlkönce o kadar şaşırmış ki, ağzından bir tek söz çıkaramamış. Bu adam muharebenin kızıştığı bir zaman askerlere cesaret ilham etmeğe pek elverişliydi, değil mi?

Sokrates o kadar mahçuptu ki, halk önünde hiçbir zaman ağzını açmağa cüret edemezdi; Roma belâgatinin babası Cicero’nun kendisi de, acemi tavırlı idi ve müdafaanamelerinin mukaddimesini söylerken bir çocuk gibi kekeler, titrerdi. Vâkıa Fabius bu mahçupluğun, tehlikeyi gören ihtiyatlı bir hatibe işaret ettiğini söyler. Fakat böyle konuşmak, hikmetin iyi hareket etmeğe daima mâni olduğunu itiraf etmek değil midir ?

 Bütün bu büyük adamlar, yalnız dilleriyle savaşmak ınevzuubalıs olduğu zaman bile damarlarında bir damla kanı kalmayan bu kimseler, düşman karşısında kim bilir ne güzel bir tavır takınırlardı!

Bununla beraber, Platon’un şu meşhur hikmeti dillerde Tanrılar bilir ne kadar çok dolaşıyor: feylesoflar hükümdür, yahut hükümdarlar feylesof olsalardı, devletler ne bahtiyar olurlardı. Fakat tarihçilere müracaat ediniz, görürsünüz ki hükümdarlar arasında hiçbirisi, felsefe yahut edebiyat tetkikleriyle vakit geçirenler kadar devletleri için meşum olmamıştır. Bunu isbat için her iki Cato’nun misali kifayet etmez mi?

 Biri lüzumsuz gammazlıklarla cümhuriyetin sükûnetini ihlâl ediyor; öteki, Roma milletinin her şeyini fazla hakimlikle müdafaa edeyim derken, onu esasından harap ediyor. Buna, Brutus’ları Cassius’ları, Gracchus’ları ve hattâ Demosthenes’in Atmalılar cümhuriyetine yaptığı fenalık kadar Roma Cümhuriyettine fenalık yapmış olan Cicero’yu ilâve ediniz.

İsterseniz, Marcus Aurelius’ün iyi bir kayser olduğunu itiraf ediyim. Hâlbuki bunu pekâlâ teslim etmeyebilirim, çünkü feylesof unvanı onu vatandaşlara tahammülfersa ve menfur kılmıştır. Fakat saltanatının cümhura bazı faydalar temin ettiğini farzetsek bile, bu faydalar, saltanatı pek meşum olmuş olan bir oğlu halef olarak bırakmakla sebebiyet verdiği belâlarla mukayese edilebilir mi?

 Felsefe üzerinde çalışan ve umumiyetle hayatının bütün işlerinde pek çok talihsizliğe duçar olan kimseler, bilhassa hemcinslerini yetiştirmekte pek az muvaffak olurlar ki bu da, zannıma kalırsa, ta’biatin akıllıca bir tedbirdir; tabiat böylece o bedbaht hikmetin insanlar arasında fazla terakki etmesine mâni olmak istiyor. Biliyoruz ki, Cicero’nun mütereddi bir oğlu olmuş, ve birinin pek doğru olarak işaret ettiği gibi, Sokrates’in çocukları babalarından ziyade analarına çekmişler, — yani deli imişler.

Eğer feylesoflar, hiç olmazsa hususi hayata ait işlerde bir şeye yarasalardı, memurluklarda ve amme işlerinde rebap önünde birer eşek gibi durmaları affedilirdi. Fakat feylesofu bir ziyafete oturtunuz, hüzünlü sükûtu, yahut yersiz sualleri her ân davetlilerin neşesini bozacaktır; raksettiriniz, bir devenin füsununa ve hafifliklerine şahit olacaksınız; zorla bir temsile sürükleyiniz, onun yalnız varlığı hazları kovacaktır. Ve hakim Cato, hiç olmazsa bir müddet için ağır ve sert halini terkedemezse, tiyatrodan çıkmağa mecbur olacaktır. Mükâlemenin hararetli olduğu bir meclise girsin, görünüşü birdenbire sükûtu doğuracaktır. Bir şey satın almak, günlük hayatın münasebetlerinde elzem olan bir işi görmek, yahut böyle bir iş için birisiyle sözleşmek mevzuubabs olsun, o zaman bizim zavallı feylesof insana benzemiyecek, size bir kütük kadar budala görünecektir. Sözün kısası o, hayatın bütün işlerinde o kadar kabiliyetsiz, mutat fikir ve âdetlerden o derece uzaktır ki, ne kendine, ne vatanına, ne de ailesine bir faydası olabilir. Bu kadar garip ahlâk ve hislerin ona umumi kini celbetmiş olması zaruridir. Zira, dünyada deliliğin damgasını taşımayan, deliler tarafından ve deliler için yapılmayan bir şey var mıdır?

 Bu külli deliliğe kendi başına karşı koymak istemeği aklından geçiren biri çıkarsa, ona merdümgiriz Timon’u taklit ederek aziz hikmetinden yalnız başına müstefit olmak üzere herhangi bir derin inzivaya dalmasını tavsiye ederim.

Fakat ilkönce dediğime dönelim; tab’an hissiz, vahşi ve dağlı olan insanları, cemiyet halinde yaşamak üzere şehirlerde toplamağa hangi kuvvet mecbur etti?

 Yüze gülme. Amphion’un ve Orpheus’un rebabının başka mânası yoktur. Senatoya karşı isyan eden Roma halkı en büyük taşkınlıklara hazır iken onu sulh ve sükûna nasıl avdet ettirdiler?

 Buna felsefi bir nutukla mı muvaffak oldular?

 Asla. Bunun için mide ile uzuvlara dair gülünç ve çocukça bir masal kâfi geldi. Themistokles, öteki ‘kadar gülünç olan tilki ile kirpi masaliyle aşağı yukarı buna benzer bir netice elde etti. Hangi bakim, bütün belâgatiyle, Sertorius’un dişi geyik masalı yahut at kuyrukları hakkındaki gülünç hikâyesiyle yaptığını, Lykurgos’un iki köpeğiyle yaptığını yapabilir?

 Uydurdukları masallarla çılgın ayak takımını idare etmeğe muvaffak olmuş olan Minos ile Numa’dan bahsetmiyorum. Bu gibi saçma şeylerledir ki halk denen şu kocaman ve kudretli hayvan harekete getirilebilir.

Zaten Platon ile Aristoteles’in kanunlarını kabul etmeğe yahut Sokrates’in hikmetlerini takip etmeğe razı olmuş şehir nerededir?

 Vatanları uğuruna kendilerini feda etmek için Decius’ları, kendilerini uçuruma atmaları için Curtius’ları ikna etmeğe, boş şan ve şereften, hakimlerin hiç hoşlanmadığı bu tesir edici Syren’den , başka kim muvaffak olabilirdi?

 Hakimler derler ki: «Lûtfundan bir pay almak için halka alçakça müdahane etmek, fazla iltifatlarla teveccühünü satın almak, birçok deliler el çırpınca hararetle peşlerinden koşmak, birçok gürültülü alkışlarla sarhoş olmak, tanrı tasviri gibi kendini zafer alaylarında taşıtmak, yahut ayak takımı görsün diye pazar yerinin ortasında havaya kaldırılmak kadar çılgınca bir şey var mıdır?

 İnsan adına bile lâyık olmayan kimselere takılan şu isimler, şu lâkaplar, yapılan şu İlâhi tazimler, en menfur gaddarlar için yapılan o aleni apoteoz’lar; bütün bu şeyler, haklarında ne kadar alay edilse gene az olan gülünç delilikler değil midir?

Ey efendiler kim bunun aksini iddia ediyor?

 Ama gene bu deliliklerin aşkınadır ki en büyük kahramanlar, şairlerin ve hatiplerin göklere çıkardıkları bütün o parlak menkıbeleri yaratmışlardır. Şehirleri kuran, devletleri, kanunları, dini, meclisleri, mahkemeleri himaye eden bu deliliktir. Hulâsa, insan hayatının kaidesi ve temeli bu deliliktir. Saçmasapan fikirlerine göre cihanı idare eden, odur.

Fakat, ilimler ve sanatlar hakkında da bir şeyler söyliyelim:

0 kadar harikulâde bir şey addedilen bütün bu sanatları, bütün bu ilimleri icat etmeğe, evlâtlarına miras bırakmağa insanları tahrik eden, şan ve şeref susuzluğu değil midir?

 Delilerin hepsinden birden daha deli olan ilim ve sanatların mucitleri, herhangi bir itibarın, bir şöhretin ki dünyanın en hayali şeyidir çalışmaları içinde uykusuz geçirdikleri geceleri için bir ecir olabileceğine inanmışlardır. Son olarak şunu da söyleyeyim ki, hayatın başlıca hoşluklarını bana borçlu olduktan maada, bu suretle de başkalarının deliliklerinden zevk duymak gibi pek tatlı bir hazza nail oluyorsunuz.

Kudretimle meharetimi methettikten soma, ihtiyatlılığımı methetmeğe koyulursam ne dersiniz?

Bana, «Âlâ, diyeceksiniz, ihtiyatın delilikle birleşebileceğini isbat etmek, suyun ateşle karışabileceğim isbat etmektir». Fakat beni şimdiye kadar dinlediğiniz kadar dikkatle dinlerseniz, bunu da başarabileceğimi ümit ediyorum. İlkönce, ihtiyat tecrübeden ibaretse, ihtiyatlı gibi şanlı bir unvana kim daha lâyıktır: korku yahut utanma yüzünden hiçbir şeye teşebbüs edemeyen hakim mi, yoksa utanması olmadığından tehlikeyi de hiçbir zaman görmediğinden, aklından geçeni pervasızca yapan deli mi?

 Burnu daima eskilerin kitaplarına yapışık bulunan hakim, ancak ustalıkla terkip edilmiş boş kelimeler öğrenir; bana öyle geliyor ki, deli, bilâkis, talihin bütün heveslerine maruz olduğundan, muvaffakıyetsizliğin ortasında hakiki ihtiyatkârlığı öğrenir. Homeros, her ne kadar kör idiyse de şu sözü söylemekle, bunu pek iyi gördüğünü anlatmıştır. Deli, kendi zararına olarak hakim olmağı öğrenir. Zira eşyayı insanın iyice tanımasına mâni olan bilhassa iki şey vardır: biri, insanın ruhu önüne perde çeken utanma, öteki, tehlikeyi gösteren ve büyük ameller yapmasına mâni olan korku. Hâlbuki delilik bizi bu iki şeyden mükemmel surette kurtarır. Utanma ve korkudan katı olarak vazgeçmiş olanların kendilerine ne kadar çok fayda temin etiklerini hisseden pek az kimse vardır. Belki, herşey hakkında doğru bir fikir edinmekten ibaret olan bu ihtiyatkârlığı tercih edecek kimseler bulunacaktır; fakat, çok rica ederim, dinleyiniz, insanın bu fazilete tam olarak sahip olduğuna kani olduğu vakit bile oııdan ne kadar uzak olduğunu göreceksiniz.

Evvelâ, şurası muhakkaktır ki, insana ait şeylerin hepsinin, Alkibiades’in Silen’leri gibi, birbirinden büsbütün farklı iki çehresi vardır. İlkönce eşyanın dış manzarasını görüyorsunuz; fakat madalyayı çeviriniz, beyaz siyah olacak, siyah size beyaz görünecektir; güzelliğin yerine çirkinliği, zenginliğin yerine sefaleti, şanın yerine namussuzluğu, ilmin yerine cehaleti göreceksiniz; zâfı kuvvet, alçaklığı âlicenaplık, hüznü neşe, gözden düşmeyi teveccüh, kini dostluk sanacaksınız; nihayet, herşeyin, hangi taraftın mütalea etmek isterseniz, ona göre her ân değiştiğini göreceksiniz.

Belki diyeceksiniz ki, fikrimi burada fazla feylesofça izah ediyorum; pekâlâ; şimdi sizinle daha açık konuşacağım.

Bir krala, pek zengin ve pek kudretli bir fâni nazariyle kim bakmaz?

 Lâkin onun ruhu itibara şayan hiçbir sıfatla süslü değilse, malik olduğu şeylerden memnun değilse, o gerçekten pek fakir değil midir?

 Ruhu birçok fena ihtirasların hakimiyetine boyun eğmekte ise, o, esirlerin en aşağısı değil midir?

 Bu dünyanın bütün diğer şeyleri hakkında bu tarzda muhakeme edilebilir. Fakat bu misal kâfidir. Belki bana: bütün bu muhakemeler nereye varıyor, diyeceksiniz; nereye vardığını şimdi göreceksiniz. Aktörler rollerini oynarken biri gelip onların maskelerini söküp atarak seyircilere tabii çehrelerini gösterirse, sahneyi bozmaz mı?

 Bir çılgın gibi tiyatrodan dışarı atılmağı hak etmez mi?

 Fakat bu olunca her şeyin hemen yüzü değişir: kadın bir erkek olur, delikanlı da bir ihtiyar, krallar, kahramanlar, tanrılar o ânda gözden kaybolurlar ve yerlerinde yalnız birtakım sefiller, maskaralar görülür. Hayal mahvolmakla piyesin uyandırdığı bütün alâka mahvolur. İşte bu kıyafet tebdili, bu gizlenmedir ki seyircinin gözlerini sahneye bağlar. Fakat hayat nedir?

 Böyle şekillere girmiş olan insanlar, sahneye çıkarlar, rollerini oynarlar ve tiyatro sahibi hazan kıyafetlerini değiştirdikten, onları kâh kralların muhteşem erguvanı içinde, kâh esaret ve sefaletin iğrenç paçavralarına bürünmüş olarak gösterdikten sonra, nihayet sahneyi terke icbar eder.

Gökten düşen bir hakim, birdenbire aramızda görülse de şöyle haylursa: «Tanrınız ve efendiniz nazariyle bakmakta olduğunuz kimse, insan adına bile lâyık değildir; o mademki hayvanlar gibi idaresini vahşi ihtiraslarına bırakmış, o halde hayvanlar sınıfına da üstün değildir; madem ki bu kadar zelil efendilere kendi arzusiyle inkıyat etmektedir, o halde esirlerin en alçağıdır.» Babasının ölümüne ağlayan bir adama da şöyle dese: «Sevin, baban şimdi yaşamağa başlıyor, zira bu dünyada hayat bir nevi ölümden başka bir şey değildir.» Ünvanlarına mağrur bir asilzadeye de şöyle dese: «Sen ancak bir soysuz ve bir piçsin, çünkü hakiki asaletin tek şartı olan fazilet, sende yoktur.» Hasılı, hayata ait her şey hakkında bu tarzda konuşsa, rica ederin’., bana söyleyiniz, bütün bu güzel sözlerle ne kazanır?

 Her tarafta kendine bir çılgın, bir divane diye bakarlar. Yersiz bir hikmete sahip olmak ne kadar delilik ise, muzır bir hikmet sahibi olmak ta o derece bir ihtiyatsızlıktır. Zamana ve şartlara uymasını bilmeyen, komedyanın bir komedya olmamasını isteyen bir ihtiyatlılık, ihtiyatlılıkların en zararlısıdır.

Grekler eskiden, davetlilerine: için, yahut kalkıp gidin derlerdi, hakları da vardı. Madem ki insanız, hakiki ihtiyatlılık, tabiatımızın tahammül ettiğinden fazla hakim olmamaktan ibarettir. Ya kalabalığın deliliklerine tatlılıkla tahammül etmeli, yahut kalabalıkla birlikte hatalar deryasına kendimizi kaptırmalıyız. «Fakat, diyeceksiniz, böyle bir hareket deliliktir.» Bunu teslim ederim; ama siz de, hayat komedyasını oynamanın hakikaten bu olduğunu teslim edersiniz.

Ulu tanrılar! söyliyeceklerimden geri kalanları söyleyeyim mi?

 Söylemeyeyim mi?

 Madem ki bunlar tamamen doğrudur, ne için içimde saklıyayım?

 Fakat bu kadar ehemmiyetli bir mevzuda şairlerin saçma sapan şeyler için sık sık yardımlarına sığındıkları şu İlâhi Musa’ları imdadıma çağırmak, belki yerinde olurdu. O halde Jupiter’in kudretli kızları, bir ân için Helikon’dan ininiz, bana ilham veriniz: delilik, onu sevketmek işini üzerine almazsa, hiçbir fâninin hikmet mabedine, saadetin içine nüfuz edilmez bir melcei sayılan o kutsal ve harikulâde mabede, erişemiyeceğini şimdi isbat edcceğim.

İlkönce, bütün taşkın ihtirasları deliliğin hâsıl ettiği bedihidir. Zira bir deli ile bir hakim arasındaki bütün fark, birincisinin ihtiraslarına, İkincisinin ise aklına itaat etmesinden ibarettir. işte bunun içindir ki Revakiler, hakim insana, bütün ihtirasları, birer hastalıkmış gibi yasak etmişlerdir. Bununla beraber, hikmet koşusunda uçarına koşanlara rehber olan, bu ihtiraslardır; faziletin bütün vazifelerine onları tahrik eden, iyilik etmek düşüncesini ve arzusunu ilham eden gene odur. Seneca; şu müfrit Revaki, hakimin mutlak surette ihtirassız olması lâzım geldiğini istediği kadar söylesin. Bu neviden bir hâkim bir insan olmaz, bir nevi tanrı, yahut daha açık konuşalım, her türlü İnsani histen mahrum, en sert mermerden daha hissiz, ahmak bir put olurdu. Revakilar, mevhum hakimlerinden istedikleri kadar mütelezziz olsunlar, onu diledikleri gibi sevsinler; kendilerine rakip çıkacağından korkmasınlar; ama onunla gidip Platon’un Cümhuriyetinde, fikirler âleminde, yahut ta Tantalos’un bahçelerinde otursunlar.

Bu cinsten bir insandan eğer böyle bir insan mevcut olabilirse berbat bir ucube gibi nefret etmemek, korkunç bir hayaletten kaçar gibi kaçmamak nasıl mümkündür?

 Tabiatin sesine sağır olan böyle bir kimsenin kalbinebu kalp en sert kayadanmış gibi, sevgi, merhamet, iyilik hisleri hiçbir tesir yapmayacaktır. Ondan bir şey kaçmayacak, onu bir şey aldatmayacak; vaşakın gözü onun kadar keskin değildir; o her şeyi en büyük dikkatle tetkik eder, tartar; hemcinslerine karşı müsamahasızdır ve ancak kendinden memnundur. Kendini biricik zengin, biricik sıhhatli, biricik serbest kimse sanır; sonra, dünyada edinilebilecek ne varsa hepsine malik olduğuna kanidir; fakat bu kanaatinde yalnızdır. Dost sahibi olmağı kendine tasa etmez, kendi de kimsenin dostu değildir. Hattâ tanrıları istihkara cüret eder ve dünyada ne yapılıyorsa hep onun tenkitlerinin, istihzalarının daimi mevzuudur. Revakilerin kemal ve hikmet nümunesi diye baktıkları hayvan, işte böyledir. Rica ederim söyleyin bana, hangi millet böyle bir insanı kendine hâkim olarak seçmek ister?

 Hangi ordu onu kendine baş olarak görmek ister?

 Böyle bir kimse, sofrasına kabul edecek bir insan, kendisiyle evlenmek isteyen bir kadın, hizmete razı bir uşak bulabilir mi?

 Yahut ta tesadüfen bulursa, az zamanda onlara tahammülfersa bir yük olmaz mı?

Delilik sıfatları sayesinde delilere kumanda yahut itaat etmek için başkalarından çok daha uygun olan, dünyaya pek yayılmış sevimli delilerden biri, karılarına göz yumucu, dostlarına hoş, geri kalan her kese müsamahalı delilerden biri, insanlıkla herhangi bir münasebeti olan, her şeye iştirak etmekle iftihar duyan delilerden biri tercih edilmez mi?

 Fakat şu sözde hakimden bu kadar uzun uzadıya bahsettiğimden dolayı teessüf ederim, insanlara temin ettiğim faydaları gözden geçirmeğe devam edelim:

Bir kimse, yüksek bir bekçi kulübesinden, şairlerin dediklerine göre, arasıra Jupiter’in yaptığı gibi, beşer nevini seyrederek vakit geçirse, sefil fânilerin hayatına her taraftan hücum eden ne kadar çok âfet görür! Kirli ve iğrenç bir doğum, zahmetli ve elemli bir terbiye, etrafında herşeyden gelecek tehlikelere maruz bir çocukluk, birçok tetkike ve çalışmalara boyun eğen bir gençlik, birçok tahammülfersa (dayanılmaz)  sakatlıklarla dolu bir ihtiyarlık, nihayet, gamlı ve acı bir zaruret: ölüm. Bu bahtsız hayat müddetince mütemadiyen etrafımızı saran sayısız hastalıklar sürüsünü, hiç durmadan bizi tehdit eden kazaları, birdenbire bizi ezen maluliyetleri: en tatlı ânlarımızı hep berbat eden o acı zehiri buna katınız. Fakirlik, hapis, alçaklık, hicap, azap, pusu, ihanet, dava, hakaret, hile…. gibi, insanın hemcinsinin başına sardığı belâlardan henüz bahsetmedim… Fakat nasıl saymalı?

… Bunlar, denizin kenarlarını kaplayan kum taneleri kadar çoktur. Hangi cinayetlerden dolayı insanlar bu belâlara lâyık oldular?

 Hangi kızgın tanrı onları bu sefalet uçurumunda yaşamağa mecbur etmiş olabilir?

 Bunun hakkında ne düşündüğümü söylerdim ama, onu şimdi yapmağa mezun değilim. Kati olan bir şey varsa, bütün bunlar üzerinde ciddiyetle düşünecek bir insan, Millet kızlarının misalini, teessüfe şayan görülmesine rağmen, tasvibe meyledebilir.

Hayattan iğrendiklerinden dolayı kendilerini öldürmek hevesine kapılan insanlar kimlerdir?

 Bunlar bilhassa, kendilerini hikmete vermiş kimseler değiller midir?

Burada, Diogenes’lerden, Ksenokrates’lerden, Cato’lardan, Cassius’lardan ve Burutus’lardan bahsetmiyorum; Chiron, ki ölmezlikten müstefit olabilirdi, ölümü tercih etmedi mi?

 f39} Hikmet bütün insanları eline alsaydı işte bakınız ne olurdu. Az zaman sonra dünya boşalır, o vakit yeni bir adam yapmak için yeni bir Prometheus’a ihtiyaç olurdu. Fakat ben bütün bu dertleri birbirinden ayrı binbir tarzda yumuşatmasını bilirim; fânilere cehalet ve gafleti dağıtırım; kâh daha mesut bir taliin tatlı ümidini yollar, kâh ayaklarına sevimli şehvetin bir günlük güllerini serperim. İyiliklerim onları teshir eder ve, ecel perisi, eğirecek ipliği kalmamış, hayat onları kendiliğinden terketmiş gibi olunca bile, hayat için en ufak bir tiksinme duymak şöyle dursun, onu terke sevketmesi icap eden sebepler ne kadar artarsa, onların da hayata bağlılıkları o nisbette artar.

Benim iyiliklerim vasıtasiyledir ki her yerde, yılların yükü altında ezilmiş ve artık bir insan yüzüne sahip olmayan birçok ihtiyarların hayata pek kuvvetle bağlı oldukları görülmektedir. Bunlar kekelerler, saçmalarlar, ağızlarında artık diş kalmamıştır; kel başlarında tek tük birkaç beyaz tel gölülür, buna rağmen, hayatı o kadar severler ki, delikanlı yerine geçmek için ellerin

den geleni yaparlar. Kimi ak saçlarını boyatır, kimi kılı kalmamış kafasını, yabancı bir zülüf altında saklar. Biri boşalmış çene kemiklerine, kendine benziyen bir hayvanın dişlerini yerleştirir; öteki, bir genç kıza aşkından ölür, onun uğrunda en tecrübesiz ve en divane delikanlılardan daha fazla delilik yapar. Şu iki büklüm pirlerin, bir ayakları çukurda olduğu halde başkalarına karı olacak olan bir genç kızı trahomasız almalarına gelince, bu, iftihar mevzuu olacak kadar yayılmıştır. Fakat daha da eğlenceli olan şey, ihtiyarlığın sanki canlılar arasından çoktan hazfettiği şu çürümüş kadınları, şu cesetleri, her yere mezar kokusu yayan, ama gene her ân: Dünyada en tatlı şey hayattır, diye haykıran şu murdar kaditleri görmektir. Kalpleri şehvani arzularla doludur, hâlâ tutulmuş oldukları «Hiyyamı Rahim» i  teskinden başka bir şey düşünmezler, kendilerini helâk eden ateşi para mukabilinde söndürmeğe gayret edecek yeni bir Phaon’u her tarafta ararlar. Durmadan süslenmekle meşgul olduklarından, yüzlerini düzgünle sıvarlar; günün bir kısmını ayna önünde geçirir, senelerin tabiate yaptığı mahrem hakaretleri, her türlü vasıtalarla gizlemeğe savaşırlar. Kâh gevşek ve iğrenç memelerini gösterirler, kâh titrek ve kırık sesleriyle havlayarak, âşıklarının dinçliğini uyandırmağa çalışırlar. İçerler, genç kızlarla rakseder ve onlar gibi âşıklarına aşk nameleri yazarlar.

Herkes bu çılgınlıklarla alay eder; bunları yapanlara her yerde deli derler —gerçekten de öyledirler— onlar buna aldırmazlar. Kendilerinden memnun olarak, bir zevküsefa denizinde yüzerler; uzun yudumlarla tatlı bazları tadarlar; hülâsa, kendilerine temin ettiğim saadetten istifade ederler. Hele bütün bunları gülünç bulanlar, gelip bana: bayatını böyle nefis bir delilik içinde geçirmek, gidip kendini asmaktan çok daha iyi değildir, desinler! Vakıa bütün bu deliliklerin namusu halkın nazarında berbat edilmiştir; ama ne ehemmiyeti var?

 Namussuzluk, tesirini hiç duymadıkları hastalıklardan biridir; şayet bazen duyarlarsa, bunun verdiği nahoş hissi kovmağa muvaffak olurlar. Başınıza bir taş düşsün, işte buna dert denir! Ama ayıp, rezalet, namussuzluk, hakaret, ancak zarar vermesini istiyenleıe zarar verir. Bir dert, onu duymayana bir dert değildir. Herkes sana ıslık çalıyor; sen kendini alkışladıktan sonra, sana ne?

 İşte, insanın kendini alkışlamasına sebep, yalnız deliliktir.

Feylesofların itiraz nidalarını şimdiden işitiyorum: «Deli olmak, bahtsız olmaktır; dalâlet, cehalet içinde yaşamaktır» — Fakat dostlar, insan olmaktır bu: zira, doğrusu, doğuşuna, aldığı terbiyeye, tabiatına uygun olarak yaşayan bir kimseye neden bahtsız diyeceksiniz?

 Anlamam. Bu, mevcut olan herşeyin mukadderatı değil mi?

 Kendi tabii halinde bulunan hiçbir varlık bahtsız olamaz; aksi takdirde insan, kuşlar gibi uçmadığından, dört ayaklı hayvanlar gibi dört ayağı üzerinde yürümediğinden, boğalar gibi kafası boynuzlarla süslü olmadığından acınmağa lâyıktır, denebilirdi. Bunun gibi, güzel bir at, gramer bilmediğinden, börek yemediğinden dolayı bahtsızdır; akademi temrinlerinden hiç birini öğrenemiyor diye, boğanın ıtalii teessüfe lâyıktır, denebilirdi. Fakat at gramerci olmamakla ne kadar bahtsız değilse, insan da deli olmakla o kadar bahtsız değildir; zira delilik onun tabiatine bağlıdır. Ama işte benim ince düşünen ukalam, bana yeni bir itirazda bulunuyorlar ve «tanrılar, diyorlar, insana, tabiatın reddettiği şeyi zekâsiyle telâfi etmesi için, ilim ve sanatların bilgisini verdiler.»

