OLGUNLAŞTIRICI YÖNÜYLE AŞK ACISI / Peter LAUSTER

 

Tabiat seni seyrediyor, sen maziye dönüp bakıyorsun.
Bu durum; içerisinde denendiğimiz, tartıldığımız bir aşk ilişkisidir.
Yaşamak ve bunun farkına varmamak iyi olmazdı. Bu bir başarı değildir, bundan bir çıkar sağlamak için hiçbir umut vermez, maddi servetini çoğaltmaz, fakat sana enerji ve yaşam sevinci verir.

Bu vadide veya başka bir vadide otur. Olanca okşayış bütünlüğü içinde geri dönersin. Sevilirsin ve diğer şeyler bundan daha az şey verdiği halde, bu sevgi sana güç verir. Bu armağan, trampa etme anlamında kötüye kullanılmaz, gizli bir amaç ve kasıt olmadan oluşur, özgürdür ve temelde bir çıkar ilişkisi yoktur. Güzelliğin sırrı, kasıtsızlıkta yatar.

Sh:66

 

NESNELER KENDİ DİLLERİNİ KONUŞUR

Bugün sözlerime Rainer Maria Rilke’nin bir şiiri ile başlamak istiyorum.

İnsanların sözlerinden çok endişe duyuyorum.
Her şeyi çok açık söylüyorlar:
Bu köpektir ve şu evdir,
Ve başlangıç buradadır ve bitiş orada

*

Kavramları, alaylı oyunları da beni endişelendiriyor
Ne olduğunu, ne olacağını, her şeyi biliyorlar;
Hiçbir dağ artık onlar için harika değil;
Bahçeleri, çiftlikleri Tanrı’ya daha yakın.

*

Her zaman uyarmak ve engellemek isterini: uzak durun.
Nesneler şarkı söyler, onları severek dinlerim
Onlara dokunursunuz: onlar sessiz ve hareketsizdir.
Hepiniz onları katleder, nesneleri öldürürsünüz.

 

İnsanlar herşeyi çok açık, dolaysız ve kestirmeden konuşur. Birçoğu için; düşündüğünü hiç çekinmeden salt bir kesinlikle yüzüne karşı söylemek, gururunu, benlik duygusunu göstermek demektir. Fakat bu sırada sözleri ile neye zarar verdiklerini hiç düşünmezler. Sözcükler kalbe isabet eden ok olabilir; onlar bir rastlantıyı, bir karşılaşmayı aydınlatan meşale olabilir; onlar ruhsal sıkıntıları, hatta ruhsal rahatsızlıkları çözüme kavuşturan enerjiyi açığa çıkarabilir.

Eğer Rilke endişeden sözediyorsa, bununla rasyonalitenin kullandığı aracı kasdetmektedir. Bu araç, «ne olduğunu ve ne olacağını, başlangıç buradadır ve bitiş orada» sözleri ile herşeyi bildiğini iddia eder. Bu iddialı kesinlikte herşey açık ve gerçektir. Rilke, « hiçbir dağ artık onlar için harika değildir» diyor. Bunu söylerken, son mektubumda konu ettiğim doğadaki yaşantı ile bir ilişki kuruyorum. Olanca dinginlik ile seyrederken dilin tutulur. Bu durum sözcüklerle ifade edilemez. Bundan sözetmek; yaşanan şeyi, sadece sözcükler arasında ortaya çıkarmaya yönelik bir denemedir. Sözcükler ancak birşeyi ima edebilir; onlar sadece olup bitene aracı olabilir, somut olayın asla kendisi değildir.

Duygularını uyandıran oluşumlar gibi, duyguların da kendine ait bir dünyası vardır. Sözcükler olmadan ne olup bitiyorsa, bu somut bir gerçeklikdir. Sözcüklerin olmadığı bir dünyada yaşarsın. Nesnelerin dilinde sözcük yoktur. Sona erişinde olduğu gibi aşkta da biraz söz yoktur. Sözcüklerin olmadığı ruhsal alanda birşey oluşur ve daha sonra dil bunu ifade eder: «Başlangıç buradadır ve bitiş orada».

Bunun ardından dilin herşeyi bilerek ifade edebileceği sanılır: «Ne olacağı ve ne olduğu». Bu sözcüklerle herşeyin açık ve belli olduğu görünür. Sözcükler görünürdeki açıklığa aracı olur. Bu nedenle şair, insanların sözünden endişe ve korku duyuyor. O uyarmak ve engelemek istiyor: Sözcüklerden ve alaylı rasyonel oyunlarımızdan uzak durun. İddialı söylenen, sözcük; inanış gücü ile enerjiden, canlı biraz zarar görür. O’nun yakınına sokulur, ona dokunursun. Dolayısıyla canlı hareketsiz olur, sessizleşir. Konuşma şekline sokmak, canlıyı sessiz ve hareketsiz hale getirir; yaşayan, canlı olan tüm duygular ölür.

Bu nedenle tekrar tekrar şunu söylüyorum: Duyguların hakkında o kadar çok konuşma. Duyguların için eğer bir sözcük bulursan bu (sadece ) bir sözcüktür. Aşk sözcüğü aşkın kendisi değildir. Ayrılık sözcüğü, ayrılığın özü değildir. Kendini ve birlikte olduğun insanlarla olan ilişkini sözcüklerle anlatamazsın. Bu nedenle daha başka konuşmalar yapmamanı sana tavsiye etmiştim; çünkü konuşma, sözcüklerle yapılan bir oyundur. Bir ayrılık sürecinde, sözcükler, bizi sadece daha fazla birbirimizden uzaklaştırır.

Sözcükler şüphesiz sadece ayırıcı olarak etki etmez, yakınlaştırıcı olarak da etkiyebilir. Bu farkı tanımak çok zor görünüyor. Rilke sözcüklerden «Uzak durun» der. Sözcüklerle buraya gel, bu da doğrudur. Sözcüğün bir kez nesneleri öldürebilmesi ve bir kez de nesnelere hayat vermesi nereden ileri geliyor? Neden sözcük bir kez teori ve başka bir kez neden hayat veren bir güçtür? Neden bir taraftan nesneleri sessiz ve hareketsiz hale getiriyor ve neden diğer taraftan aşka fırsat tanıyor? Sözcüklerle aşkı derinleştirebilir, fakat ayrılığı da ortaya çıkarabilirsin.

