İLÂHÎ NİZAM VE KÂİNAT-Bedri Ruhselman

 

Hakkında

1959 yılında “Önder” adını verdiğimiz Büyük Vazife Plânı’ndan gelen bu bilgiler, Bedri Ruhselman tarafından düzenlenmiş, o tarihten beri noter, banka kasalarında muhafaza edilmiş zamanı geldiği için 54yıl sonra orijinaline sadık kalınarak yayınlanmıştır.

Bu kitap etrafımızda gördüğümüz, hissettiğimiz, yarım olarak tabiat diye adlandırdığımız ahengin bir parçasıdır. Kâinatımızda, tekâmül diye adlandırabildiğimiz o nurlu yolun, insanların bilgilerine olan bir köprüsüdür. İnsanın dar bir madde hayatını, geniş ve idraki olan ileri bir safhaya bağlayan biricik: yoldur. Bu ne bizim, ne siz insanların, ne de hiçbir kimsenindir. Bu, İlâhî nizamın, insanlara bir hediyesidir. Yâni tabiattan bir parçadır.

Bu kitap, ünite dediğimiz idrak vahdetinden, insanların tekâmül ihtiyaçlarına cevap verebilecek şekilde, vazifelileri tarafından dünyaya verilmiştir.

KISMÎ ALINTILAR

MUKADDERAT YOLCULARI

 

Kâinat bir tane değildir. Kâinatlar sonsuzdur. Ve kâinatların sonsuzluğu mutlak erişilmezliğin bir zaruretidir. Bu sonsuz kâinatların hiçbirisi diğerinin mahiyetini taşımaz. Ve her kâinatın karakteri o kâinatın anası olan esasî cevheri ile taayyün eder. Bizim kâinatımızın esasî veya aslî cevheri, mutlak hareketsizlik ve amorf olan madde hâlidir.

Aktif ve tekâmül ihtiyacı olan ruh, pasif kâinatlar için bir gayedir. Yâni ruhlar, davranışlarının akislerini kâinat cevherleri üzerinde göre göre ihtiyaçlarını giderirler. Şu hâlde kâinatlar, ruhların tekâmül dediğimiz ihtiyaçlarına cevap veren sahalardır. Sembolik olarak bunu şöyle ifade ederiz: Kâinatlar, ruhların tatbikatlarına yarayan ve o tatbikatların neticelerini tekrar ruhlara aksettiren, kendi cevherlerine has birer vasattır. Aktif olan ruhlar tekâmülleri için, pasif olan çeşitli kâinat cevherlerinin sonsuz imkânlarını ihtiyaçları nisbetindebilvâsıta kullanarak tekâmül ederler. Ne kâinatlar mevcut olmazsa ruhların bilemediğimiz kendilerine mahsus yüksek ihtiyaçları giderilebilir, ne de ruhlar olmazsa kâinatların hikmeti vücudu ortada kalır. Bunlar birbirleri ile daima başbaşa yürürler. O kadar ki ikisinin arasında kat’î ve ebedî bir erişilmezliğin mevcudiyetine rağmen, bunlar âdeta birbiri ile sımsıkı kucaklaşmış ve birbirinin içine girmiş gibidirler.

**

Burada akıllara şu sual gelir: Mademki ruhlarla kâinatlar arasında bu kadar kat’î bir erişilmezlik vardır, nasıl oluyor da birbirinin içinde imiş gibi ruhlar kâinatların bütün imkânlarından zerresine varıncaya kadar istifade edebiliyorlar ve ruhlarla kâinatlar birbiriyle kucaklaşabiliyorlar?

Evvelâ şunu söyleyelim ki birbirinden kat’î bir erişilmezlikle ayrılmış bulunan ruhla kâinat arasındaki münasebetler, katiyen direkt olmayıp endirekt yollardan vukua gelmektedir. Burada büyük bir hakikati dünyaya bildirmenin lüzum ve zarureti vardır. Bu hakikat şudur: Hem namütenahi bir sıra takip ederek düzenlenmiş çeşitli ve her birinin mahiyeti başka cevherlerden müteşekkil, birbirinden daha şümullü ve sonsuz varyeteleri havi kâinatların üstünde, hem de bu kâinatlarda ebediyen tekâmüllerine devam edecek olan namütenahi vüs’at ve şümullere sahip ruhların üstünde, her ikisine hâkim yüksek prensipler vardır ki bunlar ruhların ve kâinatların ileriye ve geriye doğru olan bütün durum ve mukadderlerini tâyin, takdir ve tensip ederler. Bunların mahiyetlerini biz ne biliriz, ne de onlar hakkında en küçük bir sezgiye sahip olabiliriz. Zira bu büyük hakikat sonsuz ruhlar âleminin ve ebedî kâinat cevherleri zincirinin üstünde, mutlak bir erişilmezlikle onlardan ayrılmış bulunmaktadır. Aslî prensip dediğimiz bu hakikatin izahına dair bir tek fikir beyan etmekten, bir tek söz söylemekten âciziz. Zira buna imkân verecek hiçbir kudret, hiçbir meleke, hiçbir idrak veya sezgi madde kâinatında mevcut değildir ve olamaz. Yalnız erişilmezliğin erişilmezliği olan bu büyük hakikati, sembolik bir isimle aslî prensip diye yadedeceğiz. Kâinatlar içinde, kâinatlar üstünde ve ruhlar arasında bulunan her hakikat aslî prensibin hâkimiyeti ve nizamı altındadır. Kâinatımızdaki bütün oluşlar, akışlar, her şey ancak onun icaplarıyla tahakkuk edebilir. Bu husustaki bütün İlâhî mefhumları insanların idrak derecelerine ve bilhassa sezgi kabiliyetlerine bırakıyoruz.

İşte ruhlarla kâinatların, aralarındaki erişilmezliğe rağmen birbiriyle kucaklaşmış durum arz etmeleri aslî prensip dediğimiz bu yüksek prensibin icapları ile gerçekleşmektedir. Aslî prensibin kudreti, bir taraftan ruhları içine alırken (bu tâbir semboliktir) aynı zamanda kâinatları da içine almaktadır. Ve ruhlarla kâinatlar bu yüksek prensip muvacehesinde, sanki bir aynadan aksettiriliyormuş gibi birbirlerine aksettirilirler. Bittabî buradaki ayna mefhumu da gene bir semboldür. Fakat bu ayna sembolünü de aslî prensip yerine koymamalıdır. Burada aslî prensibin kâinatlar ve ruhlar münasebetine ait kudretinin en küçük bir cephesinin ayna sembolü ile ifade edilmesi bahis mevzuudur ki bunu da ancak bu kadarla anlatabiliriz.

Şimdi, dünya diliyle bu bilgiyi biraz daha açalım. Aslî prensipten gelen tesirler ruhların ihtiyaçlarına göre, amorf kâinat cevherini harekete getirirler. Ve orada madde cevherinin sonsuz varyetelerini şekillendirirler. Demek ki cevherî kıyas bakımından ruh, kâinatın içinde değildir, ama kâinat cevherinin içinde kendisinin, süptil bir madde varlığı tarafından temsil ve ifade olunması bakımından da kâinatın içindedir. İşte gelecek mevzularda tekrar ele alınacağı gibi, maddelerin şekillenme ve hâllenmelerinin hangi hedefe mâtuf olduğunun ilk bilgisini burada vermiş bulunuyoruz.

**

DÜALİTE

Dünyada daima ikilik mevcuttur. Her şeyde, maddenin bütün radyasyonlarında, maddenin esasında, teferruatında, maddenin varyasyonları olup da maddeden ar gibi görünen bütün ruhî hâllerde, cansız denilen maddelerde, canlı denilen maddelerde, fertlerde, fertlerin birbirlerine karşı durumlarında, kolektivitede, hislerde, fikirlerde velhâsıl müşahede edilebilen ve edilemeyen dünyanın bütün şartlarında düalite prensibi ve değer farklanması mekanizması hâkimdir. Ve maddenin vahdet gibi görünen her hâlinde birbirine zıt karakterde ve muvazene hâlinde iki unsur daima mevcuttur. Bir ünitede bu zıt unsurların mevcut bulunması şarttır. Zira bu olmaksızın madde teessüs edemez, yaşayamaz, dağılır. Ve madde mevcut olamayınca da hiçbir şeyin varlığından bahsedilemez.

Dünyada ve bütün âlemimizde tek, vâhit gibi görünen her şey aslında birbirine zıt karakterde, birbirinden aslâ tecrit edilemeyen zıt durumda iki değerden müteşekkildir. Fakat bu zıt değerler birbirinden müstakil, tamamen ayrı iki unsur değil, bir tek birimin karakterini meydana getiren, birbirine bağlı fakat zıt görünüşlü iki unsurdur.

Bizim âlemimizi teşkil eden bütün cüzüler ve bu cüzülerden biri olan dünyanın ilk maddesi dahi düalite prensibinin şümulü dışında kalamaz. Bu husustaki esaslı bilgiyi hulâsa olarak tekrar ediyoruz:

a Birim, düalitenin ismidir. Onun için buna birim düalite diyoruz.

b Düalitenin zıtları tek birer değerden ibaret değildirler. Onlar da gene daha küçük çapta birer birim düalitedirler, yâni beheri birer düalit e olan birimlerdir.

c Düalite ilk maddenin teşekkülü bahsinde izah edileceği gibi, hareketin ilk kaynağı ve esasıdır.

d Düalite mekanizması olmaksızın hareket ve hareket olmaksızın madde hâl ve şekilleri mevcut olamaz.

e Düalite ruh ve madde durumunun dünyadaki aslî görünüşüdür.

Sonuncu bentte geçen fikirler hakkında izahat vermenin lüzumlu olduğunu hissediyoruz. Madde kâinatında ruhla madde bir arada bulunamaz, demiştik. Yâni kâinatta birbirine doğrudan doğruya, direkt olarak tesir eden ruh-madde mefhumu reel bir mefhum olamaz. Ancak, bu ifadeden de ruhun varlığını inkâr etmek ve yalnız maddenin mevcudiyetini kabul etmek mânâsını aslâ çıkarmamak lâzım gelir.

Filhakika madde kâinatında direkt olarak aralarında tesir alıp veren, birbirine kendilerinden bir şeyler gönderen ruh-madde realitesi yoktur ama kâinatın temelini teşkil eden maddenin mevcudiyeti de gayesiz ve sebepsiz değildir. Esasen maddenin mevcudiyeti gayesinin, bir ruha hizmet etmek olduğunu evvelce söylemiştik. Bu hakikatin ifadesi madde düalit esinde gizlidir. Şöyle ki: Maddenin oluşundaki gaye, onun ruha hizmet etmesidir. Ruha hizmet etmek ise maddenin her türlü şekil ve hâller içinde, inkişaf imkânlarının ruh tarafından kullanılmasıyla olur.

Onun bu imkânlarının kullanılabilmesi de ruhtan gelen endirekt tesirlerle birtakım hareketlerin maddede zuhur edebilmelerine bağlıdır. Hâlbuki maddedeki her hareketin vukuu imkânı, ancak düalite prensibi ve değer farklanması mekanizması ile mümkün olur. Yâni düalite prensibi ve onun ek mekanizması olan değer farklanması olmazsa ruhların maddelerden istifade edebilmeleri kabil olmaz. Böyle olunca, ruh-madde münasebeti gerçekleşemez. Demek ki düalite, değer farklanması mekanizması madderuh düalitesi zaruretinin bir ifadesidir. Daha doğrusu maddedeki düalite prensibi bu cepheden mütalaa edilince, ruh-madde ikiliğinin kâinattaki aslî görünüşü, yâni yüksek prensipler karşısında zarureti olur.

