BOYALI KUŞ – Jerzy Kosinki

 

Çeviren: Aydın Emeç

1939 yılının sonbaharı, ikinci Dünya Savaşının İlk haftaları. Binlerce benzeri gibi, altı yaşındaki o küçük çocuk da, Orta Avrupa’nın büyük bir şehrinde yaşayan annesiyle babası tarafından, uzak bir köye gönderildi.

Doğuya gitmeye hazırlanan bir yolcu, eline birkaç kuruş sıkıştırılınca; çocuğa bakabilecek bir aile bulmaya söz verdi. Anne ve baba, başka çare olmadığından, adama güvendiler.

Oğullarını uzaklaştırmakla; ona, savaştan paçasını kurtarma fırsatı verdiklerini sanıyorlardı. Onlar da saklanmak zorundaydılar: Baba Nazilere karşı olduğundan Almanya’ya gönderilme ya da toplama kamplarından birinde ömür tüketme tehlikesi içindeydi. Oğlunu bu tehlikelerden kurtardığını sanıyor, günün birinde onu sağ salim bulacağına inanıyordu.

Birtakım olaylar, bütün hesaplarını alt üst etti. Savaşın, işgal günlerinin kargaşalığı içinde; durmadan yer değiştiren, oraya buraya kaçışan insan kalabalığı arasında, çocuğunu verdiği adamı kaybetti.

Küçük çocuğu kulübesinde barındıran yaşlı köylü kadın, çocuğun gelişinden iki ay sonra öldü. Başıboş kalan çocuk, bir köyden diğerine geçti durdu. Kimi yanına aldı; kimi peşinden sopayla kovaladı.

Savaşın dört yılını geçirdiği köyler, belirli bir bölgede toplanmıştı. Köylerinden dışarı çıkmayan, kendi aralarında yaşayan, sarı saçlı, açık tenli, mavi gözlüdür oraların köylüleri. Oysa çocuk esmer, kara kaşlı ve kara gözlüydü. Okumuş burjuvaların dilini konuşuyordu. Doğulu Çiftçiler, ırgatlar için bu dil, anlaşılmaz bir şeydi.

Herkes çocuğu çingene, ya da Yahudi sandı. Gettoların, toplama kamplarının çağında bir çingeneyi, bir Yahudi’yi evine almak kendini, hatta bütün köy halkını Almanların en ağır cezalarıyla karşı karşıya bırakmak demekti.

Yüzyıllar boyunca bu taşra illeri uygarlıktan nasibini alamamış, daha doğrusu uygarlıktan yoksun kalmıştı. Merkezlerden uzak, güç ulaşılan bu bölge, Orta Avrupa’nın en geri yerleri arasındaydı. Ne okul, ne hastane, ne de elektrik vardı köylerde. Yol az, köprüler hiç denecek sayıdaydı. İnsanlar, dedelerinin dedelerinden kalan daracık kulübelerinde ömür tüketiyorlardı. Akarsular, ormanlar ve göller köyler arasında devamlı çekişme konusuydu. En güçlü ve en zenginin yasasıydı geçerli olan. Din, bu ilkel insanları katolik ve ortodoks diye ikiye ayırmış, birbirine düşürmüştü. Boş inançlar ve salgın hastalıklardan başka da kazançları yoktu bu işten. Kara cahil ve vahşi olmaları kaçınılmaz şeydi. Toprak kısır, iklim sertti. Balıktan yoksun ırmaklar da sık sık taşıp otlakları, tarlaları kaplardı. Geniş bataklıklar bu köyleri birbirinden ayırırdı. Ormanlarda ise, hep haydut çeteleri yaşamıştı.

Bölgenin Almanlar tarafından işgali halkın yoksulluğunu, sefaletini, vahşetini daha da arttırdı. Köylüler, kendilerine yetmeyen ürünlerinin çoğunu Alman askerlerine, ya da ormanlarda gizlenen partizanlara vermek zorunda kaldılar. Direnmeye kalkanın başı belâya giriyor başkaldıran köylerden dumanı tüten yıkıntılar kalıyordu geride.

J. K.

**

BÖLÜM- BEŞ

LEKH kuş yakalar, komşu köylerde satardı. Çevrede benzeri yoktu. Hep tek başına çalışmıştı. Çok küçük, zayıf ve hafif olduğum için beni yanına aldı. İşim, Lekh’in erişemediği yerlere ağ kurmaktı. Onun erişemediği yerler de, ince dalların uçları, deve dikeni ve ısırganların ortası, bataklıkların arasında kalan adacıklardı.

Lekh’in ailesi, basit serçeden, saygıdeğer baykuşa kadar kulübesini dolduran bir yığın kuştu. Kuşa karşılık köylüler ona çiftlik ürünleri verirlerdi. Süt, tereyağ, ekşi kaymak, peynir, ekmek, sosis, votka ve meyva. Bir şeyimiz eksik değildi, giysilerimiz bile vardı. Bütün bu yiyecekleri komşu köylerden getirir, kafeslere yerleştirdiği kuşları oralarda seslerinin güzelliği ve tüylerinin eşsizliğini överek satardı.

Yüzü sivilce ve çille kaplıydı. Çiftçiler, kırlangıç yuvasından yumurta çalanların yüzünde böyle izler belirdiğini söylerlerdi hep. Lekh ise, gençliğinde ateşe çok tükürdüğünü söyler; ondan bu hale geldiğine inanırdı. Bir halk yazarı olan babası papazlığı seçmesini istemişti. Ama onu ormana çeken bir şey vardı. Kuşların yaşayışlarına büyük ilgi duyuyor, onların peşinden uçamadığı için mutsuz oluyordu. Bir gün baba evinden kaçarak köy köy, orman orman gezip yalnız bir yabani kuş gibi yaşamaya koyuldu. Tarla kuşuyla bıldırcının şaşırtıcı yaşayışlarını inceliyor, guguk kuşunun kaygısız, saksağanın boğuk sesini, baykuşun haykırışını taklit edebiliyordu. Şakrak kuşunun aşk hayatını, dişisi kaçan su yelvesinin boş yuvanın çevresinde uçuşup geçirdiği kıskançlık krizlerini, kuluçkadaki yumurtalarının yumurcaklar tarafından yağma edildiğini gören kırlangıcın üzüntüsünü bilirdi. Atmacanın uçuşunu ayrıntılarına kadar incelemişti. Leyleklerin sabırla kurbağa avlamalarına hayrandı. Bülbülün dem çekmesindeki eşsizliğe inanmıştı.

Gençliğini kuşlar ve ormanlar arasında geçiren Lekh’in saçları dökülmüş, dişleri çürümeye başlamıştı artık. Yüzü iyiden iyiye buruşmuştu. Gözleri de bozuluyordu. Elleriyle yaptığı kulübesine yerleşmişti. Kulübenin ufacık bir köşesini kendisine ayırmıştı. Geri kalan her yer kuş kafesleriyle doluydu. Bu kafeslerden birinin dibine de beni yerleştirdi.

Lekh, bana sık sık kuşlardan söz eder, büyük bir doyumsuzlukla dinlerdim onu. Leyleklerin, Saint-Joseph yortusunda oraya geldiklerini, seçtikleri damın altındaki eve uğur getirdiklerini Lekh’den öğrendim. Kurbağaların çamura gömüldükleri Saint-Barthelemy yortusuna kadar kalırlar, onların sesi kesilince leylekler de avdan vazgeçip o bölgeden ayrılırlardı.

Ustam, leylekler için önceden yuva yapabilen tek adamdı yörede. Onun hazırladığı yuvayı leyleklerin beğenmediği görülmemişti. Bu işi pahalıya yapar, ancak çok zengin çiftçiler bu işte ondan faydalanabilirlerdi. Böyle bir yuva yapmak da işti hani. Seçilen dama Lekh bir tahta ızgara yerleştirirdi. Bu yuvanın iskeletiydi. Rüzgârın yuvayı bozmaması için bu ızgarayı hep batıya çevirir, sonra deliklerine uzun çiviler dikerdi. Bu çivilerin arasına leylekler, toplayacakları çalı çırpıyı ve samanı öreceklerdi. Leyleklerin gelişine yakın, dikkatlerini çekmek için, yuvanın üstüne bir kırmızı bez asardı. Yılın ilk leyleği, havada görene uğur getirirmiş. Tersine ilk leyleği otururken gören bütün yılı mutsuzluk ve felâket içinde geçirirmiş. Günahkâr kişilerin yaşadığı, ya da içinde cinayet işlenmiş evlerin damına leylek konduğu görülmezmiş.

Garip kuşlardı leylekler. Günün birinde, yuvasını düzeltmeye kalkınca dişi leyleğin kendisine nasıl saldırdığını anlatmıştı Lekh. O da Öcünü, kuluçkaya yatan leyleğin yumurtaları arasına bir kaz yumurtası koymakla almıştı. Yavrular yumurtadan çıkınca erkek ve dişi leylek bu garip yaratığa şaşkınlıkla bakmışlardı. Kısa, çarpık bacaklı, biçimsiz bir şeydi yavrularından biri. Yamyassı bir gagası vardı. Dişisinin kendisini aldattığına inanan baba leylek yavruyu hemen öldürmeye kalktı. Dişi leylek se küçüğü kurtarmak gerektiğine inanmıştı. Erkeğinin elinden kurtarmak için damdan avludaki samanların arasına yuvarlamıştı zavallıyı. Bununla aile kavgası sona ermişe benziyordu. Ama göç çağı gelince, leylekler toplanıp görüştüler. Uzun süren tartışmalardan sonra, dişinin kocasını aldattığı, onunla birlikte gelemiyeceği kararlaştı. Ardından da kararın uygulanışına geçildi. Leylekler havalanmadan erkeğini aldattığına inanılan dişi, gaga ve kanat vuruşlarıyla öldürüldü. Erkeğiyle birlikte yaşadığı damın altında bulundu ölüsü. Yanında çirkin bir yavru, iki gözü iki çeşme ağlıyordu.

Kırlangıçların yaşayışı da ilgi çekiciydi. İlkbahar ve sevinç habercisiydi bu kuşlar. Sonbaharla birlikte insanların dünyasından uzaklaşır, yorgun ve uykulu, uzaklardaki bataklıklara gider sazların üstüne tüneyip uykuya dalarlardı. Ağırlığıyla saz bükülüp tepe üstü suya düşünceye kadar kuşun orada uyuduğunu anlatırdı Lekh. Kırlangıçlar bütün kışı, suyun dibindeki buzdan barınaklarında geçirirlerdi herhalde.

Guguk kuşunun bağırtısı da anlam doluydu. Yeni mevsimde onun sesini ilk duyan, cebindeki bütün bozuk paraları sallamalı, sonra oturup parasını saymalıydı. Bütün mevsim boyunca, hiç olmazsa aynı para elinde kalacaktı. Hırsızlar da, guguk kuşunun sesini ilk duydukları ana dikkat etmeliydiler. Eğer ağaçlar yapraksızken duymuşlarsa, bütün kötü niyetli hazırlıkları boşa gidecekti.

