BİR RÜYANIN İZİNDE- İFHAMU’L-YEHUD-  Samuel b. Yahya El Mağribî

 

Hzl: Doç. Dr. Osman CİLACI

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“De ki, Ey ehl-i kitap! Sizinle bizim aramızda anlamı eşit bir kelime’ye geliniz: Allah’tan başkasına tapmayalım, ona hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilâhlaştırmasın. Eğer onlar yine yüz çevirirlerse işte o zaman, “Bizim Müslüman olduğumuza şahitler olun” deyiniz. (Al-i İmran, 64).

Bu kitap, İbranca adı el-Hıbr Şamûil b. Yahûza b. Abvân olan ve Yahudi iken İslâm’ı seçen Samuel b. Yahya el-Mağribî’nindir.

Tıp, felsefe ve matematik ilimlerinde, yaşadığı VI.(h.) yüzyılın önde gelen âlimlerinden ve aslen Faslı olan Samuel, bir müddet Bağdat’ta kalmış, buradan İran’a geçmiş, Meraga (Azerbaycan)’da ölmüştür (570/117).

Samuel’in, elinizdeki İfhâmu’l-Yehûd ve Kıssatu İslâmu’s-Samuel ve Rü’yâhû’n-Nebr adındaki bu eserini Dr. Muhammed Abdullah eşŞarkâvî inceleme ve dipnotlarıyla yayına hazırlanmıştır.

Bu eserinde Samuel, bilinmeyen yönleri, karakterleri ve diğer milletlere karşı tutumları açısından Yahudileri ele almakta, kendi kutsal kitapları Tevrat’tan getirdiği delillerle onları susturmayı amaçlamaktadır.

Tercümede eş-Şarkâvî’nin düzenlemelerine, imlâ işaretlerine, dipnotlarındaki gereksiz uzun tekrarlarına, paragrafları tertip tarzına, plân başlıklarına ve edisyon kritiğine aynen uyularak herhangi bir müdahalede bulunulmamış, bunlardan ayrı olarak onun göstermediği Kur’an ayetleri, Kitab-ı Mukaddes metinleri ve Batılı ilim adamlarının isimleri tarafımızdan tesbit edilmiştir.

Samuel’in bir diğer önemli eseri Bezlu’l-mechûd fî ifhâmî’l-Yehûd da yine tarafımızdan (Yahudiliği Anlamak, İstanbul, 1995, İnsan Yayınları) Türk okuyucusuna sunulmuştu.

Bu kitabın önemini arttıran bir diğer nokta, onun, bir Cuma gecesi, (9 Zilhicce 558) rüyasında Hz. Peygamber Efendimizi görerek hidayete erişmesi, kendi ifadesiyle, İlâhî ilhama kavuşmasıdır. Samuel, ilerleyen sahifelerde heyecan verici rüya anını bizimle paylaşacaktır.

Diğer kitabı gibi Samuel’in bu eserinin de, özellikle Dinler Tarihine ilgi duyan her kesimden insanımıza faydalı olacağı ümidini taşımaktayım. Bu vesile ile Samuel’in iki önemli eserini irfan kütüphanemize kazandırmaktan mutluluk duyduğumu belirtmek isterim.

Yardım ve hidayet niyazım her zaman olduğu gibi yalnız Cenab-ı Hak’tandır.

İsparta, Ocak 2003
Osman CİLÂCI

BİRİNCİ KİTAP

 

SAMUEL B. YAHYA EL-MAĞRİBÎ’NİN İSLÂM’A GİRİŞİ VE RÜYASINI HZ. RASÛLÜLLÂH SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEME ANLATMASI

Yarabbi kolaylaştır, Allah’ım yardım et. (Bu cümle (M) nüshasında yoktur.)

Samuel diyor ki:

Allah’a hamd, Rasulü Muhammed’e ve ailesine salâttan sonra…

Gerçekte ilâhı yardım, hidayet ulaşan kişide tecelli edinceye kadar onu sevkeder. Hidayet Allah’ın ezelî İlmînde belirlediği zamanda kişide görünür; böylece ihtida gerçekleşir.  Onun varlığı O’ndandır.

Ben bunun sebebini,  Allah’ın beni hidayetiyle başarıya ulaştırdığı ölçüde açıklayacağım. Yahudilik’ten doğru yolu buluncaya kadar hidayetin beni bu duruma nasıl getirdiğini insanlara ibret ve nasihat olması için anlatacağım.

Düşünen kişi bilsin ki İlâhî lütfün mahiyeti çok gizlidir. Şüphesiz Allah, lütfü ile dilediği kişiyi bağışlar, hikmeti de dilediğine verir ve ona dosdoğru yolu gösterir.

Fas’ın en uç şehri olan Fas beldesindeki babama er-Raâb Yahûza b. Abvân denir. “er-Raâb” kelimesi ünvandır, isim değil. Bunun açıklaması “hibr”  demektir. Samuel, Tevrat konusunda zamanının en bilgini, onu kaleme almak, özlü şekilde anlatmak, onun üzerinde hazırlık yapmadan konuşmak Tevrat’ı İbranca yazarak geniş şekilde açıklamakta onların en güçlüsü idi.

Samuel Araplar arasında Ebe’l-Bakâ Yahya b. Abbas el-Mağribi ismiyle bilinir. Uzmanların çoğuna göre bu böyledir. Artık onun, Araplar’ın yaptığı gibi, İbranca’dan ayrı olarak bir de Arapça’dan türetilmiş ismi vardır.

Samuel’in annesi aslen Basra’lıdır ve Bağdat’ta oturmaktadır. Annesi Tevrat ilimleri ve yazı konusunda İbranca’yı kullanan üç kız kardeşten biridir. Bu kızların babası Levi’nin torunu İshak b. İbrahim el-Basri’dir. O, soy itibariyle sağlam bir Yahudi torunudur; çünkü Hz. Musa onun soyundandır. Âlim olan bu İshak Bağdat’ta öğretmenlik yapmıştı. Annesi meşhur liderlerden Ebu Nasr ed-Dâvûdî’nin kızı Nefise idi. Sülâlesi hâlen Mısır’da yaşamaktadır.

Samuel’in anne adı peygamber Şemuil’in annesinin aynısı idi. Bu Peygamber annesinin çocuğu olmamış, Allah yolunda kurban etmek üzere bir çocuk vermesi için yıllarca Rabbına yalvarmıştı. Yörenin ileri gelenlerinden Aylî adında salih bir kişi onu çağırdı.

Peygamber Şamûil’e çocuk verilmişti; bütün bunlar, Peygamber Samuel Kitabı’nın baş tarafında açıkça yazılıdır.

Annem -babamın yanında-bir müddet bekledi, çocuğu  olmadı, o kadar ki, bu bekleyiş çocuk olmayacak zamana kadar sürdü. Şamûil’in annesi (Hanne) rüyasında Rabbına yalvarmış, eğer bir erkek çocuk verirse adayacağına, ona Şamuîl adını kayacağına söz vermişti; çünkü onun ismi, Şamûil’in annesiyle aynı idi.

Daha sonra annem bana hamile kalmış, ben doğduğum zaman bana Şamuel adını vermiş. Şamuel kelimesi Arapça olduğu zaman Samuel şeklini alır. Babamın künyesi “Ebu Nasr” idi. Bu benim dedemin de künyesi idi. Babam beni İbranca alfabesiyle yazmaya, Tevrat bilgi ve tefsirlerine, onun hakkında hüküm verecek hâle gelinceye kadar eğitti. Bu ilimlerde zirveye ulaştığımda on üç yaşında idim.

Babam beni, o zamanki Hind matematiğini  öğrenmek  ve astronomi  problemlerini çözmek için bilgin Ebu’l-Hasen b. ed-Deskurî’ye, tıp İlmîni okumak üzere filozof Ebu’l-Berekât Hibetullah b. Ali’ye  gönderdi. Hastalıkların ilâcını araştırmak, tıpta üzerinde birleşilmîş ürünleri görmek, bilinmeyen hastalıkları tedavi edecek ilaçları yapmak için Ebu’l-Feth b. el-Basrî’ye göndermiştir.

Hind matematiğine (ez-zîcü) gelince, ben onları bir yıldan az bir zamanda tamamen öğrendim. Ondört yıl içerisinde de bu ilimlerde söz sahibi oldum. Yine ben bu zaman zarfında tıp okumayı ve hastalıkların ilacını araştırmaktan ilgimi hiç kesmedim.

Sonra “Divanî Hesabı” okumak ve kadastro ilmini öğrenmek için büyük âlim Ebu’l-Muzaffer eş-Şehrzurî’ye devam ettim; aynı şekilde cebir İlmîni de bu âlimden okudum.

Geometri okumak için âlim Ebu’l-Hasen b. en-Nakkaş’a  geri döndüm. Öklides’in  iki makalesini çözünceye kadar yanlarında kaldım. Bu zaman zarfında her iki bilginden bu ilimlerle ilgili her şeyi öğrendim, tıpla da meşgul oldum. Öklides’in kitabından bazı yerler ile Kerhî’nin  cebir konusunda el-Bedi’, matematik konusunda el-Vasît kalmıştı. Bunlardan anlayan birini bulamadım. Ayrıca Şuca b. Eslem’in  kitabı gibi cebir ilminde de bir bileni bulamadım. Bu ilimler aşk derecesinde gönlümü çelmişti. Bazısını düşündüğüm zaman yemek ve içmeyi unuturdum.

Kendimi bir müddet eve kapadım, bütün bu kitapları çözdüm, açıkladım. O kitapları yazanlardan yanlış yapanlara cevap verdim, musanniflerin yanlışlarını ortaya çıkardım. Araştırmak ve düzeltmekten aciz olanlar üzerine kararlılıkla yürüdüm. Elimden geldiğince Öklides’i, ki-tabındaki şekillerin tertibinden dolayı sorguladım.  Onun kitabındaki şekillerin düzenini değiştirebilirdim, fakat buna ihtiyaç duymadım.

Öklides’in kitabından sonra idi ki, diğer mühendisler için bir mucize gerçekleşti; çünkü onun kitap şekillerindeki tertibin değiştirilmesini de, bazısına ihtiyaçsızlığı da konuşmamışlardı. Bütün bunlar bu yılda yani ben 18 yaşında iken olmuştu.

Bu ilimlerdeki gruplandırmalarımı o seneden itibaren şimdiye kadar aralıksız sürdürdüm. Allah benden önceki üstün bilge kişilere karışık gelen bilgileri bana açmıştı. Ben de okuyanlar faydalansın diye bu kitabı yazdım.

Bu zaman diliminde hep tıp alanında birçok birikimlerim oldu. Bundan da geniş çapta kendimi geliştirdim; çünkü Allah bana bütün bildiklerimi pekiştirmeyi, ilacı olmayan  hastalıkları tedavi etmeyi ihsan buyurdu. Tedavi ettiğim hasta mutlaka iyileşmişti. Ancak diğer doktorların tedavi edemedikleri  ve tedbirini alamadıkları hastayı da hor görmedim. Nimeti bol ve ihsanı yüce Allah’a şükürler olsun.

Kitabın Irak, Şam, Azerbaycan  ve Kuhistan  nüshalarını dikkatlice inceledikten sonra, birçok ilimleri çıkarmak ve benden öncekilerin bilmedikleri ilaçları icadetmenin yolu bana açıldı. Meselâ tiryak; ben onun özellikle güçlü bir ilaç olduğunu gördüm. O, günün bazı anlarındaki zor hastalıkları iyileştirir. Tiryaktan başka ilaçların terkibini de yapmıştım. Onlarda da Allah’ın izni ile insanlar için şifa ve faydalar vardır.

Bu ilimlerle meşgul olmazdan önce -oniki, onüç yaşlarımda-tarih ve hikâyelere aşırı derecede ilgi duyuyordum. Geçmiş yüzyıllarda neler cereyan ettiğini, eski zamanda olup bitenleri bilmeyi şiddetle arzu ediyordum. Sonunda hikâye ve fıkralardaki farklılıklara vakıf oldum. Daha sonra uzun gece masallarını, arkasından da büyüklerin divanlarını inceledim. Meselâ, Divanu ahbari’l-anter, Divanu zi’l-himme, elBattal, Ahbâru’l-İskender zü’l-Karneyn, Ahbaru’l-enkâ, Ahbâru’t-tarf b. Levzan  vd.

Bunlara vakıf oldukça ve tarihçilerin kaleme aldığı birçok olay gözlerimin önüne serilince, doğru haberleri bilmek isteğiyle gayretimi tarihlere yoğunlaştırdım. Bu bağlamda Tecâribü’l-ümem adı verilen

Ebu Ali b. Miskeveyh’in  kitabını, Tarihu’t-Taberi’yi,  bu iki tarih dışındakileri etraflıca araştırdım. Bu derin inceleme beni Hz. Peygamber’in haberlerine, gazvelerine, Allah’ın izniyle gösterdiği mucizelerine, ona özel olan kerametlerine, Bedir , Hayber  gazveleriyle bunların dışındaki gazvelerde Allah’ın onu yardımlarıyla mükâfatlandırdığına götürdü. Benim bu okuma merakım onun zayıflık ve yetimlik kaynağı kıssasına, yakınlarının ona düşmanlık göstermelerine, dinini inkâr edenlerle mücadelesine, uzun süre dinine çağrısına, Allah’ın ona, bir başka ülkeye hicret izni vermesine, talihsizlikten dolayı onunla çatışan düşmanlarıyla arasında geçenlere, Bedir ve diğer gazvelerine de götürmüştü. Yine bu etraflı araştırmalar beni, Rüstem el-Cebbâr’ın  binlerce askeriyle şaşılacak şekilde Sa’d b. Ebî Vakkâs  tarafından, Kisra Enuşirevân’ın  da Ebu Ubeyde b. Cerrâh  tarafından yenilgiye uğratılarak askerlerinin kılıçtan geçirilmesini hatırlattı, adaletlerini  ve ibadet hayatlarını incelemeye yöneltti.

Bununla beraber ben, -vezir ve yazarların haberleri ve hayat hikâyelerini çok okumuş olmaktan belagatte güç, fesahatte marifet kazanmıştım.

Bu konuda belagatçılardan beni övenler oldu. İlmî disiplinlerden birinde, yazdığım kitaplardan bazısında sözümü etraflıca düşünen herkes kesinlikle bunu benden bilebilir.

Kur’an’daki edebî mucize ile insan fesahatinin karşılaştırılamayacağını görünce Kur’an icazının doğru olduğunu daha iyi anladım. Sonra zihnimi matematik ilimleri -özellikle geometrive delilleriyle geliştirdim. İnsanların dinler ve mezhepler  hakkındaki çekişmesinden dolayı kendime döndüm. Bu konuda benim için en büyük itici güç, Berzeveyhi’t-Tıybi’nin  kitabını Kelile ve Dimne’den  mütalaa etmem ve onda aradığımı bulmam olmuştur.

Bildim ki akıl gerçek hâkimdir, bizim bu dünyamızdaki işlerin tamamına onun hükmetmesi gerekir. Çünkü akıl, rasul ve peygamberlere uyarak selef ve âlimleri tasdik etmek konusunda bizi aydınlatmasaydı, onlardan aldığımız diğer bilgileri kabul etmezdik.

Yine anladım ki, peygamberlere ve seleften itibaren süregelen mezheplere uymak aklın bir gereği ise, o takdirde bütün bunlar için aklı hakem kılmak şarttır.

Babalarımızdan ve dedelerimizden naklettiğimiz şeylerde aklı hakem kıldığımız zaman anlarız ki, seleften yapılan naklin doğruluğunu araştırmaksızın akıl onu kabule yanaşmaz. Aksine mücerret olarak seleften alınmış olması durumunda onun doğruluğunu test etmeden kabul edemeyiz. Ancak zâtı itibariyle gerçek olunca ve doğruluğu konusunda bir delil bulununca kabul ederiz.

Übüvvet ve Selefiyye’ye gelince, her ikisi veya ikisinden biri tek başına delil değildir; çünkü o ikisi delil olsaydı, aynı şekilde, diğer kâfir düşmanlar, meselâ Hristiyanlar için de delil olurdu. Çünkü onlar seleflerinden şunu nakletmişlerdir: Hz. İsa Allah’ın oğludur (hâşa); O,  zarar veren şeylere engeldir ve faydalı olandır. Eğer baba ve dedeleri taklit, onlardan yapılan naklin doğruluğunu gösterseydi, bu durum Mecusî ve Hristiyan sözlerinin doğruluğunu kabul etmeyi gerektirirdi.

Bu taklit, diğer ümmetlerden değil de özellikle Yahudi dedelerine ait ise, onlar kendi babalarının, baba ve atalarından daha akıllı olduğu konusunda bir delil getirinceye kadar bu kabul edilmez. Yahudiler babalarının ve geçmişlerinin buna hakkı olduğunu iddia ediyorlar. Ni-tekim geçmişteki bütün bilgileri bu konuda  onları yalanlamaktadır.

Taassubu terkettiğimiz takdirde Hristiyanlar’ın ve diğerlerinin babaları ne ise onların babalarını, başkalarının babalarına örnek gösteririz; çünkü onlar babalarından, sapıklığı ve normal aklın kabul etmediği, yaratılışın tiksindiği bilgileri naklediyorlar. Yahudiler’in babalarından bu nitelikli nakillerinin de aynı şekilde böyle olması imkânsız değildir.

Yahudiler’in, aralarından naklettikleri bilgilerin kendi dışındakilere bir örnek teşkil ettiğini öğrendiğimde, ellerinde Hz. Musa’nın peygamberliğiyle ilgili, tevatür şehadeti haricinde bir delilleri olmadığını gördüm.

Bu tevatür Hz. Musa için olduğu gibi, Hz. İsa ve Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem için de geçerlidir. Şayet tevatür tasdiki ifade ediyorsa, o takdirde üçü sadıktır ve peygamberlikleri doğrudur.

Ben Hz. Musa’yı gözlerimle görmedim; mucizesine şahit olmadım; diğer peygamberlerin mucizelerini de görmedim. Şayet nakil ve nakledenin taklidi olmasaydı, bunlardan hiçbir şeyi bilemezdik. Bana göre akıllı bir kişinin peygamberlerden birini tasdik, diğerini yalanlaması doğru değildir; çünkü o kişi peygamberlerden birini ne gördü, ne de ahvalini gözlemledi. Sadece bu üç peygamberin varlığına nakil ve tevatür şehadeti ile inandı. Bu peygamberlerden birini tasdik etmek kalanlarını yalanlamak akıl ve hikmete sığmaz. Bundan da öte akla gerekli olan, peygamberlerin hepsini ya tasdik, ya da yalanlamaktır.

Tamamını yalanlamaya gelince, akıl da bunu gerektirmez; çünkü biz onları, en güzel ahlâkı yaşayan, faziletlere çağıran, alçaklıklardan yasaklayanlar olarak görürüz. Yine biz onların, politik güçleriyle halkın iyiliğini amaçlayacak şekilde dünyayı idare ettiklerini biliyoruz.

Hz. İsa ve Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin peygamberlikleri benim nazarımda kesin delille doğrulanınca ben de her ikisine iman ettim.

İslâm’ın farzlarına yapışmaksızın babamı gözeterek, inandığım üzere uzun süre böylece bekledim. Bu babamın beni aşırı sevmesinden ama az tahammülünden ve çok iyiliğinden ileri geliyordu.

