SEÇİLMİŞ HİTABELERDEN

 

Hazreti İsa aleyhisselâm

İsa Peygamberin, aşağıda okuyacağınız en önemli hitabesi, bu yazar tarafından The New Testament in Modern English adlı Incil’den tercüme edildi. İsa Peygamber, M.S. l’inci asırda yaşadı.

ZEYTİNDAĞI VAAZI

İsa, büyük bir kalabalığı görünce tepeye çıktı ve oturduktan sonra, şakirtleri yanına geldiler.

Sonra, konuşmaya başlayarak şunları öğretti:

Ne mutlu mütevazı insanlara, zira göklerin hükümranlığı onlarındır!

Ne mutlu kederin ne olduğunu bilenlere, zira kendilerine cesaret verilecek ve huzura kavuşacaklar!

Ne mutlu hiçbir şey istemeyen o insanlara, zira bütün yeryüzü onların olacak!

Ne mutlu merhametli insanlara, zira onlara merhamet edilecek!

Ne mutlu tertemiz yürekli insanlara, zira onlar Allah’ı görecekler!

Ne mutlu barış yapanlara, zira onlar Allah’ın oğulları diye bilinecekler!

Ne mutlu doğruluk uğrunda eza çekenlere, zira Cennet’in hükümranlığı onlarındır!

Benim uğruma insanlar sizleri suçlar ve kötü muamele ederlerse ve her türlü iftira atarlarsa ne büyük mutluluğa kavuşacaksınız! O zaman sevinin, evet, son derece sevinin, zira Cennet’teki mükâfatınız şaheser olacak. Sizin zamanınızdan önce yaşayan peygamberlere de aynen böyle eza çektirdiler.

Sizler, yeryüzünün tuzusunuz. Fakat tuz tadını yitirirse, onu tekrar tuz haline getirecek bir şey var mı?

 Artık kapı dışarı atılıp, ayaklar altında çiğnenmekten başka hiç bir işe yaramaz.

Sizler dünyanın ışığısınız; tepe üzerinde kurulmuş bir şehir gizlenemez. İnsanlar da bir lâmbayı yaktıktan sonra bir kovanın altına koymazlar. Onu bir şamdana koyarlar ki, evdeki herkese ışık versin.

Sizin ışığınız da insanların önünde böyle parlasın. Yaptığınız iyi işleri görsünler ve Cennetteki Rabb’ınıza hamd etsinler.

Sanmayasınız ki, ben Peygamberlerin Kanununu ortadan kaldırmaya geldim; ben onları kaldırmak için değil, tamamlamak için geldim. Gerçekte, sizi temin ederim ki, gökyüzü ve yeryüzü var oldukları müddetçe, gönderilme maksatları hasıl oluncaya kadar, o Kanunun tek bir noktası veya virgülü kaybolmayacak. Bu demektir ki, bu emirlerin en küçüğünü bile yumuşatanlar ve diğerlerinin de öyle yapmasını isteyenler, Cennet’in hükümranlığında da küçük olarak anılacak. Fakat o emirleri öğreten ve uygulayanlar da, Cennet’in hükümranlığında büyük olarak anılacak. Çünkü size şunu söylemek isterim ki, Cennet’in hükümranlığına ayak basmadan önce, vak’anüvistlerden ve Farisiler’den çok daha iyi ve doğru insanlar olmalısınız!

Eski zamanlarda insanlara, ‘Katletmeyeceksin,’ denildiğini duydunuz ve kim katlederse, mahkemede hesabını vermelidir. Fakat ben size diyeceğim ki, kardeşine [diğerlerine] kızgınlık besleyen biri de, yargılanmalı; her kim ki, tepeden baktığı kardeşine salak der, yüce divanın hükmüne müstahak olmalı; ve her kim ki, kardeşine kaybolmuş bir ruh diye tepeden bakarsa, mahvolmanın ateşine doğru gidecektir.

Öyle ki, hediyeni mihraba bırakacağın sırada, kardeşinin senin aleyhinde düşüncelere sahip olduğunu hatırlarsan, hediyeni, mihrabın önünde bırak ve ayrıl. Önce kardeşinle barış, ondan sonra gel ve hediyeni sun. Elinde fırsat varken muhalifinle barış, yoksa o seni dâva edebilir ve hâkim de zindana atılman için seni mahkemenin görevlisine teslim edebilir. Bana inan, cebindeki son meteliği ödemedikçe oradan çıkamazsın!

Eski zamanlarda insanlara, ‘Zina etmeyeceksin’ dendiğini duydunuz. Ama ben size diyeceğim ki, her kim ki bir kadına şehvetle bakar, o kadınla, kalben, zina etmiş sayılır.

Evet, sağ gözün seni yanlış yola sürüklerse, onu kes ve kaldırıp at; bütün vücudun çöplüğe atılmaktansa, organlarından bir tanesini kaybetmen daha iyidir.

Yine, karısını boşayan bir kimsenin, ona bir boşanma belgesi vermesi gerektiği söylendi. Ama ben size diyeceğim ki, kendisine sadakat dışında herhangi bir sebeple karısını boşayan biri, onu zinaya sürüklemiş olur. Ve boşanmış bir kadınla evlenen biri de, yine zina etmiş sayılır.

Yine eski zamanlarda insanlara, ‘Yalan yere yemin etmeyeceksin, fakat yeminlerini Allah’ın üzerine yerine getireceksin’ dendiğini duydunuz. Fakat ben sizlere diyorum ki: Hiç yemin etmeyin. Cennet üzerine yemin etmeyin, çünkü orası Allah’ın tahtıdır; yeryüzü üzerine yemin etmeyin, çünkü orası Allah’ın ayak taburesidir; Kudüs üzerine yemin etmeyin, çünkü orası büyük Kralın şehridir. Hayır, kendi başınızın üzerine de yemin etmeyin, çünkü tek bir saçını dahi, ak veya kara yapamazsın! Söylemek istediğin ne varsa, ’evet’in basit bir ‘evet’ ve ‘hayır’ın da basit bir ‘hayır’ olsun, bundan fazlasında bir kötülük lekesi vardır.

‘Göze göz, dişe diş,’ dendiğini duydunuz, fakat ben size diyeceğim ki: Size zarar vermek isteyene karşı koymaya çalışmayın. Sağ yanağına tokat atana, sol yanağını da çevir. Eğer bir kimse sırtındaki ceketin için seni dâva ederse, bırak alsın ve isterse paltonu da alsın. Eğer bir kimse sizi, kendisiyle bir kilometre gitmeye zorlarsa, siz iki kilometre gidin. Sizden herhangi bir şey isteyene, verin ve borç isteyeni de geri çevirmeyin.

‘Komşunu seveceksin ve düşmanına kin besleyeceksin,’ dendiğini duydunuz. Fakat ben size diyeceğim ki: Düşmanlarınızı da seviniz ve size eza edenler için dua ediniz ki Cennet’teki Rabb’nın oğulları olasınız. Çünkü o güneşini, iyi insanların üzerine olduğu kadar, kötü insanların da üzerine doğdurur ve yağmurunu, hiçbir fark gözetmeksizin, hem iyi hem kötü insanların üzerine yağdırır.

Zira şayet sadece, sizi sevenleri severseniz, bu size ne gibi bir itibar kazandırır?

 Vergi tahsildarları da aynı şeyi yapmıyorlar mı! Ve şayet sadece, kendi çevrenizdekilerle selâmlaşırsanız, istisnaî bir şey mi yapmış oluyorsunuz?

 O kadarını putperestler de yapıyor. Hayır, Semavî Rabb’ınızın mükâfatına lâyık görülmeyeceksiniz.

Şu halde, diğerlerine iyilik yaptığınız zaman, kendilerine hayranlık beslendiğini göstermek için havralardaki ve sokaklardaki aktörlerin yaptıkları gibi, önünüzde yürümesi için bir borazancı kiralamayın. Bana inanın; onların bütün mükâfatı o! Hayır, muhtaç olanlara yardım ettiğin zaman, bu yaptığın iyiliğin gizli kalması için, sağ elinin yaptığını sol eline bile gösterme.

Ve dua ettiğiniz zaman da, oyunlardaki aktörler gibi hareket etmeyiniz. Onlar, diğerlerinin kendilerini görmeleri için havralarda ve köşebaşlarında durup dua etmeye bayılırlar. Bana inanın; onların bütün mükafatı o! Dua edeceğiniz zaman, odanıza çekilin, kapıyı kapayın ve Rabb’ınıza mahremiyette dua edin. Ve dua ederken de, pek çok sayıda kelimeye yer verdikleri için işitileceklerini sanan putperestler gibi ağızlarınızda uzun dualar gevelemeyin. Onlar gibi olmayın. Unutmayın ki, Allah sizin Rabb’ınızdır, ve siz daha ondan dilemeden, o sizin nelere ihtiyacınız olduğunu bilir. Şöyle dua edin:

‘Semavî Rabb’mız, adınız şereflendirilsin;

‘Senin hükümranlığın yeryüzüne de gelsin ve Cennet’te olduğu gibi, burada da senin iraden hükümran olsun!

‘Bugün ihtiyacımız olan ekmeği bize ver,

‘Bize borçlu olanları bağışladığımız gibi, sana olan borçlarımızdan ötürü, sen de bizi bağışla.

‘Bizi iğvalardan (azdırılmaktan) uzak tut ve kötülüklerden koru.’

Çünkü diğerlerinin kusurlarını bağışlarsan, Semavî Rabb’ın da seni bağışlayacak. Ama sen diğerlerini bağışlamazsan, Semavî Rabb’ın da ne seni ne de senin kusurlarını bağışlar.

Oruç tuttuğunuz zaman da, kendinizi, oyunlardaki sefil aktörlere benzetmeyin. Onlar, oruç tuttuklarını diğerlerinin görmesi için, kasten suratlarının şeklini değiştiriyorlar. Bana inanın; onların görüp görecekleri bütün mükâfat bu. Hayır, oruç tuttuğun zaman, oruç tuttuğunu kimsenin bilmemesi için, saçını başını düzelt ve yüzünü yıka ki, kendinle Rabb’ın arasında bir gizlilik olarak kalsın.

“Yeryüzünde hazine üzerine hazine yığmayın; böcekler yer, paslanır ve bozulur, ve hırsızlar çalıp götürür. Hâzineni Cennet’te tut; orada ne böcekler vardır ne de paslanır ve ne de hırsızlar çalıp götürür. Zira hâzineni nereye koymuşsan, kalbinin de orada bulunacağına hiç şüphen olmasın!

Vücudunun lâmbası gözündür. Gözün iyi olursa, bütün vücudun da ışığa gark olur. Fakat gözünde kötülük varsa, bütün vücudun karanlıklara gömülür. Eğer karanlıktan başka ışığın yoksa, o zaman dünyan gerçekten karanlıktır.

Hiç kimse, iki efendiye kulluk edemez. Ya birinden nefret edecek ve diğerini sevecek veya birini destekleyecek ve ötekinden lânetle bahsedecektir. Hem Allah’a hem de paranın gücüne kulluk edemezsin. İşte bunun için de ben size diyorum ki: Ne yiyeceğim, ne içeceğim veya ne giyeceğim diye düşünerek hayatını endişe içinde geçirme. Unutma ki, hayat yiyip-içmekten, vücudunuz da sırtınızdakilerden daha önemli. Havadaki kuşlara bakın. Onlar, ne eker, ne biçer ve ne de ambarlara yığar, ama yine de Semavî Rabb onları doyurur. Siz onun indinde kuşlardan daha değerli değil misiniz?

 Aranızdan herhangi biri, istediği kadar üzülsün, boyunu bir santim uzatabilir mi?

 Hem ne giyeceğim diye niye kaygılanıyorsunuz?

 Yabani çiçeklerin nasıl büyüdüklerini düşünün. Onlar ne çalışır ne dokurlar, ama bütün şaşaasına rağmen, Süleyman (Peygamber) bile bu çiçeklerden biri gibi giyindirilip kuşandırılmıştı! Ve Allah, bugün açan ve yarın sobada yakılan kır çiçeklerini bile böyle giyindirirse, ey imanları tam olanlar, sizi daha iyi giyindirmez mi?

Demek ki, üzülmeyin ve şunları söylemeyin: ‘Ne yiyeceğiz, ne içeceğiz veya ne giyeceğiz?

’ Putperestlerin her zaman istedikleri bunlar; Semavî Babanız onların hepsine ihtiyacımz olduğunu biliyor. Kalbinizi onun hükümranlığına ve onun iyiliklerine verin ve o zaman, vakti saatinde bütün bu şeyler size de gelecek.

Şu halde, yarın ne olacak, diye üzülmeyin. Yarın, kendi derdine çare bulur! Bir günün müşkülleri bir gün için yeter.

Halkı tenkit etmeyin ki, siz de tenkit edilmeyesiniz. Zira sizin hakkınızdaki hüküm, diğerlerini nasıl tenkit ettiğinize göre verilecek ve başkalarını değerlendirdiğiniz ölçülerle de siz değerlendirileceksiniz.

Kardeşinin gözündeki çöpü görüyorsun da, kendi gözündeki merteği niye görmüyorsun?

 Kendi gözündeki bir mertek dururken, kardeşine, ‘Gel, gözündeki çöpü alayım,’ nasıl diyebilirsin?

 Seni sahtekâr, seni! Önce kendi gözündeki merteği çıkar ki, kardeşinin gözündeki çöpü açıkça görebilesin.

Kutsal şeyleri köpeklere vermemen gerektiği gibi, incilerinizi de domuzların önüne dökmeyin ki, onları, ayaklan altında çiğneyip, dönüp size saldırmasınlar.

Dileyin ki, verilsin. Arayın ki, bulasınız. Kapıyı çalın ki, açılsın. Çünkü, dileyene her zaman verilir; arayan her zaman bulur ve kapıyı çalana da kapı açılır.

Eğer içinizden herhangi birinin çocuğu sizden ekmek istese, ona bir taş verir misiniz, veya sizden bir balık istese, ona bir yılan mı verirsiniz?

 Şu halde, içinizdeki bütün kötülüklere rağmen, çocuklarınıza tabiî olarak iyi şeyleri verirseniz, kendisinden istendiği vakit, Semavî Rabb’ınızın iyi şeyleri vermesi çok daha fazla muhtemel değil midir?

Kendinize nasıl davranılmasını istiyorsanız, diğerlerine de öyle davranınız—bütün hakikî dinlerin özü budur.

içeriye dar kapıdan girin. Zira büyük kapı, felâkete götüren geniş bir yola açılır ki, pek çokları o yolda gidiyor. Dar kapı ve sert yol, hayata götürür ki, onu bulanlar da pek az.

“Sahtekâr vaizlerden sakının; onlar koyun gibi giyinirlerse de, gerçekte aç kurtlardırlar. Onları meyvalarından tanıyacaksınız. Bir çalılıktan bir salkım üzüm veya bir yığın dikenden incir toplanabilir mi?

 İyi olan her ağaç da iyi meyva veremez. İyi meyva veremeyen ağacı keser ve yakarlar. Bundan böyle, insanlar da meyvalarıyla bilinir.

Bana, ‘Ya Rab, Ya Rab’ diyen herkes, Cennet’in hükümranlığına girecek değil, oraya girecek olan, benim Semavî Rabb’ımın isteklerini yerine getirenlerdir.

‘O gün’ geldiği zaman pek çokları bana diyecek ki: ‘Ya Rab, Ya Rab, biz vaazlarımızı senin adına vermedik mi, şeytanları senin adına aramızdan atmadık mı ve senin adına daha pek çok büyük işler yapmadık mı?

‘ Ben, o zaman onlara açıkça diyeceğim ki: ‘Ben sizi hiç tanımıyorum. Gidin yanımdan; siz kötülüklerin safında çalıştınız.’

Bu sözlerimi işitip uygulayanlar, evini, bir kaya üzerinde kuran makûl bir insan gibidir. Yağmur yağıp seller her tarafı götürdü ve fırtınalar onun evi üzerinde kükredi—ama ev yıkılmadı, çünkü temeli kaya üzerindeydi.

Ve bu sözlerimi işitip de onları uygulamayanlar, evini, kum üzerine kuran ahmak insan gibidirler. Yağmur yağıp seller her tarafı götürdüğü ve fırtınalar, onun evi üzerinde kükrediği zaman, evi, büyük bir gürültü ile yıkıldı.”

Sh: 3-9

***********************

 

Akıllı konuşur, çünkü onun söylemek istedikleri var; aptal konuşur, zira bir şey söylemek mecburiyetinde olduğunu zanneder.

Platon

Meleklerin bile yürümekten korktuğu yere aptallar koşarak giderler.

Alexander Pope

Aptallara teşekkür etmeliyiz, çünkü bizler başarılarımızı onlara borçluyuz.

Mark Twain

 

SOKRAT (M.Ö. 470-399)

Sokrat, yazılı hiçbir şey bırakmadı; kendinden sonra gelenlere Platon (Eflâtun) vasıtasıyle hitap etti. Sokrat’ın yargılanmasını, o zaman genç olan Platon, günü gününe takip etti, not aldı. Sokrat’ın kendini savunması “Platon’un Diyaloglarında yayımlandı. Otoriteler, Platonun, Sokrat’ın kendisini savunurken söylediklerine sadık kaldığını söylüyorlar.

MAHKEMEDEKİ SAVUNMA

Atinalılar, çok geçmeyecek, bilge insan Sokrat’ı ölüme mahkûm ettiğiniz için bu şehiri lekelemek isteyenlerin lânetlerine maruz kalacaksınız.

Sizi lekelemek isteyenlere benim, bilge bir insan olduğumu söyleyeceksiniz ki, ben, aslında hiç de bilge değilim. Biraz beklemiş olsaydınız, bu iş kendiliğinden vuku bulacaktı, zira yaşıma bakarsanız, çok yaşlanmış, bir ayağı çukurda biri olduğumu göreceksiniz. Ben bunu, hepinize değil, sadece beni ölüme mahkûm edenlere söylüyorum. Ve aynı insanlara şunu da söylemek istiyorum: Atmalılar, belki, cezalandırılmamı önlemek ve sizleri ikna etmek için söylemem gerekenlerin hiçbirini söylemediğim için mahkûm edildiğimi düşünüyorsunuz. Hiç de değil: Ben, kendimi savunacak tarzda konuşmadığım için değil, cezalandırılmam istendiği için cezalandırıldım; cüret ve küstahlığım yüzünden, sizlerin işitmekten hoşlanacağınız şeyleri söylemediğim, pişman olduğumu söyleyerek ve ağlayıp sızlayarak, diğerlerinden işitmeye alışık olduğunuz tarzda, kendi şeref ve haysiyetimle bağdaşamayacak şeyler söylemediğim için cezalandırıldım.

Fakat tehlikeden kaçınmak için hür bir insana yaraşmayacak herhangi bir şeyi yapmayı aklımdan geçirmediğim gibi, kendimi, böyle savunduğum için de pişman değilim; o şekilde yaşamaktansa, böyle savunduğum için ölmeyi çok daha tercih ederim. Zira, ister bir mahkemede olsun ister bir savaş alanında, benim veya herhangi bir kimsenin ölümden kaçması için her çareye başvurması doğru değildir; çünkü, bir savaşta sık sık görüldüğü üzere, bir kimse, elindeki silâhları yere bırakıp kendisini savaştığı insanların merhametine terk etmekle ölümden kurtulabilir. Ve yine bir kimsenin, her şeyi yapmaktan ve her şeyi söylemekten kaçınmadığı takdirde, her tehlikeyi, ölümle karşı karşıya kalmadan atlatabilmesi için daha pek çok yol vardır.

Fakat Atmalılar, ölümden kaçmak zor bir şey değil; çok daha zor olan şey, doğru yoldan ayrılmaktır ki, bu da insanı, ölümden daha çabuk yakalar. Ve ben artık yaşlandığım ve yavaşladığımdan, o iki şeyden birincisi bana yetişti; ama beni itham edenler ise, güçlü-kuvvetli ve faal insanlar olduklarından, onları, birincisinden daha hızlı ve daha kötü olanı yakaladı. Ve şimdi, sizlerin ölüme mahkûm ettiği ben, ayrılıyorum; ama hakikat, onları, haksızlık ve adaletsizlikle mahkûm etti; ben cezamı çekmeye razıyım; onlar da kendi cezalarını çekmeye razı. Belki sonunun böyle tecelli etmesi gerekiyordu ve böyle neticelenmesi de, sanırım, en iyi bir yol.

Şimdi, beni mahkûm edenlere, onları ne gibi bir kaderin kendilerini beklediğini söylemek kehanetinde bulunacağım; zira, ben şimdi, insanların çok defa kehanette bulundukları bir durumda, yâni ölmek üzereyim.

Atinalılar, beni ölüme mahkûm edenler, ölümümden hemen sonra Jüpiter [Jüpiter eski Romalıların baş tanrısı idi] sizi, bana lâyık gördüğünüzden çok daha şiddetli bir cezaya çarptıracak. Çünkü siz, bana bu cezayı, kendi hayatınızın hesabını vermekten kurtulacağınızı sandığınız için verdiniz.