Lekh’in guguk kuşuna özel bir sevgisi vardı. Onların, kuşa çevrilen soylu kişiler olduğuna, eski biçimlerine dönebilmek için Tanrı’ya boşuna yalvardıklarına inanırdı. Yavrularını yetiştirmeleri de, soylu geçmişlerinin başlıca belirtisiydi. Gerçekten yavrularıyla hiç ilgilenmezdi guguk kuşu. Dişisiyle birlikte ormanda uçuşurken, yavrularının bakımı ve beslenmeleriyle ilgilenen bir kuyruksallayan ailesi tutardı kendine.

Ustam, yarasadan iğrenir, yarı kuş yarı fare, melez bir yaratık olduğunu söylerdi hep. Bu şeytanın yaratığı durmadan yeni kurbanlar peşinde koşardı. İnsanların saçma yapışıp beyinlerine suçlu istekleri aşılardı hep. Ama yarasanın da bir faydası vardı. Günün birinde Lekh, ağıyla tavanarasında bir yarasa yakaladı ve onu, kulübesinin yakınındaki bir karınca yuvasının üstüne koydu. Ertesi sabah yuvanın üstünde küçük ve beyaz bir kemik yığını kalmıştı. Lekh dikkatle topladı bunları, göğüs kemiğini ayırarak boynuna taktı. Geri kalanları da havanda ezip toz haline getirdi, bir bardak dolusu votkada eriterek bunu sevdiği kadına içirdi. Cinsel istekleri arttırıyordu bu içki.

Lekh bana, bütün insanların kuşlarla ilgilenmesi ve davranışlarından anlam çıkarması gerektiğini öğretmişti. Örneğin, gökyüzünün kana boyandığı gurup çağı çeşit çeşit kuşun uçuştuğu görülürse, kötü ruhların bunlara binip lânetli ruhları kovaladıkları anlaşılmalıydı. Bir tarlada, karga, kuzgun ve alakargaların toplaştığı görülürse, şeytanın desteklediği bu toplantı, diğer kuşlara duydukları nefreti perçinlemek amacıyla yapılıyor demekti. Ak kanatlı kuzgunların görünüşü kasırganın; ilkbaharda yere sürtünürcesine uçan yaban kazları ise yağmurlu bir yaz ve kötü ürün habercisiydi.

Sabah karanlığı, kuşlar daha yuvalarında uyurken, Lekh’le birlikte onları aramaya çıkardık. O gürültü yapmadan önden gider, çalıların, bodur ağaçların üzerinden atlardı. Ben de ardından gelirdim. Gün ışığı ormanın derinliklerini ve tarlaları aydınlatmaya başladığında, bir gün önce kurduğumuz kapanlara tutulan kuşları toplardık. Lekh onları dikkatle tuzaktan kurtarır, bazen tatlı, bazen okşayıcı konuşur, zaman zaman da ölümle tehdit ederdi. Omuzuna astığı çantaya kuşları doldurur, zavallılar orada, yorgunluktan bitkin düşene kadar bağrışıp gürültü ederlerdi. Her yeni tutsak, hareketin başlamasına yol açar, çanta Lekh’in sırtında oynar dururdu. Tutsağın ailesi ve dostları tepemizde dolanır, bize küfrederlerdi. Kuşçu da başını kaldırır, cevap verirdi onlara. îşi uzattılar mı, Lekh çantasını yere bırakır, sapanına yerleştirdiği taşı tepelerine yollardı. Hedefini şaştığını görmedim. Her atışta bir kuş düşer, ölüsüne dönüp bakmadan yolumuza giderdik.

Öğlen olunca Lekh’in adımları sıklaşır, ikide bir terleyen alnını silerdi. Günün en önemli anıydı bu. Çevrede «Deli Ludmilla» denen kadın, yalnız ikisinin bildiği bir açıklıkta beklerdi onu. Ardından koşturur, kuş dolu çantayı ben taşırdım.

Orman, ilerledikçe daha ürkütücü ve tehlikeli olurdu. Akçaağaçların parlak ve kara yılan rengi gövdeleri bulutlara yükselirdi. Lekh’e göre, insan soyunun doğuşuna tanıklık eden zırhlı ıhlamurlar kül rengi yosunla kaplı hantal gövdeleriyle dikilip dururlardı. Meşe dalları ise aç kuş boyunları gibi uzanır, gökyüzünü karartır, çam ve kavaklar gölgede kalırdı.

Lekh zaman zaman durup, çürüyen kabuklardaki izleri, budaklan, çatlaklardan gövdelerinin beyazlığı görünen ceviz ağaçlarını incelerdi, ince gövdeli, sık yapraklı tomurcuklu dallarını yerlere kadar eğen kayınağaçlarının arasından geçerdik. Ormandaki bütün kuşlar, ince yaprak perdesi arasından bizi görüp tünedikleri dallardan, kanat çırparak kaçarlardı. Onların sesi, üstümüze hareketli ve parıltılı bir bulut gibi çöken arıların vızıltısına karışırdı. Elleriyle yüzünü koruyan Lekh, daha sık bir ağaçlığa kaçar, kuş dolu çantayla tuzakları koyduğumuz sepeti düşürmemeye çalışarak peşinden koşar, kızgın ve saldırgan arı sürüsünü dağıtmak için de ellerimi çırpardım. Deli Ludmilla beni ürküten, ortadan çok uzun boylu, genç ve iri bir kadındı. Uzun ve bakımsız saçları omuzlarına dökülürdü. Göğüsleri iri, baldırları adaleliydi. Yazın, rengi atmış kaba bir kumaşı sırtına geçirir, bu bez ne göğüslerini ne de bacaklarının arasından fışkıran kızıl kılları gizleyebilirdi. O çevrenin gençleri, Ludmilla razı geldikçe kadınla nasıl oynaştıklarını anlatmaktan büyük haz duyarlardı. Köyün kadınları birkaç kere onu yakalamaya kalkışmışlardı. Ama Lekh’in gururla söylediği gibi, Ludmilla pupa yelken gider, istemezse onu kimse yakalayamazdı. Yerinde duramıyan sığırcık gibi çalıları aşıp gözden kaybolur, ancak tehlike geçtikten sonra çıkardı ortaya.

İninin nerede olduğunu bilen yoktu. Gün doğarken orak omuzda tarlanın yolunu tutan köylüler, uzaktan kendilerine işaret eden Ludmilla’yı görürlerdi. Durup, bütün bir günün yorgunluğunu yüklenmişcesine ellerini, kollarım sallarlardı ona. Elde çapa ve tırpan, onları izleyen annelerle karıların haykırışları erkekleri kendine getirebilirdi. Çoğu zaman köpeklerini Ludmilla’nın üzerine salarlardı bu kadınlar. Ama en azgın çoban köpeği bile, onun tatlılığına teslim olurdu. O günden sonra, Ludmilla, kendine bağladığı köpeği tasmasından tutup gezdirirken görülür, diğer köpekler, kuyruklarını kısıp kaçarlardı.

Bazıları Ludmilla’nın, bu köpekle yaşadığı inan-andaydılar. Sivri kulaklı, gövdesi kılla kaplı, dört ayak yürüyen bir sürü çocuk doğuracağına inananlar da vardı.

Ludmilla hakkında böyle şeyler söylemezdi hiç Lekh. Gençliğinde kilisenin koro şefinin oğluyla evlendirmek istediklerini anlatmıştı yalnız. Çirkinliği ve gaddarlığıyla ün salan genç adamı istemeyince damat adayı çılgına dönmüş, köyden uzak bir ağaçlığa kaçırıp bir sürü sarhoş köylüyü genç kızın üzerinden geçirmişti. Köylüler Ludmilla’yı öldü sanıp bırakmışlar, bu olay genç kadının usunu, bir daha geri gelmemek üzere başından almıştı. Köylülerin ona «Deli» demeleri bu yüzdendi.

Ormanda yaşar, köylüleri koruluklara çekip öylesine zevklendirirdi ki, şişko ve pis kokulu karılarını görmeye bile dayanamazlardı o günden sonra. Hiç bir erkek doyuramazdı onu. Birbiri ardından, sürüyle adam gerekliydi ona. Yine de Lekh’in büyük aşkıydı Ludmilla. Onun için dokunaklı şarkılar besteler, Ludmilla’yı, uzak ülkelerden gelmiş, güçlü ve özgür, bütün diğer yaratıklardan daha güzel ve garip renkli çarpıcı bir kuşa benzetirdi. Lekh’e göre, insanların dünyasına meydan okuyan gizli bir dünyadan, her şeyin bolluk, özgürlük ve çoğalmaya dayandığı yaşam, ölüm ve yeniden doğuşun sonsuz sürüp gittiği ilkel ve Tanrısız bir dünyadandı.

Her gün, Lekh’le birlikte, Ludmilla’ya rastlama umuduyla ormanın yolunu tutardık. Ormanın ağzında Lekh baykuş gibi öter, yüksek otların arasından, saçları kantaron ve gelinciklerle dolu Deli Ludmilla bitiverirdi. Lekh ona koşar, aynı kökten yükselen iki genç ağaç gibi, ayakta sallanarak uzun uzun öpüşürlerdi. Eğreltiotu kümelerinin ardına gizlenip yaprakların arasından gözlerdim onları. Bu ani duraklamanın şaşırttığı kuşlar çantada ötüşmeye koyulur, kanat çırpar ve didişirlerdi. Kadınla erkekse içtenlikle birbirlerinin saçlarını, gözlerini öperler, yanaklarını yanaklarına sürterlerdi. Birbirine değen iki gövdeden saçılan koku onları sarhoş eder, okşamalar daha belirgin hal alırdı. Lekh, nasırlı koca ellerini kadının kollarında gezdirirdi. Sonra, ormanın meraklı kuşlarından onları gizleyen yüksek otların arasına gömülür, gövdelerinin hareketleriyle otlar da oynar dururdu.

Lekh’in kolları arasında yatarken Ludmilla ona hayatını, çektiği acılan anlatır, kimseye boyun eğmemiş duyarlığının düğüm noktalarıyla dönemeçlerini açıklar, yarım kalmış usunun gezindiği karışık yolları öğretirdi.

Hava sıcaktı. Ağaç tepelerini bile oynatacak bir damla rüzgâr yoktu. Çekirgelerle yusufçuklar hışır hışır öter, güneşin altında kızan eğreltiotları üzerinde görünmez rüzgârın ittiği bir kelebek dolaşır, ağaçkakanların ve guguk kuşlarının sesi kesilirdi. Onların sesiyle kendime gelene kadar uyurdum. Yerden yükselen bir bitki gibi doğrulurdu çift. Bir-birine sarılmış, anlıyamadığım sözler mırıldanırlardı. Deli Ludmilla elini sallayarak ayrılır, dudaklarında garip bir gülümseme, başını ikide bir ona çevirip ağır ağır bana doğru gelirdi Lekh.

Dönüşte birkaç tuzak daha kurardık. Ama Lekh, yorgun ve düşünceli olurdu çoğunluk. Karanlık çöküp kuşlar uyuyunca neşesi yerine gelirdi yine. Artık durmadan Ludmilla’yı anlatırdı bana. Kendi kendine güler, sonra gözlerini kapardı. îçeri çökük, sivilceli ve çilli yanaklarına biraz renk gelirdi o zaman.