Fakat rica ederim, bana şunu söyleyiniz: böceklere, nebatlara ve en küçük çiçeklere lâzım olan şeyleri o kadar büyük bir basiretle veren tabiatin, o rakik ananın, ilimler ve sanatlar insanın saadeti için elzemdir diye hükmettiği halde bunları ona vermeği unutmuş olması mümkün müdür?

İlimlerle sanatlar, tabiattan gelmezler.

Bunları Theut adlı, beşer nevinin düşmanı bir cin, insanı mahvetmek için icat etmiştir. Demek ki ilimler ve sanatlar, her hangi bir faydaları olmaları şöyle dursun, bilâkis ancak insana zarar vermek için icat edilmişlerdir; bunu Platon’un bahsettiği, alfabenin icadını yasak eden şu kralın misali çok iyi isbat eder.

Demek ki ilimler, insanın hayatına musallat öteki âfetlerin arasında dünyaya gizlice giriverdiler. Onlar doğumlarını, bütün cinayetleri ve fesatları yaratanlara, yani ifritlere, isimlerini bu menhus ilimlerden alan felâketli cinlere borçludurlar.

Altın çağının insanları bu nafile ve zararlı ilimleri hiç tanımazlardı; tabiatin Ucalarına itaat ederek insiyakların hareketlerine tatlı tatlı uyarlardı. Madem ki hepsinin bir tek dili vardı ve yalnız biribirini anlamak için konuşurlardı, o halde gramer nelerine yarardı?

 Madem aralarında hiç bir zaman boş kavgaları tahrik edecek zıt fikirler yoktu, o halde münazaraya ne ihtiyaçları olurdu?

 Hiç bir davası olmayan kimselerin, beyan ilmi nelerine yarardı?

 Ahlâkları daima temiz ve masum olan bu insanlar, cinayetleri cezalandırmak, ahlâksızlıkların önünü almak için hakim ve tedbirli kanunlar yapmağı nasıl düşüneceklerdi?

 Bunlar tanrılara hürmetle dolu olduklarından, tabiatın sırlarına nüfuz etmeğe, yıldızların mesafelerini, devirlerini, tesirlerini bilmeğe, herşeyin gizli illetini keşfetmeğe uğraşan o kâfirce tecessüse malik değillerdir. Zavallı fânilerin, zekâlarına tabiat tarafından çizilen sınırları geçmeğe yeltenince, cinayet işlemiş olacaklarına kanidirler. Göğün öte tarafında neyin mevcut olduğunu bilmek isteğine gelince, bu, kafalarından asla geçmemiş olan bir çılgınlıktır.

Altın çağının masumluğu yavaş yavaş bozulunca, muzır cinler, evvelce dediğim gibi, ilim ve sanatları icat ettiler. İlkönce bunların adedi azdı; pek az kişi bunlarla meşgul olurdu. Az sonra, Keldaniler’in hurafelere inanı ve Greklerin işsiz güçsüzlüğü yüzünden, bunlardan sayısız adette icat olundu ve herbiri zihinlere birer işkence kesildi. Zira, en ehemmiyetsizlerinden biri olan gramer tek başına bir adama bütün ömrünce eziyet etmeğe kâfidir.

Bununla beraber, bütün bu ilimler arasında, en faydalıları umumi izan (sens commun) la yani delilikle en ziyade alâkalı olanlardır. Teologlar açlıktan ölüyorlar, fizikçiler pinekliyorlar, astrologlarla alay ediliyor, münazaracılara hor bakılıyor. Hekim ise, kendi başına bütün bu kimselerden daha kıymetlidir. Sanatının güç olmasına rağmen, o ne kadar cahil, gafil, yüzsüzse, halkın hattâ en zengin prenslerin itimadını da o nisbette kolay kazanır. Esasen tıp bilhassa ekseri hekimlerin bugün tatbik ettikleri şekilde olursa, bir nevi yüze gülücülükten başka bir şey değildir; bu bakımdan da beyan ilmine epeyce benzer. Hekimlerden sonra, hukukçular sırada ikinci yere lâyıktırlar; hattâ, hakça düşünülürse, birinci yeri istemeğe lâyik değil midirler, bilmiyorum. Her ne ise, bütün feylesoflar (zira kendi hakkımda bunu söylemek istemem), onlarla alay etmekte, onlara eşek nazariyle bakmakta birebirleriyle uyuşurlar, fakat bu âlemin büyük ve küçük işlerini keyiflerine göre tanzim edenler, gene bu eşeklerdir. Bu cahiller, gelirlerini arttırırlar; hâlbuki ulûhiyetin bütün sırlarına agâh olan teolog, bir tabak kötü sebzeyi miskin miskin yer ve vücudunu kemiren haşarata karşı daimi bir savaş yapmağa mecbur kalır.

Madem ki deliliğe yakın olan ilimler bizi, daha uzak olanlardan fazla mesut eder, o halde ilimlerle hiç münasebeti olmayan kimseler, saf tabiattan başka rehberleri olmadığından, ne kadar büyük bir saadete naildirler. Onlar da beşeriyete çizilmiş sınırlar içinde kaldıkça, bu sadık rehber tarafından hiç terkedilmezler. Tabiat, onu setreden ve engel olan her şeyin düşmanıdır, ve tabiatın mükemmel eserleri, saııat tarafından bozulmamış olanlardır.

Öyle ya, bütün hayvanların en bahtiyarları, kaide ve tasannusuz yaşayıp tabiatin kanunlarından başka kanun tanımayanlar değil midir?

 Arılardan daha mesut, hayranlığımıza dala lâyık bir varlık var mı?

 Her ne kadar insan gibi beş hassaya malik değillerse de, onların mimarisi, sizinkine sonsuz derecede üstün değil mi?

 Cumhuriyetleri, sizin feylesofların tasarladıklarından bin defa daha mükemmel değil mi?

 Şimdi atı ele alalım. At, insanlığın bütün felâketlerini paylaşır, çünkü, insanla beraber yaşadığından, duygularının insan duygularıyla bir takım münasebetleri vardır .Onu cenklerin ortasında bir görünüz; kâh, hezimetin hicabından korkarak kendi kendini tahrik eder, tekmeler atar; kâr, zafer arzusiyle dolu, delik deşik can çekişen sahibinin yanında telef olur. Onu tutan şu gemleri, kanatan şu mahmuzları, ona hapishane vazifesini gören şu ahırları, durmadan eziyet veren, rahatsız eden şu kamçıları, değnekleri, dizginleri, yularları, kolanları; onu ezen, mahveden her nevi işi, gönüllü olarak kabul ettiği kul ve kölelikleri buna lâve ediniz. Böyle iken at, birçok prensin misaline uydu; intikam arzusu ona büyük bir budalalık yaptırdı. Sineklerle kuşların hayatı bin defa daha tercihe şayan değil midir?

 Bunlar insanın tuzaklarından kurtulmak şartiyle, tabiatin tatlı ilcalarına kendilerini öylece terketmekle, mesut yaşarlar. Kafeslere kapatınız, sizin beşer dillerinden kelimeler tekrar etmeğe alıştırınız, az zamanda füsunlarını, tabii güzelliklerini nasıl gaip edeceklerini görürsünüz! Letafetlerini yalnız tabiata borçlu olan şeylerin, sanatin yabancı süsleri altında gizlenen şeylerden pek üstün olduğu her bakımdan ne kadar doğrudur! Bunun içindir ki, tenasüh yoluyle, Pythagoras’ın şahsında bir feylesof olmuş olan horozu, Lucian’ın horozunu, methetmekten bıkıp usanmam. Bu horoz envai halden geçmişti. Erkek, kadın, kral, esir, balık, at; kurbağa, zannederim sünger de olarak, her şeyden tatmıştı. Nihayet insanın en bahtsız hayvan olduğuna, çünkü tahinden yalnız onun memnun olmadığına, ve tabiat tarafından bütün melekelerine çizilen sınırdan dışarıya çıkmak istediğine, hükmetti. Bu horoz, ahmakları ve cahilleri âlimlerden ve büyük dâhilerden daha fazla takdir ettiğini, Gryllus, Kirke tarafından bir domuza çevrilince, hakim Odysseustan çok daha tedbirli davrandığını ,zira bu kahramanla yeniden birçok can sıkıcı tesadüflere maruz kalmaktansa bir ahırda rahatça homurdanmayı tercih ettiğini de söylerdi.

Masalların babası Homeros, bütün insanlara sefil dediği vakit, bize hikmetin bir nümunesi olarak tasvir ettiği Odysseus’a bahtı kara sıfatını taktığı vakit, benim kanaatimden fazla uzaklaşmamışa benzer. Homeros bu sıfatı, deli olmak şerefine nail olan Paris’lere, Aias’lara, Akhilleuslara hiçbir zaman vermemiştir. Peki bu Odysseus’un neden bahtı bu kadar kara idi?

 Çünkü Pallas’ın fikrini sormadan bir şey yapmazdı, ve tabiatin kanunlarından elinden geldiği kadar uzaklaştığı gibi, haddinden fazla hikmet ve tedbir sahibi idi.

Evet, insanlar kendilerini ne kadar hikmete verirlerse, saadetten o kadar uzaklaşırlar. O zaman, bizzat delilerden daha deli olduklarından, insan olduklarını unutur, tanrı gibi görünmek isterler; Titan’ların nümunesine uyarak, ilim üzerine ilim, sanat üzerine sanat yığarlar ve bunların her birini tabiata karşı savaşmakta birer silâh gibi kullanırlar. Demek ki insanlar, hayvanların cehaletine, deliliğine ellerinden geldiği kadar yaklaşmak, hal ve tabiatlerinin üstünde hiçbir şeye teşebbüs etmemekledir ki, kendilerine eziyet eden, üzerlerine yüklenen sayısız sefaletlerin hissedilir şekilde azaldığını göreceklerdir. Bakalım, Revakilerin delillerini kullanmadan iyi bir misalle bu isbat edilmez mi!

Ey ulu tanrılar! kendilerine deli, akılsız, budala, avanak gibi güzel adlar verilmesi âdet olan kimselerden yer yüzünde daha mesut insanlar var mı?

 Belki burada ileri sürdüğüm şeyleri, çılgınca ve gülünç bulursunuz; fakat hiçbir şeyin bu kadar doğru olmadığına sizi temin edebilirim. Evvelâ ölümden hiç korkmazlar; bu da şüphesiz ufak bir üstünlük değildir. Ne kötü bir vicdanın kemirici azaplarını, ne ahret masallarının diğer insanlara verdiği boş dehşetleri, ne de hayaletlerle cadıların sebep oldukları büyük korkuları tanırlar. Onları tehdit eden dertlerin korkusu, onlara gelebilecek olan iyiliklerin ümidi, ruhlarının sükûnetini hiçbir zaman, hatta bir ân için olsun, bulandıramaz. Hülâsa, onların yürekleri, beşer hayatını mütemadiyen saran bir yığın gailenin tesiriyle parçalanmaz. Onlarda ne hicap ,ne korku, ne hırs ne kıskançlık, ne şefkat vardır. Hayvanların budalalığına çok yaklaşacak kadar bahtiyar olduktan maada, teologlara göre hatâdan masun olmak üstünlüğüne bile maliktirler.

Ey, bütün insanların en delisi, sen ki hikmete ermek istersin! gece gündüz ruhunu parçalayan bütün meşakkatleri, bütün endişeleri, rica ederim, biraz tart! Bu hikmetin ömrünün her ânına serptiği dikenlere bir göz at! O zaman teveccühüme mazhar olanları ne kadar çok dertten vikaye ettiğimi nihayet anlayacaksın! Daima neşeli ve memnun olan onlar, yalnız, durmadan çalmak, şarkı söylemek, gülmek, eğlenmekle kalmazlar, gülüp oynamaları, zevkleri bütün etraflarındakilere de saçarlar. Sanki tanrılar onları ancak insan hayatının gamını gidermek için dünyaya bahşetmiş! Bunun içindir ki bütün diğer şeyler hakkında başka başka hisseden insanlar, deliler hakkında biribirlerine uyarlar. Onları ararlar, severler, okşalar, muhafaza ederler, beslerler, felâketlerinde yardım ederler, nihayet onlara ceza görmeden her şeyi yapmağa ve söylemeğe müsaade ederler. Bütün tabiat onlara zarar vermekten o kadar uzaktır ki ,en yırtıcı hayvanlar bile, sanki masum olduklarını tabii olarak hissediyorlarmış gibi, onlara hürmet eder ve hiç bir fenalık yapmazlar. Delilere böylece tazim ve hürmet etmek, pek haklıdır ;zira onlar, tanrılara ve bilhassa bana tahsis olunmuşlardır.

Esasen, en büyük krallar, delilerle yaşamakta o kadar haz duyarlar ki, krallar arasında, deliler olmadan ne yiyebilen, ne gezebilen, ne de bir ân yaşayabilen birkaç tane vardır. Onlara, gösteriş için yanlarında bulundurdukları, tatsız ve asık suratlı feylesoflardan çok daha fazla kıymet verirler. Bu tercih, bence, ne hayrete şayan ne de anlaşılması güçtür. Bu hakimler prenslere söyleyebilecek yalnız gamlı ve nahoş şeyler bulurlar. Bilgilerine mağrur olduklarından, bazen onların nazik kulaklarını sert ve dokunaklı hakikatlerle tahriş etmek cüretinde bile bulunurlar. Deliler, bilâkis, binbir mütenevvi haz tedarik ederler; her ân onları eğlendirir, avutur kahkahalarla güldürürler.

Fakat benim delilerimin muhakkak hakir görülmemeğe lâyık, başka bir iyi vasıfları da, bütün insanların yegâne samimi ve doğru sözlüleri olduklarıdır. Hâlbuki hakikatten daha güzel ne vardır?

 Alkibiades, Platon’da, hakikati çocukluğun ve şarabın söylettiğini, istediği kadar desin; Euripides’in, şu güzel sözde: deli, delilikler der, gayet iyi söylediği gibi, bu şeref, yalnız bana aittir. Delinin ruhunda ne varsa yüzünde yazılıdır, ağzı bunu gizlemeden söyler; hâlbuki, ayni Euripides’e göre, hakimin iki dili vardır, biri hakikati söylemek, öteki icap ederse gizlemek için. Hakim, beyazı siyaha, siyahı beyaza çevirmek hünerine sahiptir; ağzı, hem soğuğu hem sıcağı üfler, sözleri de ekseriya düşüncelerinden pek uzaktır.

Etraflarını saran bütün debdebeye rağmen, prensler, kendilerine hakikati söyleyecek kimseleri bulunmadığından ve hakikati gizliyen müdahenecileri dost edinmeğe mecbur olduklarından ,bana bedbaht görünüyorlar. «Fakat, denecek, prensler hakikati duymağı sevmezler, bunun için kendilerine hoş şeylerden ziyade doğru şevleri söylemeğe cüret ederek bir takım hakimlere rasgelmek korkusuyla, hakimlerin meclisinden kaçınırlar» bunda sizinle beraberim, krallar hakikati sevmezler. Fakat bu, delilerimin ağzından yalnız hakikatleri değil, en sarih hakaretleri zevkle dinlediklerine, kendilerince bir feylesofu aşmağa kâfi bir sözün, delinin ağzında onları eğlendirdiğine şaşmak için ayrıca bir sebeptir. Hakikat, tahkir etmezse, hoşa giden safdil bir tarafa maliktir; tanrılar, tahkir etmeden onu söylemek kabiliyetini delilere vermişlerdir. Aşağı yukarı ayni sebepledir ki, zevklere ve saçmalara tabii olarak çok meyli olan kadınlar, umumiyetle delilerle beraber olmaktan pek hoşlanırlar; bunda buldukları başka bir fayda da delilerle yaptıkları her şeyi ekseriya ciddiyet işin içine epeyce karıştığı halde oyun ve hezeliyat diye kabul ettirmekten ibarettir. Fakat kadınlar, bilhassa budalalıklarını boyayarak örtmek mevzuubahs olunca, ne kadar marifetlidirler!

Delilerin bahtiyarlığına dönelim; hayatlarını sevinç ve zevk içinde geçirdikten sonra, ölümden korkmadan, onu hissetmeden, bu dünyadan çıkıp dosdoğru cennete giderler; orada da bahtlı ruhları sıhhatli bir işsizlik içinde en nefis hazları tadar.

Şimdi bana, tasavvur edebileceğiniz en hâkim adamı veriniz; onu benim delilerimden biriyle mukayese edelim. Bu adam, çocukluğunu ve gençliğini binbir türlü ilmi öğrenmek için eziyet çekmekle geçirir; en güzel günlerini, uykusuz gecelerde, zahmetlerde, işlerde ziyan eder. Ömrünün bütün geri kalan kısmında en ııfak bir haz duymaz. Her zaman fakir, sefil, gamlı, neşesizdir ; kendi kendine bir yüktür, başkalarına da tahammülfersadır; renksizlik, zaiflik, ihtiyarlık ve her nevi sakatlıklar, mesleğinin ortasında gelip üzerine yüklenir, nihayet o başka insanların yaşamağa başladıkları bir yaşta ölür. Vakıa, doğrusunu söylemek lâzımgelirse, hiç yaşamamış bir insan için ölüm saatlerinin hepsi müsavidir, işte, meşhur hakimin muhteşem tasviri.

Fakat Revakın kurbağalarının bağırtılarını işitiyorum: Revakiler şöyle derler: «hiçbir şey bunaklık kadar teessüfe şayan değildir. Hâlbuki büyük delilik bunaklığa yaklaşır, daha doğrusu, bunaklığın ta kendisidir.

Bir bunak nedir?

 Zihni şaşırmış bir insan değil mi?

Böyle muhakeme etmek, hezeyan etmektir. Bu itirazı da tuzla buz etmeğe çalışalım; fakat Musa’lar beni terketmemek şartiyle. İleri sürülen delil son derece ince, fakat sağ duygu sahibi geçinmeği o kadar istiyen munazaracılar hiç olmazsa Sokrates’in Platon’da, bir Venüs’ü ikiye bölmekle iki Venüs; bir Cupido’yu, ikiye bölmekle, iki Cupido yapılır dediğini hatırlamalı, binaenaleyh başka bunaklıklar olabileceğini düşünmeli idiler. Gerçekten, bütün bunaklıklar meşum değildir. Böyle olmasaydı Horatius, sevimli deliliğe tutulmuş değil miyim?

 demezdi, Platon, hayatın en büyük nimetleri arasında, şairlerin, peygamberlerin ve âşıkların deliliklerini saymazdı; Sibylla, dindar Aeneas’ııı teşebbüsünü delice diye vasıflandırmazdı. Demek ki iki türlü bunaklık var. Bir tanesi vardır ki bu, ahretin mel’un kızıdır. Zalim Furia’lar, korkunç yılanlarını fânilerin kalplerine atıp harbin çılgınlıklarını, doymaz bir altın hırsını ,ayıp ve caniyane aşkı, ve baba katlini bu neviden bütün diğer cinayetleri üfledikleri vakit, yahut müthiş meşalelerini kabahatli fânilerin cani ruhlarında çılgıncasına sallıyarak, onlara eziyet ettikleri vakit, bu bunaklığı dünya yüzüne yayarlar. Başka bir tanesi vardır ki bu, birincisinden pek farklıdır. Vazifesi bütün insanlara saadet vermek olan bu nevi, varlığını benden alır. Bu bunaklık ruhu kavrayan, hayatın bütün meşakkatlerini, bütün endişelerini, bütün elemlerini, unutturan, ömrü bir haz deryasına daldıran leziz bir hülyadan ibarettir. Cicero’nun, Atticus’a yazdığı bir mektupta, pek çok belânın nahoş şuurunu içimizden hazfetmek kudretine malik olduğundan, taunların en büyük armağanı telâkki ettiği şey, işte bu tatlı hülyadır. Hakimlerin hüneriyle deliliklerin en hoşundan mahrum edilen bir Grek’in aramış olduğu, işte bu hülyadır. Tiyatroda günlerce yalnız oturmuş, dünyanın en güzel komedyalarını dinliyormuş gibi gülüyor, el çırpıyordu. Hâlbuki bir şey işitmiyordu. Sosyal hayatın bütün vazifelerini yerine getiriyordu; iyi dost, müsaadekâr bir koca, hizmetkârlarına müsamahalı bir efendi olan bu adam ,tıpasız bir şişe için gazabe gelenlerden değildi. «Zalim dostlar! Bana iyilik etmek şöyle dursun, beni zevklerimden ayırarak, saadetimi ‘teşkil eden bir hayalden mahrum ederek, beni öldürüyorsunuz!» Böyle konuşmakta çok hakki vardı; bu mesut ve tatlı deliliğe, tıp tarafından mahvedilmesi lâzım gelen bir hastalık gözü ile bakanlar, pek kabaca yanılıyorlardı; bunlar, çöpleme otuna, kendilerine bu ot verilmekte olan bir kimseden daha ziyade muhtaçtırlar.

Zaten duygularla, zihnin bütün hayallerinin birer delilik olduğunu kesip atmadım. Meselâ, şaşı olduğundan bir katırı eşek sanan, yahut en berbat destana ulvi bir şiirmiş gibi hayran olan bir adam, ilkönce bir deli telâkki olunmayacaktır. Hâlbuki, muhakemesi, duyguları kadar karışmış olduğundan mutat örf ve âdetlere zıt bir bozukluğu sürekli olarak muhafaza eden bir kimseye bu ünvan kolayca bahşolunacaktır. Meselâ, bir eşeğin anırdığını ne zaman duyarsa, nefis bir senfoni dinlediğini tahayyül eden, yahut sefalet ve aşağılık içinde doğmuş olduğu halde kendini Craesus kadar zengin ve kudretli sayan bir insan işte böyledir, denebilirdi. Bu cins delilik, ekseriya olduğu gibi, neşe ile beraber olunca, hem onu duyanları, hem de kendileri deli oldukları halde başkalarında görenleri, çok eğlendirir. Kudretimin ekseriyetle zannolunduğundan çok daha geniş olduğu işte bundan anlaşılır. Her tarafta delilerin biribirlerine güldükleri ve böylece kendilerine karşılıklı haz temin ettikleri görülür. Ekseriya en delisi, daha az deli olana, daha samimiyetle güler.

Bence, ne kadar delilik cinsine sahipsek o nisbette daha mesuduz fakat bana has olan delilik cinsinden dışarı çıkmamak şartiyle, bu cins o kadar umumi ve o kadar yayılmıştır ki, ömrünün her saatinde hakim olan ve kudretimin herhangi bir tesirini ara sıra duymayan bir insanın, arzın bütün sathı üzerinde bulunduğundan şüpheliyim. Bütün fark şudur ki, meselâ bir helvacı kabağını bir kadın sanan kimseye her yerde deli nazariyle bakılır, çünkü bu cins delilik mutat değildir; hâlbuki Penelopeden daha iffetli bir karısı olduğuna kani olmakla bahtiyar olan, ve kadın birçok âşığa oldukça iyi muamele ettiği halde, tatlı dalâleti içinde yaşıyan bir insan, hiç bir zaman deli olarak telâkki olunmaz, çünkü bu, olağan bir şeydir; denebilir ki her kocanın başına gelir.

Avdan başka şey sevmeyen bu kimseler ayni sınıfa konabilirler; onlarca boruların sert ve nahoş sesini, köpeklerin pek çirkin ulumalarını işitmek pek büyük bir zevktir.

Zannederim bunlar, köpeklerinin sidiğini, sanki misk imiş gibi, şehvetle koklarlar. Bir vahşi hayvan parçalamak ile zevktir! Öküzlerin ve koyunların uzuvlarını kesmek, koparmak, ayak takımına bırakılan aşağı ve zelil bir meşgaledir; fakat vahşi bir hayvanın titriyen uzuvlarını koparmak, ancak kahramanlara mahsus asil ve şanlı bir faaliyettir. Bu heybetli tören, diz çökerek, baş açış, bu işe tahsis edilmiş bir bıçakla (zira başka bir tanesini kullanmak cinayet olurdu), muayyen hareketlerle, bir nevi dini hürmetle yapılır; o esnada hazır olanların hepsi, kurban kesenin etrafında sıralanmış olarak, hürmetkar bir sükût içinde, belki bin defadan fazla görmüş oldukları bu sahneyi, fevkalâde güzel ve yeni bir şey imiş gibi hayranlıkla temşa eder. Ne mesut o fâni ki, kendine hayvanın etinden ufak bir parça tatmağa müsaade olunmuş! Bu, ailesinin en şanlı lâkaplarından biri gibi baktığı bir şereftir. Bu gibi azimli avcıların bütün kazandıkları, sonunda, takip ettikleri ve yedikleri hayvanlara yakın derecede vahşi olmalarıdır. Buna rağmen gerçekten krallara lâyık bir hayat sürdüklerine pek kanidirler.

Avcılara epeyce benzeyen bir cins deli de, bina yaptırmak hususunda teskin olunamayan bir ihtirasın pençesi altında bulunan kimselerdir. Bunlar yaptıklarını yıkar, yıktıklarını yaparlar; durmadan dört köşeleri yuvarlağa, yuvarlakları dört köşeye çevirirler, nihayet esaslı surette mahvolurlar; ne evleri, ne de yiyecek ekmekleri kalır. Ne ehemmiyeti var?

 Hiç olmazsa gayet hoş birkaç yıl geçirmişlerdir.

Bunlardan sonra, simyacılar gelir. Kafaları daima yeni sırlarla dolu olarak eşyanın mahiyetini değiştirmeğe koyulurlar, madenleri değiştirmek isterler ve, dağdan tepeden giderek, hiç yakalayamayacakları bilmem hangi mevhum zübdenin peşinde koşarlar. Tatlı bir ümidin dumanlarıyla sarhoş olduklarından, ne zahmetten ne de çalışmadan kaçınırlar ve hergün kendilerini hoşça aldatan yeni bir dalâlet icat etmekte harikulâde verimli olan zihinleri, onları öyle bir sefalete götürür ki, en küçük fırını yapmağa bile ellerinde para kalmaz. Bu hale bir kere düşünce, hoş rüyaları onları henüz terketmez, bütün cehtlerini, artık takip edemedikleri o saadetin peşinde koşmağa başkalarını tahrikte kullanırlar, bu son çareden mahrum olsalar da şu güzel sözü düşünerek kâfi derecede teselli bulurlar: Büyük işlerde, cüret etmiş olmak kâfidir. Belki o zaman insana bu kadar büyük bir teşebbüsü başarmak için kâfi uzunlukta bir ömür verilmediğine esef ederler.

Kumarbazlara gelince, onları delilerim arasında saymalı mıyım, bilmiyorum. Vakıâ, hergün arzettikleri temaşadan daha delice ve daha gülünç bir şey yoktur. Bazen aralarında öyleleri görülür ki, bunlar zarların sesini işitince, kalplerinin attığını ve çarptığını duyarlar. Bazıları da, kazancın tatlı ümidiyle durmadan aldanarak talihlerinin gemisini gelip tesadüfün tehlikeli kayasına çarptırır ve parçalarlar; kazadan çırıl çıplak kurtulan bunlar, nihayet dolandırıcı olurlar, Fakat garip bir namus saikı ile kendilerini soyanları aldatmaz, başka oyuncuları aldatırlar. Kuvvetten düşmüş ve hemen hemen kör birtakım İhtiyarların, burunlarında gözlük, hâlâ oynadıkları görülür; bazı ihtiyarlar da iyice müstahak oldukları nakris hastalığı parmaklarını kaskatı edince, bir kimseye para verip kendileri için zar attırırlar. Kumarbazlar bütün bu bakımlardan muhakkak benimdirler; fakat kumarbazları çılgınca bir hırs o kadar sık yakalar ki onları Furia’lara gönderirsem, daha iyi ederim, sanıyorum.