**

Şu hâlde bütün maddelerin hayatiyetini ve oluşlarını temin eden düalite prensibi; maddeyi unsurlara vâzetmek suretiyle esas yapı olarak aslî prensip tarafından onun bünyesine konulmuştur. Aslî prensip İlâhî bir prensiptir. İşte böylece düalite, kâinat içinde bulunmayan ruh ile, mahiyeti ondan tamamıyla ayı olan kâinatımızdaki varlıkların; yâni maddelerin birbirleriyle olan durumlarını madde bünyesi içinde ifade eder. İşte bir varlık, bir beden bu suretle anlar ki kendisi bir ruh olmayıp ruhun kâinattaki inikâsıdır ve bütün hâl ve durumlarıyla, bir ruhun İhtiyacına cevaplar veren ve o ihtiyacı aksettiren, ruhu temsil eden bir varlıktır. Binaenaleyh varlık deyince bu bakımdan kastedilen mânâ ruhtur. İşte düalite bu mânâyı mümkün kılmak için vâzedilmiştir.

**

Düalitenin, varlıklarda en kuvvetli tezahürünü cinsiyet hâllerinde görürüz. Bir araya gelmiş olan erkekle dişi, bir birim düalite teşkil eder. Bunlar birbirinin hem zıddı, hem de destekleyicisidir. Bu tarzda onların karşılıklı durumları ve münasebetleri bir aile ünitesinin her cepheden yürüyüşünü ve selâmetini sağlar. Bu iki zıt arasındaki muvazenenin tam olarak bozulması ise ailenin dağılması demektir. Hislerde de düalite vardır: sempati-antipati, sevgi-nefret, dostluk-düşmanlık, hodkâmlık-diğerkâmlık… gibi.

Keza mefhumlarda da düalite vardır: iyilik-kötülük, güzellik-çirkinlik… gibi. Velhâsıl her kaba hâlde düaliteyi görmek ve bulmak mümkündür. Fakat düaliteyi daha mudil hâllerde görmeye çalışmalıdır.

Eğer düalite prensibi; değer farklanması mekanizmasıyla desteklenmez, tek başına kalırsa hiçbir işe yaramaz ve kıymetini kaybeder. Düalite prensibi ve değer farklanması mekanizması, muayyen bir fonksiyonun ifası için birbirine intibak etmiş, biri diğerinin mevcudiyetiyle faaliyete girebilen iki mekanizmadır. Daha doğrusu değer farklanması, düalite prensibinin ek mekanizmasıdır.

**

Bir insan, dünyada tek başına kalırsa görgü ve tecrübe sahibi olamaz. Görgü ve tecrübe sahibi olamayınca da ruhun tekâmülüne hizmet edemez. İşte bu noktada, madde kâinatındaki çeşitli mâşerî tekâmül plânlarının zarureti açık olarak kendisini gösterir. Binaenaleyh bedenli varlıklar inkişaf edebilmek için, beden dışında bulunan diğer bedenlerle ve maddelerle karşılıklı alışverişlerde bulunmak zorundadırlar. Onların bu münasebetlerinden sayısız hâdise kombinezonu meydana gelir. İşte öz varlıktan ruha akseden bu hâdise kombinezonuna ait idrakler bu safhadaki varlıkların tekâmülünü temin eder.

Demek ki ruh, madde ile iştirak eder. Şuurlu maddeyi, yâni varlığı kurar. Varlık da kendi ruhunun ve yardımcı varlıkların faaliyetleriyle kaba maddelerden kendisine ayrıca bir beden yapar. Ve bu beden vâsıtasıyla maddelere tesir eder. Kullandığı kaba maddelerle de kendi haricindeki diğer bedenlere tesir etmek suretiyle mâşert plâna adımını atar. Ve hidrojen âleminin varlık safhasındaki tekâmülü de bu andan itibaren yürümeye başlar.

Bu mühim bilginin hiçbir noktasının müphem kalmaması için biraz izahatta bulunacağız. Meselâ, sevgiden, vicdandan fakir, çok geri bir insanın tekâmülü için; düalite prensibi ve değer farklanması mekanizması gereğince zıt değerlerle karşılaşması, sevgikin, adaletzulüm, iyilikkötülük gibi mefhumlarla yüzyüze gelmesi te bu suretle otomatik olarak bir kıyas bilgisi kazanması ve muvazenesini bulabilmesi lâzımdır. Bunun için de onun diğer bedenlerle münasebete geçmesi icap eder. Bir insan, elinde bulunan bir kırbaçla bir kaya parçasını kırbaçlasın dursun, bundan ne netice alabilir? Hiç. Onun sevgi ve vicdan melekelerini işletecek hiçbir zıt değeri, bu kaya parçasını kırbaçlamasından alacağı neticeler temin edemez. O, karşısında bir beden bulamayınca etrafına zulüm ve gadir yapamaz, bunu yapamayınca da düalite prensibi ve değer farklanması mekanizmasına göre lüzumlu hâdiseleri husule getirecek zıt değerleri kazanamaz ve bunun neticesinde de muhtaç olduğu madde inkişaflarına kavuşamaz, tekâmül edemez. Buna mukabil, eğer o insan bir çocuğu kamçılarsa işler değişir. O çocuğun veya etrafındakilerin bu kamçı neticesinde gösterecekleri çeşitli reaksiyonlar, zıt unsurlar hâlinde karşısına dikilir ve onu hemen bir kıyas bilgisine götürür. Böylece, birbirini takip eden yüzlerce, binlerce hâdisenin birbiri üzerine eklenmesiyle kıyas bilgilerinin birikmesi, onda en basit hâliyle, bir iyilikkötülük mefhumunun doğmasına sebebiyet verir ve vicdan da böylece toplanmaya ve canlanmaya başlar. Bütün bu işler neticesinde husule gelecek hâdiseler idrak kanalıyla ruha akseder ve tekâmülü neticelendirir. Bundan sonra ruhta yeni ve daha ileri ihtiyaçlar belirir. Bu yeni ihtiyaçlar karşısında kalan ruh; bedeninin, etrafıyla yapacağı daha geniş sahadaki temaslardan, daha mânâlı reaksiyonlar beklemeye başlar. Onun bu yeni ihtiyacı da gene evvelkinde olduğu gibi derhal bedene akseder ve bedenden cevabı alınır, yâni ruha hizmet eden varlık hemen bedeni vâsıtasıyla etrafındaki kaba maddelere ve bedenlere tesir ederek ruhun bu yeni ihtiyaçları karşısında lüzumlu hâdiselerin meydana gelmesine sebep olur. İyilik yapar, kötülük yapar, hırsızlık yapar, adam öldürür, fedakârlık yapar re bunların, etraftan gelecek karşılıklarını, reaksiyonlarını görür. Bütün bunlar birer hâdise olur. Ve bu hâdiselerin her birini idrak kanalıyla ruha aksettirerek tekâmülünü temin eder. Bu suretle, dünyanın son inkişaf merhalesine varmış olan insan varlığı nihayet, daha ileri safhalara geçmek üzere dünyadan tamamıyla ayrılır.

**

İLLİYET PRENSİBİ

Bilgiler öz bilgileri beslerken arada yardımcı bâzı prensiplerden kuvvet alınır ki bunlardan birisi de illiyet prensibidir.

Kâinatta hiçbir hâdise sebepsiz değildir. Kâinatın bütün olayları, münasebetleri, tesirleşmeleri, kuruluşları, değişişleri, dağılışları velhâsıl bütün madde kombinezonlarının formasyonları, transformasyonları ve deformasyonları; büyük tekâmül illetinin zaruretleriyle, birbirinin illeti ve neticesi hâlinde ve birbirine bağlı olarak vukua gelir. İşte bu, kâinattaki büyük illiyet prensibinin bir tecellisidir. Zaten bu kitabın her noktasında, bütün hareketlerin sebeplere dayandığını ve neticelere müncer olduğunu ifade etmekteyiz. Sebepsiz ve neticesiz hiçbir oluş düşünülemez. Kâinatta bütün münasebetlerin kuruluş ve dağılışlarına ait mekanizmalar bu prensibe göre işlemektedirler. Hiçbir hâdise başıboş ve müstakil değildir. Her hâdise direkt veya endirekt olarak diğer hâdiselere bağlıdır. Böylece bütün kâinat, bütün cüzüleriyle büyük bir bağ şebekesiyle örülmüştür ki bu bağların düğüm noktaları illiyet prensibinin sebepnetice zaruretleridir. Her hâdise bir üsttekinin neticesi te bir alttakinin illetidir. Hangi hâdisenin sebebi görülmüyorsa bu hâl, o hâdisenin sebebinin bilinmemiş olmasından ileri gelmektedir.

**           

İlliyet prensibi; hâdiselerin öz bilgiye inkılâplarında en mühim rolü alan idrakin kullandığı kıyas bilgisinin kuvvetli bir dayanağıdır. İlliyet prensibi hakkında yukarıdaki kısa bilgiyi verdikten sonra, idrak ile kıyas bilgisinin karşılıklı durumlarını belirtmemiz faydalı olur.

Kıyas bilgisi; idrakin illiyet prensibine uyması yoludur. İdrakler, kâinattaki illiyet prensibine intibak edebildikleri nisbette inkişaf ederler. İlliyet prensibine yabancı kalan idrakler, kâinattaki namütenahi kombinezonlar arasında mevcut olan namütenahi münasebetleri tâyin ve takdir etmekte o nisbette acz gösterirler ve o nisbette de geri ve basit durumlarda kalırlar. Ateşi eliyle tutarsa elinin yanıp yanmayacağını idrak edemeyen bir çocuğa ateşle oynamak salâhiyeti verilmez. Çünkü onun idraki henüz böyle bir işe lâyık duruma gelmemiştir. Onun idraki, bu maddelerin münasebetlerine ait illiyet prensibine henüz lüzumu kadar intibak etmemiştir. İşte bu intibakı sağlayacak şey, onun kıyas bilgisi olacaktır. Kıyas bilgisine girmek için o çocuk, eliyle ateşi birkaç defa tutmak tecrübesini yapacak ve her defasında eli yanacaktır. Her eli yandığı zaman onun idrakinde el ve ateş münasebetlerine ait sebep ve neticeler hakkında yavaş yavaş birtakım sezgiler belirecek ve kıyas bilgilerinin yardımıyla bu sezgiler bilgiye intikal edecektir. Böylece idrak ve dolayısıyla öz bilgi muhtevası artacaktır. Bu ameliyeye görgü ve tecrübe diyoruz.

Birisi ve hattâ birincisi hâdisedir. Hâdiselerin içinde direkt veya endirekt olarak yaşamak lâzım gelmektedir.