Bazen günler geçer, Ludmilla görünmezdi. O zaman büyük bir kızgınlık, gizliden gizliye kemirirdi Lekh’in içini. Gözlerini kuşlara diker, saatler boyunca kendi kendine homurdanırdı. Uzun uzun ve günlerce düşündükten sonra en güzel kuşlardan birini seçerdi. Kuşu bileğine bağladıktan sonra, bir sürü garip şeyi birbirine karıştırıp kokulu bir boya elde eder, değişik renklerde, kutu kutu hazırlardı bu boyadan. Sonra kuşun başını, kanatlarını, boynunu ebemkuşağı renkleriyle bezer, tüylerine bir demet yabani çiçeğin gözkamaştırıcı parlaklığını verirdi.

Sonra ormanın içlerine yürürdük birlikte. Epey ilerledikten sonra Lekh durur, kuşu bileğinden çözüp bana verir ve ayaklarından tutarak sallamamı isterdi. Boyalı kuş söylenir durur, bağırışına gelen bir sürü kuş, tepemizde dönmeye başlardı. Onlara ulaşmak isteyen tutsak debelenir, bütün gücüyle öter, boyalı boynunun içinde kalbi, delice atardı.

Tepemizde yeteri kadar kuş toplandığına inanırsa, Lekh, bir işaretle tutsağı koyvermemi isterdi. Bulutların üstündeki küçük ebemkuşağı, mutlu ve özgür, yükselip kardeşlerinin gürültücü sürüsüne katılırdı. Diğerleri bir süre şaşkın bakarken benzerini görmedikleri kuş, boşu boşuna kendilerinden biri olduğuna onları inandırmaya çalışırdı. Parlak renklerin iyice şaşırttığı kuşlar onu kuşkuyla inceler, sonra birbiri ardından saldırıp boyalı tüylerini gagalayıp yolmaya koyulurlardı. Tüysüz ve kan içinde kalan zavallı kuş havada duramaz, düşerdi. Aynı sahne sık sık tekrarlanır, kurbanlarımızı hep ölü bulurduk. Gövdelerindeki gaga izleriyle yaralan dikkatle sayar renkli kanatlardan sızan ve boyaya karışan kan, kuşçunun eline bulaşırdı. Ama Deli Ludmilla gelmezdi bir türlü. Hayal kırıklığına uğramış somurtuk Lekh kuşları birer birer kafesten çıkarıp boyar, acımasız, benzerlerine teslim ederdi onları. Günün birinde kocaman bir karga yakaladı, kanatlarını kırmızıya, boynunu maviye, kuyruğunu da yeşile boyadı. Bir karga sürüsünün kulübemizin üstünden geçtiğini görünce koyverdi kurbanını. Aralarına karışır karışmaz amansız bir savaş başladı. Dört yandan sahtekârın üzerine saldırdılar. Siyah, kırmızı, mavi ve yeşil tüyler uçuştu havada. Kargalar yükselmeye başlamıştı, birden kurbanımızın döne döne tarlalara düştüğünü gördük. Kuş yaşıyordu hâlâ. Gagasını açıp kapıyor, kanatlarım oynatmaya çalışıyordu boşu boşuna. Kardeşleri gözlerini oymuşlardı. Kan oluk gibi akıyordu tüylerinin üstünden. Yapışkan çamurdan kurtulup doğrulmak için son hareketi de yaptı, artık gücü kalmamıştı.

Lekh sararıp soluyordu. Günlerce kulübeden çıkmıyor, kendi yaptığı votkayı içiyor, Ludmilla’ya dokunaklı aşk şarkıları besteliyordu. Zaman zaman yatağına uzanıp eline aldığı sopayla toprağa bir şeyler çiziyordu. Yavaş yavaş çizdiği resim biçime giriyor, uzun saçlı iri göğüslü bir kadın belirmeye başlıyordu.

Boyanıp salıverilecek kuş kalmayınca, Lekh, cepte votka şişesi yola düştü. Bataklıkta boğulmasından korktuğum için zaman zaman izliyordum onu. Şarkı söylüyor, kışın yoğun sisini andıran kalın ve kederli sesi bataklıkların üstüne yayıyordu üzün-tüsünü. Şarkı, göç eden kuşlarla yükseliyor, sonra ormanın başdöndürücü derinliklerine gömülüyordu.

Köylüler, açıktan açığa alay ediyorlardı onunla. Deli Ludmilla onu öylesine büyüleyip yakmıştı ki usunu almıştı başından. Bu sözler Lekh’i kızdırıyor, lânet yağdırıyordu köylülerin üzerine. Tepelerine sürüyle kuş salıp gözlerini oydurmakla korkutuyordu onları. Günün birinde bana saldırıp suratıma vurdu.

«Sensin Ludmilla’yı uzaklaştıran», diyordu. «Çingene gözlerin korkutuyor onu!».

Hastalandı, iki gün yataktan çıkmadı. Ayağa kalkabildiğinde çantasını hazırladı, bir somun alıp daldı ormana.

Haftalar geçti, Lekh’in söylediği gibi, tuzak kuruyordum. Ama rüzgârın ağaçlara sürüklediği saydam örümcek ağları geçiyordu elime çoğu zaman. Leyleklerle kırlangıçlar çoktan gitmişlerdi. Diğer hayvanlar da ayrılıyorlardı ormandan. Yılanlarla kertenkeleler ürüyorlardı yalnız. Kafeslerinde hareketsiz duran kuşlar tüylerini kabartıyorlardı. Kanatları aklaşmaya başlamıştı. O gün gökyüzü iyice kararmıştı. Kuştüyü yatakları andıran garip biçimli bulutlar ufku kaplamış, güneşin ölgün ışığını iyice gölgelemişlerdi. Tarlaları kasıp kavuran, otları eğen rüzgâr damların çürümüş samanlarını kulübelerin çevresinde uçuruyordu. Kayıtsız kuşların gezindiği ormanda, şimdi fırtına, solgun sazları parçalıyor, bitkilerin yapraklarını koparıp savuruyordu.

Birden, yanında iri köpeğiyle Ludmilla görünüdü. Yürüyüşü garipti. Lekh’in nerede olduğunu sordu, günlerce önce gittiğini öğrenince gülmeye başladı. Sonra hıçkırdı. Kuşlarla köpeğin meraklı bakışları önünde kulübeyi arşınlıyordu. Lekh’in eski kasketini buldu, yüzüne bastırıp ağlamaya başladı.

Birden kasketi yere atıp üstünde tepindi. Yatağın altında, Lekh’in unuttuğu bir şişe buldu ve dikti. Sonra kaçamak bakışlarla ardından gelmemi söyledi. Kaçmaya niyetlenince köpeğini üstüme saldı.

Mezarlığın yanında otlak başlıyordu. Biraz ilerde inekler otluyor, yaktıkları ateşin çevresine toplanan genç çobanlar ısınmaya çalışıyorlardı. Onlarla karşılaşmamak için mezarlığın içinden geçip duvardan atlamak gerekliydi. Duvarın öbür yanında kimse bizi görmezdi. Ludmilla köpeğini bir ağaca bağladı, beni kayışla korkutup pantolonumu çıkarmamı söyledi. O da elbisesini sırtından atıp beni kendine çekti.

Debelenmeme aldırmadan yere yıktı ve bacaklarının arasına uzattı. Kaçıp kurtulmaya kalkınca sırtıma vurdu. Çobanlar sesimi duymuşlardı. Onların geldiğini görünce bacaklarını iyice açtı Ludmilla. Gözleriyle kadını yiyerek yaklaştılar, içlerinden ikisi pantolonlarını çözdü. Diğerleri kararsızdı. Kimsenin bana aldırdığı yoktu. Karnına koca bir taş yiyen köpek yere yatmış durmadan havlıyor, bir yandan da yarasını yalıyordu.

Çobanların en irisi kadının üstüne yattı, Ludmilla altında debelenmeye koyuldu. Zevkten ürperip inliyor, kolları ve bacaklarıyla çobana sarılıyordu. Yanlarına çöken öbür çobanlar, onları seyrederken alay ediyorlardı. Tırmık ve kürekleri kapan bir sürü köylü kadın belirdi mezarlık duvarının ardında. En gençleri başa geçmiş, kollarını sallayıp bağırarak yürüyorlardı. Pantolonlarım toplayan çobanlar kaçacaklarına, ümitsizce çırpınan Ludmilla’nın üzerine çullandılar. Köpek homurdanıp saldırıyor, ama ipi çözemiyordu bir türlü. Mezarlık duvarının dibine sindim.

Koşarak gelen Lekh’i gördüm o sıra. Köye dönüp olanı biteni öğrenmiş olmalıydı. Çobanlar, duvarın üstünden atlayıp kaçtılar. Ama Ludmilla doğrulamadan, kadınlar üzerine çullandılar bu kez. Yorgunluktan hızlı koşamıyan Lekh epey uzaktaydı. Sallanarak geliyordu. Birkaç kere tökezlendiğini gördüm.

Kızgın köylü kadınlar Ludmilla’yı yere mıhlamışlar, kimi kollarının, kimi de bacaklarının üstüne çökmüştü. Tırmıklarıyla vuruyor, tırnaklarıyla karnının derisini yarıyor, yüzüne tükürüp saçlarını yoluyorlardı. Lekh aralarına girecek oldu, başına tırmık saplarıyla vurup sersemlettiler onu. Birkaçı da yere yatırıp üstüne çıktı. Sonra kürekle vura vura köpeği öldürdüler. Duvarın üstünde rahat rahat oturan çobanlar da bu amansız kırımı gözlüyorlardı.

Mezarların arasına kaçıp gizlenmeye hazırdım. Hortlaklarla vampirlerden çok korkan köylüler, nasıl olsa mezarlığa kadar peşimden gelemezlerdi.

Deli Ludmilla kan içinde yüzüyordu. Bütün vücudu çürüklerle kaplıydı. Acıyla haykırıyor, doğrulmaya, canavarların elinden kurtulmaya çalışıyordu boşu boşuna. İçlerinden biri, elinde hayvan sidiğiyle dolu bir şişeyle doğruldu. Arkadaşlarının neşeli çığlıklarıyla kahkahaları arasında Ludmilla’nın bacakları arasına diz çöktü, şişeyi iki bacağının arasına soktu. Deli, hayvan gibi böğürdü. Bir başka kadın, bütün gücüyle şişenin dibine tekme attı, şişe Ludmilla’nın içinde kırıldı. Hepsi onu çiğnemek istiyordu, sonuncu kadın da çekilip gittiğinde Ludmilla ölmüştü.

Kızgınlıkları geçen kadınlar, gevezelik ederek köye dönüyorlardı. Yüzü kan çanağına dönen Lekh doğruldu. Birkaç diş tükürdü ağzından. Ayakta duramıyordu, hıçkırarak sevgilisinin üstüne kapandı, işkence çeken vücudu okşadı, haç çıkarıp şiş dudakları arasından bir şeyler mırıldandı.