Sizi temin ederim ki, başınıza, bunun tam karşıtı gelecek.

Sizleri—sizin sezmemenize rağmen, şimdiye kadar dizginlediğim—çok daha fazla sayıda insan itham edecek ve onlar, genç insanlar olduklarından, çok daha sert hareket edecekler ve bu da sizi, daha fazla kızgınlığa sevkedecek. İyi bir hayat sürmediğiniz için beni ölüme mahkûm etmekle, sizi kınayacak ve suçlayacak olanları da engellediğinizi sanıyorsanız, fena halde yanılıyorsunuz. Zira böylesine bir sıyrılış ne mümkündür ne de şerefli bir yol.

En şerefli ve en kolay yol, diğerlerinin hareketlerini dizginlememek ve insanın, kendisini mükemmelliğe götürecek yolu kendisinin bulması imkânını sağlamaktır. Beni ölüme mahkûm edenlerin başına neler geleceğini böylece söyledikten sonra, onlardan ayrılıyorum.

Şimdi de, hâkimlerin meşgul oldukları şu sırada ve öleceğim yere de henüz götürülmediğimden, benim beraatımı isteyenlere, şimdiye kadar olup bitenleri memnuniyetle anlatacağım. O halde, Atmalılar, beni biraz daha dinleyin, zira izin verildiği takdirde, beraberce sohbet etmemizi hiçbir şey engelleyemez ve ben, dostlarım olan sizlere, başıma gelen şeyin ne olduğunu anlatmak istiyorum: Hâkimlerim—sizlere hâkimler diye hitap etmekle doğru bir söz söylüyorum—bana garip bir şey oldu. Benim koruyucu meleğimin alışageldiğim kehanetli sözleri, her fırsatta, hattâ en önemsiz işlerde dahi, yanlış bir şey yapmak üzere idi isem, beni ikaz etti, fakat şimdi başıma gelen bu hâlde, herkesin başıma gelebilecek en büyük bir kötülük olacağını sanmalarına rağmen, sizin de gördüğünüz gibi, bu sabah evden ayrıldığım zaman ve yargılanmanın yürütüldüğü buraya geldiğim ve konuşmam sırasında bir şey söyleyeceğim zaman, tanrının, bu dizginleyici sesi ikaz ve ihtar etmedi; halbuki, diğer zamanlarda, konuşmalarımın ortasında beni sık sık dizginliyordu. Fakat şimdi bütün bu işlem sırasında, ister bir şey yapmış ister söylemiş olayım, hiçbir zaman bana karşı çıkmadı. O halde, bunun sebebi ne olmalı?

 Söyleyeyim: Başıma gelen şeyle, gazap yüzünden rahmete kavuştuğum anlaşılıyor da ondan; ve ölümün bir kötülük olduğunu sandığımız zaman da, doğru düşünmek mümkün olamaz. Bunun en kesin delili de şu gerçektir ki, eğer kendimi bazı iyi şeylerle karşı karşıya görmüş olmayacak idi isem, alıştığım o sesin bana karşı çıkmaması mümkün değildi.

Bundan da ölümün bir nimet olduğu büyük ümidini çıkarabiliriz. Çünkü ölmek şu iki şeyden biridir: Ceset, ya hiçbir hissi kalmazcasına yok olur gider, veya, söylendiği gibi, ölüm, ruhun, belirli bir değişiklik neticesinde başka bir yere göçmesidir. Ve eğer ölüm, âdeta rüyasız bir uyku gibi, bütün hislerin kaybolduğu bir hâl ise, fevkalâde bir kazanç olur. Eğer bir kimse, rüya görmeden, deliksiz uyuduğu bir geceyi seçse ve o geceyi hayatının diğer gece ve gündüzleri ile mukayese ettikten sonra, bütün hayatı boyunca o geceden daha iyi ve daha hoş kaç gün ve gece geçirdiğini düşünse, bana öyle geliyor ki, sadece bir vatandaş değil, koca bir kral dahi öyle bir gece ile mukayese edebileceği gündüz ve gecelerinin parmakla sayılacak kadar az olduğunu görürdü. Şu halde, ölüm böyle bir şey ise, ben bunun bir kazanç olduğunu söyleyeceğim; zira bütün gelecek tek geceden ibaretmiş gibi görünecektir.

Fakat ölüm, öte yanda, buradan başka bir yere götürülme ise ve bütün ölülerin orada bulunduğu söylendiği doğru ise, hâkim beyler, bundan daha büyük bir nimet düşünübilir mi?

 Çünkü kendilerinin hâkim olduklarını sananlardan kurtulup Hades’e [Yunan mitolojisinde ölülerin toplandıkları yer] ulaşan biri ise, gerçek hâkimleri ve orada hâkimlik yaptıkları söylenen Minos’u, Rhadamanthus’u, Aekus’u ve Triptolemus’a, ve hayatta iken âdil hareket eden öteki yarıtanrılar görecektir ki, bu şimdi hazin bir göçüş mü sayılır?

 Orpheus ve Musaeus’la Hesiod ve Homer’le bir görüşmeye, bir karşılıklı konuşmaya paha biçilebilir mi?

 Eğer bütün bunlar doğru ise, ben tekrar tekrar ölmeye razıyım. Benim için zamanımı orada geçirip Palamedes’le, ve Telamon’un oğlu Ajax’la ve adaletsiz cezaların öldürdüğü diğer bütün eski insanlarla tanışmak ne büyük bir nimet olur. Benim ızdıraplarımı, onların çektikleriyle karşılaştırmak hiç de nâhoş bir iş olmayacaktır.

Fakat benim için en büyük zevk, tıpkı şimdiye kadar burada yaptığım gibi, kimlerin bilge olduklarıyla ve kimlerin, bilge olmamalarına rağmen kendilerini bilge sananları sınava çekmekle sarf edeceğim zamanlar olacaktır. Hâkim beyler, Troy seferinin büyük kumandanını, veya Ulysses’i, veya Sisyphus’u ve kadınlı erkekli on binlerce diğerlerini sınava çekmek fırsatını ele geçirmeye paha biçilebilir mi?

 Onlarla sohbet etmek, işbirliği yapmak, onlara sualler yöneltmek tasavvur edilemez bir mutluluk olmaz mı?

 Şüphesiz, böyle şeyler için oradaki hâkimler, insanı ölüme mahkûm etmezler, zira diğer hususlarda, buradakilerden daha mutludurlar ve bundan böyle, eğer söylenenler doğru ise, ölümsüzdürler.

Şu halde hâkim beyler, ölüm üzerinde düşündüğünüz zaman, kalbinizden iyi ümitler geçsin ve şu hakikat üzerinde fikir yürütün ki, iyi bir insana ne hayatta iken ne de öldüğü zaman hiçbir kötülük yapılmayacağı gibi, onun düşünce ve endişelerine de tanrılar sırt çevirmezler. Benim başıma gelen, hiç de tesadüfi bir şey değil ve şimdi benim için şu berrak bir gerçek ki, artık ölmek ve bütün endişe ve sıkıntılardan kurtulmak benim için daha iyi. Bu hususta ikaz ve engelleme, beni hiçbir zaman yolumdan ayırmadı ve ben, beni mahkûm edenlere veya itham edenlere kırgın ve gücenmiş de değilim. Gerçi onlar, beni itham ve mahkûm ederlerken bu neticeyi değil de, bana sadece zarar vermeyi düşünüyorlardı ki, bu noktada, onların suçlu gösterilmeleri gerekir.

Maamafih, onlardan şunu istirham ediyorum: Eğer oğullarım büyüdükleri zaman, faziletli insanlar olmaktan ziyade zenginlik ve diğer şeyler üzerinde dururlarsa, siz de onlara acı çektirin ve onları cezalandırın ve hiçbir şey olmadıkları hâlde kendilerini bir şey sanırlarsa, yapmaları gerekenler üzerinde durmayıp, hiçbir değerleri olmadıkları halde kendilerini büyük görürlerse, benim sizlere yaptığım gibi, siz de onları kınayın, haşlayın. Bunu yaptığınız takdirde, bana ve oğullarıma âdilce hareket etmiş olacaksınız.

Artık ayrılmak zamanı geldi—ben öleceğim, sizler yaşayacaksınız. Ama hangimizin durumunun daha iyi olacağını da tanrıdan başka kimse bilmez.

Meraklısına Not: Atinalı filozof Sokrat (yaşının, yargılanması sırasında kendisince tahmininden anlaşıldığı üzere) M.O. 470’de doğdu ve 399’da da zehir içerek öldü. Sokrat, çağının tanınmış hocalarından ders aldı; astronomi ve geometri sahasında bilhassa bilgili idi; Perikles’in çevresindeki bilgin ve filozoflar grubuna dahil oldu. Muhtelif cephelerde savaştı, fakat fiilî politika ile hemen hemen hiç ilgilenmedi; politika ile vicdan arasındaki ihtilâf ve çatışmanın kendisini, süratle ölüme sürükleyeceğine inanıyordu. Hayatı, şehrin sokaklarında geçti; her iş ve meslekteki insanlarla, gençlerle, şairlerle ve politikacılarla onların meslekleri, iyilik ve kötülük anlayışları üzerinde durdu, konuştu, tartıştı. Kendisinin Tanrı (Apollo) tarafından bilgi edinmek üzere görevlendirildiğini sandı; bilgiye giden yolun, insanın kendi cehaletini idrak etmesi ile başladığını söyledi. Bu sözlerine rağmen, bir ülkenin mutluluğunun, ferdin mutluluğu gibi, nelerin iyi olduğunu idrak ettiğine dayandığını bildiğinden ve politikacılar da bunu idrak etmediklerinden, kendisinin, “devlet adamı” sıfatına lâyık bir Atinalı olduğunu söyledi. Suçluların affedilmesini öngören kanuna rağmen, iki ayrı suçu işlediği ileri sürülerek, 399’da tutuklandı. İtham edildiği suçlardan biri, “gençlerin ahlâkını bozmak” ve diğeri, “şehrin ibâdet ettiği mâbutlara karşı yeni dinî inanışlar” yayması idi.

Sh: 33-38

 

VİCTOR HUGO- (1802-1885)

Voltaire’in ölümünün yüzüncü yılında, ünlü Fransız yazarı ve şairi Vıctor Marie Hugo, bu büyük Fransız nüktedanı, dramatisti ve filozofu hakkında aşağıda metni verilen belâgatli hitabeyi yaptı.

“VOLTAIRE”

Yüz sene önce bugün bir adam öldü. O ölümsüz adam, senelerin ağırlığı altında, eserlerinin ağırlığı altında, en şaşaalı ve en ürkütücü sorumlulukların ağırlığı altında, aydınlanmış ve ıslah edilmiş insanlık vicdanı sorumluluğunun ağırlığı altında, bu dünyadan göçtü. O, lânetlenmiş ve kutsanmış olarak bu dünyadan göçtü; mazinin lânetlemesi ve istikbalin takdis etmeleriyle göçtü; ve bunlar da, şaşaanın haşmetli iki şekli. Bir tarafında, çağdaşlarının ve istikbalin alkışları; öte yanında, yatıştırılamayan amansız mazinin, kendisi ile mücadele edenlerin armağan ettiği nefret ve yuh haykırışları ile ölümsüzlüğe erişti. Voltaire, insandan da fazla bir insandı; o bir çağ idi. Onun bir fonksiyonu ve yerine getirdiği görevi vardı. O, gayet açık ki, kendisini, tabiatın kanunlarında olduğu gibi, kaderin kanunlarında da gözle görülürcesine belli eden İlâhi Varlığın, belirli işleri yapması için seçtiği insandı.

Bu adamın yaşadığı seksen dört yıl, zirvesinde Hanedanlığın ve dibinde İhtilâlin bulunduğu bir devreyi kaplar. Doğduğu zaman, XIV. Louis hâlâ hükümranlık ediyordu; öldüğü zaman da, taç On altıncı Louis’nin başında idi; böylece Voltaire’in beşiği büyük tahtın son huzmelerini ve tabutu da, büyük uçurumun ilk ışınlarını gördü.

Burada, daha da ileri gitmeden uçurum kelimesiyle ne söylendiğini anlamaya çalışalım. İyi uçurumlar da vardır; şeytanlığın gömüldüğü uçurum gibi.

Kendi sözlerimi kendim kestiğim için, düşüncelerimi tamamlamama müsaade ediniz. Burada, gelişigüzel veya geçersiz bir kelime kullanmayacağım. Biz, burada medeniyetin bir sahnesini icra etmek için toplandık. Biz, burada gelişmeyi onaylamak, felsefe uğrunda felsefecilere beslediğimiz hürmeti belirtmek, on sekizinci asrı on dokuzuncu yüzyıla getirmek, yüce ruhlu savaşçıları ve ülkenin iyi hizmetkârlarım şereflendirmek, halkın, sanayinin ve ilmin asil gayretlerini, gelişme yolunda kahramanca ilerleyişini, insanlık barışım pekiştirme yolundaki gayretleri kutlamak için, bir kelime ile, o yüce ve evrensel barışı kutlamak için toplandık. Barış, medeniyetin fazileti, suçu ise harptir. Biz, şu ulu anda, bu heybetli saatte, ahlâkî kanun önünde dinî bir şevkle eğilerek, Fransa’nın şu sözleri işittiğini bütün dünyaya söylemek için toplandık: Sadece bir güç vardır—adalet hizmetindeki vicdan; ve sadece bir şaşaa vardır—hakikat hizmetindeki deha. Bu, böylece söylendiğinden, sözlerime devam ediyorum.

İhtilâlden önce sosyal yapı şöyle idi:

Tabanda halk;

Halkın üstünde, ruhban sınıfının temsil ettiği din;

Dinin yanında da, hükümetin hâkimlerinin temsil ettiği adalet.

Ve, insanlık âleminin o devresinde, halk nasıldı?

 Cehalet içindeydi. Din nasıldı?

 Müsamahasızlıktı. Adalet nasıldı?

 Adaletsizlikti. Kelimelerimde çok mu ileri gidiyorum?

 Karar verin.

İki gerçeği, fakat iki kesin gerçeği belirtmekle yetineceğim.

Toulouse’da, 13 Ekim 1761’de, bir evin alt katında bir gencin asılmış cesedi bulundu. Halk toplandı, papazlar kızdı, köpürdü, hâkimler araştırdı. Genç intihar etmişti; onlar ise, katledildiğini söylediler. Kimin çıkarı için?

 Dinin çıkarı için.

 

Ve kimi suçladılar?

 Gencin babasını! Adam bir Huguenot idi [Huguenot’lar, John Calvin’in yolunda giden Fransız Protestanları idiler.] ve oğlunun Katolik olmasını engellemek istiyordu. Burada ahlâkî bir canavarlık ve mümkün olamayacak bir şey vardı, ama bunların hiç önemi yoktu! Bu baba oğlunu öldürmüştü; bu ihtiyar adam oğlunu asmıştı. Adalet mekanizması işledi ve netice de bu oldu. Böylece, 1762 Martında, Jean Calas adındaki beyaz saçlı adam, başı aşağı sarkık, çırılçıplak bir tekerleğe bağlanmış olarak bir meydana getirildi. Darağacın kurulduğu plâtformda üç kişi vardı: Cenazenin yerine getirilmesine nezaret etmekle görevli David adındaki bir hâkim, elinde haç tutan bir papaz ve elinde demir bir çubuk bulunan cellat. Dehşet içinde kendini kaybetmiş adam, papaza değil de cellâta bakar. Cellat elindeki demir çubuğu havaya kaldırır ve adamın bir kolunu kırar. İniltili sesler çıkaran kurban bayılır. Hâkim öne çıkar; ölüme mahkûm edilmiş adama tuz yutturur; adam tekrar canlanır. Ardından celladın demir çubuğu ikinci defa indirişi ve yeni iniltiler. Calas kendisini kaybeder, ayıltırlar ve cellat yeniden işe koyulur; ve adamın kolları ve bacakları iki yerinden kırılmadan önce demir çubuk iki defa indirilir, yâni adama sekiz defa ceza uygulanır. Sekizinci bayılıştan sonra, papaz, öpmesi için putu adamın önüne getirir; Calas başını çevirir ve cellat da bu yaşlı adama coup de grâce‘i [acıya son vermek için indirilen son darbe] uygular; yâni, elindeki demir çubuğun kalın ucu ile adamın göğüs kemiklerini kırar. Jean Calas böyle ölür.

Ölümü iki saat sürdü. Ölümünden sonra intiharın delilleri açıklandı. Fakat biri katledilmişti. Kimler katletmişti?

 Hâkimler!

Bir diğer gerçek. Üç sene sonra, 1765’te, Abbeville’de, bir gece şiddetli rüzgârdan sonra, bir köprünün kaldırımında böceklerin yedikleri çürümüş tahta bir haç bulundu; haç, üç asır, alçak bir duvara tutturulmuş duruyordu.

Haçı kim fırlatıp atmıştı?

 Dine karşı bu büyük suçu kim işlemişti?

Bilinmiyor. Belki yoldan geçen biri. Belki rüzgâr.

Suçlu kimdi?

Amiens Başpapazı bir monitoire yayınladı. [Monitoire, halka nasihat veren, onları kötülüklerden uzaklaştırmaya yönelik bir çeşit bildiri demektir.] Ama başpapazın monitoire‘ı aslında bir monitoire değildi. Bu, bütün halk için bir emirdi. Onlar, bu konuda bildiklerini veya bildiklerini zannettiklerini söylemezlerse, cehennemin bütün azabının başlarına yıkılacağını ikaz eden bir emir, fanatizmden, cahillere yöneltildiği takdirde, ölüm saçan bir emir. Amiens Başpapazınınmonitoire’ı beklenen sonucu doğurdu; kasabada, böyle bir suçu kimlerin işleyebileceği dedikoduları derhal her tarafa yayıldı. Adaletin keşfettiği, keşfettiğini sandığı gerçek şu: Haçın fırlatıldığı gece, iki kişi, birinin adı La Barre, diğerinin D’Etallonde olan iki bekçi, sarhoş bir halde Abbeville Köprüsünden geçerlerken bekçi odalarında söylenen şarkıyı söylüyorlardı. Abbeville Mahkemesi toplandı. Bu Mahkeme, Toulouse Mahkemesi’nin tıpatıp aynı idi. İkisinin tutuklanması için emir çıktı. La Barre yakalandı, D’Etallonde kaçtı. Mahkeme, La Barre’ı haçı yere atmakla suçladı. La Barre, köprüden geçmediğini söyledi; şarkı söylediğini itiraf etti. Abbeville Mahkemesi, kendisini ölüme mahkûm etti; La Barre, Paris’teki Parlamentoya başvurdu. Kendisini Paris’e götürdüler. Parlamento, Abbeville Mahkemesinin kararım onayladı. La Barre, zincire bağlanarak Abbeville’e getirildi. Vahşet saati başladı. La Barre’ı, suç ortaklarını söyletmek için, alelâde ve olağanüstü işkencelere başlandı. Hangi işteki suç ortakları?

 Köprüden geçerken şarkı söylediği zamanki suç ortaklarını mı?

İşkence sırasında, cellâtlar onun bir dizini kırdılar. Kemiklerinin kırıldığını anlayan La Barre bayıldı. Ertesi günü, 5 Haziran 1776’da, La Barre, Abbeville’de, suçluların yakıldıkları büyük meydana getirildi. Mahkemenin hükmü La Barre’ı okundu. Sonra bir elini kestiler, ardından demir kerpetenle dilini kopardılar, nihayet, merhamet hisleri kabaran cellatlar, kafasını keserek ateşe attılar. İşte, Şövalye La Barre böyle öldü. On dokuz yaşında idi.

Ve işte o zaman, bu vahşet karşısında Voltaire’in sesi yükseldi; onun ebedî şaşaası olan sesi!

Voltaire, sen, daha sonra, mazinin bu dehşet uyandıran mahkemesinin kararı üzerine, dehşet saçan zalimlere ve canavarlara karşı insan ırkının savunmasını yüklendin ve başarılı da oldun. Sen, ebediyen takdis edilecek büyük bir insansın!

Belirttiğim bu dehşet saçıcı hâdiseler, terbiyeli ve nazik bir cemiyetin ortasında vuku buluyordu. Bu, huzur içinde geçen neşe dolu bir hayattı. Herkes işinde gücünde idi; halk gözlerini, ne kendilerinden yukarıdakilere ne de alttakilere çeviriyordu. Onların bu umursamazlığı dikkatsizlik olmuş; Saint Aulaire, Boufflers, Gentil-Bernard gibi zarif şairler güzel mısralar yazıyorlardı; yüksek sosyete hayatı hep bayramdı; Varsailles [kralların yaşadıkları Versay Sarayı] fevkalâde idi; Paris, olup bitenlere sırtını dönmüştü. İşte o zaman, dinî vahşetin kışkırttığı hâkimler, ihtiyar bir adamı tekerlekte öldürdüler ve bir papaz da, şarkı söylediği için bir çocuğun dilini koparttı.