Babam beni çok iyi terbiye etmişti; çünkü beni daha çocukluğumdan itibaren delile dayanan ilimlerle uğraştırmış, zihin ve zekâmı Eflâtun’un övdüğü matematik ve geometri alanlarında geliştirmişti. Eflâtun bu iki ilmi inceleyerek zihnini geliştiren kişiyi övmüştür. Bu hâl üzere uzun müddet bekledim. Hidayet bana bir türlü açılmıyor, benden şüphe düğümü çözülmüyordu. Bu babamın gözetmesiydi. Aramızdaki yolculuklar bir hâlden diğer hâle geçinceye, evim evinden uzaklaşıncaya kadar, onu üzmekten kaçınarak gözetimi altında yaşıyordum.

Hidayet saati geldi çattı. Rüyamda Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemi görerek (558 h.)  Zilhicce’nin 9. Cuma günü bana İlâhî bir öğüt geldi. Bu rüya Merağa’da  (Azerbaycan) gerçekleşmişti. Gördüğüm rüyanın açıklaması işte budur:

A – Birinci Rüya

Rüyamda gördüm, sanki her tarat yemyeşildi. Geniş bir çöldeyim. Doğu tarafında büyük bir ağaç görünüyor, insanlar bu ağaca koşuyorlar. Onlardan birine bu hâli sordum. Dedi ki:

Bu ağacın altında Peygamber Şamuil oturuyor, insanlar ona selâm veriyor. Duyduğum bu söz beni sevindirdi. Ağacın yanına gittim. Gölgesinde heybetli, iri-yarı, vakur, saçı ağarmış bir ihtiyar gördüm. Elinde bir kitap vardı, ona bakıyordu. Selâm verdim ve Arapça şöyle dedim:

“Sana selâm olsun, ey Allah’ın peygamberi”. Bana güleç bir yüzle baktı, çok iyi karşıladı ve şöyle dedi:

“Sanada selam olsun, ey isminde bize ortak olan, otur da sana bir şey anlatalım”. Önüne oturdum. Elindeki kitabı bana verdi ve dedi: “Önünde gördüğün şeyi oku. Aradığını onda bulacaksın”. Gerçekten de önümde Tevrat’ın şu ayetini buldum:

“Onlar için kardeşleri arasından senin gibi bir peygamber çıkaracağım ve sözlerimi onun ağzına koyacağım. Ona emredeceğim her şeyi onlara söyleyecek. Ancak bir peygamber kendisine söylemeyi emretmediğim bir sözü küstahça benim ismimle söyler, yahut başka ilâhların ismiyle söylerse o peygamber ölecektir”(Tesniye, XVIII, 18-20).

Bu ayetin tefsiri şudur: Onlara senin gibi kardeşleri arasından bir peygamber görevlendiriyorum, ona iman etsinler.

Bu Hz. Musa’nın Allah’a bir duası ve niyazıdır. Ben, Yahudiler’in şöyle dediklerini biliyorum:

“Bu ayet mutlaka Şamuil Peygamber hakkında nazil olmuştur; çünkü o, Musa gibiydi”. Onlar Samuel’in Levi kabilesinden olduğuna inanıyorlardı. Zaten Hz. Musa da Levililer’den biriydi.

Tevrat’ın bu ayetini elimin altında hazır bulunca hemen okudum

ve zannettim ki, Allah’ın Tevrat’ta zikrettiği o ayet iftihara götürüyor ve Hz. Musa’yı müjdeliyor.

Kendi kendime şöyle dedim:

“Kutlu olsun ey Allah’ın peygamberi, Allah bu menzileyi sana verdiği için ne mutlu sana”. Bana öfkelenerek baktı ve dedi ki:

“Ey akıllı! Allah bana bunu mu diledi? Geometrik delillerin sana bir faydası olmamış, öyle mi?!”  Dedim ki:

“Ey Allah’ın peygamberi, Allah bununla kimi diledi?”

Dedi ki:

“Allah onu, bir Tevrat ayetiyle irad etmiştir. Ayetin tefsirine gelince; bu ayet Faran dağlarına ineceği va’dedilen kişinin peygamberliğine bir işarettir”. Bunu bana söyleyince, kesinlikle anladım ki, kastedilen peygamber Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemdir, çünkü o Faran dağlarına gönderilmiştir. Bu dağ da Mekke dağlarıdır. Nitekim Tevrat da, Faran’ın İsmailoğulları’nın meskeni olduğunu kesin bir ayetle vurgulamaktadır.  Tevrat’ m bununla ilgili ayeti şöyle tefsir edilmiştir:

O, Faran bölgesinde yaşamıştı;  bununla Hz. İbrahim’in oğlu İsmail kastediliyor.

Sonra döndü, bana baktı ve şöyle dedi:

“Anladım ki Allah beni Tevrat’tan herhangi bir ayeti nesh için göndermedi; ancak beni, Tevrat’ı hatırlatmak, şeriatını canlandırmak

ve Filistin halkından onları kurtarmak için gönderdi!”

“Evet doğrudur ey Allah’ın Peygamberi” dedim. Sözüne devamla dedi ki:

“Onların, Rablerinin dinlerini neshetmeyen, şeriatlerini değiştirmeyen kişiye uyması tavsiyesine ne ihtiyaç var! Siz, Hezekiel, Ermiya veya Daniel’in peygamberliğini kabul ihtiyacını duyan kişiyi gördünüz mü?”  Dedim ki:

“Hayatım üzerine yemin ederim ki, buna ihtiyaç duyulmadı.” Sonra Kur’an’ı elimden aldı ve öfkelenerek ayrıldı. Öfkesinden korktum, öğüdünden ibret aldım. Korku içinde uyandım ve oturdum. Seher vaktiydi. Kandil de son derecede karanlığı dağıtıyordu.  Rüyayı olduğu gibi hatırladım.

Hiçbir şey hayalimden silinmemişti!!

Kesinlikle anladım ki, bu rüya Allah’ın bir lütfü ve öğüdüdür, beni “Hakk’ın kelimelerini söylemekten” demekten ve müslüman olduğumu göstermekten yasaklayan şüphenin giderilmesi için bana bir öğüt ve uyarıdır.

Bundan dolayı Allah’a tövbe istiğfar ettim, Rasûlullah’a daha çok salât getirdim.

Güzelce abdest aldım, Allah için çokça namaz kıldım. Hidayete ermekten dolayı sevinç ve mutluluk duydum.

Sonra düşünerek oturdum. Düşünceye dalmış iken uyku basınca uyudum kaldım.

B – İkinci Rüya

Rüyamda sanki bilmediğim düz yoldaki bir evde oturduğumu gördüm. Fukara kıyafetinde derviş giyimli biri bana geldi. Selâm vermedi. Fakat, “Rasûlullah’a cevap ver” dedi.

Süratle koştum; Rasûlullah’a kavuşmak için sevinç içinde onunla yürüdüm. Ev kapısının sonuna kadar ben onun arkasından yürüdüm. O girdi, ben de peşinden girdim. Az aydınlık, uzun bir koridorda ben de arkasından yürüdüm.

Koridor tarafını bitirince anladım ki, Rasûlullah’a kavuşma ânı gelmiştir. Ona kavuşmak için korku-heyecan arası şiddetli bir duyguya kapılmıştım, kendime çeki-düzen verdim.

Rasûlullah’la ilgili olarak vaktiyle okuduğum haberlerde, bir toplulukla karşılaşıldığında “Selâmün aleyküm ve rahmetullâhi ve bereketuhu”, cümlesinin söyleneceğini, yalnız onunla karşılaşıldığında da, “Esselâmü aleyke ya Rasûlallah ve rahmetullâhi ve bereketuhû” denileceğini hatırladım.

Bir topluluğa girildiğinde herkes selâma katılsın diye Rasûlullah’a yönelerek selâm verdim. Bu selâma en lâyık davranışın bu  olacağını hissettim.

Yukarıdan evin avlusuna baktım. Koridorun karşısında uzunca bir meclis, girişin sol tarafında da bir başka meclis vardı. Evde bu iki toplantı yerinden başka meclis yoktu.

Bu iki toplantı yerinden her birinde şu an kimliklerini bu adamlardan ayıramayacağım iki kişi vardı. Ancak ben öyle zannediyorum ki, onların çoğu gençlerdi ve sanki yolculuk içim hazırlanmışlardı.

Onlardan bir kısmı yol elbisesini giymiş silâhlarını da yanlarına almışlardı. Rasûlullah’ı iki meclis arasında ayakta gördüm. Bana göre avlu direklerinden birinin köşesinde, sanki o bir meşguliyet içerisinde idi. İşini bitirince bir başkasına başlıyordu. Bir başka işe başlamadan önce, birden bire huzuruna girdim.

Rasûlullah beyaz elbise giymişti.  Sarığı kibar görünümlüydü. Boynundaki hırka beyazdı. Orta boylu idi. Eşsiz, iri vücutlu, beyaz-kırmızı arası, hafif esmere çalan renkte idi. Gözleri ve kaşları siyahtı. Saçları güzel taranmıştı. Saçları ne uzun,  ne de kısa idi.

Yanına girince bana iltifat etti, güleç bir yüzle karşıladı. Beni görünce gerçekten coşup neşelenmişri.

Onun heybetinden şaşırmıştım; selâm için niyetlendim ve özel bir şekilde selâm verdim ve “Esselâmü aleyke ya Rasûlallah ve rahmetullâhi ve bereketûhu” dedim.

Sözümde hata ederek cemaate selâmı unuttum.

Gözüm ve kalbim ancak ona yönelmişti. Rasûlullah: “Ve aleykesselâm ve rahmetullâhi ve bereketûhu” dedi.

Selâmım ile gayretim arasında çok bir zaman geçmemişti; süratle ona koştum. Ellerimi eline uzattım. O da kerim elini bana uzattı. Ellerine yapıştım  ve dedim:

“Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve enneke Rasûlullah “Şehadet ederim ki Allah’tan başka Allah yoktur. Sen de Allah’ın Rasulüsün”

Böyle dedim çünkü aklıma, bazı dil bilginlerinin, özel isimlerin en iyi bilinenler olduğu ve bazı dil bilginlerinin ise zamirlerin en iyi bilinenler olduğu -ki bence de bu doğrudur-şekildeki sözleri geldi.

Enneke harfindeki “ke” (sen) zamiri kendinden başka bir muhataba işaret etmez. O ancak bir kişiyi gösterir.

Onun çok sevinçli olduğunu gördüm!! Sonra iki meclis arasındaki köşeye oturdu, ben de önüne. Ve şöyle dedi:

“Gamdan’a gazveye bizimle gelmek için hazır ol.”  Bunu söylediğinde o yer gönlümde (Büyükşehir) yani Çin ülkesi olarak canlandı. İslâm henüz oraya ulaşmamıştı.

Ben bundan önce, Çin’e giden en kısa yolun Bahru’l-ahdar’dan geçtiğini okumuştum. O, deniz yollarının en korkuncu ve tehlikelisidir.

Bu sözü Hz. Peygamber’den işittiğim zaman deniz yolculuğundan korktum ve kendi kendime şöyle dedim:

“Bilge kişiler deniz yolculuğu yapmadıkları hâlde, ben nasıl denizde giderim?!”

Sonra yine hemen kendi kendime şöyle dedim:

“Sübhanallah! (Hay Allah). Ben kesin olarak bu Peygamber’e inandım ve bağlandım. Bana bir iş emrediyor, uymayayım mı?! O zaman bey’atımın ne anlamı olur?” Baş üstüne hay hay demek için kesin olarak niyetlendim.

Sonra gönlüme başka bir şey doğdu ve şöyle dedim: Rasûlullah sallallâhü aleyhi ve sellem ve ashabı bizimle beraber olduğunda kara ve denizin her ikisi emrimize verilmiştir. Diğer tehlikelerden bize korku yoktur.

Bununla gönlüm hoş oldu. Çağrısını içtenlikle kabullendim. Şimdi ben, Rasûlullah’ın huzurunda iken kalbime doğan bu düşünce ve fikirleri zaman kavramı olmaksızın zihnimden geçiriyorum, yani ona cevap vermek için bir an bile durmaksızın.  Ben ona süratli bir şekilde, “Baş üstüne ey Allah’ın Rasulü” dedim. O da, “Allah’ın hayrı senin üzerine olsun”  buyurdu. Kalktım ve huzurundan ayrıldım.

Giriş esnasında koridorda gördüğüm karanlık şimdi yoktu artık.

Evden çıktım, biraz yürüdükten sonra kendimi sanki, Merağa’daki bir çarşıda, sarrafların ortasında Kazvin Medresesi’nin olduğu sokakta zannettim. Sanki dervişlik ve zühd elbisesi giymiş üç kişi görüyordum…

Onlardan biri, siyah sert yünden yapılmış yelek giymiş, başına da aynı cinsten bir başlık takmıştı. Bir elinde eski yay, diğer elinde sapı hurmadan yapılmış mızrak vardı. Diğerinde ise kınında kılınç vardı; kabzası hurma ağacındandı. Zira o, benim hayalimde, küçüklüğümden itibaren silinmez iz bırakmıştı. İslâm devletinin ortaya çıkışıyla ilgili kitapları okuduğum zaman, Hz. Peygamber’in ashabı nasıldı, zayıfları, fakirleri ne hâlde idi vb. öğrenmiştim. Onların, az önce anlattığım aletlerinden başka benzeyen aletleri de vardı. Bununla beraber onlar  güçlü kuvvetli, sayısız atlar ve askerlerle desteklenmişlerdi.

Ben o üç kişiyi görünce söyle dedim:

“Bunların hepsi, Hz. Peygamber’in ashabı olan gazi ve mücahitlerdir; ben onlarla sefere katılır, gaza ederim.”

Onları aşırı sevmemden dolayı uykuda gözlerimden yaş boşandı; onlara imrenmiştim!!

Uyandım, sabah olmuş, henüz güneş doğmamıştı.

Hemen abdest aldım, sabah namazını kıldım. İslâm dinine girdiğimi ilân ve şehadet kelimesini açıkça haykırmak için çok sabırsızlanıyordum!

O zamanlar Meraga (Azerbaycan)’da, Fahruddin Abdulaziz Hâmid el Mudari’nin misafiriydim.

Bir hastalığa yakalanmıştım, fakat Allah bana şifa vermişti. O hastalığa karşı bağışıklık kazanmıştım.

Oraya, o günün cumasının ilk saatlerinde girmiştim. Artık iyice anladım ki, Allah kalbimin perdesini kaldırmış ve bana hidayetini nasip etmişti. O gün bunu müjdelemekten daha büyük bence ne olabilirdi ki?…

Bu konuda kâdıu’l-kudât Sadruddin’e ulaşmaya çalıştım. “Biz hepimiz senin ilim ve faziletinin İslâm damgası taşımadığına üzülüyoruz. Hidayet ve kurtuluşu sana ilham eden, bu konuda duamızı kabul buyuran Allah’a hamdolsun!

Şimdi bana söyle:

Bunu Allah sana nasıl verdi, kapı kapandıktan  ve onun olması imkânsız hâle geldikten sonra onu sana nasıl kolaylaştırdı?” dedi. Ben dedim ki:

Bu, ilham ve düşünce ile Allah’ın gönlüme yerleştirdiği bir duygudur. Onun akla dayanan kanıtına gelince, ben onu çok eskiden biliyordum. Bunun delili Tevrat’tadır; ancak ben babamdan sakınıyordum ve Allah’ı kötüleyerek gönlümü kıracağından söylemek istemiyordum. Şu anda, sana elimi uzattım ve şüphelerim kayboldu:

Allah’tan başka ilâh olmadığına, Muhammed’in onun Rasulü olduğuna şehadet ediyorum.”

Arkadaş aşırı sevgisinden dolayı ayağa kalktı, sevinçten titredi. Bundan önce o, ancak zahmetli bir iş için ayağa kalkardı. Benden uzaklaştı. Dönüşüne kadar beni oturttu, bana elbiseler giydirdi ve bineklere bindirdi. İleri gelen kişilere yakındaki camiye koşmalarını emretti.

Sahip, hatibin yanına yaklaşarak ona, kendisinin mescide gelene kadar beklemesini emretmişti. Zira Sahib’in, ölçü alınmasını emrettiği cüppe dikimi için vakit yetmemişti.

Camiye gittim. Cemaat beni beklemekteydi. Ben onları gördüğümde cemaatin tekbir sesleri yükseliyordu.

Mescid, cemaatin Rasûlullah’a salâtlarından dalgalanıyordu. Hatip minbere çıktı. Vaizlerin vaizi Kadı Sadruddin cemaate vaaz verdi. Ebu Bekir Muhammed b. Abdullah b. Abdurrahim b. Lel, beni öven uzun bir konuşma yaptı. Allah’ın beni hidayet ve uyanıklıkla kuvvetlendirdiğini de uzun uzun anlattı.  Oradakilerin çoğu bana ilgi duymuştu.

Bugünün akşamında -yani kurban bayramı gecesini kastediyorum-Yahudiler’i susturacak kanıtları araştırmaya başladım. İfhâmu’l-Yehûd  adını verdiğim kitapta işte bunları yazdım.

Bu kitap meşhur oldu ve adı her tarafa yayıldı. Arap ülkeleri dışındaki şehirler, Irak, Diyarbakır, Musul ve çevresinde oturanlar benden sayısız denecek kadar çok kitap aldılar.

Sonra ona; Yahudiler’e karşı Tevrat’tan kanıt olması için birçok bölüm ekledim. O kadar ki bu kitap, Yahudiler’le girişilecek tartışmada, İslâm’da bir benzeri bulunmayan gerçek anlamda güzel bir eser olmuştu.

Birinci ve ikinci rüyaya gelince, ben bu iki rüyanın üzerinden dört yıl geçinceye kadar ne Meraga’dakilere, ne de Sahib’e hiç bahsetmedim.

Bunun iki sebebi var:

1-            Ben, kanıtlanmayan bir durumdan sözetmeyi çirkin gördüm. Niceleri vardır ki  nadir bir şey olduğunda bunu işiten kişi hemen yalanlayabilir; gizli veya açık sözünün yalanlanmasını  kesin görür. Akıllı kişi sözünün gizli olsun, açık olsun, yalanlanmak üzere ortaya atılmasını istemez.

2-            Ben, ülkemde iki rüya ile ilgili haberin kaprisli insanlarca duyulmasını hoş görmedim. O rüyalar yolumu ayıplamak ve beni rezil etmek için bahane arayana karşı Allah’ın beni ilimle şereflendirerek üstün kılmasının bir eseridir. Rüyayı duyan kişi şöyle der:

Filanca gördüğü rüyadan dolayı, dinini terketti de karışık rüyalara aldandı!!

Doğruyu söylemek gerekirse İfhâmu’l-Yehûd’u meşhur oluncaya kadar gizledim. Buna rağmen kitabın nüshaları çoğaltıldı, birçok meraklı da onu bana okudu.

İnsanlar gerçekten inanınca ve Yahudilik’ten döndüğüme emin olunca, bunun ancak kesin delillere dayandığını da bildim.

Başlangıçta, babamı gözeterek ona iyilik olsun diye bunu bir zaman gizlemiştim. O gün iki rüyamın hikâyesini anlattım. Bu iki rüyanın Allah ve Rasulü’nden bana gelen öğüt ve uyarı olduğunu açıkladım. Onları babam veya bir başka sebepten dolayı geciktirmem doğru olamazdı.

Halep’te bulunan babama bir mektup yazdım. O gün Keyfe kalesinde idim. Ona, benim bildiğim, ancak onun bilmediği sayısız delilleri bu kitapta açıkladım. O delilleri ortadan kaldırmaya babamın gücü yetmez. İki rüyanın serüvenini de aynı şekilde babama yazdım. Benimle buluşmak için Musul’a geldi. Ansızın bir hastalığa yakalanarak burada Musul’da öldü.

Şimdi bu yazıları okuyan bilir ki, rüya beni, ilk dinimi terketmeye götürmedi. Aklı başında birinin, kesin delil olmaksızın uyku ve rüyalarla hâlini değiştirmesi doğru değildir.