Duvarın üstüne büzülmüş, titriyordum. Kımıldanacak gücüm yoktu. Hava kararmaya başlamıştı. Bütün günahlarının bağışlanmasını dileyen Deli Ludmilla’nın serseri ruhunun çevresinde fısıldaşan ölüleri duyuyordum. Ay çıktı. Donuk ışığı, yere diz çöken adamla ölünün sarı saçlarım, belli belirsiz aydınlatıyordu.

Sık sık kesilen, kâbuslu bir uykuya daldım. Rüzgâr mezar taşlarına yükleniyor, çürümüş yaprakları taştan haçların üstüne sürüyordu. Kötü ruhlar inliyor, onların sesine köyden gelen köpek havlamaları karışıyordu.

Uyandığımda, Lekh hâlâ Ludmilla’nın ölüsü önünde diz çöküp yere kapanmış hıçkırıklarla titriyordu. Kulübeye dönemiyecek kadar üzgündüm. Gitmeye karar verdim. Tepemizde, dört yandan uçup gelmiş bir sürü yırtıcı kuş dönüp duruyordu.

Sh: 51-64

BÖLÜM -DOKUZ

Bir köye giremeden, günlerce dolaştım ormanda. İlk gördüğüm köyde oturanlar, kollarını havaya kaldırmış, bağırarak bir evden öbürüne koşuyorlardı. Uzaklaşmak yerinde olacaktı. Bir başka köyde silâhlar patladı. Partizanlar, ya da Almanlar geliyordu. İki gün daha yürüdüm. Sonunda aç, bitkin, ilk rastlıyacağım köye girme kararını verdim. Bu köyün ormandan görünüşü diğerlerinden sakindi.

Ağaçların arasından çıkınca, çift süren bir adamla karşılaştım. Kocaman elleriyle dev gibi bir şeydi. Kızıl favorileri yüzünü kaplamış, karmakarışık saçları tepesinde horoz ibiği gibi dikilmişti. Şüphe dolu, soluk gözleriyle gelişimi gözlüyordu.

Dilim döndüğü kadar, o çevrenin ağzıyla teklifimi yaptım: Yatacak bir köşe ve açlıktan ölmiyecek kadar yiyecek karşılığında ineklerini sağacak; ahırı temizleyip hayvanları otlağa götürecek; odun kesip av hayvanları için tuzak kuracaktım. İnsanları ve hayvanları her türlü hastalıktan kurtarmak için büyü de yapabildiğimi söyledim. Çiftçi, dikkatle beni dinledi; ses çıkarmadan yüzüme baktı, sonra da evine götürdü.

Çocuğu yoktu. Karısı komşulara da sorduktan sonra beni yanına almayı kabul etti. Ahırda bir yer gösterdiler; yapmam gereken işleri anlattılar.

Köy halkı yoksuldu. Tahtadan kulübelerin içi ve dışı, çamur ve saman karışımıyla sıvanmıştı. Duvarlar toprağa iyice gömülmüş, ot damların üstüne saz ya da kil bacalar yapılmıştı. Birkaç çiftçinin ahırı vardı. Duvardan kazanmak için sırt sırta yapılmıştı bunlar da. Zaman zaman, yakındaki birlikten Alman askerleri gelir, buldukları yiyeceği alıp götürürlerdi.

Alman askerleri geldiğinde, ormana kaçacak zaman bulamazsam; çiftçi beni, ahırın altındaki bodruma gizlerdi. Daracık bir girişi olan bodrum üç metre derinliğindeydi. Kazılırken ustama yardım etmiştim. Karısıyla benden başka kimsenin böyle bir yerden haberi yoktu, içindeki dolaba tereyağ topakları, peynirler, jambonlar, dizi dizi suçuk ve sosis, şişelerle içki ve başka yiyecekleri saklardı. Üstelik çok da serin olurdu bodrum. Almanlar evin her yanını arar, tarlada domuzları kovalayıp acemi koşuşmalarla piliçleri yakalamaya çalışırken iştah açıcı kokuları içime çekip otururdum orada. Aksırmamak için parmağımla burun deliklerimi kapayıp o garip dille konuşmalarını dinlerdim. Kamyonların gürültüsü uzaklaşınca ustam gelir beni çıkarırdı, yeniden her günkü işime başlardım.

Mantar mevsimi geliyordu. Sevinç içindeki aç köylüler, mantar toplamak için ormanın yolunu tutuyorlardı. Çok insan gerektiğinden, koca adam beni de götürürdü. Diğer köylerden gelenler de ormana doluşurlardı. Çingeneye çok benzediğimi ustam da farketmiş, Almanlara haber vermelerinden korktuğu için saçlarımı usturayla kazımıştı. Beni yanma alıp götürdüğünde, yüzümün yarısını gizleyen bir kasket geçirirdi başıma. Yine de, köylülerin şüphe dolu bakışları beni rahatsız ederdi. Ustamın yanından ayrılmamaya bakardım hep. Ona faydalı olduğuma inandığımdan beni bırakmıyacağım sanıyordum.

Mantar toplamaya çıktığımızda, ormandan geçen demiryoluna kadar inerdik. Günde birkaç kere, yük vagonlarını çeken lokomotifler, düdük çalarak geçerdi. Vagonların tepelerine, lokomotifin önündeki çıkıntıya, Almanlar, mitralyözlü nöbetçiler yerleştirmişlerdi. Miğferli askerler dürbünle ormanı ve gökyüzünü tararlardı.

Bir gün, değişik bir tren çıktı ortaya. Hayvan vagonlarına bir sürü insan doldurulmuştu. İstasyonda çalışan adamlar bunların tutuklanıp ölüm cezasına çarptırılan Yahudilerle Çingeneler olduğunu söylediler. Az yer kaplamak için kollarını kaldıran bu insanlar, buğday demetleri gibi tıkılmışlardı vagonlara. Her vagonda en az ikiyüz kişi vardı. Gençler, yaşlılar, erkekler, kadınlar, çocuklar; hatta bebekler bile vardı aralarında. Çevredeki köylülerden birkaçı, toplama kampı yapımında çalışıyor, garip hikâyeler anlatıyorlardı.

Köylülerin anlattıklarına göre, trenden inişte Yahudiler gruplara ayrılıyor, çırılçıplak soyuluyor, neleri varsa ellerinden almıyordu. Saçları kesilip şilte yapımında kullanılıyordu. Almanlar ağızlarını açtırıp dişlerini de inceliyor, altın olanları oracıkta söküveriyorlardı. Gaz odalarıyla fırınlar bunca insana yetmiyor; gaz odalarında can verenlerin çoğu, toplama kampının çevresine kazılan çukurlara atılıyordu.

Köylüler, düşünceli düşünceli anlatılanları dinler, sonra da Yahudilerin Tanrı tarafından cezalandırıldıklarını söylerlerdi. İsa’yı çarmıha gerdikleri gün cezalandırılmaları gerekiyordu aslında. Tanrı unutmamıştı bu yaptıklarını. Şimdiye kadar Yahudilerin günahları üstüne bir sünger çekmişse de, bağışlamamıştı onları. Bugün Almanlar, onun adaletini yerine getiren araçlar olmuşlardı. Yahudiler herkes gibi ölemezlerdi. Yeryüzünde cehennem azabı çekecek, sonra da ateşte can vereceklerdi. Atalarının yerine cezalandırılıyor, gerçek inancı inkâr etmenin, Hristiyan bebelerini acımadan boğazlayıp kanlarını içmenin kefaretini ödüyorlardı.

Köylülerin bana yönelen bakışları, her zaman-kinden düşmancaydı artık. «Uğursuz, pis!» diye bağırıyorlardı. «Sen de pis Çingene, Yahudi, sen de yanarak öleceksin!»

Sözleriyle ilgilenmezcesine kayıtsız kalıyor, çobanların beni yakalayıp Tanrı’nın isteği üzerine tabanlarımı yakmaya kalkışmalarına bile göz yumuyordum. Çırpınıp debeleniyor, tırmalayıp ısırıyordum. Diğerleri, Almanlar tarafından güçlü makinelerle donatılmış fırınlarda yakılırken, benim bayağı odun ateşinde kavrulmaya hiç niyetim yoktu.

Geceleri geç saatlere kadar uyanık kalır, Tanrı’nın beni de cezalandırmak isteyip istemediğini sorardım kendi kendime. Annemle babam, her pazar kiliseye gider, beni de götürürlerdi. Tanrı’nın kızgınlığının, yalnız kara gözlü, siyah saçlı, Çingene denen insanlara yöneldiği doğru olabilir miydi? Neden babamın saçları açık renk, gözleri maviydi de annem esmerdi? Hem esmerlikleri, hem de sonları aynıydı Yahudilerle çingenelerin, öyleyse onları ayıran ne olabilirdi? Herhalde, savaş bitince yeryüzünde sarı saçlı, mavi gözlü insanlardan başkası kalmayacaktı. Ama açık renk anne ve babası olup siyah saçlı doğmak mutsuzluğuna uğrayan çocuklara ne olacaktı?

Yahudilerle dolu trenler geçtiğinde hava aydınlıksa köylüler demiryolu boyuna dizilir, makinisti, ateşçiyi ve Alman nöbetçileri sevinçle selâmlarlardı. Kapısı sürgülü vagonların tepesindeki küçük deliklerde bazen bir insan yüzü görülürdü. Tutuklulardan biri, nereye götürüldüklerini, dışarıdan gelen bağrışmaların ne olduğunu anlamak için bir arkadaşının sırtına çıkmış olmalıydı. Köylülerin dostça işaretlerinin kendilerine yöneldiğini de sanabilirlerdi bu zavallılar. Sonra Yahudi yüzleri görülmez olur, cılız, soluk kollar sallanır, ümitsizce yardım isteyen sesler duyulurdu.

Merakla trenin geçişini izleyen köylüler, bu insan selinden gelen şarkıya, çığlığa, iniltiye benzemiyen garip sızlanmayı dinlerlerdi. Tren uzaklaşırken, ormanın koyuluğunda, bıkmak bilmeden sallanıp bize işaretler yapan beyaz kollar görülürdü.

Gece geçen trenlerle fırınlara götürülen zavallılar, arada, bebelerinin hayatlarını kurtarmak için onları pencereden atarlardı. Bazıları vagonun tabanını deler, birkaç kararlı Yahudi buradan aşağı atlarlardı. Çoğu zaman tekerlek altında kalıp biçilir, kopuk gövdeleri yokuş aşağı yuvarlanıp otların arasına düşerdi.

Sabahın erken saatlerinde, oradan geçen köylüler, parçalanmış gövdeleri bulur, aceleyle giysilerini ve pabuçlarını çıkarırlardı. Sonra da Yahudilerin, giysileri içine para ya da elmas gizliyebileceklerini düşünüp iyice ararlardı. Kâfir kanı bulaşmamışsa, astarları söküp arasına bakarlardı. Ganimetin üstüne üşüşür, kavga ederlerdi. Sonra ölüler demiryoluna bırakılır, Alman devriyeleri rastladığında lânetli ölüleri, üstlerine benzin döküp yakarlardı.