Hâdiselerin zuhur etmesi birçok sebebe bağlıdır. Fakat her şeyden evvel hâdiseler sebep-netice kanunu hükümlerine göre cereyan ederler. Esasen hâdiselerin öz bilgiyi doğurabilmeleri de onlardaki sebep-netice münasebetlerine, idraklerin kıyas yoluyla intibak edebilmeleri derecesine bağlıdır. Ateş çocuğun elini yakar, çocuk bu ıstırabı duymuştur. Onun ateşten elinin yanması, eliyle ateşi tutmasından ileri gelmiştir. Eğer çocuk bu yanık duygusu etrafında toplanan hâdiseler arasındaki sebep-netice bağlarını idrak edebilirse öz bilgi bakımından onun alacağı netice başka olur, edemezse gene başka olur. Yâni idrakin bu hâdisedeki sebep-netice bağlantılarına intibakı nisbetinde bilgiler teessüs eder ve ruha akseder. Bilgileri temin eden hâdiseler o varlığın ihtiyacı ile mütenasip olarak yardımcı varlıklar tarafından tertiplenir ve insanın önüne konur veya aynı sebeple gene o varlığa, yardımcı varlıkların gönderecekleri tesirlerle yaptırtılır. O varlık bu hâdiselere bizzat kendisi, kendi hareketleriyle sebep olur. Zira o insanın bilgisini hazırlayan bu hâdiselerin tertip ve sıralanışları tekâmülle ilgili bir sürü ferdî ve mâşerî plânlara ve bir sürü nizama tâbidir ki bu nizamlar da ancak üstün idrakler ve kudretler tarafından yürütülebilir.

Matlup olan herhangi bir hâdiseyi bir insana yaptırtmak için icap etiği zaman yardımcı varlıklar, onun vicdanının nefsaniyet unsurlarını tahrik ederler. Veya onun karşısına kendi ihtiyarı dışında hâdiseler çıkartırlar ve böylece onu çeşitli hareketlere sevk etmiş olurlar. Bu da nefsanî hareketlerinin acı neticelerini onlara tattırmak ve bu sayede insanları kıyas bilgisine götürerek öz bilgilerine o yoldan değerler hazırlamak içindir. Meselâ bir insan, eğer bir kâtilin duyacağı ıstırapları çekecekse, onun buna ihtiyacı varsa o insanın önüne öyle hâdiseler çıkartılır ki o, bunların karşısında kendini tutamaz ve adam öldürür. Demek ki böyle, neticesi çok vahim bir hâdiseye onun bizzat sebep olması, keyfî veya rasgele vukua gelmiş bir iş değildir. Zira yavaşlatmış olduğu inkişaf hazırlıklarını tekrar canlandırabilmesi için lüzumlu olan kıyas bilgisine onun girebilmesi, hâdiselere ancak bizzat kendisinin liyakat kazandığını idrak edebilmesi nisbetinde mümkün olur. Bunu da temin edecek olan şey onun, bir adamı öldürmesidir. O bu adamı öldürsün ki o zamana kadar vicdanının vazife unsuruna, nefsaniyet unsurundan daha fazla değer vermeyen, daha doğrusu buna kifayet etmeyecek derecede zayıf olan bilgi ve idrak dağarcığı, bu hâdise yüzünden gireceği kıyas bilgisi yoluyla kâfi derecede kudret kazansın ve zenginleşebilsin ve artık ondan sonra da iradesini, vazife unsuruna yöneltmek suretiyle inkişafında hız almak imkânlarına kavuşabilsin. Varlığın buna benzer daha binlerce ihtiyacı karşısında bu yardımlar ve müdahaleler vâkı olarak çeşitli hâdiseler ortaya çıkartılır. İşte vicdan düalitelerinin üst unsurlarına yönelmeye kâfi gelecek derecede kuvvetlenmemiş, daha doğrusu alt kademe bilgilerinin tesirlerinden kendilerini kurtaramamış ve vicdanlarının muvazene seviyelerini yükseltmekten âciz kalmış insanların karşılarına, onların tekâmülleriyle vazifeli olan yardımcı varlıklar böyle bir sürü hâdise çıkartırlar ve onlar da bu hâdiselerden mütevellit azap ve ıstırapların tesiri altında, girdikleri kıyas bilgisinden mühim dersler alırlar ki bu derslerin her biri onların öz bilgilerinin tohumlarını atmaktadır. Böylece o varlık, idrakini daha üst kademelerdeki realitelere ait yüksek değerlere hazırlar re inkişaf eder. Yâni insanüstü safhasının vazife bilgilerine yaklaşır. Onun için, çoktan beri insanlar arasında imtihan, epröv diye anılan bu ıstıraplı hâdiselere insanlar pek de mahiyetlerini idrak etmedenbirer kurtarıcı âmil nazarıyla bakmışlardır ki doğrudur. Nitekim biz de bu imtihan veya eprövlerin veya tecrübelerin neticelerinden çıkan derslere görgü veya müşahede diyoruz. Bunların her biri birer tekâmül materyalidir.

**

Gerek illiyet prensibi, gerek bu prensibin ışığı altında hâdiselerin akışları insanları bu hâdiseler içinde direkt veya endirekt olarak yaşamak suretiyle bir kıyas bilgisine götürür demiştik. Filhakika öz bilgilerin artışında kıyas bilgisi mühim bir unsur olarak tebarüz etmektedir.

Kıyas bilgisinin en müessir yardımcısı acı ve ıstıraptır. Burada, ıstırabın da öz bilgiyi kazanmada mühim rolü olduğunu belirtmek lâzım gelir. Şurası aşikârdır ki kıyas bilgisi, ekseriya ıstırap yoluyla öz bilgiyi ve idraki beslemektedir. Spatyomda çekilen ıstıraplar, şuur-dışı bilgilerinin muhasebeleri sırasında varlıkların girecekleri kıyas bilgilerinin kıymetli yardımcılarıdır. Buna dair bir dünya misali vereceğiz. Bu misal, bu bahsin bütün inceliklerini ihtiva etmektedir.

Dünyada en güç yenilen ve birçok safhalara derecesi nisbetinde şümullenebilen, birçok imtihanların, birçok ilerlemelerin, birçok gerilemelerin âmili olan cinsiyet hodkâmlığını ele alalım. Bir adam sırf etinin, sinirlerinin arzularını yerine getirmek için bir kadını sevmektedir. Ve bu yoldan o, maddî hodkâmlığını atlatma durumundadır. Sevdiği kadın bir gün ondan bıkar, bir başkasını sever. İşte bu epröm [plan] karşısında bu adam sevgilisini öldürecek kadar nefsaniyetine mağlup olur. Onun böylece göstereceği reaksiyonlar derece derece safhanın sonuna kadar değişerek gider. Şimdi, vicdanın az çok ilerlemiş safhasında aynı durumdaki başka bir adamı alalım. Sevgilisi onu terk etmiştir. Ve bir başkasını sevmeye başlamıştır. Vicdan safhasının yukarılarına doğru ilerlemekte bulunan bu adam buna kırılmadan muvafakat edecek ve belki de o kadına bu hususta elinden gelen yardımı yapmaktan da çekinmeyecektir. İşte burada bir cinayetle bir faziletin, bir hodkâmlıkla diğerkâmlığın kıyası karşı karşıyadır. Cinayeti işleyen adam, bu kıyasın bilgisine eğer kendi idrakiyle varacak durumda değilse (ki mademki bu cinayeti işledi, değilmiş demektir) o zaman dış müdahalelerin yardımı ona gelmeye başlayacaktır. Tâ ki o, bu kıyasın idrakine varabilsin. Ve ancak bu kıyas bilgisiyledir ki netice hâsıl olacak ve o adam hodkâmlık nefsaniyetini yenmek için lüzumlu olan cehit ve gayreti gösterebilecektir. Şöyle ki: O, cinayetini bir bıçakla işlemiş olsun. Cinayeti müteakip bir hapishaneye kapatılacaktır. Burada kıyas eprömlerinin bir zincirini sıralamak istiyoruz. Bu adam evvelâ hapishanede, cinsî arzularını ve zevklerini tatmin edememek ıstırabıyla zoraki bir kıyasa girecektir. Ateş karşısında eli yanan bir çocuk gibi, gene ateşe benzeyen ihtiraslarının ilk acı neticelerini bu şekilde duymaya başlayacaktır. Böylece ıstıraplarına sebep olan âmilin ne olduğunu kendisine öğreten bir kıyasla karşılaşacaktır. Bu onu uslandırmadı diyelim. Mahkûm hapishanede yaşlanacak. Hormonları, iktidarı, cinsî faaliyetleri zayıflayacak ve cinsiyet fonksiyonunu yapmaktan âciz kalacak. Bu duruma gelince,

bu adam artık sırf etine ve sinirlerine münhasır olan hodkâmlığını duymayacak ve ancak onu imajine edecektir. Eğer evvelki derslerden kâfi derecede ibret almadıysa, hâdiselerin verdiği bilgilerden lüzumu kadar faydalanamadıysa o zaman bu mahkûmu bir kavgada başka bir mahkûm bıçaklayacak veyahut o öyle bir kaza geçirecek ki bıçak gibi sivri bir cisim onun vücuduna saplanacak. Ve bundan şiddetli bir maddî ıstırap duyacak. Burada, misalimizin süjesi gayet tabii olarak zorlu bir kıyasa girecektir. Cinsiyetten mahrum olduğu için doğrudan doğruya etinin esiri değildir. Artık o realiteden zarurî olarak geçmiştir. Üstelik bir kâtil eprömünün hâtırasını kıyasen yaşatacak bir de kaza atlatmıştır. Artık bu durum karşısında bu varlığın bir ders almaması ve lüzumlu bilgileri kazanmak için cehit ve gayret göstermek teşebbüsüne girişmemesi mümkün olmaz.

Şimdi bir de yukarıdaki misalin objektif bir müşahedesini ediyoruz: Orta yaşlı zengin bir adam, seviştiği te oynaştığı genç bir kızın, kendisinden bıkıp yüz çevirmesi üzerine tekrar iltifatını kazanabilmek için yaptığı bütün teşebbüslerin boşuna gittiğini görünce işi zorbalığa döktü, kızın yolunu beklemeye başladı ve yakalayınca da bir bıçak ile vücudunun 2530 yerinden delik deşik ederek onu yere yıktı. Cinayetini müteakip, idamdan kurtulan bu adam bir tımarhanede câni deliler kısmına ayrılmış olan yere kapatıldı ve on iki sene orada kapalı kaldı. Bir gün aynı kısımda oturan ve kendisi ile çok iyi anlaşan azgın bir delinin geçirdiği ruhî bir kriz esnasında, hücumuna mâruz kaldı ve deli, elindeki bir bahçe çapasıyla onun vücudunu 2530 yerinden çapalayarak parça parça etti te yere yıktı.

Bu müşahede de gene bütün kıyasların sıralanışlarını gösteriyor. Elbette, gerek ateşte eli yanan çocuğun, gerek sevgililerini ihtirasları yüzünden öldüren ve birisi hapishanede, diğeri tımarhanede, evvelce yapmış oldukları cinayetlerin misilleriyle mukabele görerek can veren bu delikanlıların derece derece çektikleri ve çekecekleri ıstıraplar ve acılar, onları kuvvetli birer kıyas bilgisine sokacak ve bu bilgi de yukarıda şemasını çizdiğimiz yoldan onların ileri kademelere ulaşabilmeleri için lüzumlu olan öz bilgilerini te idraklerini hazırlayacaktır.