Fakat ben, Hz. Muhammed’in peygamberliğiyle ilgili delilleri, çok uzun zaman öncesinden öğrenmiştim. Bu deliller hidayet ve intikalimin sebebidir. Rüyaya gelince, onun faydası ancak Hakk’ı ilan etmek suretiyle gafletten uyanmak, bundan sonra da babamın ölümünü  beklemektir.

İslâm’a, Hak söze, iman ve hidayet nuruna kavuşturan Allah’a hamdolsun. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin, aile  ve arkadaşlarının razı olacağı rehberliği istiyorum.

 

İKİNCİ KİTAP

İfhâmu’l Yehûd’un Önsözü

Ya Allah! Kolaylaştır ve yardım et.

Allah Teâlâ’ya bana hidayet verdiği, beni sapıklığa düşmekten koruduğu için hamdolsun. Salât-ü selâm, son peygamber Hz. Muhammed’e ve tertemiz ailesine olsun.

Kullardan doğruluk ve anlayışla âhiret hayatını ciddiyetle araştıran, atalarından ve babalarından gelen bilgileri süzgeçten geçirerek alan kişi doğru yola girmiş demektir. Fazilet görürse yücelten, alçaklık görürse uzaklaştıran bu üstün kişiye, ölüm gelinceye kadar azık torbasını iyice doldurmak düşer.

Dinini kuvvetlendirmek için titiz davranan, zamanını iyi değerlendiren, ancak Allah aşkı ile yanan, helâlden başkasına yönelmeyen kişi âhiretini kazanmıştır.

Kitabın Yazılış Gayesi

Bu kitabın yazılışındaki en önemli gaye, “Karışıklık çıkarmakta inat edenlere cevap vermek, sözlerindeki yanlışlıkları gün yüzüne çıkarmaktır.

Benden önceki imamlar mesleklerinin çeşitliliği nisbetinde Yahudiler’le tartışmada bu yolu tutmuşlardır. Ancak tartışmaya katılanların çoğu nerede ise bunu anlamıyorlardı. Samuel, dinî metinlerden ellerinde dolaştırdıkları ve değiştirdikleriyle -Allah onları kör etsin-aleyhlerine bir delil olmak üzere bulduğu bir metodu onları susturmak için  kullanmıştır.

Kitaplarının Metni İle Neshi Kabule Zorlamak

Söze önce kitaplarının kesin delilleri ve metotlarının bir gereği, neshi zorunlu tutarak başlıyorum. Onlara diyoruz ki:

Tevrat nazil olmazdan önce bir şeriat var mıydı, yok muydu? Eğer bilerek inkâr ederlerse, Tevrat(Tekvin)’ı yalanlamış olurlar. Çünkü Allah Teâlâ Hz. Nuh’a “İnsan kanı dökenin de kanının dökülmesini meşru kılmıştır. Cenab-ı Hak insanoğlunu temiz  bir şekilde yaratmıştır. Buna, Tevrat da şahitlik etmektedir. Çünkü Allah Teâlâ Hz. İbrahim’e, çocuğun  doğduktan sekiz gün sonra sünnet edilmesi ruhsatını vermiştir. Zira din sünnetin yapılmasından vazgeçmez. Allah Teâlâ’nın kullarına emir veya yasağının rasul, kitap, levhalar veya başka herhangi bir şekilde bildirilmiş olması farketmez. Yerleştiği an artık o dinin bir emri gibi algılanarak kesinleşmiş olur.

Biz onlara şunu sorarız: Tevrat’ta bu dinî hükümler üzerine bir fazlalık var mıdır, yok mudur? Ne dersiniz?

Eğer Tevrat’ta bir fazlalık yoksa o takdirde bu abes olur; çünkü daha önce geçtiği üzere hani Tevrat’ta fazlalık yoktu, hani Tevrat’ın hiçbir şeye ihtiyacı yoktu!! Allah’tan böyle bir şeyin sadır olması caiz değildir. Sizin kesin fikriniz, Tevrat’ın Allah Teâlâ’dan gelmediğidir. Bu ise mezhebinize göre küfürdür. Eğer Tevrat bir fazlalık içeriyorsa bu fazlalıkta mubah olan şeyin haram kılınması var mıdır, yok mudur?

Eğer bunu inkâr ederlerse, sözleri iki noktadan geçersiz olur:

1-            Tevrat, evvelce mubah iken daha sonra cumartesi günü çalışmayı yasaklamıştır. Bu da neshin tâ kendisidir.

2-            Dinde fazlalığın bir manası yoktur. Ancak, mubahlığı belirtilen şeyin haram, haram diye açıklanan şeyin mubah kılınması başka…

Derlerse ki:

Allah sonradan mubah kılacağı bir şeyi yasaklamaz. Çünkü bu ve benzeri uygulamalar caiz olsaydı, bir şeyi veya zıddını emreden kimse durumuna düşerdi(hâşâî).

İşte cevap:

Farklı iki ayrı zamanda bir şeyin emredilmesi veya zıddı arasında çelişki yoktur.  Bu iki emir aynı zamanda ise ancak o takdirde çelişkiden söz edilebilir.

Derlerse ki:

Tevrat, daha önce mubah olan şeyleri yasaklamış, yasağın mubah olduğuna dair bir hüküm getirmemiştir. Mekruh olan “nesh”e gelince o, yasağa izin verilmiş demektir. Ayrıca kişinin, kendisine mubah kılınan bir şeyi nefsine yasaklaması, karşı olmak anlamına gelmez. Aksine, herhangi bir şeyden menedilen kişinin, yasaklananın kalktığına dair kanıt getirmesi anlamına gelir.

İşte cevap:

Dinin haram kategorisinde saydıklarını helâl kılan kişi, yine dinin haram saydıklarını helâl yapmış demektir. Zira o ikisinden her biri meşru olana karşı çıkmış ve hiçbir fenomende birlik sağlamamıştır. Tevrat’ın, Hz. İbrahim ve öncekilerin haram kıldığını hoş görmesi caiz ise bu bağlamda bir diğer dinin, Tevrat’ta yasaklananları helâl sayması yadırganmamalıdır. Yine aynı şekilde o yasakların her zaman farz kılınmış olması da uzak bir ihtimal değildir.

Hâl böyle olmakla beraber Allah onun aynısını çirkin görmek bir tarafa,  üstelik bazı zamanlarda yasaklanmıştır. Şayet Cenab-ı Hak, bizzat cumartesi gününde  fizikî aktiviteyi yasakladıysa bu yasağın aynı şekilde Hz. İbrahim, Hz. Nuh ve Hz. Adem’i de kapsamış olması gerekirdi; çünkü harama sebep diye gösterilen cumartesi onların zamanında da vardı.

Eğer bu, Hz. İbrahim ve öncekilerine haram kılınmadıysa o takdirde bu yasak ayniyle yasak değildir. Yani cumartesi’nin aynısı bütün zaman dilimlerinde mevcuttur.

Cumartesi günündeki çalışma yasağına sarıldığınızda, bu haramlık bütün cumartesi günlerini kapsamaz.  Bu yasağın bir başka zamanda kaldırılamayacağı anlamına da gelmez.

Uzun aradan sonra birisi, nübüvvet işaretleri ve risalet mucizeleriyle ortaya çıksa, dinin çoğu hükümlerinde onun nesih yapması caiz olur. Bu ister mubahları yasaklamak, ister yasakları serbest bırakmak şeklinde olsun, farketmez!

Emir ve nehiy olarak bildirilenlere karşı çıkarak kanıtlar getirenle tartışmaya girişmek nasıl caiz olur? Bu emir ve yasaklar insan aklına ister uygun olsun, ister ters düşsün, farketmez. Özellikle düşmanların (Yahudiler) , akıllarına ters düşen farzlarla ibadet etmeleri çok öncelere dayanıyordu; inek külleriyle pisliklerden temizlenmek gibi! Nitekim İmam Hârûnî, Hac mevsiminden az önce inek yakarak, o ineğin külleriyle kendi pisliklerini temizliyordu; akla daha uygun gördükleri için bu tür temizliği onun yerine koymak istiyorlardı.

Yapılan işler ve İlâhî emirler, insan aklının gereği olarak iyice anlaşılmaktan uzaktır. Dinin yapılmasını emrettiği ibadetler yerine getirilmeyince Allah’a bir fayda veya zarar vermez. Zira Allah faydalanmaktan ve zarara uğramaktan uzaktır.

Nasıl oluyor da Allah bir şeyin yapılmasını emrediyor veya yasaklıyor. Bir ümmete bir şeriat emrediyor, sonra diğer bir ümmete bunu yasaklıyor. Bu yetmiyormuş gibi o milletin çocukları için onu helâl sayıyor. Sonra ikinci kez, ondan sonrakilere yasaklıyor? Bir millete haram kılınmış iken, helâlliği konusunda Rasul’le çelişkiye düşmek Allah için nasıl caiz olur? Apaçık kanıt geldikten, akıl da onun doğruluğunu gerekli gördükten sonra bunun yalan oluşu sonucu nasıl çıkarılabilir? Bu apaçık bir zorbalık, korkunç bir sapıklık ve Hak’tan yüz çevirmek değil de nedir?!

Yahudi ve Hristiyanları Aklî Delille Susturmak

Akıllı bir kişinin, çağrısı yayılmış, sözleri yerleşmiş bir peygamberi yalanlayarak, onun dışında bir başkasını kabul etmesi mümkün değildir. Zira o peygamberi görmemiş, mucizelerine de şahit olmamıştır. Bu bağlamda iki peygamberden birini kabul, diğerini inkâr ederse, o takdirde aklen ayıplanmayı haketmiş olur.

Buna bir örnek verelim:

Biz bir Yahudi’ye Hz. Musa’ya yetişip yetişmediğini, mucizelerini bizzat gözleriyle görüp görmediğini sorduğumuzda o, mecburen Hz. Musa’yı da, mucizelerini de görmediğini bize söyleyecektir. O zaman biz ona şöyle deriz:

Hz. Musa’nın peygamberliği ve doğruluğunu ne ile biliyorsun?

Eğer derse ki:

Tevatür bunu gerçekleştirmiş ve ümmetlerin şahitliği onu doğrulamıştır. Aklen sabit olduğu gibi zihinlerde bunun sabit bir kanıtı vardır. Nitekim, gözümüzle görmediğimiz şehirlerin ve nehirlerin mevcut olduğu, haber ve belgelerin tevatürü (bir haberin ağızdan ağıza yayılması) ile gerçekleşmektedir.

Biz de deriz ki:

Bu tevatür Hz. Musa için mevcut olduğu gibi Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem ve Hz. İsa  için de mevcuttur. Bundan dolayı o iki peygamberi kabul etmen gerekir.

Eğer Yahudi derse ki:

Hz. Musa’nın peygamberliğine babamın şehadeti, beni de Hz. Musa’nın peygamberliğini kabul etmeye götürür.

Biz ona şöyle deriz:

Niçin baban sana göre bu konuda doğru bir kişidir ve yalan söylemekten mâsumdur? Sen kâfirlerin babalarının sence küfür olan o şeyi öğrettiklerini de görüyorsun.

Bu, ister onlardan birinin dinî taassubundan olsun, ister hidayet ve kurtuluşa kavuşturacağına inandığı nakilleri kabulden dolayı olsun, fark etmez.

Ey karşımda duran! Sen kendi dinini babandan öğrendiğin gibi, onlar da inanç prensiplerini babalarından öğrenmişlerdir. Aynı şekilde inkâr ettiğin bütün mezhep mensupları da dinlerini babalarından  öğrenmişlerdir. Sen de gördüğün dejenerasyon ve cehaleti onlardan öğrenmiştin. Senin, onların durumuna düşmemek için babandan öğrendiğin her şeyi araştırman gerekir!

Birisi benim babamdan öğrendiklerim, insanların babalarından öğrendiğinden daha doğrudur derse, o kişiye, Hz. Musa’nın peygamber olduğunu babasını taklit etmeksizin ispat etmesi gerekir. Zira o bunun doğruluğunu taklitsiz iddia etmiştir. Yahudiler’in, babalarının hakkı konusundaki iddiaları gibi o, babasından naklettiğinin doğruluk payına dayanarak, babasını tercih etmiştir. Hâl böyle olunca, babasının diğer insanların babalarından daha akıllı ve daha üstün olduğunu kanıtlaması gerekir.

Zira böyle düşünen kişinin, babasının faziletleri konusunda deliller getirmesi gerekir. Yahudiler’in sözü geçersizdir. Bu dünyada kendilerine benzeyenler  dışında bir izleri yoktur. Üstelik gerçek de böyledir. Zira onların, tüm dünyada uzmanlık gerektiren ilimlerde isimleri bile geçmez. O ilimleri sonrakiler yazılı hâle getirmişlerdir. İlimlerden onlara maledilenlerin çoğu, Yunan filozoflarının eseridir. Bu ilimlerin az bir kısmında bile onlar söz edilecek bir noktaya gelememişlerdir.

Müslümanlar’ın gerçekleştirdiği çalışmalara gelince, çokluk ve genişliğinden dolayı yazılanların tamamını veya bir ilim dalında ortaya konulanların hepsini bir kişinin öğrenmesi imkânsızdır. Onların, milletler nazarındaki durumu hakkında Yahudiler’in şu sözleri geçersizdir: Onların babaları insanların en akıllı, en üstün ve en bilgeleridir. Onlar Nuh’un oğlu Sâm’ın benzerinde olduğu gibi, diğer insanların babaları için de örnek teşkil ederler. Kendi babalarının, diğerlerinkinden üstün olduğunu söylediklerinde onları küfürle damgalarlar. Bu konuda babalarının şahitliğine yapışırlar. Dinin doğruluğu konusunda bunu delil görmezler. Artık onlar için Hz. Musa’nın peygamberliğine tevatürden başka delil kalmamıştır. Bu tevatür Hz. Musa için mevcut olduğu gibi Hz. İsa ve Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem için de vardır. Hz. Musa’nın peygamberliğine tevatürle inandıkları zaman, Hz. İsa ve Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin peygamberliklerini kabul etmek de boyunlarına borç olur.

Kendi Metodlarıyla Neshi İspat Etmenin Bir Başka Yönü

Biz onlara şunu diyoruz: Bugün sizler Hz. Musa’nın ümmetinden misiniz? Eğer “evet” derlerse o zaman şunu sorarız:

Tevrat’ta, birisi kemiğe dokunsa, bir kabri çiğnese veya ruhunu teslim ederken bir ölünün yanında bulunsa, o kişi kirlenmiş sayılır. Ancak İmam Hârûnî’nin yaktığı ineğin külü ile bu pislikten kurtulabilir, sözleri yer almıyor mu? Onlar buna karşı çıkamazlar. Zira hâlen ellerindeki Tevrat’ta bunlar yazılı bulunmaktadır. Yine onlara:

Bugün siz aynı inançta değil misiniz? diye sorduğumuzda:

Buna gücümüz yetmiyor  diyorlar. Biz onlara şöyle diyoruz: Temiz, namaza müsait ve Kur’an taşımaya engeli olmadığı hâlde, niçin kemiğe, kabre ve ölüye dokunan kişiyi pis sayıyorsunuz? Kitabınızda bunun aksi yazılı değil mi?

Eğer derlerse ki; biz temizlik sebeplerini kaybettik, o sebeblerde şudur: İneğin külü ve istiğfar eden temizleyici imamın bulunuşu!

Biz diyoruz ki:

Aczinizle birlikte onun yaptığı bu işi temizlikte ihtiyacınız olmadığı hâlde gördünüz mü, görmediniz mi?! Evet biz ona artık ihtiyaç duymuyoruz derlerse, zamanımızın gerektirdiği bu farizanın kaldırıldığını kabul etmiş olurlar.

Eğer temizlikte bu temizleyiciye ihtiyacımız yok derlerse, temizlik sebebine güç yetirmedikleri sürece sonsuza dek pislik içerisinde kalmayı kabul etmiş olurlar.

Biz onlara şöyle deriz:

Siz pis sayıldığınız zaman -inanç ve uygulamanız üzerene oluyor ki, hayızdan kesilmiş bir kadını yedi gün toplumdan uzaklaştırarak çizmeyi aşıyorsunuz! Daha da ileri giderek, hayızlının elbisesine birinizin elbisesi dokunsa, o elbiseyi de kirlenmiş sayıyorsunuz!

Bu, Tevrat’ın hükümlerindendir derlerse biz de şunu sorarız:

Tevrat’ta temizliğin böyle yapılmasını emreden bir hüküm var mıdır?! Eğer temizlikten anladığınız bu ise temizliğiniz bitmiştir! Şu anda -inancınıza görepislik içerisindesiniz!  Hayız kirliliğindeki gibi gusül bunu gidermez. Bu  hayız kirliliğinden daha kötü bir pisliktir. Sonra siz, kendi dininizden olmayan hayızlı bir kadını temiz sayarak ona dokunanı ve giydiği elbisenin pis olmadığını söylüyorsunuz.

Tevrat’ta bulunmayan, ancak hanımlarınıza karşı hayız konusunda takındığınız bu özel tavır ya tamamı kaldırılmış, veya değiştirilmiştir.

Bu, Tevrat’ın kesin bir emri değil, Yahudi dinî uygulamasında böyledir, derlerse biz de deriz ki:

O hâlde fakihlerinizin bu konudaki sözlerine ne buyrulur? Hâlbuki onlar mezhep ve çelişkili konularda birbirine zıt fikirler ileri sürülüşlerdir. Nitekim mezheplerinizin çokluğu içtihat, delil getirme veya aynen gelen nakil fazlalığının bir sonucudur.

Onlar şöyle diyorlar:

Bunu bütün fıkıh kitaplarımızda fakihlerimiz, seleften olan büyük din bilginlerinden sağlam bir şekilde kaydetmişler, Allah’tan Hz. Musa, ondan Yûşa b. Nûn aracılığıyla da nakletmişlerdir!

Fakihlerinizden ikisinin çelişkiye düştüğü bu tek problemde onlardan birine uymamız gerekir. Zira onların her biri kendi görüşünü Allah’a dayandırarak naklen bize ulaştırmaktadır!

Bunda, bu problemde Allah’ın emrettiğinin aksini Allah’a bağlamak suretiyle gerçekte onlara bir kötülük yapılmıştır: O da, bizzat “tıpkısı”sını reddettikleri “nesih”tirü

Bunda “çelişki” yoktur. Çünkü bizden öncekiler bir mezhep ve problemde çelişkiye düşerlerse onu bir “asıl’a döndürürler, o “asıl”la iş biterdi, derlerse işte cevabımız:

Çelişkiden sonra onların bir mezhepte birleşmeleri, ya onlardan birinin naklettiğinden geri dönmesi veya aktardığı rivayetin zayıflığı dolayısıyladır. Bu nakil, rivayet şartlarından biri olan adalet prensibine göre değer taşımaz.

Sizce, ayrıldıktan sonra onun nakline yeniden ilgi göstermek doğru değildir. Fakihlerin iki mezhepten birinde nesih konusunda görüş birliğine varmaları iki rivayetten birinin diğer rivayeti neshetmesi şeklinde olur.

Fakihlerden herhangi biri pek çok problemde mezhebinin görüşünü geçersiz sayarsa bu, nesihle sonuçlanmayan bir şeye sevgi göstermek anlamına gelir. Ayrıca o, çelişkiye düşenlerin sözünü ictihad değil, apaçık bir nakil kabul eder.