Bir gün köyde, o gece, Yahudi dolu birkaç trenin arka arkaya geçtiği söylentisi dolaştı. Mantar toplamayı bırakan köylüler, demiryoluna koştular. Raylar boyunca tek sıra dizilmiş, çalıları karıştırıyor, demiryolunun iki yanından inen yokuşta ve telgraf direklerinde kan izleri arıyorduk. Önceleri bütün aramalarımız boşa gitti. Sonra köylülerden biri, birkaç yabani gül dalının kırıldığını farketti. Yapraklar aralandı ve yosunların üzerinde tortop olmuş, beş altı yaşlarında bir çocuk bulundu. Gömleğiyle pantolonu parça parçaydı. Yay gibi kaşları, uzun siyah saçları vardı. Ölmüş, ya da derin bir uykuya dalmıştı. Adamlardan biri bacağına bastı: Çocuk sıçradı, gözlerini açtı. Üzerine eğilen insanları görünce bir şeyler söylemek istedi. Ama ağzının köşesinde pembe bir köpük belirdi, çenesinden süzülüp, boynuna aktı. Kara gözlerden ürken köylüler, çocuğa dişlerini sayma fırsatı vermeden geri çekilip haç çıkardılar.

Çocuk dönmeye çalıştı. Ama kemikleri kırılmış olmalıydı. İnleyebildi ancak, dudaklarında kanlı bir kabarcık belirdi. Arka üstü düştü, gözleri kapandı. Şüpheci köylüler bir şey yapmadan bakıyorlardı. Sonra kadınlardan biri ilerledi, çabucak çıkardı pabuçlarını. Çocuk çırpındı, inledi; kan tükürdü. Gözlerini açınca durmadan haç çıkarıp başlarım çeviren köylüleri gördü. Birden, bütün vücudu gerildi, bir daha da kımıldamadı, iki adam, ayaklarından tutup çevirdiler çocuğu. Ölmüştü. Hemen ceketini çıkarıp soydular. Gömleğiyle pantolonunu aldıktan sonra, demiryoluna sürüklediler. Alman devriyeleri onu nasıl olsa bulurdu.

Köye dönerken, birkaç kere arkama baktım. Çocuğun ölüsü beyaz taşların üstünde yatıyordu. Uzaklaşınca siyah perçemlerinden başka şey göremez oldum.

Ölmeden önce ne düşündüğünü bulmaya çalışıyordum. Onu trenden atan yakınlarıyla dostları, herhalde köylülerin yardımına koşacaklarını, fırında yanmaktan kurtaracaklarını söylemişlerdi. Büyük bir hayal kırıklığıydı bu! Tıklım tıklım vagonda annesiyle babasının sıcak göğsüne sokulmayı, yakınlarının varlığını duymayı, tek başına olmadığını, diğerleri gibi bir yanlışlık sonucu götürüldüğüne inanmayı yeğ tutardı sanırım.

Bu çocuğun acı ölümüne üzülürken, içten içe rahatlık duyuyordum aslında. Onu kurtarıp köye götürseydik başımıza sürüyle iş açacaktı. Bir Yahudi gizlediğimizi Almanlar duysa; köyü basıp, her yanı arıyacak, bu arada çocuğu ve bodrumda gizlenen beni de bulacaklardı. Benim de, onun gibi trenden atıldığımı düşünüp oracıkta öldürecek, sonra da köy halkını cezalandıracaklardı.

Kasketim gözlerime düşmüş, köylülerin ardından ayaklarımı sürüyerek geliyordum. Yakmak için koca koca fırınlar yapacaklarına, Yahudilerle Çingenelerin göz ve saç rengini değiştirmek daha kolay olmaz mıydı?

Mantar toplamak yeknesak bir iş olmuştu artık. Sepetler dolusu mantar kuruyordu her yanda. Ahırlara, tavanaralarına gizleniyordu. Ağaçlıklar mantarla doluydu. Her sabah, elde sepetlerle dağılıyorduk ormana. Son çiçeklerden aldıkları balla ağırlaşan arılar sonbahar güneşinin altında vızıldıyor, kocaman ağaçların koruduğu gölgeliklerde uçuşuyorlardı. Ceviz ve ardıç ağaçlarının ya da meşe ve gürgenlerin dallarında cıvıldaşan kuşların gürültüsüne, mantarla dolu bir köşe bulunca sevinç içinde birbirine bağıran köylülerin sesi karışırdı. Zaman zaman, bir ağaç kovuğuna tüneyen baykuşun uğursuz sesi duyulur, keklik yumurtalarıyla kendine şölen çeken kızıl tüylü tilki, çalılıklar arasından kaçar; kuru yapraklar üzerinde sürünen ürkek engerek yılanları, çekingenliklerini atıp yüreklenmek için ıslık çalar; koca ada tavşanı bir zıplayışta yolu aşıp giderdi.

Ormandaki senfoniyi, arada bir duyulan tren düdüğü, vagonların uğultusu, fren gıcırtıları bozardı. Köylüler de durup demiryoluna bakar, kuşlar susar, baykuş kovuğuna girerdi. Kulaklarını dikip bakınan tavşan, içi rahatlayınca devam ederdi hoplayıp zıplamaya.

Mantar mevsimi boyunca, daha birkaç hafta demiryolu çevresinde dolaştık. Yer yer, taşların arasına gömülmüş yanık kemik parçalarıyla küllere rastlanıyordu. Köylüler, durup dudaklarını büzerek bakarlardı. Bazıları, Yahudi ölüsünden insanlarla hayvanlara bulaşıcı hastalık geçeceğine inanmıştı. Ayaklarının ucuyla küllerin üstüne toprak atarlardı.

Bir keresinde, sepetimden düşen mantarları toplar gibi yapıp, bu küllerden bir avuç almıştım. Benzin kokuyor, parmaklanma yapışıyordu. Dikkatle inceledim, insana benzer yanını göremedim. Yine de bu küller, fırından çıkan ya da yanmış turbalarla yosunlardan arta kalan küllere benzemiyordu. Korktum. Sanki yanan adamın hayali tepemizde dolaşıp bizi gözlüyordu. Yüzlerimizi unutmayacaktı hiç. Bu hayalin durmadan beni kovalayıp geceleri uykuma gireceğini, damarlarıma hastalık aşılayıp beynime deliliği sokacağını biliyordum.

Her tren geçişte, bölük bölük, korkunç yüzlü, intikam isteyen hayaletler görüyordum. Köylülere göre, Yahudilerin yakıldığı fırınlardan çıkan dumanlar gökyüzüne dimdik yükselip Tanrı’nın ayakları altında yumuşacık bir halı oluyordu. Oğlunun ölümüne üzülen Tanrı’yı avutmak için, gerçekten bu kadar Yahudiyi kurban etmek gerekli mi, diyordum kendi kendime. Belki yeryüzü yakında, kocaman bir yangın yeri olacaktı. Papaz, bütün insanların bir gün öleceğini, hiçlikten gelip hiçliğe döneceklerini söylememiş miydi?

Demiryolu boyunca, rayların arasında sayısız kâğıt parçalan, defterler, fotoğraflar ve eski pasa-portlar bulurduk. En çok aranan fotoğraflardı. Çünkü köyde okuma yazma bilen yoktu. Bu resimlerin bazılarında, garip kılıklı yaşlı kişiler, acemice poz vermişlerdi. Buralarda görülmemiş güzellikte, süslü giysiler içindeki anne babalarla sarıldıkları çocukları görülüyordu bazılarında da. Köylünün biri de, meleklerden güzel bir genç kız resmi bulurdu arada. Ya da kara sakallı, keskin kara gözlü bir adam resmi. Azizleri andıran ihtiyarlar, solgun gülüşlü yaşlı kadınlar, bahçede oynayan çocuklar, ağlayan bebeler, birbirine sarılmış yeni evliler de vardı. Trenin sarsıntısıyla titreyen eller, resimlerin arkasına ayrılık sözleri, yeminler, kutsal kitaptan parçalar karalamıştı. Çoğu zaman çiy ve güneşin kızgın ışınları bu satırları okunmaz hale getirirdi.

Köylüler bütün bunları, büyük bir açgözlülükle kapışırlardı. Kadınlar gülüşür, resimlerdeki erkeklerle ilgili şakalar yapar, kocaları da kızlar üzerine kaba sözler söylerlerdi. Değiş-tokuş edilen fotoğraflar kulübelere, ahırlara asılırdı. Bazı evlerin duvarlarındaki haç ya da kutsal resimlerin çevresine kimsenin tanımadığı bu Yahudilerin fotoğrafları iğnelerdi. Genç kız resimlerini elden ele dolaştırıp zevklenen, bunlar üzerinde çirkin oyunlara yeltenen yanaşmaları yakalardı bazen çiftçiler. Köyün en güzel kızlarından biri, yakışıklı bir adamı gösteren fotoğrafa tutulmuş, gözü nişanlısını bile görmez olmuştu.

Bir gün, köyün gençlerinden biri, demiryolunda genç bir Yahudi kızı bulunduğunu haber verdi. Bir omuzu çıkmıştı, birkaç ufak yarası vardı ama yaşıyordu. Vagondaki delikten, tren dönemece gelip yavaşladığı sırada atlamış olmalıydı. Herkes, bu eşsiz yaratığı görmeye koştu. İki adamın tuttuğu kız sendeliyordu. İnce yüzü bembeyaz olmuştu. Kalın gür kaşları, kapkara gözleri vardı. Omuzlarına dökülen siyah, parlak saçlarını bir kurdele tutuyordu. Entarisi yırtılmıştı. Bembeyaz derisindeki sıyrıklar, bereler görülüyordu. Sağlam koluyla çıkan omuzunu tutuyordu.

Hemen köyün muhtarına götürdüler onu. Meraklı kalabalığı toplanmıştı. Kızın bir şey anladığı yoktu. Köylülerden biri yaklaştığında, ellerini dua edercesine birleştiriyor, kimsenin anlamadığı bir dilde mırıldanıyordu. Korku dolu bakışları çevresinde dolaşıyordu. Muhtar, kızı bulan «Ebemkuşağı Piyotr» ve köyün yaşlılarını topladı. Verilen emirlere uygun olarak, kızın ertesi gün Almanlara teslimi kararlaştırıldı.

Köylüler, teker teker evlerine döndüler. En yüzsüzlerden birkaçı kızın yüzüne bakıp gülüşüyorlardı. Birkaç kör cadaloz, kızdan yana üç kere tükürüp bir şeyler mırıldanarak torunlarını, uğursuz Yahudiden korudular.

Piyotr, kızı kolundan tutup kulübesine götürdü. Köyde çok sevilen garip bir adamdı bu. Doğal olaylarla ilgilenir, özellikle ebemkuşağını merak ederdi. Bu yüzden «Ebemkuşağı Piyotr» demişlerdi ona. Kış gecelerinde, kendisini görmeye gelen komşularına saatler boyunca anlatırdı bildiklerini, gördüklerini. Odanın köşesine sinip, diğerleri gibi ben de onu dinlerdim. Ebemkuşağının uzun, eğri, içi boş, esnek bir saza benzediğini öğrendim. Bir ucu ırmak ya da gölün içindeydi. Oradan çektiği suyu öbür ucuyla kuraklıktan kavrulan ovalara boşaltıyordu. Suyla birlikte balıklar ve diğer deniz hayvanlarını da çekiyordu ebemkuşağı. Birbirinden çok uzaktaki denizler, göller ve akarsularda aynı cins balıkların bulunması bunu ispatlıyordu.