Fakat iste, muhakkak surette tamamen bizden kimseler: Mucizelere ve fevkalâde şeylere ait şu gülünç masalları dinleyen ve anlatanlardan bahsetmek istiyorum. Hakiki hayatlara, ruhlara, cadılara, cehennem ve bu nevi başka fevkalâde şeylerin hepsine ait ve bütün şu inanılmaz hikâyeleri, ne büyük zevk ve ne kadar teşnelikle dinlerler! Hikayeci akla yakın olmaktan ne kadar uzaklaşırsa, dinleyicilerine o derece tesir yapacağından ve onların aç kulaklarını hoş bir tarzda gıdıklıyacağından emindir. Bununla beraber, bütün bu şeylerin ancak söyleyen ve dinleyenlerin can sıkıntılarını gidermeğe müncer olacağını zannetmemeli; bunların daha sağlam bir faydaları vardır: Rahiplerin ve keşişlerin tencerelerinin kaynamasına yararlar.

Bu delilerle, velilerin himayesine çılgınca itimat ederek en tatlı ümitlerle oyalananlar arasında büyük bir fark yoktur. Biri, sabahleyin Hristiyanların Polyphemos’u, Christophorus’un bir tasvirini yalıut devasa bir heykelini görmek saadetine nail olursa bütün gün kendine hiçbir fenalık gelmeyeceğine inanır; öteki, cenkten sağ salim çıkacağından emindir çünkü savaştan önce Barbara’nın heykeline küçük bir duada bulunmuş; üçüncüsü, yakında zengin olacağından şüphe etmiyor, çünkü haftanın muayyen günlerinde, veli Erasmus’un tasvirini ziyaret etmekte, ta6virin önünde küçük mumlar yaktırıp küçük dualar mırıldanmakta hiç kusur etmez, başkaları, kendileri için payen’lerin Herakles ve Hippolytos’un yerini tutan bir veli Georgius uydurmuşlar. Bunun atını kıymetli tokalar ve koşumlarla süslüyorlar; tanrıların Styks üzerine yemin ettikleri gibi miğferine yemin edecek kadar tazim ettikleri bu biniciye yaptıkları ibadeti az kalsın ata da yapacaklar. Papa’nın verdiği afivlere rahatça bel bağlayanlara ne diyelim?

 Bunlar, bu afivlerin tesirinden o kadar ümitlidirler ki arafta geçirecekleri zamanı adeta kum saati ile sayar, bu müddetin asırlarını, senelerini, aylarını, günlerini ve saatlerini matematik cetvelleri tanzim edecek derecede doğru hesap ederler.

Herhangi bir hilekâr sofunun kendi zevki yahut menfaati için icat ettiği bazı muskalara, bazı sihri dualara güvenle dolu olarak, zenginlikler, şan ve şeref, zevkler, güzel yemekler, bozulmaz bir sıhhat, uzun ömür, dinç bir ihtiyarlık ve nihayet gökte İsa’nın yanında bir yer bekliyen şu ötekilere ne dersiniz?

 Bu son şerefe gelince, onlar bundan elden geldiği kadar geç müstefit olmak isterler. Ancak, bu dünyanın zevkleri, onları tamamen terketliği, zevklerin bir tekini bile muhafaza edemedikleri vakittir ki cennetin lâhuti hazzını tatmaya razı olurlar.

Bir tacir, bir asker, yahut bir hâkim yaptığı çapulculukların kendine temin ettiği para yığınından ufak bir sikke ayırıp şu dindarca saçmalara kullansın; bundan fazlasına lüzum yok: hemen hayatının bütün pisliklerinden ruhunun temizlendiğine inanır. Yalan yere yeminleri, hayasızlıkları, kavgaları, sefaletleri, katilleri, ihanetleri, hilekârlıkları, her şeyi, her şeyi o küçük para sikkesi temizlemiş, o kadar iyi temizlemiştir ki, adam bunlara yeniden başlamaktan başka bir işi olmadığını sanır.

Hergün mezamirden birkaç ayeti ezbere okumakla cennete gitmekten geri kalmayacaklarına kani olan insanlardan daha delileri, dolayısiyle daha bahtiyarları bulunabilir mi?

 Söylenene bakılırsa, bu ayetlerin sihri meziyetini bulan, müstehzi bir şeytanmış. Kurnazdan ziyade hoppa olan bu şeytan, veli Bernard önünde bu güzel sırra sahip olmakla övünecek kadar ihtiyatsızlık etmiş; fakat kendinden daha kurnazına çatmış ve keşiş şeytanı yakalamış. Bununla beraber, duyunca kızarmaktan kendimi güç menedebildiğim bütün bu çılgınlıklar, yalnız halk tarafından değil, rahipler ve teologlar tarafından da tasvip olunur.

Ayni derecede deli ve hoş kimseler de muhtelif memleketlerin hâmiliğine yükseltilen şu velilerdir. Her küçük ülkenin hususi merasimlerle taziz ettiği, kendine has faziletlere malik bulunan hâmisi var. Meselâ, biri diş ağrılarını iyiletir, öteki lobsa kadınların imdadına yetişir; şu veli, çalınmış eşyayı geri verdirir, öteki, deniz kazasından vikaye eder, bir başkası da koyun sürülerini muhafaza eder, ilâh… Bu aziz hamilerin bütün faziletlerini burada bildirmek isteseydim, sözümü hiçbir zaman bitiremezdim. Bazıları vardır ki, bunlar, kendi başlarına bir1kaç fazilete birden maliktirler. Meselâ Tanrının anası böyledir. Denebilir ki halk ona oğlundan daha fazla kudret atfeder.

Fakat insanlar, bu İlâhi hamilerden, delilikle alâkadar olan şeylerden başka şeyler isterler mi?

 Bazı mabetlerin duvarlarını hattâ kubbelerini dolduran o kadar çok adak arasında bir tanecik gördünüz mu ki, delilikten kurtulmuş yahut bir parçacık dalıa hakim olmuş olmak dolayısiyle oralara asılmış olsun, Biri, bir deniz âfetinden kurtulmuştur; öteki göğüs göğüse dövüşürken aldığı mühim bir yaradan iyileşmiştir. Beriki, çengin hararetli ânında, cesaretli olduğu kadar talili bir tarzda kaçtığından dolayı, öteki, asılmışken hırsızların dostu bir velinin tesiriyle darağacından düştüğünden ve bütün gayretiyle yolcuları soymağa yeniden başlayabildiğinden dolayı Hakka hamdüsenada bulunur. Burada, mahpesinin kapısını zorla kırıp adaletin elinden kaçan bir şeririn nezrini, şurada, sıtmadan tabii olarak iyileşip, hastalığın daha uzun sürmemiş olmasından dolayı kızan hekiminin tamahını aldatmış olan bir adamın teberruunu görüyoruz. Bu kimse kendine ölsün diye verilen bir zehirde ilâç bulmuş; bu yüzden heba olan parasına ve zahmetlerine acıyan karısı büyük bir keder içinde; arabası devrilen şu adam, atlarını evine sağ salim getirmek saadetine nail olmuş; bir başkası, bir binanın üstüne çöken enkazların altında ezilmediğinden dolayı bir veliye teşekkür etmiş, sevgilisinin kocası tarafından baskına uğrayan bir âşık, vartadan poturu temiz kurtulmak bahtiyarlığına nail olduğundan bu mesut sergüzeştin hatırasını takdis etmiş. Bunların hiç ama hiçbiri henüz, delilikten kurulabildiklerinden dolayı Hakka teşekkür etmiş değildir. Bu lâtif delilik o kadar tatlı, o kadar hoştur ki, insanlar, ondan mahrum olmaktansa herşeyden vazgeçmeğe hazırdırlar.

Fakat, neden hurafelerin bu cesim okyanusunda açılayım?

 Vergilius’un dediği gibi, Haktan yüz, ağız, dil ve demir gibi bir ses almış olsaydım bile yeryüzündeki bütün delilik cinslerinden haber vermek işini sonuna kadar başaramazdım. Muhakkak olan şudur ki, bütün Hristiyanların hayatı bu cinsten birçok delilikle doludur. Bu çılgınlıklara rahipler müsaade ederler, hattâ bunları tahrik ederler. Çünkü bu sayede elde ettikleri menfaati pekâlâ bilirler.

Bütün bu deliliklerin ortasında, izaç edici bir hakim kalkıp şu hakikatleri ilân etsin: «Hakimce yaşamakladır ki müessif kazalardan sakınırsınız, günahlarınız, yalnız rahiplere verdiğiniz para ile değil, fakat günah korkusu, göz yaşları, uykusuz geceler, dualar, oruçlar ve bütün diğer «âmâli hasene» ile affolur Şu veya bu velinin hayatını taklit etmekledir ki onun himayesine istihkak kazanırsınız». Böyle bir adamın gevezelikleri, ruhları ne kadar tatlı dalâletten toptan mahrum eder. Bu adam vicdanlara nasıl bir karışıklık sokar! Bir düşününüz.

Yaşamakta iken kendi cenaze merasimlerini en ince teferruata kadar tanzim eden, alaya iştirak edecek meşalelerin, davetlilerin, mugannilerin, para ile tutulan ağlayıcı (nevhager) ların adedini tesbit eden delileri de bir önceki sınıfa sokalım. Sanki bunlar mezarda iken debdebeli cenaze alaylarının zevkini tatacaklarmış yahut ta cesetleri bütün bu heybet olmadan gömülseymiş, ölmüş olmaktan utanacaklarmış gibi. Sanki bunlar için ölüm, teşrifat nazırlığı mesnedi imiş ve kendileri de şimdiden törenler ve ziyafetler tanzimini meşkederlermiş gibi.

Muhtelif deli sınıflarının hepsini büyük bir acele ile gözden geçirirken, ayak takımının en aşağısının ahlâk ve meyillerine sahip olmakla beraber asaletlerinin boş Unvanlarını methetmekten geri durmayan kimseleri de unutmayalım. Biri Aeneas’tan, öteki Brutus’tan, bir üçüncüsü Artus’tan geldiğini söyler. Gederinin heykel ve resimlerini her tarafta teşhir ederler. Cetlerinin ve cetlerinin bahalarının can sıkıcı silsilesini durmadan size tekrar ederler, ağızlarında eski ad ve lâkaptan başka bir şey yoktur ve bütün uzun sözlerine rağmen onlar ancak heykeller kadar ebleh ve meydana vurdukları görünüşlerinden ekseriya daha da kıymetsiz kimseler olarak telâkki olunurlar. Bütün bunlara rağmen, izzetinefis onlara mesut bir hayat geçirtir. insan adına bile lâyık olmayan bu ahmak hayvanlara birer tanrı gibi riayet edecek kadar deli kimseler bile bulunur.

Lâkin burada izzetinefsin mesut kıldığı bir yahut iki cins deli ile neden iktifa edeyim?

 İzzetinefis her tarafa birbirinden farklı binbir tarzda saadet yaymıyor mı?

 Bir tanesi, maymun kadar çirkin olduğu halde kendini Nirea kadar güzel sanır; öteki kendine bir ikinci Eukleides nazariyle bakar, çünkü pergel yardımiyle birkaç hat çizmeğe muvaffak olmuştur. Bir üçüncü musikiye, kılıktan yana tabiatın en büyük sillesine uğramış eşekten daha fazla kabiliyeti olmadığı, sesi horozun sesi kadar nahoş ve kısık olduğu halde, Hermogenes kadar iyi teganni ettiğini tahayyül eder.

Öncedekiler kadar hoş bir delilik nevi de hizmetlerinde bulunanların meziyet ve hünerleriyle —sanki Hak bunları kendilerine bahşetmiş gibi— gururlanan ve övünen kimselerin deliliğidir. Seneca’nın bahsettiği şu mesut zengin işte böyle idi. Bu adam, ne zaman bir masal anlatsa, yanında daima, isimleri kendine gizlice söyleyecek hizmetkârlar bulundururdu ve hayatı artık bir nefhacikten ibaretken en meşhur pehlivanlarla cenge cüret etmeğe hazırdı, çünkü yanında bulunan bütün esirlerin kuvvetine malik olduğuna inanırdı.

Burada güzel sanatlarla iştigal edenlerden bahse lüzum var mı?

 Bunların hepsinde izzetinefis o kadar tabiidir ki, dâhilik şöhretini terketmektense babadan mevrus küçük servetlerinin bütününü terketmeğe razı olmayan belki aralarında bir tane yoktur. Bilhassa aktörler, musikişinaslar, hatipler ve şairler böyledirler. Ne kadar az hüner sahibi iseler, o derece kibirli, gururlu ve nahvetlidirler. Bununla beraber, bütün deliler, kendilerini alkışlayan başka deliler bulurlar; zira bir şey ne kadar sağ duygunun aksi ise, o kadar çok hayranları kendine cezbeder; en fena olan şey, daima ekseriyeti okşıyan şeydir; bundan da tabii bir şey yoktur, mademki, size evvelce dediğim gibi, insanların büyük ekseriyeti delidir, imdi mademki en cahil sanatkârlar, küçük şahıslarından daima pek memnun ve ekseriyetin hayranlığına naildirler, neticede kendi kıymetleri hakkında müsait fikri ortadan kaldırmaktan, onları daha mütevazı yapmaktan ve hayranlarının adedini pek fazla azaltmaktan bafjka bir şeye yaramayacak olan hakiki hünerleri kazanmak için nihayetsiz zahmetlere katlanırlarsa, pek yanlış hareket etmiş olurlar.

Tabiat, izzetinefsin mesut armağanlarını yalnız fertlere vermiş değildir. Umumiyetle her kavim, her millet, hattâ her şehir bunlardan oldukça bol bir miktara mazhar olmuştur. Ingilizler, güzel adam, iyi musikişinas ve ziyafetlerinde kerim olmakla övünürler.

İşkoçyalılar, asaletleri, ünvanları, krallarının hanedanı ile olan sihriyetleri ve iskolâstik münazaralardaki harikulade incelikleri ile iftihar ederler.

Fransızlar, nezaket iddiasındadırlar;

Parisliler bilhassa Sorbonne’larında en âlim teologia mektebine sahip olmakla gururlanırlar.

Edebiyat ve belâgate münhasıran sahip olduklarına kani olan İtalyanlar, kendilerini dünyanın barbarlık zulmetlerine dalmamış biricik kavmi sanırlar. Aralarında bu tatlı dalâleti en ziyade talanlar Romalılardır; eski Romalıların büyüklüğünden sayıklar ve onlardan bir şeyler tevarüs ettiklerine iyice inanırlar.

Venedikliler, asaletlerini düşünmekle, Grekler ilimlerin mucitleri olduklarını düşünüp eski kahramanlarının sıfatlarını kendilerine takmakla bahtiyardırlar.

Türkler ve arzın dörtte üçünü kaplayan doğru dine salik olmakla övünürler, hurafelere inanan alçak kimseler telâkki ettikleri Hristiyanlara yukardan aşağıya bakarlar.

Çok daha bahtiyar olan Yahudiler mesihlerini tatlı tatlı bekleyerek yaşar ve bu arada daima Musa’nın dinine bağlı kalırlar. ispanyollar dünyanın en büyük askerleri geçinirler; yüksek boylarından gururlanan Almanlar, sihirden anladıklarım, büyük sihirbaz olduklarını iddia ederler.

Daha fazlasına lüzum yok; izzetinefsin nasıl her yerde en tatlı zevkleri, hem ayrı ayrı şahıslara, hem de bütün insanlara birden saçtığını size göstermek için bu kadarı kâfidir sanırım. Bu hayırlı izzetinefsin, kendine tıpatıp benzeyen bir de kız kardeşi vardır, o da yüze gülücülüktür. Öyle ya, kendine yüze gülücülük izzetinefistir, başkasının yüzüne gülmek ise yüze gülücülüğün kendisidir. Vakıa bugün yüze gülücülüğün oldukça kötü bir şöhreti vardır, fakat bunu yalnız, varlıklardan ziyade adlara dikkat eden kimselerde görüyoruz. Bunlar, yüze gülücülüğün sadakatle beraber yaşıyamayacağını sanıyorlar, aldanıyorlar. Hayvanlar bile onlara bunun aksini isbat eden misaller verebilirlerdi. Köpekten daha yüze gülen ayni zamanda daha sadık bir hayvan var mı?

 Sincaptan daha okşayıcı, ayni zamanda insana daha dost bir hayvan var mı?

 Bu misaller, onları ikna etmek için kâfi gelmelidir. Meğer ki kükreyen arslanların, kötü kaplanların, yırtıcı parsların insana bu masum hayvanlardan daha fazla iyiliği olduğunu iddia etsinler. Birtakım zavallıları berbat, maskara etmek için hainlikle istihzanın kullandıkları bir nevi barbarca yüze gülücülük te var; bunu ben çok iyi bilirim. Fakat benim yanımda bulunanın bu gibi nefrete lâyık vasıfları yoktur; hoş görünme ile tatlılığın kızı olan bu yüze gülücülük fazilete, Horatius’un bahsettiği faziletin tam zıddı şu somurtkan, çekilmez adamcıllıktan daha çok yaklaşır: cesareti canlandırır, sıkıntıları giderir, gevşeklikten kurtarır, ahmaklığı mahveder, acıyı hafifletir, yırtıcılığı yumuşatır, hiddeti teskin eder. Geçici sevgiye kuvvet ve bağlılık verir. Çocukları, ilimlerin tahsiline teşvik eden, hoşluğu ile en hüzünlü ihtiyarların bile içini açan, övmenin hoş kıyafetine bürünmüş olarak prenslere, gücendirmeyecek nasihatler ve dersler verdiren odur. Hulâsa, bütün insanlara, kendileri hakkında iyi bir kanaati ve kendilerine sevgiyi verir; bu da bahtiyarlığın en büyük kısmını teşkil eder.

İki katırın nasıl bir zevkle sürtüştüklerine bir bakınız. İşte belâgatin mühim bir kısmı, tıbbın pek büyük bir kısmı ve diyebilirim ki, bütün şiir bundan ibarettir. Neticede hayatın bütün hoşluğunu, bütün tatlılığını yapan budur. Belki bana: «Aldanmış olmak büyük bir derttir» diyeceksiniz; bilâkis, «aldanmamış olmak pek büyük bir derttir», diyiniz. İnsanların bahtiyarlığını, eşyanın kendinden ibaret sanmak, çılgınlığı ifrata vardırmaktır. Bizi yalnız kanaatler bahtiyar eder. Dünyada herşey o kadar karanlık ve mütehavvildir ki, hiçbir şeyi kati olarak bilmek mümkün değildir. Yahut ta, bir şey bilmek elverirse bu hemen hemen daima hayatta bahtiyar olmanın bahasına elde edilir. Buna bütün feylesofların en az küstahları olan aziz dostlarım Akademia’cılar pek güzel işaret etmişlerdir. Hulâsa insanın yapısı o şekildedir ki, efsaneler onun üzerinde hakikatten daha büyük bir intiba bırakırlar. Buna açık ve elle tutulur bir burhan ister misiniz?

 Vâzedilirken kiliselerinize gidiniz. Hatip ciddi bir meseleden mi bahsediyor?

 Kiminin içi sıkılır, kimi esner, kimi uykuya dalar; fakat çok defa olduğu gibi, yaygaracı (affedersiniz, vâiz demek istiyordum) tumturaklı bir eda ile eski bir kadimine masalı anlatmağa koyulsun, dinleyenler o ânda tavırlarını değiştirirler: uyanırlar, doğrulurlar, dinlerler, göz, kulak kesilirler. Kilisenin büyük törenlerinde de böyledir. Veli Georgius, Christophorus, yahut Barbara gibi kilisenin efsanevi ve şairane bir velisi mi kutlanıyor?

 Bütün halk, kutlanan Petrus, Paulus yahut ta bizzat tsâ olsa, bukadar hürmet, dindarlık göstermekten uzak olur. Fakat burada bütün teferruata girişmek mevzubahis değildir.

Kanaatlerin verdiği zevklere dönelim. Bunlar, zevklerin içinde en kolay elde edilenler değil midir?

 En değersiz bilgileri —hattâ gramerin esasları bile olsa— elde etmek için ekseriya ne kadar çok zahmet, ne kadar çok çalışma lâzımdır. Kanaat bilâkis, kendiliğinden önümüze çıkar, sanki onu teneffüs ediyormuşuz gibi; buna rağmen kanaat, eşyanın hakiki bilgisi kadar, hattâ ondan daha fazla yardım eder. Rica ederim, bana şunu söyleyiniz: bir insan, pis kokusuna dayanamadığınız, kokmuş bir parça pastırmayı, tanrılar taamı imiş gibi büyük bir zevkle §apırdata şapırdata yerse, yemeğinin tadının fenalığı, onun duyduğu hazdan bir şeyi azaltır mı?

 Bunun aksine olarak bir bankasının, en nefis yahnileri görünce midesi bulanırsa, bu yemeklerin güzel lezzeti ona bir haz verebilir mi?

 Son derece çirkin bir kadın, kocasının gözünde Kythera  tanrıçası kadar güzelse, bu koca bir Helena’ya malikmiş gibi bahtiyar değil midir?

 Bir adam alınız, bunun, cahil ve kötü bir ressam tarafından yapılmış fena bir tablosu ob sun, fakat tablonun Apelles’in yahut Zeuksis’in eseri olduğuna kani olsun; bu tatlı dalâlete kapılarak onu hayran hayran durmadan temaşa etsin; bu adam, o büyük adamların bir şaheserini çok pahalıya alıp ta onda harikulâde ve hayranlığa lâyık hiçbir şey bulmayan bir kimseden çok daha fazla haz duymaz mı?

 Benim adımı taşıyan birini tanırım. Bu zat evlendikten bir müddet sonra, karısına bir mahfaza dolusu sahte elmas hediye etti. Lâtifeden çok hoşlandığından, bunlar pek ince bir neviden, hattâ pek değerlidir diye karısını kandırdı. Peki, karısının bahtiyar olmak için nesi eksikti?

 Bu ufak cam parçalarını hayranlıkla temaşa ederken, kadının gözleri ve zihni, sahte değillermiş gibi memnun değil miydi?

 Sanki dünyanın en büyük hâzinesi imiş gibi, bunları muhafaza etmekte büyük bir zevk duymuyor muydu?

 Hâlbuki kocası, böylece büyük bir masraftan kaçınmış oluyor ve karısının düştüğü hatadan zevk duyuyordu; kadın ise hediye pek yüksek meblağlara malolmuş gibi kocasına karşı minnettarlık duyuyordu.

Rica ederim, bana şunu söyleyiniz: Platon’un bir mağarada eşyanın ancak gölgelerine ve görünüşlerine agâh olarak (tasavvur ettiği deliler, talilerinden memnun iseler ve bu memnunluklarını haykırırlarsa bu mağaradan çıkıp eşyayı olduğu gibi gören hakimden daha bahtiyar değil midirler?

 Lucian’ın bahsettiği eskici, bütün hayatını, kendini zenginliklere garkeden hayırlı rüyanın letafetleri içinde geçirseydi, fazla bir şey istiyebilir miydi?

 Demek ki hakimlerle deliler arasında hiçbir fark yoktur, eğer bir fark varsa bu tamamen delilerin lehinedir; çünkü, ilkönce, sırf kanaatten ibaret olan bahtiyarlıkları, kendilerine çok daha aza malolur. Sonra, bu bahtiyarlık onlarla çok daha fazla kimse arasında müşterektir. Zira yalnız olarak tadılan haz, gerçek bir haz değildir, tnıdi, hakimlerin adedinin ne kadar az olduğunu bilmez misiniz?

 Vakıa, Yunanistan birçok asırlar süren bir zaman içinde yedi tane yetiştirmiş olmakla gururlanır; fakat doğrusu, bunlar biraz yakından incelendiği vakit içlerinde bir yarı hakim hattâ üçte bir hâkim keşfolunursa ölmeğe razıyım. Bakkhos’u överken, onun hakkında söylenen sözlerin en şanlısı (!), şüphesiz, kuruntuları, endişeleri, ezaları dağıttığıdır. Fakat bu, uzun sürmez, sarhoşun sersemliği geçer ve kederler koşa koşa dönerler. İnsanlara temin ettiğim bahtiyarlık çok daha tam, çok daha tatlı değil mi?

 Ben onları bedava olarak sürekli bir sarhoşluğa daldırırım. Ruhları durmadan zevkusafa denizinde yüzer.

Ben atiyelerini ancak bazı fâniye dağıtan öteki tanrılardan daha alicenabım ve bir tek kişinin iyiliklerimden mahrum olmasına tahammül etmem. Bakkhos, cesarete ilham veren, kederleri dağıtan, kalpleri ümit ve sevinç ile dolduran o hoş içkiyi her yerde yetiştirmez; Venüs güzellik atiyesini nadiren ihsan eder; Mercurius ise belâgat atiyesini daha nadir bahşeder; zenginlikler ancak Herakles’in birkaç dostu üzerine yağar; Mars, bazen iki düşman ordusunun temennilerini duyar, fakat ne bir tarafın ne öte tarafın dileğini yerine getirir; Apollon ekseriya, oraklarına müracaat edenlere, verdiği cevaplarla hüzün verir,

Jupiter bazen yıldırımıyla vurur. Phcebus, arasıra dünyaya veba gönderir; Neptün’ün derin uçurumlara yuvarladığı gemiciler, limana sevkettiklerinden daha çoktur; Plüton, kavga, eziyetler, sıtmalar ve daha başka birçokları gibi Tanrı’dan ziyade cellât olan muzır tanrdar hakkında bir şey demiyorum. Tanrıların ancak gözdelerinden birkaçına dağıttıkları o nimetleri bütün insanlara yayan yalnız benim, yani burada gördünüz Deliliktir. Bunun için de ne adak, ne dua isterim; fâniler, dinimin herhangi bir törenini ihmal ederlerse, onlara hiddetlenmediğim gibi, tövbe kurbanları da istemem. Tanrıları yağlı bir kurbana davet edip beni çağırmaya tenezzül etmeyen bir adamdan öc almak için göğü ve yeri karıştırmam, doğrusu öteki tanrıların hepsi, bu saçmalar üzerinde o kadar müşkülpesenttirler ki onlara bütün bu dini tazimlerde bulunmaktansa, onları oldukları yerde bırakmak belki daha faydalı, daha emniyetli bir iş olurdu. Bu tanrılar, daima gamlı ve neşesiz, darılıvermeğe hep hazır kimselere benzerler, öyle ki onlarla teklifsizce yaşamaktansa onları düşman edinmek daha iyidir. «Fakat, diyeceksiniz, kimse deliliğe kurbanlar sunmaz, kimse ona mabetler yapmaz»; size önceden söyledim, bu kadar nankörlüğe biraz şaşıyorum; fakat tabii iyiliğim sayesinde işi gayet iyi tarafından alıyorum. Zaten bütün bu kurbanları aramama mahal yok. Bir küçük günlük tanesi, bir parça pişmiş hamur, bir teke, bir domuz ve bunun gibi bütün nezirler beni okşayabilir mi?

 Ben ki yeryüzünde bulunan fânilerin hepsinden ibadet görürüm, bizzat teologların bütün kudretleriyle destekledikleri bir ibadet görürüm. Diana’ın mezbahlarından akan insan kanını kıskandığımı herhalde sanmazsınız. Hayır hayır; her yerde insanların beni kalplerinde taşıdıklarını, ahlâklariyle beni temsil ettiklerini, hareketleriyle beni ifade ettiklerini gördükçe, dinimin iyi yerleşmiş olduğuna inanıyorum.

Hristiyanların azizleri de dahil olmak üzere bu derece samimiyetle tapılan tanrılar pek azdır. Meselâ birçok kimseler, Meryem’in tasvirlerinden biri önünde, öğle vakti bir mum yakarak ona büyük bir tazimde bulunduklarını zannederler. Ama onun iffetini, tevazuunu, ruhi ve İlâhi şeylere sevgisini taklide uğraşanlar ne kadar azdır. Hâlbuki gerçek ibadet, Olympos ve Empyreus’un bütün sakinlerine sonsuz derecede yakışacak asıl ibadet bu olurdu.

Hem mabede ne ihtiyacım var?

Her yerinde daima hürmet gördüğüm bütün bu kâinat, az muhteşem bir mabet mi?