Bir Diğer Açıdan Neshin Kabulünü Sağlamak

Biz onlara, dua ve oruçlarınız hakkında ne dersiniz? Bunu Hz. Musa’dan ayrı mı düşünüyorsunuz diye sorduğumuzda, evet derlerse biz de şöyle sorarız:

Hz. Musa ve ümmeti dualarında sizin söylediklerinizi mi söylüyorlardı? Dualarında okudukları sözler şöyle tefsir edilebilir:

Allahım! Hürriyetimize kavuşmamız için büyük bir boruya üfle. Bizi yeryüzümün çeşitli yerlerinden alarak mukaddes mekânında, Kudüs’de topla. Ey dağılmış İsrail kavmini toplayan Allah, seni tesbih ederiz.

Yoksa onlar, sizin her gün tekrarladığınız gibi, Hz. Musa zamanında aşağıda tefsiri verilen cümleyi mi söylüyorlardı:

Öncekiler gibi bizim hakimlerimizi, başlangıçtaki gibi yol göstericimizi, Kudüs’ün oğlunu, günlerimizdeki Kudüs’ünü geri ver. Binası ile bizi aziz kıl. Seni tesbih ederim, ey Kudüs’ün kurucusu!

Yoksa bu şahitlikle ilgili bölümleri devletin yıkılmasından sonra siz mi uydurdunuz?

Beyt-i Mukaddes’in yıkım ve yapım orucu ile Kedelya oruçlarına gelince, siz onları farz hâline getirdiniz. Hz. Musa o oruçları tuttu mu veya tutulmasını emretti mi, ya da kendinden sonra gelen Yuşa b. Nûn bu oruçları gerçekten tuttu mu?

Hâmân’ın salb (asılması) orucu ne?

Bütün bunlar Tevrat’ta farz kılınmış mı, bu yüzyıllarda artırılmasını gerektiren sebeplerden dolayı mı artmıştır? Bu durumda bize nasıl nesh gerekir, derlerse Tevrat, tefsirini verdiğimiz şu ayetiyle bunu bildirmiştir deriz.

İşte o ayetin tefsiri:

Size herhangi bir şekilde vasiyet ettiğim şeyde ne artırma ne eksiltme yapın!

Farzlardan bazı şeyleri artırırsanız işte  bu ayetle neshederim.

Neshin Bir Başka Açıdan İspatı

Biz onlara, Allah Mescid-i Aksa  hizmetinin seçkinleri olsun diye İsrailoğulları’nın ilk çocuklarını seçmedi mi? diye sorduğumuzda: Evet, cevabını veriyorlar. Bunun üzerine biz onlara şöyle diyoruz: Size göre Hz. Musa, elindeki levhalarla dağdan indiğinde kavminin buzağıya  taptığını görmüş, ordugâh tarafına dönerek:

Kim Allah’tan yana ise bana gelsin! diye bağırmıştır. Onun bağırmasına Levioğulları katılmış, seçkin kişilere rağmen ilk çocuklar katılmamıştır. Eğer onun lafzı genel bir anlam taşıyorsa ilk çocuklara işaret eder. Zira o gün onlar Allah’ın seçkin kullarıydı, Levi çocukları değil…

İsrail kralı Yeroboam altından iki buzağı heykeli yapmış ve onlara şöyle demişti: “Ve kral danıştı ve iki altın buzağı yapıp kavme dedi: Yeruşalim’e çıkmak sizin için fazladır. Ey İsrail, işte seni Mısır diyarından çıkaran İlâhların. Ve birini Beytel’e yerleştirdi ve onbirini Dan’a koydu ve bu iş günah oldu ve birinin önünde tapınmak için kavim Dan’a kadar giderlerdi” (I. Krallar, XII, 28-30).

Tevrat’ın anlattığına göre Yahudiler ona Âzeruh diye cevap vermişlerdi!!! Bundan daha ürkütücüsü gerçekten, bugün Yahudi ve Hristiyanların ellerindeki Tevrat’ın İsrailoğulları için buzağı heykelinin yapımını, Allah’ın peygamberi Hz. Harun’a maletmesidir. Bu konu Tevrat’ta şöyle anlatılmaktadır: “Ve Harun onlara dedi: Kimlerde altın varsa kırıp çıkarsınlar ve bana verdiler ve onu ateşe attım ve şu buzağı çıktı. Ve dediler: İlâhınız budur ey İsrailoğulları. Sizi Mısır diyarından bu çıkaracaktır” (Çıkış, XXIII, 18). Yahudiler, bu kerem sahibi peygamberi itham etmişler, Kur’an-ı Kerim ise onu temize çıkarmıştır. Kur’an, Sâmiri adında birinin onlara böğürtü şeklinde ses çıkaran bir buzağı heykeli yaptığını açıklıyor:”Allah buyurdu: Senden sonra biz, kavmini (Harun ile kalan İsrailoğullarını) imtihan ettik ve Sâmiri onları yoldan çıkardı. Bunun üzerine Musa, öfkeli ve üzüntülü olarak kavmine döndü. Ey kavmim, dedi. Rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmamış mıydı? … Dediler ki … biz (Mısır’lıların) zinet eşyasından bir takım ağırlıklar yüklenmiş, sonra da onları atmıştık, aynı şekilde Sâmiri de atmıştı. Bu adam onlar için böğürebilen bir buzağı heykeli icad etti. Bunun üzerine, işte dediler, bu, sizin de, Musa’nın da tanrısıdır. Fakat onu unuttu… Musa, ya senin zorun nedir, ey Sâmiri dedi” (Tâhâ, 91).

Hz. Harun onlara buzağıya tapmayı yasaklamış, öğüt vermiş, Allah’ın davetiyle çağrıda bulunmuştu. Bu konuda Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: “Onlar: Biz dediler, Musa aramıza dönünceye kadar buna tapmaktan asla vazgeçmeyeceğiz” (Tâhâ 91).

İsrailoğulları bir takım sapıklıkları yüklendikleri Allah’ın kerim peygamberleri Nuh, Lut, İbrahim, Yakub, Davud, Süleyman, Musa ve Harun’a suç isnadında bulunmuşlardır. Artık putperestlik Yahudi vicdanında sıcak bir ilgi gördü; nerede ise, Hz. Musa ile Kızıl Deniz’i geçerlerken, bir takım putlara tapan bir kavim görünce, hemen putlara yönelerek tapmaya bile başlamışlardı. Cenab-ı Hak bu konuda şöyle buyurur: “İsrailoğullarını denizden geçirdik, orada kendilerine mahsus birtakım putlara tapan kavme rastladılar.

İlkler Hz. Musa’yı yardımsız bırakınca ona Levililer yardım etti. Allah Hz. Musa’ya şöyle buyurdu: İsrailoğulları’ndan her ilk çocuğa bedel olarak Levilileri aldım.

Bu ayetten sonra Allah her şeyin ilkini özel korumadan ayırmış, onlara bedel Levililer’i almamış mıdır?

Onlar bunu inkâr edemezler. Bu durum, o sözden dolayı “beda”yı veya neshi onlara gerekli kılmıştır.

Hz. İsâ’nın Peygamberliğini Kabule Zorlamak

Biz onlara Tevrat’tan tefsirini verdiğimiz “Yahûzaoğulları’nın saltanatı sürecek Râsîmilerinki Mesih gelinceye kadar omuzlarında kalacak” ayeti yok mudur? diye sorduğunuzda bilerek bunu inkâr edememişlerdir.

Yine biz onlara soruyoruz:

Siz, Hz. İsa ortaya çıkıncaya kadar mülk ve devlet sahibi değil miydiniz? Sonra devletiniz yıkılmadı mı?! Şayet bugün bir devletiniz yoksa, Tevrat’a göre Mesih’in size onu sağlaması gerekir!

Aynı şekilde biz onlara yine soruyoruz:

Hz. İsa gönderildiğinden beri Rum  ve Yahudi ülkeleri ile Beyt-i Mukaddes istila edilmedi mi, devletleri yıkılmadı mı, toplulukları dağılmadı mı?

Bile bile bunu inkâr edemezler, ancak iftira atarlar. Onlara gereken, Tevrat’ın aslına dönmeleridir. Şüphesiz ki, Meryem oğlu İsa, evet o, bekledikleri Mesih’in tâ kendisidir.

Hz. İsa ve Hz. Muhammed Sallallâhü aleyhi ve sellemin Peygamberliklerini Kabul Zorunluluğu

Biz onlara Hz. İsa hakkında ne düşünüyorsunuz diye sorduğumuzda diyorlar ki:

Kan dökücü  ve Marangoz Yusuf’un oğludur!!!

Hâlbuki o, yüce Allah’ın adını kesinlikle biliyordu ve eşyadan çoğu onun emrine verilmişti.  Nazarınızdaki en doğru nakle göre Allah Hz. Musa’ya 42 harften oluşan ismi öğretmiş, denizi yarmış, mucizeler vermişti. Bunları bilmiyor musunuz? Onlar bunu da inkâra güç yetiremezler.

Yine onlara soruyoruz:

Hz. Musa -aynı şekilde-mucizelerini Allah’ın adıyla gerçekleştirdiğinde onun peygamberliğini niçin tasdik ediyorsunuz da Hz. İsa’nın peygamberliğini yalanlıyorsunuz?!

Onlar şöyle diyorlar:

Allah Hz. Musa’ya isimleri öğrettiği hâlde Hz. İsa bunları vahiyle öğrenmemiştir. Hz. İsa bunu Beyt-i Mukaddes’in duvarından öğrenmiştir!!

Biz onlara şunu soruyoruz:

Mucize göstermeye kadar varan bir duruma, Allah’ın tahsis etmediği, onu öğrenmesini istemediği bir kimse ulaşıyorsa Hz. Musa’yı tasdik etmek nasıl caiz oluyor.

Diyorlar ki:

O, mucizeleri Rab’bından almıştır. Biz de bunun üzerine soruyoruz:

Hz. Musa’nın mucizeleri Rab’bından aldığını nasıl biliyorsunuz?

Bizden öncekilerin  tevatür haberleriyle, diye cevap veriyorlar.

Aynı şekilde onları öncekilerden nakil yapmaya mecbur ederek şöyle diyoruz: Hz. Musa’nın peygamber olduğunu nasıl bildiniz? Eğer, gerçekleştirdiği mucizelerle, diye cevap verirlerse onlara şöyle deriz:

Aranızda bu mucizeleri gören biri var mı?

Peygamberlikleri tasdik etmek için -hayatım üzerine yemin ederim, bu bir yol değildir. Zira peygamberler, kendilerinden sonrakilere nesiller boyu iman etmeleri için mucizeler bırakmışlardır. Bu onlar için vazgeçilmez gerekliliktir!!

Bu gerekli de değildir. Zira peygamber kendi zamanında herkes tarafından bilinir. Peygamberliğiyle ilgili olarak gösterdiği mucizelerin doğruluğuna inanılır. Peygamberin haberi diğer yüzyıllara ulaştığında peygamberliğinin kabulü ve ona uymak artık üzerlerine vacip olur. Zira Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem gibi, aklın kabul ettiği meşhur ve mütevatir haberler o peygamberler hakkında da aynen geçerlidir.

Belki Hz. Musa’nın peygamberliğiyle ilgili şehadetlerin tevatürü, Hz. İsa ve Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin şehadetlerinin tevatüründen daha zayıftır. Çünkü, Müslüman ve Hristiyanlar’ın Hz. Musa’nın peygamberliğine şahitlikleri ancak Kur’an ve İncil’in buna  şahitliğinden dolayı gerçekleşmiştir. Onların Kur’an ve Incil’e dayanarak Hz. Musa’nın peygamberliğini kabul etmeleri ise bir ayrıntıdır.

Kur’an’ın mucizesi eğer kalıcı ise bu fazladan bir üstünlüktür ve mucizenin iman sebebi olmasına ihtiyaç yoktur.

Fesahat zevki olan kişinin Kur’an’ın icazına imanı, mucizeyi gören kişinin imanının aynısıdır. Habere dayanan kişininki değil! Ancak herkes bu dereceye ulaşamaz!

Bizim peygamberimize bütün ümmetler şahitlik eder. O’nun peygamberliğinin zayıf olduğunu nasıl söylersiniz. Tevatür onun en büyük delilidir. O en zayıftır derlerse, ümmetlerin şahitlik yapmaları sizce doğru mu? Diye sorarız.

Evet cevabını verirlerse deriz ki: Şehadetlerini kabul ettiğiniz milletler sizi küfür ve sapıklıkla damgalamak için birleşmişlerdir. Size bu gerekir. Zira kendi şehadetiniz ancak size göre geçerlidir.

Hiçbir kimsenin şahitliğini kabul edemeyiz. Ancak onların grubundan olan şehadeti kabul ederiz. Onların grupları sayı bakımından en az kitleyi oluşturur. Böylece onların tevatür ve dinleri, dinlerin en zayıfı olur.

Tevatürün şahit olduğu mucizelerin hepsi onun sözünde kabul görmüştür. Bu da onların boynuna borçtur. Onlara işte bundan dolayı Hz. İsa ve Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin peygamberliklerini kabul etmek düşer.

ÜÇÜNCÜ KİTAP

Hz. İsa’dan Anlattıkları Bir Kesit

İddia ediyorlar ki, Hz. İsa âlimlerden biridir, peygamberlerden değil! O, hastalan ilaçla tedavi ediyordu. Yine onlar faydalanmanın ancak dua ile elde edileceği kuruntusunu taşıyorlardı!

Hz. İsa, cumartesi  günü, bir topluluğu iyileştirdiğinde Yahudiler bunu reddediyorlardı.

Birisi: “Söyleyin bana sürüden bir koyun cumartesi günü kuyuya düşse, onu kurtarmak için cumartesinin bir tarafa bırakarak kuyuya inmez misiniz?” diye sorsa “Evet” cevabını verirler.

Birisi: Koyunu kurtarmak için neden cumartesi kuyuya indiniz, hâlbuki insanı kurtarmak için inmezsiniz. İnsan koyundan daha değerli değil mi? diye sorsa, inanmadıkları hâlde onları susturmuş olur!! Aynı şekilde Hz. İsa’dan, bir grup öğrenci ile dağda olduğunu, onlara yemek hazırlamadığını, cumartesi gününde kuru ot yemelerine izin verdiğini vb. anlatıyorlar. Hâl böyle olmakla beraber Yahudiler cumartesi günü kuru ot koparmayı dahi inkâr ediyorlar!

Onlara sorulsa:

Siz gördünüz mü? Biriniz grubu ile kendi milletinden başka insanlarla birlikte olsa ve onlara cumartesi günü bitki toplamalarını söylese, onu da hayvanların önüne atsa, bununla cumartesi yasağını kırmayı düşünmese, ona bitki koparma iznini veren siz değil misiniz?

Evet, diyorlar!

Bütün bu insanlar, cumartesi yasağına karşı gelmek için değil, sadece gıda almak için bitki toplamalarını söylemişlerdir.

Bütün bunlar akıllarınca cumartesi yasağını yumuşatmak içindir. Zira onlar neshe sıcak bakmıyorlardı. Belki bu durum Hz.. İsa’nın çıkışının başlangıcındaydı.  Hz. İsa gelecek ve Hz. Musa’nın dinini neshedecekti.

Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin Peygamberliğini Gösteren Tevrat Belgeleri

Yahudiler Tevrat’ta geçen şu ayeti bile bile inkâr edemezler:

Onlara kardeşleri arasından senin gibi bir peygamber göndereceğim, ona imam edin.

Bu ayet Hz. Muhammed’e iman etmelerini onlara bildirmektedir. Eğer, “kardeşleri arasından” sözü kitabımızın geleneğinde yoktur.” söz, “sizin kardeşleriniz” yerine ancak “İsrailoğulları” şeklinde olabilir, derlerse, işte cevabımız:

Evet, Tevrat’ta “kardeşleriniz Aysoğulları” şeklinde bir söz geçmektedir. Bunun tefsiri şöyledir:

“Siz, Saîr’de oturan kardeşleriniz Aysoğulları’nın sınırını geçenlersiniz. Onların yurdundan bir şey yemekten sakınınız.”

Aysoğulları, İsrailoğulları’nın kardeşleri ise, o zaman Ays ve İsrail Hz. İshak’ın iki oğlu demektir. Böylece de İsmailoğulları Hz. İbrahim’in bütün çocuklarıyla kardeş sayılmış olur. “Bu sözle ancak peygamber Şamûil’e işaret edilir. Zira o, ‘senin gibi kardeşlerinin arasından’ sözünü kullanmıştır. Şamûil, Hz. Musa gibiydi. Levioğullarından’dı yani Hz. Musa kabilesi torunlarından” (derlerse);

Biz onlara deriz ki:

Eğer doğru söylüyorsanız, hangi ihtiyaç sizi Şamûil’e inanmaya götürdü. Üstelik siz, Şamûil dinde ne fazlalık yaptı ne de nesih diyorsunuz. Onu kabul etmemekten korkuyor musunuz? Şamûil özellikle sizi Filistinliler’e karşı güçlendirmek ve Tevrat dinine döndürmele için gönderilmiştir. Bu onun niteliğidir. Siz ona iman bakımından insanların en önde gelenlerisiniz, din ile ilgili şeyleri değiştirerek mezhebinizi nesheden kişiyi yalanlamanızdan korkulur. Şamûil’e iman etmekten yüz çeviremezsiniz!

Bundan dolayı Hz. Musa, peygamberlerden Enmiya, Eşiya  vd. iman etmeniz için size vasiyet gereğini duymadı. Bu da Tevrat’ın bu bölümde, Hz. Muhammed’e iman edilmesini emrettiğinin bir kanıtıdır.

Tevrat Hz. Muhammed’in İsmine İşaret Ediyor Allah Teâlâ Tevrat’ta Hz. İbrahim’e  hitabı şu şöyle buyurur: “İsmail’e gelince, senin duanı kabul ettim. Haberin olsun seni orada mübarek kıldım, semerelendirdim, fazlasıyla çoğalttım”.

Tevrat’ta geçen “bimadmad” kelimesinin harflerini saydığımız zaman 92’yi bulur. Bu da Muhammed kelimesindeki harfler sayısına denk gelmektedir. Zira Muhammed kelimesindeki harfler de 92 rakamını verir.

Bu konuda o, ancak “mülgizan (bilmece) şeklinde”  yapılmıştır. Bu açıklıkla söylenseydi Yahudiler onu değiştirir veya Tevrat’tan çıkarırlardı.  Nitekim diğer metinlerde buna benzer uygulamalar yapmışlardı.

Tevrat’ta Bekir, Hâlid, Amr ve Zeyd isimlerinin harflerine eşit sayıda uygun kelimeler bulunabilir, bundan dolayı bu kişilerin de peygamber olmaları gerekmez derlerse, işte cevabımız:

Evet, durum sizin dediğiniz gibidir. Eğer bu ayet Tevrat’ın diğer kelimeleri için bir örnek olsaydı, biz de, bu kelimenin, Tevrat’ın diğer yerlerinde benzeri olmadığına dair açık kanıtlar getirirdik.

Bu kelime Tevrat ayetlerinden değildir. Onunla bu ayetteki gibi Hz. İsmail’in şeref yönünden üstünlüğü anlatılmamıştır. Ayrıca bu ayet Hz. İsmail’in şerefinden Allah’ın Hz. İbrahim’e karşı bir va’dde (söz verme) bulunmasıdır. Öte yandan Tevrat’ta, Zeyd, Amr, Halid ve Bekir vb. kabilesinin üstün olacağını bildiren bir başka ayet de yoktur!!

Yine biz bu ayette “bimadmad” kelimesine eşit “gerçekten gerçekten” anlamında bir kelime bulunmadığını açıklıyoruz. Bu, Allah’ın bir mübalağa sözcüğüdür ve belirtilen ayetin kelimeleri için bir örnek değildir.