Bu saçma, bu sathî, bu kasvetli cemiyet ortasında gözlerini, tek başına o birleşmiş güçlere, mahkemelere, asalete, hükümet merkezine; o vicdansız güce, o kara kalabalığa, o vatandaşlara dehşet saçan, efendileri önünde iki büklüm olan, kralın önünde dizlerine çöken o vicdansız hâkimlere, riya ve fanatizm karışımı iğrenç papazlara gözlerini diken Voltaire, tekrar edeyim, sadece Voltaire, sosyal adaletsizlik koalisyonuna, o muazzam ve dehşetli dünyaya karşı harp ilân etti ve onlarla savaşmayı kabul etti.

Onun elindeki silâh ne idi?

 Rüzgâr kadar hafif ve şimşek kadar güçlü bir silâh; bir kalem.

O silâhla çarpıştı; o silâhla fethetti.

Onun hâtırasını selâmlayalım.

Voltaire fethetti; Voltaire’in harbi şaheser bir harpti; bir kişinin, herkese karşı giriştiği harp, yâni, büyük bir harp. Maddeye karşı düşüncenin savaşı, önyargılara karşı aklın savaşı, haksızlığa karşı hakkın savaşı, ezenlere karşı ezilenlerin, iyiliğin, şefkatin savaşı. Onda, bir kadının şefkat ve yumuşaklığı ve bir kahramanın gazabı vardı. O, büyük bir akıl ve muazzam bir kalpti.

O, eski kanun ve davranış şekillerini, eski dogma’ları ezdi. O, derebeyini, Gotik hâkimini, Papanın papazını ezdi. Kalabalıkları, soylu bir halk hâline getirdi. Öğretti, yatıştırdı ve medenileştirdi. O, Calas ve La Barre için olduğu kadar, Sirven ve Montbailly için de çarpıştı; bütün tehditlere, bütün kızgınlıklara, bütün zulümlere, iftiralara ve sürülmeye göğüs gerdi. O, yorulmak nedir bilmeyen, yerinden oynatılamayan biri idi. Şiddeti bir gülümseme ile despotluğu, iğneleyici ve küçümseyici sözleri ile yanılmazlığı [o zamanlarda Papanın yanılmaz olduğuna inanılıyordu], ince alayları ile inatçılığı, hakikatle cehaleti ezdi.

Burada gülümseme kelimesini kullandım. Burada duraklıyorum. Gülümseme! O, Voltaire idi.

O gülümseme, bazen kahkaha olur, fakat felsefî üzgünlük onu yumuşatır: Voltaire’in şahsında, sonunda bir denge her zaman kendisini belli eder. Bu denge, güçlüye karşı alay etmedir; güçsüze karşı ise, okşama. Ezeni susturur, ezilene güvence verir. Büyükler karşısında alay yolu ile şaka, küçükler karşısında ise, şefkat ve merhamet. Ama biz o gülümseme, ile hareket edelim! O gülümsemede, şafağın ışık demetleri vardı. O gülümseme doğruyu, haklıyı, iyiyi, faydalı ve değerli olan her şeyi aydınlattı. Hurafelerin içini aydınlattı. O çirkin şeylerin içinde neler bulunduğunu gösterdi. O aydınlatıcı gülümseme meyva verici bir gülümseme idi de. Yeni cemiyet, eşitlik arzusu ve imtiyaz ve kendisini hoşgörü, karşılıklı iyi niyet diye adlandıran kardeşlik, insanların ve onların sahip oldukları hakların tasdiki, aklın en yüce otorite kabul edilmesi, önyargıların ve reçete fikirlerin yok edilmesi, ruhların huzuru, müsamaha, affetme, ahenk ve barış ruhu, hepsi o büyük gülümsemeden doğdu!

İnsanlığın, biribirinden bin sekiz yüz yıl ara ile yaşamış iki hizmetkârı arasında esrarengiz bir bağlantı var.

Eski Museviler’in riyakârlıkları ile mücadele etmek; sahtekârların yüzlerindeki maskeyi kaldırmak, zalimleri, halkın malını gasp edenleri, önyargıları, hurafeleri yıkmak; yeniden inşa etmek için eski mâbedi yerle bir etmek, yâni, sahtesinin yerine hakikisini koymak; papazların sığınağı zalim hâkimlere saldırmak; eline bir kamçı alarak tefecileri mâbedden kapı dışarı etmek; mirasçıların haklarını korumak; zayıfı, fakiri, ızdırap çekeni, ezileni korumak, onlar için mücadele etmek; İsa Peygamber’in giriştiği harp bu idi! Ve o harbi kim yürüttü?

Voltaire.

Ruhanî işin tamamlanması felsefî iştir; şefkat ruhu başladı, hoşgörü ruhu devam etti. Derin bir hürmet hissi ile söyleyelim: İsa Peygamber ağladı; Voltaire gülümsedi. O İlahî gözyaşları ve o İnsanî gülümseme de, şimdiki medeniyetimizin tatlılığını oluşturdu.

Voltaire, her zaman gülümsedi mi?

 Hayır. O çok defa kızgındı. Konuşmamın ilk kelimelerinde buna dikkat ettiniz.

Şüphesiz, ölçü, ihtiyatlı hareket, aklın yüce kanunlarıdır. Ilımlılık, filozofun nefes alıp verişidir, diyebiliriz. Akil bir insanın gayreti, felsefenin oluştuğu bütün takribîlikleri bir tür berrak kesinlik içinde toplamak olmalıdır. Fakat belirli anlarda, hakikat uğrundaki hırs ve tutku, güçlü ve şiddetli bir tarzda yükselir ve temizleyen, saflaştıran şiddetli rüzgârlar gibi, böyle hareket etmek de onun hakkıdır. Herhangi âkil bir insanın, sosyal emeğin yüce desteklerini, adalet ve ümidi hiçbir zaman sarsmayacağını ısrarla söylemek isterim; ve adaleti, kendi benliğinde cisimleştirmiş ise, herkes hâkime hürmet eder ve ümidi temsil ediyorsa, herkes papaza saygı besler. Fakat hâkimler işkence vasıtaları olurlarsa ve eğer Kilise, Engizisyona dönüştürülürse o zaman insanlık onların önüne dikilir ve hâkime der ki: “Senin kanunlarının hiçbirini kabul etmiyorum!” Ve papaza da der ki: “Senin dogmalarının hiçbirini kabul etmiyorum!”O ateşin yeryüzünü yakıp kavurmasına ve o cehennemin de istikbali örtmesine müsaade etmeyeceğim! O zaman felsefe, kızgınlıkla ayağa kalkar ve hâkimi tutukluyarak adaletin, ve papazı tutuklayarak Allah’ın önüne getirir!

Voltaire’in yaptığı bu idi. Şaheser bir iş.

Voltaire’in kim olduğunu söyledim. Şimdi, nasıl bir çağda yaşadığına geçeceğim.

Büyük insanlar nadiren yalnız gelirler; ulu ağaçlar, bir ormanda üstünlük kurdukları zaman, daha da büyük görünürler; ve işte o zaman, kendi “ev”lerindedirler. Voltaire’in çevresinde kafalardan oluşan bir orman vardı; bu orman on sekizinci yüzyıl idi. Bu kafalar arasında zirveler vardı: Montesquieu, Buffon, Beaumarchais. . . Ve diğerleri arasında da, Voltaire’den sonra en yüksekliğe erişmiş iki kişi: Rousseau ve Diderot. Bu fikir adamları, insanlara, akıllarını kullanmasını öğrettiler. Aklın iyi kullanılması iyi hareketlere götürür; âdil kafalar, âdil kalpler yaratır. Gelişmenin bu emekçileri faydalı bir şekilde çalıştılar. Buffon naturalism’i [Yalnız tabiata dayanan ahlâk ve din veya felsefe] kurdu; Beaumarchais, Moliere’in dışında, o zamana kadar hemen hemen bilinmeyen bir komedi türünü, sosyal komediyi icat etti; Montesquieu, kanunda öylesine derin kazılar yaptı ki, Hak’kı mezardan çıkardı. Rousseau’ya, Diderot’ya gelince, bu isimleri ayrı olarak ele alalım. Diderot, bu engin zekâ ve merak, bu müşfik kalp, bu adalete susamışlık, gerçek fikirlerin temellerini nelerin oluşturduğunu anlatmak istedi ve ansiklopediyi kurdu. Rousseau ise tamamladı, beşiğin bu iki heybetlisini, anneyi ve hastabakıcıyı yan yana getirerek kadınlarda hayranlık uyandıran bir hizmette bulundu. Rousseau, bu belâgatli bu patatik [dokunaklı] yazar, bu, bir hatibe yaraşan derin bir hayalcilik, siyasî hakikati çok defa ilâhileştirerek ilân etti. Onun ideali, çok defa gerçekle sınırdaş; o, kendisini Fransa’da ilk defa bir vatandaş olarak ilân etmenin şaşaasına erişti. Rousseau’da, vatandaşlık dokusu titriyor; Voltaire’de titreyen ise, evrensel doku. Şunu söyleyebiliriz ki, meyva verici On sekizinci asırda, Rousseau halkı temsil etti; Voltaire ise, daha da genişini, İnsanı temsil etti. Bu güçlü yazarlar kayboldular, fakat bize ruhlarını bıraktılar—İhtilâl i bıraktılar.

Evet, Fransız İhtilâli onların ruhu idi. İhtilâl, onların şaşaalı bildirileri idi. İhtilâl onlardan geldi; maziyi tamamlayan ve istikbali açan o takdis edilmiş ve muhteşem felâketin her yerinde onları görüyoruz. İhtilâllere mahsus o berrak ışıkta ve ihtilâlin ötesinde sebep oldukları neticelerde, birinci plânın ardında İkincisini, Danton’un gerisinde Diderot’yu, Robespierre’in gerisinde Rousseau’yu ve Mirabeau’nun gerisinde de Voltaire’i görüyoruz. Bunlar, onları oluşturdular. Çağları bir çeşit İnsanî şekle büründürmek için kişi adları ile anmak, sadece üç ülkenin halkı tarafından yapıldı: Yunanistan, İtalya, Fransa. Biz Perikles Çağı, Augustus çağı, Onuncu Leo Çağı, On dördüncü Louis Çağı Voltaire Çağı diyoruz. Bu tür adlandırmaların büyük önemi var. Çağlan adlandırma imtiyazı—sadece Yunanistan’a, İtalya’ya, Fransa’ya ait olan bu imtiyaz—medeniyetin en yüce işaretidir. Voltaire’e gelinceye kadar, bu çağlar, devlet başkanlan ile adlandırıldı. Voltaire, devlet başkanlarından da fazla bir şeydi—fikirlerin başkam. Voltaire’le birlikte yeni bir çağ başlar. Bu yeni çağ ile hükümetin yüce otoritesinin düşürüldüğünü hissediyoruz. Medeniyet, kuvvete boyun eğdi; ideale de boyun eğecek. O, hükümdarlık asası idi; kırılan kılıcın yerini ışığın huzmeleri aldı; başka bir ifade ile, otorite, hürriyete dönüştü. Artık, halk için yapılan kanunların ve ferdin vicdanının üstünde bir hâkimiyet yoktu. Her birimiz için, gelişmenin iki yönü, biribirinden açıkça ayrılıyor ve onlar da şunlar: Herkesin, kendi hakkını kullanması, yâni bir insan olması; ve herkesin, üzerine düşen vazifeyi yapması, yâni bir vatandaş olması.

İşte, Voltaire Çağı kelimelerinin önemi budur; o muhteşem hâdisenin, Fransız İhtilâlinin mânası budur.

On sekizinci yüzyıldan önce gelen iki asır anılmaya değer. On sekizinci yüzyılı bu iki asır hazırladı. Rabelais, Gargantua adlı eserinde hanedanlığı, Moliere de Tartuffe’ünde Kilise’yi uyardılar. Bu iki ünlü ruhta, kuvvete başvurulmasının nefretle karşılandığını ve insan haklarına hürmet edildiğini görüyoruz.

Günümüzde kim ki, “güç insanı haklı yapar.” der, Ortaçağa mahsus bir hareket icra edip, zamanlarından üçyüz yıl geride kalmış insanlara hitap etmiş olur.

On dokuzuncu yüzyıl on sekizinci asrı yüceltiyor. On sekizinci asır teklif etti, on dokuzuncu yüzyıl tamamladı. Ve benim son kelimelerim de sakin, fakat eğilmez gelişme üzerine olacak.

Zamanı geldi. İnsan haklan kendi formülünü buldu: insan federasyonu.

Günümüzde kuvvete başvurma hükmü, şiddet olarak adlandırılıyor; harp tutuklanıyor. İnsan ırkının şikâyeti üzerine medeniyet, mahkemelerin harekete geçmesini emrediyor, fatihleri ve onların kaptanlarını büyük suçlarla itham ediyor. Şahit olarak da tarih çağırılıyor. Gerçekler ortaya çıkıyor. Sahte parlaklık dağıtılıyor. Pek çok durumda, kahraman görünen, aslında bir katilden başka bir şey değil. Halk, artık anlıyor ki, bir suçun çok işlenmesi onun küçültülmesini gerektirmez; yâni, öldürmek bir suç ise, pek çoklarım öldürmek, suçun büyüklüğünü hafifletmez; yâni, hırsızlık utanç verici bir şey ise, istilâ yüceltilmez; yâni, Te Deums [Allah’a şükrediş, İlâhiler], burada pek önemli değildir; yâni, katletme katletmedir; yâni, kan dökme kan dökmedir; yâni, biri için Sezar veya Napoleon demek bir şey ifade etmez; yâni, ezeli ve ebedî Allah’ın gözünde, başına darağacı takkesi yerine imparatorun tacı konulmakla katil şeklini değiştirmez.

Ah! Mutlak hakikatleri ilân edelim. Harbi şerefsizlendirelim. Hayır, şaşaalı bir harp yoktur. Hayır, harp iyi bir şey değildir; cesetler yaratmak faydalı bir şey değildir. Hayır, hayatın doğum sancıları ölüm için değildir. Hayır, beni burada çevreleyen anneler, hayır, harbin, o haydutun, çocuklarınızı sizden ayırmasına müsaade edemeyiz. Hayır, anneler, acı çekmek için çocuk doğurmamalı, insanlar dünyaya gelmeli, insanlar sapanla sürmeli ve ekmeli, çiftçiler tarlalarını gübrelemeli, işçiler şehri zenginleştirmeli, sanayi harikalar yaratmalı, dâhiler dâhileri yaratmalı, bu yıldızlı gökyüzü altındaki engin insan faaliyeti, bütün bu faaliyetlerin hepsi, harp sahası denilen o ürkütücü fuarın gösterdiklerinin gerçekleşmemesi için gayret ve eserlerini kat kat arttırmalı.

Bakınız, gerçek harp sahası burası. [Paris’te bu sırada Expositiorı denilen bir sergi vardı. Sultan Abdülaziz de bu sergi münasebetiyle Paris’e davet edilmişti.] Gerçek harp sahası, Paris’in bu anda dünyaya takdim ettiği insan emeğinin şaheserlerinin randevu yerinde. Gerçek zafer Paris’in zaferidir.

Ah! Fakat hayranlık ve hürmet uyandıran şu ânın bile üzücü yönleri bulunduğunu kendimizden gizleyemeyiz. Ufukta, hâlâ bulutlar var; halkın trajedisi sona ermedi, harp, lânetlenmiş harp, hâlâ orada ve bu muhteşem barış festivalinin ortasında küstahla başını yükseltiyor. Krallar, son iki yıldır, hâlâ öldürücü anlaşmazlıklara inatla sarılıyor; onların anlaşmazlıkları, bizim barış ve ahengimiz için bir engel ve bu çelişkiyi ifade ettiğimiz için onların bizi suçlamaya hakları yok.

Bu anlaşmazlık bizi tekrar Voltaire’e götürsün. Bu tehdit edici imkânlar ortasında, her zamankinden fazla açık konuşalım. O büyük ölüye, o büyük hayata, o büyük ruha dönelim. O hürmet edilen mezar önünde eğilelim. İnsanlar için faydalı hayatının yüz sene önce sona erdiği, fakat eserlerinin ölmeyeceği bu insanla danışalım. Bu muhteşem Voltaire’in yardımcıları öteki güçlü fikir adamlarına da, Jean Jacques’a, Diderot’ya, Montesquieu’ye de danışalım. Bu büyük seslere seslenelim. Beşer kanının akıtılmasını durduralım.Despotlar, yeter! Ah, barbarlık hâlâ sürüyor! O halde, medeniyet de gazaba gelsin. On sekizinci asır on dokuzuncu yüzyıla yardım etsin. Filozoflar, bizden önce gelenler, hakikat havârileri idiler. O muhteşem gölgelerden niyaz edelim; onlar, harp tasarlayan hanedanlara, insanların yaşama haklarını, vicdan hürriyetlerini, aklın hâkimiyetini, emeğin kutsallığını, barışın azizliğini ilân etsinler; ve gece karanlıkları nasıl tahtlardan çıkıyorsa, ışık da mezarlardan yükselsin.

 

Sh: 93-103

HALİDE EDİP ADIVAR- (1884-1964)

Türk milleti, Balkan Harbinden sonra dahil olduğu grupla hemen katıldığı Birinci Dünya Harbinde mağlûp olmuş; Osmanlı Devleti, Mondros Mütarekesi ve ardından Damat Ferit Hükümeti’nin kabul ettiği Sevr Antlaşması ile parçalanmıştı.

Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, Batılı devletlerin teşviki ile 15 Mayıs, 1919 da Yunan ordusu İzmir’e çıktı. Büyük Harp’te dört yıl kahramanca ve pek çok mahrumiyet içinde dövüşen Türk milleti, yorgun ve perişan olmakla beraber, bağımsızlık ve hürriyeti uğruna her şeyi yapmaya, gerektiğinde ölmeye hazırdı.

İzmir’in işgali ile başlayan felâketli günlerde, Türk’e reva görülen haksızlıkların bir tepkisi olarak, yurdun çeşitli şehir ve kasabalarında protesto mitingleri, camilerde toplantılar yapıldı. Bu arada İzmir, Maraş, Gaziantep ve Adana’da silâhlı çatışmalar başladı.

İstanbul’daki lânetleme mitinglerinin iki kahramanı, hiç şüphesiz ki, Halide Edip (Adıvar) ve Hamdullah Suphi (Tanrıöver) idi.

Türk edebiyatı, Halide Edip ölçüsünde bir kadın romancı yetiştirmedi. Ateşten Gömlek, Kalp Ağrısı, Zeyno’nun Oğlu, Handan, Raik’in Annesi, Sinekli Bakkal, Vurun Kahpeye birer millî romandırlar.

Kalemi ile, kafası ile İttihat ve Terakki Cemiyeti nde faal bir rol oynayan Halide Edip, millî hizmetlerini Anadolu’daki büyük mücadeleye katılarak devam ettirdi.

Aşağıda, Halide Edip Adıvar’ın, o karanlık ve matemli günlerimizde İstanbullular’ı coşturan, bağımsızlık ümit ve aşkını onların kalplerinde yerleştiren konuşmalarının metinlerini göreceksiniz.

Halide Edip Adıvar, aşağıdaki ilk hitabesini 19 Mayıs 1919 Pazartesi günü Fatih’te Belediye dairesi önünde yapılan mitingte söyledi. Mitinge 50 bin kişi katılmıştı.

FATİH NUTKU- (19 Mayıs 1919)

Müslümanlar, Türkler: Türk ve Müslüman bugün en karanlık gününü yaşıyor. Gece, karanlık bir gece. Fakat insanın hayatında sabah olmayan gece yoktur. Yarın, bu korkunç geceyi yırtıp şaşaalı bir sabah yaratacağız. Yalnız, ışık geldiği vakit gözümüzü güneşe, karanlığa göre baykuşlar gibi açmayalım. Işık geldiği vakit hayatı karşılayacak, karşılayabilecek insanlar hâlinde bulunalım. Millet, iyi ve fena günler gördü. Günah dakikaları ve şanlı dakikalar yaşadı. Fakat kardeşler, bugün ufak günahlarımızın üzerine öyle ateşin (coşkulu) bir kan akmıştır ki, bu kan dünyanın günahını yıkayacak kadar temiz ve mebzuldur [boldur]. O kan, bizim vazifemizi tayin etti, bize bir vazife bıraktı.

Hanımlar, bugün elimizde top, tüfek denilen âlet yok, fakat ondan büyük, ondan kuvvetli bir silâhımız var: Hak ve Allah var. [Alkışlar] Top ve tüfek düşer, Hak ve Allah bâkîdir. Topun yüzüne tükürecek kadar evlâtlar, analar, kalbimizde aşk ve îman, milliyet duygusu var. Biz, dünyada millet sınıfına lâyık bir millet olduğumuzu erkek, kadın, hattâ çocuklarımıza kadar ispat ettik.