**

Demek ki bilgi ile idrak beraber yürümektedir. Bu bakımdan, bunların inkişafını birlikte izah etmek lâzım gelir. İdraklerin inkişafında iki yol vardır. Birincisi, insanın kendi bünyesi dahilindeki durumları tetkik mevzuu yaparak ilerlemesidir. Buna idrakin direkt olarak inkişafı deriz. İkincisi idrakin beden dışındaki hâdiseleri müşahede etmesiyle, daha doğrusu kendisinin sebep olduğu hâdiseleri mütalaa yoluyla olan ilerleyiştir. Buna da idrakin endirekt olarak inkişafı deriz. İdrakin endirekt inkişafında kullanılan unsurların başında insanların görgü ve tecrübelerini arttıracak olan etraflarındaki, kendilerinin bizzat sebebiyet verdiği hâdiseler, işler ve eserler gelir ki bunların çoğu dış tesirlerin yardımlarıyla meydana getirilmiş bulunur. Bu hâdiseler bilhassa inkişafın ilk kademelerinde; ağır, zahmetli, meşakkatli, ıstıraplı ve çok uzun vadeli görünürler. Bitmeyecek ve tükenmeyecekmiş gibi duygular tevlit ederler. Bu sırada insan güçlükler içinde çalışır, bir lokma gıdasını temin etmek için bütün hayatı

boyunca tabiatın çeşitli imkânsızlıklarıyla boğuşur, canavarlarla, kendi cinsleriyle didişir. Bu mücadelede bazan galip gelir, ekseriya mağlup olur. Bunların azaplarını nefsinde duyar, bu suretle onun işkenceli hayatı asırlar boyunca sürüp gider. Bütün bu hâdiselerin, insanlardaki idrak ve öz bilgileri nasıl besleyip arttırdıklarını, inkişaf mekanizmalarının muvazenelerini hangi yollardan üst seviyelere yükselttiklerini evvelce söylediğimiz için onları burada tekrara lüzum görmedik. Böylece bu olaylar, bir taraftan öz bilgilerin artmasına sebep olurken, diğer taraftan da idrakleri, inkişaf mekanizmalarına müdahaleye sevk ederler. Bu da yeni yeni hâdiselerin, imtihanların, tecrübe ve müşahedelerin zuhuruna yol açar ve böylece idrakin yürüyüş temposu yavaş yavaş hızlanır.

İdrak arttıkça, etraftaki hâdiselerin mânâları daha ziyade belirir. Ve bu sayede insanın beynine ait madde kombinezonlarından süzülen idrak vibrasyonları bu sayısız hâdiseden çeşitli neticeler çıkarmaya, hâdise cüzülerinden türlü türlü kombinezonlar kurmaya başlar ki bunlardan da dünya bilgileri meydana gelir. İdrakler inkişaf ettikçe bu bilgiler de şümullenir ve artar. Böylece bilgiler çeşitli dallara ayrılır. Sanat, edebiyat, ilim, tababet, felsefe, müzik, resim, iktisat, siyaset, din gibi bir sürü bilgi kolu teşekkül

eder. Bütün bunlar inkişaf mekanizmasında artan idrakin, hâdise maddelerinden kurmuş olduğu yeni madde kombinezonlarının neticeleridir. Ve bittabî tekâmülün ancak dünyadaki icap ve zaruretlerini yerine getirmek üzere dünyaya mahsus ve dünyada kalmaya mahkûm olan şeylerdir. Bunlar dünyayı idare eden vazife plânının tesirleri ve kontrolleri altında cereyan eder. Şu hâlde, dünyada iken öz idrakin genişlemesi, onun vâsıta olarak kullandığı beyne bağlı durumlarının mudilleşmesi, zenginleşmesi ve yüksek ince madde hâllerine doğru yeni teşekküllere sahip olmasıyla alâkalıdır.

Zaten ruhun tekâmülü için hâdise maddelerinin öz varlıkta husule getirdiği neticelerin, yâni öz bilgilerin, öz idrak kanalıyla ruha aksetmesi lâzım geldiğini evvelce belirtmiştik. Bunun içindir ki tekâmül ihtiyacıyla dünyaya gelen bir varlık, dünya hâdiseleri imkânlarından kabil olduğu kadar fazla istifade etmeye çalışır. İdrakin bu istifadesi hem bedenin form değiştirmeleri, hem de bedenin yaşadığı âlemin sayısız madde değişmeleri sayesinde olur. Bunlardan birinciye idrakin direkt, İkinciye endirekt inkişafları demiştik. Direkt hâllerde idrak doğrudan doğruya bedende formasyon, transformasyon ve deformasyonlar meydana getirmekle yapmış olduğu tatbikatlar neticesinde inkişaflar kaydederken, endirekt hâllerde de gene bizzat idrakin beden vâsıtasıyla yapacağı veya üst vazifelilerin tertipleyeceği sayısız dış hâdiselerin neticeleri üzerindeki tatbikatlarıyla genişler.

Kâinat içindeki bütün formasyonlar ruhların ihtiyaçlarıyla ayarlıdır. Ölçü dahilindeki transformasyonlar çeşitli mekanizmalarla vukua gelir. Dünyada en ince bir madde hâli olan idrak de böylece bu çeşitli mekanizmalar içinde direkt ve endirekt olarak kendisini, ruha hizmet edebileceği en uygun tarzda hazırlar. Bunun için de bizzat kendi bedenine ve bedeni vâsıtasıyla da dış âleme tesir ve müdahale eder. Hem bedeninde, hem dış maddelerde husule getireceği inkişaflarla kendi inkişafını ve öz bilgisinin artışını sağlamış olur. Ve unutulmasın ki bütün bu işler, evvelce uzun uzadıya izah ettiğimiz tesirlerle, mekanizmalarla ve düalite prensibi tekniği ile vukua gelmektedir. Öz bilgilerin inkişafını hızlandıran ve besleyen unsurlardan bilgiyi izah etikten sonra, sevgi unsuru üzerinde de bâzı bilgileri vereceğiz.

**

**

Filhakika dünya hayatının birçok hâdiselerine ve imtihanlarına sebep olan sevgi hem öz bilginin teşekkülünde, hem de vicdanın inkişafında direkt ve indirekt yollarda rol alan en kudretli âmillerden birisidir. Sevgi olmasaydı öz bilgiyi kazanma yolları ve vicdan mekanizmasının müspet veya menfî istikametlerde neticeler meydana getirmesi fırsatları bir hayli azalmış ve binnetice imtihanlar, tecrübeler, müşahedeler ve kıyas bilgileri imkânları iyice tahdit edilmiş olurdu. Zira sevgi vicdanın hem üst unsurlarını destekleyerek müspet yollarda husule getirdiği hâdiselerle doğrudan doğruya, yâni şuurlu bir idrakle öz bilgilerin çoğalmasına yardım eder, hem de vicdan mekanizmasının, icabında alt unsurlarını ıahrik edip zuhuruna sebep olduğu ıstıraplı ve azapl neticelerden doğan kıyas bilgisi yoluyla endirekt ve otomatik olarak öz bilginin artmasına hizmet eder. Meselâ insanlardan birisini hapishaneye, diğerini tımarhaneye gönderen ve ikisinin de öldürülmeleri suretiyle kıyas bilgilerine ve bir sürü ıstıraplara sebep olan yukarıda bahsettiğimiz sevgiler haddizatında gene müspet olmakla berabermenfî görünen yoldan vâki tesirleriyle, endirekt inkişaflara misal teşkil ederler. Sevginin evvelki iki misalinden başka müspet şekilde tesiri görülen bir misalini de burada veriyoruz: Henüz tecrübesiz bir genç, bir kadını büyük ve temiz maksatlarla sevmektedir. Kendisi de vicdan safhasında oldukça ilerlemiş bir durumdadır. Fakat kadın, nedense istediği meziyetleri görmediği için onu reddetmektedir. Delikanlı kadının takdir ve iltifatını celbetmek azmiyle meziyetlerini arttırmaya, kendisini değerlendirmeye çalışmak üzere derhal işe koyulur. Evvelâ bu işleri sevginin otomatizmasıyla yapar. Başarısı arttıkça sevginin şümulü genişlemeye ve mânâsı değişmeye yüz tutar. Bu sayede kendisini daha çok yetiştirmek ihtiyacını duyar, insanlığa yararlı eserler meydana getirmeye çalışır. Herkesi sevmeye, herkes tarafından sevilmeye başlar. Sevgi umumîleşir ve ilk basit tek cepheli formunu umumî ve şümullü bir alâkanın sonsuz cepheleri içinde kaybeder ve böylece o, ilk sevgisi yolunda yürürken karşılaşmış olduğu bir sürü neticelerle öz bilgisini arttırır ve yüksek bir vicdan muvazenesi seviyesinde aktif ve vazife bilgilerine hazırlanmış bir varlık hâline girer.

**

SEVGİ

Sevgi denince daima onun dar mânâsı üzerinde durmamak lâzım gelir. İnsanların anladıkları dar mânâdaki sevgi, geniş bir sevgi mefhumunun inkişaf mekanizmasında almış olduğu büyük rolünün mühim olmakla beraberküçük bir kısmıdır. Yâni bizim burada kastettiğimiz sevginin sonsuz cepheleri te şekilleri vardır. Sevginin vicdan mekanizması, daha doğrusu inkişaf mekanizması karşısındaki rollerini izah ederken bu geniş mânâsı üzerinde durmak lâzım gelir. Ancak böyle yapılırsa onun tekâmüldeki tam kıymeti belirtilmiş olur. O hâlde böyle umumî mânâdaki sevgiyi izah edelim.

Sevgi, herhangi bir şeye karşı duyulan incizaptır. Dünyada her şey, her realite yerine ve adamına göre her inkişaf kademesinde bulunaninsanları ve varlıkları çeşitli tarzda kendisine çekebilir. Binaenaleyh her kademede, her şeye karşı sevgi duyulabilir. İşte sevgi bu kadar umumî ve şümullü bir mevzudur. Maddelerin birbirine karşı göstermiş oldukları fizikoşimik alâkalar dahi, yüksek varlıklarda görülen sevginin belki en maddî ve iptidaî bir hazırlığıdır ki bu, o safhadaki varlıkların kendilerine mahsus ihtiyaç ve zaruretlerinin birer icabıdır. Nebatların, gıdalarını alarak bünyelerine ithal etmeleri, havanın karbonunu, oksijenini çekerek kendi usarelerine karıştırmaları ve hattâ bâzılarının güneşe karşı dönmeleri, hayvanları sinelerine çekip hazmetmeleri ekseriya fizikoşimik çehrelerde görünen bu incizabın çeşitli insiyaklar mahiyetindeki tezahürleridir.

Sevginin nebatlarda basit ve muhtelif mekanizmalarla tezahür eden bu incizap hâllerinin, hayvanlarda daha az maddîleşmiş ve az çok insanlarınkine yaklaşmış durumlarını görmeye başlarız. Hayvanlarda yavru, eş, aile, arkadaş, hattâ hemcinslerinin dışındakilerle dostluk alâkalarının bazan tamamen sevgi manzarasını alan varyetelerini müşahede etmek mümkündür. İnsanlara gelince, oldukça geniş bir idrakle duyulan sevginin yüksek ve zengin tezahürleri bu safhada meydana çıkar.

**

Sevgi; vicdan mekanizmasına muhtelif varyeteleriyle karışır. Zira onun bir kısmı vicdanın vazifeye müteveccih, diğer kısmı nefsaniyete müteveccih olan bir sürü cephesi vardır. Bilhassa insanlığın ilk kademelerinde sevginin hodkâmlıkla müterafık cepheleri hâkim durumdadır. Bu kaba kombinezonlarla karışmış sevgi şekillerinden yukarıda biraz bahsetmiştik. Bunlar bir sürü zahmetlere, sıkıntılara, ıstırap ve azaplara müncer olan akibetlere yol açarlar. Bazan da sevgi saf ve yüksek tezahürleriyle doğrudan doğruya üst realitelere insanı ulaştırır. Onun bu cephesinde bilhassa feragat, fedakârlık, diğerkâmlık, yardım, şefkat gibi inkişafı süratlendirici yüksek, ince diğer madde kombinezonlarının da tezahürleri vardır. Bunun da misalini yukarıda vermiştik.