Bu ayet, Hz. İsmail ve çocukları hakkında aşırılık bildiren ayetlerin en büyüğü, ayetin kalan kelimeleri için de aynı açıdan en üstünü olsaydı, Hz. İsmail çocuklarının şeref ve derece yönünden en büyüğü olduğuna şaşmazdık –

Biz bu ayetteki kelimelerin Tevrat’tan başkası için örnek olmadığını açıkladığımız zaman, onların itirazları da geçersiz olacaktır.

Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin Peygamberliklerine İşaret Edilen Yer

Bu konuda bir Tevrat ayetinin tefsiri şudur:

Allah Teâlâ Sina’da tecelli etti,  nuru Sair’den parladı, Faren dağlarından doğdu, Rabvâtu’l-kuddîsî onunla beraberdi.

Onlar biliyorlar ki, Saîr dağı, Aysoğulları’nın oturdukları Şerat dağıdır ve bunlar Hz. İsa’ya iman etmişlerdi. Hz. İsa’nın makamı da bu dağda idi. Yine onlar, Sina’nın Tur dağı olduğunu bilmelerine rağmen Faran’ın Mekke dağı olduğundan haberleri yoktu!

Bu peygamberlerin nübüvvet makamlarının bulunduğu bu üç  mekâna işarette akıllı kişilere gereken, onların sözlerine uyma emrini araştırmaktır.

Faran dağı hakkında Tevrat’ın açık kanıtına göre o Mekke dağıdır. Hz. İsmail babasından ayrıldığı zaman, Faran çölünde oturmuştu. Tevrat bunu, şu cümlesiyle dile getirir:

Hz. İsmail Faran çölünde yaşadı, annesi onu Mısır’lı bir kadınla evlendirdi.

Tevrat, Faran dağının İsmailoğulları’nın yurdu olduğunu da vurgulamıştır.

Daha önceki bir ayetinde peygamberliğin Faran dağında gerçekleşeceğine işaret eden Tevrat, bu peygamberliğin İsmailoğulları’na ait olması gerektiğine dikkat çeker. Zira Faran’ın sakinleri onlardır. Kesinlikle bilinmektedir ki, “bi’n-nübüvveti” kelimesi  Hz. İsmail’in oğlu Hz. Muhammed’e işaret etmektedir.

O, Hz. İsmail makamının bulunduğu Mekke’ye gönderilmiştir. Bu da kanıtlamaktadır ki, Faran Mekke dağlarının tâ kendisidir. Tevrat da, Hz. Muhammed’in peygamber olduğuna işaret etmiş ve bu yerde onu müjdelemiştir.

Yahudiler bilgisizlik ve anlayışsızlıklarından dolayı bu iki ayet arasını böyle tefsir etmekten hoşlanmazlar. Ayrıca sunulan iki fikri benimsemelerine rağmen cahilliklerinden dolayı sonucu inkâr etmişlerdir.

Tevrat onların görüş ve kavrayışlarının tükenmişliğine şahitlik etmektedir. Bu konuda bir Tevrat ayetinin tefsiri şudur:

Onlar, “görüş”lerini yitirmiş  bir millettir, kavrayışları da yoktur!.

Allah’ın Yahudileri Sevdiği Yolundaki İddialarım Geçersiz Kılma

Onlar, Allah Teâlâ’nın, yalnız kendi soylarını sevdiğini, peygamber ve salih kişileri aralarından seçtiğini iddia ederler.

Biz bunu tartışarak onlara:

Hz. Eyüb hakkında ne düşünüyorsunuz? Onun peygamberliğini kabul ediyor musunuz? diye sorduğumuzda, evet, diyorlar. Yine onlara, Hz. Eyüb, İsrailoğullarından mı? diye sorduğumuzda, hayır cevabını veriyorlar!

Bunun üzerine onlara:

İsrailoğulları’nın hepsi hakkında ne düşünüyorsunuz? Ben dokuz buçuk Yahudi kabilesini kastediyorum. Onlar Yeroboam b. Nebat’ı  saptırmışlardır. Yeroboam ise Hz. Süleyman’ın oğlu idi.  Onların önüne altından yapılmış iki koç heykeli koymuştu. İsrailoğullarından bir topluluk, o gün (Beşumerun) ünvanıyla anılan bütün vilâyet  ve beldelerindekiler  bu iki koç heykeline ibadet için toplandılar. İki kabile ve yarısı arasında savaş başladı. Onlar Hz. Süleyman ve oğluna Beyt-i Mukaddes’te iman etmişlerdi. Savaşlardan birinde beşyüz bin insan öldürülmüştü!

Dokuz buçuk Yahudi kavminden esirleriyle birlikte öldürülen bu insanlar için ne dersiniz? Allah onları seviyor muydu? Zira onlar İsrailoğullarındandı. Bu sualimize:

Hayır onlar kâfir idiler, diye cevap veriyorlar. Onlara yönelttiğimiz: Soyu açıkça belli olan ve dininize sonradan katılanla aranızda hiçbir fark bulunmadığını Tevrat açıkça bildirmiyor mu, sorusuna: Bilâkis evet! Çünkü Tevrat bunu şu şekilde bildirmiştir: Yabancı ile, sizden olan ve soyu açıkça bilinen Allah katında eşittir, diyorlar. Bir diğer Tevrat cümlesinin tefsiri de şudur: Din birdir, hüküm birdir, aranızda oturan garip de sizden birisidir.

Allah’ın aralarından çıkan sapıkları sevmeyerek başka milletlerden olan müminleri sevdiğini, peygamber ve evliyayı diğer soylardan seçtiğini kabule zorlarsak, Allah sevgisinin, yaratıkları arasından kendilerine özgü olduğu iddialarını inkâr etmiş olurlar!

Küfür ve Tahriflerinden Bir Nebze

Bir şeyi elde etmenin yolu, rezilliklerden uzaklaşarak aklıselimin çirkin gördüğünden kaçınmaktır. Bu ise bayağılıklara karşı doğru cevabı tercih demektir. Bu ve benzerlerini akıl reddeder. Makul ve meşru olan da buna karşı çıkmak demektir.

(Onların) devletlerinin yıkılması, otorite ve topluluklarının dağılması, uzun zaman azap çekmeleri hep bundandır. Buna rağmen her gün dualarında, Allah’ın çocukları ve sevgilileri olduklarını söylerler.

Günlük dualarında tekrarladıkları cümle şöyle tefsir edilmiştir:

“Ey Rabbımız! Zamanı bize sevdir.”

Bir başka duaları da şudur:

“Ey babamız! Ey kralımız, Ey Rabbimiz! Bizi dinine geri döndür. Allahım! Sen bizim babamız ve kurtarıcımızsın.

Senin peygamberinin izinde olanların hepsi ile senin cemaatinin düşmanları, evet hepsini deniz yuttu. Onlardan hiçbiri kalmadı!!

Kendilerini üzüm salkımına, diğer milletleri ise yüksek asma dallarını saran dikenli çitlere benzetiyorlar.

Bu akıllarının kıt, görüşlerinin bozuk oluşundandır. Zira gereken ilgiyi göstermek üzüm bağının verimliliği içindir. Etrafına yüksek dikenlerle çit yapılması da üzüm çubuklarını korumak içindir.

Diğer ümmetlerden ayrı olarak Yahudiler’i zararlı, aşağılanmış ve aşağılık kompleksi içerisinde görüyoruz. Bu da sözlerinin geçersizliğini gösterir.

Hz. Davud ailesinden birinin gelerek dua ile dudaklarını kıpırdattığında bütün milletlerin öleceğini, Yahudiler’den başka kimsenin kalmayacağını bekleyip duruyorlar!!

İddialarına göre bu “Beklenen” kişi kendilerine va’dedilen Mesih (Hz. İsa)’ten başkası değildir.

Peygamberler onlara, Hz. İsa dininin yüceliğine işaret eden, kendi milletinden zorbaların boyun eğmesinden, büyük bir neshi gerçekleştirdiğinden örnekler getirmişlerdi. (İşaya’nın  onun peygamberliği hakkındaki sözlerinden bazıları 178. dipnotta verilmiştir.)

Tevrat’ta şu sözler yer almaktadır: Kurtla kuzu birlikte otlayacaklar, arslan sığır gibi saman yiyecek, yılanınki ise toprak olacak. Mukaddes dağında zarar vermeyecekler ve helâk etmeyecekler, Rab diyor.

Bu misallerden bir şey anlamaksızın onu mücerret manaların dışında cisim gibi şekillendirmişlerdir. Böylece de, Mesih (İsa)’e gönderildiği sıralarda iman etmekten yüz çevirerek, arslanın saman yemesini beklemeye başlamışlardır. İşte tam bu sırada Mesih’in alâmeti gerçekleşecektir!

Yine inanmıyorlardı ki, beklenen bu Mesih geldiğinde onların esirlerini Kudüs’e toplayacak, bir devletleri olacak, kâinat yalnız onlara kalacak, ölüm, hayatlarından  uzun zaman çıkıp gidecek!

Yemlenme zamanını bilmek için önüne saman atmaları, ormanda aslanları izlemeleri de onların adalete uymayan diğer davranışlarıdır. Aynı şekilde onlar her yılın ilk on gününde şöyle dua ediyorlar: Ey Rabbimiz, babalarımızın İlâhı! Yeryüzünün bütün varlıklarını, her can taşıyanın şöyle söylemesi için tut:

Allah, İsrail’in Rabbi’dir. Bütün saldıranlara karşı onun ülkesi senin mülkündür.

Bu dualarında yine şöyle diyorlar:

Mülk Allah için olacak, bugünde Allah birdir.

Bu dua ile şunu kastediyorlar:

Mülk Allah’tan başkasının değil. Ancak devlet, ümmeti ve saflığıyla Yahudiler’in olunca bu gerçekleşecek!

Devlet, Yahudiler’in dışında devam ettikçe Allah, zikri geçen ümmetlerin adını şanını yok eder. Onlara göre Allah mülkünde tam tasarruf sahibi değildir, kudreti de  şüphelidir.

Bu sözün anlamı şudur:

Ey Allah’ım yeryüzündekileri mülk sahibi yap, hükümranlık Allah için olacak.

Bu yoldan ayrıldıklarım şu kendi sözlerinin tefsiri de açıkça anlatmaktadır:

Milletler niçin, “onların ilâhları nerede?” diyor. Yine bir sözleri şöyle tefsir edilmiştir:

Uykudan uyan, niçin uyuyorsun ya Rab, uyan!!!

Bütün bu hezeyan, küfür ve horlanmalar, sıkıntının şiddetinden, küçük görülmelerinden  ve esenlik beklentilerinden dolayı yaptıkları konuşmalardır!!! Bu durum onları can sıkıntısına ve temkinsizliğe düşürerek ancak kafa yapısı çarpık olanların hoş göreceği hezeyan ve zındıklığa doğru sürüklemiştir.

Allah’a karşı bu çirkin yakarışla sanki yiğitlik taslıyorlar. Sanki Allah’ın kendilerini övmesi için Allah’ı övüyorlar! Allah onları kendisi için koruyor. Sanki şan ve şöhretinden dolayı Allah’a yalvarıyorlardı!

Duada bu kelimeleri okuyanın vücudu âdeta titrer. Şüphe duymaz ki Allah katında onun sözünün bir değeri vardır. Yine dua eden kişi böylece Rabbine etki ederek onu harekete geçireceğine inanır! Gerçekte bütün bunlar, akılsızlıktan kaynaklanan cahillikler sebebiyle onlara acımamızı gerektirir. Aynı şekilde, Tevrat’ları Hz. Musa’nın yaşlılarla dağa çıktığını, kürsü olarak Allah’ı açıktan gördüğünü bildirmektedir!

İddialarına göre iki levha Allah’ın (hâşâ) eliyle (bi esbâi Elohim) yazılmıştır!

Allah’ı cisim şekline dönüştüren küfürleriyle, Müslümanlar’ın tevhide dayanan inançlarından pek çoğunun Yahudi bilginlerince düzeltildiğini saymaya kalkarsak kitap uzadıkça uzar!

Tefsir ve naklettikleri sözler öngörmediği hâlde Müslümanlığı inkâra götüren bu sözü güya kendilerince açıkladıklarını zannediyorlar!

Kendilerinde bulunan bu tür ayıplar sorulduğunda bunu inkârla saklamaya çalışırlar ve üzerlerine gelecek saldırıdan korkarak iftira  yoluna saparlar.

Bundan dolayı onlar Allah Teâlâ’nın “pişmanlık(!)”  duyduğunu ifade ederler. Hâlen ellerindeki Tevrat bunu yazmaktadır:

“Allah insanı yeryüzünde yarattığına pişman oldu ve bu ona zor geldi!” Mütercim, kelimeleri bozmuş ve bağnazlıkta dili gereğinden fazla zorlayarak haddi aşmıştır!

“Allah re’yinden (görüşünden) döndü!!” Bu yorum her ne kadar dile uygun değilse de, o aynı zamanda küfrün tâ kendisidir. Bundan da öte, onun savunduğu “beda” (gizlilikten sonra açıklık) “nesh”le çelişmiştir.

O Hz. Havva’yı muhatap alarak gelmemiştir cümlesi şöyle tefsir edilmiştir:

Kadınlar çocuklarını zorlukla doğuracaklar.

Aysab kelimesinin İbranca’da “zorluk” anlamına geldiğini açıklamıştık. Bu ayet onlara göre Nuh kavmi kıssasıyla ilgilidir. İddialarına göre Allah Teâlâ, Hz. Nuh kavminin küfür ve şirretlikte ileri gittiğini görünce insanoğlunu yarattığına pişman olmuş, bu ona sıkıntı vermiştir.

Onlar “Bülh”ü bilmiyorlardı. Bu sözü söyleyen kişinin, “onun Allah insanı yaratmadan önce kavminde meydana gelecekleri bilmiyordu” anlamına geldiğini,  Allah Nuh kavminin ne olacağını ve diğer noksanlıkları bilmiyordu, demesi gerekir. Allah onların iftiralarını uzaktır.

Yine onlara göre Allah Teâlâ Peygamber Şamûil’e şöyle buyurmuştur:

“Şaul, seni İsrailoğulları’na kral yaptığıma pişman oldum.” Tevrat’ın bir diğer yerinde  şöyle buyurulur:

“Allah, İsrailoğulları’nın idaresini Şaul’a verdiğine pişman oldu.” Yine aynı şekilde ellerindeki Tevrat’ta şöyle geçmektedir:

“Nuh gemiden çıkınca Allah için kurban kesilecek bir yer yapımına başladı. Karabin ona yaklaşarak şunları söyledi:

Allah, kutar’ın  kokusunu içine çekti ve bizzat kendine şöyle buyurdu: İnsanlardan dolayı yeryüzünün lânetini geri döndürmeyeceğim. Zira insanoğlunun zihni, kötülük üzerine odaklanmıştır. Daha önce yaptığım gibi, bütün hayvanların yok edilmesini tekrarlamayacağım!!” Biz, Hz. Musa’ya gönderilen Tevrat’ta bu küfürleri görmüyoruz. Yahudiler Tevrat’ı bozmaya kastediyor da demiyoruz. Gerçeğe en uygun olan ona uyulmasıdır! Biz şimdi Tevrat’ın değiştiriliş sebebinin içyüzünü açıklayacağız.

Tevrat’ın Değiştirilme Sebebinin Açıklanması

Onların âlimleri ve hahamları ellerindeki bu Tevrat’ın kesinlikle Hz. Musa’ya indirildiğine kendilerinin, yani âlim ve hahamların hiçbirinin inanmadığını bilirler. Çünkü Hz. Musa Tevrat’ı İsrailoğulları’ndan korumakla beraber aralarında yayamamış, ancak kendi aşireti Levioğulları’na teslim etmiştir. Bunun delili de Tevrat’ın şu cümlesidir:

Hz. Musa bu Tevrat’ı yazdı ve onu Levioğulları’ndan ileri gelenlere sundu.

Harunoğulları, Yahudiler’in hâkimleriydiler. İmamlık, Beytu’lMukaddes ve sultan çevresindeki görevler onlara verilmişti.

Hz. Musa, İsrailoğulları’na Tevrat’tan ancak yarım sure öğretebilmişti. Bu sureye “Haezino” denir. O, Hz. Musa’nın İsrailoğulları’na öğrettiği şu suredir:

Hz. Musa bu sureyi yazmış ve İsrailoğulları’na öğretmiştir. Allah bu surede Hz. Musa’ya şöyle buyurmuştu:

Bu sure, benim için İsrailoğulları’na bir şahit olur. O, çocuklarının dilinden düşmesin! Kısaca bu sure, huylarını yermeyi kapsamaktadır. Zira onlar Tevrat’ın düsturlarına karşı geleceklerdir. Allah’ın hoşnutsuzluğu bundan sonra ortaya çıkacak, yurtları tahrip olacak, şehirleri de böyle dağılacaktır.

Bu sure, haklarında söylenenlerin doğruluğuna sanki şahitlik ediyormuş gibi ağızlarında dolaşıp durmaktadır. Sanki o ayetler  “çocuklarının dilinden düşmesin” emriyle onların başka sureleri unutacaklarını Allah’ın bildiğine işaret etmektedir.

Yine bu sure, Hz. Musa’nın İsrailoğulları’na Tevrat’tan ancak bu sureyi öğrettiğine de işaret etmektedir. Tevrat’ın kalan kısmına gelince, onu Harunoğulları’na öğreterek başkalarından korumuştur.

Hârûnîler’in bütün imamları Tevrat’ı biliyor, çoğunu da ezberliyorlardı. Ancak Buhtu’n-Nasr  Beyt-i Mukeddes’in fethedildiği gün bir anda onları kılıçtan geçirmişti.

Tevrat’ın korunması farz da değil, sünnet de değildi. Bununla beraber her bir Hârûnî Tevrat’tan bir bölüm koruyordu!

Azrâ mabetlerinin yerle bir edildiğini, devletlerinin yıkıldığını, topluluklarının dağıldığını, kitaplarının ortadan kaldırıldığını görünce, hem Tevrat’ın korunan bölümlerini, hem de kâhinlerin korumasında olan Tevrat’ı yalanla süsleyerek bir araya toplamıştır!

Bundan dolayı işte o Azrâ’ya aşırı derecede saygı gösterdiler. Zannettiler ki, nur, şimdiye kadar onun Irak vâdilerindeki kabrinden fışkırıyor. Zira o, dinlerini koruyan bir kitap meydana getirmişti!

İşte ellerindeki bu Tevrat gerçekte Azrâ’nın Kitabı’dır, Allah’ın değil!!

Bu, şunu da göstermektedir: Tevrat’ın bu bölümlerini toplayan adam İlâhî sıfatlar konusunda cahildir. Bundan dolayı Allah’a akrabalık iddiasında bulunarak onu cisimlendirmiştir! Yine o, Allah’a geçmişte  yaptıklarından dolayı pişmanlık vb. duyduğunu yakıştırmıştır! Bunlardan ayrı olarak yorumlarının geçersizliğine, aşırı bağnazlığına, sorumluluğunun büyüklüğüne şu ayet tefsiri için söyledikleri de işaret etmektedir:

“Yeryüzü meyvelerinin ilki rabbin evine, Beytullah’ına taşınır; oğlak annesinin sütü ile pişirilmez”.