Bugün memleketimiz, taksim edilmek tehlikesi karşısında. Adım, adım, kendi dûnumuzdaki [alçak, aşağı] milletleri başımıza efendi yapmak istiyorlar. Bugün, İzmir, yarın Konya, öbür gün İstanbul, sonra Müslüman dünyasının başı olan Türk susturulmuş olacaktır.

Buna karşı ne silâhımız var?

Kurşun, top, bomba mı?

Bir top bebeklerimizi öldürebilir. Bizim bundan da kavî [dayanıklı, güçlü, zorlu] silahlarımız var. Sesimizi dünya mutlak işitecektir. İşitmek ve işittirmek için bugün, kuvvetli ve metin [dayanıklı] bir millet hâlinde bulunmalıyız. Bugün Türkler, dâvalarını halledinceye kadar, nasıl kurun-ı vusta’da [ortaçağda] haftada üç gün Allah mütarekesi yapıldı idiyse, öyle Allah mütarekesi aktedilmelidir.

Arkadaşlar, Müslümanlar, Türkler! Bugün burada toplanan şu halk kütlesinin bir tek isteği var; o da, en tabiî haklarının kendisinden alınmamasıdır. İstediğimiz basit, yüksek, ve ulvî bir haktır. Bizim sözümüzü onlar dinlemeyebilirler. Fakat biz padişahımızdan babalık etmesini rica ederiz. Biz, erkeklerimizle beraber, milletin kalbinden gelen en kuvvetli, en akıllı, en cesur, milleti en çok temsil edecek bir kabine isteriz. Padişahımıza, halkın hissiyatını tebliğ eder ve deriz ki: İşte kara bir gün yaşıyoruz, bugün herkes susmuştur, bugün Türk ve Müslüman, Padişahın etrafında toplanmıştır.

Hanımlar, efendiler!

Bugün, bunun beş misli bir miting de yapmış olsak, bunun semeresini göremeyiz. Fakat yarın var, çocuklarımız var. Buradaki Türk, Müslüman âleminin kalbidir; siz de düşdüğünüz vakit birçok şeyler düşecektir. Kadınlar, silâhsız ve zayıf, fakat kalbi gayet metindir. Bütün âlemi İslâm, hep kardeşimizdir. Bundan dönen Türk kadını değildir. Yaşasın milletimiz!

ÖĞRETMENLER TOPLANTISINDAKİ NUTKU- (21 Mayıs 1919)

Müslümanların tarihinde bugünkü heyecan kadar heyecan görülmemiştir. Titreyen kalplerin aksi, Müslüman âleminin her noktasında hissediliyor. Bizim dâvamız bir Türk dâvası değil, Müslüman âleminin dâvasıdır.

Yalnız bir nokta var. Bugünkü Osmanlı Türkiye’si, mevkii itibariyle İslâmlığın dimağıdır, kalbidir; Türkiye ezilir ezilmez, Müslüman âleminin istiklâli örtülmüş ve gömülmüştür. Yedi yüz senelik ananeye malik [geleneğe sahip] bir devlet üzerine 100 senelik bir millet oturamaz diyorlar. Bunlar, mitinglerde söylenebilir; fakat biz muallime ve muallimler [öğretmenler] kendimizi aldatmayalım. Ben, maddî nokta-i nazardan bedbinim [karamsar]. Fakat manevî sermayemize o kadar îmanım var ki, yapayalnız kalsam bile, yarın için bir Müslüman ve Türk âlemi doğacağına îman ederim. Nikbin [iyimser] olurken hesabımızı iyi tutalım. Arkadaşlar, tarihte Çanakkale Muharebesi gibi bir muharebeye sahip olan bir millet mahvedilemez.

Hayattan bugün için hak istemeye, muallimlerin hakkı yoktur, fakat yaşarken onu elde edecektir. Muharebeden sonra silâhsız, fakat kalbi çok kıymetli Türkiye vardır. Müslüman âleminde, bugünkü uyanmış heyecanı zinhar [sakın] unutmayınız.

. . . Dâvamızın doğruluğuna itikadımız [inanç] vardır. Emin olalım, bizi isteyenlerin arkalarında milletleri vardır. O milletler, ölen ve ihtilâl yapan bir millete lâkayt [ilgisiz] kalamazlar. Bu içtimâda [toplantıda] hepimiz gibi, hepimiz kadar ölmeye hazır olanlar yanlış bir şey düşündüler. Bir kaleye bayrak dikmekle orası bayrak sahibine ait olamaz, dediler. Yunan bayrağı İzmir üzerinde dikilmeyecektir. Bu, can damarımız üzerine yapılan ilk ve son tecrübedir.

En kıymetli kuvvetlerimizi israf etmeyelim. En gür sesimizle bugünkü heyecanın kuvvetini ve neler yapacağımızı göstererek susmamalıyız. Tâ ki, kâğıt üzerinde değil, hakikatte bilfiil arzumuzun Türk olduğunu ispat edinceye kadar. Bazı tüfekler önünde insanın kalbi titrer, fakat bugün o devir geçti. Vatan aşkı için, insanın heyecanı tükenmez; bu heyecanı idâme [devam ettirmek], dimağ hâlinde olan muallimlerin vazifesidir.

KADIKÖY NUTKU-(22 Mayıs 1919)

O gün Kadıköy’de durmaksızın yağan yağmur altında 20 bin kişi Belediye binası önünde heyecanla toplanmıştı. O günlerde, İstanbul’da yapılan mitinglerde konuşan hatiplerin bazı sözlerinin gazetelerde yayınlanmasına sansür müsaade etmedi. Tasviriefkâr ve Vakit gazetelerinden derlediği konuşma metinlerini, “Millî Mücadele’de İstanbul Mitingleri” (1951) adlı kitabında toplayan Kemal Arıburunu diyor ki: “Bu hitabelerin çoğu irticalen [doğaçlama] söylenmiş olduğundan dolayı, cümlelerde bazı noksanlıklar ve kelime hatâları mevcut ise de, bu noksanlıkların esas maksat ve ruha tesiri olmadığı görülmüş ve aynen bırakılmıştır. Kitapta acı bir hakikat olarak görülmektedir ki, sansürün müdahalesiyle, bu toprağın öz çocuklarının konuşmaları efkârı umumiyeye duyurulmak istenmemiştir. Metinler arasında görülen sıralı noktalar sansürün çizdiği kısımlardır.”

Müslümanlar, Türkler!

Müslüman ve Türk dünyası en siyah bir matemle dalgalanıyor. Bugünkü heyecan emin olunuz ki, Müslüman âlemini bir dalga gibi sarsıyor……………………………………………………………………….

Biliniz ki, küçük görünen Türkiye ve Türkler, Müslüman dünyasının kalbidir, başıdır. Türkler’e indirilmek istenen darbe, bütün Müslüman dünyasının kafasını koparmak içindir. Emin olunuz ki, Harbi Umumi’de, birçok Müslüman düşmanlarımızla beraber kan döktü. Galiçya’da, Çanakkale’de, Irak’ta makam-ı hilafete karşı harp ederken, onlar adalet için, beşeriyet [insanlık] için harp ettiler, öldüler. Emin olunuz, aldandılar.           

Bugün aldanmayalım. Hissedilen bir heyecan var. Bunu söndürmek için icat edilen haberlere inanmayalım. [İnanmıyoruz sedaları] Daha dün, âlemi titreten Almanya, bugün başı önünde geziyor. Kendilerinin olmayan toprakları âleme tevzi etmek [dağıtmak] isteyenler, hakkın sedası önünde eğilecekler ve hakkı teslim edeceklerdir. Dostu Venizelos’a bir hediye veren Mösyü Clemenceau’nun arkasında, milletlerin hak ve adaleti için harbetmiş Fransız milleti vardır. Yunan parasıyla çıkan Fransız gazetelerinden bir kaçından maadası, bütün bu hareketleri şayanı takbih [kınanmaya değer] buluyorlar. Türk milletini ve Türkiye’yi parçalamak isteyen Llyod George’in arkasında bir İngiliz milleti vardır. Clemenceau, Llyod George ve bunlardan mürekkep olan dörtler meclisinin arkasından uyanacak, emin olunuz, büyük harpler vardır.

Dün, İstanbul’a gelmek isteyen Çarlık vardı. O Çarlığın yerinde bugün yeller esiyor. Niçin?

 Biz o Çarlığın nefesini Çanakkale’de boğduk. Burada devrilen yalnız Çarlık değildir; adaletsizliktir.

Bu adaletsizlik muvakkattir [geçici]. Belki biz de adaletin geldiğini göremeyeceğiz. Fakat o gecikmeyecektir. Bütün adaletlerin üstünde bir adaleti İlâhî vardır ki, o gelecek ve bütün milletleri sarsarak üzerinden geçecektir.

Zinhar heyecanlarınızı unutmayınız. Yarın dünyanın son tarihî perdeleri oynandıktan sonra, Türkler ne yaptı diye bize bakacaklardır. Ve Çarlığı boğup adaleti kurtardığımızdan dolayı bizi alkışlayacaklardır. Milletlerin üzerinde hâkim olan adalet, Türk milleti, nihayet senin de hakkını verecektir.

SULTAN AHMET NUTKU- (30 Mayıs 1919)

O zaman 35 yaşlarında bulunan Halide Edip Adıvar o günkü hislerini şöyle anlatır:

 

Sultan Ahmet Meydanına Fuat Paşa Türbesi sokağından girdim. Yanımda kaç kişi vardı, beni kim götürüyordu, bilemiyorum. Kalbim o kadar atıyordu ki, yürürken sallanıyordum. Fakat meydanın başına gelip de kalabalığı görünce, bana sükûnet geldi. Sultan Ahmet Camii’nin minareleri, mavi boşluğa yükselen İlâhî bir sanatkârın elinden çıkmış beyaz neyler gibiydi. Minarelerin dar şerefelerinden, siyah bayraklar havada dalgalanıyordu. Camiinin önünde, yerde, yüksek bir kürsü vardı. O da siyah bir örtü ile kapalıydı. Kürsünün önünde [Amerika Cumhurbaşkanı] Wilson’un on ikinci prensibini temsil eden bir yazı vardı. Sade meydanda değil, tâ Ayasofya’ya kadar insan doluydu. Halk o kadar sıkışmıştı ki, hareket edemeyecek bir halde idi. Askerler, kalabalığın iki yüz bin kişi olduğunu söylüyorlardı.

Bu, kımıldanamayacak kadar sıkı olan kalabalıktan başka, camiin demir parmaklıkları, damlar, cami kubbeleri dahi insanla doluydu. Nasıl o kürsüye yaklaşabildim, farkında değilim. İki yanımda, iki önümde dört süngülü asker, bana yol açıyordu. Bunların gösterdiği bir kardeş sevgi ve itinasını ömrüm oldukça unutamayacağım. Acaba, bunlardan, beni oraya götürmeleri istenmiş miydi?

 Yoksa, kendi kendilerine mi gelmişlerdi, bilmiyorum. Kürsünün önüne geldiğim zaman, hayatımın en önemli dakikalarından birini hissettim. Vücudumun her zerresi elektriklenmiş gibiydi. Bu hal, herhangi bir zamanda beni derhal öldürebilecek kudretteydi. Fakat o an benim için unutulmaz bir tecrübedir. Çünkü hiç sesi çıkmayan bu iki yüz bin kişinin ızdırabını bana aşılamıştı.

İnanıyorum ki, Sultan Ahmet’deki Halide, hergünkü Halide değildi. Bazen en mütevazı ve tanınmamış bir insanın büyük, bir milletin büyük idealini temsil edebileceğine inanıyordum. O günkü Halide’nin kalbi, bütün Türk kalplerinden gelen hisle atıyor ve Halide ‘ye gelecek yılların faciasını duyuruyordu.

Minarelerden gelen seslere, kalabalık arasındaki yüzlerce ulema, Müslümanlığın bir nakaratı olan “Allahu Ekber, Lâilâhe illallah, Vallahu Ekber, Allahu Ekber Velillâhilhamd” ile bu seslere katılıyordu. Halide, bu harikulade teraneyi [ezgi] dinlerken kendi kendine şunları söylüyordu:

“İnsanların kardeşliğini ve barışı ifade eden İslâmiyet ebedîdir. Bâtıl inançlar ve dar görüşler İslâmiyet değil. Allah’tan gelir, gerçek İslâmiyet. Ben, bugün onun en yüksek noktasını ifade etmeye mecburum. Türkiye, benim zulme uğramış milletim de ebedîdir. O, öteki milletlerde olan kusur ve faziletlere sahip olmakla beraber, hiçbir maddî kuvvetin yok edemeyeceği manevî bir kudrete de sahiptir. Ben bugün onun zirvesini anlatmalı, insanlığın kardeşliğini ifade eden ruhunu vermeye çalışmalıyım.”

Halide’nin sesinin belli bir noktadan öteye geçmediğine eminim. Bu yüz binlerce halk için, o sadece kara bir noktadan ibaret kalmıştır. Fakat, bu insan denizi içinde, insanı ürküten mutlak bir sükût vardı. Belki, herkes kendi içinden gelen sesi dinliyordu. Halide ise, o günün, kelimesiz gelen bir mesajının bir medyumundan ibaretti.

Önce minarelere hitap ederek onlardan şanlı tarihimizin devam ettirilmesini istiyordum. Bu konuşmamın bir cümlesi millet arasında vecize yerini aldı: “Milletler dostumuz, hükümetler düşmanımızdır.” Bunu söylerken Halide, demokrat esaslara bağlı hakiki bir Müslüman milletin hissini ifade ediyordu. Nihayet, Halide, onların aşağıda söyleyeceğim esaslara bağlı kalacaklarına iki defa yemin etmelerini teklif etti: (1) İnsanlık adalet ve esaslarına sadık kalmak, (2) Herhangi bir şart altında olursa olsun, hiçbir kuvvete boyun eğmemek.

Binlerce ses, bir uğultu halinde, “Yemin ediyoruz,” diye cevap verdi. Gök gürlemesini andıran insan sesleri yükseliyor ve Halide’nin ayaklarının altındaki kürsüyü sarsıyordu. Aynı zamanda, İtilâf Kuvvetlerine bağlı uçaklar, minarelerin arasında uçuyor, kalabalığı teftiş eden bir polis vazifesini görüyordu. Adeta bir dev an gibi vızıldayan bu makineler, bizi korkutmak istiyordu. Fakat hiç kimse maddî bir kuvvetten haberdar değildi. Herhangi bir halkın yüreğine ölüm korkusu üstünde bir his gelebilir. İnanıyorum ki, o gün, şayet uçaklar ateş açmış olsaydı, bu yeni mücadele ruhu ile kendinden geçen halk bundan haberdar olmayacaktı.

Nihayet, Halide, kürsüden aşağı baktığı zaman, önünde, bir sakat asker kalabalığı gördü. Hepsi, itina ile giyinmişlerdi. İçlerinden bir genç grup kürsünün önünü almış, kalabalığın oraya girmesine mâni oluyordu. Bu kürsüye en yakın olan yarım insan dairesinin arasında Fransız üniformalı, yakışıklı, ince yüzlü bir adam vardı. Bu, General Foulon’du. Fransız doğan bu adamın yüreği, o gün Türk’tü ve bütün Türk gençleriyle birlikte onun da gözlerinden yaşlar akıyordu.

Bu gerginlik, aşağıdaki genç bir Darülfünunlunun [üniversitelinin] sesiyle kırıldı. Birden bire, “Milletim, zavallı milletim!” diye bağırarak hıçkırmaya başladı ve birden düşüp bayıldı. Bu olayı, Halide’yi içinden düştüğü vecitten [kendinden geçme] çıkardı ve kürsüden inerek o da yardıma koştu.

Halide Edip Adıvar’ın nutkundan parçalar aşağıdadır.

“Kardeşlerim, evlâtlarım! Ruhu göklerde olan yedi yüz senelik şanlı tarihimiz bu minarelerden bugün, Osmanlı tarihinin faciasını seyrediyor. Bu muazzam, bu tarihî meydanda, zafer alayları tertip eden ecdadımızın ruhu bizi seyrediyor. Dünyaların öbür ucuna at süren nâmağlûp erlerin evlâtları önünde baş eğiyor ve yemin ediyorum: Ben, Müslüman tarihinin bedbaht bir kızıyım. Bugün de dünkü kadar kahraman ve talihsiz Türk milletinin anasıyım. Millet nâmına, ecdadımızın bizi seyreden ruhlarına yemin ediyorum. Bugün, kolları kesilmiş olan Türk’ün kalbi, eski cesaret ve şecaatini [yiğitlik] kaybetmemiştir. Yemin ediyorum ki, Osmanlı sancağına, tarihine hıyanet etmeyeceğim. Allah’a, hakka, milletlerin İlâhî hakkına dayanan Türk milleti, bütün Müslüman ve Türk dünyasına ilân ediyorum. Dâvamızı ilân ediyorum .

Türkler’e zalim diyenler öyle günah işliyorlar ki, tarihin karşısında onların günahlarını, bütün denizlerin bitmez tükenmez suları bile yıkayamayacaktır.

Bugün karşımızda yükselen ses, Müslüman kardeşlerin sesidir. Esaret boyunduruğu can damarlarına geçmiş olan milletler, bizim felâketimiz karşısında gür sesleriyle bağırıyorlar. Ben, kardeş Müslüman dünyalarına, sizin nâmınıza hitap ediyorum. Dâvamız şudur: Zaten elinden tutanları kalmayan, ellerini, bacaklarını kaybeden gazilerimiz, şehitlerimiz nâmına dâvamızı ilân ediyorum. Bu dâvamız da, Türkler’in hak ve istiklâlidir. Türkler, Türkiye’nin ebedî haklarına asla dokundurmayacaklar; yarın, Hakk’ın mahkemei kübrası [en büyük mahkeme] önünde zalimlerin hepsi mahkemeye çekilecek, onlara, bizim kanlarımızı döktürdünüz, diyecekler. İşte kardeşlerim, işte evlâtlarım, dâvanızdan kaçmayınız. O gün size hak verecekler. Bugün iki dostunuz vardır: Birisi, kalbi, mâbedleri bizimle beraber olan Müslüman dünyası; diğeri, zalimleri yakasından sürükleyecek büyük milletlerdir.

Kardeşlerim, evlâtlarım!

Osmanlı toprağında böyle muazzam, böyle tarihî bir gün, belki bir daha idrak etmeyeceğiz. Evlâtlarım, öyle bir gün olur da bir daha toplanamazsak, içimizde ölenler olursa, Türk’ün istiklâl bayrağı ile mezarı üzerine geliniz.

Eski tarihimizin, bu muazzam minarelerin bahşettiği tarihimizin en asîl, en terbiyeli vekarımızı asla unutmayacağız! Yemin ediniz. [Vallahi sesleri]

Yedi yüz senelik minareler, mavi semalarıyle bize baktığı bu günlerde, Osmanlı bayrağı, Osmanlı hakkı için can vermekten çekinmeyeceğinize yemin ediniz! [Vallahi sesleri]

Meraklısına Not: Gazeteci ve yazar Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu, Halide Edip Adıvar’ın bu nutku hakkında der ki: “İstanbul’un 1919’daki Sultan Ahmet şahlanışında ben, rahmetli Halide Edip’in konuştuğu kürsünün hemen önünde idim. Aralarına gerilmiş urganlarda yaslı bayraklarımızın dalgalandığı minarelerin şerefelerinden ’salâ’ sesleri gamlı göklere uçuşurken, kara ipekten bir çarşafa bürünmüş bir Halide Edip de, tül peçesi ve kara kâkülleri rüzgâra uçuşan mat yüzlü, alev gibi yanan kapkara gözlü savaşçı genç kadın olarak tarihe yükselmişti.

“Halide edip, ömrü boyunca başka bir şey yapmamış olsaydı, bu vatana hiçbir hizmette bulunmamış, hiçbir eser yazmamış olsaydı bile, sırf o gün, bu Sultan Ahmet Meydanı’nı, bu Ayasofya Meydanı’nı ve Sultan Ahmet Camii’nin avlusuna ve meydanlara ulaşan bütün yolları doldurmuş olan, 150 binden çok fazla, 200 binden az eksik olan insanı ‘Tek Türk ve Müslüman’ kalıbına sokan o içli, ateşli hitabesi ’azizeleşmesi’ne de yeterdi.

”Halide, o gün bambaşka bir mahlûktu. Mitingi kontrol etmek ve kim bilir, belki de mitingde konuşacak hatipleri mimlemek ve sonra tutuklamak amacıyla oraya gelmiş olan İtilâf Devletleri Müşterek Jandarma Komutanı Fransız albay Korsikalı Sekaldi bile, Halide Edip’in o boğuk sesle: ‘Allah var, Allah!’ diye meydanı inlettiği anda gözyaşlarını tutamamıştı.”

Yayıncının Notu: Halide Edip, hayatı boyunca modern Türk kadını misyonunun ilk savunucularından biri olarak tarihe geçmekle kalmamış; bir asker, bir edebiyatçı, bir kahraman ve çok iyi bir hatip olarak yaşadığı dönemin akışına yön vermiştir.