Sevgi müspet yolda diğerkâmlık cephesiyle, vicdanın vazifeye müteveccih unsurlarını takviye eder ve inkişaf mekanizmasında süratli te idrakli bir yürüyüşü sağlarken, hodkâmlık cephesiyle de nefsaniyet unsurlarını tahrik eden menfî kudretleriyle inkişafin yürüyüş temposunu ağırlaştırır. Ve zahmetli, ıstıraplı şartlar içine insanı sokar. Böylece her iki takdirde de öz bilginin artmasına birbirine zıt yollardan sebep olur. Meselâ sevgi ile bir insana yardım edilir, denize düşen birisini kurtarmak için fedakârlık yapılır, aç kalan bir kimse doyurulur, ağlayan gözyaşları dindirilir ve bütün bunların sonunda insana bir ferahlık, bir huzur ve hattâ saadet duygusu gelir. Bu da süratli bir inkişafın şuurdaki tezahürüdür. Buna mukabil; sevgi için birçok kalp kırılır, bir ihanetin cezası verilir, bir rakibin vücudunun ortadan kaldırılması düşünülür, başkasına fenalık yapılır ve neticede insanda inkisar, huzursuzluk ve sıkıntı başlar. Bu da ağırlaşmış bir inkişafın insan üzerindeki baskısını ifade eder. Birinci gruptakiler, vicdan mekanizmasının nasıl yüksek unsurlarına müteveccih kudretler ise, ikinci gruptakiler de nefsaniyet realitelerini o kadar besleyici geri âmillerdir. Bunların her ikisi de inkişaf kademelerine göre insanlarda bulunabilir. Ve ona göre de neticeler tevlit eder.

Şu hâlde, kademeler ne kadar aşağılarda ise o kademedeki sevgiye karışan hodkâmlık malzemeleri ve vibrasyonları da o kadar fazla olur. Bilâkis inkişaf kademeleri ne kadar üst muvazene seviyelerinde ise sevgi unsuru da o nisbette saf ve fazilet vibrasyonlarıyla zenginleşmiş bulunur. Ve bu inkişaf hâli nihayet öyle bir duruma gelir ki insanlara karşı duyulan bu faziletli hisler onlara hizmet etmek, onların iyilikleri, inkişafları hususunda her türlü yardımda bulunmayı ne pahasına olursa olsungöze almak gibi çok şümullü ve yüksek derecelere ulaşır. Ve o zaman vicdanın nefsaniyet unsurları ve realiteleri hodkâmlıktan sıyrılıp diğerkâmlık yollarında yürümeye başlarlar. Vicdan mekanizmasının muvazene seviyeleri artık, diğerkâmlığın yüksek ve idrakli sahalarında teessüs eder. O insan başkalarının yükselmeleri için her türlü fedakârlığa katlanmayı kendisine bir borç, bir vazife telâkki eder. O zaman ondaki sevgi bir vazife sevgisi hâlini almaya yüz tutar ki bu da artık onun, vazife plânının eşiğine gelmiş olmasının işaretidir.

İşte, vicdan mekanizmasının bu sahalara kadar ulaşmış yüksek muvazene seviyesi, dünya mektebinin insana kazandırmış olduğu en yüksek mertebedir. Bu mertebeye ermiş olan insan dünya mektebinden tam derece ile diplomasını alacak ve dünyada kazandığı en yüksek öz bilgi kudretiyle vazifeler kabul ederek daha kudretli ve mesut bir varlık hâlinde yüksek plânlara geçecektir. Bu duruma geldikten sonra vicdan düalitesi ortada kalmayacak, onun yerini, daha yüksek tertipte bir vazife düalitesi alacak ve varlık o andan itibaren hakikî ve objektif bir tekâmül mekanizması içine girmiş bulunacaktır. Zira ileride söyleyeceğimiz gibi, vazife safhasından evvelki tekâmül seyri, daha ziyade sübjektif şartlar içinde vâkı olmaktadır.

**

VAZİFELİLER

Vazifeliler tarafından medyomlar vâsıtasıyla dünyaya verilen bilgiler, ekseriya mâşerî plânlarla ilgili çok büyük hareketleri meydana getirirler. Bazan da vazife plânının yüksek varlıkları pek müstesna hâllerde insanlar arasında büyük bir hareketi uyandırabilmek ve onlara kütlevî hamleler kazandırmak, umumî ve mâşerî tertipler, nizamlar re usuller dahilinde yetiştirici bilgileri insanlara vermek, hulâsa dünyada hızlı inkişafları sağlamak için bizzat kendileri dünyaya inerler, hem idareci, hem de mürşit durumlarda faaliyet gösterirler. Bu kudretli varlıklar daimî surette irtibatta bulundukları yüksek vazife plânından aldıkları üst bilgileri insanlar arasında yaymak için kurdukları din müesseseleriyle dünyada büyük ve toplu inkılâplara sebep olmuşlardır.

Böylece kurulan ve mâşerî plânlar dahilinde kudretli tesirler gösteren büyük dinler, sağlam ve mazbut müeyyideleriyle vicdanların yüksek seviyelere ulaşmalarını sağlamışlardır.

Dinler bu cepheleriyle; insanları vazife plânlarına hazırlayan vâsıtalardandır. Dinler dünyanın bugünkü yüksek ve mütekâmİ durumunu meydana getirmiş ve dünyadaki gelecek büyük intikal devrinin ilk mâşerî hazırlıklarını temin etmiş ve her biri kendi bünyesinde, zamanlarının çeşitli ve değişik ihtiyaçlarına zaruretlerine ve icaplarına cevap vererek insanlara, vazife p\ânına hazırlanmanın en uygun yollarını göstermiştir.

Her din zaman ve icaplara göre direktifler, misaller, semboller re bilgiler içinde verdiği derin sezgilerle insanları cehaletin karanlığından kurtarıp büyük İlâhî yola yöneltmiştir. Bütün dinler insanların vicdan mekanizmalarının realite muvazeneleri hattını; o ana mahsus icapların müsaadesi dahilindeki idrak imkânlarının en üst seviyelerine yükseltebilmelerine yardım etmiştir.

Kurulan bir dinin vecibelerini insanlara tebliğ ve talim etmek ve bu talimata insanların ilk intibaklarını sağlamak için yüksek vazife plânından vazifeli bir varlık biraz evvel söylediğimiz gibi, dünyada bedenlenerek insanlar arasına karışmıştır ki insanlar bu vazifeli bedenlilere peygamber veya kurtarıcı demişlerdir.

Vazife plânına hazırlanmak üzere dünyaya gelmiş olan insanlar, başları boş bırakılmış değillerdir. Eğer böyle olsaydı insanlar bugüne kadar olan mütekâmil durumları ile gelemezlerdi. Binaenaleyh fertler gibi mâşer durumlar da daima yüksek vazife plânının murakabesi ve nezareti altında yükselmektedir. Kâinatta bu işle mükellef büyük vazifeliler vardır.

İnsanlar bilhassa idrakleri genişledikçe, içinde yaşadıkları kaba maddelerin dar fizikoşimik kaideleri dışına taşmaya başlamışlar ve daha şümullü geniş idraklere dayanan birtakım kanun ve nizamların mevcut olabileceğine dair, öz bilgilerinden şuurlarına sızan sezgiler ve insiyaklarla varlıklarının illetlerini öğrenebilmek ihtiyacı içinde mütemadiyen çırpınıp durmuşlardır. Onları ilk işgal eden problem, etraflarında görmekte oldukları şeylerin ve bu meyanda bizzat kendilerinin kimin tarafından meydana getirilmiş olması ve mukadderlerinin kimler tarafından idare edilmesi mevzuu idi. Binaenaleyh Tanrı mefhumu üst vibrasyonların yardımıyla insanların öz varlıklarından kopup gelmiş bir ihtiyacın, idraklerinde beliren ilk kuvvetli inikâsıdır. İdrakleri inkişafa yüz tutmaya başladıkları andan itibaren insanlar bir tanrı aramaya başlamışlardır. Fakat önceleri onların bu ihtiyaçları, değer bakımından henüz pek zayıf olan idrakleriyle mütenasip basit durumda bulunuyordu. Binaenaleyh o, tanrısını, ancak beş duyu organının mahdut imkânları içinde aramaktan daha ileri bir kudret gösteremiyordu. Onların bu ihtiyaçlarını cevaplandırmaya çalışan yardımcı varlıkların gönderdikleri sezgiler insanların ancak beş duyu organına hitap edebilecek sembollerle mümkün olabilirdi. Bu sembollerin asıl delâlet ettikleri mânâları insanlar anlayabilecek idrak seviyelerine ulaşmış değillerdi. Binaenaleyh İlâhî mefhumların sezgileri insanlara ancak onların, etraflarında en kudretli olarak tanıdıkları şeylerle sembolleştirilerek verilmişti. Meselâ ilk zamanlarda güneş sembolü tanrıyı temsil ederdi, bir ülkeyi ihya eden büyük bir nehir gene böyle bir semboldü. İlk zamanların basit idraklerine bu semboller bir müddet kâfi gelebildi. Fakat idrakler gittikçe değerleniyor, değerleri yüksek ince madde kombinezonlarıyla artan insan idrakleri artık bu sembollerle tatmin edilemez hâle giriyordu. Bütün bu hâllerin neticesinde, vazife plânından, İlâhî bilgileri insanlara sunmak için vazifeli varlıklar dünyaya indiler ve kitabî dinleri dünyada tesis etiler. Bu dinlerin her biri insan topluluklarının eksik taraflarını tamamladı. Bu kitaplarla sembollerin mânâları biraz daha açıklanmış oldu. Bu suretle beşeriyeti daha ileri bir inkişaf hâline getirmenin, büyük mukadderat plânına göre çizilmiş yolları insanlara gösterildi.

Her din , insanların yaşadıkları realitelerinin en son imkânları hudutları dahilindeki idraklerinin varabileceği en üst sezgi sınırlarına kadar öğrenmeleri icap eden şeyleri öğretti ve vazifesini mükemmelen yaptı.

Evvelâ insanları çeşitli ibadet şekilleri ve mükellefiyetleriyle vazife sezgisi tatbikatının disiplinine hazırlayıcı durumlara onları otomatikman soktu. İnsanlara birbirlerini sevmesini öğreterek gene vazifeye doğru yürüyüşün büyük hazırlıklarına ait istikametlerini direkt talimatla da gösterdi. Vicdanlarının daima üst realitelerine yönelmeleri için lüzumlu olan her türlü hareketi onlara, faziletin çeşitli yollarını göstermek suretiyle aşıladı ve insanları vazife sezgisi hazırlığının nurlu imkânlarına kavuşturmanın çeşitli müeyyidelerle yollarını sağladı.

Hulâsa dinler, bugün artık gelmekte olan dünyanın büyük intikal devrinin eşiğine insanları yaklaştırdı. Eğer dinler olmasaydı insanlık bugün bu mertebeden daha pek çok gerilerde bulunurdu. Böylece, insanların vazife plânına hazırlanmalarını temin etmek için vazifelenmiş varlıklar bu vazifelerini muvaffakiyetle yapmış oldular.