Sözcükleri doğru bir şekilde kullanamayız; çünkü duyarlılık ile rasyonalite arasında sağlıklı bir ilişki kuramayız. Biz bir bütünlük içerisinde değiliz. Rasyonal düşünen bir insan sözcüklerle canlıyı öldürür. Rilke bundan söz ediyor. Ruhsal olarak duyarlı bir insan, oluşan birşeye yanlış sözcüklerle dokunmaz; çünkü «Nesneler şarkı söyler» ye Rilke «Severek» onları dinler. Rasyonaliteden gelen sözcüklerle o bu şarkıya nasıl müdahale edebilir? Rilke duyarlılığa müdahale eden, nesnel etiket sözcükten, rasyonaliteden bahsediyor. Bu rasyonalite duyarlılığı öldürür. Seviyorsan elbette şunu söyleyebilirsin: Seni seviyorum. Doğru sözcükler kalpten, duyarlılıktan dışarı akar. Aslında sen sadece hissettiğini yorumlar, analiz etmeden konuşursun. Dil, hissetiğini ve yaşadığın şeyi anlatmada aracı olabilir. Sözcüklerle anlatım bizi nesnelerden uzaklaştırır. Kesin olan şudur: Gerçek olan nesnedir, sözcükler değil; onlar eşlik eder. O zaman nesneler engellenmeden şarkılar söyleyebilir ve sen onlara dokunmazsın.

Fakat sen sözcüklerle analiz etmeye başladığın an, nesneleri sözcüklerin içerisine sokmaya çalışırsın; o vakit nesneler bu sözcüklerle hareketsiz hale gelir ve sessizleşir. Nesneler sözcüklerin örtüsü altında asılı kalır ve burada tıkanarak ölür.

Sözcüklerin dünyasında sözcük onurları ile uzman göründükleri sürece, Rilke, insanların sözlerinden endişe duyuyor, korkuyor. Onlar nesneleri rasyonel bir dünyaya, sözcüklerin içerisine sokmaya çalışır. Fakat nesneler oraya ait değildir. Hayatta kalmak için gerekli oksijen eksilir, ve nesneler ölür. Geçip giden duygular hakkında haftalarca konuşabilirsin. Aşkı anlatır, yüreğini açabilirsin. Eğer aşk hareketsizse, sessizce, sözcüklerle onu tekrar yaşama döndüremezsin, canlandıramazsın. Gerçi nesnelere dokunursun; fakat onlar daha da sessizleşir ve hareketsiz hale geçer.

Duyguları boyutlarına bırak. Nesneler şarkı söyler, onlar sözcük üretmez. Bırak, her nesne kendi şarkısını söylesin. Açıkça anlatmana gerek yoktur. Sözcüklerin öbür dünyasında, nesneler kendi dillerini konuşur. Onlara dokunma, onları sessiz hale getirme.

Bu mektup da sözcüklerden ibarettir. Sözcükler düzeyinde sana sesleniyorum; fakat bunu söylerken sözcüklerin olmadığı bir boyuta dikkatini çekmek isterim. Sözcüklerin sadece bir mesaj niteliğindedir; sözcüklerde geçen sözcüklerin ciddiye alınması ile düzeylerini terketmelerinden yana değilim. Gereğinde sözcüklere ver yoktur; aksine Rilke’nin dediğine göre: Uzak durun / Nesneler şarkı söyler, onları severek dinlerim. Neden sözettiğini Rilke biliyor. O bir ömür boyu sözcüklerle uğraştı, didindi durdu. Bir sözcük ustası böyle bir şey söylerse, o zaman bu konu hakkında bir kez daha iyice düşünmek gerekir.

Sh:67-72

HİÇBİR ŞEYİ BOŞVERME

Şimdiye kadar yazdığım mektuplarda, kaybedilene ait sende oluşan acının sadece aşka değil, aksine ruh ve zekanda ortaya çıkan çok daha başka olaylara da bağlı olduğunu sana anlatmaya çalıştım. Bir ilişki doğdu; karı-koca birlikteliği, bir eşlik. Fakat aşktaki ilişkiye kıyasla aşk biraz ögeseldir. Aşkla karşılaştıkça herşey açık, özgür ve sadedir. İlişki ile birlikte, boşveriş başlar. Şimdi birbirimize bağlıyız ve böylece zorluklar ortaya çıkar. Daha sonra çok hızlı bir şekilde tutkunluktan veya aşktan artık hiç söz edilmez; aksine güncel planlama, yıllık izin programı, çevre edinme, ekonomik ve toplumsal faktörler, birarada yaşama düşleri, evlilik, çocuklar ve mesleki amaçlar sözkonusu olur.

Yakınlaşma ile uzaklaşmadan, samimiyet ile yabancılaşmadan oluşan doğal salınım karmaşık bir hal alır. Rasyonalite planlayıcı olarak duygusallığa karışır. Rilke’nin sözleri bunu açık bir şekilde şöyle dile getiriyor: « Ne olacak ve ne oldu, başlangıç buradadır ve bitiş orada». Bu doğrudur, öbürü yanlış, böyle yap ve şöyle….

Bugün kız arkadaşlarınla çıkmak mı istiyorsun?

Kıskançlık, bu akşam beni görmek istemiyor, aksine okumayı mı tercih ediyorsun?

Ve ben nerede kalayım?

Yalnızlık duygusu. Sen bu grupla tatile çıkmak istiyorsun; çünkü aylar önce kararlaştırılmıştı. Nerede kalayım?

Kayıp acısı.

İlişkiye girmek; kural ve standartlarla dolu bir düşünce örneğine ayak basmak demektir. Çabucak bağımlı oluruz. Bu konuda prensip olarak sadece ilişki düşüncesi yeterli değildir; aksine aşk duygularını tanırken sergilenen tutum ve davranış sonucu ilişki ortaya çıkar. Bu konuya daha önce dikkatini çekmiştim: Aşkta yakınlaştınız, güzeldi, yoğun ve mutluluk vericiydi. Ögesel süreci anlamalısın: Bir salınım oluştu ve sarkaç birlikte duyulan yakınlığa salınım yaptı. Sarkacın uzaklaşmaya doğru geri salınım yapması tümüyle doğaldır. Fakat sen sarkacı durdurmak istiyorsun. Dolayısıyla tüm sorunlar başlıyor. O kadar güzeldi; bu durum böyle devam etmelidir. Fakat zaman akıp gidiyor ve sen zamanı durduramazsın. Herşey bir salınımdır; enerjiyi harcıyorsun yorgunsun, uykuya ihtiyacın var. Dolayısı ile daha şimdiden bir ara verme zorunluluğu ortaya çıkıyor. Salınım bir çözümdür ve ondan sonra tekrar yakınlaşma başlar. Yaşamın ögesel yasalarını hükümsüz kılamazsın. Yakınlaşmadan sonra serbest bırakmayı kabullenmelisin. Hiçbir şeyi yok sayamazsın.