Piyotr’un kulübesi bizimkine komşuydu, ahırlarımızın duvarları da bitişikti. Bir süre önce karısı ölmüş, genç sayılacak Piyotr o günden sonra evlenmemişti bir türlü. Komşuları, ebemkuşağı merakının bakışlarını kadın kalçalarına indirmesini engellediğini söylerlerdi. O tarlada çalışırken yaşlı bir kadın yemeğini pişirir, çocuklarına bakardı. Zaman zaman kafayı tütsülemekten başka eğlencesi yoktu.

Ancak, genç Yahudi kızı, geceyi onun evinde geçirecekti. Birkaç saat sonra, komşu ahırdan gelen gürültü ve çığlıklarla uyandım. Önce korktum. Sonra İnce tahta duvarın aralığından olup biteni görebildim: Genç kız, ahırın ortasındaki buğday dövülen yere, bir çuval yığını üstüne uzanmıştı. Gaz lâmbası, köşedeki kütüğün tepesinde yanıyordu. Piyotr, kızın yanınma oturmuştu. Birden kızın elbisesine asılıp askılardan birini kopardı. Genç kız elinden kurtulmaya çalışıyordu. Ama Piyotr uzun saçlarının üstüne diz çöktü, başını dizleri arasına sıkıştırdı. Sonra öbür askıyı da kopardı. Kız ağlıyor, ama kımıldanamıyordu. Piyotr ayaklarına kadar süründü, bunları dizlerinin arasına aldı. Dikkatli hareketlerle entarisini çıkardı. Kız doğrulmaya ve sağlam koluyla entarisini tutmaya kalktı. Piyotr onu itti, çırılçıplak bıraktı. Lâmbanın titrek ışığı, kızın zayıf göğsüne gölge düşürüyordu. Adam kızın omuzlarını göğsünü, karnını nasırlı elleriyle okşamaya koyuldu. Genç kızın yüzünü göremiyor, arada bir çığlıkla kesilen boğuk hıçkırıklarını duyuyordum. Piyotr çizmelerini, pantolonunu çıkardı. Üzerinde kaba bir gömlek kalmıştı.

Bitkin kurbanının üzerine, ata binercesine oturdu. Kız zorlanınca inledi, anlaşılmaz diliyle bir şeyler söyledi. Piyotr gürültüyle soluyordu. Sonunda dirsekleri üstünde doğrulup kızın üstüne kaydı, bütün ağırlığıyla kendini bıraktı. Genç kız kaskatı kesildi, içler acısı bir çığlık attı. Görünmeyen birinden yardım istercesine parmaklarını boşlukta açıp kapıyordu.

O an garip bir şey oldu. Kızın üstüne uzanan Piyotr doğrulup kalkmak istedi. Her doğruluşunda kız acıyla haykırıyordu. O da inliyor, durmadan küfrediyordu. Kapana tutulmuş tavşan ya da tilki gibi garip bir güç onu kıza bağlamıştı.

Durmadan titreyen kızın üstündeydi hâlâ. Kurtulmak için bütün gücüyle uğraşıyordu. Her keresinde ikisi de acıyla kıvranıyorlardı. Durmadan terliyor, küfrediyor, tükürüyordu. Genç kız da ona yardım etmek istedi. Bacaklarını iyice açtı, kalçalarım kaldırdı ve eliyle adamı karnından itti. Bir şey değişmedi. Görünmeyen bir bağ onları birbirine yapıştırmıştı.

Aynı şekilde birbirine yapışmış köpekler görmüştüm sık sık. Bütün güçleriyle çiftleştiklerinde ayrılmaları kolay olmuyor, birbirlerinin çevresinde dönüp sonunda kıç kıça geliyorlardı. Aynı yerde oynayan iki kuyruklu ve iki başlı bir gövde gibiydiler, «insanın en yakın dostu» denen bu hayvanlar o an; doğanın insafsız bir şakası oluveriyorlardı. Havlıyor, tepeden tırnağa ürperiyorlardı. Kan çanağına dönen gözlerinde, anlatılmaz bir acı okunuyor; kan çıkana kadar sırtlarına sopa ve tırmık sapıyla vuran köylülerden yardım istiyordu bakışları. Ayrılmak için daha çok uğraşıyor, tozların içinde yuvarlanıyor, köylüler bu arada gülüşüp onları tekmeyle itiyor, üzerlerine taş, hatta kızgın kedileri atıyorlardı. Zavallı hayvancıklar kaçmaya kalkıyorlardı. Ama ikisinin de yüzü değişik yönlere dönüktü. Ancak birbirlerinin çevresinde dönebilirlerdi. O kızgınlıkla birbirlerini ısırmaya çalışırlar, sonunda yorgunluktan bitmiş halde kendilerini insan ellerine bırakırlardı.

Köyün çocukları onları ırmağa, ya da bir su birikintisine atarlardı. Zavallı köpekler yüzmeye çalışır, değişik yönlere dönük olduklarından yine bir şey yapamazlardı. Köpüklü ağızlarıyla kafalarından başka yerleri görünmez olur, iyice sulara gömülürlerdi. Akıntı onları sürüklerken neşeli bir kalabalık kıyı boyunca gider, sevinç çığlıkları atıp taşlarlardı zavallıları.

«Ebemkuşağı Piyotr» yine başlamıştı debelenmeye. Meryem Ana’yı yardıma çağırıyor, ufluyor, pufluyordu. Kızdan kurtulmak için bütün gücüyle kendini geriye itiyor, kız da haykırıp yüzünü gözünü yumrukluyor, tırmalıyor, ellerini ısırıyordu. Şaşkın Piyotr, önce dudaklarından akan kanı yaladı. Sonra bir kolu üzerinde doğrulup öbürüyle kıza müthiş bir yumruk attı. Onun da aklı başından gitmiş olmalıydı ki, yeniden kendini kızın üstüne bırakıp memelerini, kollarını ve boynunu ısırmaya koyuldu. Kızın acıklı sesi onu kızdırmış gibiydi. Yorgunluktan serilene kadar dövmeye devam etti.

Şimdi, sessiz ve hareketsiz yatıyorlardı. Bir tek gaz lâmbasının alevi yaşıyor gibiydi. Piyotr yardım isteyecek gücü buldu sonunda. Haykırışlarına önce bir köpek sürüsünün havlaması, sonra da balta ve bıçakları kapıp gelen birkaç köylü karşılık verdi. Ahırın kapısını açıp yerde yatan çiftçiyi görünce bir şey anlamadan, gözleri dışarı uğramış, bakakaldılar. Ebemkuşağı, kısık bir sesle olup biteni anlattı. Kimseyi içeri sokmamak için kapıyı kapayıp köyün, herkesi iyileştirmekle ünlü büyücüsüne haber saldılar.

Yaşlı kadın gelir gelmez yerdeki çiftin başına çöktü, üç köylünün yardımıyla bir şeyler yapmaya koyuldu. Yaptıklarını göremiyordum ama; birden, Yahudi kızının ölümcül çığlığını duydum. Lâmbayı söndürdüler, sessizlik çöktü ortalığa.

Gün doğunca, hemen bölmedeki aralığa uydurdum gözümü. Güneşin ilk ışınları ahırın tahtalarındaki aralıklardan içeri süzülüyor, buğday tozlarını aydınlatıyordu. Duvarın yanında, üstü at derisiyle baştan ayağa örtülü bir insan yatmıştı.

Bütün köy uyurken inekleri otlağa götürmek zorundaydım. Akşam döndüğümde bütün köy geceki olayı konuşuyordu. «Ebemkuşağı Piyotr» Yahudi kızın ölüsünü götürüp demiryoluna bırakmıştı. Alman devriyeler, ölüyü orada bulurlardı nasılsa…

Birkaç hafta için, köy halkına meraklı bir konu çıkmıştı. Ebemkuşağı bile kafayı tütsülediğinde Yahudi kızının kendisini nasıl içine çekip bırakmadığını anlatıyordu.

Geceleri garip düşler uykularımı kaçırıyordu. Ahırdan iniltiler, çığlıklar geliyor, buz gibi bir el sürtünüyordu bana. Benzine batmış, simsiyah saç perçemleri yüzümü okşuyordu. Sabah, hayvanları otlağa götürürken ürkek bakışlarını, tarlaların üstüne çöken yoğun siste dolaşıyordu. Bazan rüzgâr simsiyah bir duman bulutunu uçurur, bulut peşimden gelirdi sanki. Ürperirdim. Buz gibi ter taneleri kaplardı ensemi. Kara kurum bulutu tepemde döner, gözlerimin içine bakar, sonra Tanrı’nın ayakları dibine varmak için yükselirdi gökyüzüne.

Sh: 101-113

BÖLÜM-ON ALTI

Birkaç hafta sonra, birliğin hastanesinden taburcu edildiğimde Kalmuk askerinin dipçiğinin ciğerimde açtığı delik kapanmıştı. Acı çekmiyordum artık. 1944 yılı sonbaharı. Korktuğuma uğramadım; birlikte kalmama izin verdiler. Bunun fazla sürmeyeceğini de biliyordum. Cepheye gitme emri alacak, beni köyün birine bırakacaklardı. Nehrin kıyısında konaklamıştık. Yakında yola çıkılacağını gösteren bir belirti de yoktu.

Savaşın gencecik bir yaşta yakaladığı yeni subaylar ve çok genç askerlerden kurulu bir geçici birliğe düşmüştüm. Toplar, makineliler, telgraf ve telefon araçları, gereçleri yepyeniydi. Askerler, savaşın henüz pek yıpratamadığı bu araçlara aşkla bakıyorlardı. Üniformaların rengi de çadırların bezi de solacak zaman bile bulamamıştı.

Cephe düşman topraklarına derinlemesine girmişti. Her gün radyo Alman ordusunun yeni bir yenilgisini bildiriyor, Alman müttefiklerinin kaçışını haber veriyordu. Askerler bütün bu haberleri gururla dinliyor, şevkle talime koşuyorlardı. Dostlarına, ailelerine uzun uzun mektup yazıyor, pek inanmamakla birlikte yakında yeniden savaşa başlayacaklarını sandıklarından söz ediyorlardı. Ama, onlardan önce davranan büyükleri, Almanları bozguna uğratmışlardı çoktan. Savaşın sonu yakındı.

Birlikte hayat sakindi, iyi düzenlenmişti. Üç günde bir, posta uçağı, kısa zamanda yapılmış olan uyduruk bir alana iniyordu. Mektuplar ülkelerinden haberler getiriyor, yıkıntıların kaldırılmaya başlandığı bildiriliyordu. Gazetelerde bombalanan Rus şehirlerinin, Alman şehirlerinin yerle bir edilen siperlerin resimleri vardı. Sıra sıra dizilmiş tutsak Almanların sakallı resimleri hemen göze batıyordu. Askerlerle subaylar, aralarında, yakınlaşan zaferden söz ediyorlardı boyuna.