Yeryüzünde bana tapanları bulunmayan bir tek yer varsa, burası insanlar tarafından meskûn değildir. Bir de, beni tasvirler, heykeller isteyecek kadar budala sanmayınız; bütün bu şeylerin hakiki dine ne kadar zarar verdiklerini bilirim. Ahmak ve kaba insanlar, veli yerine onun heykeline taparlar, o zaman biz, yerimizi vekilimize terk etmiş olmak durumuna düşeriz. Fânilerin herbiri, istemeseler bile, beni tabii olarak gösteren birer heykel, birer tasvirdir. Demek ki benim, öteki tanrıların, muayyen günlerde arzın şu veya bu köşesinde tapınılmak şerefine mazhar olmalarını kıskanmama mahal yoktur. Phoebus’a Rodos’ta, Venus’a Kıbrıs’ta, İuno’va Argos’da, Minerva’ya Atinada, Jupiter’e Olympos dağında, Neptun’a Taranto’da, Priapos’a Lampsakos’ta tazim edilmesinden bana ne?

 Yeter ki kâinat her ân bütün bu tanrıların mezbahlarında kesilen kurbanlardan çok daha kıymetlilerini bana sunmaya devam etsin.

Belki burada ileri sürdüklerimde hakikatten ziyad yüzsüzlük var denecek. Faıkat insanların hayatına bir bakış atalım, o zaman hem fânilerin bana ne kadar teşekkür borçlu olduklarını, hem de büyüklerin ve küçüklerin beni ne kadar takdir ettiklerini görürsünüz. Burada bütün tabakaları biribiri ardısıra inceleyecek değilim; bu biraz uzun bir iş olurdu; yalnız en kibarlarından bahsedeceğim; buna göre de geri kalanlar hakkında hüküm verilebilir. Öyle ya ayak takımı denen tabakanın hayatını incelemekle ne diye vakit geçireyim?

Bütün bu adamların tamamen benim olduklarını bir kimse inkâr edebilir mi?

Bunlar, deliliğe biribirinden ayrı o kadar çok şekiller verirler, hergün o kadar çok yeni delilikler icat ederler ki, çılgınlıklarına gülmeğe bin Demokritos ancak kâfi gelir. Bu bin Demokritos’ta yeni bir Demokritos’a birtakım gülünç şeyler arzedebilecektir.

Bu küçük insanların hergün tanrılara ne gibi eğlenceler, ne gibi zevkler temin ettiklerini tasavvur edemezsiniz. Sabahları ağızlarına içki koymayan Olympos sakinleri, öğleye doğru, çok defa kavga ile neticelenen müzakerelerde bulunur ve kendilerine arzolunan temenni ve dilekleri dinlerler. Fakat Nektar’ın dumanları beyinlerini ısıtınca ve kendileri ciddi işlerle artık meşgul olmayacak bir hale gelince, Olympos’un en yüksek noktasına çıkarlar, orada otururlar, dünyada olup bitene bakarlar, işte o zaman manzaraların en eğlencelisi ile gönül eğlendirirler. Ey ulu tanrılar! Ne komedyadır bu! Nedir bu deliler sürüsü, her cins deliden mürekkep bu çılgın sürü! Bundan salâhiyetle bahsedebilirim, çünkü tanrılar böylece eğlendikleri vakit arasıra ben de onlarla beraber bulunurum.

Birisi, bir kadıncığa aşkından ölür, kadın onu ne kadar sevmezse, sevgisi o derece artar; bir başkası evlenirken, kızdan ziyade trahomayı alır. Beriki karısına eliyle aşıklar bulur; öteki, karısını o kadar kıskanır ki, bir ân için olsun gözünden kaçırmaz. Burada, ansızın gelen bir ölümle kederlenen bir adam, bin bir çılgınlık yapar ve söyler, elem ve gözyaşı oyunu oynamak için para ile ağlayıcılar (nevhagerler) tutar, ötede böyle bir hâdiseden dolayı için için sevinen birisi kederli görünmek için en büyük cehitlerde bulunur ve Greklerin dedikleri gibi, kaynanasının mezarı üstünde ağlar. Daha ötede oburluğunu tatmin için elinde olanı toplayan ve yakında bir kuru ekmeği bile olmayacak olan bir pisboğaz; yahut ta en yüksek bahtiyarlığı avarelik ve uykuda bulan bir tembel. Bazıları, kendi işlerini ihmal edip, komşunun işleri için durmadan harekettedirler. Bazıları da, borçlarını vermek için ödünç para almakla zenginleştiklerini tahayyül ederler, hâlbuki, iflâs etmek üzeredirler. Şu pinti, veresesini zenginleştirmek için dilenci gibi yaşamaktan daha hoş bir şey bilmez. Şu doymak bilmez tacir, ufak ve tecrübeli bir kazanç için, denizlerde dolaşır, bir kere elden gidince dünyanın bütün altınını ona geri veremeyeceği hayatını rüzgârların, dalgaların keyfine bırakır. Başka biri de evinde sakin sakin, rahatça yaşayacağı yerde gidip talii savaşta aramağı tercih eder. Bazıları, varisi olmayan bir ihtiyarı aldatarak kolayca zengin olmağı ümit ederler; bazıları da ayni maksatla, kendilerini zengin bir ihtiyar kadına sevdirirler. Fakat hem berikiler hem ötekiler aldatmak istedikleri kimseler tarafından aldatılınca, tanıların neşesine payan olmaz.

Bütün insan sınıflarının en delisi ve en sefili tacirler sınıfıdır. Durmadan kazanç sevgisi ile, bu pespaye sevgi ile, meşgul olan bunlar, sevgilerini tatmin için en alçak vasıtaları kullanırlar; yalan, yalan yere yemin, hırsızlık, hile, aldatmalar bütün ömürlerini doldurur; buna rağmen altınlarının, kendilerini insanların birincileri diye kabul ettireceğine inanırlar; bu kadar fena tarzda kazanılmış bir servetten ufak bir parça koparmak için onlara herkesin önünde en şerefli unvanları veren keşişler de bulunur. Başka bir yerde de bütün mal ve mülklerin müşterek olduğuna Pythagorascılarla beraber inanmış birtakım insanlar görülür. Bunlar, ellerine düşen ne varsa hepsini insafsızca kendilerine malederler ve mirasa konmuş kadar meşru bir surette bunlara sahip olduklarına kani olurlar. Bazıları vardır ki, yalnız ümitten yana zengindirler, en parlak, en hoş servet hülyaları kurarlar; zaten kendilerini bahtiyar kılmak için fazlasına da lüzum yoktur. Bazıları herkesin önünde zengin geçinmek isterler; hâlbuki evlerinde yiyecek yemekleri yoktur; bir tanesi, bütün servetini yiyip bitirmekte acele eder; başka biri, her vasıtaya başvurarak servet toplar. Beriki, devlet memurlukları peşindedir; öteki, ocağının köşesinde durmaktan başka bir zevk bilmez. İnsanların büyük bir kısmı, bitmez tükenmez davaları takip için kendilerini azaba sokar; bunlar hem işlerini uzatan hâkimi, hem de kendilerini aldatan avukatı zenginleştirmek için yarışa çıkmış gibidirler. Şuradaki insanlar yeniliğe teşnedirler, oradakiler fevkalâde bir teşebbüs tasarlarlar. Birtakımları, hiç işleri olmadığı yerlere: Kudüse, Romaya, «Saint-Jaeques» a gider, vücutlarına pek muhtaç olan karılarını, çocuklarını evde bırakırlar. Hâsılı, ayın küresi üzerinde oturup insanların sonsuz didinmelerine baksaydınız, kavga eden, döğüşen, birbirine tuzak kuran, birbirini soyan, eğlenen, divanelikler yapan, doğan, düşüp ölen büyük ve küçük sineklerden bir küme görmüş gibi olurdunuz. İnsanın, —kendine bir lâlısacık ömrü bile teminden hemen hemen âciz, savaş, veba gibi dünyayı sık sık kasıp kavuran ve boşaltan âfetlerle bu lâhzanın bile kısaldığını daima gören şu küçük hayvanın— bu küre üzerinde ne gibi türlü türlü hareketlere, karışıklıklara, sahnelere sebep olduğu tasavvur edilemez. Fakat halk arasında hâkim olan bütün delilik, çılgınlık nevilerini burada nakletmeğe teşebbüs etseydim, bütün delilerin en delisi olurdum. O zaman da Demokritos’un bana kahkahalarla gülmekte çok hakkı olurdu. O halde, şimdi sözü insanlar arasında hikmetin görünüşünü taşıyan ve Altın Dal adını verdikleri nesnenin peşinde koşan kimselere getiriyorum.

Gramer öğreten ukalâlarla başlayalım. Bunlar, şüphesiz, insan nevinin en sefil, en acınacak ve görünüşe göre, tanrıların en ziyade nefretini kendine çeken kısmı olacaktı; bereket versin ki ben onların tuttukları berbat mesleğin sefaletlerini, deliliğin bir nevi sayesinde hafifletiyorum. Bunlar daima en şiddetli azaplara maruzdurlar, açlık, pis koku, kendileriyle sürekli bir savaşa girişmiştir, okullarının, daha doğrusu barbarca mahvedilmelerine sahne olan kalyonlarının, hapishanelerinin içine gömülü, bir çocuk sürüsü içinde çalışa çalışa ihtiyarlar, bağırmaktan sağır olurlar; pislik vücutlarını kemirir ve kurutur. Eh, bütün bunlara rağmen iyiliklerim sayesinde bahtiyardırlar. Kendilerini bütün insanların en yüksekleri sanırlar. Suratlarının, sert ve tehditli seslerinin tesiriyle utangaç tebaaları sürüsünü titrer görünce, zavallıların vücutlerini değnek, çubuk, kayış ile amansızca yara bere edince, kabalıklarıyla bu acınacak kurbanları üzerine her türlü eziyetleri yağdırınca, kendi liyakatleri hakkında kimbilir ne gibi hoş fikirler edinirler! Masaldaki eşek gibi arslanm postu sırtlarındadır, diye kendilerini arslanın kudretine sahip sanırlar. Kendi kirlilikleri içinde kendilerine hayrandırlar. Etrafa saçtıkları fena koku, kendilerine yasemin yahut gül kokusu kadar hoş gelir; sefil bir kölelikten başka bir şey olmayan berbat işleri, onlar için o kadar şanlı bir devlettir ki, kudretlerini, Tyrannos Dionysios’un, Phalaris’in kudretine değişmezler. Fakat onları bütün bunlardan da daha bahtiyar kılan, allâmelikleri hakkında besledikleri yüksek fikirdir. Çocukların kafalarını birtakım gülünç küstahlıklarla doldururlar; hâlbuki Palemon’lara, kendi mesleklerinde gerçekten liyakat sahihi olanlara, ne hor, ne yukardan bakarlar! İşin garibi, ne yapıp yapıp, kendi liyakatleri hakkındaki fikirlerini, talebelerinin avanak ana babalarına da geçirirler. Bu ukalâlara verdiğim başak bir haz da, küflü bir el yazısında Anchis’in anasının adını, yahut ta bir kitabenin izlerini taşıyan eski bir taş parçasını buldukları zaman duydukları hazdır. Aman tanrılar! O zaman, ne sevinç, ne şan, ne methiyeler duyarsınız! Sanki Scipio Afrika savaşını bitirmiş, yahut Dârâ Babili fethetmiş! Sonra, her tarafta soğuk, tatsız şiirlerini okuyup, kendilerine hayran bazı budalalar bulurlarsa, ne hale, girerler! Bütün beyinlerini Vergilius’un dehası tarafından kaplanmış sanırlar. Fakat iki eşeğin birbirine sürtünmesi gibi, böyle iki tane ukalânın birbirini karşılıklı methetmesi, birbirine karşılıklı hayran olması, en çok görülecek şeylerdendir. Aralarından biri bir gramer yanlışı kaçırsın, bir başkası da farkına varsın, işitiniz artık gürültüleri, kavgaları, hakaretleri, sövmeleri! Şimdi, pek gerçek olan bir şeyi dinleyiniz: eğer buna kendimden bir şey katıyorsam, bütün gramerciler benden nefret etsinler, ilimlerin hepsine sahip birini tanıyorum. Bu adam grekçe, lâtinle, matematik, felsefe, tıp, herşey bilir. Şimdi altmışlıktır. Yirmi yıldır bütün ilimleri ihmal eder, grameri tetkik için gece gündüz nefsine azaplar çektirir, kelâmın sekiz bölümünü açıkça tefrik edebilecek kadar —yani Greklerle Lâtinlerin bugüne kadar tam yapamadıkları işi başaracak kadar— uzun yaşamağı, büyük bir bahtiyarlık olarak, ister. Sanki bir edatı bir zarf yerine kullanmak pek büyük bir felâketmiş ve bu kadar feci bir suiistimale karşı koymak için en kanlı savaşlara girişmek lâzımmış gibi.. Bu tatlı ümitle, gramerciler gramer hakkında ne yazmışlarsa —bunların üslûbu istediği kadar sıkıcı, istediği kadar barbarca olsun—hiç durmadan tetkik eder; üzerlerinde düşünür, okur, tekrar okur; bu da, gerçekten, ufak bir iş değildir, çünkü denebilir ki ne kadar gramerci varsa, o kadar da gramer vardır; hattâ daha da çok vardır; zira dostum Aide, kendi başına beş taneden fazla yazmıştır. Bu zahmetli işin ortasında, bu mevzu üzerine yazılmış en küçük yazı yüzünden —yazı ne kadar budalaca, ne kadar bayağı olursa olsun— ölüm korkuları geçirir; çünkü harikulâde keşifinde başka birinin ondan önce davranıp bu kadar güzel bir şanı elinden almasını, bu kadar büyük zahmet ve çalışmaların meyvalarının kaybolmasını istemez. Buna, çılgınlık, delilik, istediğinizi deyiniz; ama itiraf ediniz ki bütün hayvanların arasında muhakkak en sefil hayvan olan ukala, benim yardımımla saadetin o kadar yüksek bir derecesine erişir ki, taliini, kâinatın en büyük kralının talii ile değişmek istemez.

Şairler bana o derece minnet borçlu değildirler; meslekleri doğrudan doğruya benim mevhibelerime tabii bir hak verir. Bildiğiniz gibi, şairler, durmadan delilerin kulaklarını saçmalarla, gülünç masallarla okşayan serbest bir millettir. Ölmezliğe hak iddia etmek, hattâ bunu başkalarına vadetmek için fazlasına lüzum yoktur. İzzetinefisle yüze gülücülük, şairlerle ayrıca dostturlar. Bunlar kadar da kimse bana saf, sürekli bir ibadette bulunmaz.

Hatipler her ne kadar İmzan benim esaslarımdan uzaklaşır, feylesoflarla biraz uyuşurlarsa da, birçok sıfatlarından ötürü gene bana tabidirler. Bu sıfatların yalnız bir tanesi üzerinde duralım: Hergün birçok saçma söylemezler mi, bundan maada, şaka etmek sanatine dair gayet uzun, gayet ciddi eserler yazmamışlar mıdır?

 Konuşma sanati hakkında eserini Herennius’a sunan müellif —kim olursa olsun— deliliği şakalar arasında sayıyor demektir. Hatiplerin prensi Demosthenes gülmeğe dair ilias’tan uzun bir fasıl yazmıştır. Hâsılı, bütün bu kimseler deliliğin kudretinden o kadar emindirler ki, zorlukları çözmeğe şakanın, ıen ciddi muhakemeden çok defa daha elverişli olduğuna inanırlar. Hâlbuki, şakalarla güldürmek hakkının hana inhisar ettiğini kimse inkâr etmez sanırım.

Kitaplar yazarak ölmezlik peşinde koşanlar, hatiplerle aşağı yukarı ayni kumaştan yapılmışlardır. Hepsinin bana büyük minnet borcu vardır. Ama ben bilhassa yalnız havailikler, saçmalar yazanlara ilham veririm. Zira, makul eserlerle, az adette akıllı kimsenin alkışlarını çekmek istiyen, hakem olarak Perse’leri, Lelius’ları reddetmeyen bu müelliflere gelince, bunların talileri bence gıptadan ziyade merhamete lâyıktır. Zihinleri hep işkencededir; metinlerine ilâve ederler, değiştirirler, silerler, sildiklerini tekrar yazarlar, tekrar tekrar gözden geçirirler, düzeltirler, akıl sorarlar; yaptıklarından hiç memnun olmazlar; bir eseri meydana çıkarmak için dokuz, on yıl çabalarlar. Bu kadar uykusuzuk, zahmet, çalışmadan sonra, uykunun zevklerini tatmadan geçirilmiş bu kadar geceden sonra, elde ettikleri mükâfat nedir?

 Pek az adette okurun alkışı, yani dünyanın en boş, en havai şeyi. Hem bununla da bitmez: sağlığın, şişmanlığın, istirahatın elden gitmesi, bu gayretlerinin kötü neticeleridir. Hayatın bütün zevklerinden mahrumdurlar; renkleri uçar, zayıflarlar, gözleri akar, hattâ bazen da kör olurlar; fakirlik ezer, kıskançlık eziyet eder, ihtiyarlık, ömürlerinin ortasında yakalar; bütün dertleri çektikten sonra da vakitsiz bir ölümle göçüp giderler. İşte hakim bir muharririn, kendi gibi üç dört sefil tarafından methedilmek zevkini tatmak için, üzerine celbetmekten korkmadığı dertler sürüsü. Himayem altında yazan muharrir ise, bilâkis ne’kadar bahtiyardır: ne zahmet, ne çalışma bilir, aklından geçeni yazar, heyecanlanmış muhayyilesinin bütün hayallerini kitap şeklinde bastırır; metninden hiç silmez, hiç düzeltmez; bilir ki neşrettiği saçmaların çılgınlıkları nisbetinde hayranları olacak, yani delilerle cahillerin sayısız sürüsünü teshir edecektir. Birkaç âlim ve ince kimse eserleri okur da hakir görürse, onun umurunda mı?

İki üç makul şahsın ıslıkları, her taraftan toplayacağı sayısız alkışların parlak gürültüsü ile bastırılacak değil mi ki!

Kendi adları altında başkalarının eserlerini çıkaranlar, daha da ihtiyatlıdırlar; asıl sahiplerine çok zahmet ve çalışmıya malolan bir şanı zahmetsizce gaspederler. Pekâlâ bilirler ki, hırsızlıkları ergeç keşfedilecek; fakat şimdilik hayranlığı üzerine çekmiş olmak zevkini tadarlar. Methedildikten, meydanlarda: işte budur, o mükemmel adam diye gösterildikleri vakit; kendileri de kitaplarını bir kitapçının dükkânında güdükleri, her sayfa başında adlarını umumiyetle yabancı ve anlaşılmaz eski kitaplarda bulunan tabirlere benzer iki üç lâkapla birlikte okudukları vakit, hindi gibi nasıl kabardıklarını görmeli! Bütün bu adlar da nedir?

 Adlar, işte o kadar. Yeryüzünde bulunan bu kadar milyon insandan ancak birkaçı bunları işitmiştir. Hem de bu birkaç kişi içinde ancak pek azı onlara hürmet eler; zira cahillerin zevkleri, en büyük doktorlarınki kadar birbirinden farklıdır. Çok defa bu lâkapları kendileri uydurur, yahut herhangi bir eski muharrirden alırlar. Bir tanesi kendine Telemakhos, bir başkası Stelenus, yahut Laertios adını verir; beriki Polykrates, öteki Trasimakhos aşağı yukarı kendini bukalemun yahut helvacı kabağı diye adlandırmak, bazı feylesoflardan misal alarak kitaplarını alfabenin harfleriyle işaretlendirmek gibi bir şey… Ama, mektuplarda, şiirlerde, methiyelerde bunların birbirlerini karşılıklı olarak methetmeleri kadar hoş bir şey yoktur. Delilerin meddahı deliler, cahillere hayran cahiller! Biri, «Alkeus  u aşıyorsunuz» der; öteki, «Kallimakhos tan daha hünerlisiniz» diye cevap verir. Bir tanesi «Cicero’dan daha belâgatlisiniz» diye haykırır. Öteki «siz de İlâhi Platon’dan bin kere daha âlimsiniz» diye karşılık verir. Başka defalar, şanları daha ziyade göze çarpsın diye şöhretli bir muarız seçerler. Münazaraları karşısında tereddütte kalan halk, zıt duygularla hiziplere ayrılır: Scinditıır incertum studia in contraria vulgus. Nihayet her iki pehlivan, marifetlerinden memnun olarak cenk yerinden uzaklaşır ve herbiri zaferin şanını kendi için iddia eder. Makul kimseler bütün bu deliliklerle alay ederler; bunda haklıdırlar. Ama şu da bir hakikattir ki, bütün bu muharrirler iyiliklerim sayesinde bahtiyardırlar; onlar kendi zaferlerini Scipio’lannkine tercih ederler.

Bütün bu şeylere can ve gönülden güldüklerini gördüğüm, başkalarının delilikleriyle alay etmekten bu kadar haz duyan bütün o sözde hakimler bana hiç teşekkür borçları olmadığını mı sanırlar?

 Sizi temin ederim, onlar bana çok minnettar olmalıdırlar. Bunu inkâr ederlerse, bütün insanların nankör olmaları icap eder.

Hukukçularla bağlayalım. Bunlar kendilerini âlimlerin birincileri sayarlar. Sisyphos gibi, gayet iri bir kayayı bir dağın tepesine çıkardıkları, kaya dağın tepesine getirilip tekrar aşağı düşünce, gene onu durmadan çıkardıkları vakit, —yani beş altı yüzkanunu, mevzularıyla ilgili olup olmadıklarını kaygu etmeden, birbiriyle karıştırdıkları vakit— tefsir üzerine tefsir, nakil üstüne nakil yığdıkları, ilimlerinin pek güç bir şey olduğuna adi halkı kandırdıkları vakit (zira en ziyade hayranlığa lâyık şeylerin, çok zahmet ve çalışmalarla elde edilenler olduklarına kanidirler) kendilerine hayran oluş tarzları hiçbir fânide görülmemiştir.

Münazaracılaıla safsatacıları —Dodonos’un en büyük kazanlarından daha fazla gürültü eden ve en az gevezesi yeryüzünde bulabileceğimiz en geveze yirmi kocakarıya kafa tutmıya muktedir şu adamları— ayni sınıfa koyalım. Yalnız gevezelikle kalsalar, ne âlâ… fakat en boş, en gülünç şeyler için inatla münakaşa ederler, kavga ederler, ettikleri kavgaların çokluğundan, peşine düştükleri hakikati çok defa gözden kaçırırlar. İzzeti nefis onları tamamen mesut kılar. İki üç kıyas elde, her türlü pehlivanlara karşı koymak, hangi mevzu üzerine olursa olsun savaşmak üzere, korkmadan meydana atılırlar. Karşılarındaki Stentor olsa bile, gerilediklerini hiç görmezsiniz. İnatçılıkları, onları yenilmez hale kor.

Sonra feylesoflar gelir. Sakallarından, cübbelerinden ötürü muhakkak hürmete lâyık kimseler! Yeryüzünde yegâne hakim olmakla övünen, başka insanlara, arz sathı üzerinde kımıldayan boş hayal nazariyle bakan kimseler! Felsefi hezeyanlarıyla, kâinatta birbirinden farklı hadsiz hesapsız âlemler yaratmak; güneşin, ayın, yıldızların ve diğer kürelerin büyüklüklerini, endaze yahut çırpı ile ölçmüş gibi, bize bildirmek; gök gürültüsünün, rüzgârın, ay ve güneş tutulmalarının, daha başka anlaşılmaz hâdiselerin sebeplerini, sanki tabiat, âlemi nizama korken hususi kâtipleri imiş, yahut tanrıların meclisinden henüz geliyorlarmış gibi izah etmek, bunlar için ne zevktir, bilseniz! Fakat bu feylesofların küçücük düşüncelerinden nihayetsiz derecede üstün olan o tabiat, onların şahıslarıyla ev tahminleriyle alay eder. Yakın hiçbir bilgileri olmadığının oldukça açık bir burhanı, müdafaa ettikleri muhtelif nokta-i nazarlar üzerinde, aralarında, insanın hiç işinden çıkamadığı kavgaları olmasıdır. Katiyen bir şey bilmezler; her şeyi bilmekle övünürler; kendilerini tanımazlar; bazen görüşlerinin zayıflığı, yahut sık sık saçmalayan zihinlerinin dalgınlığı, ayaklarının altında bulunan bir hendeği, bir taşı görmelerine mani olur. Ama, onları dinleyiniz; sanırsınız ki, ide’leri, külli mefhumları, cevheri suretleri, ilk maddeyi, «quidditıe» leri, «ecoeite» leri, zatı, bir vaşağın bile, zannıma göre seçemeyeceği küçücük birtakım şeyleri mükemmel surette görürler. Üçgenleri, daireleri, kareleri ve girift surette birbirine karışmış birçok başka matematik şekillerini üstüste yığdıkları, yahut bu şekillere savaş nizamında dizilmis harfler ilâve edip bunları binbir türlü terkip, gene terkip ederek en açık şeyler üstüne karanlık perdesini gerdikleri, dinleyen cahillere bu açık şeyleri anlaşılmaz bir hale soktukları vakit, adi halka ne büyük istihkarla bakarlar! Hattâ feylesoflar arasında birçokları vardır ki, bunlar istikbali yıldızlarda okumakla övünür, en büyük sihirbazların vadetmeğe cüret edemedikleri şeyleri vadederler: bahtiyar deliler! kendilerine inanacak kadar budala kimseler bulan bahtiyar deliler!

Teologlara gelince, belki onlardan hiç bahsetmeseydim, iyi ederdim. Fena kokan bir nesneye dokunmak, onu sallamak, ihtiyatlı bir hareket olmaz. Bunlar istihzadan anlamayan, ehemmiyetsiz bir mesele yüzünden alev alan kimselerdir. Bunlar, üzerime dolu gibi deliller yağdırarak beni tövbe etmeğe mecbur etmek isterler; yahut, reddedersem, beni herkese bir «bidatçi» diye ihbar edebilirler; zira hayırhahlıklarıyla şeref vermedikleri kimselere karşı umumiyetle kullandıkları korkuluk işte budur. Yeryüzünde belki onlar kadar iyiliklerimi itiraftan tiksinen bir kimse yoksa da, bu iyiliklerden oldukça büyük bir parçanın kendilerine düştüğü de inkâr edilemez. Teologlar, izzetinefsin harikulâde tesiriyle bahtiyar olurlar; bahtiyarlıklarından gökyüzünün üçüncü katına çıkarlar; birbirlerine birer küçük tanrı nazariyle bakarlar ve hayali Olympos’larından, öteki fânilere merhamet bakışları atarlar, o fâniler ki nazarlarında arz sathı üstünde sürünen aşağı hayvanlardır. Etrafları bir alay muhteşem tarif, netice, ilâve, delil, zımni ve sarih kaziye ile çevrelenmiş olduğundan, kendilerine o kadar çok kaçamak yolu temin ederler ki, Vulcanus’un sadakatsiz karılını ve çeliklerin yiğit tanrısını içine düşürmeğe muvaffak olduğu ağdan bile kurtulacakları umulur. En halledilmez zorlukların düğümünü birden çözüveren bir sürü tefrikler, kesilmek bilmez bir kaynaktan akan yeni kelimeler ve şaşılacak tabirlerle daima işin içinden çıkarlar. En izah edilmez sırları kendi heveslerine göre izah etmelerini bir görmeli! Size âlemin yaradılışının, dünyada hükmü görülen harikulâde nizamın sebeplerini meydana çıkarırlar. Size ilk günahın, ilk ana baba sülâlesine hangi yollardan geçtiğini gösterirler; Mesihin, Meryemin karnında ne zaman, nasıl, ne vasıtalarla hâsıl olduğunu söylerler, şarap ve ekmekte İsa’nın kanı ve eti bulunması sırrına, cevhersiz olarak mevcut arazlara elinizle dokundururlar. Fakat bunlar, üzerlerinde binlerce defa durulmuş, adi meselelerdir. İşte şimdi size meşhurlar ve nur almışlar diye vasıflandırdıkları kimselere tahsis ettikleri başka meselelerden birkaç tane; işte şu mühim meseleleri ele almak mevzuubah olunca uyanırlar: İlâhi tevlidin bir ânı olmuş mudur?