Anılar uyarır: Güzeldi. Şimdi hasret ve arzu başlar. Tekrar güzel olmalı, tekrarlanmalı. Arzu iradeye dönüşür. Onu tekrarlamak istiyorum, onu oluşturmak istiyorum. Herkesin kendine özgü hasreti, arzuları ve düşleri vardır. Bunlar bağımlılıktır. Tekrarlamak istersen bundan sonra gayret eder ve bu çabaya bağımlı olursun. Çaban başarılı olursa memnun olur, başarılı olmazsa bundan hoşnut kalmaz ve dengeni yitirirsin. Korku ortaya çıkar. Arzu ile birlikte korku oluşur.

Kıskançlık, arzunun çaba sarfettiği halde istediğini elde edemeden kabullenmesi durumunda ortaya çıkan korkudan başka birşey değildir. Dolayısı ile kıskançlık aşk değildir. Şimdi bu psikolojik olanak belli mi? Korku ve bağımlılık aşkın değil, kıskançlığın nedenleridir. Kıskançlık halinde, genellikle aşkın ne denli güçlü olduğunun farkına varıldığı söylenir. Hayır, sadece korku ve bağımlılık derecesinin farkına varılabilir.

Bu nedenle şunu bir kez daha söylüyorum: Kendini bağımlı hale getirme. Özgür ol. Salınım ancak bu özgürlükte gelişebilir. Şöyle de ifade edebilirdim: Canlı kal, çözünmüş ol. Çözünmüşlük içimde başladığı için aşk zevklidir, oldukça güzeldir. Boş vererek talep ve arzularla, taktik vermek ve yaptırım gücü ile bu güzelliği tahrip etme. Bunların hepsi korkuyu, kıskançlığı, ısrar derecesine varan düşünceyi, konuşmayı ve kanıtlamayı yaratır. İstek ve talep temelinde korku, aşkın en büyük düşmanıdır.

Kendine özgü kişiliği, duygularındaki özgün ritm ve kendine has salınımı ile sevgilin canlı, yaşayan bir varlıktır. Genellikle aşk daha çok, saygı duymak ve değer vermekle başlar. Duyarlılığımız yüzünden aşırı derecede hassaslık ve bu nedenle başlangıçta birlikte hissederek ortaklaşa bir salınım yapma başarısını elde ederiz. Yakınlaşmada ortaklaşa salınım yapma gerçekleşirse, salınım hareketinin artık otomatik bir şekilde yeniden üretebileceğini ve böylece düşüncenin planlaması ile herşeyin elde edilebileceğini sanırız. Teknik alet ve makinalar bunu yapabilir. Burada düşüncenin kendine has bir görevi vardır. Meslekle ilgili terminolojiler irade ile planlanabilir ve elde edilebilir. Fakat duyarlılık planlanamaz veya manipüle edilemez. O başka bir boyuta aittir. Otomobilille yolda giderken düşüncenin bir anlamı vardır, amacına uygundur. Hâlbuki aşk ve duygusal dünyaya giriş, otomobille seyahat etmek değildir. Otomobille yolculuk etmek yasal ve teknik kurallara bağlıdır. İradeni terk edersen ve kendini yaşama verirsen, ancak bu şekilde gerginlikten uzak ve mutlu bir şekilde yaşayabilir ve sevebilirsin. Bunu bir kez kitabımda yazmıştım. Bu çözünme anlamında, bir dinginliktir.

Burada hiçbir şekilde monotonluk, cansıkıcılık, hatta ilgisizlik söz konusu değildir. Bütünle ilgili ol, fakat bu sırada gerginliği at, serbest bırakma anlamında çözünmüş yaşa ve çözünmüş hisset. Bir düşünce sorunun olursa yoğunlaşabilirsin; bu sana yardımcı olur. Duygusal alanda yoğunlaşmana gerek yoktur. Salınım halinde yoğunlaşabilirsin, bu sana yardımcı olur. Duygusal alanda yoğunlaşmana gerek yoktur. Salınım halinde yoğunlaşman gerekmez. Nefes almak ve nefes vermek ögesel bir salınımdır. Nefes almak ve nefes vermek için yoğunlaşmak zorunda olduğunu bir düşün! Ne korkunç olurdu, nasıl bir yük olurdu! Nefes almak yorucu değildir ve enerjiyi biriktirir; çünkü yoğunlaşamazsın, çünkü nefes almak çözünmüş bir halde sade ve basit ve şekilde oluşur. Hiçbir bağımlılık ve korku duymazsın. Eğer nefes almak ve soluk vermek hep bir iş, bir yükümlülük olarak algılanmış olsa idi; yani sen yoğun bir şekilde bunun bilincinde olsaydın bu stres içinde çoktan ölmüş olurdun. Nefes almak ve nefes vermek kendiliğinden oluşur; doğa bunu sağlamış, yoluna koymuştur; herkes bundan arınmıştır, özerktir. Kalp ışını sağlamak zorunda olduğunu düşün! Stresten başka birşey değil ! Tanrı’nın bir planlaması anlamında doğa (yaşam kuralları) bundan seni kurtarmıştır. Kalbin çarpıyor ve sen nefes alıyorsun. Bundan sonra buna özen göstermene gerek yoktur, o sade bir şekilde yaşam halindedir; sağdır, hayattadır.

Bu çözülmüşlüğü kastediyorum. Burada büyük bir bilgelik yatmaktadır. Onu sevgiye, aşka uygula. Düşünmekten, planlamaktan ve kendini yoğunlaştırmaktan vazgeçebilirsin. Nefes almak ve kalp atışı gibi kendini yaşama ver. Olup biten şeylere aldırma, herşey aynen oluşsun. Yoğunlaşmana gerek yoktur. Yoğunlaşma, yapma isteği üstünde bir engeldir. Şu halde salınım oluşmasına izin ver ve birlikte salınım yap. Sokulganlığa salınmak, fakat tekrar yabancılaşmaya da salınmak, salınım yapmak demektir. Hiçbir arzu, istek ve talepte bulunmadan kendini ver. Bir istek veya yükümlülüğe bağımlı olma. Kendini yaşama verebilirsin. Ne sen karar verebilirsin, ve de birşey elde edebilirsin.

Yaşam bunu kendiğinden yapar. O zaman arzu, istek, düşünce, plan ve tasarılarla birlikte her bağımlılık halinde ortadan kalkar, görünmez olur. Korku hiçbir şeyde çözülmez. Korkmak zorunda olduğun hiçbirşey yoktur. Aşkın ve sevecen oluşun salınımla gelir ve salınımla birlikte kaybolur gider.