1908 yılında gazetelere yazmaya başladığı kadın haklarıyla ilgili yazılarından ötürü gerici grupların düşmanlığını kazandı. 1920 yılında Anadolu’ya kaçarak katıldığı Kurtuluş Savaşı’nda kendisine önce onbaşı, daha sonra da üstçavuş rütbesi verildi.

Konferanslar vermek üzere önce Amerika’ya, daha sonra Mohandas Gandi tarafından Hindistan’a çağrıldı. 1940 yılında İstanbul Üniversitesi İngiliz Filolojisi Başkanı oldu.

Bir yanda Osmanlı-İslam geleneklerine göre ev kadını olarak yetiştirilmiş basit ve cahil kadın, öte yanda ise Batılılaşmış, köklerinden kopmuş, değerini şaşırmış, namus anlayışı kuşku uyandıran bir kadın. Adıvar romanlarında kadını Batılılaşmış, milli değerlere bağlı kalmış, hem serbest, hem namus konusunda çok titiz, sağlam ahlaklı kadın olarak işlerdi.

Eserleri İngiliz, Fransız, Alman, Rus, Macar, Fin, Urdu, Sırp, Portekiz dillerine çevrilmiş olan Halide Edip, modern Türkiye’nin bugün bile ihtiyaç duyduğu bir misyonun ilk temsilcilerinden olarak sonsuza dek saygı ile anılacaktır.

Sh: 259-267

 

HAMDULLAH SUPHİ TANRIÖVER- (1885-1966)

Konuşmalarından “Bütün Yönleri ile Hitabet” kitabımızda örnekler verdiğimiz Hamdullah Suphi Tanrıöver’in İstiklâl mücadelemiz ve Yeni Türkiye ile ilgili büyük nutuklarından bazılarını aşağıda göreceksiniz.

Hamdullah Suphi Tanrıöver’in hitabeleri, Dağ Yolu adlı kitabında ilk defa yayımlandığı vakit, Türk basınında büyük bir ilgi uyandırdı. Orhan Seyfi (Orhon) Hâkimiyet-i Milliye’nin 16 Ağustos 1928 tarihli sayısında, “Dağ Yolu” başlığı altında şunları yazdı:

Hamdullah Suphi’nin Dağ Yolundaki şimşekli gürültüleri andıran hitabelerini okuduktan sonra düşünmeye başladım: Yazık ki içimizde, onun gibi yüksek bir hatib, gerçek bir mefkûre [ideal] adamı da çok az.

Dosdoğru hedefine ulaşan bir ok gibi, hiç yolundan şaşmayan onun asil kalbi, bir az yüzümüzü kızartsa yeridir. Kaç fikir adamı, kaç sanatkâr, kaç milletsever, kaç yazar ve kaç hatib, bu kadar uzak zamanlara ait sözlerini bir araya topladığı zaman çelişkiler, biribirini tutmazlıklar karşısında kalmaz?

 Bir an gözlerimi yumup her meslekden tanıdığım kimseleri on beş yıllık bir devir içinde izledim. Her biri en aşağı üç-dört biçimde göründü:

Dün sakallı, evvelki gün sarıklı, daha önce koyu bir mutaassıb [hiç bir yenilik kabul etmez] olan aşırı teceddütperverler [yenilik taraftarları] ile karşılaştık. Öyle Cumhuriyetçiler gözümün önüne geldi ki, on yıl önce ateşli Saltanat taraflısıydı; öyle Türkçüler tanıdım ki, Beyazıd’daki Türk Ocağı binasının önünden geçiremezdim. İngilizlerle mücadelenin bir delilik olduğunu söyleyen milliyetçiler, kurtuluş yolunun bir Manda altına girmekten ibaret olduğunu ileri süren istiklâl tarafdarlarını hatırladım.

. . . Yüzünün çok sevimli çizgilerini taşıyan o necîb sımanın yirmi yıldır heyecanla titreyen dudaklarından Türklük için, Halkçılık için, Inkılâb için bir tek yabancı kelime çıktığını duyduk mu?

Midhat Cemal (Kuntay) “Başka bir Türkçe” başlığı altında Cumhuriyet’te (29 Ağustos 1928) dedi ki:

Hatiplerden utanıyorduk: Konferans ilânlarından sürekli olarak habersiz görünür, bunları bilmemezlikten gelirdik. Saray’ın tarih hocasına ve gazeteye emir tebliğ ettiği sükûta daüssıla [yurt özlemi] duyanlarımız vardı. Dilin, bu kadar haksızlığa uğradığı ve utanılmayı gerektirdiği bir sırada, Türk Ocağına hatib dinlemeye gittim. Utanmaya, kızmaya ve nutkun bir yerinde kaçmağa hazırlanarak! Fakat hitabe bitince kendimi mütehayyir [şaşırmış] buldum. Türkçe bu kadar güzel mi?

 Sesi, gözleri karşısındaki dinleyenin tarafsızlığım bozan, dili büyüleyen hatib Hamdullah Suphi idi. Artık ben o hatibindim. Bu dokunaklı söz söyleyenin içyüzünü merak ettim. Fakat hokkabazın peygambere benzediği günlerdeydik. Bundan ötürü, merakıma rağmen hatibin içine bakmaktan aylarca kendimi men ettim; çünkü hatibi o kadar sevmiştim ve zamanı da o derece iyi tanıyordum. Aramıza her vakit mesafe soktum. Onu her zaman, bile bile öğrenmedim. Korkuyordum, heykelin içinden çıkacak şey, teneke ellerini biribirine çarparak günün kuvvetlerini alkışlayan bir kukla mı acaba?

 Fakat zaman geçtikçe, adım adım sokularak her tarafına daha yakından baktığım hatibin, gördüm ki, çehresi kendisinindir ve bir tanedir. Maskesiz adamı sükût ederek sevdim . . . ben senelerce ona haber vermeden onun dostu oldum. O, açığa vurulmayan sessiz ve sedasız sevgilere lâyıktı. Fakat nasıl oluyordu da Türk Ocağı, İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin vahdaniyetini [tekliğini, birliğini, yegâneliğini] rahatsız etmiyordu?

 Nasıl oldu da Harbiye, Hamdullah Suphi’yi hatiplikten, meş’ale olmaktan azletmedi’?

 Nasıl oldu da Ocağı, Sinop’a sürmediler?

 Beyazıd’daki evde kopan kıyâmet, heyecan, iman nasıl oldu da Harp Divânı’na çağrılmadı?

 Demek kendisinin davasına inanan adam, bir kişi de olsa, o kadar korkunç, evet, o kadar kahraman! Çünkü kurduğu kubbeyi, îmanı ve haykırması ile dolduran hatip, sırmadan, paradan, parlayan şeylerden haberi olmayan bu olağandışı kimseydi. Çünkü o, zamanın gurbet-zedesi [yurtdışında kalmışı] idi. Çünkü o, kendisini, sımasını hiçbir zaman inkâr etmedi. Çünkü hayatı dâvasını, dâvası hayatım kucaklayarak sürdü, gitti. Bu yüzdendir ki, Dağ Yolundan çıkarken, tepeden uzaktan gördüğümüz büyük karaltı, cebhe kadar geniş ve ordu gibi kalabalık olmakla beraber tek adamdır. Dikkat edin, o başka Türkçe konuşuyor. Çünkü, şahsının lisanını söyledi. Eşsizdir, çünkü kendisi örnektir. Geçmişi olmayan bir meslekde, yeni başlayan bir sanatta varılabilecek en son mertebedekilere nasîb olan olgunluğu gösteren bu şifahi Türkçe’yi onbeş yıldan beri aynı şaşkınlıkla, ne eksilen, ne eskiyen bir özlemle dinledim. . . Hamdullah’ın kitabı, kütübhanemizi ve başımızı ölünceye kadar teşkil edecek.”

Celâl Nuri (İleri) 14 Ağustos 1924 tarihli İkdam gazetesinde “Dağ Yolunda Bir Ziyafet” başlıklı yazısında dedi ki:

“Balta Limanından verilen bir emir üzerine, Malta Adasında Polverista Hapishânesi’nde iki yıla yakın tutuklu kalmak şerefine eriştikden sonra, yeni doğan Millî Hükümeti’min teşebbüsleri sayesinde, arkadaşlarımla birlikte vatan sahiline, inebolu’ya iade edilmiştim. . .

. . . Pek yükseklerdeydik. Ovanın ortasında bir dağlar silsilesi. Bunun üzerinde de bir küçük ova, zarif bir yayla gözümüze çarptı. Bütün Anadolu’ya bakan bir kürsü! O noktaya yaklaştıkça, garip bir bina görünmeye başladı. Üslûbu eski değildi.. . kuzeye, doğuya, güneye, batıya dönük dört minareli bu Ocak nedir?

 Sualimize köylüler cevap verdi:

“Burası bir tekkedir.”

“Tekke mi?

 Ne tekkesi?

 Mevlevi mi, Rifai mi, Nakşî mi, Bektaşi mi?

“Hayır, efendi. Bu tarikatın adı ‘Millî ’dir.”

“Tarikat-ı Aliye-i Milliye! Pekâlâ, bu dergâhın post-nişini var mı?

“Var, efendi. Kendisine ‘Şeyh Hamdullah’ derler.”

“Bu noktanın adı nedir?

“Dağ Yolu.”

. . . Tepeyi tırmandık. Tekke, bildiğimiz dergâhlara benzemiyor. Modern stil . . . binanın gerek cephesi, gerek sütunları, gerek minareleri türlü türlü tasvirlerle bezenmişti.

içeri girdik. Her tarafta büyük bir konfor görülüyor. Parkeler cilâlı. Salonlar nefis tablolarla süslenmiş. Kütüphane düzenli ve heykel gibi. Anadolu’nun ortasında bu modern tekke gerçekten hayretimizi çekti. Bizi Selçuk tarzında döşenmiş bir salona aldılar. . .

. . . Henüz kırkma yaklaşmış, fazla tasavvuf ve murakabeden [iç dünyasına çekilmiş olmaktan] saçları gümüş rengini almış, lâkin genç şimali, güler yüzlü bir şeyh. Hazret, üstad elinden çıkma bir simokin giyinmişti. Güleç yüzüyle bize çok iltifat etti. Fakat iyice dikkat ettim; milli tarikatın çelebisi bizim gibi konuşmuyor, sözleri daima vezinli ve kafiyeli olmamakla beraber hep şiir. Sesi gür. Hitabetten başka bir vâdi tanımıyor. Her sözü bir nutuk, bir hitabe. Coştukça coştu. Meğer Şeyh Hazretleri, her sabah gün doğarken, sıra ile bu minarelere çıkar, yüksek sesle ezan okur ve tabiatta bulunan “radyo” kuvveti, onun sözlerini dört tarafa nakledermiş.

Tekkede bir ziyafet. Çok acıkmıştık. Şerefimize hazırlanan yemeklerin de nev ‘i pek garip! Affınıza güvenerek listeyi arz edeceğim. Çorba sandığımız bir hoşafmış. Sırasıyla şunlar geldi: Baklava, tel kadayıfı, yassı-kadayıfı, ekmek-kadayıfı, muhallebi, revani, keşkül-ü fukara, sütlaç, plümpudin, komposto, helva, elmâsiye.

. . . Edebiyatımızda hitabe vâdisi yok gibi. Zaten eski devirlerimizde edebiyatın böylesi olmazdı. Bu itibarla, Dağ Yolu ile düşünce alanımıza bir tür daha ekleniyor. Bence, kitap ve yazı şeklini almış bu nutukların seçkin özelliği, okunurken de dinleniyormuş gibi bir his vermesidir. Daha açık ifade edeyim ki, bu sayfaları okuduğunuz zaman, bunların sıradan yazılar olmaktan çok, bir hitabe olduklarını hemen anlarsınız.

Bütün bu nutuklarda bir tarikat kokusu sezilir. Hamdullah Suphi’de de, bir havari [peygamberlerin fikirlerini yaymada yardımcı] kılık ve vasıfları var. Aziz dostum Mehmed Emin [Yurdakul] Bey efendi’nin buyurduğu gibi, bu kuruluş da mabedi andırmakta. Şimdi, dededen, babadan zarifliğe, nükteye alışkın olan muhterem Meclis arkadaşımın kendisine yakıştırdığım Şeyhlik unvanını hoş göreceklerini zan ve nutuklarını tasnif ettiklerinden dolayı da tebrik ederim. Dağ Yolu dergâhında verdikleri hep tatlıdan oluşan ziyafetlerine tekrar teşekkür etmeyi bir vazife bilirim.

Türk edebiyatı tarihçisi Nihad Sâmi Banarlı da, Dağ Yolu ve Hamdullah Suphi Tanrıöver’in muhtelif gazete ve dergilerde çıkan makalelerini topladığı Güne Bakan (1929) adlı eseri hakkında şunları yazdı:

Bu kitaplarda toplanan yazılar, tarihe gizlenen Türk’ü, yaşayan Türk’ü tanıtmaktadır; ve Türk gençliğine, Türk milletinin hürriyeti ve saadeti için çalışmak yolunda kuvvetli telkinler ve örnekler veren, millî edebiyatımızın gür sesli yazıları arasındadır.

Hikmet Şevki, Hâkimiyet-i Milliye gazetesinin 12 Ağustos 1928 tarihli sayısında şunları yazdı:

Başka Türk gençlerini bilmem. Fakat ben, ilk defa onun sesini duyduktan sonra, heyecanla tanıştım. Onun güzel cümlelerini görünce, günlerce hafızamda sakladım. Fakat gün geçtikçe anladım ki, hafızamda saklı sandığım cümleler, gönlümde yer bulmuş, ruhuma hâkim olmuş. Onun sesi, ruhlarda fırtınalar koparır, gönüllerde yeni ufuklar açar. Bir gencin başarıdan başarıya sürüklenmesine başlıca sebep, yeni ufukların belirmesi, sonsuz isteklerin canlanmasıdır.

Nitekim Hamdullah Suphi Bey de, eserinin önsözünde bu noktaya temas ederek diyor ki: “Tesellim odur ki, sen bunlardan çok güzelini söyleyecek ve beni bir baba kalbi ile gururlandıracaksın, aziz Ocaklı. Yol daha uzundur. Yapılacak şey yapılandan daha büyüktür. Fakat tarihinin ufuklarından gelen ve senin genç ciğerlerini şişiren bir rüzgâr, büyük ateşleri yakar.”

… O, yıllarca Ocak çatısının altında şahsî istek ve emellerini unutmuş muhterem bir şahsiyettir. Türk gençliği, Dağ Yolunu vücuda getiren büyüksek şahsiyetten bu mükâfatını esirgemeyecek, onun göğsünü sevinçle kabartacak birçok Hamdullah’lar onu şahitlik etmeye çalışacaktır.

Haşan Cemil (Çambel) îkdam gazetesinin 7 Ağustos 1928 tarihli sayısında şunları yazdı:

“Eğer Jüpiter bütün insanların anlayacağı bir dil kullanmak isteseydi, mutlaka Eflâtun [Platon] gibi söz söylerdi:”

Hamdullah Suphi Beyefendinin, çok değerli bir define gibi, millî kültürümüze armağan ettiği Dağ Yolunu okuduğumuz zaman, Çiçero’nun bu sözünü hatırladık.

. . . Acaba Türk’ün millî hatibi Hamdullah Suphi’nin mektebi neresi ve üstâdı kimdir?

 Bu sualin karşılığını bulmak için Dağ Yolunu, Türk sanatının bu bâkir [el değmemiş] âbidesini okuyunuz; ve nutukları mümkünse hatibin kendi dilinden dinleyiniz.. . Bu nutuklarda, Türk düşüncesinin asil yeni karakterini, Türk vatanının büyüleyici güzelliklerini, Türk Cumhuriyeti’hin haşmetli destanını ve zihne aydınlık saçan o zengin, kudret dolu hayal kuruculuğunun patlayışını görüyoruz. O, bu nutuklarda, kendi ruhunun iradesini, kendi mefkûresinin heyecanını akıtıyor. Onda, ruhları kararsızlıktan, parçalanma ve dağılmadan kurtaran tarifi imkânsız bir kudret, güç vardır.

. . . Lessing der ki: “Eğer Tanrı bana sorsaydı ve deseydi ki, işte sağımda, gerçek, kemal ve ideal var; solumda ise, bunlara doğru, fakat hatâlarınla, doğru yoldan sapmalarınla bir arada sürekli bir tırmanış ve yükseliş var. Hangisini istersen onu al.” İşte Tanrı bana böyle sorsaydı ve beni seçmeyi kendime bıraksaydı, ben Onun soluna yönelir ve Ona derdim ki, ‘Gerçek, kemal ve ideal ve bunlara sahip olma, bunları kullanma, sana mahsustur. Bırak beni, ben her ne kadar hatâ, işleye işleye, her ne kadar şakaklarım kanaya kanaya olsa, daima, daima onlara tırmanayım ve her gün biraz daha yükseleyim..’ “

. . . işte Hamdullah Suphi Bey, dil ve edebiyatımıza değerli ve üstün bir edebi türü getirdi ve bu engeli ve tırmanmayı anlatan “dağ”ı seçmesindeki düşünce ve felsefe budur.

İbrahim Alâeddin (Gövsa) 11 Ağustos 1928 tarihli İkdam gazetesinde dedi ki:

Edebiyatımıza on beş yirmi yıl öncesine kadar tamamiyle yabancı bir çığırı, bir edebî türü Hamdullah Suphi Bey getirmişti. Dağ Yolu, hitabet denen bu edebî çığırın yapraklara geçmiş ilk örneği, ilk eseridir.

Hitabet, hareket dili ile konuşma dilini birleştiren, kelimelere sesin, cümlelere gözlerin ve yüzün pürüzsüz mânasını da ekleyerek, ruhun bütün siluetini sergilemeye en elverişli sanattır. Gerçi bir hitabetin sahifelerdeki aksi, ancak bir gölgedir. Fakat buna karşılık, zekâlarda ve kalblerle bıraktığı iz sürekli olur ve bazen bir hatibin bir cümlesi dudaktan dudağa ve gönülden gönüle geçerek devirler içinde yaşar.

…işte Hamdullah Suphi Bey, dil ve edebiyatımıza değerli ve üstün bir edebî türü getirdi ve bu vasıtayı Türk gençliğine sevdirmek ve tanıtmak aşkı ile kullandı.

…Türkçe’yi çok güzel söyleyen, şaşılacak bir becerilik ile Dağ Yolcusu, hazırlanmadığı zamanlarda, âni vesilerle de müsveddesiz, şiir yaratan ve okuyan biri gibidir.

…On yedi yıl önce eski bir İstanbul evinin iki odasında kurduğu birinci Türk Ocağı, biraz ilk Hıristiyanların ve ilk Müslümanların gizli ibâdet yerlerine benzerdi. Oraya girip çıkarken çevreden bir nevi korku, çekinme duyduğumu hatırlarım. Ocağın gayeleri ile devletin siyaseti arasında açık bir terslik vardı. Osmanlı İmparatorluğunun merkezinde bütün unsurların, kendilerinin millî dâvalarını güttüğü bir devirde, Türk milliyetseverliğini hatırlatmak, o zamanın birçok bilgin ve düşünür geçinenleri için bile siyasî bir basiretsizlik sayılıyordu. Öteki unsurları azdırmamak için Türk’ü büsbütün uyuşturmak lâzımdı. Hamdullah Bey’in, Türk dâvasına ait heyecanlı hitabetlerini ilk dinleyen bir avuç Türk aydını arasında bile kendisine bir rüya ve kuruntu arkasında koşan biri gibi acıyanlar, Ocağı hafife alan, Ocak mefkuresini memleket ve millet için yanlış ve zararlı bulan Türk gazeteleri ve Türk yazarları çoğunluktaydı. Dağ Yolunun, gerçekten ne kadar çetin olduğunu takdir için on yedi, on sekiz yıldan beri geçen zamanların, alman mesafelerin bütün durum ve şartlarını göz önünde bulundurmak gerekir.

Hakkı Sühâ (Gezgin) de Vakit gazetesinin 13 Ağustos 1928 tarihli sayısında dedi ki:

Dağ Yolu için çok şey yazıldı. Fakat yazılanların ve yazılacakların ona yeni bir şey ekleyeceğine inanmıyorum. O, başlı başına yükselen, yol ile beraber yürüyen bir yolcudur. Ne dost ellerin uzattığı alkış değneklerine dayanır, ne düşman bileklerin gereceği zincirler karşısında durur.

Yıllar var ki, edebiyatımızda, zengin sanat kervanlarının konakladığı serin gölgeli bir vâha manzarası görmek nasib olmuyor. Bu, kuyuları kurumuş, yeşillikleri sâm rüzgârlarıyle kavrulmuş çölden zaman zaman tek başına cesur bir atlı geçiyor. Keskin güneşle kıvılcımlanan nallar üstünde, harmânisi rüzgâr ve süratle dolu, uçan bu atlının belki şanlı bir görünüş ve güzelliği var; fakat bu geniş ufuk ve derin gökler bu kadarla kanmıyor, içimizde bitmeyen bir ateş, sonu gelmeyen bir susayış tutuşurken, bunlar azdır. Bütün sanat eserleri böyle: Edebiyat kekeliyor, resim doğurmuyor, musiki dilsiz.