 Mesihe kadar birkaç zürriyet kabul etmek icap eder mi?

 §u kaziye: «Baba Allah, oğlundan nefret eder mümkün müdür?

 Allah, insan olduğu gibi, kadın, şeytan, eşek, helvacı kabağı, çakıltaşı olabilir mi idi?

 Helvacı kabağı olmuş olsaydı, bu kabak nasıl vazedebilir, mucizeler yapabilir, çarmıha gerilirdi?

 Veli Petrus, Mesihin bedeni henüz çarmıha çivili iken Missa duasını söylemiş olsaydı, neyi takdis etmiş olurdu?

 O zaman, tsa, hâlâ insandır denebilir miydi?

 Tekrar Dirilme’den sonra, yiyip içilebilir mi?

 Adamcağızlar açlığa, susuzluğa karşı önceden tedbir alıyorlar; basiretleri hayranlığa değer!

Bunlarda, yukarıdakilerden çok daha hoş birtakım başka budalalıklar vardır: mefhumlar, bağıntılar, süret olma’lar, «quiddite» ler, «ecceite» 1er, yani başka hiçbir yerde olmayanı en zifiri karanlıklar içinde görebilecek gözleri olanlar tarafından ancak seçilebilen şeyler. Bununla da bitmiyor, ahlâk mefhumları da o kadar paradokstu hikmetlerle doludur ki, Revakilerin paradoksları yanlarında hafif bir ilâç kalır. Meselâ size şöyle derler: Bin kişiyi boğmak, pazar günü fakir bir adamın ayakkabısını bir tek defa tamir etmek kadar büyük bir cinayet değildir. Yahut da: En küçük bir yalanı söylemektense, bırakınız kâinat ve içinde bulunan ne varsa hepsi mahvolsun. Zaten pek ince olan bu incelikler, mektebin bütün dolambaçlı yollarından geçerek daha da incelirler. Hem, bir labirint’ten çıkmak, Realisnıa’cıların, Nominalisma’cıların, Thomisma’cıların, Occamisma’cıların, Scotisma’cıların, hulâsa burada ancak başlıcalarını saydığını bütün teologia tarikatlerinin ağlarından kurtulmaktan daha kolaydır. Bunlarda o kadar büyük bir ilim hâzinesi, o kadar verimli bir güçlükler pınarı vardır ki, havariler bile bütün bu mevzular üzerinde cenk meydanında karşılarına çıkmış olsalardı, yukardan aldıkları ruhtan büsbütün başka bir ruha ihtiyaçları olurdu.

Veli Paulus, inanı olduğunu gösterdi: ama Paulus: İnan, ümit edeceğimiz şeylerin ‘cevheri, duygularımızla neyi idrak edemezsek, onun bürhanıdır, dediği vakit, verdiği tarif pek âlimane değildir. Bu mübarek havari, mürüvvetle dolu idi; fakat Korintlıos’lulara birinci namesinin XIII üncü faslında, bu fazilet hakkında verdiği tarif ve taksim, mantık kaidelerine uymamaktadır. Havariler büyük bir dindarlıkla ekmeği takdis ederlerdi; atna a quo, ad quem tabirleri, cevherin istihalesi, ayni bedenin ayni zamanda ayrı ayrı birkaç yerde nasıl varolduğu, Mesihin gökte bedeni, Mesihin çarmıhta bedeni, Mesihin cevher istihalesi sırrında bedeni arasındaki farklar onlardan sorulsaydı; cevher istihalesinin hâsıl olması için söylenen sözler, parçaları muhtelif anlarda birbirini takip eden mahdut ve ölçülü birer kemiyet olduğundan, bu sırrın hangi ânda vukua geldiği sorulsaydı; hiç şüphesiz bütün bu meseleler üzerinde harikulâde bir verimlilikle nıübahasede bulunan, bunlara dair gün kadar açık tarifler veren medresecilerin cevapları kadar ince cevaplar veremezlerdi. Havariler, İsa’nın anasını şahsan tanıyorlardı; fakat aralarında bir tane var mıdır ki bu iffetli ananın ilk günah lekesinden nasıl masun kaldığını yeni teologlarımız gibi kati olarak isbat etmiş olsun?

 

 

Petrus’a anahtarlar verildi; o bunları, kime teslim ettiğini iyi bilen birinden aldı; fakat ben bu mübarek havarinin, anahtarların bir cahil elinde ilim anahtarı olacağını düşünecek kadar ince fikirli olduğundan şüphe ederim. Havariler her yanda insan vaftiz ederlerdi; ama hiçbir zaman onlar vaftizin suri, maddi, müessir ve gayi illetlerinden bahsetmemişlerdir. Onlarda, ayrılabilen, ayrılamayan alâmetlerden hiç bahis yoktur. Onlar Allaha taparlar, sırf İncilin şu cümlesine dayanarak, ruh ve hakikat olarak ona taparlardı: Allah ruhtur; ona tapanlar ruh ve hakikat olarak tapmalıdırlar. Fakat, bir duvar üstüne kömürle karalanmış bir tasvir, iki parmağı uzatılmış, saçları uzun, başının gerisinde üç parlak şua ile halelenmiş olursa, İsa’nın şahsına edilen ibadetin aynına muhakkak lâyıktır, diye havarilere vahiy gelmişe benzemiyor. Gerçekten, bütün bu güzel şeyleri insan bilebilir mi?

 Meğer ki Aristoteles’in, yahut Scotus un yüksek mektebinde otuz kırk yıl geçirmiş olsun. Havariler her ân size gufrandan bahsederler; ama grâce gratuite ile grâce gratifiante arasındaki farkı hiçbir yerde izah etmemişlerdir. Havariler bizi hayır işlerine teşvik ederler, ama opus operans ile opus operutum arasına hiçbir fark koymazlar. Her tarafta mürüvveti vazederler, ama vehbi mürüvvetle kisbl mürüvvet’i birbirinden ayırmazlar: bu faziletin bir araz yahut bir cevher olduğunu, yaratılmış yahut yaratılmamış bir şey olduğunu söylemezler. Günahtan nefret ederler; fakat bugün günah denen şeyin İlmi bir tarifini verebilmiş olsalardı, ölmeğe razı olurdum; ama Scotus’culerin zekâsından ilham almışlarsa, o zaman karışmam. Havarilerin en okumuşu olan veli Paulus, günümüz doktorlarının bütün inceliklerinde meşkli olmuş olsaydı, sualleri, münakaşaları, nesepleri ve, bizzat kendinin dediği gibi, kelime kavgalarını ret ve menetmezdi. Ben, bunun aksini hiçbir zaman tasavvur edemem. itiraf etmeli ki, Havariler zamanındaki teologia münakaşaları, bugünkülerin yanında hiç kalır; gerçekten hürmete lâyık üstatlarımızın incelikten yana ilkçağın en ince münakaşacısı, safsatacı Khrysippos’u aştıkları görülüyor.

Bununla beraber teologlarımızın son derece büyük tevazularına hayran olalım: Havarilerde tesadüfen kâfi derecede doğru ve allânıece olmayan bir yer buldukları vakit, yanlıştır diye kesip atmazlar, kendi akıllarına göre izah ederler; kısmen ilkçağa olan hürmetlerinden, kısmen havarilik mertebesine riayetlerinden gelen takdire şayan bir itidal! Öyle ya, İsa’nın bu ilk müritlerinden bu kadar büyük şeyler beklemek, haksızlık olurdu; madem ki İlâhi üstatları bunlara dair bir tek kelime söylememiştir! Khrisostomos’larda, Basilios’larda, Hieronynıos’larda ayni dikkatsizliklere, ayni yanlışlara rastlarsa, kenara Non lenetur, kabul edilmemiştir, diye yazmakla iktifa ederler. Kilisenin bu eski doktorları, tab’an pek inatçı kimseler olan payen feylesoflarla, yahudiler cenkleşmeğe mecburdular. Onlar bu cengi, delillerden ziyade hayatlarının mübarekliği ile, mucizeleriyle başardılar. O zamanlar için pek akıllıca bir hareket; çünkü meşgul oldukları kimseler, Scotus’un en ufak inceliğini anlıyacak kadar ince fikirli değillerdi. Fakat bugün, bu kadar sivri incelikleri görünce silâhları terketmeyen payen nerede, bidatçı nerede?

 Meğer ki bu kimse, incelikleri anlamayacak kadar kalın kafalı, bunlarla alay edecek kadar ihtiyatsız, yahut da cenge girişecek kadar aldatıcı muhakemeler sahibi olsun. Sonuncu halde, sanki bir sihirbazı başka bir sihirbazla tutuşturmak, yahut silâhları sihirlenıuiş iki kişiyi savaştırmak gibi bir şey olur; bu savaş ta işi, Penelope’nin dokuduğu bezden daha ilriye vardırmaz.

Fikrimce Hristiyanlar, Türklere ve Araplara karşı, son haçlı seferlerinde pek parlak muvaffakiyetler kazanmış olan o hantal ve kaba askerleri gönderecekleri yerde, yaygaracı Scotus’cuları, dik kafalı Occam’ları, yenilmez Albertus’cuları ve korkunç safsatacılar ordusunu göndermiş olsalardı, pek iyi ederlerdi. O zaman bütün cenklerin en hoşu, bütün zaferlerin en garibi görülürdü. Kılı kırk yarar kavgalarından alev almayacak kadar soğuk kanlı bir insan var mıdır?

 Sivri iğneleriyle tenbih olmayacak kadar ahmak bir kimse olur mu?

 Her yerde etraflarına yaydıkları kesif karanlıklarda açıkça görecek gözleri olan düşman hani nerede?

Belki, burada bütün söylediklerimin birer şaka olduğunu düşüneceksiniz. Buna şaşmam, çünkü bilirim ki teologlar arasında bile, Mektebin bu havai, bu gülünç kargalarıyla mideleri bulanan daha okumuş kimseler vardır. Birtakımları vardır ki bunlar, içlerine nüfuz edilemez sırlar hakkında —ki Hristiyanların bunlara sükût içinde tapmaları lâzımgelirdi— söyledikleri bütün o hürmetsiz nutukları, teologianın yüksekliğini hergün ayaklar altına alan, dinden aykırı münakaşaları, payen incelikleri, iddialı tarifleri, bütün o soğuk, tatsız, hattâ çok kere aşağı ve iğrenç sözleri ve hikmetleri birer küfür olarak görür, müthiş günah telâkki ederler.

Ama bütün bunlar bizim ince münakaşacıları, birbirlerine hayran olmaktan, birbirlerini alkışlamaktan ve insanların en bahtlıları sanmaktan menetmez. Gece gündüz bu nefis saçmalarla meşgul olduklarından, Incil’i yahut Paulus’ün namelerini ömürlerinde bir defacık olsun gözden geçirmek için boş bir ânları kalmaz. Mekteplerinde bütün bu dakik meseleleri evirip çevirdikleri vakit, şairlerin, göğü Atlas’ın omuzlarına temellendirmeleri kadar sağlam olarak külli kiliseyi cılız kıyasları üstüne temellendirdiklerini sanırlar; üstelik, harikulâde yardımlarını esirgerlerse kilise çöküverecek, kanaatindedirler.

Kutsal Kitap yumuşak balmumu gibi, arzularına göre şekil değiştirince duydukları haz! Ya kararlarını Solon kanunları kadar hürmetle kabul etmenizi istedikleri ve onları, kendilerine benzeyen birkaç ukalâ tarafından beğenildi diye, papanın emirlerine tercih ettiğiniz vakit duydukları zevk! Ya insan nevinin tenkitçileri olarak meydana çıkıp, kendi zımni yahut açık neticelerinden azıcık olsun aykırı fikirler ileri sürmek bahtsızlığında bulunanları tövbeler terennüm etmeğe mecbur ettikleri zamanki zaferleri! işte o zaman, sözleri birer kerametmiş gibi gururla şunları bağırdıklarını işitirsiniz: Bu kaziye bir rezalettir; öteki, cüretlidir; bu kaziyede bidatçı korkusu var; öteki edep ve ahlâk kaidelerine uygunsuzdur; öyle ki ne vaftiz, ne İncil, ne veli Paulus; ne Hyeronymus, ne Augustinus, hattâ ne de Aristoteles’cilerin piri Thomas insanı Hristiyan eder, meğer ki bizim rüus sahipleri muvafakat etmiş olsunlar, zira bunların muhakemeleri o kadar incedir! Bil hakim doktorlar bize öğretmemiş olsalardı, kim tasavvur edebilirdi ki meselâ: lâzımlık sen pis kokuyorsun ile lâzımlık pis kokuyor kaziyeleri, yahut: tencere, sen kaynıyorsun ile tencere kaynıyor kaziyeleri ayni derecede doğrudur diyen Hristiyan değildir?

 Doktorlarımızın, hikmetleri üzerine basılmış bulunan büyük mührü, halka bütün kaziyelerin varlığını öğretmemiş olsaydı —o kaziyeler ki, aleyhlerinde ilân ettikleri yasak olmasaydı, belki hiçbir vakit okunmayacaklardı— kiliseyi bütün o meş’um dalâletlerden kim kurtarırdı?

 Bu güzel şeyler teologları, bütün insanların en bahtiyarları kılıyor.

Bir de, cehennemin tasvirini, birkaç yıllarını içinde geçirmiş kadar doğru olarak verdikleri zaman, heveslerine göre yeni gökler yaratarak, gufrana nail olmuşların, ruhlarının istedikleri gibi gezecek, ziyafet çekecek, top oynayacak bir yeri olsun diye, o geniş ve muhteşem Empyreus’u uydurdukları zaman ne kadar büyük haz duyarlar! Hem bu büyük doktorların kafaları bütün bu mânâsız sözlerle o kadar doludur ki, Jupiter’in kafasının, beyninde yarattığı Pallas’ı doğurmak için, Vulcanus’dan baltasını vermesini yalvardığı zaman, daha dolu olmadığına gerçekten inanıyorum. O halde, umumi münakaşalarda kafalarının bu kadar iyi sarılmış olmasına artık şaşmaymız; hu tedbir olmasaydı, bağlarının çatlayıp bin parçaya ayrıldığını görürdük.

Ben de, kendilerini gerçekten teolog sandıklanın; bilhassa kullandıkları lehçe, aşağılığın, barbarlığın son derecesine erişmiş olduğundan bunu sandıklarını, gördüğüm vakit,ancak kendileri gibi kimselerin içlerinden bir mâna çıkarabileceği karanlık ve sıkıntılı cümleler kekeledikleri vakit, bazan gülmekten kendimi alamıyorum. Çünkü adi halkın anlattığı şeyleri pek zarif telâkki ederler. Onlarca, teologiayı gramer kaidelerine tâbi kılmak, onun itibarını yerlerde süründürmektir. Böylece her ân dilin saflığına karşı günah işlemek hakkını kendileri için iddia ederler. Hürmete şayan doktorlarda, en aşağı halk tabakasiyle müşterek olan hayranlığa lâyık bir imtiyaz!. Nihayet, üstadlarımız Baylar diye adlandırılıp bir nevi hürmetle selamlandıkları her defada, kendilerini tanrılara hemen hemen benzer sanırlar. Bu hitapta, Yahudilerin o kadar tazim ettikleri o tarif olunmaz Iehovah adında olduğu kadar ihtişam gördüklerine inanırlar. Bunun içindir ki, üstadımız ünvanını, o korkunç ünvanı büyük harflerle yazmamağı cinayet saydıkları gibi, biri çıkıp lâtincede bu iki kelimenin sırasını değiştirmeği aklından geçirir, ve Magister Noster yerine Noster Magister yazarsa, bu caniyane alt üst edişle onun teologiaya karşı en büyük cinayeti işlemiş olduğundan emindirler.

İşte size şimdi de hemen hemen teologlar kadar bahtiyar kıldığım kimseler. Bunlar, umumiyetle rahip yahut keşiş denen adamlardır. Bu iki ad onlara hiç uygun değildir; çünkü bu sözde rahipler, bu sözde din adamları kadar az dindar insan olmadığı gibi, bu sözde keşişlere yani münzevilere her yerde rastgelinmektedir. Eğer bu kimselerin kendi gözlerinden bin bir türlü vasıtalarla, hallerinin aşağılığını ve rezaletini saklamasaydım, dünya yüzünde onlardan daha sefil bir insan nevi olur muydu?

 Her yerde korkunç hayvanlar gibi nefret edilen bu adamlara sırf rastgelmek, fenaya yorulur; buna rağmen bunlar, fevkalâde kimselermiş gibi kendilerine hayrandırlar. En yüksek dindarlığın, en kaba cahillikten ibaret olduğuna kani olan bu adamlar, okumak bile bilmemekle iftihar ederler. Kiliselerinde ahmak bir tavırla anlattıkları mezamiri anırdıkları zaman, Allah’ın, meleklerin ve cennetteki bütün velilerin onları dinlemekte büyük haz duyduklarından pek emindirler. Aralarında bazıları vardır ki bunlar pislikleri ve sefaletleriyle gururlanarak, son derece büyük bir küstahlık ve yüzsüzlükle kapı kapı gezip sadaka dilenirler. Onlara, misafirhanede, arabada, koçuda, pazar kayığında, her yerde rastgelinir; her yerde etrafınızı sararlar, sizi bizar ederek elinizden sakalar koparır, böylece asıl fakirleri sadakalardan mahrum ederler. işte, pislikleri, cahillikleri, kabalıkları, edepsizlikleri ile bize havarilerin hayatını canlandırdıklarını iddia eden şanlı adamlar.

Bunların bütün emellerine bir nevi matematik katilikle düzen veren ve azıcık riayet edilmediği zaman kefareti mucip bir cinayet işlenmiş demek olan o dakik kaidelerden daha hoş bir şey var mıdır?

 Ayakkabını bağlayan düğümün adedi, kemerin rengi ve genişliği, cübbenin alacalı rengi, kumaşı, kukulâtanın itam şekli ve genişliği, baş tıraşının tam kutru, uykuya hasredilecek saat adedi, her şey tayin edilmiş, ölçülmüş, tesbit edilmiştir. Biribirinden pek farklı zihin ve bedenler üzerinde bu yeknesaklığın bırakacağı güzel tesiri düşününüz. Fakat bütün bu saçmalar yüzündendir ki, tarikate girmemiş serbest rahiplere o kadar az ehemmiyet verirler, her iki taraf, biribirini karşılıklı istihkar eder. Bir parça farklı bir kemer, biraz daha açık yahut daha koyu bir libas, işte, havarilerin mürüvvetini tatbik etmeği kendilerine meslek edinmiş olan bu kimseler arasında en kanlı kavgaları doğurmak için fazlasına lüzum yok. Bazıları, tövbekârlığı, en âdi, en kaba kumaştan libaslar giymeğe kadar götürürler, ama derileri üstündeki gömlek en ince kumaştandır. Başkaları, bunun aksine olarak, gömlekleri üste, yün libasları alta giyerler. Öyleleri vardır ki para görünce titremeğe başlarlar, bunlar en küçük sikkeye dokunmaktansa, en zehirli yılana dokunmağı tercih ederler. Fakat şarap yahut kadın elde etmek mevzuubahs olsun, aziz papaslar o zaman o kadar vicdanlı değildirler. Bu alanda her keşiş kümesi, ötekinden ayırt olmak için, ne kadar cehdeder! Onların en büyük istekleri Mesihe benzemek değil, aralarında biribirlerine benzememektir. Bir de, kendilerine taktıkları lâkaplarda, bahtiyarlıklarının bir kısmını görürler. Bazıları Cordelier diye çağırılnıakla övünürler; bu Cordelier’ler de, Recollet, Mineur, Minime, Bulliste’lere ayrılırlar. Sonra Benedictin’ler, Bernardin’Ier, Brigittain’ler, Augustin’ler, Guillelmite’ler, Jacobin’ler gelir. Sanki kendilerine düpedüz Hristiyan demek az geliyormuş gibi, bütün bu adlardan iftihar duyarlar.

Bu kimselerin çoğu, törenlerine ve beşeri ananelerine o kadar itimatlıdır ki, bütün bu güzel şeylere riayetle geçmiş bir ömrü mükâfatlandırmak için bir cennetin ancak yettiğine kanidir. Düşünmezler ki Mesih, bütün bu boş kaideleri istihkar ederek, insanlara verdiği kanunun dayandığı büyük mürüvvet kaidesine riayet edip etmediklerini soracak. Hâlbuki bini, her nevi balıkla dolmuş koca karnını gösterecek; öteki, günde şu kadar yüz hesabiyle okunmuş, bin ölçek mezamiri ortaya dökecek; bir üçüncü, tuttuğu oruçları uzun uzun sayacak ve günde bir tek defa yemek yediğinden ötürü karnının kaç kere patlamak üzere olduğunu anlatacak; buradaki, taşımağa yedi koca gemi kâfi gelmeyecek kadar çok tören, ibadet, bâtıl itikattan bir yığın gösterecek; öteki, altmış yıl, parmaklarını önceden çift eldivenle kaplamadan hiç paraya dokunmamış olmakla iftihar edecek; başka biri, gemicilerin en aşağısının bile giymekten utanıp kızaracağı, pis, kirli cübbesini gösterecek; başka biri de, kayaya yapışık bir sünger gibi, elli yıldan fazla ayni manastıra bağlı yaşamış olmakla övünecek; bunlar, İlâhi söylemekten seslerinin kısaldığını ileri sürecekler; şunlar, yalnızlıktan avanak olduklarını, yahut susmaktan dillerinin uyuştuğunu iddia edecekler. Ama Mesih, bu bitmez tükenmez övünmeler silsilesini durdurarak şöyle diyecek: «Yahudilerin bu yeni nevi de nedir?

 Ben insanlara bir tek kanun verdim; benim tanıdığım yalnız o kanundur; bu adamların da hiç bahsetmedikleri yalnız odur. Ben babamın devletini, cübbelere, dualara, perhizlere, sürekli oruçlara değil, mürüvvetin bütün ödevlerini yerine getirenlere vaid ettim; şimdi fikrimi açıkça, teşbihsiz olarak anlatacağını. Ben, gördükleri hayır işlerinin değerini bu kadar iyi bilen, benden daha mübarek görünmek isteyen kimseleri tanımıyorum. Bunlar gitsinler benimkinken başka bir cennet arasınlar; onu, boş ananelerini benim kanunuma tercih ederek tâkip ettikleri kimselerden istesinler». Bu hikmetleri işitince, kendilerine gemicilerin, arabacıların tercih edildiklerini görünce, biribirlerine ne nazarla bakacaklardır, sanırsınız?

 Ama, şimdilik, onlara ilham ettiğim tatlı ümitlerin verdiği bahtiyarlığı tatmakladırlar.

Muhtelif keşiş tarikatleri, her ne kadar cümhurlardan büsbütün ayrı, başka başka heyetler teşkil ederlerse de, kimse onları hakir görmek cüretinde bulunamaz, çünkü günah çıkarma âdeti, onlara bütün aile sırlarını açar. Bu sırları meydana vurmakla büyük bir cinayet işlediklerine vâkıa inanırlar, fakat bir Bakkhos töreninde, hoş bir hikâye ile konuşmaları neşelendirmek istedikleri vakit, bu korkudan kolayca kurtulurlar; o zaman en şüphe götürmez halleri anlatarak, en açık tafsilâtı vererek sizden bahsetmekten çekinmezler; size gösterdikleri biricik lütuf, adınızı söylememektir. Bir kimse bu tehlikeli eşek arılarını tesadüfen kızdırıverirse, vaızlarında ondan nasıl öc aldıklarını, düşmanlarına nasıl kapalı kelimelerle işaret ettiklerini görmeli. Bu kapalı kelimeler, ayni zamanda o kadar da açıktır ki bunları anlamamak için budala olmak lâzımgelir. Hasılı, bu alçak Kerberoslar, hiç durmadan havlarlar, tâ ki ağızlarına iyi bir parça atılsın.

Rica ederim, bana şunu deyin: Kürsüde vaızeden bir keşiş kadar zevkle dinleyeceğiniz bir aktör, bir meydan soytarısı bulunur mu?

 Cübbelilerin belagat kaidelerini nasıl gülünç bir şekilde tatbik ettiğini, kullandığını görüp te kahkahalarla gülmemek mümkün mü?

 Aman Tanrılar; ne el kol hareketleridir o, ne komik ne gülünç ses nağmeleridir o! Ne havlamalar ne böbürlenmeler! Her ân süratlarını ne büyük çeviklikle değiştirirler! Ne kadar kuvvetli bağırtılar, kubbeleri çınlatan bağırtılar çıkarırlar! Bu güzel belâgat onlarda, keşiş kardeşten keşiş kardeşe gizlice geçen büyük bir sırdır. Bu ehemmiyetli sırlara agâh kılınmak şüphesiz bana düşmez; o halde ben size yalnız zayıf tahminlerimin neticelerini bildireceğim.

Vaızlarına önce bir münacatla başlarlar; bunda sairleri taklit ederler; sonra uzun ve tumturaklı bir girizgâh yapıp, mürüvvete dair bir nutukta, size Nil’den bahsederler; İsâ’nın ölümü sırrının izahını, Babil’in o mahut ejderi Bel’in himayesi altına korlar; sizi perhiz hakkında bir vaiz dinlemeğe hazırlamak için burçların oniki şeklinden bahsederler; yahut ta, arkasından inandan bahsetmek üzere, önce dairenin terbii üzerine uzun uzun mübahesede bulunurlar.

Bu meşhur delilerden… affediniz, bu meşhur doktorlardan demek istiyordum, bu meşhur doktorlardan birini ben kendim dinledim; mübarek üçlük sırrını şanlı bir dinleyici kütlesi önünde anlatacaktı. İlminin âdi bir ilim olmadığını göstermek, ayni zamanda teolog kulaklarını tatmin etmek için, işe yepyeni bir tarzda başladı. Önce alfabenin harflerinden, kelimeleri teşkil eden hecelerden, cümleleri teşkil eden kelimelerden konuştu; sonra, ismin fiille ve sıfatla nasıl uyması lâzımgeldiğini söyledi. Dinleyicilerin çoğu hayret içinde idi; bir kaçı, alçak sesle Horatius’un şu mısrağını mırıldanıyordu:

Çuorsum hoec tam putida lendum?

Bu gibi ahmaklıkların gayesi ne olabilir?

Nihayet, şunu isbata muvaffak oldu: Gramerin esasları mübarek üçlük sırrının o kadar sadık bir tasviridir ki, en büyük hendeseci, bütün şekilleriyle, onu hiç bir zaman bu esaslardan daha büyük bir açıklık, daha büyük bir yakinle ifade edemez. Bu yüksek doktor, teologianın bu büyük şaheserini telif etmek için sekiz ay çok zorluk çekmiş, kan ter içinde kalmıştı. Hem şimdi kendisi köstebekten daha kördür: Göstermeğe mecbur olduğu dâhice cehitte zihni, gözünün bütün inceliğini kendine çekmişti. Ona bakılırsa, kör olmaktan da canı hiç sıkılmıyor; görmeyi kaybetmesinin, kazandığı ölmez şanın pek pahalı bir ecri olmadığına kanaat getirmiş.

Bunun kadar hoş bir başkasını daha dinledim: Seksenlik bir ihtiyar, tepeden tırnağa kadar teolog, hem o kadar teolog ki Scotus yeniden dirilmiş sanılır. Bir gün İsa Jesus adının sırrını anlatırken, bu İlâhi kurtarıcı hakkında ne söylenebilirse hepsinin adındaki harflerde saklı bulunduğunu isbat etti. Şöyle muhakeme ediyordu:

«İsa’nın lâtince adının yalnız üç hali vardır; bu, açıkça mübarek üçlüğün üç şahsına işaret eder. Şuna da dikkat ediniz ki mücerredi (Nominatifi) S ile biter: İseuS; nıef’ulünbihi (accusatifi) M ile biter: İesuM; mef’ulünanhi (ablatif’i) de U ile biter: lesU; şimdi, bu üç son harf: S, M, U, tarif edilmez bir sırrı ihtiva ederler çünkü şu üç lâtince kelimenin: (Semtülres, Zenit) Sumum, (merkez) Medium, ve (semti kadem, nadir,) Ultimum’un baş harfleri olduklarından, mânaları açıkça anlaşılır: İsa Iesus her şeyin esası, merkezi ve gayesidir.»