O gelir, gider ve tekrar gelir. Hiçbir şey istememeli veya arzu etmemelisin. Gerçekte o tekrar geri gelir. Yaşam sana umulmadık, bir yakınlaşma verir ve onu senden tekrar geri alır. Karşı durma, direnme, o gelir, köpürür. Seni mutlu eder ve tekrar seni terkeder.

Onu öldürmen dışında, yaşayan hiçbir şey yok sayılmaz. Fakat ölüde hiçbir neşe ve sevinç duymazsın. O seni terketti, senden ayrıldı. Oluşmaya bırak. Bu çözünmüşlük sevindirici ve mutlu edicidir. Hiçbirşey basit ve kolay değildir. Çocuk salıncakta yükseğe doğru salınır ve sonra büyük bir istekle kendini karşı salınım derinliğine bırakır. Bu; karşı salınımı da, kendini de karşı saliminin derinliğine bırakır. Bu; karşı salınımı da beraberinde getiren bir zevk alma hissinden oluşur. Bu nedenle: Ayrılığı kabul et ve kendini yaşama ver. Bu anda dirilir, canlanırsın ve herşey açık olur. Pencereden dışarı bakarsın, bağımlılıktan, korku ve arzudan arınır, özerk olursun.

Sh:73-78

BEĞENİLMEK

Kayıp acısı yüzünden hala acı çektiğini biliyorum. Sen bir kez olanın sadece tekrarlanmasını ümit ediyor, kaybolan ve geçip giden mutluluğa üzülmüyor, kendinden bile şüpheleniyorsun. Kendi kendine şunu soruyorsun: Neden hiç çekinmeden beni terketti ? Onun için değerim yeterli değil miydi de bana bağlanamadı? Seni sevdiğini söyleyince değerli olduğunu hissettin. Ve şimdi seni terkedince onun için değerinin yeterli olmadığını ve değerinin düştüğünü hissediyorsun. Kendine olan değer duygusu anlamında, kendine olan güvenin zedelenmiştir.

Sevilmek, kendine olan değer duygusunu artırır. Takdir edilme duygusu sana ayağın yerden kesilerek bulutların üzerinde dolaşma enejisi vermişti. Artık seni terketti ve sen değerinin düştüğünü hissediyorsun. Onun için daha fazla değerli değilsin, o seni artık görmek istemiyor. Kendine olan değer duygun yaralanmıştır. Bu incinme açılıdır, üzüntü vericidir.

Aslında neye üzülüyorsun?

Bu soruyu yoğun bir şekilde kendine sor. Onu insan olarak kaybettiğine mi üzülüyorsun?

Yüzeysel bir şeyin; yani kendine olan değer duygunun gerçekleştirilmesinde ortaya çıkan kayba mı üzülüyorsun? Şimdi yine yalnız kaldığın için yitirilen arkadaşlığa mı üzülüyorsun?

Yatağın boş kaldığı için yokluğunu hissettiğin cinselliğe mi üzülüyorsun?

Seni şimdi hiç kimse sevip okşamadığı için noksanlığını duyduğun takdir edilme duygusuna mı üzülüyorsun?

(Seni yaratan) Takdir ve hayranlığı daha fazla alamadığına mı üzülüyorsun?

Sevdiğin insanları artık daha fazla sevemeyeceğine mi üzülüyorsun?

Neyi sevdin?

O seni sevdiği için mi onu sevdin?

Veya bundan tümüyle bağımsız olarak mı onu sevdin?

Senden uzaklaşsa ve değer duygunu artık daha fazla desteklemese de onu sevebilir misin?

Bencilliğinde oluşan incinmeyi aşabilir ve sonra onu hala kabullenebilir misin?

Bencil arzular olmadan da onu sevebilir misin?

 Onun özgürlük içinde gelişmesine izin verecek kadar özgür müsün?

 Eğer o; o kadar özgürse sen bundan incinir misin?

 Bencillik (entereso) aşk mıdır?

 Aşkımızda çok dar görüşlü ve bencil ruhluyuz.

Hepimiz aşkı özleriz; fakat aşkta büyüyüp gelişemedik. Aşk ateşi tutuşur tutuşmaz kendimize olan değer duygusu araya girer. Bu çok bencilce değil mi?

 Bu bencillik, bireysel olgunluğun bir işareti mi?

 Bundan dolayı endişe duymalısın; acaba öyle mi veya değil mi?

 Bu konuda bana açıklama yaptırma! Söz konusu olan sensin. Acaba bencilce düşünmeden sevebilir misin?

 Söz konusu olan budur. Gerçekten aşkta büyüyüp geliştin mi?

 Belki sadece kendini onaylattırmayı özlüyorsun. Bu olgun bir aşk mı?

 Sana geldiğini, sonra istek ve arzularını sıraladığını bir düşün. O seni terketti; çünkü herhangi birşey onun hoşuna gitmedi. Şimdi bu durum değişmeli: Nasıl hoşuna giderse sen şimdi öyle olmalı, öyle davranmalısın. Bunu gerçekten ister misin?

 Bencil düşüncelerle dolu olgunlaşmamış bir kişilik, belki başka birine ait olmaz mı?

 Bunların hepsi, aşk kavramına göklere çıkarmak uğruna ortaya çıkmıyor mu?

 Fakat bu aşk mı?

 İlginç ve onun bencilliği, senin değerinin yükseltilmesi ve onun değerinin artırılması — bunda uzlaşabilirseniz de, bu nereye götürür?

 

Bencil değer duygusundan kurtulabilirsin. Bu durum gerçekleşince aşkta büyüyüp gelişir ve daha sonra değer duygusunu beslemeden sevebilirsin. Bencillik; bu hastalık sürekli büyümek ister. Şimdi şunu açıkça görürsün: Bencilleşir ve sahiplenmeyi ister istemez şimdi yakalanmış olduğun bu hastalığı beslersin. Onu ve kendini serbest bırak. Bencillikten tümüyle çözünmek suretiyle bu anda aşka karşı olgunlaşırsın. Manevi bir gelişim sıçraması yaparsın. Bu anda düşünme hastalığından kurtulursun. Artık bencillik virüsü saldırı alanı bulamaz. Aşkın saf, açık ve masumdur. Bu bir püf noktası değildir. Çözünmüşlük yardımı ile salt bir püf noktası arama çaban devam ettiği sürece işler ters gider.