Dağ Yolu, işte böyle bir zamanda çıktı ve bu eseri ile Hamdullah Suphi, kıvılcım bulutlan üstünde uçan o cesur ve tek atlılardan bindir.

. . . izlerinde yürüdüğüm bu eser, beni üç ayrı şahsiyetle karşılaştırdı: Sanatkâr ve hatib Hamdullah Suphi, idealist Hamdullah Suphi ve inkılâpçı Hamdullah Suphi. Bu üç ayrı kişinin her biri Dağ Yolunda ayrı ayrı birer tepedir. Tepelere çıkmak için içinizde eğer kartalların kabarmaz safrası yoksa ve eğer ruhunuzda milli îmanın ışığı yanmamışsa, boş yere uğraşmayınız. Derin bir yorgunluk, uzun bir diz titremesinden başka elinizde bir şey kalmayacak.

. . . Erzurum Mebusu Ziya Efendiye cevabı, Inkılab Ordusunun fikir alanında en yüksek ve en başarılı saldırısıdır. Zamanımızı geçmiş günlerle ölçen sayfalarda onun dudakları, kartal gagalarının keskin makası gibi, düşman iftiralarını kesip parçalıyordu. Şu satırları kim bilir kaç kere okudum:

“Bir memleketin siyasetine bakınız: Ahlâkı orada görürsünüz. Bir memleket ki susmuştur, korkuyor, başındaki adamların dinî, siyasî, zümrevî veya ailevî baskısına karşı dalkavuklukdan başka bir şey yapmıyor, o, ahlâken geridir, aşağıdır.

“Bir devir ki hükümeti eleştirir ve kontrol eder; görüşünü basınında, kürsüsünde ve her yerde söyler, onun ahlâkı yükselmiştir. Siyasetin bu geniş şekli, yükselen o ahlâktan doğmuştur.”

Hamdullah, yirmi yıldır giriştiği mücadelede en geniş ses hürriyetini inkılâb yıllarında buldu ve inkılâb kürsüsünden, göğsünün bütün kuvveti ile haykırmaktaki mukaddes zevki tattı. Okurken bizi vecde kadar yükselten bu güzel sözler, kim bilir dinleyenleri ne hâle koymuştu?

 Ben şimdi en çok bu mahrumiyetin acısını duyuyorum.

Dağ Yolu’ nun büyük ana hatlarından biri de edebî değeridir. Uğultulu rüzgârlar, granit kayaları nasıl aşındırmaz, cilalarsa, milli kütüphânemize yeni ve ödenmez bir kıymet bağışlayan bu eser üstünde zaman da öyle parıltılı bir iz bırakarak geçecektir.

Ve nihayet Atatürk, Hamdullah Suphi Tannöver’e armağan ettiği bir fotoğrafını şu kelimelerle imzaladı: “Nutuklarını, yalnız fikir değil, aynı zamanda şiir ve musiki olarak dinlediğim kardeşim. . .”

Türk’ün millî hatibi Hamdullah Suphi Tanrıöver, İstanbul Meclis-i Meb’usânı’nın 22 Ocak 1919 tarihli gizli oturumunda aşağıda metni verilen konuşmayı söyledi.

‘TÜRK KURTULACAKTIR”

. . . Osmanlı devrinden başlayarak maziye doğru yaklaştıkça görürsünüz ki, Türk kavimleri, daima kendilerini bir devlet müessesesi etrafında toplamış olan kimselerin isimlerini taşırlar. Osmanlılar, Timurlar, Selçuklular, Harzemliler, Gazneliler gibi. Bu, bir tesadüf değildir. Türk ruhunu tetkik edenler, binlerce sene zarfında tekerrür eden bu hâdisenin mânasını anlamaya mecburdurlar. Türk, ferde ve ferdiyete daima kıymet vermiştir. Toplayıcı ve idareci reislerin bir millet için haiz olduğu kıymeti, çok derin bir sezişle anlamıştır. Tehlike zamanlarında, dağınık ruhlara istikamet veren, iradeleri muayyen bir cereyana sokan Türk halkını, yabancı ellerin kahrı altında perişan olmaktan kurtaran bir silsile büyük kahraman vardır ki, Türk tarihi, onların isimleri altında ve onların gölgelerinde cereyan etmiştir. Son günlerde, Anadolu’da millî tarihimizin aynı tecellisine şahit oluyoruz. Türk, kendisine lâyık bir baş bulduğu vakit kavidir, iradesi her müşkülü yener; kendi ananevi şöhretine lâyık görünür. Fakat başa geçen veya geçenler zayıfsa, liyakatsizse Türk halkı, tanınmaz bir hale gelir. Bunun uzakta, yakında bir çok misâllerine tesadüf ederiz. Bugün millî dâvanın başındaki genç kahraman, bütün hayatında talihi, emrine râm etmiş [boyun eğdirmiş] olan daima muvaffak bir sîmadır. Milletin aslî vasıflan ile baştaki devlet adamının vasıflan, seciyeleri biribirine lâyık oldu mu, netice, millî tarihin değişmez bir hakikat olarak gösterdiği aynı ezelî netice olacaktır: Türk toplanacak, kuvvetlenecek, yenecek ve kurtulacaktır.

Arkadaşlar: Mustafa Kemal Paşa Hazretlerinin bize gönderdikleri Misak-ı Millî [Millî Sözleşme, Antlaşma] metnini Hüsrev Beyefendi okudular. Aramızda, müzakereye başlamadan evvel bir noktanın tasrihini [açık surette ifade etmek] elzem addediyorum. Osmanlı tarihinde şüphesiz ki, ölüm tehlikesi geçirdiğimiz birçok devirler olmuştur. Bu memleket, kaç defa çok feci buhranlara uğramış ve buhranlann içinden arazice, nüfusça, servetçe çok ağır zayiat vermek suretiyle çıkabilmiştir. Zannetmiyorum ki, aramızda bir fert, üzerimize çöken son felâket kadar mühlik [öldürücü] ve meş’um bir bâdireye [ansızın meydana gelen tehlikeli durum] vaktiyle de maruz kaldığımızı iddia edebilsin. Her taraftan gelen elîm [acınacak, acıklı] haberler, memleketin yer yer uğradığı istilâ, büyük muharebenin belli başlı bütün kuvvetlerimizi tüketmiş olması, içinde yaşadığımız günlere müstesna bir mahiyet veriyor. Biz müzakerelerimize başlamadan evvel, sözlerimizin ve kararlanmızm neye istinat ettiğim memlekete ve dünyaya göstermek mecburiyetindeyiz.

Türk vatanı aleyhinde tertip edilen suikastın, mutlak bir esaret hâlinde karşımıza çıkacağını bildiren deliller çoktur.

Biz kimleriz?

 Sözlerimizin kıymeti neden ibarettir?

 Bunlan tayin edecek en esaslı şartı temin etmeden, ne desek beyhudedir, ziyandır. Bu gibi buhran ve felâket günlerinde, vatanî vazifeler deruhte [üzerine almak, yüklenmek] edenler, en evvel kendisinin kuvvetlerini tanımak, onları toplayıp, tanzim etmek mecburiyetindedirler.

Biz, burada yalnız yüz elli, yüz altmış kişiden ibaretiz. Bir memleket nâmına söz söylemek için bu kâfi değildir. Cihan Harbinde mezbahadan mezbahaya koşturulan zavallı delikanlılarımızın kanları ve kemikleri mecnunâne bir surette israf edildiği için, bugün memleket müdafaasında kullanılabilecek bir orduya malik değiliz. Devlet ordusu gibi, devlet teşkilâtı da umumi bir buhran ve teşevvüç [karışıklık] içindedir. Nereye baksak, gafletle sevk ve idare edilmiş bir mücadelenin vücuda getirdiği nihayetsiz harabe ve sefaletten başka bir şey görünmüyor. Böyle zamanlarda toplanan Millet Meclisleri, her çareye başvurarak memleketin ne kadar işe yarar hayat, servet ve kuvveti varsa hepsinden istifade etmekle mükelleftir. Evet, soruyorum:

Biz kimiz?

 Neyi temsil ediyoruz?

 Kuvvetimiz nerededir?

 Müdafaa ettiğimiz fikirleri kabul ettirmek için elimizde ne gibi vasıtalar vardır?

Müsaadenizle, bütün acılığına rağmen arz edeyim ki, bu kapıdan başını içeriye uzatacak bir İngiliz çavuşu, bizi, istediği tarafa sürükleyip götürmek iktidarına maliktir.

Arkadaşlar, her şeyden evvel kabul edilmesi zarurî olan bir karar vardır. Onu size teklif ediyorum. Anadolu’da vatan müdafaası için ortaya çıkmış olan Kuvay-ı Milliye’yi tanıdığımızı, millî hareketi tasvip ettiğimizi ve bu harekete istinat etmekte olduğumuzu dünyaya karşı ilân etmeliyiz. Şüphe yok ki, koskoca bir memleketin içinde, her düşüncede adama tesadüf olunabilir. Fakat Türk milleti, esareti kabul etmediğini ve etmeyeceğini, herkesin anlamaya mecbur olduğu fiilî, beliğ [apaçık] ve mutantan [azametli, şatafatlı, ihtişamlı] bir lisan ile ifade etmiştir.

İçimizi dinlediğimiz vakit, kendimiz nereye tutunuyoruz?

 Bize ümit nereden geliyor?

 Bunu itiraf etmek lâzımdır.

Dağınık sürüye yol gösterecek çoban yıldızı, millî bir ümit hâlinde Anadolu topraklarının üzerinde doğup yükselmiştir. Bugünkü vazifesi, vatan müdafaasından ibaret olan Millet Meclisi, bu müdafaada yalnız olmadığını, son vazife için yeni bir mücadelenin lüzum gösterdiği bütün fedakârlıklara razı olarak, mücadele ve istiklâl bayrağını çeken Anadolu hareketi ile, bizim aramızdaki iştirak ve vahdeti [birlik, beraberlik] kayt ve ilân etmelidir. Ancak bundan sonra söylemek, müzakere etmek, karar vermek hakkını haiz oluruz.

Arkadaşlar, fevkalâde vaziyetlerin, iltizam [bir tarafı tutma, kayırma, gerekli bulma] ettiği fevkalâde tedbirleri ittihaz [sayma, tutma] etmeye müsait bir heyet olduğumuzu gösterecek böyle bir karar, müstakbel [gelecekteki, istikbaldeki] mesaimizi mümkün kılacak yegâne karardır.

Size, ben her şeyden evvel, bu kararı teklif ediyorum.

 “TÜRKİYE YAŞAYACAKTIR”

Türkiye, Ermenistan, Azerbeycan ve Gürcistan Antlaşması görüşülürken (16 Mart, 1922) Hamdullah Suphi Tanrıöver aşağıda metni verilen konuşmayı yaptı.

Arkadaşlar! Üçüncü Sultan Selim zamanında idi. Napoleon, Tilsit’de Rus Çan ile mülâkatta bulunuyordu. İstanbul sarayında bir ihtilâl olmuş, Üçüncü Sultan Selim şehit düşmüştü. O zaman bu haberi Tilsit’e yetiştiren mektubu Napoleon, parmakları arasında buruşturduktan sonra dedi ki: “Türkiye’nin son günleri gelmiştir. Şark İmparatorluğu parçalanıyor. Biz kendi gözlerimizle göreceğiz.”

Avrupa üzerinde şamil [kaplayan, içine alan] bir saltanat kurmuş olan Napoleon, Saint Helena adasında esir olarak gözlerini kapadı. Kurduğu imparatorluk, yüksekten düşen bir cam gibi parça parça oldu. Türk imparatorluğu yaşamakta devam etti.

Figaro gazetesi, bir zaman âdet edinmişti. Yüz yıl öncesi Times gazetesinden o günün en belli başlı haberini alır ve neşrederdi. Ben bir çocuktum. Figaro da bir asır evvele ait bir fıkra okudum: “Anadolu’nun her tarafında isyanlar başlamış, derebeylik, hükümetsizlik vücuda getirmiş, Tepedelenli Mehmet Ali Paşa payitahtı tanımıyor.” Times m. İstanbul’da bulunan muhabiri gazetesine yazdığı mektupta diyor ki: “Aradan bir sene geçer geçmez Osmanlı İmparatorluğunun büsbütün çöktüğünü öğreneceksiniz.” Figaro, aynen naklettiği bu haberin altına bir cümle ilâve ediyor: “Ne dikkate değerdir ki, bir sene zarfında öleceği, mahvolacağı haber verilen bu imparatorluk hâlâ yaşamakta devam ediyor.”

Petersburg’da, 1853 senesinde Çarskoveselo Sarayında İmparator Nikola, İngiliz sefiri Lord Seymour’u yanına çağırdı ve dedi ki: “Şarktan aldığım haberler bize gösteriyor ki, ‘Hasta Adam’ ölmek üzeredir. (Hasta adam, bu uğursuz tâbir, o geceki mülâkattan yadigâr kalmıştır.) Geliniz, hükümetinizle, ölünün birdenbire kollarımızın üstüne düşmemesi için anlaşalım.”

Biz, bu görüşmeden sonra Kırım Muharebesini yaptık. “Ölüyor, mirası hakkında konuşalım,” denilen adam, Silistre’de, Kırım’da, Çar ordularını yendi, ölü mirasçısına mükemmel bir dayak attı. Türk imparatorluğu yaşamakta devam etti.

Biz, Abdülhamid Han devri gibi çok uğursuz ve çok dar bir devir idrâk etti. Bütün memleket baştan başa bir ölü sessizliğine dalmıştı. Uzaktan bakanlar, Türkiye’nin ölümünü bekleyen bütün dünya bir gün gördü ki, burada Meşrutiyet hareketi başlıyor. Neue Freie Presse nin yazdığı bir makaleyi hatırlıyorum. Diyordu ki: “Biz, mezarlık gibi seyrettiğimiz o memlekette, inanılmayacak kadar feyizli bir bahar fışkırdı. Bu, meşrutiyet hareketi, ölümü beklenilen Türkiye’nin bütün âleme ve asırlara karşı, ‘Ben yaşayacağım,’ diye haykırmasından ibaret bir hayat belirtisidir.”

Türkiye yaşamakta devam etti; üzerimize dikilmiş ne kadar bencil, ne kadar vahşi göz var ise, “Türkiye kurtuluyor, kendini toplamaya vakit bırakmadan evvel üstüne çökelim,” diye fırsat aradı. Balkan Muharebesini büyük devletler hazırladı ve küçüklerini üzerimize musallat ettiler. Bildiğiniz felâketlerden sonra, memleket, hakikaten bitiyor manzarası göstermişti. Fakat Türkiye, yaralarını sarmadan mücadelelerin en büyüğü olan Cihan Harbine girdi. Memleketin gençleri, en büyük kahramanlıkla çarpıştılar. On iki mezbahada, vatanın kendi çocuklarından çok kan isteyen mihrabı önünde, titremeksizin canlarını verdiler. Türkiye, artık ölmüş görünüyordu, halbuki Türkiye yaşıyordu. Sevr’de, içlerinde ecdat sesi susmuş birkaç adam, bizim idam berâtımızı imzaladı, fakat Türkiye yaşamakta devam edecekti.

Efendiler, Almanya gibi, yeryüzünü çökertecek kadar ağır ve kuvvetli görünen bir memleket, bugün galiplerin önünde diz çökmüş bir vaziyet aldığı halde; Avusturya gibi, Türkiye’nin taksimi için asırlarca çalışmış bir memleket, çok kudretli ve çok zengin bir memleket, bütün dünyaya Türkler’i hakir görmeyi şeref bilen küçük fakat mağrur bir millet, hâkimlerinin, fâtihlerinin önünde diz çökmüş durduğu halde, Anadolu’nun içinden fışkıran hayat sesi, vatanseverlik hareketi, dünyaya karşı ölümü haber verilen Türkiye’nin yaşamakta devam edeceğini hayret veren bir açıklıkla gösterdi.

Arkadaşlar, cihan haritasına bir defa bakacak olursanız, geçmişin uzak günlerinden beri biribirine karşı daima biribirine düşman vaziyette kıtalar görürsünüz. Zavallı bir Afrika kıtası vardır; coşkun bir güneş altında, gözleri kamaşmış insanları ile, baştan başa esir bir âlem manzarası gösterir. Bir Amerika kıtası vardır; o yeni bir Avrupa’dır; Batının yeni bir parçası diye bilinir. Fakat Asya, bütün semavî dinlerin ufuklarına doğduğu Asya, eski, yeni birçok medeniyetlerin üstünde şaşaa ile doğduğu Asya, geçmişi unutmayan ve izzet-i nefsini [onur duygusunu] kaybetmeyen, yabancılar elinde esir olmak istemeyen Asya, daima zulme karşı âsi, daima diri, daima mazisine sadık ve engin Asya kıt’ası, binlerce seneden beri Avrupa ile boğuşuyor. Biz bugün, onun umumi bir uyanıklığı karşısındayız.

Bu sebeple ben diyorum ki: İstanbul’da, 16 Mart’ta, bundan üç sene evvel çapulcuların, üzerine vaziyet etmek istediği memleket, derece derece, hayat ve kuvvet kaynaklarını artırarak kurtuluşa doğru gidiyor. Evvelce olduğu gibi, bundan sonra da, her tehlikeyi yenerek yaşamakta devam edecektir.

BURSA’NIN GERİ ALINMASI MÜNASEBETİYLE

Bursa’nın Yunan işgalinden temizlenmesi münasebetiyle Türkiye Büyük Millet Meclisi nin eski binası önünde yapılan törende (12 Eylül 1922), Hamdullah Suphi Tanrıöver şunları söyledi:

Hanımlar! Bu kadar acıdan sonra, bu kadar ayrılıktan sonra, yan yana çektiğimiz bu kadar hasretten sonra, kurtuluş günleri geldi. Siz, bu kurtuluş günlerini bize kazandıran aziz şehitlerin, gazilerin anaları, arkadaşları, kız kardeşleri! Artık sevinin, sevinmek hakkınızdır; bayram edin, en büyük bayrama erdiniz. Büyük bayramınız mübarek olsun!

Anadolu kadınları! Bu gazâ diyarında, bin seneden beri, ateş ve cenk yerlerine oğullarını koşturan Anadolu kadınları, bin senedir oğulları daima uzak yerlerde ölen, yetiştirdikleri oğullarının mezarları nerededir bilmeyen Anadolu kadınları! Kurtuluş günleri geldi; kavuşma günleri geldi. Sevinin, bayram edin.

Cihan Harbinden beri ardı arası gelmeyen bir cenk için, ağızdan bir şikâyet sözü çıkmadan, nesi varsa hepsini veren Anadolu kadınları! Erkekleri, kan ve ateş yerlerinde savaşırken, uzak denizlerin kıyılarından orta yaylalara doğru, günlerce, haftalarca çıplak ayakları, giyimsiz sırtlarıyla kurşunlan, top mermilerini taşıyan Anadolu kadınları! Batıda, doğuda, kıblede, bütün cephelerin arkasında memleketi işleten, tarlaları yeşerten, sayısız yetim çocukları yetiştiren, büyüten sensin, ey Anadolu kadını!

Sırası gelince cephaneyi, yaralıyı taşımak sana yetmedi; silâha sen de sanidin, düşman önünde, sen de nöbet bekledin, ateşlere sen de girdin, sen de gazâ ettin. “Erkek aslan olur da, dişi aslan olmaz mı?” diyen sensin. Erkeğinle beraber, zafere erdirdiğin gazân mübarek olsun. Zafere eren gazânın büyük bayramı mübarek olsun.

Subaylar: Dünyanın hiçbir ordusunun yüklenemeyeceği kadar ağır bir vazifeyi genç omuzlan üstünde taşıyan subaylarımız! Baba ocaklarının gölgesi altında değil, cenk yerlerinin güneşi ve ateşi altında yetişen subaylarımız! Birçok muharebelerin ateşinden, demir kasırgalardan geçen yırtık, yanık gazâ bayrakları gibi, düşman kurşunlan ile vücutları delik deşik olan subaylarımız! Milyonlarca delikanlılarımızın, yolunda can verdikleri vatanı siz düşünüp sezmediniz; siz onu haritalar üstünde, kitaplar içinde öğrenmediniz. Siz, onu adım adım gezdiniz, her avuç toprağını kanınızla suladınız.

Ey, Türk subayı! Senin gözlerinin içinde cenubun kızgın çölleri tutuşup duruyor. Senin gözlerinin içinde, Kafkas’ın buzlu dağlan buruşup duruyor. Senin gözlerinin içinde Malazgirt ovaları, Pasin ovaları serilip duruyor; vatan, senin içinde yaşıyor.