Beni birliğin bütün askerleri koruyordu. Ama içlerinden ikisi özel bir yakınlık gösteriyorlardı: Nazi saldırısının ilk günlerinde bütün ailesi yok olan siyasî komiser Gavrila ile eski usta nişancı, eğitim çavuşu Mitka.

Gavrila, hergün benimle birliğin kitaplığında bir süre oturuyordu. On birime bastığımı, okuma öğrenmem gerektiğini söylüyor, bana okuma öğretiyordu. Benim yaşımdaki Rus çocukları okuyup yazdıktan başka, gerektiğinde düşmana karşı savaşmayı bile öğrenmişlerdi. Beni süt kuzusu sanmalarını istemiyordum. Elimden geldiğince çalışıyor, askerlerin yaşayışını kolluyor, onlar gibi olmaya uğraşıyordum.

Çok seviyordum kitapları. Çevremizdeki dünya kadar gerçek; neredeyse ondan daha zengin bir evren fışkırıyordu sayfaların arasından. Hayat boyu, tanımadan yanından geçtiğimiz kişilerin düşünceleriyle isteklerini öğrenebiliyorduk kitaplardan.

Gavrila’nın yardımıyla ilk kitabımı okudum, önce annesini, sonra da babasını yitirip, benim gibi yeryüzünde tek başına kalan bir çocuğun karşılaştığı çeşitli güçlükleri anlatıyordu. Kitabın adı «Çocukluğum» du. Gavrila, bunu yazan Maksim Gorki’nin Sovyet yazarlarının en büyüklerinden biri olduğunu anlattı bana. Eserleri, kitaplığın birkaç rafını dolduruyor, kendisi bütün dünyada tanını okudukça umut doluyordu içime.

Şiirleri de seviyordum. Duaları andırıyordu şiirler. Üstelik çok daha güzeldiler ve anlaşılabilir şeylerdi. Ama ne insanın günleri bağışlanıyordu bunlar okununca, ne de günâhları. Zevk için okunurdu şiir. Tatlı, kaygan sözcükler, iyi yağlanmış değirmen taşları gibi birbirini sürüklerdi.

Okumanın dışında, Gavrila, bana başka önemli dersler de veriyordu. Dünya düzeninin Tanrıyla ilgisi bulunmadığını, Tanrının dünyada yapacak şeyi olmadığını Gavrila’dan öğrendim. Bunun nedeni de çok açıktı; Tanrı yoktu. Boş şeylere inanan aptal kişileri aldatmak için papazlar tarafından uydurulmuştu. Ne Tanrı vardı, ne de oğluyla Ruhul Kudüs. Ne hayalet vardı, ne hortlak, ne mezarlarından fırlayan vampirler. Ne de günahkârların peşinde dolaşan kadın yüzlü ölüm. Bütün bunlar, dünya düzenini anlamıyan, kendi güçlüklerine inanmıyan, kör inançlara saplanan cahilleri uyutmak için uydurulmuş masallardı.

Gerçek olan, insanın kendi yolunu kendi eliyle çizdiği, geleceğinin tek hakimi olduğuydu. Herkes aynı ölçüde önemliydi. Herşeyden önce de eyleminin yönünü ve amacını bilmeliydi insan. Eyleminin, yalnız kendini bağladığına inanan, büyük bir yanlışlığa düşerdi. Bir araya gelen eylemler, yavaş yavaş toplumu kurarlardı. Bir kadının elinde, körü körüne kumaşa batıp çıkan iğne, güzel bir işlemenin ortaya çıkışına katkıda bulunurdu.

İnsanlık tarihinin kurallarına göre, adsız insan yığınları arasından, belirli zamanlarda, olağanüstü biri çıkardı. Bu bilge kişi, üstün yetenekleriyle baş olur, renkli iplikleri elindeki resmin dolambaçlı yollarından geçiren nakışçı gibi ulusları yönetir, düşüncelere eylemlere yön verirdi.

Böyle kişilerin resimleri, kitaplıkları, hastaneleri, subayların yemek salonlarını, askerlerin barınaklarını süslüyordu. Çoğu ölmüş olan bu büyük adamların yüzlerini dikkatle inceliyordum. Bazılarının adları kısa, etkileyiciydi. Bazılarının da, karmakarışık, uzun sakalları vardı. En güzel ve en çok resmi olan ise yaşayandı.

Gavrila, Kızılordu’nun, onun komutasında Almanları ezmeye hazırlandığını, kurtarılacak uluslara, herkesin eşitliğini sağlayacak yeni bir düzen armağan edileceğini söylüyordu. Yakında ne zengin, ne yoksul, ne sömüren, ne de sömürülen kalacaktı. Bazı ırkların, ötekiler tarafından yok edilmesine son verilecek, gaz odaları, insanların yakıldığı fırınlar ortadan kalkacaktı. Birlikteki her subay, her asker gibi Gavrila da eğitimini, rütbesini, evini, her şeyini bu şefe borçluydu. Bütün Sovyet yurttaşları da varlıklarını yaşamalarını ona borçluydular. Askerî doktorların bana gösterdikleri bakımı da ona borçluydum: Stalin’di onun adı.

Gavrila, bana Stalin’in hayat hikâyesini anlatıyordu. Benim yaşımdayken Soso diye anılan o çocuk, taşra derebeylerinin ezdiği yoksulların haklarını korumak için boğuşuyordu. Gençliğinde çekilen resimlerinde kara saçlı, kara gözlü, gür kaşlı olduğu görülüyordu. Benden daha çok çingeneye, güzel üniformalı Alman subayının öldürdüğü Yahudi’den, hattâ demiryolunda köylülerin bulduğu küçük çocuktan daha çok benziyordu Yahudi’ye. Dua etsin ki, gençliği, benim yaşadığım köylerde geçmemişti. Benim gibi bütün çocukluğunda boyuna dayak yemiş olsa başkalarının yardımına koşacak zamanı bulamaz, köylülerden kaçmak, köpeklerden korunmak, başka şey yapmasına fırsat vermezdi. Gürcüydü. Gavrila, Almanların Gürcüleri de yakmaya hazırlandıklarını söylememişti. Resimlerde yanında görülenlere bakılırsa; en ufak bir kuşkuya kapılmadan insan, Almanların bunları yakalasalardı hiç beklemeden fırınlarına atacaklarına inanabilirdi. Hepsi de yanık tenli, siyah saçlı, parlak siyah gözlüydü.

Bütün dünya işçilerinin düşünde gördüğü, bütün Rusya’nın kalbi olan şehirde, Moskova’da yaşardı. Askerler şarkılarında Moskova derler, yazarlar kitaplarında Moskova’dan söz ederler, ozanlar Moskova adına şiir düzerlerdi. Şehrin sokaklarının altında, dev köstebekleri andıran, uzun, ışıltılı trenlerin kayıp gittiği söylenirdi. Gürültü çıkarmadan, kiliselerden bile güzel, mozaik ve mermer kaplı yeraltı istasyonlarında duruverirdi bu trenler.

Onun oturduğu yere Kremlin deniyordu. Yüksek duvarları ardında kubbeler, dev turpları andıran eski saraylarla kiliseler yükselirdi. Onun eski hocası Lenin’in oturduğu yeri de resimlerden gördüm. Bazı köylülerin Allah Babayı oğlundan üstün görmesi gibi, askerlerin bazıları da, hocayı, öğrencisinden üstün tutuyorlardı.

Stalin’in Kremlin’deki çalışma odasının ışıkları gecenin geç saatlerine kadar yanar, Moskovalılar bakışlarını sık sık, bu ışıklara çevirirlerdi. Yukarıda Stalin üstlerine titriyor, onlar için çalışıp savaşı kazanmak, düşmanı yok etmek amacıyla en iyi plânları hazırlıyordu. Çoğu zaman tarlalarda dolaşıp bunları, Gavrila’nın bana öğrettiklerini düşünürdüm. Dua ederek onca zamanımı yitirdiğime yanıyordum. Tanrıyla azizleri yoksa; kazandığım binlerce bağışlanmış gün neye yarardı? Yuvasız kuşlar gibi, bomboş gökyüzünde uçuşuyor muydu dualarım? Umutsuzca kaçmaya çalışan bu dualar, yitirdiğim sesimle birlikte gizli bir yere mi kapatılmıştı yoksa?

Eskiden tekrarlayıp durduğum sözleri hatırladıkça aldatıldığımı anlıyordum. Anlamsız sözlerdi bunlar. Nasıl olmuş da anlamamıştım? Yine de papazların, Tanrıya inanmayıp, ondan insanları uyutmak için faydalanmalarını aklım almıyordu. Ya katolik kiliselerine, ortodoks kiliselerine ne demeliydi? Gavrila’ya göre bunlar, insanları etkilemek, Tanrının gücünü duyurup papazlığı desteklemelerini sağlamak amacıyla kurulmuştu. Papazlar iyi niyetliyse, Tanrının olmadığını, en yüksek kilisenin üstünde bomboş bir gökyüzü, bu gökyüzünde de uçuşan kızıl yıldızlı uçaklardan başka şey bulunmadığı kafalarına bir gün dank edecekti.

Dualarının değersiz, mihrabın önünde yaptıkları hareketlerin, kürsüden verdikleri vaızların sahtekârlık olduğunu öğrendikleri gün ne yapacaklardı? Bu gerçek, onları ezecekti. Tanrıya inanmak, ölenleri rahatlatmıştı hep. Avundukları tek şey, arkada bıraktıkları çocuklarının üzerinde Tanrı’nın gözü bulunduğuydu.

Gavrila’nın dersleri, bana yepyeni bir umut veriyordu. Yeryüzünde, iyilik yapmak için gerçekçi yollar, bu yollara da kendilerini adamış insanlar vardı: Parti üyeleriydi bunlar. Halkın çeşitli katları arasından seçilip değişik bir eğitim görüyorlardı. Emekçilerin dâvası gerektirdiğinde acıya, hattâ ölüme katlanmaya hazırlanıyorlardı. Her parti üyesi olayların anlamını kavrar, bunları yeni hedeflere yöneltmeyi bilirdi. Şaşırmazdı hiç. Parti ulusunu, sağlam yollardan daha mutlu bir yaşayışa götürürdü.

Askerî birlikteki Parti toplantıları uzun ve zorlu geçerdi. Her toplantıdan dönüşte Gavrila’nın sesi kısık, kendisi yorgun olurdu. Parti üyeleri önce birbirlerini, sonra kendilerini eleştirir, övgüler paylamaları izlerdi. Bulundukları bölgede geçen olaylar üzerinde, titizlikle durur; papazların ya da büyük toprak sahiplerinin etkisiyle yapılacak kötülükleri önlemeye çalışırlardı. Parti üyeleri arasında, gençler, yaşlılar, erler ve subaylar vardı. Devamlı uyanık bulunmaları, gelişimi engellemeye çalışanların bu çabalarının önlenmesini sağlıyordu. Toplantılar sırasında, herkesin içinde, tutucular elenirken parti üyeleri gerekli sınavdan geçip yetişiyorlardı.