Nasıl isen, ne isen, son olduğun için değerlisin. Hiçbir şey eksik değil. Yaşam neyi ortaya koyuyorsa, ne oluyorsa onun oluşmasına izin ver. Bol bol armağan alır ve pek çok da geri verebilirsin. Verirsin; çünkü bu seni mutlu eder. Hiçbir şey geri almasan da olur. Aşk; alışveriş yapılan bir ticarethane değildir. O mutlu edici, sevindirici bir varoluştur. Bu varoluş her an yenidir; çünkü geçmiş artık yoktur ve gelecekte de henüz oluşmamıştır. Bu nedenle büyük yaşam filozoflarının tümü bu varoluşa işaret etmişlerdir. Yaşamda olmak, beğenilmek, kabul edilmek demektir. Hiçbir şeye kenetlenmez ve hiçbir şeye üzülmezsin. Artık daha fazla bencillik yoktur. Hiçbir şey istemezsin ve hiçbir şeyi zorlamazsın. Hiçbir şey olmak zorunda değildir; çünkü herşey zaten oradadır. Eğer aşk varsa hiçbir şey için gayret etmeye ve planlamaya gerek yoktur. Sen mutlu ve rahatsan yüzme hakkında hiçbir teori okumana ihtiyacın yoktur. Seviyorsan hiçbir şeyi sıkıca tutmak istemezsin. Sarkaç yakınlaşmaya ve uzaklaşmaya doğru salınım yapar ve tekrar geri ve böylece sürer gider. Hayatta kalmak için nefes alırsın ve yaşam gelişmek için seni aşarak senin sayende ve seninle birlikte nefes alır. Üstünde durmak istemeden sen kabul edildin, beğenildin.

Sh:84-87

MELANKOLİ

Dün bana hala onu sık sık düşündüğünü, üzüntülü bir kalp ağrısı ve hissedilir bir kalp çarpıntısı ile bağlantılı bir melankoli duygusunun ortaya çıktığını anlatmıştın. Endişeleniyor ve acaba kalbim bundan zarar görür mü diye soruyordun. Bu amaçla bugün sana bazı fikirlerimi açıklamak istiyorum.

Elbette hala onu düşünüyor ve onun şimdi ne yaptığını kendine soruyorsun. Acaba mutlu mu?

 Seni unuttu mu?

 Bu durum açıkça anlaşılıyor. Birlikte ne kadar güzel saatler geçirdiğinizi, bir yaz gecesinde bir ot yığınında nasıl yattığınızı ve gökyüzünü nasıl seyrettiğinizi de düşünüyorsun. Planlanan ortaklaşa bir gezi hakkında sevinçle bekleyişinizi de düşünüyorsun. Çevrenizde tüm dünyayı unuttuğunuz küçük İtalyan lokantasında mum ışığında geçen akşamlan da düşünüyorsun. Sizler son konuktunuz; sizi tatlı, fakat enerjik bir şekilde uğurlamak gerekmişti. Elbette cinsel yaşantıları da düşünüyorsun. Birlikte geçirdiğiniz cinsel saatlerin senin için ne kadar güzel olduğunu bana anlatmıştın.

Geçmişte geçen bu saatleri düşünürsen bir melankoli duygusu ortaya çıkar. Artık tekrarlamadığı ve geçmişe karıştığı için acı verir. Melankoli gerçekten kendine has üzüntü ve acı verici bir duygudur. Psikosomatik esasa göre, yani zeka, ruh ve beden arasındaki dar bağımlılık (korelasyon) sonucu bu kalp çarpıntısı oluşur. Bununla beraber seni sakinleştirebilirim: Eğer bu amaçla kendini açık ve samimi bir şekilde yoğunlaştırırsan kalp bundan zarar görmez. Ne kastediliyor?

Kalp duyumlarını (empresyon) ve bu melankoli duygusunu tümüyle çözünmüş bir şekilde karşıla, bunlarla yüzyüze gel. Bu melankoli duygusunu kabul et, buna karşı direnmeye çalışma, arzu ve istekle kalp atışını etkilemeye girişme. Nasıl çarpıyorsa bırak kalbin öyle çarpsın. Şu halde bu hisleri ve duyumları uzaklaştırmaya çalışma; aksine bunları oluşturmaya bırak. Bu doğal bir süreçtir. Sen bir makina değil; canlı, yaşayan bir varlıksın. Ruhen ve bedenen yıpranman ve seni tedirgin eden melankoli duygusunu hissetmen doğaldır.

Eğer zeka ve ruhta bir sorun varsa beden onlarla birlikte çeşitli türde acı çeker. Birçok bedensel semptomlar, zihinsel ve ruhsal sorunlara dönüşür. Bundan kendini nasıl kurtaracağını sormuştun. Melankoli duygusunu yakandan silkip atmak istiyordun. Bunun için kolayca çevirebileceğin psikofizik bir şalter yoktur. Melankoli duygusunu oluşmaya bırak, ona karşı dur. Kalbin çarpsın. Bu güçlü kalp atışından dolayı korku duymana gerek yoktur. Eğer kalbin sevinç ve mutluluktan hoplayıp sıçrarsa bu normaldir; eğer o melankoliden dolayı daha çabuk ve daha güçlü atıyorsa bu da normaldir. Sadece hoşa gideni, makbul olanı elde etmeye çalışma; can sıkıcı olanı da durdurma. Hangi yöne doğru olursa olsun, yapılan her engelleme zararlı olurdu.

Melankolik ol. Hüzün ve acınla ne kadar yoğun bir şekilde tanışırsan kim olduğunu daha iyi anlarsın. Kendini araştır, incele ve bu duyguyu keşfet. Ancak dikkat: “Keşfetmek” sözcüğü çok yanlış anlaşılabilir. Bu sözcükle kendine muhatap olmak değil, “sadece kendini görme”, anlamı kastedilmektedir. Duygularını incele, araştır; onların gelişmesine izin ver. Yol kenarında duran bir sonbahar yaprağını nasıl incelersen onları da öyle incele. Sende oluşan tüm nüansları, ince farklılıkları iyice araştırır. Melankoliyi nasıl hissediyorsun?

 Bu arada hangi duygu nüansların oluşuyor?

 Kederin de tüm bu geçici, ölümlü şeyleri aştı mı?

 Bir saldırı hissi de duyuyor musun?

 Çünkü sana o kadar acı ve üzüntü çektirildi. Bu konuda belki ortaya çıkmış olan bir şaşkınlık, bir karmaşanın farkındasın. Belki herşeyi geride bırakacak enerji ve gücü de kendinde hissediyorsun. Bilinçli olarak bununla uğraşmak cesaret vericidir. Belki bu anlamdan şu birleşik sözcük ortaya çıkar: Melankoli; özleme (yadetme). Melankoliyi kabullenmek için cesaretle keder ve acının üstüne gitmek; onlarla uğraşmak gerekir.