Bundan maksat, üzerlerine Hac farz kılındıktan sonra, hac için Kudüs’e gittiklerinde, yanlarında, mahsul ve koyunlarının ilklerini götürmeleridir; çünkü onlara bundan önce, koyun ve ineklerin yavrularının yedi gün annelerinin yanında kalmaları farz kılınmıştır.  Sekizinci ve daha sonraki günden itibaren bu hayvanların Allah için kurban edilmeleri doğru olur. Azra “Oğlak annesinin sütü ile pişirilmez.” âyetini ele alarak onların koyun ve inek yavrularının ilk doğanlarını uzun müddet annelerinin yanında bekletmede aşırı davranmadıklarına işaret etmiştir.  Halbuki onlar bunun aksine, doğumlarının üzerinden yedi gün geçen yavrularını Beyt-i Makdis’e Hac ettiklerinde kurban için yanlarında götürürlerdi. Bu âyeti tercüme eden ve mânâlarını açıklayan budala bazı bilginler zannettiler ki âyette geçen “Gereği gibi pişirme” (tebşîl) tabiriyle Allah, mutfak tenceresindeki pişirmeyi kastetmiştir. Eğer bu yorumlarında sadık iseler, o takdirde pişirmenin haram oluşu, yemenin haramlılığını gerektirmezdi; çünkü Allah yenilmesini haram kılsaydı bunu yasaklamasına bir engel yoktu.  Sütle karışık diğer etleri yemeyi haram kılmalarına varıncaya kadar lafzın yorumunda yaptıkları bu hata onlara yeter. Bu husus, müfessirlerin ve nakilcilerin cahilliklerine, Allah-u Teâlâ’ya yalan isnatlarına ve kendi mensuplarına et yeme konusunda sert davranmalarına delil olmuştur.

“Tebşîr’in anlamıyla ilgili kanıta  gelince, o büluğa erme (ergenlik) yani olgunluktur (Ayrıca ‘pişme’ anlamına gelir). Bu da, şâkilerin başkanının, hapiste iken rüyasını kendisine açıkladığında Hz. Yûsuf’a söylediği sözdür:

Asma çabuğunda üç salkım vardır. Sanki çubuklar meyve vermiş, ışığı yükselmiştir. Salkımlar olgunlaşarak üzüm hâlini almıştır.

“Hebşîlu” terimi “olgunluk” anlamına gelir. O da “ergenlik” demektir.

Akıllı kişi bu grubun bütün terminolojisine, sapıklık ve küfürden ibaret ilimlerle ilgili görüşlerine katılmak zorunda değildir.

Devlet bir başka millet tarafından yıkılarak ele geçirilirse, geçmişe ait haberler tamamen yok olur. Eski eserlerin izleri silinir. Onlara vâkıf olmak zorlaşır. Zira herhangi bir devletin zevali ancak bir milletin tamamen yok olmasıyla gerçekleşir. Yağmalamalar, çatışmalar, şehirlerin yıkılması ve yakılması ardarda gelir. Bu ilimler cahillikten dolayı öğrenilemez hâle gelinceye  kadar da devam eder gider.

Milletin geçmişi eskilere gittikçe,  zaptetmek isteyenler o ülke üzerinde çekiştikçe çoğu eserler yok olmaktan kurtulamaz!

Şüphesiz bu grup, pay bakımından sözünü ettiğimiz grupların en büyüğüdür. Zira o, zaman bakımından milletlerin en eskisidir. Burası Kenan, Bâbil, İran, Yunan,  Hristiyan ve Müslümanlar’ın medeniyetler kurduğu bir ülkedir.

Müslümanlar hariç, bu milletlerin hepsi ele geçirdikleri ülkelerin kitaplarını yakma, şehirlerini yoketme konusunda çok aşırı davranarak âdeta bu yerlerin kökünü kazımışlardır!

İslâm, İran garantisindeki Yahudilerle karşılaştığında onların şehir ve ordusundan hiçbir şey yoktu; ancak Yahudileşmiş Hayber Arapları hâriç…

Yahudiler’e karşı bu ülkelerden daha çok, onların âsi kralları şiddet uygulamışlardır. Ehab, Ahziya, Emsiya, Yehoram ve Yerbeam b. Nebat bunlardan sadece bir kaçıdır. İsrail krallarından başkalarına gelince, onlar peygamberleri öldürmüş, bu noktada çok aşırı davranarak putlara tapmaya yöneltmişlerdir. Yine bunlar beldelerindeki putlara nasıl ibadet edileceğini öğretmek ve onları yüceltmek için görevliler getirtmişlerdir! Bunu gerçekleştirmek için de büyük havra ve puthaneler yapmışlardır. Krallar ve İsrailoğulları’nın ileri gelenleri ibadet etmek için bu binalarda beklemişler, Tevrat ve din hükümlerini yüzyıllarca terketmişlerdir.

Krallarınca   dinleri üzerinde uygulanan tevatür işte budur.

Önderlerini öldürmeleri, kitaplarını yakmaları, dinlerine sahip çıkanlara engel olmaları hakkında ne düşünüyorsunuz?

İranlılar onların çoğunu sünnetten menederek bu grubun bildiği en büyük duaları okutmuyorlardı! Bu, kendi beldeleri Kenan’dan başka yerlerin harap ve milletlerin yok olması için bir duadır!

Yahudiler, İranlılar’ın kendilerini ciddi şekilde duadan menettiklerini görünce, dualarına  bazı bölümler karıştırarak yeni dualar ortaya koydular ve bu duaya “el-Hazzâne” adını vererek çeşitli makamlarla okudular. Ayrıca dua vakitlerinde dua okumak için bir araya gelmeye başladılar.

“Hazzâne” ile “salât” (dua) arasındaki fark şudur: Salât makamsızdır, namaz kılan duayı yalnız başına okur, başkası eşlik etmez. Hazzâne’ye gelince, sesli ve makamla okumak için bir grup ona eşlik eder. İranlılar bunu hoş karşılamayarak Yahudiler’i ayıplamışlardır. Yahudiler’in bazen seremoni yaptığını, bazen da ağladıklarını zannederek onları kendi hâllerine bırakmışlardır.

Şaşılacak nokta şudur: İslâm, diğer din mensuplarına hayat garantisi verdiğinde dualarına karışmamıştır. Yahudiler’in neşeli günlerinde, belli zamanlarda ve bayramlarda hoş görülen geleneklerinden olan “Hazzâne”leri de böylece o statüyü kazanmıştır. Yahudiler “Hazzâne” sayesinde duaya ihtiyaç duymuyorlardı. Böylece “Hazzâne”, zorlamaksızın onları duadan vazgeçirmiş oluyordu.

Yahudilerin İslâm Hakkındaki İnançları

İddialarına göre şerefi yüce Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem devlet sahibi olacağına işaret eden rüyaları kesinlikle görmüştü. O, Hz. Hatice adına ticaret için Şam’a gittiğinde orada Yahudi alimleriyle bir araya gelmişti. Hz. Muhammed rüyalarına onlara anlattı. Bu rüyalar üzerine; devlet sahibinin o olduğunu öğrendiklerinde onunla sohbete başladılar. Abdullah b. Selâm  Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’e bir müddet Tevrat ilimleri ve fıkhından bazı pasajlar okudu.

Öyle bir zanna kapıldılar ki Kur’an’daki mucizevî fesahati Abdullah b. Selâm’ın telifine nispet edecek derecede haddi aştılar. Abdullah b. Selâm kendi iddialarınca, müslümanların çocuklarını ‘mümzirîn’ saymak için, evlenme hukukunda, kadının üçüncü talâktan (kesin bir şekilde boşandıktan) sonra bir başkasıyla evlenmedikçe helâl olmayacağını tespit etti.

‘Mümzirîm’ kelimesi ‘memzir’ kelimesinin çoğuludur. Memzir, zina sonucu doğan çocuk demektir. Zira kendi dinlerine göre şayet erkek, eski karısı bir başka erkekle evlendikten sonra (eski karısına tekrar) dönecek olursa doğacak çocuklar ‘zina çocuğu’ sayılırdı.

Nesih, akıllarındaki anlayışa uymayınca, güya Müslüman çocuklarını da “mümzirîm” saymak için, Abdullah b. Selâm’m nikah  konusundaki hükmüne yöneldiler!!

Onhrın insanı daha da hayrete düşürecek hâlleri, bekledikleri kurtarıcıyı, Hz. Davud’u iki sebepten dolayı ‘memzir’ saymalarıdır.

Davud b. Beşay b. Abid ve babası hakkında şüpheleri yok. Yahûza kabilesinden olan bu Âbid’e “Buaz”, Moaboğulları’ndan olan annesine de “Ravusu’l-muâbiye” denir. Tevrat ve bu hikâyede geçtiği üzere Moab, onlara mensuptur. Bozgunculuklarından dolayı Allah Lut kavmini yokettiğinde yalnız iki kızı ile o kurtulmuş, yeryüzü nesil itibariyle öncekilerden temizlenmişti. Büyük kız küçüğüne şöyle der:

Babamız gerçekten yaşlanmıştır. Yeryüzünde hiçbir insan kalmayacaktır. Herkesin başına ne gelirse bize de gelecektir. Gel, babamıza şarap içirelim, babamızdan nesil almak için onunla yatalım!!

İddialarına göre iki kız kardeş bunu yapmışlardır. Allah onlara lânet etsin!  Onlar sarhoş oluncaya kadar bu Peygambere şarap içirirler. Peygamber kızlarını tanıyamaz hâle gelince iki kızıyla cinsel ilişkiye girişir. O artık onları tanıyamaz hâle gelmiştir!

O iki kızdan biri, “Moab” adını verdiği bir çocuk doğurur… Onu babasından dünyaya getirmiştir. İkinci kızı da, adını “Bin Ammi” koyduğu bir erkek çocuk doğurur, ondan hemen önce…

Yahudiler’e göre bu iki çocuk zorunlu olarak “mümzirîm” dir. Zira onlar bir baba ve iki kızından olmuştur!!

Eğer bunu inkâr ederlerse, o takdirde Tevrat hiç nazil olmamış demektir. Onların buna uyması gerekir. Yine onlara göre Hz. İbrahim, hanımından dolayı Mısırlılar’ın öldürmesinden korktuğu için evliliğini gizlemiş, “bu kadın kız kardeşimdir” demişti. Hz. İbrahim bunu bilerek söyleseydi bunda zanlarma göre bir çıkış bulunmazdı.

Bu o zamanda meşru olan kız kardeşle evlenmenin yasaklığına bir delildir. Kendi kızı ile evlenmeye ne diyorsun!! O, hiç caiz olmadığı gibi, Hz. Adem zamanında da caiz değildi! Hz. Lut’a ait olan bu hikâye, Yahudiler’in  şimdiki Tevrat’larında da mevcuttur. Bile bile bunu inkâra güç yetiremezler. Bu konuda onlara gereken, Hz. Lut’a mensup iki çocuğun mümzîrîm olduğu için gayr-i meşru doğumlarım kabul etmektir.

Ravus Moab’ın çocuğu ise, bu takdirde o, Hz. Davud’un ve beklenen Mesih’in dedesidir.

Bununla beraber o ikisini iftira attıkları “asıl nesirden saymışlardır. Hayal bile edilemeyecek şekilde, yüz yaşındaki bir ihtiyara, kızlarını tanıyamayacak derecede sarhoş oluncaya kadar içki içirerek, iki kızından biriyle zina iftirasında bulundular! Allah onları kahretsin, nasıl da iftira atıyorlar! Bu konuda kendi kitapları şöyle diyor:

“O, kızı ile yatıp-kalktığının farkına varmadı”. Rezilliğin bu kadarını bilmeyen kişinin söyleyeceği işte budur. Zira ileri yaştaki kişinin bir kadını hamile bırakması imkânsızdır! Üstelik sarhoşluktan dolayı onun cinselliği de kaybolmuştur.

Bunun imkânsızlığını şu nokta da kuvvetlendirir. Zannediyorlar ki, onun küçük kızı bunu ikinci gecede yaptı, yapmaya da devam etti! Yaşlı bir ihtiyardan iki gece üst üste aynı şekilde cinsel ilişkiye girişmek beklenemez! Ancak Amon ve Moaboğulları’yla İsrailler arasında süregelen düşmanlık, onlar hakkındaki yüz kızartan bu hâlin ortaya çıkmasına sebep olmuştur.

Hz. Musa İmamet’i Hârûnîler’e vermiştir. Tâlût idareyi ele alınca zina olayı Hârûnîler’e ağır gelmiştir. Tâlut da onlardan büyük bir kitleyi kılıçtan geçirmiştir. Sonra yönetim Hz. Davud’a geçmiş, idareciliği şiddetle arzu eden Hârûnîler de uzun bir süre bu görevi yürütmüşlerdir.

Azra kendine bir pay çıkarmak için Fars kralına hizmet etmiş, Beyt-i Mukaddes binasına yönelerek bugünkü Tevrat’ı hazırlamıştır.

Hârûnîler, Hz. Davud’un ikinci kere idareye geri gelmesini çirkin görünce, Hz. Davud’un soyunu ayıplayan iki bölümü Tevrat’a eklemişlerdir:

1-            Hz. Lut’un kızlarıyla ilgili serüveni

2-            Şamar hikâyesi. (İleride anlatılacaktır).

Hayatıma yemin olsun ki, onlar gayesine ulaşmıştır. Onların Beyt-i Mukaddes’teki ikinci devletleri Dâvûdiler’in tasarrufunda değildi, üstelik kralları Hârûnîler’dendi!

Bu Azra zannedildiği gibi Uzeyr değildir. Zira Uzeyr “el-Âzâr”ın İbrancalaşmış şeklidir.

İzra’ya gelince, bu kelimenin tamamen Arapçalaşmış yapısından bir şey değişmemiştir O, harf ve hareke bakımından hafif bir isimdir. İzrâ ise onlara göre bir peygamber değildir. Ancak onu İzrâhûfîr diye isimlendirmişlerdir ki nesheden demektir.

Yine aynı şekilde Tevrat’ta Yahûza b. Yâkub’la ilgili bundan ilginç bir hikâye daha vardır. Güya o, büyük oğlunu Şâmâr  adındaki bir kadınla evlendirmiştir.

O eşiyle ters ilişkiye giriyordu. Allah bu davranışına kızmış onu öldürerek diğer oğluyla evlendirmiştir. Onunla cinsel ilişkiye girdiğinde de menisi boşa  dökülmüştür. Zira doğacak ilk çocuğun kardeş ismiyle çağrılacağını bildiği için böyle yapmıştı. Bu şekildeki davranışından dolayı Allah onu çirkin görerek aynı şekilde öldürmüştü. Yahûza, oğlu Şilo’yu büyümek üzere bu kadının ailesine katılmasını, iki kardeşine isabet edenden sakınarak oğluna akıllı olmasını emretmişti.

Kadın babasının evinde oturur. Yahûza’nın eşi de sonra ölür. Koyunlarım kırpmak için Semnâs denilen yere çıkar. Sâmâr, Semnâs’taki kayınpederine gitmesini söyleyince, zina elbisesi giyerek yüksek bir tepede yolunu gözlemeye başlar. O kadın Yahuza’nın davranışlarını bildiğinden Yahuza cinsel ilişkide bulunmak ister. O da ücretini hemen isteyince bir oğlak sözü verir. Karşılığında da asâ ve mührünü rehin bırakarak cinsel ilişkiye girişir. Bu ilişkiden Bifarıs ve Zarih olur. Faris’in soyundan gelen Bûaz, Moab’ın neslinden olan Berus’la evlidir. Davud da onun oğlundan olur.

Bu hikâyede neshi gerektiren bir incelik vardır. Yahûza zinayı duyurunca kadının yakılmasına fetva verir. Kadın ona mühür ve asâsını geri gönderir ve şöyle der:

Bu ikisi Rab’dandır, ben hamileyim. Bu söz üzerine o:

Bu konuda benden doğrusun; özür diliyorum. Bunu kimse bilmez, tekrar etmez, der.

Bu olay o zamanki din anlayışına göre zina yapanların yakılması gerektiğini gösterir! Tevrat bunun neshini gerekli görerek, recm (taşlatarak öldürme” edilmelerini emretmiştir. Tevrat’ta küfür ve zinanın peygamberlik ocağına  yaklaştırılarak Hz. Lut’a bile bulaştırılmaya çalışıldığı görülmektedir.

Onlara göre bütün bunlar, kendi kitaplarının metinlerindendir. O bakımdan bunu, Hz. Davud, Hz. Süleyman ve beklenen Mesih için soykütüğü kabul ediyorlar. Sonra Müslümanlar’a bakarak bu ünvana beklenen Mehdi’den çok daha fazla hak kazandıklarını söylüyorlar. Bu sözdeki yalanları açık-seçik ortadadır. Zaten biz buna inanmamıştık.

Kur’an’ın icazını reddetmelerine gelince, fasihler için ondan daha şaşılacak bir şey yoktur. Zira Arapça’da, güzel konuşanla, konuşma özürlüsü arasındaki farkı bilmiyorlardı. Üstelik Müslümanlar arasında uzun müddet kalmış olmalarına rağmen        

Aynı şekilde şu da Müslümanlar’a olan itirazlarından biridir: Bazısı bazısı ile çelişki içeren kitabın Allah’a nisbet edilmesi nasıl mümkün olur? Bununla, kitabın bir kısmı bazısını nesheder demek istiyorlar. Biz onlara deriz ki:

Buna izin vermenin güzelliğini bu kitabın  başında anlatmıştık. Siz şaşırarak onu çirkin gördünüz. Hâlbuki kendi kitabınızda da bunun benzeri vardır! Gerçeği inkâr ederlerse işte cevabımız:

Cumartesi  için ne diyorsunuz, o ikisinden hangisi, Cumartesi mi, yoksa Büyük Oruç  mu size daha önce farz kılınmıştır?

Cumartesi daha önce, diye cevap veriyorlar. Şayet “Oruç öncedir” derlerse, onları yalanlarız. Zaten Cumartesi, bıldırcın eti verilmezden önce üzerlerine farz kılınmıştı. Büyük Oruç ise, İki Levha’nın indirilişinden, isyan ve buzağıya tapmalarından sonra farz kılınmıştı. Bugüne ait günahlarının cezası kaldırılınca o günün oruç ve yüceliği üzerlerine farz kılınmış oldu.

Cumartesi daha önce, diye ısrar ederlerse işte cevabımız: Cumartesi hakkında ne diyorsunuz? Size o günde dinlenme, çağrı ve çalışma yasağı farz kılındı mı, kılınmadı mı?

Evet, cevabını veriyorlar. Bunun üzerine diyoruz ki:

Orucunuz Cumartesiden sonra farz kılınmıştı. Cumartesi ve Büyük Oruç birleştiği hâlde aynı günde orucu niçin farz kıldınız? Bilindiği gibi bu orucunuzun birçok zorlukları vardır. Bütün gün ayakta kalmak bunlardan sadece biridir. Bu durum Cumartesi farzını ortadan kaldırmaz mı?

Allah Rasulü Efendimiz Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem bu oruca gereken saygıyı göstermişken aralarında onun (sallallâhü aleyhi ve sellem) yalnız iki ismi vardır:

1-            Düşük, değersiz.

2-            Mecnun, deli,

Allah, melekler ve bütün insanların lâneti onlara olsun!

Kur’an-ı Kerim’e kendi aralarında “Kâlûn” dediler. Bu, kendi dillerinde “kötü ateş” anlamına gelmektedir. Bu sözle sanki Müslümanların özürlü olduklarını kastediyorlardı!

Bu ve benzeri sözlerle imanlı kişilere en büyük düşmanlığı yapmış oluyorlardı. Allah onlara nasıl lânet etmesin?!  Lânet yağdıranların lâneti onlara nasıl ulaşmasın?!!