İzahı, bütün bunlardan çok daha zor olan bir sır daha kalıyordu; bizim doktor bunun da içinden büsbütün matematik bir tarzda çıktı. Iesus kelimesini, biribirinin eşi iki parçaya böldü, öyle ki, S harfi ortada yapyalnız kalıyordu. Sonra şöyle dedi: «Iesus’un adından çıkardığımız bu S harfine, İbranilerde Syn derler; şimdi Syn bir İskoç kelimesidir; mânası da zannıma kalırsa, günah tır. Bu bize gün gibi açık olarak gösterir ki, günahı dünyadan çıkarıp atan İsa’dır, Iesus’dur.» Bu kadar harikulade izahı dinleyen bütün dinleyiciler ve bilhassa teologlar, hayranlıklarından kendilerinden geçmişlerdi; az kalsın, tıpkı bir zamanlar çocukları gözü önünde Apollon tarafından öldürülen Niobe gibi taşa çevirileceklerdi. Bana gelince, ben Horatius’un anlattığı incir ağacından mamul Priapos heykelinin, Canidia ile Saganus’un gece sihirlerine şahit olmak felâketine düştüğü zaman yaptığını yapmak üzereydim: Gerçekten buna değerdi; Zira, Greklerde ve Lâtinlerde böyle bir nutkun lâfı hiç işitilmiş midir?

 Demosthenes’le Cicero böyle bir incelikten bize misal vermişler midir?

 Bu büyük adamlar nutuklarına, mevzularıyla ilgisi olmayan bir girizgâhla başladıkları zaman, onları ayıplarlardı; o zamanlar düşünmezlerdi ki bu cins başlangıçlar kadar alelâde bir şey yoktur ve tabiat bunları sığır çobanlarının en kaba sabasına bile ilham eder. Fakat bizim hakim doktorlarımız çok daha nurludurlar. Şuna inanırlar ki mukaddeme dedikleri bu gibi sözler, içlerinde nutkun geri tarafına bağlayan hiçbir şeyi görülemez ve dinleyici hayret ve hayranlık içinde kendi kendine: Nereye varmak istiyor?  diye sorarsa, birer belagat şaheseridirler.

Doktorlarımız, sonra, Incil’in herhangi bir yerini, hikâye şeklinde anlatırlar; bunu acele ve söz arası gibi izah ederler; düşünmezler ki bütün nutukları bu izahtan ibaret kalmalıydı; arkasından, birdenbire şahıs değiştirir, bazen asıl mevzua hiç uymayan bir teologia meselesini açarlar; işte, bir sanat harikası dedikleri şey budur! Nutkun bu yerindedir ki bizim keşişler, teologların kibrini taklit ederek, doktorlarına verdikleri şu tumturaklı ünvanları kulaklarımızda çınlattırırlar: Heybetli doktor, ince doktor, fevkalâde ince doktor, esrafili doktor, mübarek doktor, cerh ve reddedilemez doktor, işte burada bizi, bir sürü kıyaslar, kübralar, sugralar, neticeler, ilâve neticeler, faraziyeler, ve cahil halkın gözlerini kamaştırmak için kullandıkları bir sürü başka iskolâstik küstahlıklarla rahatsız ederler. Komediyanın nihayet beşinci perdesine gelince, ki burada artistin bütün hüneri göze çarpmalıdır. Tarih âyinesi’nden yahut Romalıların kahramanlıklarından alınmış herhangi bir mânâsız, gülünç masalı size naklederler, onu evirir, çevirirler, remz, mecaz, mümaselet bakımlarından tefsir eder, böylece nutuklarını sona erdirirler. Yani, Horatius’un, Ars poetica’nın başında tasvir ettiği ejderden bin kere daha acip bir ejder!

iş bununla da kalmaz; bunlar bilmem nereden işitmişlerdir ki nutkun baş tarafı sükûnetle, sesi pek yükseltmeden söylenmelidir. O halde, ne yaparlar?

 Girizgâhlarının ilk cümlelerini o kadar alçak sesle söylerler ki, kendileri bile ancak işitebilirler; sanki hiç kimse tarafından işitilmeyecek gibi konuşmak pek esaslı bir tedbir imiş gibi. Onlara, nidaların bazen ihtirasları harekete getirmekte büyük yardımları olduğu söylenmiş; onun için hiç beklemediğiniz bir ânda birdenbire seslerini yükseltir, lâzım olmayan yerlerde divaneler gibi bağırırlar; onlara bir miktar çöpleme otu vermek arzusuna kapılırsınız, çünkü ihtar makamında bağırmak, beyhude zahmet olurdu. Sonra, bilirler ki nutuk, farkına varılmadan, derece derece hararetlenmelidir; onun için, vaızlarınm her bir kısmının baş tarafını gelişi güzel okuduktan sonra, birdenbire beliğ bir eda takınmakta hiç kusur etmezler; hattâ bunu, en soğuk, en tatsız şeyleri söyledikleri ve ruhlarını teslim ediyorlarmış gibi bitirdikleri zaman da yaparlar. Sonra, onlara belâgat hocalarının şakayı ele aldıkları öğretilmiştir, onun için vaızlarını birkaç hoş sözle neşeli kılmak isterler. Ama, gerçekten, o kadar yerinde şaka ederler, ve o kadar letafetle şaka ederler ki, onları rebab çalmak istiyen eşekler sanırsınız. Bazen da ısırmağa kalkışırlar; fakat yaralamaktan ziyade gıdıklarlar, ve dinliyenlere en ziyade müdahane ettikleri vakit, serbestçe doğruyu söylüyormuş, umumi ahlâka karşı isyan ediyormuş gibi bir tavır takındıkları vakittir. Hülâsa, onları gördüğümüz, vaızlarını işittiğimiz zaman, panayır hokkabazlarını gördüğümüze yemin edebiliriz; hâlbuki hokkabazlar onlardan çok da üstündürler; maamafih berikilerin de ötekilerin de belâgatleri o kadar çok biribirine benzer ki, herkes, keşişlerin belâgati muhakkak surette soytarılardan, yahut soytarıların keşişlerden öğrendiklerini teslim edecektir.

Bütün bunlara rağmen, ve benim sayemde, hayranlar bulmaktan geri kalmazlar. Bazı kimseler vardır ki, onların vaızında bulundukları zaman, Cicero’ları, Demosthenes’leri işittiklerini sanırlar. Bilhassa tacirler ve kadınlar böyledirler. Onun için keşişler sırf onların hoşuna gitmeğe gayret ederler, çünkü bilirler ki tacirlere müdahene etmekle, kötü usullerle kazanılmış bir servetin ufak bir parçasını onlardan çekeceklerdir. Kadınlara gelince, keşişleri sevmeleri için bin bir sebep vardır; fakat şüphesiz başlıca sebep, kocalarından bütün gizli şikâyetlerini umumiyetle bu mübarek babalara açtıklarıdır. Bu adamların bana büyük minnet borçları olmaları lâzım geldiğini her halde anlıyorsunuz; çünkü bâtıl itikatları, gülünç törenleri, bitmez tükenmez bağırtılarıyla halk üzerine bir nevi istibdat sürmekten başka bir meziyetleri olmadığı halde, kendilerini Paulus’lar, Anionius’lar kadar büyük sanırlar.

Fakat, uydurma bir dindarlığın bütün görünüşlerini taklit ederek, iyiliklerimi saklamakla gösterdikleri nankörlük katlar kötülük gösteren şu oyuncular sürüsünü bir tarafa bırakalım.

Biraz da kralları, prensleri sahneye çıkaralım. Bunların hemen hemen hepsi bana en ıtemiz niyetlerle tazim eder; kanunlarıma açıkça riayet eden bu kimselerden açıkça bahsedelim. Hükümdarların yarım dirhem sağ duyguları olsaydı, halleri, durumları dünyanın en kötüsü, en bahtsızı olmaz mıydı?

 iyi bir hükümdara düşen bütün ödevleri tam olarak yerine getirmek isteyen bir kimsenin kendine ne kadar ezici bir yük yüklediği gözönünde tutulsaydı, tacın yalan yere yeminle, baba katiliyle satın alınmağa değer bir nesne olduğunu aklından geçirecek bir tek kişi bulunur mıydı?

 Öyle ya, bir milleti idare etmek işini üzerine almış bir insan, bütün hayatını cümhurun menfaatlerine hasretmek için kendi menfaatlerinden vazgeçmiş demektir. O, hep milletinin bahtiyarlığı ile meşgul, ve tesrii kuvvetle icrai kuvveti şahsında toplanmış olduğundan kanunlara şaşmaz bir dikkatle boyun eğerek, nazırların, hâkimlerin doğruluğundan mesul olacak; düşünecek ki herkesin gözü üzerine dikilmiş olduğundan, hareketinin doğruluğu ile, tatlı tesiri dünya yüzüne bahtiyarlık yayan iyiliksever bir yıldıza benziyebilir; yahut da bunun aksine, uğursuz bir kuyruklu yıldız gibi her tarafa felâket ve ölüm saçabilir. Bilmelidir ki şahısların reziletleri kalabalıkta hemen hemen hiç görülmez, tesirleri de o kadar felâketli olmaz, ama bir prens, mevkiinin yüksekliği dolayısiyle öyle bir durumdadır ki, ödevine karşı işliyeceği en ufak kabahat, tebasını bol bol felâkete garkeden taşkın, zehirli bir kaynak olur. Soyun yüksekliği, zevkler, serbestlik, tabasbus, sefahat ve bunlar gibi krallık mesleğine bağlı binbir şey, kralları umumiyetle vazifelerinden alıkor. Vazifesine bağlı kalmağa azmetmiş olanı, ne kadar cesur olmalı! Onu işlerinden uzaklaştırmağa uğraşan bu teshir edici perilerin cezbesine düşmemek için kendini ne kadar dikkatle kollamalı! tyi bir prensin ömrünü durmadan tehdit eden pusuları, kinleri ve başka tehlikeleri bir yana bırakalım, o düşünmelidir ki yakında amellerinin doğru bir hesabını verecek; kendine teslim edilmiş devlet ne kadar genişse, bu hesap ta o kadar dehşetli olacak! Evet, prensler bütün bu düşünceleri akıllarından geçirselerdi, —hakim olsalardı, bunu yaparlardı— öyle sanırım ki ömürlerinde bir ân için zevk tatmazlardi. Fakat ben bu keder verici endişeleri onlardan uzaklaştırmağa çabalarım; devletlerinin işleri için tanrılara dayanmalarını ilham eden de ben değil miyim?

 Prensler, gevşekliğe, hâzlara dalarak ruhlarında iş ve endişenin en ufak görünüşünü uyandıracak her şeyi uzaklaştırır, kendilerine hoş sözlerle durmadan müdahene edenleri mahremiyetlerine kabul ederler. Hergün ava gitmekle, gayet güzel atlar beslemekle, mesnetleri, memurlukları kendi menfaatlerine «atmakla, tebalarmın malını mülkünü azaltıp kendi kasalarına geçirtmek için hergün yeni çareler tasarlamakla krallara düşen ödevleri mükemmel surette yerine getirdiklerini sanırlar. Yakıâ bunda pek tedbirsiz hareket etmezler: Yaptıkları eziyetleri meşru göstermek, dünyanın en haksız şeylerine hak görüşünü vermek için binbir bahane bulurlar; soydukları halkın sevgisini, hiç olmazsa bir dereceye kadar temin için, ona bir parça müdahene etmekten hiç geri durmazlar.

Şimdi, bazen görülen prensler nevinden bir prens tasavvur ediniz; yani kanunları bilmez, âmmenin iyiliğini sevmez, sırf kendi menfaati ile meşgul, her nevi şehvete dalmış, hürriyetin, hakikatin, ilimlerin düşmanı, her şeyi kendi ihtiraslarına, şahsi faydasına dayandırır, cüm’hurun selâmetinden başka her şeyi düşünür bir prens. Bu adama, bütün faziletlerin birarada remzi olan altın bir gerdanlık takınız; başını kıymetli taşlarla parıldıyan bir taçla —kahramanca faziletlerle insanlar arasında parlıyacağını ona hatırlatmıya mahsus bir taçla— süsleyiniz; eline, hakkın, bozulmaz doğruluğun kutsal remzi asâyı veriniz; nihayet ona, hükümdarın, milletine olan ateşli sevgisine işaret eden erguvanı giydiriniz! Sonra, bu prens, hareketlerini, bütün bu büyüklük işaretleriyle mukayese etsin, eğer bu süsleri taşımaktan utanmazsa, bütün bu tiyatro kıyafetini keskin zekâlı bir alaycının alaya almasından korkmazsa, ben pek yanılmışım demektir.

Şimdi, nedimler hakkında, —çoğu kölelerin en aşağısı, en alçağı, en yerde sürüneni, en ahmağı olup ta varlıkların en harikuladesi geçinmek istiyen bu kimseler hakkında— ne diyeyim?

 Ama bunların haklarını verelim; bir nokta vardır ki, onda insanların hepsinden daha mütevazıdırlar: Altım, erguvanı, kıymetli taşları üstlerinde taşımakla iktifa eder, bütün bu remizlerin temsil ettiği faziletleri gerçekleştirmek işini başkalarına bırakırlar. Şuna kanidirler ki, efendim, kral diyebilirlerse, bir methiyeyi kısaca beceriverir ve Majeste, Altes, Ekselans gibi tumturaklı unvanları yerinde dağrtırlarsa, artık hiçbir şeyden kızarmamak derekesine erer ve zarafetle müdahene etmek hünerini mükemmel surette elde ederlerse, saadetleri artık en yüksek katına varmış olur. Zira nedinilerle yüksek şahsiyetlere yaraşan bütün ilimler, işte bunlardır. Zaten, hayatlarını biraz yakından incelerseniz, kargınızda Phaiak’1ar kadar saf ve budala, Penelope’nin âşıkları kadar sefih kimseler bulursunuz.

Bu adamlar öğleye kadar uyurlar. Uyandıkları vakit, bu ânı beklemekten başka bir işi olmayan hamarat bir uşak, onlara çabuk çabuk bir Missa mırıldanır; duayı gecelikle dinlerler. Sonra kahvaltı, arkasından öğle yemeği gelir; ondan sonra kâğıtlar, zarlar, şatrançlar, tombola, maskaralar, soytarılar, aşifteler, şakalar, kaba alaylar, arasıra da bir iki güzel kahvaltı, yemekten sonraki bütün vakti doldurur. Akşam yemeği vakti gelir, sofraya oturur, sonra kalkarlar; gece sık sık yemek yemeden yatmadıklarını da Allah bilir, işte, en ufak bir endişeye düşmeden, saatleri, günleri, ayları, bütün ömrü böyle geçirirler. Sarayda bulunduğum zamanlar, bütün bu nedimlerin gülünç cakalarından bazen benim de bıkıp usandığım olur; şurada, bir sürü kız, bir sürü peri, görürsünüz; kendilerini birer kadın Tanrı sanarak, meziyetleriyle zarafetlerini, arkalarında yerlerde süründürdükleri kuyruğun uzunluğu ile ölçerler. Burada, gayretli bir asilzade, kendini prensin yanında görsünler diye kalabalığı dirsekleriyle yarar; başka biri, memnun memnun böbürlenir, çünkü boynunda pek ağır bir altın zincir taşır ve bununla hem kuvvetini hem zenginliğini göstermekle gururlanır.

Fakat prensler bu hoş hayatı sürmekte yalnız değildirler: Papalar, kardinaller, piskoposlar, onları taklit etmek için çoktanberi ellerinden geleni yapıyorlar, hattâ denebilir ki onları geçmek işini de başardılar. Şu piskopos, giymiş olduğu bembeyaz kaftanın kusursuz bir ömür sürmesini kendine ihtar ettiğini; başını örten şu çift boynuzlu ve uçları bir tek düğümle birbirine bağlı külahın, eski ve yeni ahıtların ilmini birleştirmesi lâzınıgeldiği mânasına olduğunu; elindeki eldivenlerin, temiz ve İlâhi sırları müminlere tevdi ederken dünyanın fenalıklarının sirayetinden ellerinin masun olduğunu gösterdiğini; asâsının, kendine teslim edilen sürüye devamlı surette bakacağının remzi, haç ise, bütün ihtiraslara karşı kazanması lâzım olan zaferin remzi olduğunu düşünmeğe koyulmaydı, hayatı neye benzerdi?

 Bütün bu mülâhazalar ve daha bu neviden başka binbir tanesi, zavallı başpapası endişe ve kederle ezmez mi?

 Günümüzün piskoposları o kadar budala değildirler: Kendileri otlamaya bakar, sürüleri otlatmak işini İsa’ya, papas vekillerine, dilenci keşişlere bırakırlar; hem de piskopos kelimesinin, çalışma, şefkat, teyakkuz demek olduğunu kolayca unutur, para çekmek mevzu u bahs olunca yeniden çok güzel hatırlarlar.

Kardinaller, havarilerin halefleri olduklarından, onlar gibi yaşamağa mecbur olduklarını gözönünde tutsalardı kilisenin mallarının, sahipleri değil mütevellileri olduklarına, o malları nasıl kullandıklarının yakında hesabını vereceklerine kani olsalardı, ayni hale düşerlerdi. Sonra «rütbeliler» biraz da ruhani libas ve süsleri üzerinde düşünüp kendi kendilerine şöyle deselerdi: «Bu kaftanın mânası, tam bir masumluk ve her imtihana dayanabilen bir ahlâk temizliği değil de nedir?

 Bu erguvani cübbe ile ayaklarımın üstüne katmer katmer yayılan, seyahatte dişi katırımı örten, icabında bir deveyi de örtmeğe kâfi olan o geniş harmaninin mânası nedir?

 Birincisi Allah’a karşı ateşli bir mürüvvete, İkincisi hemcinsimize kargı mürüvvete işaret etmez mi?

 Bu sonuncu neviden mürüvvet, herkese faydalı olmak, yani öğretmek, teşci etmek, tekdir etmek, düzeltmek, savaşların çılgınlıklarını yatıştırmak, fena prenslere karşı koymak, kilisenin hayrı için malını canını zevkle feda etmek için ta uzaklara yayılır. Malını, mı dedim?

 Fakir havarilerin malları olmalı mıydı?»

Bütün bu hakikatlere inanan bir başpapas kardinal mansabına, bu tehlikeli mansaba, göz koymaz, oraya kadar yükseldikten sonra, onu memnuniyetle terkeder, yahut ihtimam, endişe, çalışma ile dolu bir ömür, hulâsa havarice bir ömür sürer.

Mesihin yeryüzünde vekilleri olan papalar, bu İlâhi kurtarıcının gittiği yoldan yürümeğe koyulsalardı; onun fakirliğini, çalışmalarını, mesleğini, acılarını,bu dünyanın nimetlerini hakir görmesini taklide savaşsalardı; papa kelimesinin baba demek olduğunu, papalara şeref veren pek mübarek unvanının kendine müstahak olmağı ihtar ettiğini düşünselerdi, hayatların en gamlısını, en nahoşunu geçirmezler miydi?

 Bütün bu mülâhazalardan sonra, sorarım size, bu kadar güçlükle doldurulabilecek bir yeri satın almak için bütün servetini fedaya hazır, yahut onu bir kere elde ettikten sonra elinde tutmak için, silâh, zehir kullanmağı isteyecek bir insan var mıdır?

 Papalar günün birinde hikmet sahibi olmağı akıllarına korlarsa, birdenbire ne kadar türlü türlü eğlenceden, envai kolaylıktan kendilerini mahrum etmiş olurlar! Hikmet mi dedim; hikmet değil, Mesihin bahsettiği o tuzdan yalnız bir taneciğe sahip olsalar! Bu kadar zenginlik, şan, afiv, kudret, zafer, mansap, makam, meslek, vergi, gufran, at, kattır, maiyet ve her türlü şehvet yerine, kötü kötü uykusuzlukların, oruçların, gözyaşlarının, duaların, vaızların, çalışmaların, ah’ların, bunlara benzer binbir sefaletin geçtiği görülürdü. Ama o zaman bu kadar çok yazıcı, müyeyyiz, noter, avukat, müdür, kâtip, katırcı, seyis, banker, pez… (ağzımdan pek açık saçık bir kelime kaçırıyordum ; iffetli kulakları rencide etmeyelim.); Roma sarayı için bu kadar pahalıya malolan, yok, öyle demek istemiyorum, Roma sarayına bu kadar şeref veren bütün bu insan sürüsü açlıktan ölmeğe mahkûm olurdu. Bu, büyük bir âfet olurdu; ama bundan da çok daha gaddarca, çok daha feci, çok daha korkunç bir şey, kilisenin prenslerini, dünyanın o gerçekten ışıklarını, değneği ele almağa, dağarcığı sırta vurmağa icbar etmektir. Bu felâketin mübarek babalarımızın başına geleceğinden hiç korkmayalım; çünkü onlar, boş vakti olan veli Paulus ile Petrus’a papalığın zahmetlerini, işlerini bırakır, kendilerine —bugün mübarek papalık makamının etrafını saran— şerefleri ve zevkleri alıkorlar.

Mübarek ruhani reislerimizin insanlar arasında, en zahmetsiz, en şehvetli ömrü sürmelerini ve en az endişe, en az kederle yaşamalarını temin eden benim; mistik, yani dramatik libaslarını giyip, birtakım küçük törenler tertip ederek, kendilerine saadet, fazilet, mübareklik sıfatlarını takarak, nihayet dünyaya her nevi takdis ve terini dağıtarak kilisenin çobanı rolünü oynadıkları vakit Mesihin kendilerinden memnun kalacağına inandıran benim. Papaların, eski zamanlarda olduğu gibi mucizeler yaratmasını, bize bu geçmiş modayı geri getirmesini mi isterdiniz?

 Halkı irşat ederek yorulmasını, bir ukalâ gibi kutsal kitabı izah etmesini, başka bir işi olmayan bir adam gibi dua etmesini, bir kadın yahut bir zavallı gibi ağlamak zaafını, bir baldırı çıplak gibi sefalet içinde yaşamak aşağılığını göstermesini mi isterdiniz?

 En büyük kralların bile, terliğini öpmek şerefine erişmelerine ancak tenezzülen müsaade eden bir adamın bir kimseye mağlûp olmasını nasıl isterdiniz?

 Nihayet, kendini nahoş bir ölüme isteye isteye maruz kılmasını, bir cani gibi çarmıha gerdirmesini nasıl isterdiniz?

 Bırakın canını, bu ayıptır! Bugünün papaları bütün bu belâları uzaklara atmaktan geri durmuyor, yalnız silâhları ve Paulus’un bahsettiği o tatlı takdisleri alıkoyuyorlar. Onun için de takdis etmekte hiç hasis değiller. Yasakları, törenden menileri, ikinci üçüncü ceza tehditlerini, aforozları aforozculara şeytanın nasıl eziyet ettiğini gösteren resimleri sağa sola ne büyük iyilikle dağıttıklarını bir görmeli! Zavallı ruhları cehennemden yüz fersah öteye atan o dehşetli aforozları ne büyük mürüvvetle savurduklarını bir görmeli! Aforoz öyle korkunç bir yıldırımdır ki, onu, Mesihin bu hizmetkârları, bu pek mübarek babalar, âlemin kurtarıcısının halim selim vekilleri, şeytana uyarak Veli Petrus’un mirasını kemirmeğe savaşanlara en büyük şiddetle indirirler. Bu havari her ne kadar İncilde İlâhi efendisine senin arkandan gelmek için her şeyi terkettik, derse de, Papalar gene Petrus’un toprak, şeJıir, vergi ve prensliklerden ibaret bir mirası olduğunu iddia ederler; bu aziz mirası elde tutmak için gerçekten Hristiyanca bir gayretle ateş ve demir kullandıkları, kutsal elleri her yanda Hristiyanların kanını akıttığı zamandır ki, kilisenin düşmanları dedikleri bu zavallıları yere sermiş olmak gururiyle dolu olarak, kilise için savaşmış, Mesihin bu zevcesini havarilere pek yakışır bir cesaretle müdafaa etmiş olmakla övünürler. Fakat, doğrusu, düşünmezler ki, kilisenin en uğursuz düşmanları fena papalardır. Sükûtlarıyla Mesihin unutulmasına sebep olan, utanmadan gufraniyle alışveriş eden, zoraki tefsirlerle mesleğini tahrif eden, bu mesleği, nefrete şayan ahlâksızlıklarının bulaşık misaliyle büsbütün mahveden papalar.

Mesihin kilisesi kanla kuruldu, kanla temellendi, kanla büyüdü, diye onu idare ve müdafaa etmek için de kan dökmek lâzımdır, sanırlar. Sanki artık Mesih yokmuş, yahut kendinden olanları, her zaman müdafaa ettiği gibi artık müdafaa edemezmiş! Şunu da bilirler: savaş o kadar hunharca bir şeydir ki, insanlardan ziyade yırtıcı hayvanlara yakışır; o kadar çılgınca bir şeydir ki, şairlere göre, Furia’ların kendileri bile onu dünya yüzüne kusmuşlardır; o kadar uğursuzdur ki, en korkunç kargaşalıkları peşinden sürükler; o kadar zalimdir ki umumiyetle yalnız en alçak şerirler tarafından tahrik edilir; o kadar dinsizcedir ki, Mesih’in büsbütün zıddıdır. Böyle olduğu halde, bir barış Allahının vekilleri olan bu adamlar nefrete değer bu sanatle uğraşmak için, bütün başka meşguliyetleri ihmal ederler. Bazen öyle çökmüş ihtiyarlar görülür ki, bunlar bu savaşlarda bir delikanlı kadar dinçmiş gibi tavırlar takınırlar; savaşları destekle mek için müsrifçe birçok para sarfeder, cenklerin lüzumlu kıldığı bütün işlere yorulmak bilmeyen bir gayretle göğüs gerer; kanunları, dini, barışı vicdansızca altüst eder; böylece beşer nevinin başına belâ kesilirler. Gazap olduğu besbelli olan bu hale, dindarlık, cesaret gibi güzel adlar vermek cüretinde bulunan müdaheneciler bulunduğuna; kılıcını çekip kardeşinin kamına sokan bir kimsenin hemcinsine karşı, Mesihin müritlerine o kadar çok tavsiye ettiği o lekesiz mürüvveti kalbinde gene saklıyabileceğini isbata, zihinlerinin bütün inceliğini kullanan usta müdaheneciler bulunduğuna kim inanırdı?

Bazı Alınan piskoposlarına bu hususta papaların mı nümune olduğunda, yoksa papaların mı piskoposları nümune aldıklarında tereddüt ediyorum. Her ne olursa olsun, Alman piskoposları o kadar yapmacık yapmıyorlar. Ruhani başlara malısus bütün o süsleri üstlerinde taşımıyorlar; takdis yahut buna benzer törenlerle gönül eğlendirmiyorlar, ama gerçekten Satraplar gibi giyiniyor, hareket ediyorlar, hattâ kuvvetli ve cesaretli ruhunu Allaha cenk meydanından başka yerlerde teslim etmenin bir piskoposa lâyık olmadığına inanıyorlar.