En büyük askerimiz diyordu ki: “Subay muharebeleri yapıyoruz.” Zâbit muharebeleri, yâni fikir muharebeleri yapıyoruz. Sen bir fikirsin. Gevşemez, vazgeçmez, sarp, yalçın bir fikirsin. Türklük ve istiklâl fikrinin bayrağım, yangın kızıltısı içinde, demir kasırgası ortasında yücelten sensin. Düşmanın milliyet fikrine, milliyet fikrinle karşı çıktın; seninki elindekinden üstündü. Her biri, ayrı ayrı kaç adamın ömrünü doldurmaya kâfi, o kadar acı, tatlı hâtıralarla dolu olan genç başın, bugün zaferin sabah aydınlığı içinde duruyor. Bugün mesutsun, mağrursun. Kimin bu saadete, bu gurura senden doğmuştur. Fakat Garb uleması, din buhranını hâlletmek için nâzırlann, vekillerin emrinden istianeye [yardım isteme] lüzum görmemişlerdir. En yakın günlerde, yeni bir tecrübesine şahit olduğumuz üzere, memlekette olduğu gibi, maarifimizde de dinî şikâyetleri izale edecek [ortadan kaldıracak] tedbir nâzırlann emrinden gelmeyecektir. Ana dil, hakikî ilim, yüksek belâgat [güzel ve etkili söz söyleme], bedii [estetik] cazibeler, külfetsizlik, başka memleketlerde hasıl ettiği mesut neticeleri, bizim memleketimizde de verebilir. Fakat, menfi gayretlerden uzaklaşarak buhranın menbalarına [bunalımın kaynaklarına] kadar çıkacak âlimlerimiz nerede?

Aşağıda okuyacağınız yazı, Hamdullah Suphi Tanrıöver’in 17 Kasım 1922’de Ankara Muallimler Cemiyeti Kongresi’ndeki konuşmasının metnidir.

MEKTEP MEDRESE

. . . Yüz seneden beri memleketi yeni ihtiyaçlara göre sevketmek için uğraşan münevverlerimiz, mütemadi aksülamellere [tepkilere] çarparak yollanndan geri kalıyorlar. Her sahada olduğu gibi, maarif sahasında da, biribirleriyle boğuşan fikirleri kendi isimleriyle yâd edelim: Biri, koyu, anut [inatçı] bir muhafazakârlık, daha doğrusu, her çâreyi, her rehayı [kurtulma, iyileşme] mazide arayan görenek ve an’ane zihniyetidir. Zavallı Namık Kemal, bu zihniyeti kastederek, “Eğer hilkat gözlerimizi daima maziye çevirmek isteseydi, onları alnımızda değil, ensemizde yaratırdı,” demişti.

Diğeri, dünyanın bütün ilim cereyanlarını [akımlarını] benimseyen, Garp medeniyetini, beşerî [İnsanî] bir medeniyet tanıyan, hiçbir sahada tecerrüdü [her şeyden uzak kalmak] kabul etmeyen teceddüd perverlerin [yenilik severlerin] zihniyetidir.

Evvelki zihniyet, dar muhafazakârlık, Garp’ten aldığımız müesseselerden, fikirlerden, usullerden dolayı perişan olduğumuza kanidir [inanır], Muhafazakârlann en kuvvetli zamanı, memleketin felâket günleridir. Topraklarımız bir istilâya uğradı mı, ağır bir belâ milletin başına musallat oldu mu, onun sesi yükselir, meydana çıkar ve geriye doğru çekmeye başlar.

 

Memleket birazcık kuvvetlendi mi, ortadan kaybolduğunu görürsünüz. Fakat yalnız pusuya yatmıştır. Bir fırsat kollayacak, günün birinde, müsait zannettiği bir saatte tekrar üstünüze atılacaktır.

Efendiler, içtima ettiğimiz bu salonun içinde, ben kendim, seksen beş, doksan arkadaşımla beraber, o düşüncede birinin, maarifimizde en mühim mevkie çıkardığımız bir adamın, bu milletin başına ne kadar felâket geldi ise hepsi münevverlerin yüzünden gelmiştir, diye haykırdığını işittik. Onu alkışlayanlar da vardı. Meclis kürsüsünde—ki ismini zikretmiyorum, çünkü tekrar edeceğim cümlesiyle kendisine kâfi ve kötü bir şöhret temin etmiştir—”Bugünkü mektepler, millet nezdinde menfurdur [nazarında, fikrinde iğrençtir, lânet edilir]” demekten çekinmiyordu. Bu cümleyi aynen zabıtnâmelerde okuyabilirsiniz. Bu sözler, bu sesler, 31 Mart gününde aynen söylenmemiş miydi?

 Bu adamlar biraz fırsat bulur bulmaz, resim dersi yerine çizgi dersini, yalnız cansız şeylere âit olmak kayd-ı mahsusiyle ikame etmekten [özel kaydıyla koymaktan] çekinmediler.

Bilmiyorlardı ki, Türk milletinin altmış seneden beri teessüs etmiş bir muasır [çağdaş] ressamlığı vardı. Garbın en meşhur koleksiyonları, müzeleri ve belediyelerine eserlerini kabul ettirmiş bir millî ressamlığı vardır. Düşünmüyorlardı ki, Türk milletinin, yarım asra yakın bir zamandan beri memleket çocuklarına resim, heykeltıraşlık, mimarî, hâk [taş veya tahta üzerinde oymacılık ve kabartmacılık] öğreten bir Sanayii Nefise Mektebi vardır. Musiki yerine İlâhi dersi koydular. Terbiye ve tedrisin en makûl ve en müsmir [faydalı] yardımcısı olan temsilî resmi men etmek için tamimler [genelge] yaptılar. . .

Ne gariptir ve ne acıdır ki, Yunan istilâsı altına düşen memleketlerimizde câmi kürsülerinden ahaliye aynı fikirler telkin ediliyordu. Burada nutukla, şiirle neşredilen mektep husumeti [düşmanlığı] gibi, Kütahya’da, Bursa’da, Ulu Câmi’nin minberinde Ömer Fevzi Efendi gibi adamlar, “Bu mektepler ortada durdukça, bize felâh [kurtuluş] yoktur,” diye haykırıyorlardı.

Benim kanaatim odur ki, İslâm memleketleri tecerrütten [her şeyden sıyrılma] dolayı inkıraza [çökme, kaybolma] uğramış, taraf taraf istilâ altına düşmüştür. İktisadımız cihan iktisadı ile, askerliğimiz bütün cihandaki askerî meselelerle, tababetimiz medenî âlemin her köşesinde münakaşa edilen tıp meseleleri ile alâkadar olmalıdır. Eğer zabitlerimiz harp tecrübeleriyle, yeni askerî nazariyelere dair mütehassıslar tarafından neşredilen kitapları okumaz, belli başlı manevraları takip etmez, kendi askerliğimizin çerçevesi içine gömülüp kalırsa, ordumuz uzun bir zaman geçmeden tekrar bir Yeniçeri ordusu olur.

Tababetimiz, tıp kongrelerini, Garp’ta neşredilen tıp mecmualarını, kitaplarını, bir kelime ile, medenî âlemin bu sahadaki tetkikat ve tecrübelerinden istifadeyi ihmal ederse, döner dolaşır, kurşun dökücülük, macunculuk, kocakarı tedavisi derecesine iner.

Terbiye ve tedrisatımız da böyledir. Bütün medenî âlem, terbiye ve tedris [eğitim] müesseselerini daimî bir tetkik ve münakaşaya tâbi tutmaktadır. Milletin terbiye ve tedris işini, kendi göreneklerimiz içinde hâlletmek iddiasında bulunanlayız; bunda da Garp âleminin irşad [yol gösterme] ve delâletinden [yardım] azamî istifadeye mecburuz. Sübyan mektepleri gibi, Garp tesirlerinden tamamiyle uzak kalmış olan mekteplerimizin hâli, doğru usulün, doğru anlayışın ne tarafta olduğunu göstermeye kifayet eder. . . .

Bugünkü hayatımızı ve son zaferimizi ancak bu [Batılı esaslara göre kurulmuş] mekteplere medyunuz [borçluyuz]. Eğer biz de asırlardan beri tekrar edilen, her şeyi kalıp haline sokan ezberci ve kelimeci medrese tahsili içinde kalsaydık, çoktan tarihimizin son sayfası kapanmış olurdu. Unutmayınız ki, geçen sene [1921] Buhara’da mektep çocuklarını sıralara oturtmak isteyenlerle oturtmamak isteyenler arasında kanlı bir mukatele [vuruşma, çarpışma; muharebe] oldu, yüzlerce adam öldü.

İlk defa Sultan Abdülmecit zamanında Darülmuallimîn’e resim albümlerini ve coğrafya haritalarını sokmak bid’atını irtikap eden [dince kötü sayılan bir şey yapan] Maarif Nâzırı Ahmed Kemal Paşa, tekfire [lanet, küfür etme] uğradı, memleketten kaçarak canını kurtarmaya mecbur oldu.

TÜRK KİMDİR?

Hamdullah Suphi Tanrıöver, 1923’te Ankara Erkek Muallim [Öğretmen] Mektebinde “Milliyet Düsturları [ilkeleri]” başlıklı bir konferans verdi. Konferans, Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde altı gün tefrika edildi. Aşağıda bu konuşmanın son kısımlarını göreceksiniz.

Türk kimdir?

 Biz, Türklük çerçevesi içine kimleri alacağız ve kimleri almayacağız?

 Kim bizdendir ve kim bizden ayrıdır?

 Bütün milletler, çevreden merkeze doğru bir hareket yaparlar. Yörelerden toplayıp kendilerine çekerler; biz bir merkezden bir çevreye hareket yaparız, kendimizden alır, koparır, uzaklaştırırız. Biri Karadeniz sahillerinden geldi mi, o Laz’dır. Halbuki Lazlık, Rize’den daha öte, Kemer Burnundan daha sonra başlar. İki üç nahiyeden ibaret bir halktır. Koskoca Karadeniz Türklüğünün bu kadar yanlış anlaşılması, en hafif bir tâbir ile söylüyorum, fecidir. Biri cenuptan geldi mi, Arap’tır. Lisan hudutlarında yaşadıkları için Türklük hissini, en hakikî bir ateşle duyan Maraş, Birecik, Ayıntap ve bütün Antakya Türkleri zorla, Türk kalmaktaki bütün ısrarlarına, milliyetlerindeki bütün aşk ve kuvvete rağmen sanki Arap’tırlar.

Biz, onları Araplığa doğru iteriz. Doğu vilâyetlerinden gelenler Kürt’türler; hele Rumeli’den geldiniz mi, Arnavut olmaktan kurtulamazsınız. Milliyetleri böyle arazi bölümlerine göre ayıran kimselere sorsak, Türk nerede oturur?

 Bu yeri belli etseler de, hep oraya gitsek olmaz mı?

 Galiba Türk’e, Anadolu ortasında üç vilayetten başka yer kalmayacak.

Efendiler, şüphe yok ki bunlar gülünçtür. Biz kısaca, bir cümle içinde bir düstur hâlinde Türk’ü tarif etmenin mümkün olduğunu düşünüyoruz. Dilleri ve dinleri bizden olduğu halde, kalpleri yabancı olanlar bizden değildir. Topraklarımızın içinde iğreti bir adam durumunda oturarak, ilk felâkette nesi varsa toplayacak, Türk vatanının dışında kendisine bir vatan arayabilecek olanlar bizden değildir. Uzak ve yakın geçmişlerinde, Türk milleti ve Türk vatanı aleyhinde düşündüklerini sözleri ile veya işleri ile gösterenler, hususi bir milliyet için çalıştıklarını, her ne suretle olursa olsun açıklamış olanlar bizden değillerdir.

Fakat efendiler, dili ile, dini ile bizden olduğu gibi, emeli ile de bizden olduğunu bütün geçmişi ile gösteren bir kimseye, nasıl, seni reddediyoruz, diyebiliriz?

 Bizim aramızda yerleşerek evinde Türkçe konuşan, çocuklarını Türk mekteplerinde okutan, kızını, oğlunu Türklerle evlendiren ve en hâlis Türk’ten beklediğimiz memleket sadakatim kendi hayatında gösteren adama, soy sop düşüncesi ile nasıl yabancılık edebiliriz?

 Bu yollara gittik mi, kendi kuvvetimizi biz dağıtıyor, bizden olanları biz uzaklaştırıyoruz demektir. Şimdi tekrar soralım: Türk kimdir ve Türk’te ne arıyoruz?

Türkçe konuşan, Müslüman olan ve Türklük sevgisi taşıyan Türk’tür. Biz onda dil birliği, din birliği ve dilek birliği arıyoruz.

Burada, şahsımla ilgili bir hususu belirtmek için araya girdiğimden, okuyucularımın affını rica ediyorum. Türk Ocakları’nın, Ankara Resim ve Heykel Müzesinin konferans salonunda, Türk Ocağının kurucularından ve yıllarca genel başkanlığını yapmış Hamdullah Suphi Tanrıöver’in, yüzyıllar boyunca aynı gurur, aynı şevk ve aynı heyecanla okunacak büyük nutuklarından bazılarım verdiği bu aynı salonda yaptığı büyük kongresinde (15 Nisan 1999), “Hamdullah Suphi Tanrıöver Türk Ocakları Kültür Armağanı” şahsıma bahşedildi. Salonu baştan başa kaplayan büyük bir kalabalık önünde, hayatımın en çok gurur verici, en çok sevindirici, en çok heyecanlandırıcı anlarını yaşadım ve kitaplığımda muhafaza edilen bu armağana baktıkça, aynı gururu, aynı sevinci, aynı heyecanı tekrar tekrar yaşıyorum ve hayatımın sonuna kadar da yaşayacağım.

O gün, şahsıma bahşedilen armağan vesilesiyle duyduğum gurur ve sevinçten de belki daha fazlasını, Türk Ocakları Genel Yönetim Kurulu üyelerinin ve kongre için yurdun her tarafından gelen yüzlerce “Ocaklı”nın Atatürk’ün, Türk Ocağı hakkındaki bazı sözlerini kalplerinde ve dimağlarında yerleştirdiklerini, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde büyük rol oynamış Ocak’ın kutsal adına, hiçbir şekilde leke getirilmesine asla müsaade edilmeyeceğini, hiçbir parti, zümre, veya şahsa bağlanmaksızın sadece ve sadece Türklük için çalıştıklarını görmem oldu. Büyük Kurtarıcı, ebedî istirahatgâhında rahat uyusun: Günümüzün Türk Ocakları, onun gösterdiğin yoldan bir santim daha ayrılmayacaklarım tekrar tekrar ifade ettiler. Atatürk, Türk Ocakları ndan şu kelimelerle bahsetti:

“Benim bildiğime göre, memleketimizde çok yıllardan beri açılmış ve el’an kutlu ateşlerle yanan ve alevi ona bağlı olanların kalp ve vicdanını aydınlatan Türk Ocakları’nın esas gayesi, millete . . . müsbet bir karakter vermektir. Türk Ocakları, milletin kültürü üzerinde ehemmiyetli tesirler yapmalıdır. Zaten bunu yapıyorlar ve daha çok yapacaklardır. Biz, milliyet, düşüncelerini uygulamakta çok gecikmiş ve çok savsaklamış bir milletiz. Bunun zararlarını fazla çalışmakla kapatmaya çalışmalıyız.”

Günümüzün “Ocaklılar’ı da, Atatürk’ün işaret ettiği bu yolda gururla, azimle, şevk ve heyecanla yürüyorlar.

N.M.

 

Sh: 287-355

********************

Hayat kutsal olduğundan homicide [birini öldürmek] menedilmiştir. Dil de hayat gibi mukaddestir. Bundan böyle bir kelimeyi, onun gerçek manâsını, hayatını değiştirip, ölümüne sebep olabilecek bir vahşetle kullanmak da men edilmiştir.

Dr. Oliver Wendell Holmes

 

PERİKLES (M.Ö. 490?- 429)

Atinalı devlet adamı Perikles, zengin bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi ve çağının en iyi eğitiminden geçti. M.Ö. 443’ten 429’a kadar “Başkumandan “lık görevini yürüten Perikles, Atina halk meclisinin en faal üyesi idi. Onun liderliği zamanında Atina, askerî, ticari ve kültürel sahalarda altın çağını yaşadı. “Attik” denilen duvar süslemeleri onun zamanında zirveye erişti; mimarlar, sanatkârlar teşvik edildi. Perikles’in dahilî siyaseti, Atina’yı, halkın yönettiği bir devlet haline getirmekti. Perikles, jürilerde hizmet görenlere maaş bağladı; fakir halkın kültür faaliyetlerine katılabilmesi için özel bir vakıf kurdu. Dış siyaseti, Yunan şehir devletleri arasında Atina’nın üstünlüğünü tesis etmekti, fakat bu uğurdaki gayretlerinde, kendisine çok sayıda düşman da kazandı. Atina, 447’deki bir mağlûbiyetinden sonra gerilemeye başladı. Perikles, İsparta ile 445’te 30 yıllık bir barış antlaşması imzaladı ise de, iki ülke arasındaki münasebetler tekrar bozuldu ve 431’de de Peloponezya Harbi başladı. Perikles’in düşmanları onu devirmeye çalıştılarsa da, ancak, şehirde başgösteren veba salgını ve halkın huzursuzluğu neticesinde mevkiinden alındı. Fakat kısa bir müddet sonra, yeniden aynı mevkiye getirildi ve 429’da öldü.

Perikles, çok sayıda hitabet hocasının dünyanın en büyük cenaze hitabelerinden biri, dedikleri konuşmasını, düşmanları, onu devirmeye çalıştıkları sırada, 430 da söyledi. Hitabe, halkın moralini güçlendirdi ve Perikles de, kısa bir müddet için de olsa, liderliğini pekiştirmek imkânını buldu. Nutuk, Peloponezya Harbi’nde ölen ilk Atinalı askerin hâtırasına ithaf edilmişti.

CENAZE NUTKU

Bu gibi hâllerde benden önce konuşan pek çokları, hayatını ülkesi uğrunda feda edenlerin şerefine nutuk söylenmesini bir kanunla yerleştiren insandan takdir ve övgüyle bahsettiler. Bana kalırsa, fazilet ve sadakatlarını hareketleri ile ispat edenlerin, onlara lâyık bir törenle ve bu törene katılan halkın minnettarlık hisleri ile şereflendirilmeleri yeterlidir; ve herhangi bir kimsenin bu münasebetle söyleyeceği iyi veya kötü bir hitabe üzerindeki yorumlar pek çoklarının fazilet ve sadakatlarına gölge düşürmemeli. Gerçekte, muhtemel bir hakikatin bile zor kabul ettireceği bir konuyu akıl ve muhakeme ile ele almak kolay değil. Onları, uzun bir dostluğun neticesi sıcak bir sevgi ile hatırlayanlar, kendilerinin bildikleri, onlar hakkında söylenmesini arzu ettikleri şeylerle bağdaşmayabileceğinden, derhal, burada söylenenlerin gerçeği aksettirmediğini söyleyecekler; ve bir yabancı ise, onların kahramanlıklarını kıskandığından ve kendi başarılarının çok üstünde olduğunu bildiğinden, burada söylenenlerin mübalâğalı olduğunu ifade edecektir. Şu halde insanlar, fedakârlık ve maharet gerektiren bu işleri kendilerinin de yapabileceklerine inandıkları, başkalarının bu işleri yaptıklarını bildikleri zaman, diğerleri üzerine yağdırılan övgüleri benimseyebilir; kendilerinin o işleri yapamayacaklarını bildikleri zaman da, kıskançlıklarından, derhal, bu sözlerin sahte olduğunu söyleyeceklerdir. Fakat bu vakarlı ve heybetli tören, atalarımızca yerleştirildiğinden, kanuna hürmet etmek ve elimden geldiği kadar, dinleyicilerimin iyi niyet ve tasvibini temin etmeye çalışmak benim vazifemdir.

Bundan böyle, ilkin atalarımızla başlayacağım, çünkü adalet ve terbiye, bu tören münasebeti ile onların hürmetle yâd edilmesini gerektiriyor. Onlar, bu ülkemizde sağlamca yerleştiler ve kendi kahramanlıkları ile kurdukları bu ülkeyi, karşılığında hiçbir şey beklemeksizin kendilerinden sonra gelen nesillere bıraktılar. Onlar, gerçekten, bu övgülerimize hak kazandılar; ve bizim övgülerimize onlardan daha fazla hak kazananlar, bize en yakın olan babalarımızdır, zira kendi babalarından tevarüs ettikleri mirası büyüterek, bugün sahibi bulunduğumuz geniş bir imparatorluk hâline getirip, kendi gayret ve çalışmalarının bu mahsulünü bize, oğullarına bırakanlar onlar oldular. Fakat burada, onların başarılarını böylece şükran İlişlerimizle takdir etmekle beraber, Atinamızı asilce geliştiren, onu, harbin ve barışın gerektirdikleri karşısında kendisine yeterli bir hâle getirenler de bizler olduk. Burada, bu gayelere varılması için nasıl cengâverce çarpışıldığını veya kendimizin ve babalarımızın, Barbarların [“Barbar” kelimesi çok eski zamanlarda Yunanlı olmayanlar için kullanılıyordu.] ve Yunanların dehşet saçıcı tecavüzleri karşısında azimle nasıl savunduğumuzu anlatacak değilim; bunları, sizler de bildiğinizden, uzun ayrıntılara gerek yok. Ama önce, bu şaşaa ve güç zirvesine hangi metotlarla yükseldiğimizi ve ne gibi bir hükümet şekli ve davranışlarımızla böylece yüceldiğimizi göstermeye çalışacak ve ardından ölenleri öveceğim. Bunlar, fikrimce, bu tören münasebeti ile yersiz ve gereksiz konular sayılamaz; bunların üzerinde durulması, buradaki Atinalılar ve yabancılar için faydalı olacaktır.