Fakat ilk zamanlardan orta zamanlara geçmiş olmakla beraber insanlar, dinlerin kurulduğu devirlerde idraken henüz kâfi derecede teçhiz edilmiş değillerdi. Binaenaleyh hepsi aynı kaynaktan, yâni vazife plânından gelen ve hepsi aynı derecede büyük hakikatlerin izinde yürüyen dinler, muhtelif zamanlarda bu hakikatleri insanlara ancak anlayabilecekleri tarzda, çeşitli formlar içinde verebilmişlerdir. İşte onun için ki insanlar arasında yayılması gereken hakikatleri, peygamberler ve kurtarıcılar ancak sembol kullanarak yayabildiler. Binaenaleyh bütün büyük din kitapları birer hakikatin sezgisini taşıyan ve zamanlarına göre hesaplanarak tertiplenmiş bulunan kuvvetli sembollerle doludur. Meselâ, kıyamet sembolü bunlardan birisidir ki büyük bir hakikat olan dünyanın yakın intikal devresini veyahut bu dünya devresinin kapanışını ifade etmektedir. Keza, cennet te cehennem mefhumları da mânâları derinlerde olan bâzı hakikatlerin idraklere yetecek kadar sezgilerinin verilebilmesi için yüksek icaplara göre vazife plânı tarafından tertiplenerek dünyaya vazifeliler eliyle sunulmuş birer semboldür. İbadet şekillerinin her biri zamanın icaplarına, hayat şartlarına, inkişaf durumlarına ve vicdan mekanizmalarının muvazene seviyelerine göre kılı kılına hesaplanarak insanlara empoze edilmiş ve böylece otomatik bir tertiple insanların üst vicdan unsurlarına yönelerek bugün yaklaşmakta oldukları üst plâna elverişli bir hâle gelebilmelerinin hazırlıkları yapılmıştır.

Bu arada dinlerin emretmiş oldukları sevgi, şefkat, yardımlaşma, af, müsamaha, feragat, fedakârlık, iyilik, doğruluk, samimilik, hemcinslerine ve hattâ hemcinslerinin gayrına karşı birtakım mükellefiyetler… gibi sayısız faziletler, keza bunun aksine olarak menettikleri; hodkâmlık, kin, haset, düşmanlık, intikam, kötülük, yalancılık, müraîlik, gasıplık, hırsızlık, cânilik… gibi sayısız reziletler bazan otomatik, bazan dayarı idrakli bir aydınlık içinde, insanları yüksek idrak plânlarına hazırlamıştır.

Fakat zamanla bu idraklerin üst plâna doğru inkişafları o kadar arttı ki dinlerin, sembollerle vermiş oldukları sezgileri anlamakve mânâlandırmak ihtiyacı insanlarda şiddetle belirdi. Bunu da bu dinlerin muvaffakiyetleri cümlesinden saymak gerekir. Bugün insanlar bu sembollerin, kendilerinde uyandırmış oldukları yüksek sezgilerin mümkün olduğu kadar açık bilgilerine susarmışçasına iştiyak duymaktadırlar. Bununla beraber, bu mânâları din kitaplarının muvaffakiyetle yerleştirmiş oldukları kuvvetli sembollerin içinden ayırıp çıkarabilmeye insanların ancak yüzde ikisi veya nihayet üçü muvaffak olabilir.

Fakat direktiflerini daima İlâhî plândan alan yüksek vazifeliler insanların bugünkü iştiyaklarını ve yüksek ihtiyaçlarını gördüler. İşte bu kitap, büyük vazife plânının dünya için vazifeli olan

kısmının dünyaya bir hediyesidir. İleri tekâmüllerine devam etmek ihtiyacı içinde susamış insanların şiddetle aradıkları ve bekledikleri bilgileri ihtiva etmektedir. Din kitapları tarafından yüksek hakikatlerin, zaman ve icaplara göre insanlara yetecek kadar kuvvetli semboller içinde sezgileri verilmiş, bu kitapta da dünya inkılâbını neticelendirecek olan ve ön sezgileri evvelce verilmiş bulunan hakikatlerin açık bilgileri ve gelecek dünya üstü âlemlerin de sezgileri yazılmıştır ki bunlar da büyük inkılâbın eşiğinde bulunan bugünkü dünyanın son realitesi olacaktır.

**

Son zamanlara doğru dünyada iyice tebarüz eden ve büyük din müesseseleri ile diğer mâşerî bir sürü durumları meydana getiren vazifeli varlıkların müdahaleleri dünyanın ilk insanlık devresinde bu kadar açık ve şümullü olarak görülmüyordu. Zira ilk devirlerde insanlığın yeni inkişafa yüz tutmuş idrakleri içinde böyle büyük mâşerî tekâmüllere pek ihtiyaçları yoktu. İdrakleri henüz otomatik sezgi kademesinde bulunan ilk insanlar daha ziyade ferdî hayatlar geçiriyorlardı. Bu arada raslanan küçük topluluklar bugünkü mânâda anlaşılan büyük mâşerî topluluk mefhumlarından bambaşka idi. O zamanın gelip geçici toplulukları açlık endişesi, korku insiyakı, cinsiyet ihtiyaçları gibi çok basit birkaç insiyakî sezgiden mütevellit ihtiyaçlar altında vukua geliyordu. Bu basit inkişaf kademelerinde insanların şümullü mâşerî hayatları henüz kurulmuş değildi. Bu da onların idraklerinin, böyle bir durumu meydana getirebilmek kudretinden mahrum bulunmalarım bir neticesi idi. Yâni fertleri bir araya getirip muayyen bir hedefe doğru müşterek faaliyetleri kuracak ve onları sevk ve idare edecek kadar lüzumlu olan toplayıcılık, kuruculuk ve idarecilik kudretleri idraklerde henüz teessüs etmemiş bulunuyordu. Bu yüzden, daima vicdan düalitelerinin muvazene seviyeleri nefsaniyet sahalarında kurulan bu ilk insanlar pek çok zaman boyunca alt realitelerde sürünmek mecburiyetinde kalmışlardır. Zira insan altı kademelerindeki otomatik yürüyüşlerinden yeni ayrılmaya başlamış olan ilk insanlar, ileride geniş çaptaki hürriyetlerin kendilerine kazandıracağı, bedenlerine idrakleriyle direkt olarak müdahale edebilmek imkânlarina henüz mâlik değillerdi. Eğer hâl hep böyle devam etseydi, onların inkişaf muvazene seviyelerinin üst kademelere, kendi kendilerine yükselebilmeleri mümkün olmazdı. Bunun için, ilk inkişafların muvazene seviyelerini yukarılara ulaştırabilmelerini sağlamak maksadıyla insanların idraklerine dışarıdan gelecek ferdî müdahalelerin lüzum ve zaruretleri bir müddet daha devam etmiştir. Tabiîdir ki idrakler kendilerini topladıkça, yâni insanlık hâlindeki görgü ve tecrübelerle şümullerini genişlettikçe hürriyetleri artmış, o nisbette de dış müdahaleler idraklerin daha ziyade, kendi inkişaf mekanizmalarına bizzat kendilerinin müdahale edebilme imkânlarını arttırmak cihetine yönelmiştir.

**

İdrakin kendi kendisine müdahalesinin, insan hayatı başlangıcında ancak dış müdahalelerle ve yardımlarla mümkün olabileceğini evvelce söylemiştik. Bu ilk devrelerde her şey otomatiktir re idraksizcedir. Onun için insanlar buna insiyak demişlerdir. İlk zamanlarda, üst mâşeri plânların insanlar üzerinde daima müdahalesi olmuştur. Fakat burada müdahale tâbirini yanlış anlamamalıdır. Bu müdahaleden maksat; istikametlendirmek, organize etmek, programlamak demektir. Bundan daha aşırı mânâdaki müdahaleler insanlık safhası için değildir. İşte ilk zamanlardaki bu dışarıdan gelen vibrasyonların idrakteki klâsik ifadesi insiyaklardır. Bu insiyakları, hayvanlarda mevcut olan daha ağır ve kaba otomatizmalardan ayrı tutmak lâzım gelir. Çünkü bu iki otomatizma arasında geniş mahiyet farkı vardır. Nitekim böyle farklar nebatlarla hayvanlar arasındaki otomatizmalarda da mevcuttur.

İdrakler inceldikçe bu insiyaklar yavaş yavaş daha zengin karakterler almaya başlarlar ve insanların sezgi dedikleri şekil ve hâllere girerler. Sezgi devrinin dünyada başlaması umumî değer bakımından aşağı yukarı müsâvatla olmuştur. İnsiyakların dolduramadıkları boşluk ve kifayetsizlikler sezgilerin doğmasıyla yavaş yavaş dolmaya başlamış ve yüksek âlemlerdeki mâşert plânların simetriği te onların hazırlayıcısı olan dünyadaki içtimaî hayat kurulmuştur. İşte bu kuruluş sırasında idraklerin inkişaflarına paralel ve aynı zamanda bu inkişafların neticelerine bağlı olarak bütünün cüzülere ayrılması, parçalanmalar, organlaşmalar ve organizatör ihtiyacı baş göstermiştir. Bu suretledir ki mahiyet, ihtiyaç ve zaruret zenginleştikçe bedenler arasındaki ilk devrelere mahsus benzerlikler ve idraklerdeki muhteva kifayetsizliğinin husule getirdiği insiyaklar benzerliği ortadan kalkmış ve tekâmülün husule getirdiği farklı durumlar artık evvelce olduğu gibi, ufak nüanslarla değil, geniş değer farkları hâlinde bedenlerde tecelli etmiştir.

Bu İçtimaî formasyonlar anından itibaren, gene insan hayatı için en otomatik mânâsıyla ferdî ve mâşerî topluluklar başlamış, türlü değer ölçüleri itibarıyla bâzı fertler, bu topluluklara önderlik etmişlerdir: nefsanî önderlikler, vicdan safhası önderlikleri ve muayyen zamanlarda varılmış büyük ve umumî inkişaf devreleri önderlikleri gibi.

İşte bu zarurettir ki hassas irtibat kabiliyetlerini bâzı insanlara kazandırmış, bu yüzden kuvvetli medyomlar gelmiş, muayyen intikal safhaları olmuş ve kâinatın yüksek yollarına doğru bir bilgi, bir kavrayış ve uzanış sezgileriyle vazifeye, hissî hazırlanma plânları başlamış ve nihayet yakın geçmişlere doğru bu plânlar en münkeşif hâllerini almış ve sezişler daha kuvvetli semboller ve reformlar hâlinde cemaatlerde tecelli etmiştir.

**

Hulâsa ünite, varlıkların kavrayamayacakları ve ancak oraya girdikten sonra kavuşabilecekleri kâinatın küllî bir idrak, icap ve imkân vahdetidir. İnsanlara bundan daha ilerisini söylemek imkânsız ve lüzumsuzdur. 

MADDE İLE SEN,

HER ŞEYLE HİÇ OLAN VE BU HER ŞEYİ AHENGİNE UYABİLEN SEN,

O AHENKTEN OLACAĞIN ANI ÖZLE.

Dünya, güneş sistemi içinde bir organdır. Onun da diğer bütün organlar gibi, muayyen hayat devreleri, inkişaf safhaları, inkılâpları, etraftan ve yukarılardan aldığı sayısız tesirlerle bozulan ve tekrar kurulan muvazene durumları vardır. İşte dünyanın şimdiye kadar geçirmiş olduğu sayısız inkılâplardan sonuncusuna, yâni önümüzdeki inkılâba dair burada vereceğimiz izahat kitabin sonundaki bilgilerin anlaşılmasını kolaylaştıracaktır.