Her şeyde âmirlerinin izlerinde yürümemekle cinayet işleyeceklerine inanan alelâde rahipler, onları bu noktada da taklitten geri durmazlar. Öşür haklarını müdâfaa etmek için cesaretle, askerce, yırtıcılıkla nasıl savaştıklarını bir görmeli! Bu hakları inkâr etmek cesaretinde bulunan cüretkârlara karşı kılıçları, kargıları, sopaları, taşları, hâsılı her türlü silahları nasıl kullanırlar! Eskilerin kitaplarından, cahil halkı korkutmağa, öşürden de çok daha fazlasını vermek hususunda iknaa elverişli bir yer çıkarmak mevzuubalıs olunca, ne kadar dikkatli, ne kadar keskin zekâlı olurlar! Ama, onları besliyen halkın, onlardan yardım ve hizmet olarak neler beklemeğe hakkı olduğu da her yerde okunur. Bunu akıllarından geçirmezler. Düşünmezler ki başlarının tıraşı, rahibin, bütün insan ilhtiraslarını kendinden uzağa atması, yalnız ahrete ait şeylerle meşgul olması lâzım geldiğini hatırlatır. Hayır, hayır, bu iyi din adamları, dua kitaplarını açıp mırıldanınca bütün ödevlerini yerine getirmiş olmakla övünürler. Mırıldanmak dedim, öyle bir mırıldanma ki herhangi bir Tanrı onları işitip anlarsa çok şaşarım; zira dualarını yüksek sesle okudukları vakit kendi kendilerini hemen hemen hiç işitmez, hiç anlamazlar.

Menfaatlerini korumaktan yana rahipler, hayat adamlarından hiç farklı değildirler; ama zahmetli bir ödevi yerine getirmek mevzubahs olsun, onu başkalarına yüklemek, sonradan bir top gibi kendine geri getirtmek ihtiyatlılığında bulunurlar. Din ödevleri aşağı yukarı devletin idaresi gibidir: Prens, işleri nazırlarına bırakır. Nazırlar da kâtiplerine. Rahipler, tevazularından, dindarlığı halka bırakırlar. Halk, bu (hususta din adamları adını verdiği kimselere güvenir, görünüşe göre de kendinin kilise ile hiçbir ilgisi olmadığını, vaftiz nezrinin onu kiliseye bağlamadığını sanır. Hiç Mesihin değilmiş te sanki asırlarının malı olmakla iftihar edermiş gibi kendilerine «seculier» adını takan tarikat dışındaki rahipler, topu, tarikate bağlı olanlara, bunlar da keşişlere, ıslah edilmiş keşişler ise ıslah edilmemişlere yollarlar; hepsi birden topu dilenci keşişlere atar; dilenciler, «Ghartreux» lere geçirirler; öyle ki gufran bu mübarek babaların manastırında saklıdır, hem öyle saklıdır ki, hemen hiç görülemez. Bunun gibi, gelirlerinin zengin hasadım toplamakta o kadar faal olan papalar, biraz fazla Hristiyanca, havarice olan bütün işleri piskoposlara bırakırlar; piskoposlar mahalle papaslarına, papaslar da vekillerine; vekiller dilenci frater (kardeş) lere yüklerler; bunlar da, koyunlara bakmak işini, onları kırpmasını pek iyi bilenlere gönderirler.

Ama burada mesele, baş papasların, rahiplerin hayatlarını açıp dökmek değildir. Yoksa kendime methiyede bulunmaktan ziyade başkalarını hicvetmiş gibi olurum, fena prensleri methetmekle de iyilerini tenkit etmek istediğim zannedilebilir. Bütün söylediklerim, ancak, hiçbir fâninin, sırlanma agâh olmadan, değerli teveccühüm üzerine serpilmeden, yeryüzünde hoşça yaşıyamayacağım göstermek içindi.

Zaten insanlar bensiz nasıl bahtiyar yaşıyabilirler?

 Öyle ya, Tali, —onların mukadderatını tayin eden şu Tanrıça—, benimle o kadar uyuşmuştur ki daima hakimlerin amansız düşmanı olagelmiş, teveccühlerini, bilâkis, uykuda olsalar bile, hol bol delilere dağıtmıştır. Timotheus’uıı —şehirleri uykuda zaptediyor ata sözüne sebep olan şu Atina generalinin— adını şüphesiz işitmişsinizdir. Şu ata sözlerini de bilirsiniz: Başı giyimli doğmuş. Masumlara, dolu eller! Bunlar ancak delilere yaraşır; hâlbuki şu ata sözleri de umumiyetle bir hakim için söylenir: Yalnız düşüp ölmek için taşlar bulur. Fena bir yıldız altında doğmuş. Toulous’e’un altını ondadır. Ama yeter artık ata sözleri Bunları dostum Erasmus’un meseller (Adagii) dergisinden çaldım sanabilirler.

Demin diyordum ki Tali, izansızları, cüretli, gözü pek kimseleri, Rubicon nehrini geçerken Caesar gibi, Tali zarı atılmıştır, diyenleri sever. Hikmet, insanları mahcup kılar Onun içindir ki hakimleri durmadan fakirlikle, açlıkla, acılarla savaşır, tanınmamış olarak herkesin istihkar ve nefreti içinde yaşar görürüz. Deliler, bunun aksine, bolluk içinde yüzerler, devletleri idare ederler, hulâsa en bahtiyar, en abadan t a 1 i e mazhar olurlar. Öyle ya, bahtiyarlığınızı hükümdarların hoşuna gitmek, prenslerle nedimlerin parlak kalabalığı arasına kabul edilmekten ibaret görürseniz, hikmet sizin nenize yarayacak?

 Dünyanın bütün bu Tanrıları ondan nefret ederler, aralarında ona tahammül edemezler. Zengin olmak mı istersiniz?

 Hikmetin kanunlarına sadık kalarak, yalan yere yemine cesaret edemezseniz, yalan söylerken yakalanmaktan kızarırsanız, hakimlerin hırsızlık ve tefecilik hakkında uyandırdıkları bütün korkularla, tereddütlerle kafanızı rahatsız ederseniz, doğrusu ticarette güzel kazançlar elde edersiniz! Kilisenin rütbelerine, servetlerine mi göz diktiniz?

 Eh! dostlar, bunları bir eşek yahut bir öküz, zekâ ve sağ duygu sahibi bir insandan daha iyi yakalar. Şehvetler ve zevkler diyarında mı yaşamak istersiniz?

 Onu başlıca idare eden kadınlar, tamamen delilere sadıktırlar; onlar bakimden, korkunç ve zehirli bir hayvandan kaçar gibi kaçarlar. Neticede kim eğlence ve sevinç içinde yaşamak isterse, işe, ilkönce hikmeti ihtimamla uzaklaştırmakla başlar; hakim, eğlence cemiyetlerine kabul edilmesi istenen insanların sonuncusudur. Hulâsa, istediğiniz yere gidiniz, papalara, prenslere, hâkimlere, kanun adamlarına, dostlara, düşmanlara, büyüklere gidiniz, peşin parasız hiçbir şey elde edilmediğini görürsünüz; hakimler de parayı hakir gördüklerinden herkesin onlardan kaçındığına şaşmamalı.

Methiyem, tükenmez bir mevzudur, ama bu nutkun da sona ermesi lâzım. O halde bitiriyorum. Ama ondan önce birçok büyük adamın bana yazılarında ve amellerinde tazim ettiklerini bir iki kelime ile göstermek isterdim; zira bunu yapmazsam, içinizden birinin beni, ancak kendi gözüne güzel görünen bir budala sanmasından, hukukçuların da, başka müelliflerden zikretmememi cinayet telâkki etmelerinden korkarım. O halde, bunların misallerine uyalım, başkalarından, doğru yanlış, zikredelim!

ilkönce herkes, pek tanınmış olan şu hikmetin doğruluğundan emindir: Bir şey insanda yoksa, o varmış gibi görünmek çok doğrudur. Onun içindir ki çocuklara erkenden: Yerinde deli olmağı bilmek büyük bir hikmettir, diye öğretilir.

Madem ki âlimler deliliğin yalnız gölgesinin, görünüşünün övülmeğe bu kadar müstahak olduğuna inanmışlar, o halde şimdi siz onun ne fevkalâde iyi olduğuna hükmediniz. Horatius, Epicurus sürüsünün o semiz domuz yavrusu, deliliği hikmetle birlikte karıştırmaktan bahsederken, bunu daha da açıkça söyler; vâkıa, bu deliliğin kısa olması icap ettiğini ilâve eder. Fakat bu düzeltme, ona en ziyade şeref kazandıran şey değildir. Başka bir yerde Horatius şöyle der: Yerinde saçmalamak tatlı bir şeydir. Başka bir yerde de, hâkim olup ta, bıkıncaya kadar kızıp kudurmaktansa, hezeyan eden ve hiçbir hüneri olmayan bir adam sanılmağı tercih ettiğini söyler. Telemakhos’u o kadar çok öven Homeros, ona, çok defa hoppa der. Grek şairleri de tragedialarında bu sıfatı çocuklarla delikanlılara sık sık verir, ona uğurlu nazariyle bakarlardı. Hem o pek meşhur İlias, kavimlerle kralların çılgınlıklarının, deliliklerinin hikâyesinden başka nedir?

 Cicero da, Dünya delilerle dolu demekle benim en tam methiyemi yapmıştır, öyle ya, herkes bilir ki bir hayr ne kadar umumi ise, o kadar değerlidir.

Fakat bütün din dışında bulunan bu salâhiyet sahibi kimseler, Hristiyanlar için pek ağır basmayacaklarından, istenirse methiyemi kutsal yazıların şehadetine dayandıracağım; yahut, fenni tabiri kullanayım; bu yazılar üzerine tesis edeceğim. Önce, bu hususta teologlardan, mahviyetle izin istiyeceğim. Sonra, burada pek güç bir iş mevzubahs olduğundan, hem Musa’ları yardıma çağırmak, onları pek az ilgilendiren bir mevzu için bir kere dölıa ta uzaklardan getirmek, pek namusluca bir hareket olmayacağından, teologluk yapmadan, mektebin diken, li yollarına dalmadan önce, öyle sanıyorum ki, Scotus’un ruhunu —kirpiden bin kere daha dikenli olan o ruhu— yardıma çağırmak, bir ân için sevgili Sorbonne’unu terkedip benim sineme girmesini dilemek yerinde olur, işimi bitirdikten sonra ruh isterse Sorbonne’a geri dönsün, yahut cehennemin dibine gitsin. Neden başka bir çehre takınıp karşısına bir Sorbonne doktorunun parlak koşumlarıyla çıkmıyorum?

 Fakat, aklıma gelmişken diyeyim, ağzımdan bu kadar çok teologia lâfının çıktığını işitince beni muhterem üstatlarınızın yazılarını yağma etmekle itham ediverirsiniz. Lütfen düşününüz ki teologlarla bu kadar sıkı fıkı, bu kadar eski dost olduğumdan, onların ilimlerinden bir şeyler kapmış olmama şaşmamalı. Priapos, bu incir ağacından Tanrı, efendisinden duyduğu birkaç grekce kelimenin farkına varıp onları zihninde tutmadı mı?

 Lucian’ın, herhalde tanıdığınız horozu, insanlarla beraber yaşıya yaşıya, insan gibi konuşmağı öğrenmedi mi?

Fakat, mevzuumuza dönelim ve işe güvenle başlıyalım. Tevrat’da Hazreti Süleyman’a atfolunan kitabın birinci faslında, delilerin adedi sonsuzdur, diye yazılı; imdi, birkaçı müstesna, bütün insanlar, bu sonsuz adedin içindedirler, bu birkaçının da, bir kere olsun görülmüş olduğundan şüpheliyim. İeremias, 10 uncu faslında; Bütün insanlar, fazla hikmet yüzünden deli oldular, dediği zaman fikrini daha açıkça anlatıyor. Hikmeti yalnız Allah’a atfediyor, deliliği de bütün insanlara bırakıyor.

Biraz daha yukarıda da şöyle diyor: İnsan, hikmetiyle gururlanmasın. — Ey mübarek İeremias, insanın hikmetiyle gururlanmasını neden istemiyorsun?

 — Peygamber şöyle cevap veriyor: —Çünkü onda hikmet yoktur.— Tevrat’a dönüyorum: Vanitas vatitatum et omnia vanitas diye haykırdığı vakit, bizim dediğimizden, yani bütün insan ömrü, deliliğin yarattığı bir hayalden ibarettir’den başka bir şey mi demek istediğini sanırsınız?

 Bununla da Cicero’nun beni methederek söylediği, Dünya delilerle doludur, sözünü (bu sözü ne kadar tekrarlasak azdır) pek güzel teyit etmiştir. Tevrat’ın bu hikmetli kitabı başka bir yerinde de şöyle diyor: Deli, ay gibi değişir, hakim, güneş gibi sabit kalır; bununla bütün insanların deli olduğunu, hakim ünvanının da yalnız Allah’a ait olduğunu göstermek istiyor. Zira tefsirciler, aydan insan tabiatini, güneşten de her nevi ışığın kaynağı olan Allah’ı anlıyorlar. İsa, İncil’de, yalnız Allah’a iyi denebileceğini temin etmekle ayni şeyi söylüyor. O halde, hakim olmayan delidir, sözü doğru ise, hem de Revaki’lerin dedikleri gibi, iyi ile hakim kelimeleri ayni mânada iseler, Mesihin bu sözlerle bütün insanların deli olduklarını söylemek istediği açıkça anlaşılır.

Hazreti Süleyman, on beşinci fasılda; Delilik, deli için bir sevinç kaynağıdır, der; bununla, delilik olmadan hayatta hiçbir zevk olmayacağını açıkça itiraf eder. Şu sözlerle söylemek istediği de odur: Bilgilerimiz ne kadar fazlalaştırdırsa, halimiz de o kadar fenalaşır. Sağ duygusu fazla olan bir ruhla, memnuniyetsizliklere çok sebep vardır. Ayni şeyi başka tabirlerle yedinci fasılda tekrar eder: Keder, hakimlerin kalbinde, sevinç ise delilerinkinde yerleşmiştir. Hikmete sahip olmak ona yetmedi, beni nasıl tanıyacağını bilmek istedi; bana inanmak istemiyorsanız, birinci fasılda ne dediğini dinleyiniz: Ben yalnız ihtiyatı ve nassı tanımağa değil, dalâleti ve deliliği de tanımağa çalıştım. Lütfen dikkat ediniz ki, deliliğe daha fazla saygı göstermek için onu en sona koymuş, zira pekâlâ bilirsiniz, kilisede, rütbe bakımından ilk gelenler Incil’in kaidelerine uygun olarak daima en önde yürürler.

Tevrat’ın bu kitabını kim yazmış olursa olsun, müellif, kırk dördüncü fasılda da, deliliğin, hakimlikten daha değerli olduğunu açıkça gösteriyor. Fakat ben burada sizinle, Platon’da, Sokrates’le münakaşa edenler gibi yapacağım; yemin ederim ki sizi, çıkarmak istediğim neticelere müsait cevaplara sevketmeden, şimdi sözü geçen bu ibareden bir kelime bile duymayacaksınız.

O halde size soruyorum: Nadir ve değerli şeyleri mi, yoksa aşağı ve adi şeyleri mi en büyük gayretle saklamak gerektir?

 Ağzınızdan bir kelime çıkmıyor?

İstediğinizi yapınız, eğer siz cevap vermek istemezseniz, mânası şöyle olan bir Grek ata sözü yerinize cevap verecek: tnsan, testisini kapısının yanma bırakır. Bu hikmeti reddedecek kadar dinsiz bir kimse çıkmasın diye hepiniz biliniz ki bunu, teologların ulu Tanrısı Aristoteles nakletmiştir. İçinizde parasını, mücevherlerini sokağa bırakacak kadar budala bir kimse var mı?

 Doğrusu, hiç sanmam. Bunları evinizin en saklı yerlerine, kasalarınızın en gizli köşelerine saklar, süprüntüleri herkesin gözü önünde bırakırsınız. İnsan, kıymetli şeyleri dikkatle saklarsa, hiç ehemmiyet vermediklerini herkesin önünde bırakırsa, bizim müellif, —madem ki deliliği saklamağı emrediyor, hikmeti saklamağı menediyor, — o halde, delilik daha değerlidir demek istemiyor mu?

 Şimdi de müellifin kendi sözlerini dinleyiniz: Deliliğini saklıyan insan, hikmetini saklayandan daha değerlidir. Sonra, kutsal kitap, delilere hakimde bulunmayan bir tevazu atfeder; çünkü hakim, kendisiyle hiç kimsenin mukayese edilmeğe lâyık olmadığına inanır; herhalde kitabın onuncu faslında bulunan şu ibareyi ben öyle anlıyorum: Bir deli gezdiği vakit, rastladığı bütün kimselerin kendi gibi deli olduğunu sanır. Kendini başka insanlara üstün saymamak, insanın daima hakkettiğini sandığı muhteşem övmeleri, onlarla paylaşmağa razı olmak, ne tevazu! Ne saflık! Hazreti Süleyman, büyük bir kral olduğu halde, deli adını taşımaktan utanmıyordu; hattâ otuzuncu fasdda açıkça: Ben insanların en delisiyim, der. Müşriklerin doktoru veli Paulus, Korinthos’lulara yazdığı zaman, kendine teklifsizce deli adını takar ve, görünüşe göre, delilikte geri kalmanın ayıp olacağına inanarak: Bir deli sıfatiyle konuşuyorum, ve herkesten fazla deliyim, der.

Fakat bütün o Grek dili doktorlarının bağırtılarını işitiyorum. O doktorlar ki, yeni mülâhazalarıyla gözlerimizi kamaştırmağa savaşır, teologların cahil olduklarına bizi inandırmak isterler; benim sevgili Erasmusum bu yeni doktorların birincilerinden değilse, her halde ikincilerindendir; onu sık sik anıyorum, çünkü dostlarımın en iyisidir, ve kendine hürmet etmek isterim. Doktorlar, ne çılgınca iktibas, derler, hem de deliliğe ne kadar lâyık! Havarinin fikri, hülyalarınızın ona atfetmek istediğinden büsbütün başkadır. Onun maksadı, bu sözlerle başkalarından daha deli olduğunu göstermek değildir. Onlar Mesih’in rahipleridirler; ben de der ve Incil’i tanımakta öteki havarilerin yalnız eşi değil, hattâ onlara biraz da üstün olduğunu hissederek ben onlardan daha fazla öyleyim’i ilâve eder. Bu itirafta biraz fazla hodbinlik görebilecek kimseleri kızdırmamak için, bir deli sıfatiyle konuştuğunu söylemekle itizar eder, hem de bu sözlerle onlara, delilerin kimseyi incitmeden doğruyu söylemek hakkına sahip olduklarını anlatmak ister.

Baylar bu parçanın tefsiri üzerinde istedikleri kadar münakaşa etsinler. Bana gelince, iherkesin takip ettiği şu büyük, şişman, semiz teologların tefsiriyle kanaat ederim; — doktorların çoğu, biraz evvelkilerin sözüne dayanarak, bir hakikate inanmaktansa, bu teologlarla beraber dalâlete düşmeği tercih eder, bütün İbrani dilleriyle, gerekçeleriyle, lâtinceleriyle birlikte, birincilere birer papağan nazariye bakarlar. Şimdi bu şanlı doktorlardan biri — adını size söylemeyeceğim, çünkü bizim küçük allâme teologlar duyarlarsa, onunla alay etmekten ve Grek atasözü gibi: Rebap çalmak isteyen bir eşek demekten geri kalmazlar. — Ne diyordum?

 Bu büyük doktorlardan biri: Bunu daha az hikmetle söylüyorum; onlardan daha hakimim, ibaresini, nasıl teologik ve doktorvari bir tarzda naklediyor, bir işitseniz! 0 bu sözle yeni bir fasıl yapıyor; sonra —ki buna büyük bir münazara sermayesi lâzımdır — şu tarzda izah ederek bir bahis ilâve ediyor. Size onun kendi sözlerini hem suri, hem maddi olarak aynen nakledeceğim: «Bunu daha az hikmetle söylüyorum; yani kendimi sahte havarilere eş göstermekle size deli görünüyorsam, kendimi onlara tercih etmekle size çok daha deli görüneceğim.» Şu da var ki biraz daha aşağıda doktor, ne söylediğini artık bilıniyen bir kimse gibi birdenbire başka bir mevzua atlıyor.

Lâkin, bir misal çıkarmak için neden bu kadar zahmet çekmeli?

 Bilinmiyor mu ki teologlar, cenneti, yani kutsal kitapları bir deri gibi sermek hakkına maliktirler?

 Kutsal kitabın bazı fıkraları vardır ki, bunlar veli Paulus’un yazılarında tenakuz halindedirler; hâlbuki alındıkları yerlerde okunulursa, biribirlerini nakzetmezler. Veli Hieronymos, beş dil bilen şu büyük doktor, bakınız bu havari hakkında ne anlatıyor: «Veli Paulus, Atina’da, üzerinde şu kitabe yazılı bir mezbah bulmuş; DİİS ASİÆ, EUROPÆET AFRİCÆ , DİİS İGNOTLSLET PIEREGRİNİS, Asya’nın, Avrupa’nın, Afrika’nın Tanrılarına, bilinmeyen ve yabancı Tanrılara; bunu Hristiyan dininin menfaatine kullanabileceğine hükmetmiş. Maksadına zarar verecek ne varsa hepsini bir yana bırakarak kitabenin yalnız son kelimelerini: DİİS İGNOTİS, bilinmeyen Tanrılara, kelimelerini almış, ustalıkla DEO İGNOTO, bilinmeyen Tanrıya ya tahvil etmiş; bununla Atinalıların işte bu bilinmeyen Tanrı olduğunu idia ettiği İsâ’ya bir mezbah yaptırdıklarını kendilerine isbat etmiş. Şüphesiz bu büyük havarinin misaline uyaraktır ki, ‘teologlar, bir yerden dört beş kelime, başka bir yerden de dört beş kelime koparıp atarlar, hattâ kelimeleri menfaatlerine göre değiştirirler ve, önce ve sonra gelen sözlerle verdikleri mâna arasında hiçbir münasebet olmadığı, hattâ bunlar birbirlerinin doğrudan doğruya zıddı olduğu halde, elde ettikleri sözü güvenle naklederler. Bu küstahça nakillerde teologlar o kadar tabiidirler ki, hukukçular bile onları bu hususta çok kere kıskanmışlardır.

Öyle ya, Grek ata sözünden ötürü adını söylemek istemediğim şu doktorun veli Lucas’dan bir ibareye, su ateşin ne kadar zıddı ise Incil’in ruhuna o kadar zıt bir mâna verdiği görülünce, her şeyde muvaffak olduklarından şüphe edilebilir mi?

 Büyük bir tehlike zamanında, bütün iyi müşterilerin, ellerinden geldiği kadar yardım etmek için patronlarının etrafında toplandıkları bir zamanda, Mesih, müritlerini beşeri yardımlardan vaz geçmeleri maksadiyle, onlara giderlerken, dikenlere, taşlara karşı ayaklarını muhafaza etmek için ayakkabı, yolda yiyip içmek için erzak ve birer kese para vermediği halde, bir şeyleri noksan olup olmadığını sormuş; havariler, ne elzem idiyse daima vardı, diye cevap verince, isâ şöyle demiş: Şimdi, küçük yahut büyük bir torbası olan, onu buraya bıraksın, kılıcı olmayan da kaftanını yahut gömleğini satıp bir kılıç alsın. Mesih’in bütün mesleği, sırf tatlılığa, tesamühe, hayatı hakir görmeye dayandığına göre, İlâhi kurtarıcının bu fıkrada ne demek istediğini herkes açıkça görüyor, değil mi?

 Isâ, dünyevi şeylerden ilgilerini kesmeğe havarilerini o kadar kuvvetle ikna etmek istiyordu ki, onlara yalnız ayakkabıyı ve parayı yasak etmekle kalmıyor, gömleklerini bile terketmeği emrediyor, ve bununla onlara, kendilerini Incil’in vaz’ı işine büsbütün vermek için dünyanın her nimetinden vaz geçmeleri icap ettiğini göstermek istiyordu. İsâ, havarilere yalnız bir kılıç almalarını tavsiye ediyor; canilerin, baba katillerinin taşıdıkları cinsten bir kılıç değil, kalbin en gizli köşelerine kadar giren, orada bütün beşeri ihtirasları kesip, yalnız merhametin hüküm sürmesine müsaade eden o ruhani kılıcı!

Şimdi bizim hünerli doktorun bu sözlere nasıl bir biçim verdiğini dinleyiniz: kılıçtan, zulme karkı kendini müdafaa ıetmek hakkını, torbadan da bol erzak anlıyor; görünüşe göre, bu mübarek doktor, Mesih’in, düşüncesini değiştirdiğine, havarilerinin pek az teçhizatla yola çıkmalarından korkarak, nedamet havaları söylemeğe bağladığına inanıyordu; bu İlâhi kurtarıcı havarilere: Ayıplara, hakaretlere, işkencelere sabırla tahammül ederseniz bahtiyar olursunuz, demişti. Bununla da zulme karşı koymağı yasak etmiş, krallığını yırtıcılığa değil tatlılığa vadettiğini hatırlatmıştı. Mesih’in bu sözleri söylediğini hatırlamadığını mı tahayyül ediyordu?

 Sonra havarilerini birer zambak, birer serçe kuşu gibi temiz gönderenin, bellerine birer kılıç edinmek için — sanki silâhsız gitmektense çırçıplak gitmelerini tercih edermiş gibi — gömleklerini satmalarını tavsiye ettiğini nasıl düşünebiliyordu?

 Fakat doktor, kılıçtan kuvveti püskürtmeğe yarıyabilecek her şeyi anladığı gibi, kese kelimesinden de hayatın ihtiyaçlarını tatmin edebilecek ne varsa onları anlıyor. Böylece, Allah’ın ruhunun bu tefsircisi, havarileri mızraklar, kılıçlar, yaylar, oklarla silâhlandırıyor ve çarmıha gerilmiş bir Allahı haber versinler diye, onları bu teçhizatla yola çıkarıyor. Onları bir misafirhaneden, yemek yemeden çıkmak sıkıntısına maruz kılmamak için, iyice dolu dağarcıklar, bohçalar, keselerle yüklüyor. Bu büyük adam şuna dikkat etmemiştir ki, havarilere bu kadar pahalıya satın aldırttığı o kılıcı Mesih yasak etmiş; havarileri, kılıcı çektiler diye tekdir etmiş, ve onu gene kınına koymalarını emretmiştir; o düşünmemiştir ki, havarilerin, payenlere karşı koymak için kılıçla kalkan kullandıkları hiçbir zaman işitilmemiştir. Üstadları isteseydi, şüphe yok ki bunu yaparlardı.

Kendine karşı duyduğum büyük saygıdan ötürü adını söyleyemeyeceğim başka bir doktor Grek atasözü bu adama tatbik edilemez bir gün Hababuk’tan bir fıkrayı:

Turbabuntur pelles terrae Madian; Median ülkesinin çadırları mahçup olacaklardır, fıkrasını izah ederken, asıl deri mânasına gelen, ama burada Madianlıların çadırları deriden yapılmış olduğundan çadır demek olan pelles kelimesinin, canlı canlı derisi soyulmuş olan veli Bartholomeus’un derisi olarak anlaşılması lâzım gediğini iddia ediyor.

işte size şimdi kulaklarımla işittiğim bir vaka. Çok defa olduğu gibi geçen gün de bir teologia tezinin müdafaasında bulunuyordum. Biri, bid’atcıları sağlam muhakemelerle ikna etmektense, yakmanın daha doğru olacağının, kutsal kitabın hangi fıkrasiyle isbat edildiğini sordu; teolog kibrini, teolog hodbinliğini bütün kuvvetiyle yüzünde taşıyanı asık suratlı bir ihtiyar, avazı çıktığı kadar bağırarak şöyle cevap verdi: «Veli Paulus, hereticum hominem post unam et alteram correptionem devita, demekle bunu açıkça emretmiştir». Adam hep ayni ibareyi tekrar ettiğinden, dinleyenlerin çoğu, ne demek istediğini keşfedemeden, hayretle birbirine bakıyordu. Nihayet fikrini şöyle anlattı: «devita kelimesi, çıkarmak, tarhetmek mânasına gelen de edatiyle hayat demek olan vita isminden yapılmış değil mi?