Bir kez nedenleri soralım. Sen onu, geçmişi düşünüyorsun. Bir çağrışım (asosyasyon), bir düşünce geçmişte kalanı şimdiki zamana aktarır: Bu ve şu güzeldi. Bu geçmiştir, geçip gitmiştir. Bir daha hiç o kadar güzel olabilir mi?

 Dolayısıyla düşünce ile korku ortaya çıkıyor. Bununla da uğraşmalısın. Geçmiş artık geri dönülemez bir şekilde geçip gitmedi mi?

 Günlük, saatlik ve dakikalık olmak üzere vedalaşırız. Güzeli sıkıca tutmak isteriz, o geçip gitmemelidir. Çirkin, can sıkıcı ve hoşa gitmeyen çabucak kaybolup gitmelidir. Burada bir çelişki yok mu?

 Bütünlüğü kabullenmek zorundayız. Bu nedenle sana bütünlüğü göstermeye çalışıyorum.

Sana hiçbir öğüt vermiyorum; tekrar tekrar şunu söylüyorum: Psikolojik hiçbir püf noktası yoktur. Bütünlüğü benimsemek zorundayız; bütünlük bölünemez. Kavrama yeteneğini açarak yaşantını genişletmeye çalışıyorum. Böylece melankolide de büyük bir güzellik yatmaktadır. Bu durum, ruhsal acılara bir tür mazoşizm aranması anlamına gelmez. Acı acıdır. Kendimizi bu acıya bırakmak istemeyiz. Fakat onu da kesin olarak reddedenleyiz. Acıyı, üzüntüyü de denemeliyiz; çünkü o da bütünlüğe dahildir. Kendimizi aldatamayız, kandıramayız: Eğer sadece olumlu olana sarılırsak bu yalan ve rizikolu bir hayat olurdu. Burada şimdiki zaman ile gelecek zaman sözkonusudur. Melankoli ile şimdiki zamanı yaşıyorsun. Objeleri olduğu gibi kabullenmen için senin güç kazanmanı istiyorum. Şimdi şunu fark ediyorsun:

Sana acı veren şeyi şimdi bir tarafa bırakır; daha önce güzel olan ne varsa şimdi onu severek tekrar elde ederdin. Gelecekte de artık bu tekrarlamaya son verir, üzüntü veren bu acıyı bir tarafa bırakmak istemez ve hiçbir şeyi tekrar etmezsen, bu süreçten geçip gitmiş olursun. Karşı salınıma başlamak üzere enerjin birikir ve büyür. Şu halde melankoli içinde kendine eziyet ederek kendini yitirme. Kederi kabul et, kederin gelişsin. Bu kederden oluşan enerjiyi memnunlukla karşıla. Daha fazla endişe duymana gerek kalmadan bu durum oluşur. Kendini melankolinin derinliğine bırak – ve bundan büyüyüp gelişen enerjinin ta kendisi seni buradan çekip çıkaracaktır.

Sh:88-92

BENİMSEMEK VE BENİMSENMİŞ OLMAK

Bedenine özen gösterdin, antrenman yaptın, boş zamanlarında bile iyi bir tenis oyuncusu oldun. Zekan da eğitildi ve düşünme yeteneğini geliştirdi. Fakat insan olmanın bütünlüğü içinde en önemli kısmı, yani ruhunu (psişe) ihmal ettin. Şimdi ruhsal yaşantınla da ilgilen; çünkü ruh, kişinin en değerli bir parçasıdır; o daha şimdiden sana insanca bir kişilik kazandırır.

Ruhunla ve bunun sonucu olarak kendini geliştirme ile uğraş vermenin bencillikle bir ilgisi yoktur (bunu daha önce ifade etmiştim). Ruhsal yaşantınla ilgilen; ancak o zaman rahatlaman, mutlu olmak için neye gereksinim duyduğun, nasıl ve kim olduğun hakkında bir duyarlık kazanırsın. Birlikte olduğun insanlara; duygularını nasıl hissettiklerini, daha doğrusu duygularını hangi anlamda önemsediklerini, asla sorma. Terkedilme sürecinde sevgilinle yaptığın konuşmalarda birçok eleştiriyi sineye çekmek zorunda kalmıştın.

Her şeyden önce neden terkettiğini öğrenmek istedin ve bu durum ister istemez şu yanıta neden oldu: Sende olan bazı şeyler o’nun hoşuna gitmedi. Onun gözünde yanlış yaptın: Ona karşı çok kapalıydın, yeterli bir şekilde sorunlarına eğilmedin; beklediği halde arada sırada onu övdün; belirlenen günleri iptal ettin; arzuladığı şeylere ilgi duymadın; yeter derecede hoşsohbet değildin; burada çok özensizdin ve orada çok boşvermiştin; sözünü bitirmesine izin vermedin; bunu çok inceledin ve şunun farkına varmadın; aceleciydin, fakat yine de çok gerçekçiydin; seninle tartışmak istediği zaman romantiktin; seni okşamak, sevmek istediğinde ise çok gerçekçi idin. Bununla beraber karar veremediğin, bocaladığın çok açıktı. Kişiliğindeki özellikleri ondan aldın- bir ayna gibi yansıtılmış! Büyülenmiş gibi seni nasıl yansıttığına bakıyorsun. Şüphesiz sen de aynı oyunu oynadın, senin hoşuna gitmeyen şeyi ona söyledin mi?

 Karşılıklı olarak bu yansıtma işleminin hiçbir anlamı yoktur.

Dolayısıyla bugünden itibaren, senin hakkında biraz bilgi almak üzere, seni nasıl gördüğüne dair hiç kimseye soru sorma. Aşkın ruhsal alanında buna gereksinim yoktur; bir antrenman yaparsan, kişilik tiplerini ayrı ayrı nasıl etkilediğini görmen, ticari yönden sana faydalı olabilir. Şunu unutma: Gerçekte nasıl olduğun değil, nasıl etkilediğin! Kadın ve erkek ilişkisinde, aynı zamanda bireyden bireye, etkileme şeklini ön plana alan davranışlardan kaçınmalı ve hiç çekinmeden olduğun gibi başkasının alanına girmesine izin vermemelisin. Gerçek olarak ne olduğunu ancak sen kendin bilebilirsin. Bunun için bu içebakış gereklidir. Bu içebakış kendini beğenme anlamında kendine bir prestij kazandırmak değildir. Açık yüreklilikle ve hiç sakınmadan iç dünyana gir; nasıl hissettiğini ve ne düşündüğünü de cesaretle ifade et. Başkaları nasıl isterse veya nasıl arzu ederse öyle olmana gerek yoktur. Bu aşk değil; aksine bencil bir bastırma. Baskı altına alınmana izin verme ve sen de hiç kimseyi baskı altına alma. Aşk ancak değer vermekten ve sevinçten yanadır. Başkası nasıl ise olduğu gibi kabul edilmelidir, başka türlü değil! Bir aşk ilişkisine girer girmez maalesef çoğu zaman bu baskı süreci başlar. Bu süreç olgunlaşmamıştır ve bunun aşkla hiçbir ilgisi yoktur. Her ne kadar diğeri aşkı bahane ederek seni baskı altına almayı arzu ederse de, bu durum zorbalığın acımasız bir eylemidir. Kendine dön, açık ve dürüst ol, nasıl isen öyle kal ve kendini sevilmeme riskine sok. Baskı arzularına uyarak aşka layık olmaktansa, reddedilmek daha iyidir. Benimsenmiş olmakla birlikte aşk yine de tümüyle bir mucizedir.