**

MU DEVRİ

Bundan takriben yetmiş bin sene evvel dünyada belli başlı iki büyük kıta vardı. Bunlardan birisi, şimdiki Pasifik denizinin bulunduğu sahayı dolduruyordu. Bu, kuzey tarafı geniş, güney tarafı sivri büyük bir kara parçası idi. İnsanlar buna Mu kıtası derler. Diğeri ise Atlantik okyanusunun bulunduğu yeri işgal eden büyük bir kıta idi. Bu iki büyük kıta arasını dolduran bir sürü adalar, takım adalar, şimdiki Himalaya’nın bulunduğu yere tekabül eden kara parçaları ve bunlardan başka bâzı küçük kıtalar vardı. O zamanki dünyanın manzarası bu idi. Demek ki o zaman, bugünkü coğrafî durum yerine başka bir dünya sathı teşekkülâtı mevcuttu.

**

Bu kıtalar üzerinde bugünkü dünya insanlarına nazaran, daha çok müterakki ve medenî insanlar yaşıyordu. Onların dünya ilimlerine ait bilgi ve teknik kudretleri, bugünkü dünya insanlarınınkinin çok üstünde idi. Meselâ, onlar bugünkü dünyada yeni yeni keşfedilen radyoaktif maddeleri, radyoları, televizyonları, elektronik cihazları ve bunlara mümasil teknik vâsıtaları bugün ü dünya insanlarınınkine nisbetle, dünyalarının batışın da n daha çok evvel keşfetmişler ve hattâ atom enerjisini kendi inkılâplarından bin sene evvel bulup kullanmaya başlamışlardı.

Gerçi onların da çok medenî ve müterakki bu toplulukları yanında, nisbeten basit ve hattâ vahşi kabileleri vardı. Fakat o vahşi insanlar dahi bugünkü dünyada bulunan vahşilere nazaran daha mütekâmil durumda idi. Hulâsa, geçen son dünyadaki insanlar her sahada bugünkülerden üstün bir medeniyet sahibi idiler.

**

Dünyadaki inkişafın zirvesine ulaşan insanların bu hâli, kendilerinde öyle bir gurur re her şeye kaadir olabildikleri iddiası gibi öyle aşırı bir durum yaratmış idi ki bu durum onları, hidrojen âleminin kaba maddeleri içine daha ziyade gömmek suretiyle, dünyanın tabiî şartlarını mûtat dışı yollardan bozmaya mütemayil birtakım hareketlere sevk eti. Gene bunun neticesi olarak onlar lükse, zenginliğe, konfora, madde-perestliğe, hodkâmlığa, her türlü ihtirasa kapıldılar, hidrojen atomunun kaba kombinezonları içine gömüldüler ve bütün saadetlerini bu kombinezonlardan beklediler ki bu da son haddine gelmiş maddî terakki ve inkişafların varlıklarda tevlit ettiği mezbuhane bir çırpınıştı, bir nevi soysuzlaşma idi. Bu soysuzlaşma çok tabiîdir re vuku bulacak her büyük inkılâbın öncüsüdür.

*

Bir muhitte inkişaf umumî olarak yürür. O muhiti teşkil eden en küçüğünden en büyüğüne kadar   bütün varlıklar, kendi derecelerine göre inkişaf ederler ve yükselirler. Meselâ, insanlar dünyanın en mütekâmil varlıkları hâline gelirken, dünya plânları dahilinde yaşayan diğer varlıkların her biri de inkişaf imkânlarının üst kademelerine doğru ilerlerler. Bunun en açık misalini kanserler teşkil eder.

O zamanki dünyanın son devirlerine doğru, sebebi insanlarca meçhul birtakım hastalıklar başgöstermişti. Bunlardan birisi de kanserdi. İnsanlar arasında kanser vakalarının çoğalması biraz evvel bahsettiğimiz sebebe bağlı, hüceyrelerde tezahür eden bir soysuzlaşmadır.

İnsan bedenlerinde bulunan hüceyrelerin, organların her biri, nisbeten iptidaî varlıkların birer maddî hayat sahasıdır. Onlar bu madde sahalarında ve o sahaların kendilerine vermiş olduğu imkânlar dahilinde inkişaflarını yapmaktadırlar. Zamanla inkişaf eden bu basit varlıklar, bir an gelir ki daha ileri gidebilmek için muhtaç oldukları şeyleri, içinde bulundukları maddelerden temin edemezler. Yâni bu madde imkânları ve şartları onların ileri hamleleri kazanmalarına müsaade etmeyecek kadar kısırlaşır. Hâlbuki varlıkların inkişaf hamleleri durmaz. Ve hiçbir hudut tanımadan daima ileri doğru atılmak ister. Bu durum, imkânları bol olan vasatlarda normal yürüyüşler hâlinde tecelli ederken, böyle imkânları kısırlaşmış ve varlıkların daha geniş ve ileri hamlelerine yetecek sahaları kalmamış madde vasatlarında; onların çırpınışlarıyla, huzursuzluklarıyla, teşevvüşleriyle müterafık anormal, mûtat dışı ve soysuzca görünen birtakım hareketlerine sebep olur. İşte Mu dünyasının batacağı ana tekaddüm eden zamanlarda kanser hâline girmiş madde vasatlarını, yân hüceyreleri idare eden varlıkların durumları da böyle olmuştu. Beden organizması içinde bulunan bu varlıkların, kendi hisselerine ait maddî inkişaf vasatları, daha ileri gidebilmelerine yol vermez hâle gelmişti. Meselâ bedeni teşkil eden bir deri hüceyresinin nihayet, o bedende kendisine tahsis edilmiş muayyen bir fonksiyon sahası vardır. Onun üstüne bu hüceyrenin çıkmasına bedenin somatik durumu müsait değildir. Böyle bir çıkış bedenin ahengine uumaz. O hüceyreyi kendisine bir inkişaf vasatı yapmış olan basit varlık, ilk zamanlarında fonksiyonunu mükemmelen yaparken, muhtaç olduğu inkişafını sağlayabiliyordu. Fakat bir an geldi ki o, bu inkişaf devresini bitirdi. Daha üst inkişaf vasatlarına hazırlanmak ihtiyacını duymaya başladı. O hüceyrenin, içinde bulunduğu mûtat biyolojik şartlar ve imkânlar bu ileri faaliyet ihtiyaçlarına cevap verecek durumda değildiler. Binaenaleyh hüceyre varlığı bedenine sığamaz oldu. İşte bu durumun neticesi olarak, evvelce normal bir deri hüceyresini mûtat yollarda usulü ile kullanan o basit varlık şimdi, bedenin nizamı ve ahengi dışına doğru istikamet almış hâlde çırpınmaya başladı. Bu çırpınış, o hüceyrenin deri camiası içinde, o camiaya uymayan birtakım hâl ve durumlarına sebep oldu ki bu da tabiatıyla onun inkişafında kanserleşme denilen müşevveş bir hâli meydana getirdi. Şurası da muhakkak ki deri hüceyresinin bu kanserleşmiş ve deri organizması dahilindeki ahenk ve nizam dışı faaliyetlere yönelmiş hâli, artık bir inkişaf safhasını bitirip, daha üst safhaya geçmek için çırpınan, fakat bulunduğu şartlar içinde buna imkân bulamayan bir varlığın mezbuhane hamlelerinden başka bir şey değildir.

Burada mağdur olmuş gibi görünen beden organizmasına gelince, o da aslında hiçbir şey kaybetmemekte ve başka varlıkların tekâmüllerine zemin hazırlamak hususunda yüklenmiş olduğu otomatik bir yardımı ve hizmeti yapmaktadır. Bu vazifesini yapmakla o da kader mekanizması muvacehesinde, daha üst bir kader tezahürü olan mekânî liyakatleri kazanacak ve üst plâna geçebilmenin geniş imkânlarından böylece faydalanmış bulunacaktır ki bu da onun ileri bir merhaleye atlaması, inkişaf etmesi demektir. Binaenaleyh ortada mağdur olan kimse ve gadir diye bir şey yoktur. Yüz kişilik bir mâşerî plânın her ferdinin o yüz kişi için çalışarak kendi tekâmülünü sağlamakta olduğunu evvelce söylemiştik. En küçüğünden en büyüğüne kadar herkes birbirine dayanarak, birbirinden bir şeyler alıp vererek daima ileriye doğru hamleler kazanmakta ve yükselmektedir. Bu yükselişe mâtuf olan hareketlerin hiçbirisinde hiçbir varlık için gadir, ceza, mükâfat, zulüm, felâket diye bir şey mevcut değildir. Her şey kader mekanizmasının ölçüsü ile kazanılmış liyakatlerin ve bu yolda gösterilmiş cehitlerin neticesidir.

**

Böylece, evvelki dünya devrinin son zamanlarında, varlıklar bulundukları madde vasatları içinde, inkişaflarının son hadlerine yaklaşmış veya gelmiş durumda idiler. Bu hâl, insanların ve diğer yüksek dünya varlıklarının bedenlerini teşkil eden hüceyrelerden; nebatlara, hayvanlara ve insanlara kadar her kademedeki madde vasatlarında tekâmül eden varlıklar için böyle idi. Bu sebepten dolayı kanser hastalıkları çoğalmıştı. Ve gene bu sebepten dolayıdır ki insanlar kaplarına sığamaz oldular ve ileri hamlelerine artık cevap veremeyecek duruma gelmiş olan madde şartlarının dışına çıkmak ihtiyacı ile kıvranmaya başladılar.

Fakat dünya maddesi şartlarının ötelerine taşan yüksek ihtiyaçlarını tatmin edebilmek için, faaliyetlerini o madde dışı şartlara yöneltmeleri lâzım gelirken (bu şartların neler olduğu evvelce izah edilmişti) insanlar bunu yapamadılar ve bu ihtiyaçlarını, gene içinde yaşamakta bulundukları kaba hidrojen atomu dünyası şartlarında aramaya kalkıştılar. Aradıkları saadeti orada bulamayınca o maddelerin içine daha ziyade gömülerek kendilerini orada avutmak için çırpınıp durdular. İşte bu hâl, insanların bir dejeneresansı, bir kanserleşmesi manzarasını meydana getirdi ki bu da her inkılâbın, her tekâmül devresi başlangıcının umumiyetle görülen bir icabı ve tabiî karakteristiğidir. Bunu daha açık izah etmek için bir misal veriyoruz. Milyonları tahayyül eden ve bütün saadetini bu milyonlardan bekleyen meteliksiz bir insan tasavvur edilsin. Ve 810 sene sonra bu adam milyonlara sahip olsun. Vaktiyle, ancak para ile geleceğine inandığı saadetin, şimdiki zenginliğine rağmen gene gelmediğini görünce bu adam ne yapacaktır? Beklediği ve umduğu saadetin para ile gelmediğini görünce onun hüsranını paraları içine daha ziyade gömülmekle unutmaya çalışacak ve bu da onun teşevvüşlerini mucip olacaktır. Hâlbuki o, artık bu saadetin para ile gelmeyeceğini anlayacak ve onu başka yerlerde arayacaktı. O, bunu yapmadı. Aradığı saadeti bulamayınca ve ondan büsbütün uzaklaştığını görünce daha ziyade bedbahtlığa düştü.