 O halde devita’nın mânası, hayattan çıkarmak, hayattan tarhetmekür. Fıkranın da doğru mânası şudur: Bid’atçi, halini ıslah etmezse, bir iki ihtardan sonra onun hayatını elinden almak lâzımdır.» Birkaç dinleyici gülmeğe koyuldu, bazıları bu güzel izaha hayran oldular, bunu gerçekten teologca buldular. Nihayet, bu muhakemenin kuvveti karşısında boyun eğmemiş gibi görünen birkaç kişi çıktığından, bizim ince fikirli doktor, bir kıyas yumurtladı, mesele de itiraz götürmez bir hale girdi: «Şimdi söyliyeceklerimi iyi dinleyiniz, dedi, Maleficum ne patiaris vivere, Muzır olanı yaşatmayınız diye yazılıdır. İmdi her bid’atçi muzırdır; o halde bida’tçileri yakınalı.» Bu o halde yi işitince, bütün dinleyenler teologun yüksek zekâsı karşısında bayrakları indirdiler, onun tarafına geçtiler. Bu fıkranın yalnız, evvelleri muzır malefici diye umumi bir tabirle adlandırılan büyücülere, gözbağıcılara, sihirbazlara ait olduğunu ve bizim doktorun muhakemesini kabul edince, zina edenlerle sarhoşları da yakmak icap ettiğini düşünen bir tek kişi çıkmadı.

Ama ben de ne deliyim ki Khrysippos’la Didymos’un bütün ömürlerince yazdıklarından daha fazla cildi doldurmağa yetecek kadar çok şeyi burada vire anlatıyorum! Ben yalnız şuna dikkatinizi çekmek istiyordum: Madem ki bütün bu yüksek üstadlar korkmadan bu kadar çok küstahça nakil ve izahta bulunmuşlar, o halde ben, ancak zavallı bir teolog olan ben neden mümkün olan en büyük doğrulukla nakil ve zikretmemek kabahatinden affedilmiyeyim?

 

Veli Paulus’a dönelim. Kendinden bahsederken o şöyle der: «Delilere memnuniyetle tahammül ediyorsunuz…. beni bir deli gibi kabul ediniz.» Başka bir yerde de şöyle der: «Allahın ağzından sölemiyor, deli imişim gibi konuşuyorum…. Bizler Mesih’in uğrunda deliyiz! » Bakınız bukadar büyük bir adam beni nasıl methediyor. Hattâ şöyle söylediği vakit, deliliği pek faydalı, pek lâzım bir şey olarak tavsiyeye kadar varmış oluyor: «aranızda kendini hakim sanan, hikmeti bulmak için deliliği kabul etmelidir. Mesih, Emmaus yolu üzerinde rastladığı iki müridine deli diyor. Ama, daha da şaşılacak şey, Veli Paulus’un, deliliği Allaha atfetmesidir. Bakınız ne diyor: «Allahın deliliği, insanların bütün hikmetinden daha değerlidir.»

Fakat, size bukadar şehadet zikretmekle neden yorulayım?

 Mesih, mezamirde, babasına açıkça: Benim deliliğimi bilinin, demedi mi ki?

Yerinde muhakeme edersek görürüz ki, Allahlın delileri sevmesi için mükemmel sebepler vardır. Öyle ya, zannıma kalırsa, İlâhi saray, dünya prensleri saraylarına epeyce benzer. — Malûm ya, hükümdar saraylarında cahilleri, budalaları, zekâ ve tedbir sahiplerine tercih ederler. Çünkü bu sonunculara şüpheli ve tehlikeli nazariyle bakarlar. Onun için, Caesar’in Brutus’tan, Cassius’tan kaçındığını, hâlbuki şehvetli Antonius’tan korkmadığını, Nero’nun Senecaya tahammül edemediğini, Tyrannos Dionysios’un az zamanda Platon’a tahammül edememeğe başladığını görüyoruz. İşte ayni sebepledir ki Mesih, bütün güvenleri kendi hikmetlerine dayandıran feylesoflardan nefret eder; onları yasak eder. Paulus, şunu söylemekle, bu iddiamı açıkça isbat ediyor: «Allah, dünyada deli olanı seçmiştir…. Allah, dünyayı delilikle kurtarmağı münasip görmüştür». Şüphesiz hikmetle kurtaramazdı da ondan. Bizzat Allah bunu, peygamber Isa’nın ağzından şöyle haykırarak: «Hakimlerin hikmetini gaip edeceğim; basiretlilerin basiretini reddedeceğim»; başka bir yerde de Necat sırrını hakimlerden saklayıp onu küçüklere, yani delilere, belli ettiğinden dolayı memnun olduğunu söyliyerek, açıktan açığa ilân ediyor.

Mesihin, hahamlara, mürailere, din âlimlerine karşı durmadan tazelenen taşkın gazabı ile cahil halka gösterdiği himayekâr iyiliği bu mânada anlamalı. Hahamlar, mürailer, vay halinize! diye haykırması, Dünyanın hakimleri, vay halinize! diye haykırmasına bedel değil mi?

 Hakimlere böyle muamele eden bu İlâhi kurtarıcı, en çok çocukların, kadınların, balıkçıların meclisinden hoşlanırdı.

Kurtarıcının sadeliğe olan sevgisi, hangi hayvanları seçtiğinde de kendini gösterir. Yer yüzünde yaşayan bu kadar hayvan cinsi arasında, bilhassa tabıları tilkinin inceliğinden en uzak olanları tercih etmiştir. 0 ki, en yırtıcı arslana, hiç korkmadan, böğrüne vura vura, binebilirdi. Kudüs’e tantana ile girişinde kendini taşımak şerefini bir eşeğe verdi. Kutsal ruh, yer yüzüne bir kartal yahut çaylak şeklinde değil, bir güvercin şeklinde inmiştir. Kutsal kitap ta, birçok yerinde geyikleri, tayları, kuzuları saygı ile anar. Zaten Mesih, sonsuz hayata kavuşturacağı insanlara koyun adını veriyor. Hâlbuki koyun hayvanların en aptalıdır. Aristoteles’e inanmak caizse, bu ad, Greklerde bir hakaretti, ve alay olsun diye, kalın kafalılara, ahmaklara, koyun kafalı, derlerdi. Bununla beraber İsa kendine, bu koyun sürüsünün çobanıyım, diyor. Hattâ bununla da kalmıyor, kendine kuzu adının verilmesinden hoşlanıyor. Bu Unvanladır ki veli Hanna onu halka şu sözlerle bildiriyor: Ecce agnus Dei, işte Allahın kuzusu. Apokalypsis de İlâhi kurtarıcıyı bu hayvanın şeklinde gösteriyor.

Bu kadar şehadet bir araya gelince, en mübareklerini istisna etmeden bütün insanların deli oldukları isbat edilmez mi?

 Bizzat Mesih, Baba’nın hikmeti olduğu halde, insanların deliliğini iyi etmek için kendini bir nevi deli etmiş, çünkü insan tabiatiyle birleşmiş, hulâsa insan olmuştur. İlâhi kurtarıcı, günaha karşı ilâç bulmak, günahı mahvetmek için, onu (yani günahı) yüklendiği gibi, deliliği de yüklenmiştir. Peki o, hangi çarelerle günahı mahvetmek istiyor?

 Çarmıh deliliği ile, ebleh ve kaba havarilerle. Bu havarilere de durmadan deliliği tavsiye ediyor. Onları hikmetten uzaklaştırmağa uğraşıyor; bunun için de onlara nümune olarak, çocukları, zambağı, hardalı, serçeleri, yani ne aklı, ne sağ duygusu olan ve kendilerini tabiatın ilcalarına düpedüz, endişe duymadan kaptıran birtakım şeyleri gösteriyor. Sonra, onlara, prenslerle hâkimlerin huzuruna çıkmadan önce cevaplarını hazırlamalarını yasak ettiği, istikbalden endişe duymalarını emrettiği vakit, hikmete güvenmemelerini, fakat herşeyde ona, Mesih’e, dayanmalarını öğretmiyor mu?

 Gene ayni sebeple değil midir ki, büyük Yaratıcı ilk ana babamıza bilgi ağacının yemişinden tatmağı yasak etti?

 Allah, meşum bilginin günün birinde onların bütün bahtiyarlıklarını zehirliyeceğini önceden tatmağı yasak etti?

 Allah, meşum bilginin günün birinde yasak ederken onun muzır olduğunu, kalbi şişirmeğe yaradığını söylemekle bu hakikatten pek emin olduğunu gösteriyor. Öyle sanıyorum ki Veli Bernardus, Şeytan’ın üstünde karar kıldığı dağa İlim Dağı adını, bu büyük havarinin fikrine uyarak vermiştir.

Fakat işte size, belki pek hakir görmiyeceğiniz başka bir burhan. Mademki bir hakimde hiç bir zaman affedilmiyecek kabahatleri delilik işliyor ve her gün affediliyor, o halde deliliğin gökte büyük bir teveccühe mazhar olması lâzım. Onun içindir ki hikmetin tesiri ile bir adam herhangi bir saçma yapınça, onu hemen deliliğe atfeder, bu iyi tanrının himayesi altında kendini cezadan muhafaza eder. Bunun gibi Harun peygamber de, Adetler kitabında karısının affini şöyle diler «Yarab! Sırf delilik yüzünden işlediğimiz bu kabahati kerem et de bize yükleme!» der. Şeul Davut’a karşı kendini gene böyle mazur gösterir ve: «Bir deli gibi hareket etiğim meydanda» ddr. Davut’un kendi de gazaba gelen rabbini ayni tarzda yatıştırmağa gayret eder ve:«Rabbim, yalvarırım sana, bu günahı hizmetkârının hesabından sil, çünkü bana onu işlettiren deliliktir.» diye haykırır; çünkü Allaha onu affettirecek biricik şeyin, kendi deliliği, cahilli olduğuna kanidir.

Şimdi de size büsbütün başka ağırlıkta bir şehadet: İsa, çarmıhta düşmanları için dua ederken: Baba, onları affet dediği vakit, onları ancak, kabahatlerini cahilliklerine vererek mazur gorüyor, ve onları affet diyor, çünkü ne yaptıklarını bilmiyorlar. Veli Paulus, günahlarının affını ayni sebebe atfediyor ve Timotheus’a şöyle yazıyor: «Allah bana merhamet etti, çünkü imansızlığım, cahilliğimin neticesiydi.?

Bu, çünkü beni harekete getiren fenalık değil, ancak deliliktir, demekle ayni değil midir?

 Ve o çünkü kelimesi, Allah’ın merhametine ancak deliliğin itibar ve himayesi sayesinde nail olduğuna inandığını açıkça göstermiyor mu?

 Mezamircide bir de ancak şimdi hatırıma gelmiş olan ve meseleyi fevkalâde güzel teyid eden şu ibare var: «Rabbim! Gençlik’ dalâletleriyle kahilliklerimi lütfet de unut!» Rica ederim, şuna dikkat ediniz ki, mazeret olarak iki şeyi ileri sürüyor: Umumiyetle sadık arkadaşı olduğum gençlikle, en iyi dostlarımdan cahilliği. Hem de bu cahilliği ifade etmek için, deliliğinin bütün genişliğini daha iyi hissettirmek için, onu adeta fazlalaştıran bir şekil: cahilliklerim, şeklini kullanıyor.

Fakat, bitmez tükenmez tafsilâta daha fazla girişmeden, bir kelime ile şunu biliniz ki, Hristiyan dini muayyen bir delilik cinsine tamamen uygun ve hikmete taban tabana zıd görünüyor. İlkönce, dikkat etmediniz mi ki, çocuklar, kadınlar, avanaklar, dini törenlerden başkalarından daha ziyade hoşlanıyor ve sırf tabiat insiyakının tesiriyle onlara gittikçe daha fazla yaklaşıyorlar?

 Sonra, Hristiyanlığı kuranlar kimlerdi?

 Son derece sade, edebiyatın ve ilmin en büyük düşmanı kimseler. Hem de dünya yüzünde hiç bir deli kalbi, dindarlığın sevgisiyle alevlenmiş olanı kadar deli görünüşlü değildir. Bunlar her tarafa bol bol para saçarlar, hakaretlere sabırla boyun eğerler, aldatılırlar, dostlarıyla düşmanlarını ayni derecede severler, şehvetten nefret ederler, ruhlarını oruçlar, göz yaşları, uykusuz geceler, hakaretlerle doyururlar; hayatı hakir görür, yalnız ölümü isterler; hulâsa, iz’anın her nevinden o derece vazgeçmişlerdir ki, insan, ruhlarının bedenlerinden ayrı yaşadığına kolayca inanır. Bu, deli olmak değil de nedir?

 Bunun üzerine de havarilerin bazen sarhoş sanılmasına, hâkim Festus’un Veli Paulus’u bir çılgın sanmasına şaşmalı mı?

Ama mademki muhakemeler yürütmeğe kalkıştım, devam edeceğim, ve size Hristiyanların o kadar çok zahmet ve çalışma sayesinde müstahak olmağa çabaladıkları saadetin bile bir nevi bunaklık, bir nevi delilikten başka bir şey olmadığını göstereceğim. Ama, hemen isyan edivermeyiniz; sade görünüşlere bakarak hakkımda hüküm vermeyiniz. Yalnız meseleyi benimle incelemek zahmetine katlanınız.

İlkönce, Hristiyanlarla Platon’cularda adeta müşterek olan bir esas vardır; o da şudur: bu hayatta maddenin çamuruna batmış olan ruh, bedenin bağlarıyla bağlıdır; maddeye bağlılık onu, hakikati görmekten, hakikattan müstefid olmaktan alıkor. İşte buna dayanarak Platon, felsefeyi, Ölümü düşünmek diye tarif etmiştir; çünkü her ikisi, yani hem felsefe, hem ölüm ruhu, görünür ve maddi şeylerin üstüne yükseltir. Hâlbuki bir kimsenin ruhu, bedeninin uzuvları üzerine muntazam surette tesir ettikçe, o kimse sağ duygulu olarak kabul olunur. Ama ruh, bağlarını koparıp hürriyete kavuşmağa, mahbesinden kurtulmağa uğraşırsa, o zaman ona deli derler. Bu hale, tesadüfen bir hastalık yahut uzuvların bozulması sebep olursa, herkes delilik der. Bununla beraber, bu deliliğe tutulmuş kimselerin, istikbalden haber verdikleri, dil ve ilimleri öğrenmeden bildikleri, bütün şahıslarında gerçekten İlâhi bir taraf arzettikleri vakidir. Bu, şüphesiz ruhun beden bağlarından biraz kurtulunca, tabii melekelerini işletmeğe başlamasından ileri gelir. Ayni illet, ölüm döşeğinde bulunan kimseler üzerinde buna benzer tesirler yapar; ölmek üzere bulunan insanlar, bazen İlâhi bir nefesle dolu imiş gibi harikulade şeyler söylerler. Ama, ruhu böyle maddi şeylerin üzerine yükselten, dindarlık sevgisi olunca, bu sefer delilik belki öncekinin büsbütün ayni olmamakla beraber, gene ona çok benzer; mademki buna tutulmuş birkaç kişinin, başkalarının büsbütün zıddı bir ömür sürdüğünü gören insan nevi, bunlara kolayca deli ünvanını takar. O zaman, berikiler de ötekiler de Platon’un mağara efsanesini, o zekice tasarlanmış efsaneyi gerçekleştirirler. Bu feylesof, içinde zincire vurulmuş insanların gölge ve görünüşten başka bir şey görmedikleri bir mağara tasavvur ederdi; insanlardan biri mağaradan kurtulur, gerçekten şeyler görür, sonra gelip arkadaşlarına şöyle der: «Siz ne bahtsızsınız! yalnız boş gölgeler görüyorsunuz, bunlardan gayri başka hiç bir şey mevcut olmadığına inanmakla da büyük bir dalâlete düşüyorsunuz. Gerçekten şeyler bu mağaranın dışındadır, ben onları biraz önce gördüm.» Bu hakim, bu sözle bahtsızların dalâletlerine, deliliklerine esef etmekle üzülüp dururken, bunlar da ona deli nazariyle bakar, onunla alay eder ve onu kovarlar. İşte hayal adamlarıyla sofuların bir tasviri. Sırf duygularla idrak edilen şeylerle meşgul olan birinciler, bunların dışında başka hiç bir varlık olmadığına inanmağa meylederler; sofular, bilâkis, madde ile ilgisi olan ne varsa hakir görür, ruhlarını görünmez ve ruhi varlıkların temaşasına yükseltirler. Hayat adamları ilkönce servet toplamağı, sonra bedenlerinin ihtiyaçlarını düşünürler; ancak ondan sonra ruhları akıllarına gelir. O da ancak bir ruha sahip olduklarına inanıyorlarsa. Ötekiler, bunun büsbütün aksine hareket ederler. İlkönce, varlıkların hepsinin en basiti olan Allaha karşı ödevlerini yerine getirmeğe ellerinden gelen gayretle çabalarlar; sonra ruhlarını düşünürler, çünkü ruh, yaradılmış varlıklar arasında Allahla en çok ilgisi olandır; bu kimseler bedenlerine bakmağı tamamen ihmal ederler; parayı, çamurmuş gibi hakir görür, para görür görmez derhal kaçar, şayet hazan ona dokunmağa mecbur olurlarsa, o zaman son derece büyük bir tiksinme ve iğrenme duyarlar; zira, Incil’de dendiği gibi: onlarda varlık, yokluk gibidir; onlar, sahip değilmiş gibi sahiptirler.

Hayat adamlarıyla sofular arasındaki bu fark, hayatlarının bütün amellerinde görülür. Her ne kadar ruh melekelerinin hepsi beden uzuvlarına tabi iseler de, bunlar arasında, işitme, görme, dokunma, tatma, koku alma gibi madde ile bağları daha sıkı olanların yanında, hafıza, idrak, irade gibi, görünüşe göre, bağları çok daha gevşek olanları da vardır. Ruh, melekelerinin kâh bu kâh o nevini azçok kullandığından, azçok maddeye tâbidir. Sofular, maddenin üstüne yükselmek için ellerinden geleni yapmakla cisimlerden gelen intibalar karşısında duygusuz ve avanak gibidirler. İşte bunun için, bazı mübarek şahsiyetlerin farkına varmadan şarap yerine yağ içtiklerini işitiriz. Hayat adamlarında, tamamen aksi: madde onlara çok tesir eder, ruh ise epeyce az!

İhtiraslar arasında büsbütün cismani diyebileceklerimiz vardır; meselâ aşk, açlık, susuzluk, uyku, hiddet, kibir, kıskançlık gibi. Sofular onlara karşı sürekle savaşırlar; hayat adamları ise, bilakis, onlarsız yaşanamayacağına inanırlar. Sonra, ruhla beden arasında, ikisinin ortasında duran ve bize tabiat tarafından ilham edilmiş gibi görünen ihtiraslar da vardır, meselâ vatan sevgisi, baba şefkati, evlâd muhabbeti, dostluk gibi. Cemiyet adamları bütün bu ihtiraslara biraz kıymet verirler, ama sofular bunları da kalplerinden söküp atmak için ellerinden geleni yapar, yahut hiç olmazsa bunlarda ancak en ruhani olan tarafları muhafaza ederler. Meselâ bir sofu babasını, babasıdır diye sevmez çünkü bu itibarla ondan ancak bedenini almıştır;

O bedeni de herkesin babası Allah’a borçludur hayrsever bir insan olduğu için, babasında en büyük hayr olarak gördüğü ve kendince sevgilerin, arzuların biricik mevzuu en yüksek zekâyı bulduğu için sever. Hayatın bütün öteki ödevlerinde sofularda kaide işte budur. Görülür şeyler arasında büsbütün hakir görmedikleri bulunursa da, bunların herhalde ruhani ve görünmez şeylerden çok aşağı olduklarına inanırlar.

Sofular, dini sırlarda ve hattâ başka dini ödevlerde biribirinden ayrı bir madde ile bir ruh görüyorlar. Meselâ, perhizin et yememek ve akşam yemeği yemeden gidip yatmaktan ibaret olduğuna hayat adamları gibi inanmıyorlar; bilâkis, diyorlar ki perhizin ruhu, ayni zamanda ihtiraslarına eziyet etmek, kendini hiddete daha az kaptırmak, tefahur ve kibirle daha az kabarmış olmak için elinden geleni yapmaktan ibarettir; maksat da ruhun, maddenin ağırlığı altında ezilmeyip asümani şeyleri bilmek ve tatmak için daha büyük bir kuvvetle yukarılara yükselebilmesidir. Onlar şöyle derler: «Missa törenleri büsbütün hakir görülecek şeyler değillerse de, pek faydalı da değildirler; hattâ ruh, yani idrak edilebilir işaretlerle temsil olunan varlık olmazsa, mazarratlı da olabilirler. İmdi, işaretlerin temsil ettiği, Mesihin ölümüdür. Hristiyanlar da, yeni bir bayata doğmak için, kendi aralarında birleştikleri gibi, Isâ ile de birleşerek, İlâhi kuratrıcının emri altında bir tek beden teşkil etmek için, ihtiraslarını bendetmek, onları öldürmek, gömmek suretiyle Mesihin ölümünü taklit etmelidirler». İşte sofuların hayatı ve düşünceleri. Hayat adamları büsbütün başka türlü düşünürler. Onlarca Missa, mihrabın pek yakınında durmak, rahibin telâffuz ettiği kelimeleri işitmek, onun başlangıçtan sona kadar yaptığı bütün küçük törenlere bakmaktan ibarettir. Hulâsa, sofu adam, maddi ve idraki mümkün şeylerden, yalnız anlattığım misallerde değil, fakat bütün ömründe uzaklaşır ve bu suretle ölmez, ruhi ve görülmez şeylere yükselmek ister. Madem ki hayat adamlarıyla sofular her işte biribirlerine bu kadar zıd tarzda hareket ederler, o halde biribirlerine deli nazariyle bakmaları da tabiidir. Bence bu ünvana en lâyık olanlar, sofulardır. Ben size, erişmek istedikleri en yüksek hayrın delilik olduğunu, vadettiğim gibi isbat edersem, bunu teslim edersiniz.

Şuna dikkat ediniz ki, Platon, âşıkların deliliği, bütün deliliklerin en tatlısıdır, dediği vakit zihninden buna aşağı yukarı benzer bir şey geçiriyordu. Öyle ya, Şiddetle seven, artık kendi içinde değil, sevdiğinin içinde yaşar; hem de bu sevgiliye bağlanmak için kendinden ne kadar uzaklaşırsa, sevincinin, bahtiyarlığının o nisbette çoğaldığını hisseder. Pekâlâ, bir adamın ruhu, maddenin üstüne yükselip, hezeyan etmek üzere, bedeninden çıkıyormuş gibi olursa, o adanı deli değildir de nedir?

 Yoksa bu bayağı tâbirlerin ne mânası olurdu: Kendinden geçmiş               Kendine gel… Kendine geldi… Sonra, aşk ne kadar mükemmelse, delilik o derece büyük, bahtiyarlık o derece bellidir. İşte şimdi bakınız, sofuların bukadar hararetle peşinden koşup ah çektikleri o asümani saadet neden ibarettir. Ruh maddeyi yendikten sonra onu içine garkedecek ve kendi tabiatına eş bir hale sokacaktır. Bu ona pek güç gelmiyecek, bilhassa, zavallı beden oruçlarla, riyazetlerle ve daha başka dindarca eziyetlerle iyi hazırlanmış olursa… Sonra bu ruh ta, kendinden sonsuz derecede daha kuvvetli, daha kudretli olan en yüksek ruh tarafından bel’edilecektir. Öyle ki, büsbütün kendinden geçmiş olan insan, bu mesut boşlukla mesut olacak ve bütün varlıkları çeken o en yüksek hayrın huzurunun verdiği, sözle tasvir edilmez hazzı tadacaktır.

Bu saadetin, ancak bedenlerle ruhların şanla dolu birleşmesi ânında başlaması lâzım gelir; bununla beraber, sofuların ömrü bu asümani hayatın tasviri ve sürekli surette düşünülmesi olduğundan, onlar daha yeryüzünde iken, görecekleri nefis mükâfatın tadını biraz tadarlar. Bu, gerçekten, sonsuz saadet pınarının, o pek büyük pınarın, ancak gayet küçük bir damlasıdır; ama bu küçücük damla, küçüklüğüne rağmen, duyguların bütün hazlarıyla bütün beşeri hazların topunu birden sonsuz derecede aşar.

İşte, ruhi hazlar beden hazlarını bu derece geçerler; görülmeyen hayırlar, görülen hayırlara bu kadar üstündürler! Peygamber, velilere şu sözleriyle böyle bir saadeti vaadetmiştir: Rabbin, onu sevenlere hazırladığı hazları, göz hiç görmemiş, kulak hiç işitmemiş, insan kalbi hiç hissetmemiştir. Doğru insanların daha dünyada iken tutuldukları delilik nevi işte böyledir; bu bahtiyar delilik, öbür hayata geçtikleri vakit ellerinden alınmak şöyle dursun, bilâkis mükemmelleşecek ve sonsuz saadet denen o en yüksek delilik olacaktır. Doğruların dünyada tattıkları bu küçük delilik damlası, ona sahip olmak bahtiyarlığında bulunan tek tük velilerde açıkça görülür. Bunlar, aralarında hiç bir bağ bulunmayan, insanların alelâde dilleriyle ilgisi olmayan sözler söylerler; ağızları mânadan mahrum sesler çıkarır; yüzleri de bir lâhzada binbir türlü şekil değiştirir. Kâh uyanık ve neşeli, kâh gamlı ve düşüktürler; şu ânda ağlarlarsa, biraz sonra güler, içlerini çekerler; hulâsa kendilerinden büsbütün geçmiştirler. Kendilerine gelince, nereden geldiklerini bilmezler, bedenlerinin içinde olup olmadıklarını, uyuyup uyumadıklarını bilmezler; gördüklerini, işittiklerini, dediklerini, yaptıklarını unutmuşlardır; kendilerinde bir fikir kalmışsa, o da geçici bir hayalin, uyanınca uçup giden tatlı bir rüyanın hafızada bıraktığı karışık intibaa benzer. Kati olarak ileri sürebilecekleri biricik şey, bu şehvetli delilik sürdüğü müddetçe pek bahtiyar olduklarıdır. Onun için zavallı sağ duygularına geri döndüklerinden dolayı esef ederler; ve temennilerinin en hararetlisi, bu mesut deliliğin nefis vecitleri içinde ebede kadar yaşamaktır.

Nefis mükâfatın önceden biraz tadılan tadı işte bundan ibarettir.

Aman, size sözlerimi bitirmeği vaadettiğimi az kalsın unutuyordum. Sonra, fazla gevezelik ettiğimi yahut ağzımdan biraz aşırı bir çılgınlık çıktığını düşünürseniz, lütfen unutmayınız ki Delilik, yani bir kadın konuşuyor. Hem şu Grek ata sözünü de hatırlayınız: Bir deli bazen iyi şeyler de söyler. Meğer ki siz kadınların bu umumi kaideye bir istisna teşkil ettiklerini düşünesiniz.

Görüyorum ki bir hâteme bekliyorsunuz; eğer burada size söylediğim bütün gevezelikleri hatırladığımı sanırsanız, gerçekten pek yanılırsınız. Grekler eskiden: Hafızası fazla iyi olun davetliden nefret ederim, derlerdi; ben de size şimdi: Her şeyi hatırlayan bir dinleyiciden nefret ederim, diyorum. Elveda, Deliliğin yüksek ve aziz dostları; beni alkışlayınız; size sıhhat ve güzel eğlenceler dilerim.

Deliliğe Methiye, Thibaut de Laveaux’nın 1780 de Basel’de çıkarttığı Fransızca tercümenin, Armand Hoog tarafından tashih edilmiş metninden dilimize çevrilmiş ve Almanca tercümesiyle karşılaştırılmıştır.

 

Kaynak: E R A S M U S, DELİLİĞE METHİYE, Nusret HIZIR , Milli Eğitim Vakfı,MAARİF MATBAASI — 1941

 

 

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s