Sovyet dünyasında, bir insanın değerini anlayıp ona görev vermek için gerekli tek şart «toplumculuk» tu. Bir yoldaşın değerleri de zayıf yanları da sayıp dökülmekle bitmezdi. Değişik durumlarda, herkes sapabilirdi, insanın içinde, bir halk düşmanının, bir kapitalist ajanının uyuklamadığı kesinlikle anlaşılamazdı. Her an, uyanık durmak gerekliydi. Bir insanın birkaç yüzü olabilirdi. Sık sık, işi, ailesi ve siyasî görüşlerine göre ölçülmeli, yerini alabilecek yetenektekilerle kıyaslanmalıydı. Parti, adamlarını, gerçeği ürkütücü bir açıklıkla ortaya koyan değişik merceklerden geçirirdi. Hangi yanının üstün geleceğini kimse bilemezdi.

Parti’ye girebilmek, yükselmek demekti. Yükselmeye giden yolsa zorluklarla doluydu. Gerek iş, gerekse siyaset hayatında bir sürü dik basamağı tırmanmak gerekliydi buraya varmak için. Üstelik, yükselip düşmek de olağandı. Partiye girmek isteyen kişinin ailesi de büyük önem taşırdı. Bir işçi çocuğu, bir çiftçi ya da memur çocuğundan daha kolay tırmanırdı siyaset basamaklarını, ilk günâhın korkusu, iyi bir hristiyanın kafasını nasıl kurcalıyorsa, ailenin gölgesi de herkesi öylece eziyordu.

Tasalanmaya başlıyordum. Babamın işini hatırlamıyordum ama evimizde bir ahçının, bir hizmetçinin, bir dadının bulunduğunu unutmamıştım. Babam da, annem de işçi değildi. Köylülerin, kara gözlerimi başıma kaktıkları gibi; Sovyetler de, ailemi mi yüzüme vuracaklardı yoksa?

Askerlikte herkesin yeri, rütbesine ve birlikteki görevine bağlıydı. Eski bir Partili, komutanı Parti’li olmasa bile, yine de ona boyun eğmek zorundaydı. Ama Parti toplantısında komutanının kararlarını eleştirebilir, suçlamaları yerinde görülür, arkadaşlarınca da doğrulanırsa komutan başka yere atanabilir, rütbesi bile indirilebilirdi. Tersi de olabilirdi bunun. Komutan, parti yöneticilerinden birini cezalandırırsa, Parti, bu yöneticisini görevinden uzaklaştırmak zorundaydı.

Bu karışık işlemler başımı döndürmüştü. Gavrila’nın beni alıştırmaya çalıştığı dünyada, insanların istekleri ormandaki koca meşelerin kökleriyle dalları gibi birbirine karışıyordu. Herkesin çabası, yeryüzünde daha büyük bir alan, gökyüzünde de güneşten daha çok yararlanmayı sağlıyacak bir yer edinmek içindi. Büyüdüğümde ne olacaktı? Değişik merceklerden geçirip Parti bende ne bulacaktı? Kabuğu kaldırınca; taze bir elmanın sağlamlığı mı ortaya çıkacaktı, yoksa kuru bir eriğin çürük çekirdeği mi?

Ya «toplum», benim denizaltında çalışmamın gerektiğine karar verirse? Gölde başıma gelenden sonra, suyu görünce ödümün patladığını nasıl anlatırdım parti yöneticilerine? Belki bu deneyin kurbağa adam olmamı gerektirdiği sonucuna varabilirdi toplum. Dilediğim gibi, patlayıcı maddeler bulan bir bilgin olacak yerde, her dalıştan önce korkudan titremekle mi geçecekti hayatım?

Gavrila’nın bütün söylediklerini, sanki içiyor, okuyup yazıyor, ona bir sürü soru soruyordum. Toplantılardan önce de sonra da, askerlerin konuşmalarını dinliyor, çadır bezlerinin ardından, bütün tartışmaları izliyordum.

Sovyet yurttaşlarının hayatı pek de kolay geçmiyordu anlaşılan. Benim köyden köye gezmekle geçirdiğim çingenelik günlerim kadar zordu. Bir adam, değişik yollardan birini seçmek zorundaydı. Bu yollardan bazıları çıkmaza, bazıları bataklığa, bazıları da tuzağa götürebilirdi insanı. Gavrila’nın dünyasında, varılacak hedefi de doğru yolu da bilen tek güç Partiydi.

Bana öğrettiklerini unutmamaya çalışıyordum. Mutlu ve yararlı olabilmek için, emekçilerin safına katılıp, ilerliyenlerin arasında yer almalıydı insan. Önde koşmak, arkada kalmak kadar tehlikeliydi. Her yanlış adım hareketi yavaşlatır, her düşen öz kardeşlerinin ayakları altında ezilirdi.

Sh: 187-195

Bir pazar, annemle babam sinemaya gitmek için bana para verdiler. Barışın ilk günü saat altıda sözleşen adamla genç kızın öyküsünü anlatan bir film gösteriliyordu. Gişenin önünde uzun bir kuyruk vardı. Saatlerce bekledim. Sıram geldiğinde de içeri girmek için paramın yeterli olmadığını anladım. Dilsizliğimin farkına varan gişedeki kadın yeniden sıraya girip beklememem için biletimi kenara ayırdı. Eve koşup para aldım, yarım saat geçmeden de sinemaya döndüm, içeri girmek isteyince memur beni sıranın sonuna itti. Üzerine yazı yazarak derdimi anlattığım kara tahtam yanımda değildi. Saatlerce sırada beklediğimi, gişedeki kadının biletimi ayırdığını işaretle anlatmaya çalıştım. Anlamak bile istemedi. Kahkahalar arasında bize bakanların gözü önünde kulağımdan tutarak beni dışarı attı. Kaydım, taşların üstüne düştüm. Burnumdan kan fışkırdı, üniformama sıçradı. Eve döndüm, soğuk su çektim burnuma; öç almaya hazırlandım.

Akşam, annemle babam yatmaya hazırlanırken giyindim. Merakla nereye gittiğimi sordular, işaretle biraz dolaşmak istediğimi anlattım. Gece dışarı çıkmamın doğru olmadığını söylediler. Ama bütün çabaları boşunaydı.

Doğru sinemaya gittim. Ortalık pek kalabalık değildi. Sabah beni dışarı atan memur giriş kapısının önünde aşağı yukarı geziniyordu. Yanıma iki tuğla alıp sinemanın yanındaki binanın merdivenlerine tırmandım. Üçüncü kat basamaklarının başından sokağa bir boş şişe attım. Kırılan şişenin boş gürltüsü umduğum gibi memurun dikkatini çekti. Dışarı koştu, yerdeki kırıkları incelerken elimdeki tuğlaları kafasına yağdırdım. Sonra basamakları dörder dörder atlayarak kaçtım.

Bu olaydan sonra, geceleri dışarıya çıkmaya alıştım. Annemle babam karşı çıkıyor, ama ben onları dinlemiyordum. Bütün gün uyuyor, hava kararırken de gece yolculuğuma hazırlanmaya başlıyordum.

Bir atasözü, gece bütün kedilerin kara olduğunu söyler. İnsanlar için doğru değildir bu. Tersine, gündüz hep aynı işleri yapıp birbirine benzeyen insanlar gece olunca tanınmazlar. Gölgelerin sokaklarda kaydığı görülür, karanlıktan çıkıp sinek gibi bir fenerden öbürüne zıplarlar. Arada bir de durup şişeyi dikiverirler. Kapıların girintisinde daracık etekli, göğsü açık kadınlar onları bekler. Adamlar, sallanarak yaklaşırlar kadınlara, sonra birlikte karanlıklara gömülür kaybolurlar. Parktaki cılız ağaçların arasında kucaklaşan çiftlerin iniltisi gelir. Boş evlerin yıkıntılarında, karanlıkta sokağa çıkacak kadar çılgın kızların ırzına geçilir. Lâstikleri ıslık çalarak uzaklaşan bir cankurtaranın canavar düdüğü duyulur arada. Bir meyhaneden alevler yükselir, camlar büyük bir şangırtıyla dökülür yere.

Kısa sürede gece hayatına alıştım. Babamdan yaşlı adamlara kendini satan benden küçük kızların yaşadığı, kıyıda köşede kalmış dar sokakları öğrendim. Altın kol saatli, iyi giyimli gençlerin her çeşit malı sattıkları yerleri de biliyordum. Bu malları evde bulundurmak yıllarca cezaevinde yatmalarına yol açabilirdi. Görünüşü dikkati çekmeyen bir evde isyancılar binlerce afişi bastırıp devlet dairelerinin bulunduğu binalara yapıştırıyor, askerlerle milisler bunları hırsla parçalıyordu. Polisin adam avına çıkışını, sağcı partizanların bir adamı nasıl öldürdüklerini gördüm. İnsanlar gündüz barış içinde yaşıyor, gece olunca savaş kuralları geçerli oluyordu.

Her gece, şehrin kıyısında, hayvanat bahçesinin hemen yanındaki parka gidiyordum. Adamlar, kadınlar kaçakçılık yapmak, içmek ve kumar oynamak için burada toplanmışlardı. Bazıları o sıralar pek az bulunan çikolata verirlerdi bana. Ya da bıçak atmayı, düşmanın silâhım elinden almayı öğretirlerdi. Karşılığında da milislerin ve polislerin eline düşmeden bazı paketleri verdikleri adrese götürmemi isterlerdi. Paketi bırakıp döndüğümde, güzel kokulu kadınlar bana sarılır, yanlarına uzanıp Ewka’dan öğrendiğim gibi kendilerini okşamamı isterlerdi. Karanlıkta yüzleri görünmeyen bu insanların yanında rahattım. Onları da ürkütmüyordum. Tersine, gizli işleri için bir dilsizden iyi haberci bulamazlardı.

Ama bir gece, ağaçların ardında birden yanıveren elektrik fenerlerinin ışıkları ortalığı aydınlattı. Dört yandan düdük sesleri yükseldi. Milisler parkı kuşatmışlardı. Hepimiz cezaevine götürüldük. Yolda beni itip kakan, göğsümdeki kırmızı yıldıza saygı göstermeyen bir polisin parmağını büktüm.

Ertesi sabah, annemle babam beni almaya geldi. Bir gece içerde kalmakla saçım başım karışmış, giysilerim parça parça olmuştu. Gece kuşu dostlarıma da iyice alışmıştım. Onlardan istemiyerek ayrıldım. Babamla annem bir şey söylemiyor; bana şaşkınlıkla bakıyorlardı.

Sh: 230-232

Kaynak: Jerzy KOSİNKİ, BOYALI KUŞ, Çeviren; Aydın EMEÇ , E Yayınları  Birinci Baskı Mayıs 1968 / İkinci Baskı Şubat 1970 / Üçüncü Baskı Haziran 1970 /İstanbul

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s