Bazı Skandallarının Açıklanması

Kendi dinlerine göre skandallarından biri “ “el-Yetâmâ ve’l-hâlûs” hikâyesinde şu emredildiği şekilde geçmektedir:

İki kardeş aynı yerde yaşarken biri çocuk bırakmaksızın ölürse ölenin karısı yabancı ile evlenemez. Ancak kayınbiraderiyle evlenebilir! Doğan ilk çocuk da ölen kardeşin adıyla anılır! Eğer bu kadın kayınbiraderi kadınla evlenmek istemezse kadın şikayet ederek oradan ayrılır. Bölgenin en yaşlısına gelerek şöyle der:

“Kayınbiraderim İsrail’de kardeşinin adını devam ettirmek istemediği için benimle evlenmedi!!”

Hakim oraya gelir ve ayakta durmasını emrederek şöyle der: “Onunla evlenmek istemedin ha!”

Bunun üzerine kadın erkeğin ayakkabısını çıkarır, elinde sıkıca tutarak adamın yüzüne tükürür ve şöyle bağırır:

“Kardeşinin yuvasını yapmayan adamın hâli işte böyledir!” Bundan sonra onun adı “ayakkabısı çıkarılan” diye çağrılır. Evi de, “ayakkabısı çıkarılmış ev” diye anılır. İşte bütün bu hususlar Tevrat’ta onlara farz kılınmıştır!!

Bunda erkeği, ölen kardeşinin karısını nikâhlamaya zorlayan bir hikmet vardır. Zira o, kadının hâlkın toplandığı yerde şikayetinin farz olduğunu bilseydi bu olay o kadınla evlenmesini sağlardı!

Utanma duygusu böyle davranmasına yasak getirmeseydi, belki o geldiğinde şöyle demekten utanacaktı:

“Onunla evlenmek istemezdim”. Bu da onu utandırmazsa belki ayakkabısı çıkarılarak şerefine hareket edilmekten utanırdı. Bir kadın tarafından ayakkabısının çıkarılması yüzüne tükürülmesi, ona uğursuz ve şahsiyetsiz diye bağırılması…

Adam bunları da küçümserse, kendisine bir lâkap takılmasından çekinir. Bu ünvan, o öldükten sonra utanma duygusu, adının kötülüğü vb. olarak kendisiyle aile fertleri üzerinde devam eder gider! Bu durumda o, evlenmek zorunda kalır.

Bütün bunlardan da rahatsız olmuyorsa din onları birbirinden ayırır. Zaten Tevrat’ta da bundan başkası yazılı değildir.

Bu olay üzerine fakihler detaylı açıklamalarda bulunmuşlardır. Bu açıklamalarda onların ayıplamaları ve skandalları vardır. Şöyle ki: Kadın, ölen kocasının kardeşiyle evlenmek istemezse erkek bundan vazgeçmesi için zorlanır. Sonra kadın zorla hahamlardan oluşan hakimler huzuruna çıkarılır ve şöyle demesi emredilir:

“Kardeşim İsrail’de kendi kardeşinin adını sürdürmek istemediği için benimle evlenmiyor!” Ayrıca onu yalan söylemeğe de mecbur ederler. Zira adam istedi fakat o kadın engel oldu. Kadında çekinme, erkekte irade mevcuttu.

Bu sözleri ona telkin ettiklerinde kadına yalan söylemesinden ayrı, erkeğin yanma gelerek ayakta şöyle demesini de emrederler: “Onunla evlenmek istemedim!”

Belki dileği de bu idi. Ancak bu durumda onun yalan söylemesini istemişlerdir!

Kadının küçümseyerek yüze tükürmesine gelince bu, terbiyesizliğin son haddidir. Zira karşısındakilere söylediği yalanla yetinmeyerek fazladan onu yalan söylemeğe mecbur etmişlerdir. Öyle ki, işlemediği bir suçtan dolayı ona cezayı lâyık görmüşlerdir. Böylece, şairin şu beytinde dile getirdiği gibi olmuşlardır:

Bir suç ki, kavmin terbiyesizleri onu işler Cezası da işlemeyenin üzerinde kalır.

Yükümlülüklerinin Artırılmasındaki Sebep Yahudiler’in kendi yükümlülüklerini arttırma sebepleri:

İlki fakihleri açısından. Onlara “hahamlar” denir. Bu kelimeyi “hükema” şeklinde tefsir ederler.

Yahudiler’in eski dönemlerde fakihlerine “hükema” (hakimler) adını verirlerdi. Onların, Roma, Yunan, İran Bâbil devirlerinde Şam ve Medain’de okulları ve binlerce fıkıh bilgini vardı. Bu din bilginleri iki kitabın yazılması hususunda anlaştılar:

1-Mişna, 2-Talmud

Mişna, 800 yapraklı küçük bir kitaptır. Talmud büyük bir kitaptır. Aşağı yukarı bir katır yükünün yarısı hacmindedir. Fakihler Talmud’u nesiller boyu yazmışlardır.  O sadece bir neslin eseri değildir. Sonra gelenler bu yazılanlara bir takım eklemeler yapmışlardır. Bu sonraki ilavelerde ilk yazılanları bozan onlarla çelişen şeyler var.

Ona ilaveden vazgeçmedikleri takdirde açık bir hata ve düzeltilemeyecek bir çelişkiye düşeceklerini anladılar. Bundan dolayı ilaveyi kestiler fakihlerin de ona bir ekleme yapmasını yasakladılar. Yazılanlar da o miktarda kaldı.

İmamları bu iki kitapta yabancılarla yani Yahudi olmayanlarla birlikte yemek yemeği yasaklamışlardı!

Yine imamları kendi dinlerinden olmayanların kestiği etleri yemelerini de yasaklamıştı. Zira onlar başka milletlerle birarada yaşadıkları sürece yani zillet ve kölelikte kalmak suretiyle dinlerinin devam etmeyeceğini anlamışlardı. Ancak kendi milletlerinden olmayanlarla birarada yaşamak, başkalarıyla evlenmek ve başkalarının kestiği etleri yemek. Bunları haram kılanlarsa başka…Kendi uydurdukları bir delil bulunmaksızın bu konuda aşırı gitmeleri mümkün değildir. Ancak Allah’a iftira etmeleri hariç…

Tevrat, onlara başka milletten olanlarla evlenmelerini, bu hanımların Allah’a küfür ve putlara ibadet konusunda hassas davranmayacakları korkusundan dolayı haram kılmıştır! Tevrat putlar adına kesilen hayvanların etinden yemeği onlara haram kılmıştır. Zira o hayvan, Allah’tan başkası adına boğazlanmıştır.

Kurban olarak boğazlanmayan hayvanlara gelince, Tevrat onun haramlığı konusunda bir şey söylemiyor, aksine başka milletler tarafından boğazlanan hayvanın yenilmesinde bir sakınca görmüyordu! Nitekim Cenab-ı Hak, Hz. Musa’ya Ben-i Ays topraklarından geçtikleri sırada şöyle buyurmuştu:

“Onların hayvanlarına saldırmayın. Onlardan gümüş karşılığında yiyecekler alarak  yiyor, satın alarak içiyorsunuz!”

Tevrat, diğer milletlerin Yahudiler için hazırladıkları yiyeceklerin yenilmesinde bir sakınca bulunmadığını açıklamıştı. Onlar Aysoğullarının da putlara taptıklarını ve küfür içinde olduklarını biliyorlardı.

Müslümanlar her zaman bu konumun altında olmazlar, yani kendileriyle Aysoğuları denk olamaz. Yahudiler, Müslümanlar’ın yediklerinden yemek suretiyle putlara tapmayarak Allah’a inanan bu insanları üstün tutmak durumundadırlar. Nitekim Hz. Musa da putlara tapanlarla evlenmeği ve putlar adına kesilen hayvanları yemeği kendi dinindekilere yasaklamıştı. Biz kurbanlık bir hayvanı put adına kesen hiçbir Müslüman tanımıyoruz!

Onlara ne oluyor da Müslümanlar’ın kestikleri kurbanlardan yemiyorlar? Bundan da öte, Şam ve Arap ülkeleri dışında yaşayanlara, ne oluyor ki, Müslümanlar’ın elinden süt, tatlı, peynir ve diğer yiyecekleri yemiyorlar?!

Tevrat bize tırnaklı hayvan etini yemeği haram kılmıştır, derlerse işte cevabımız:

Gerçekte tırnaklı hayvan, aslanın, kurdun veya pençeli hayvanlardan birinin avladığı kurbandır. Bunun delili de Tevrat’ın şu cümlesidir:

“Çölde köpeklere terkedilmiş kurban etini yemeyin.” Önderleri kendi üzerlerine diğer milletlerin yiyeceklerinin haramlığını konuşmaksızın Tevrat’a baktıklarında  puta tapanların yiyeceklerinin haramlığını ve onlarla karışmayı bizzat Tevrat’ın açıkladığını göreceklerdir.

Tevrat, puta tapanlarla evlenmek suretiyle Yahudiler’in karışacağından korkarak bunu haram kılmıştır. Onların dinlerine girerek putlarına ibadet edecekleri korkusuyla evlenmeyi yasaklayan yine Tevrat olmuştur.

Bütün bunları Tevrat’ta açık şekilde okumalarına rağmen, “Hayvan Boğazlama İlmi” ismini verdikleri uydurma bir kitap ortaya koydular.

Bu kitapta bizzat uğraştıkları ve sıkıntıya düştükleri yükü ağırlaştırarak yazıya dökmüşlerdir. İşte bundan dolayı, iyice şişinceye kadar hayvanın akciğerine hava üfleyerek başladılar kontrol etmeye      Hava bir delikten çıkıyor mu, çıkmıyor mu? Hava delikten çıkıyorsa onu yasakladılar!! Akciğerin yan tarafı diğer yüzüne yapışmışsa o hayvanın etini yemediler!! Yine aynı şekilde, kurbanın karnına el sokarak parmakla araştırma yapılmasını istediler! Hayvanın yüreği sırt veya yan taraflarından birine yapışıksa, bunu da kıl gibi ince bir damar sağlamışsa o hayvanı haram  sayarak yemediler! “Tarîfâ” adını verdikleri bu hayvanın  pis olduğunu böylece gösterdiler.

Bu tür bir isimlendirme, onların haddi aşmalarıdır. Tarîfâ lügatte “bazı yabanî hayvanlar tarafından parçalanmış” anlamına gelmektedir. Bunun kanıtı da, Hz. Yûsuf’un kanla kirlenmiş gömleğini babası Hz. Yâkub’a getirdiklerinde söylediği şu sözdür:

“Onu düşündü ve dedi: Bu benim oğlumun gömleğidir. Vahşi bir alçak onu yemiş, Yusuf’umu paramparça etmiş.”

“Tarûfu tûrâf-ı Yûsuf” cümlesi Hz. Yûsuf’un parçalanmak suretiyle ortaya atılmasıdır. Burada geçen “tarîfâ” parçalanan avın tâ kendisidir.

Bir delil de onun şu sözüdür:

“Çöldeki parçalanmış ‘avı’ yemeyin.” Çölde parçalanmış ‘av’ bulunmaz; zaten buna da şaşmamak gerekir! Av yenilmesindeki bu uygulama, ancak çölde oturan göçebe insanlardan kalmış bir yasaktır.

Onlar çöl ve sahralarda kırk yıldan fazla oturmuşlardır. Bu esnada “men” (kudret helvası)’den başka yiyecek bulamıyorlardı. Et yeme iştahları  kabarınca Hz. Musa onlara “selva” (bıldırcın) getirmişti. O, (sümânî) bıldırcına benzer küçük bir kuştur. Etinin yenilmesi katı kalpleri yumuşatır, kibir-gurur, gam-kederi  giderir!

İşte bu kuş, dolunun kırlangıç kuşunu öldürmesi gibi, gök gürlemesini duyduğunda hemen ölür.

Allah bu kuşlara, yağmur ve gök gürültüsünün olmadığı, yağmurla gök gürültüsü son buluncaya kadar Okyanus Adaları’nda yaşamalarını ilham etmiştir.

Allah, katı kalpleri yumuşatma  özelliği taşıyan bu kuşun etinden faydalanılması için onu bir taraftan diğer tarafa yönlendirmiştir.

Ete karşı olan aşırı düşkünlükleri bundan önce onları ölü ve av eti yemekten alıkoymayacak derecede artmıştı. Ancak Tevrat’ın bunu haram olarak bildirilmesi hariç… Av anlamına gelen “tarîfâ” yı yorumlarken iştahtan dolayı sınırı aştıkları da bir gerçektir.

Fakihlerine gelince; kendi aralarında hayvanın akciğer ve yüreğiyle ilgili hurafe ve saçma-sapanlıklar üzeıinde çekişerek şöyle diyorlardı: Kurbanlardan bu özellikleri taşıyanı “dahyân” dır. Bu kelime “tâhir” şeklinde tefsir edilir. Şartları taşımayan “tarîfâ” dır, “haram” kelimesiyle tefsir edilir.

Bu konudaki Tevrat buyruğu hakkında şöyle dediler:

Çölde yırtıcı hayvanın parçaladığı “av”ı yemeyin, onu köpeğe atın. Hayvanı boğazladığınızda bu şartları taşımıyorsa onu yemeyerek kendi milletinizden olmayan birine satın! “Onu köpeğe atın” cümlesini şöyle tefsir ettiler:

“Kendi milletinizden olmayanlara onu yedirin ve satın. Aman dikkat onlar ancak köpeklere benzer!” Diğer milletlerden kendilerine denk olanlara karşı yaptıkları bu benzetmeye, akıllarının çarpıklığı, zanlarının kötülüğü ve inançlarının sapıklığı sebebiyle  kendileri daha lâyıktır!

Yahudiler İki Gruptur

1-            Mişna  ve Talmud’u kaleme olan bütün geçmiştekiler. Onlar, Allah’a ve Hz. Musa’ya karşı yalan uyduran, korkunç derecede ahmak ve beyinsiz olan Yahudi fakihleridir! Bundan dolayı mezhep ve fıkıhlarıyla ilgili problemlerin çoğunda çelişkiye düşmüşlerdir. İddialarına göre fakihler bu meselelerin herhangi birinde ihtilâf ettikleri zaman Allah hepsinin işitebileceği şekilde vahiy gönderir ve şöyle buyurur:

“Bu meselede filanca fakih haklıdır!” Onlar bu sesi ‘bes kavi’ (yayılan söz) diye isimlendirdiler.

Karain Yahudileri-Anân b. Dâvud ve Bünyamin’in ashabı bu olmayacak alçaklıklara, çirkin iftiralara ve tutarsız yalanlara bakınca, fakihlerden de, söyledikleri sözlerden de uzaklaştılar! Allah’a karşı attıkları bütün iftiraları da fakihler yalanladılar. Allah’a karşı yalanları sabit olunca “onlar peygamberlik iddiasında bulunuyor” dediler. Zannettiler ki, Allah onların hepsine her gün defalarca vahiy gönderiyor! Böylece onları yalanladılar. Karainlerin hiçbir şeyini kabule yanaşmadılar! Tevrat’ın bildirmediği diğer hususlarda yanılgıya düşerek karşı cephe aldılar. Bu çerçevede sütlü eti yediler, annesinin sütü ile beslenmiş oğlak yavrusundan başkasını haram saymadılar. Tevrat’ın, “annesinin sütü ile oğlak yavrusunu pişirmeyiniz” emrini gözeterek          

Fakih hahamların yazdığı saçma-sapan sözlere “Heleket Şahîtâ” adını vererek “Boğazlama İlmî” dediler! Fakihlerin düzenlediği bu fıkhî meseleleri Allah’ın Hz. Musa’ya vahyi şeklinde algıladılar.

Karrâiler bu ve bunun dışındakileri reddederek yok hükmünde saydılar. Kesim konusunda haram kabul ettiklerini de haram hanesine yazmadılar.

O Yahudi fırkasının durumu işte budur. Karrâiler, evet onlar Allah’a karşı yalan söylemek, peygamberlik iddiasında bulunmak vb. aşırılık göstermediler. Tefsirlerinden hiçbir şeyi Allah’a ve peygambere bağlamadılar, aksine kendi içtihatlarına dayandırdılar.

2-            Mensubu en çok olan Rabbâniyyûn’dur. Allah’a iftira atan, fakih hahamlar taraflıları olan Rabbânîler, Allah’ın kendilerini “bes kavi (yayılan söz)” diye isimlendirilen bir sesle çağırdığını iddia ederler.

Bu mezhep diğer milletlere  düşmanlık açısından Yahudiler’in en aşırısıdır. Zira Allah’a iftira atan bu fakihler yiyecek ve içecekler konusunda insanları şüpheye düşürmüşlerdir. Onlar güya Allah ve Hz. Musa’ya dayandırdıkları bu ilim bağlamında insanlar için bu yiyecek ve içecekleri helâl saymışlardır. Bunu bilmeyen diğer milletlere gelince, Allah onları, kıt akıllı beceriksizlerin saçma-sapan bu ve benzeri uydurmalarından korumuştur. Allah’ın koruduğu bu insanlar, kendi milletinden olmayanları da aynı şekilde görerek o milletlerin yediği yiyeceklere de insan pisliğine veya leşe bakarcasına bakıyorlardı!

Bu gurubun dinleri üzerinde kalmamalarının aslı esası diğer milletlere karşı aşırı ters tutumlarından dolayıdır. Zira onlar insanları hakir görerek basite alıyorlardı.

Karrailerin Kimliği

Onların çoğu İslâm’a ilk girenlerdir. Dinlerini sürdüren bir gruptan başka onlardan kimse kalmamıştır. Ahid Cemaati’ni sıkı tutan iftiracı Rabbânî fakihlerle diyalogdan uzak durdukları için İslâm’ı kabule en yakın bunlardır.

Bizim açıklamalarımızdan hahamların bu mezhebe karşı şiddet gösterdikleri kolayca anlaşılır. Hayat ve Ahid konusunda insanları sıkıntıya düşürerek böylece onları başka milletlerle karışmasın ve dinlerine de girmesin diye fanatikleştirmişlerdir.

Onlar üzerindeki sıkıntının ikinci sebebine gelince, Yahudiler doğu ve batıya dağılmışlardı. Kendi dinlerine mensup bir kişi uzak bir yerden yanlarına gelince, ihtiyat, verâdaki aşırılık ve dindeki zorluğu onlara gösterirler.

Gelen kişi fakihlik taslarsa ona bazı şeyleri inkâr etmenin dinî olduğunu söyleyerek içerisinde bulundukları arınmak hâlinden şüphe uyandırırlar!

Yine bu fakihlik taslayan kişi onları dininin az bir bölümüne uymaya çağırır ve inkâr ettiği şeyi beldesinin halkına nisbet eder. Böylece bu dayandırmanın çoğu yalandan meydana gelirdi! Bu durumda onun maksadı, ya onlara başkanlık etmek, ya da çıkar sağlamaktır. Özellikle aralarında makam sahibi olmak isterse, onlara gelen şeyi tevil eder. Bu cümleden olarak yemeklerini ve boğazladıklarını yemez de, boğazlamada kullandıkları bıçağı düşünerek onların bazı şeylerini inkârla şöyle der:

“Ben ancak kendi elimle kestiğim hayvanın etini yerim!” Karrailer onunla beraber sıkıntıya düşer. O, sakıncasız ve helâl şeyleri inkâr etmeyi sürdürür. Ortaya attığı isnatlarla onu haram kılarak onları kuruntuya düşürür; ta ki şüpheleri kalmasın!

Uzun bir zaman sonra kendi beldesinden, bu hususlardaki yalancılığını bilen biriyle karşılaşırsa, o takdirde işi ya yolunda gider, ya da aksi olur!

Gelen onun bu davranışlarını uygun görürse, o kişinin başkanlık işlerine katılmasına yeşil ışık yakar. Şayet görüşlerine karşı çıkarsa, onun dinî konularda bilgisizliğine hükmeder!