Biz, komşularımızın kanunlarına gıpta etmeyen kendimizin hükümet şeklimizle mutluyuz, çünkü bizim hükümet tarzımız, diğerleri için bir model oldu, ama onun kaynağı Atina’dır. Ve kendisini az sayıda insanlara değil, bütün halka adayan bu hükümet tarzına da Demokrasi denir. Özel yeteneklerimizle ne kadar farklı olursak olalım, kanunlar, hepimize eşitliği bahşetmiş ve üstün başarıların şereflendirileceğim belirtmiştir. Halkın yönetimi, belirli bir aileye bırakılmış değildir; fazilet ve değeri ile onu hak eden herkese açıktır. Fakirlik bir engel teşkil etmez, çünkü ülkesine hizmet etmeye muktedir hiç kimse bu hâlinden ötürü engellenmez. Devlet kademelerinde yükselirken biribirimize engel olmayız; ve özel hayatımızda biribirimizden şüphe etmeksizin karşılıklı sevgi ve saygı hisleri içinde beraberce yaşar; kendi istediği hayatı sürdüren bir komşumuzun hâlini beğenmezsek de, onu cezalandıramayacağımızdan, kızgınlığımızı dışarı vurmayız; böylece, özel hayatımızda, biribirimizden çekinmeksizin veya biribirimize zarar vermeyi düşünmeksizin biribirimizle görüşür, ama hâkimlere ve bilhassa haksızlığa uğrayanları korumak için çıkarılan kanunlara ve çiğnenmelerinin utanç verici bir hâl olarak düşünüldüğü yazılı olmayan davranış kurallarına hürmet ettiğimizden, kamuya karşı suç işlemeyi aklımızdan geçirmeyiz. Sonra, kanunlarımız, yıl boyunca, kendilerine özgü debdebe ve zarafetle icra olunan, seyredenleri neşelendirerek melankoliyi giderecek festivallere zemin hazırlamakla, kafa ve ruhun da gıdalanmasını sık sık sağlıyor. Atinamızın şaşaası bütün dünyanın ürettiklerinin buraya ithaline yol açtı ki, öteki milletlerin yetiştirdiklerini, kendi yetiştirdiklerimizden daha fazla zevk duyarak tüketmiyorsak da, yine de zevkle tüketiyoruz.

Harpte, bizim metotlarımızın tam zıddını uygulayan düşmanlarımıza üstünlük sağlıyoruz. Çünkü Atina herkese açıktır ve düşmanlarımızın, hiçbir şeyin gizlenmediği ülkemizde bize zarar vermelerini önlemek için, kendisini geliştirmek veya merak saikası ile aramıza gelen herhangi bir yabancıyı dahi sürgün etmeyi düşünmeyiz. Ruhlarımızın kendilerine has ateşi bizi harekete sevk ettiğinden, harp hazırlığı ve oyunlarına pek güvenmeyiz. Eğitime gelince, diğer ülkelerin gençleri zor ve zahmetli işlerle erişkin insanların yaptıklarına alıştırılırken, siz, rahat ve zarif hayat tarzımıza rağmen, harbin bütün tehlikelerine onlar kadar cesaretle karşı koyuyorsunuz. Bu, şu gerçekle ispat edilebilir ki, Lakedemonyalılar, ülkemizi istilâ etmek istedikleri zaman, kendilerinin güçleri ile değil, bütün müttefiklerinin birleşik güçleri ile bunu başarmaya teşebbüs ediyorlar. Fakat biz, komşularımızın topraklarını istilâ ettiğimiz zaman, onların, kendi topraklarını savunmak için çarpışmalarına rağmen, onları, kendi ülkelerinde, ekseriya, pek güçlük çekmeden mağlûp ediyoruz. Bizim askeri gücümüze hiçbir düşmanımız sahip değildir, çünkü bizim bu gücümüz, deniz kuvvetlerine de bölündüğü gibi, karada da aynı anda muhtelif yerlerde çarpışılabilecek tarzda düzenlenmiştir. Ve eğer onlar, kuvvetlerimizin küçük bir parçasını mağlûp ederlerse—ki onlar, bunun mutlak bir mağlûbiyet olduğunu gururla söylerler—bizim birleşik gücümüz, onların hakkından gelir. Pekâlâ, zahmetli egzersizlerden ziyade hareketsizlikle veya çalışmakla elde edilmekten ziyade kendi tabiî kahramanlığımız ile, tehlikelere karşı koymayı nasıl öğreniyoruz?

 Onların, bize öğrettikleri şu ki, muhtemel talihsizliklerin endişesi bizi hiçbir zaman yıldırmaz, ve tehlike ile karşı karşıya kaldığımız zaman da, tehlikelere alıştırılarak yetiştirilenlerden hiç de daha az cesur değiliz. Bu hususlarda, ve üzerinde duracağımız diğer pekçoklarında, bütün topluluğumuz, haklı olarak kendisine hayranlık duyulmayı hak etmiştir.

Kendi hayat tarzımızda, tutumlulukla pekiştirilmiş zarafet ve inceliğimizi belli ederiz tembellik etmeksizin felsefe üzerinde dururuz. Zenginliğimizi, kibir ve gösterişimizden ötürü değil, diğerlerine yardım ettiğimiz zaman teşhir ederiz. Bir kimsenin fakir olduğunu itiraf etmesi ona hiç bir leke getirmediği gibi, fakirlikten kurtulmak için girişilen herhangi bir gayrete de tepeden bakmayız. Halkımız, kendilerini ilgilendiren özel işlerine ilgi gösterdikleri kadar, kamunun işleri ile de ilgilenir; ve emek gerektiren işlerin olduğu kadar, hükümetin işlerinin de maharetle yürütüldüğü görülür. Çünkü, devletin işleri ile ilgilenmeyenlerin, tembel ve uyuşuk değil de, hiçbir işe yaramaz insanlar olduklarını ilân eden tek ülke biziz. Ve biz, en makul kararlar çıkarıyoruz, çünkü eşyayı ve hâdiseleri gerektiği şekillerde çabucak görüyoruz; kelimelerin, şu veya bu şekilde bizi harekete zorlayabileceğini düşünmüyor, bir şeye karar vermeden önce, önceki tartışmalarımızla bu mesele üzerinde yeterince durup durmadığımızı düşünüyoruz. Bizi diğerlerinden ayıran üstünlüğümüz işte burada: Zamanı geldiğinde, çok büyük bir cesaretle harekete geçirebiliyorsak, sebebi, böyle bir hareketin yerinde olup olmadığı üzerinde daha önce tartıştığımız içindir. Diğerlerinin cesareti, cahilliklerinin neticesi; düşünmek, tartışmak, onları korkak yapıyor. Ve bunun içindir ki, harbin fecaatini ve barışın tatlılıklarını derinden hissetmelerine rağmen, tehlike ile karşılaşmaktan zerrece çekinmeyen insanların ruhları en yüce ruhlardır.

Hayır işlerimizde de biz, pek çoklarından farklıyız. Biz, dostlarımızı, onlardan bir şeyler almakla değil, vermekle, onlara mecburiyetler yüklemekle muhafaza ederiz. Zira, birine bir iyilik yapan kimsenin, minnettarlığından ötürü, iyilik gördüğü için kendini borçlu sayan insan üzerinde avantajı vardır. Diğerine minnettarlık besleyen biri, oyunun zevk vermeyen kısmını oynamaya mecbur, çünkü kendisine yapılan iyiliğe, iyilikle mukabele etmenin bir vazife değil, bir borç ödeme olduğunu bilir. Ve bütün insanlar arasında, diğerlerine en fazla yardım etmek isteyen biziz ve bu cömertliğimizin sebebi de, kendi çıkarımızı düşünerek kendimize itibar sağlamak değildir. Bu konuda söylenecek diğer sözleri özetleyerek diyeceğim ki, Atinamız, genellikle bütün Yunanistan’ın okuludur ve aramızdaki her Atinalı, kendi şahsî özelliklerinden ötürü, en zarif tavır ve hareketleri ile faal bir hayatın her safhası için mükemmelce hazırlanmıştır.

Bu hitabemde, görkemli kelimelere yer vermedimse; çünkü, böylesine tavır ve hareketlerimiz [alçakgönüllülüğümüz] devletimizin, şimdiki zirvesine erişmiş olmasının inkâr edilemeyecek bir ispatıdır. Geçirdiğimiz tecrübelerden ötürü, hakkında yazılanlardan daha büyük tek millet biziz; mütecaviz düşmanın hücumlarını püskürttükten sonra onlarda, mağlûp olmanın doğurduğu kızgınlığı hissettirmediğimiz gibi, insanları köle hâline getirerek onlar üzerinde hâkimiyet kurmanın, insanlığa yakışmayan bir şey olduğunu gösterircesine, düşmanlarımıza yardım edenlere de hiçbir kötü niyet beslemeyiz. Bugünkü gücümüzü hak ettiğimizi delillerle ispat etmek mecburiyetinde değiliz. Bunun, büyük ve görünen bir delili, günümüzün ve gelecek çağların hayranlığını kazanmayı hak etmiş olduğumuzdur. Bizim, zaferlerimizi müjdeleyecek Homer’e, hoş mısralarla bir tarih kitabı yazacak bir şaire ihtiyacımız yok. Donanmamız, bize her denizi açtı, düşmanlık ve dostluklarımızla, her ülkeye nüfuz ettik.

İşte, böyle bir devletin âdil savunmasında, devlete yöneltilmiş tehlikeleri küçümseyerek tepeden bakıp, yılmadan çarpışan ve kahramanca ölen bu insanlar, kendi cesaret ve kahramanlıklarının kurbanları oldular. Ve ben, hayatta kalan herkesin böyle bir dâva uğruna hayatını feda etmeye hazır olduğuna inanıyorum. Bu sebepten ötürü, içinde bulunduğumuz harbin, kamu hayatındaki yeri çok önemli olmayan insanlardan çok daha fazla önem taşımadığını, konuşmama konu olan bu insanların ne büyük bir şerefe lâyık olduklarını göstermek için, millî noktalar üzerinde uzun uzadıya durdum. Çünkü övgülerle, kasidelerle, kutladığımız bu devlet, bu insanların ve onlar gibilerin kahramanlıkları ile kazanıldı. Herhangi bir Yunanlı hakkında söylendiği takdirde mübalâğalı denilecek bu övgü ve minnettarlıklara, ancak bu insanlar lâyıktır. Bu kahraman ruhların, şimdi indirgenmiş oldukları ölüm safhası, onların büyüklük ve değerlerinin en belirli delilidir—-öyle bir delil ki, onlar hayatta iken ortaya çıktı ve ölümleri ile sona erdi. Kahramanlıkları dışında, faziletin hiçbir sahasında diğerlerine üstün olmayan bu insanlara, hayatlarını, ülkeleri uğrunda çarpışmaya adayan bu insanlara, üstün şeref bahşetmek bizim borcumuzdur. Onların, ülkelerine yaptıkları bu son hizmetleri, kamu hayatı ile ilgili bütün kusurlarını sildi, affettirdi; özel hayatlarındaki tavır ve hareketlerini de ancak birkaç kişi biliyordu. Barış içindeki müreffeh bir hayatın sağlayacağı şeyleri bilmelerine rağmen, onların hiçbiri tehlikeyi görünce ürkmedi, kaçmadı; onlar da hayattan zevk almak istiyorlardı, onlar da, maddî arzularım tatmin etmek istiyorlardı, onlar da, fakirliğin, sonunda zenginlikle yer değiştirebileceğini düşünüyorlardı. Ama onların kafalarındaki bir hırs, onların bütün bu düşüncelerinden kuvvetli idi: Düşmanlardan intikam almak. Bunu, tehlikelerin en şerefli bir mükâfatı olarak düşündüklerinden, ikinci derecedeki hırslarını tatmin etmeden önce, intikam uğrunda cesaretle ileri fırladılar. Sonunun nasıl tecelli edeceğini bilmedikleri hâdise, hayallerindeki gibi gerçekleşmişti; açık gözleri, kendilerini savunmanın ve ölmenin boyun eğmek ve yaşamaktan çok daha şaşaalı olacağını düşündüklerini gösteriyordu. Evet, kendilerinin korkaklıkla itham edilmelerinden korktular, ama savaşın darbelerine vücutları ile katıldılar; korku hissetmeksizin, zafer ümitleri ile dolu oldukları bir anda, sonunun şüpheli olacağı bir hücumda âniden düştüler ve böylece, cesur insanların ülkelerine olan borçlarını ödediler.

Şimdi, hayatta kalan sizlere gelince, daha iyi bir kader için dua etmeniz gerekecek. Ama bu nutukta işittiklerinize göre hüküm vermeksizin—sizlerin ve sizlere hitap eden kimsenin de gayet iyi bildiği gibi, herhangi bir kimse, biribiri ardına söylediği kelimelerle düşmanlarınıza karşı çarpışmanın ne büyük avantajlar sağlayacağını anlatabilir—düşmanlarınıza karşı aynı ruh ve cesareti muhafaza etmenin, her geçen gün, bu topluluğun şaşaasını artırmanın ve her geçen gün, ona daha çok âşık olmanın da sizin vazifeniz olduğunu bilmelisiniz. Ve bu hedef, sizin tasavvur edemeyeceğiniz kadar büyük göründüğü zaman da, bu ihtişamın ve büyüklüğün, cesur ve kahraman insanlar sayesinde, vazifelerinin ne olduğunu bilen insanlar sayesinde ve hareket zamanı geldiği zaman utanma hissinin ne olduğunu bilerek teşebbüslerinde başarılı olamadıkları takdirde, ülkelerine leke sürdürmemek için kahramanlıkları ile bize en parlak armağanı miras bırakanlar sayesinde gerçekleştiğini düşünmelisiniz. Hayatlarını, böylece ülkelerine feda etmekle, onların her biri, hiçbir zaman unutulmayacak minnettarlığımızı kazandı; her biri, en gösterişli bir mezara gömülecek—kemiklerinin küflenip toprak olacağı mezarlara değil, şerefin, ister kelimelerle ister hareketlerle, ebediyen hatırlanacağı her fırsatta bizimle beraber bulunmaları için, şöhretlerinin muhafaza edileceği mezarlara. Şanlı ve şerefli insanlar için, bütün dünya bir mezardır; onların değerleri, sadece doğup büyüdükleri topraklardaki sütunlara isimlerinin kazınması ile belirtilmez; hâfızalarda daima canlı tutulan hâtıraları ile belirtilir ki, her yabancı ülkede, evrensel hatırlama hâzinelerine bırakılmış bu isimler, kendi mezarlarına kazınacak bütün yazıtlardan iyidir. Bu andan itibaren, bu asil ölçüleri kendinizde yerleştirmeye çalışarak, mutluluğunuzu hürriyete ve hürriyeti de kahramanlığa bağlamak sureti ile, harbin bütün tehlikelerine karşı koymaya hazırlanın. Zira talihsizliğin sefalet ve ümitsizliğe indirgediği, veya başarısız bir teşebbüs neticesinde iyi bir hayatın sağladığı bütün rahatlık ve zevkleri kaybeden biri için, bolluk içindeki bir hayat, artık eskisi gibi asil bir hayat değildir. Rahatlık ve bolluk içinde geçen bir hayattan sonra karşılaşılan zorluk ve sıkıntılar, bir kimseyi, canlı bir hayatın ortasında ve halkın kendisinden bir şeyler ümit ettiği sırada, o kimsenin beklenmeyen bir şekilde ölmesinin yarattığı acı ve ızdıraptan daha fazla maddeten ve mânen çökertir.

Bu sebeptendir ki, aramızdan ayrılanların ebeveynlerine—şu anda aramızda bulunan ebeveynlerine—onlar için ağlamayacağımı, ama kendilerini huzura kavuşturmaya çalışacağımı söyleyeceğim. Dünyaya geldikleri andan itibaren her zaman, beklenmedik kazalarla karşı karşıya kalınacağı ve mutluluğun da, sizi kedere boğmakla beraber, hayatlarının en şaşaalı safhasına erişenlere nasip olacağı biliniyordu—hayatta iken kendilerinden beklenenleri verenler, onları devam ettirmekle mutluluk duyanlar, kendilerinden beklenenlerin sona ermesiyle de aynı mutluluğu duyuyorlar. Diğerlerinin mutluluklarını gördükçe, kendilerinin de bir zamanlar nelerden zevk aldıklarını hatırladıkça, kendi evlâtlarım hatırlayacak insanları huzura kavuşturmaya çalışmanın zor bir iş olduğunu biliyorum. Ve keder de, kendimizin henüz sahip olmadığımız iyi şeylerin mevcut olmayışından değil, alıştığımız şeylerin elimizden kaybolup gitmesinden doğar. Çocuk dünyaya getirecek çağı henüz aşmamış olanlar, daha fazla çocuk doğurmaları söylenerek huzura kavuşturulmaya çalışılmalı. Henüz doğmamış çocuklar, bazılarına, kaybettiklerini unutturmaya çalışmak suretiyle özel bir yarar sağlarken, ülkelerine de, onu, ıssızlık ve viranelikten kurtaracaklarından ve ülkenin güvenliğini sağlayacaklarından iki misli faydalı olurlar. Çünkü ülkenin güvenliği için tehlikeler karşısına çıkacak çocukları olmayanlar, herkesin benimsediği müşterek adalet esaslarına göre, toplulukta, halkın indinde eşit değere sahip kimseler olarak düşünülemez. Ve siz, ilerlemiş yaşta olanlar, hayatınızın uzun yıllarının size kazandırdıklarını düşünerek duyduğunuz mutluluğu hatırlayın ve bundan sonra kısa olmasını isteyeceğiniz hayatınızın geri kalan yıllarını, kaybedilenlerle kazanılan şaşaa ile aydınlatın. Hiçbir zaman yaşlanmayan şey, sadece ruhun büyüklüğü olduğu gibi, bazılarının çok şerefli bir şey sanmalarına rağmen, bir kimsenin hayatının son safhasına zevk katan şey de servet değildir.

Sizler, ölenlerin oğulları ve kardeşleri, burada kaçınızın bulunduğunu bilmemekle beraber, kendinizi sıkı bir mücadele içinde bulacaksınız. Artık aramızda bulunmayan bir kimseyi herkes över; öyle ki, ne kadar yükselirseniz yükselin, hiçbir zaman onların eşitleri olarak kabul edilmeyecek, her zaman onların belirli bir derecede altında insanlar olarak düşünüleceksiniz. Hayat devam ettiği müddetçe, bir rakipten kıskançlıkla bahsedilir, ama ölüm rekabete son verdiği zaman da, sizi alkışlayan sevgiler sınır tanımaz.

Ve şimdi, bütün bu sözlerimden sonra, Sizler, dul kalan siz kadınlar için de bir şeyler söylemem gerekirse, kadınlığın fazileti üzerine kısa bir ikazda bulunacağım: Sizin kendi cinsinize has faziletinizden hiçbir şey kaybetmemek ve erkeklerin, sizin davranışlarınız üzerinde, iyi veya kötü, konuşmalarına mümkün olduğu kadar az vesile olmanız, sizin en büyük şerefiniz olacaktır.

Kanunların bana tanıdığı ölçüler içinde, bu topluluk için yerinde olduğunu sandığım sözleri böylece söyledim. Aramızdan ayrılmış yakınlarımız, aslında, aramızdan ayrılmış olmakla, şereflendirildiler. Onların çocukları, bugünden itibaren yetişkinliğe erişinceye kadar, bu gibi haller ve gelecekteki bütün yarışmalar için mükâfatlar takdim edecek devlet tarafından okutulacaktır. En büyük vatanseverler, faziletin iyi bir şekilde mükâfatlandırıldığı zamanlarda ortaya çıkarlar.

Şimdi herkes, bu dünyadan ayrılan yakınlarının elemini vakarlı bir tarzda içinde hissetsin ve evlerine dönsün.

Sh: 23-31

Kaynak: Nejat MUALLİMOGLU, Dünyayı Sarsan Konuşmalar, Avcıol Basım Yayın, 2007, İstanbul

 

 

  Madde 12. Osmanlı İmparatorluğu nun Türk unsurunun hâkimiyeti temin edilmeli, fakat onların idaresinde olan azınlıkların her nevi inkişafları [gelişmeleri] emniyet altında olmalıdır. Çanakkale, bütün milletlerin gemilerine ve ticaretlerine, milletlerarası teminatla açık bulundurulacaktır.

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s