Bütünüyle vazgeçerek artık âşık olmak istemediğini söylemiştin; çünkü bu durum seni acıklı bir reddedilme riskine sokuyor. O kadar sıkıntı çektikten sonra reddedilmek acıklıdır. Kendini öğesel kabul et; o zaman başkasının da nasıl öğesel olduğu hakkında bir duyarlık elde edersin; o da çelişkilerle mücadele etmek zorundadır; o da senin gibi aynı haklara sahiptir. O zaman aşk artık riskli değildir. Kendini tanımış olmaktan dolayı bir mükemmellik, kibirli bir kendini geliştirme anlamını çıkarma; bu durum inatçılık ve saldırıyı davet eder. Nasıl isen öyle ol ve bunun parlak bir başarı olmadığının bilincine var. Maske takan diğer insanların değerini düşürme; eğer diğeri henüz buna hazır değilse onun maskesini çıkarmaya çalışma. Aşk, maskesini çıkarmak istemez. Aşk verir, fakat almaz, diğeri bunu istemiyorsa psikoloji yapma. Aşka verir, fakat almaz. Diğeri bunu istemiyorsa psikoloji yapma. Aşkta eleştiri yoktur. Bir sanat eseri eleştirilebilir, fakat sevilen bir insan (sözde) eleştirilemez.

Kendine yabancılaştın ve kendini ne kadar az tanıdığının bilincine vardın. Kendini tanıyacaksın; bu şimdiye kadar öteye ittiğin bir görevdir, bir misyondur. Kendilerini tanımayan, fakat senin özelliklerin hakkında değer yargıları vermeye kalkışan birçok insana da rastlayacaksın. Şimdikine kıyasla gelecekte bunu daha açık, daha belirgin bir şekilde göreceksin. Büyük bir adım attın ve aşkın daha özgür, daha hoşgörülü, daha açık ve daha duygusal olacaktır. Almadan verebileceksin, karşı eleştiri yapmadan eleştiriyi hazmedebileceksin. Aşkın gelecekte korkuyu ortadan kaldıracaktır. Senin için eleştiri sadece ilgi çekici olacak; fakat sen o zaman değişmek zorunda kalmadan artık paniğe kapılmayacaksın. Nereye, ne tarafa doğru değişmen gerekiyor?

 Herkes sana sitem eder. Daha önce kısasa kısasla karşılık vermek eğiliminde idin. Olduğun gibi kabul edilmemek, benimsenmemek şimdi artık sana acı vermiyor. Kendini benimseyecek ve başkasını da benimseyebileceksin, onu kabul edebileceksin. O zaman refüze edişin, bir reddedilişin üstesinden gelebileceksin. Değer yargılarında oluşan dar görüşlü dünyayı yavaş yavaş terkedeceğinden, gücün daha fazla artacaktır. Varoluş içinde daha fazla olacak ve gerçeklerle uğraşacaksın. Sen bir bireysin; fakat artık bencil bir bireyciliği temsil etmiyorsun.

Sh:99-103

RUHSAL BAKIŞ

“Nerdeyse bir haftadan beri sana yazmadım. Duygularını, ayrılık acısını ve bununla ilgili diğer duyguları benimseyip kabul ettin. Sağlığının daha iyi olduğuna seviniyorum. Herşeyden önce bir bilinç açıklığı kazandığını söylemen beni sevindirdi.”

Doğada çok gezdin; ağaçları, fundaları ve yol kenarında duran yosun tutmuş taşları seyrettin. Daha dikkatliydin ve özellikle hoşuma giden birşey söyledin. Şöyle söylemiştin: «O sırada ne hissettiğimi sözcüklerle anlatamam. Daha aydınlık ve açık olarak gördüm. Bunu sözcüklerle seve seve anlatmak istiyorum, fakat olmuyor. Ruhumda oluşan duyguları anlatamıyor, tarif edemiyorum. Ayrılıkla beni bir şekilde barıştıran enerji ve güzellikle bunun biraz ilgisi vardı. Ne kadar denedimse de bu duyguları kolayca ifade edemiyor, bunları anlatamıyorum.»

İyileşme yolundasın. Bu mektubumda bu konuda sözcükler yardımı ile sana bazı fikirlerimi ve duygularımı açıklamaya çalışacağım. Bu bir denemedir; çünkü bu ögesel nesneler, sözcükler sisteminde çok dar anlamda bir kalıba sıkıştırılır. Bunun olanaksız olduğunu söylemek istemiyorum; çünkü nazım sanatında bu konunun bazı metinlerde ve şiirlerde başarıya ulaştığına inanıyorum Rainer Maria Rilke bu büyük lirik şairlerden biridir. Sözcüklerle olan ilgisi onun günlük ekmeği idi; yani o dilden biraz anlıyordu. Bu konu hakkında bir şiir yazmıştı. Bu şiiri daha önce sana göndermiştim. Bundan başka bir iki şeyi daha sana bildirmek isterim. Konuşulan (ve de yazılan) sözcük risklidir; eğer dilsel vurgu sokulursa bundan korkmanın bir nedeni vardır. “Bu köpektir ve şu evdir, bu aşktır ve, şu aşk değildir, duyarlığın başlangıcı burada, ve sonu oradadır”. Cümle ilişkisinde her sözcüğün özel bir anlamı vardır. Ruhsal açıdan bakıldığı zaman hiç belli olmayan şev, dil mantığı ile açık ve belli görünür.