İkinci gelen, birincinin dayandığı mubahları haram kılmak, helâlleri inkâr etmek vb. uygun bulmuşsa onlara şöyle der:

“Allah, filancanın sevabını yüceltmiştir. Zira bu cemâatin kalplerindeki dinî hassasiyeti kuvvetlendirmiş ve onlar nazarında dini yapılandırmıştır.” Şayet onunla tek başına karşılaşırsa teşekkür eder, hayırla ödüllendirerek şöyle der:

“Gerçekten Allah seninle beldemiz halkını şereflendirmiştir!” İkinci gelen, ilk gelenin bildirdiğini inkâr ve sıkıntıyı yalanlarsa, onunla arkadaş olan ve dostluk kuran hiç kimse kalmaz!

Bundan da öte toplum onun din açısından zayıf olduğu izlenimini edinir.  Zira bütün cemiyet, geçim sıkıntısıyla helâllerin haram yapılmasının din ve perhiz hayatına aşırılık yüklediğine inandıkları gibi, sonsuza dek dinin kendilerine zorluk vereceğine de inanırlar! Bu konuda bir delil geldi mi, gelmedi mi bakmazlar. Onun oluşumunun hak mı bâtıl mı olduğunu da araştırmazlar!

Fıkıh âlimi geçinerek herhangi beldeye gelen birinin hâli işte budur.

Gelen kişi haham veya bilginlerden biri ise, burada onun kanuna dayanarak yeni bir şey ortaya atmasında, sünnet ve sünnete eklediği farzlarda şaşılacak acaiplikler görülür. Kimse ona itiraz edemez. Çevresindekiler ona teslim olurlar. Onların sütlerini sağar, alır götürür. O kadar ki, Yahudiler’in bazı yeni olayları ona ulaşırsa, Cumartesi günü yol ortasında oturarak yahut bazı inançlı kişilerden süt veya şarap satın alarak şehir Yahudiler’inden oluşan bir toplulukta iftira atarak söver. Namusunu onlardan esirgemez! Bunu da dininin zayıflığına bağlar!

Bu ve daha önce açıkladığımız sebeplerin her ikisi, Yahudiler’i ahdi kuvvetlendirmek için kendilerine yükledikleri bir illet ve geçim sıkıntısındandır. Buna, kendi milletlerinden olmayanlarla karışma-

mak ve başkalarının  yiyeceklerinden uzak durmak da eklenmelidir. Düşünülmesi için her ikisini açıklamıştık.

SONUÇ

Karakteri itibarıyla hakikatlara boyun eğmekten uzak ve gerçekleri anlamakta aklı yetersiz olan kişi, bilgisizlik ve sapkınlıkla damgalanmaya insanların en lâyık olanıdır.

Gerçekleri teslim etmekten çekinen, bununla beraber olmayacak fenomenleri ve bâtılı kabule koşan, evet işte o, delilik ve düşüklükle anılmaya hak kazananın ta kendisidir!!

Buna insanların en fazla lâyık olanı bu topluluktur! Zira onların babaları her gün, kendilerinden başkasının görmediği İlâhî nuru ve hissî ayetleri gözleriyle görüyorlardı! Bununla beraber onlar çoğu zaman, Hz. Musa ve Hz. Harun’u taşlayarak sıkıntıya sokuyorlardı.

Daha Hz. Musa hayatta iken buzağı heykeli edinmeleri, Mısır’a dönüşteki ısrarları, acur, soğan, etle karınlarını doyurmak için tekrar köleliğe dönme inatları, Yuşa b. Nûn döneminden sonra putlara tapmaya başlamaları, sonra Abşalûm’a katılmalarını  (Kere kralının kızından olan Davud’un oğlu Ak) özellikle hatırlatmalıyız. Onların en büyük günahı, bu âsî çocuk “Ak”ı, Allah’ın büyük peygamberi ve savaş kralı Hz. Davud’la birlikte değerlendirmeleridir.

Onlar Hz. Davud’a itaat etmeye başlayınca onların heyetleri ve askerleri yaptıklarından af dilediler. Sonra kral Davud’un selâmetini müjdeleyerek heyetleri ve askerleriyle Hz. Davud’a geldiler. Şöyle ki:

Yahûza kabilesiyle diğer kabileler birbirlerine düşmanlık beslemişti. Yahudi kabile askerleri gelmeden önce Ürdün kralıyla birlikte kral hizmetinde göze girmek için gayret göstererek nehrin karşı tarafına geçtiler. Nazik bir kınamada bulundular.

Yahûza kabilesi şöyle diyor:

Krala hizmet ve öncelik konusunda insanların en layığı biziz! Zira kral bizdendir. Ey İsrailoğulları, bizi hiçbir şekilde kınayamazsınız. Şib’ b. Bekri denilen kişi sesi çıktığı kadar bağırır:

Davud’da bize nasip yok; İbn Yessay’da  da! Ey İsrailliler! Sizden her birinizin ona yakın olmak için öne geçmek şansı yoktur.

İsrail askerleri bu adamın sözlerinden dolayı Hz. Davud’tan ne de çabuk ayrıldılar!

Vezir Yoab, karışıklık çıkaran bu öldürme olayına yönelince, askerin hepsi Hz. Davud’a itaat etmiştir! Sanki çığlıkla dağılan, debdebeyle toplanan zayıf koyun çobanının sürüsü gibi bir topluluk oldular!

İki koça tapmalarına, Kudüs Haccı’nı terk etmelerine, devletleri yıkılıncaya kadar peygamberlerine cephe almalarına gelince bu hususlarda aklın icabına göre hareket etmediler Onların ortaya çıkan rezaletleri diğer milletlerden herhangi birinin ayıbına dahi benzemiyordu!

Olmayacak ve geçersiz fenomenleri kabul etmeğe koşmaları konusunda zayıf akıllılıklarından biraz bahsetmiştik! Zamanımızın en zeki ve en akıllılarında da benzer durumlar görülmektedir. Bunların en hilecileri Bağdat Yahudileri’dir!

Yahudi gençlerinden Ruhi olarak tanınan hileci Menahim b. Süleyman Musul’da yetişmiştir. O, çok yakışıklıdır. Musul şehirlerinden İmâdiyye diye bilinen beldede yaşayan Yahudiler’den çoğunun anlattığına göre o, fıkıh bilginlerindendir. Buranın yöneticisi de odur. Aynı zamanda o, hileye yatkın, inancının gereği hileyi seven, ziyaretine vali geldiği zaman nasıl gerekiyorsa öyle davranan biridir! Nitekim bir keresinde valinin yanında hileye yeltenmiş, fakat becerememiştir. Kaleye sıçrayabileceğini zannederek sıçramaya başlamış, sıçrayışlar sadece hilesini ortaya çıkarmaktan başka bir işe yaramamıştır.

Bir zamanlar Azerbaycan’a yakın şehirlerdeki Yahudiler’le onlara tabi olanlara mektuplar yazmıştır. Çünkü o, yabancı Yahudiler’in, diğer Yahudiler’e nispetle çok daha cahil olduklarını biliyordu!!

O, kitaplarında Müslümanlar vasıtasıyla Yahudiler’i aldattığını, hile ve sahtekarlığın her çeşidiyle onlara hitabettiğini de açıklamıştır.

Kitaplarındaki bazı bölümlerin bu anlamı taşıdığını ben de görmüştüm.

“Belki şöyle diyorsunuz: Hangi şey dolayısıyla biz uzaklaştık?” Savaşmak için mi, yoksa öldürmek için mi? Hayır, biz sizin için savaşı istemedik! Biz kapısı önündeki kral elçilerinden kimin onu aldattığını görmeniz ve onun karşısında durmanız için bunu istiyoruz!

Kitapların son kısımlarında şunlar vardır:

“Her birinizin, harp aletlerinden kılınç vb. yanında bulundurması, bunu da elbisesi içinde saklaması gerekir.”

Yabancı Yahudiler, Musul’un çoğu ve İmâdiyye halkı gizlenmiş silâhlarıyla ona koştular. Böylece yanında kalabalık bir topluluk oluşmuştu.

Vali iyi niyet sahibiydi! Kalabalığın, emelleri netleşinceye kadar ülkelerindeki bu âlim hahamı ziyaret için geldiklerini zannediyordu! Vali kan dökmek istemiyordu. Bu yüzden sadece hilekâr, fitne çıkaran kişiyi öldürtmüştü. Kalanlar da boylarının ölçüsünü olarak geri dönmüşlerdi!

Akıllı kişiler anladığı hâlde onlar bu hikâyeyi kavrayamadılar! Üstelik onu şu ana kadar peygamberlerinden çoğunu üstün tutuyorlardı! Ben burada Amadiye Yahudileri’ni kastediyorum.

Beklenen Mesih’e kesinlikle inanan herkes bunu anlamıştır! Ben Arap kavminden olmayan Merağa,  Tebriz ve Salmas şehirleri Yahudileri’nden bir topluluk gördüm. Bunlar onun ismini toplum içerisinde yüceltmişlerdir.

Amadiye Yahudileri bütün işlerinde Nasıralı Yahudiler’e nisbetle, karşı çıkmak ve ayrılık bakımından en aşırı davranışları sergilemişlerdir.

Bu vilayette onların adı geçen hilekâr Menahîm’e bağlı bir cemaati vardır.

Onun haberi Bağdat’a ulaşınca Yahudiler’in yaşlı, karaktersiz ve belâlılarından iki kişi Menahim’in ağzından yazılmış kitapları Bağdat’a göndermek için anlaştılar. Kitaplar onların eskiden beri bekledikleri kurtuluşu müjdeliyor, hep birlikte Beyt-i Mukaddes’e uçacakları çıkış gecesini dahi belirliyorlardı.

Bağdat Yahudileri onun zeki olduğunu iddia etmekle beraber, hileciliğiyle  övünerek ona boyun eğdiler. Bunu onaylamak suretiyle de esaretlerine razı oldular!

Kadınları da o sahtekârın buna hak kazandığına inanarak mal ve ziynetleriyle o iki yaşlıyı tasdik etmek için gittiler! Yahudiler mallarının çoğunu bu şekilde harcadılar. Yeşil elbiseleri giydiler, o gece bir yerde toplanarak uçmayı, beklemeğe başladılar! Zannediyorlardı ki,* meleklerin kanatlarıyla Beyt-i Mukaddes’e uçacaklar!!

Süt çocukların ağlaması üzerine kadınlar, çocuklarından önce kendilerinin, yahut çocuklarının kendilerinden önce uçurulması hâlinde emzirmedeki gecikmenin çocukları acıktıracağından korkarak bağırmaya başladılar!

Müslümanlar bu işten Yahudiler’in başına gelenler üzerine yalanın belirtileri görülünceye kadar kavgadan uzak durarak hayret içerisinde beklemeğe başladılar!

Sabahın aydınlığı iyice çıkıncaya kadar uçmaya olan aşırı isteklerini sürdürdüler. Yahudiler’in malları bu iki ihtiyara ulaşınca da ikisi kurtuldular.

Bundan sonra hilenin gerçek yüzü ve alçaklığın ne boyutta olduğu ortaya çıkmış oldu. Bu yıla “Uçuş Yılı” adını verdiler. 30-40 yaş grubundakiler bu yıla özel bir önem vermeğe başladılar.  O zamanda Yahudileşen Bağdatlılar’ın tarihi işte budur! Daimi bir utanma ve bitmeyecek bir rezalet olarak bu onlara yeter de artar bile!!

Bizim, onların açıklarına dayanarak ortaya koyduğumuz delillerde taraftarlarını susturacak yeterli bilgi verilmiştir. Şirk koştukları her hususta Allah’a sığınırım. Kurtuluşa ancak küfrettiklerinden uzak durmakla kavuşabiliriz.

Samuel’e Bir Mektup ve Cevabı

Bismillâhirrahmânirrahim

Biricik âlim imam, dinin güçlü lideri, İslâm’ın güneşi bilge kişilerin koruyucusu saygıdeğer büyüğümüz! Allah onu güçlü kılsın. İsrail’den İslâm milletine kadar ya beğenerek ve şaka ile ya bir kanıtla olsun, onu çekemeyenleri rezil etsin!

Sevgi, beğenme ve abes kavramları çoğu zaman kendi benzerleriyle çirkindir! İlimde onun derecesine ulaşan kişiye bu yakışmaz. Özellikle de din ve inanç kavramlarında…

O bir delildir (burhan), bir bahistir (araştırma), bir bakıştır (nazar) derse, bu bahis ve bakış bundan sonra ortaya çıkacak mantıkla olacaksa, şu anda geçersizi gösteren bir takım olaylar diğer bir mantıkla meydana gelmiş olabilir!

Eğer bu bahis akl-ı evvel ile oluyorsa, o bahis ve görüşteki dinin dışında kalan gerçeği bilmek gerekecektir. Eğer, “bu dinde ben gerçeği kanıtla öğrendim” derse, biz de ona hangi yolla, diye sorarız.

Herhangi bir kişi, bir dinin diğer dinlerden daha doğru olduğunu ancak diğer dinleri dikkatle araştırmak, delillerini incelemek, orijinalini yetkililerden sormak suretiyle ancak bilebilir!

Şayet o bunu iddia ediyorsa o imkânsızdır. Çünkü diğer din ve mezheplerin bağlıları ile dinlerin hepsini incelemek için ömrü yetmez!

Belki ona Mecusilik, Putperestlik ve Brahmanizm dinlerinin gerçeği sorulsa o dinlerin bilgileriyle bu mümkün olabilir. Yine o, aynı şekilde bir millete intikal eden pek çok dinden hangisine bağlanmış, hangisini seçmiştir?

Şimdiye kadar bunlardan birine bağlanmamışsa, o şu ana kadar Müslim değildir.

Mezheplerden birini tercih etmişse bu beğenme hangi yolda olmuştur?

Kanıtlar bunu geçersiz sayıyor derse onun, Şâfii, Hanefî, Mâliki ve Hanbeli mezheplerini incelemiş olması gerekir!

Eğer mezheplerden birini, taklit ve güzel görmekten dolayı seçmişse bu, hikmet sahibi bilgili kişilere yakışmaz! İşte o zaman onlar yönetimi kaybetmiş olurlar.

Önderimiz âlim imam bunu görmüş, üzerinde düşünmüş ve ona cevabın en güzelini vermiştir.

Cevabın Metni

Bismillâhirrahmanirrahîm

Cenab-ı Hak şöyle buyurur:

“İnsanlardan bir kısım beyinsizler, yönelmekte oldukları kıblelerinden onları çeviren nedir diyecekler. De ki, doğu da, batı da Allah’ındır. O dilediğini doğru yola iletir” (Bakara, 142).

Kendisini ilgilendirmeyen problemi sorarak itiraz eden kişinin söylediklerini iyice düşündüm. Bilsinler ki, Allah beni açık bir belge ile bir hoca veya babayı taklit etmeksizin hidayete erdirmiştir!

İslâm’a girişim hakkındaki sorusuna gelince; inancımın hemen arkasından mı geldi, yoksa ikisi arasına bir zaman dilimi girdi mi? Bu zaman dilimi içerisinde İslamiyet’i kabul etmemin gizliliği bir çeşit saçmalıktır!

İslâm Allah nazarında makbul bir dindir; hangi zamanda olursa olsun…

Açıklamayı geciktirmesinden dolayı olayın hafife alınmasına gelince, İslâm’a girmenin, onu açıklamayı belli bir vakte denk getirmenin düşman korkusundan olmadığını kim söyleyebilir? Bildikten sonra Hakk’ın çağrısına geç uymaktan Allah’a sığınırız.

Allah’ın ileri görüşlülüğü nasip ederek hidayet nuruyla kalbimi aydınlatmasının hemen ardından hak kervanına katılmak için acele ettim!

Bu aklen nasıl olduysa, “belki ona onu batıl göstererek olmuştur” sözüne gelince, bu kötü bir benzetmedir ve anlamsız bir sözdür. Çünkü böyle bir davranış, araştırarak ve inceleyerek bir dine giren, sonra ikinci bir dine, sonra üçüncü bir dine giren kişi için düşünülebilir!

Çocukluğunda atalarından gelen ve mümkün olmayan şeyleri elinin tersi ile iten kişi hakkında bu itiraz geçerli olamaz!

Aklını ve fikrini çalıştırmak zamanı gelince, aklı ve doğru deliller onu Hakk’a ulaştırmıştır. Yoksa varlığından söz edilen deliller onu düşünceye götürmemiştir. İleri sürülen şüphe onu nasıl bağlasın?

Bütün dinleri araştırdım mı; buna ihtiyacım yok. “Zira gerçek birdir, sayısız hakikat yoktur,” sözüne gelince; delil beni Hakk Din’e yönelttiğinde diğer dinlerin geçersizliğini öğrenmek için yetkililerin bütün yazdıklarını okumaya ihtiyaç duymaksızın onun doğru olduğuna inandım.

“Araştırsaydı gerçeğin, üzerinde bulunduğu o dinden başkasında olduğunu anlardı sözüne gelince; bu, olmayacak bir şeydir. Zira hakikat birdir.

Onun “Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin çağrısını benim nezdinde doğrulatan yol nedir? sualine gelince;

Büyük milletlerin, karşı çıkamaz büyük mucize ile Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin peygamberliğine şahitliği bana kılavuzluk eden Kur’an fesahatinin tâ kendisidir. Bunu, Tevrat’tan öğrendiğim ve onu gösteren işaretler kuvvetlendirmektedir. Ancak ilki kılavuzlukta temeldir.

Onun, bütün mezhep imamlarını araştırmam gerektiğini sanmayarak bağlı bulunduğum İslâm’dan sual sormasına gelince, işte bu sual bir şüphe ve gereksiz bir girişim niteliği taşımaktadır. Hâl böyle olmakla beraber benim ona cevabım, ilk cevabımın aynısı olacaktır. Bu da beni, doğruluğuna inandığım dine ulaştıran kesin delildir. Bundan başkası için derin düşünmeğe ihtiyacım yoktur! Milletler sayısız olmadığı gibi dinlerde de gerçek birdir!

Müslüman imamlar arasındaki çekişmeye gelince, o ancak tâbi (uyan) ve küçüklerde görülür. Bazısının bazısına küfretmeleri açısından inancın temelinde bu yoktur. Bununla, “bidatçılar dışında Hanefî, Mâliki, Şâfii ve Hanbelilerde de yoktur” demek istiyorum.

Gereksiz soru soran bu kişiye gelince; bu yerde onun üzerine düşen, Yahudiler’in yıktığım delillerini kuvvetlendirmek ve önemsiz sualine onlardan yardım almak için uğraşmaktır. Zira ben İfhâmu’l-Yehûd’ta kendi çelişkilerini ve inançlarının bozukluğunu gözler önüne serdim! Bu, Allah’ın beni hidayet ettiği ve beni onlardan ayırdığı o milletin içinde bulunan, öldürülmesi gereken felsefeci geçinen kâfirlerin hezeyanlarından ve dinsizlerin şüphelerine katılmaktan daha iyidir!

Sözünü tamamladığı şeye geline; bu da, gerçeğe yükselmiş bir durumdur. Ancak sultan ve kralların âdeti, bir işe lâyık gördükleri birine görevlerin bekçiliğini vermek şeklinde cereyan etmiştir.

Haset, sahibinin ancak bilgisizliğini artırır! Sözümü bir beyitle bitiriyorum:

Ahmaktan gizlendiğim zaman

Körlerin görmemesinden ben özürlüyüm.

Elhamdülillah. Cevap sona erdi.

Kaynak: Samuel b. Yahya El Mağribî, Bir Rüyanın İzinde, Orijinal Adı İfhamu’l-Yehud, Çeviren Doç. Dr. Osman CİLACI, Birinci Baskı: Ocak 2004, İstanbul

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s