Birçok insan için dil, diktatörce emredişin bir türüdür. Bu budur ve şu öyledir; sözcük sayesinde sanki o öyleymiş, öyle olmak zorundaymış gibi. O halde ne dağlar ve ne de çiçekler onlar için artık harika değildir. Dağın ismi “Reidkohf” ve çiçeğin ismi Yıldız çiçeğindir. Aşk sözcüğü aşk değildir. Sanki öyle düzenlenmiş ve sonuçlandırılmış gibi herşey sözcüklerle etiketlendirilmiştir. Sözcüklerin amacı “Ne olacağını ve ne olduğunu” bilmektir. Sözcüklerle ortaya konan bu bilgi sadece yüzeysel bir birikimdir ve düşünce yolu ile bunu onaylamaktan ibarettir. Bunların hepsi düşünce düzeyinde oluşur. Sözcük sadece nesnelerde, olaylarda ve ilişkilerde sözlü iletişime olanak sağlayan anlamsal bir belgedir.

Şiirin üçüncü kıtasında Rilke işin özüne geliyor: – Daima uyarmak ve engellemek isterim: Uzak durun. «Halbuki sözcükler gerçeklikten uzaklaştırır. Lirik şair bu konuda bizi uyarıyor. Aslında onun yerinde kim bunu ondan daha iyi bilebilirdi?

 Dilsel olarak düşünmekten uzak durmalı; buna rağmen yakınlaşmalıyız, fakat ruhumuzla: «Nesneler şarkı söyler ve seve seve dinlerim.» Her nesne kendine özgü şarkısını söyler. Eğer biz kulak verirsek bu şarkıyı duyarız. Bu şarkıya ait hiçbir sözcük yoktur. Nesnelerin şarkısı, sözcüklere kıyasla çok daha yücedir; bu kendine özgü bir enerjidir. Dolayısı ile hep bunu söylüyorum ve bunu tekrarlamaktan da yorulmayacağım. Burada önemli olan nokta; duyarlı oluşta (aşırı hassasiyet) tüm dikkatini vererek duygulara kapılmaktır. Burada herşey istek ve çabalarımıza bağlı olmadan özgürce yaşar. Mantığımızla bu nesnelere dokunduğumuz; zaman, bunlar «hareketsiz» ve «dilsiz» olur. Rilke burada psikolojide şimdiye kadar araştırılmayan bir olayı (fenomen) eleştirir: Hergün bizi çepeçevre saran yaşamdaki nesneleri ruhsuz ve sessiz bir hale getirmemek için dilsel düşüncelerle onlara dokunmamalıyız. En sonunda Rilke; son mısralarında bizi uyararak, engelleyecek ve bilerek şöyle diyor: «Siz, hepiniz nesneleri öldürüyorsunuz.». O burada; bakış, dinleyiş, yaşantı ve sözcüklerle anlatım arasında oluşan bir ilişkiden sözediyor. Biz ancak duyarlığı aşarak sakin bir şekilde yaklaşabiliriz; fakat mantıktan uzak durmak zorundayız.

Lütfen beni şimdi yanlış anlama: Sözlü iletişim için sözcüklerin dilini kullanmak elbette yararlıdır. Rilke, konuşmayı ve birbirine bağlı olmayı reddetmiyor. Dil; semboller yardımı ile bir anlaşmadır; o genel bir düzenlemeye yardımcı olur ve günlük yaşantıda, meslekte, anlaşmalarda ve teknikte anlamını bulur. Modern sivil toplumumuz, bu farklı dile ayrılmıştır.

Matematiksel semboller de bir dildir; kimyasal formüller de aynı şekildedir. Formül dilinde suyun etiketlenmesi H2O dur. H2O denilen su, ruhsal olarak yaşanan su değildir. Eğer güz mevsiminde bir öğleden sonra dere kenarında oturur ve suya bakarsan, yaşadığın şeyle H2O denen suyun hiçbir ortak yanı yoktur. H2O tanımı bilimsel olarak ne kadar doğru tınlarsa da, suyun ruhsal yaşantı kalitesi hakkında hiçbir şey bilmezsin.

Her bilim alanının kendine özgü yetkisi vardır. Söylenenden, bilim karşıtı bir düşünce türetmek akılsızlık olurdu. O bunu biliyordu, eğer o şöyle dediyse: «Beni korkutuyor……….Alaylı, ikiyüzlü oyununuz». Bu anda, aydınların ikiyüzlülüklerini çabucak kışkırtan nesnelerle uğraşıyoruz. Bilim adamlarının formül dilinde, bu rasyonalistler «her şeyi, ne olacağını ve ne olduğunu» bilir; onların formül dili görünüşte olanı ve olacağı açık ve belli bir şekilde anlatır. Fakat matematiksel olarak veya başka sembollerle anlatılamayan bir gerçek daha vardır. Bu konuda Rilke’nin şiirine dikkatini çekmek isterim.

Ölçülemeyen ve hiçbir ismi olmayan bir enerji vardır. Zeka ve mantığa bağlı olmadan algılarsan, aklında bir örnek veya bir şekil olmadan, yani sadece farkına varırsan, olunca duyarlılık ve ruhunla bilincine varırsan yaşamdaki konuma ulaşırsın. Bu anda sembollerden, dil, bilgi ve belli sözcüklerden arınmış olarak gerçeği yakalarsın. Hiçbir ismi olmayan bir enerji ile temasa geçersin. Bu dokunuşta; bilinmeyen bir deneyim, enerji ve güç elde etme olanağı vardır. Bütünü ile bir duyarlılık açılır. Sadece bu dokunuşa açık olanların elde edebileceği birşey sana ulaşır.

Bu aralıkta aydınlığı, hayatı ve özgürlüğü tadarsın. O zaman artık: « Başlangıç buradadır ve sonu orada » deyişi yoktur. Yaratıcı bir enerji ile bu dokunuşu yaşarsın-Bu enerji senden akarak geçer. Sana şifa veren ve tedavi edici olarak senin başkalarına verebileceğin bir salınım elde edersin. Bunun yerine «aşk» sözcüğünü kullanmak gerekli değildir.

Sh:104-108

OLGUNLAŞMA YOLUNDA AŞK ACISI

Acılı deneyimler, kişiliğin gelişmesinde ruhsal anlayışın yoludur. Psikolojik olarak bakılırsa ayrılığın yaşanmasında duygusal büyüme ve olgunlaşma şansı vardır. Peter Lauster; ayrılık acısının yeni bir başlangıcı, ruhsal gelişme olasılıkları hakkında iyice düşünme istemini üstlendiğini kanıtlamaktadır.

Peter Lauster, yirmi yılı aşkın bir süredir yazar, danışman ve terapist olarak Köln’de çalışmaktadır. Kitaplarına sıkça başvurulan bir Alman Psikolog’dur.

Sh:109

Kaynak: Peter Lauster, Olgunlaştırıcı Yönüyle Aşk Acısı, Orjinal adı: Liebeskummer als Weg der Reifung, Almanca’dan Çeviren: Turan İnceayan Doruk Yayımcılık, 1996-Ankara

 

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

....

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.