Hulâsa dünya maddesinin son imkânlarını da kullanarak devrelerini bitirmiş geçen dünya devri insanları, varlıklarının daha ileri inkişaf hamlelerine imkân veremeyecek hâle gelmiş olan dünya maddelerinden üstün neticeler beklemenin, âdeta mermerden yağ çıkarmaya çalışmak demek olduğunu bir türlü düşünmek istemediler ve bütün çabalamalarına rağmen aradıkları saadeti maddelerde bulamadılar, ileri hamle ihtiyaçlarını tatmin edici, kendilerini ferahlatıcı hiçbir neticeye ulaşamadılar. Bu hâl onları büsbütün şaşırttı, çözülmez teşevvüşlere düşürdü, huysuzlaştırdı ve madde içindeki durumlarını soysuzlaştırdı. Öz varlıklarının, mahiyetini bilmedikleri, bulamadıkları öz ihtiyaçlarını tatmin etmek gayretiyle ve isteğiyle insanlar, yanlış bir yola saptılar, dünya maddeleri içine saplandılar. Bu hâlin neticesi olarak kendilerinde husule gelen mânâsız bir gurur, neticesiz iddiakârlıklar, her teşebbüsün akametle neticelenmesi şeklinde tecelli eden muvaffakiyetsizlikler onlarda şaşkınlıklar, hayal kırıklıkları yarattı ve onları bizzat kendileri için dahi anlaşılmaz bir muamma hâline koydu. O zaman insanlar, ne yapacaklarını idrak etmeksizin nafile yere oraya buraya saldıran huzursuz varlıklar hâline girdi. Bu gibi durumlarda insanların düştüğü böyle teşevvüş hâllerinin küçük numunelerini gösteren sayısız günlük misaller içinde hatırlatacağımız şu küçük müşahede bu hususta basit bir fikir vermeye kâfi gelir. Birkaç gün evvel sapanı ile kuş avlamaktan zevk duyan bir çocuk, yolda giderken rastladığı, kendi kendine ölmüş bir kuş cesedi karşısında ıstırap duyarak onu uzun uzadıya gömmeye kalkışır. Fakat aradan iki gün geçtikten sonra onun bu ıstırabı, elindeki sapanı ile diğer kuşları öldürmesine mâni olamaz. Bu küçük misali insanlar arasında şümullendirmek ve böylece insanlığın içinde bulunduğu şaşkınlık hâlleri hakkında pek geniş müşahede imkânları elde etmek mümkündür.

İşte bütün bu hâller bir inkılâbın eşiğinde olmanın ifadesi idi. Zira artık yüksek ihtiyaçlarını duymuş, o ihtiyaçlar içinde çırpınmaya başlamış varlıkların, elbette kader mekanizmasında ölçülüp biçilmiş ve takdir edilmiş liyakatlerinin bir karşılığı olacaktı ki bu da onların lâyık oldukları daha yüksek mekânlara ulaşabilmelerini temin edecek büyük bir dünya inkılâbı idi ve bu yüzden dünya, büyük bir inkılâbın eşiğine gelmiş bulunuyordu.

**

İnsanların bu çırpınışları da kanser hüceyresi varlığı hakkında söylediğimiz gibi, mânâsız değildi. Buradaki mânâ, öz varlığın artık kabına sığmadığını ve daha yüksek inkişaflara, hamlelere, neticelere ve kazançlara ulaşmak ihtiyacını duymaya başladığını ifade etmekte idi.

Kader mekanizması karşısında hiçbir liyakat gözden kaçmaz, ileri hamlelere müteveccih ve aslî icaplara uygun hiçbir isteyiş geri döndürülmez, hiçbir çırpınış ve hiçbir cehit boşuna gitmez, bilhassa öz varlığın hiçbir ihtiyacı tatmin edilmeden bırakılmaz. Bütün bunlar, kader mekanizmasında kılı kılına ölçülür, biçilir, hesaplanır ve bu ihtiyaçlara en uygun gelen yeni imkân sahalarından, yâni inkişaf vasatlarından evvelce izah etiğimiz tarzda aslî zaman ölçüleriyle mekânlaştırılmış tezahürat meydana gelir, yâni mukadderat tecelli eder. İşte geçmiş dünya devrinin artık olgunlaşmış ve dünya maddelerinden istifade edemez duruma gelmiş insanları da böyle yüksek kaderlerini, ileri ihtiyaçlarını karşılayacak yüksek mekânları, yüksek âlemleri beklemekte idiler. Henüz bu dereceye gelmemiş olanlar ise kendi basit durumlarına ve ihtiyaçlarına yetecek vasatları arıyorlardı. Binaenaleyh bütün bu ihtiyaçların tahakkuku için dünyanın değişmesi ve bunun neticesinde de yeni ihtiyaçları karşılayacak yeni mekânların, yâni yeni kaderlerin zuhur etmesi icap ediyordu. Esasen birbirinden büyük farklarla ayrılmış bu iki gruptaki ihtiyaç sahibi insanların aynı vasatta bulunması da caiz olmazdı.

**

İşte bu yüksek inkişaf icaplarının neticesi olarak dünya bir inkılâbın, bir intikal gününün tahakkukuna hazırlanıyordu Dünyanın bu inkılâbı her devrede olduğu gibi, evvelâ onun muvazenesinin bozulması, sonra da yeniden kurulması şeklinde olacaktı. Bu muvazene bozuluşunun ilk alâmetlerinden olarak, Mu kıtasının orasında burasında insan gücünün önleyemeyeceği yer yer sarsıntılar, yer yarılmaları, volkan indifaları görülmeye başladı. Bu hâller gittikçe artarak, şiddetlenerek ve sıklaşarak 80100 sene kadar sürdü.

Artık mukadder olan intikal günü yaklaşıyor, insanlar lâyık oldukları kaderlerine koşuyordu. İnsanların büyük bir kısmı, liyakatlerini yüksek mekânlarda hazırlamışlardı. Ve oraya gideceklerdi. Buna henüz hazırlanamadan intikal anına girecek olanlar ise inkılâp devri kapandıktan sonra gene dünyada kalacaklar, yeniden liyakatlerini kazanıncaya kadar az veya çok uzun bir müddet zarfında bu dünyada geri kalan taraflarını yetiştirmek için yaşayacaklardı. Artık ihtiyaçları bakımından bir arada yaşaması mümkün olmayan bu iki sınıf insan kalabalığı birbirinden ayrı yollarda ve mekânlarda inkişaflarına devam etmek üzere bir çatal ağzına yaklaşıyordu. Zarurî ve mukadder olan intikal günü gelip çattıktan sonra artık onu hiçbir kuvvet durduramayacaktı. O zaman her şey bir emri vâki olacak, liyakatlerin ölçüsü meydana çıkacak, varlıkların kader mekanizması ve aslî zaman muvacehesindeki müktesebatının neticeleri tahakkuk edecekti. Nihayet intikal günü geldi.

**           

Herkes işinde, gücünde çalışırken bir gün bütün kıtalarda birden, yâni dünyanın her tarafında yerler oynamaya başladı. Bu sallanışın daha başlangıçlarında iken muazzam binaların, muhteşem mâbetlerin, süslü sarayların çoğu yıkıldı ve büyük şehirlerin çoğu harap oldu. Yıkılan binaların altında birçok insan kaldı ve ölü.

Kıtalar allak bullak oldu. Denizler karalara hücum eti. Yerler çatladı. Korku ve dehşet içinde kaçışan insanlar kütleler hâlinde öldüler. Bu hengâme üç gün devam eti, üçüncü günü iki kıta birden yerin dibine gömüldü ve böylece dünyanın iki muazzam kıtasından birisi Pasifik okyanusunun, diğeri Atlantik okyanusunun dibinde kaybolup gitti. Dünyanın çehresi tamamı ile değişerek bugünkü coğrafî durumunu aldı.

**

Mu devri kapandıktan sonra dünya iptidaîleşti ve vahşileşti. Dünyada kalan insanlar iki tesirin altında basitleştiler. Bunlardan birisi büyük katastrof esnasında husule gelen kendileri içinçok korkunç hâdiselerdi ki bunlar insanların sinir cümleleri üzerinde şok tesiri yapmış ve onları deli etmişti. İkincisi, bundan daha mühim ve şümullü idi. Bu da bu işteki büyük vazifelilerin yüksek icaplara göre hazırladığı bir inkişaf plânının zarureti idi. Dünya yeni bir devreye başlamıştı. Bu devre dünyanın en iptidaî, amorfa en yakın ve basit bir hâli idi. Bunun da böyle olması lâzım gelirdi. Zira insan altı beden inkişaflarını imal edip ilk insanlığın inkişaf kademelerine başlamak üzere bekleşen sayısız varlıklar mevcuttu. Bunlar en iptidaî birer insan hâli ile dünyaya inecekler ve inkişaflarına başlayacaklardı. Hâlbuki dünya, böyle bir inkılâp geçirmeksizin ve yeni geleceklerin ihtiyaçlarına uygun olabilecek basit hâllere intikal etmeksizin bu iptidaî varlıklara bir melce, bir tekâmül zemini olamazdı. Meselâ onlar bugünkü gibi mütekâmil bir dünyaya gelselerdi burada tekâmül etmek şöyle dursun, yaşayamazlardı bile. Binaenaleyh onların, muhtaç oldukları inkişafları yapabilmeleri için, en basit maddelere ve bu arada en iptidaî ana ve babalara lüzum vardı. Aklı başında, az çok şuurlu, idrakli insanlardan böyle bir sürü yamyam ve vahşi çocuklar doğamazdı ve onların arasında yaşayıp tekâmül edemezdi. Bu hem çocuklar için mümkün değildi, hem de analar ve babalar için. Bu çocuklar basitlikleri, iptidaîlikleri, görgüsüzlük ve tecrübesizlikleri ile dünya hayatının insan kademesine ilk adımlarını atmış varlıklardı. Binaenaleyh ilk insanlık karakteri olan vahşet devrinin bütün hususiyetlerinde yaşamak ve o devrenin bütün görgü ve tecrübelerini geçirmek ihtiyacı    ile onlar dünyaya gelmiş bulunuyorlardı. Şu hâlde onlara vahşi maddeler, vahşi muhitler, vahşi nebatlar, vahşi hayvanlar, vahşi analar ve babalar lâzımdı. İşte kâinatta umumî tekâmül ve inkişaf mekanizmasının mâşer icaplarına göre, dünyada kalanların otomatikman üzerlerine yüklenecek olan bu analık ve babalık vazifelerini hakkı ile yapabilmeleri için onların ilk kademelerdeki insanlar hâline inmeleri ve basitleşmeleri icap etmekte idi. Dünya, bu basit ve iptidaî devrinden itibaren çok uzun bir tekâmül seyrine tâbi olarak ve çeşitli inkişaf merhalelerinden geçerek yetmiş bin sene sonra bugünkü insanlık medeniyetine ve seviyesine ulaşabildi.

âkıbetleri belli olacak, lâyık olanlar yüksek mekânlara intikal edecekler, henüz yetişmemiş bulunanlar da ıstıraplı yerlerde kalacaklardır. İşte kıyamet sembolünün bu açık ifadesi yukarıda anlatmış olduğumuz dünya âkıbetinin ta kendisidir.

Ancak her din, insanları nefsaniyet düşkünlüklerinden kurtarıp vazife sezgisine ulaştırmak gayesini taşımaktadır. Bu gayeye ulaşmak için her din, insanların anlayabilecekleri her vâsıtadan istifade etmiş ve talimatını ona göre tertiplemiştir.

Bu dünya devrinin din kademelerine erişmiş olan insanlar, daha evvelki kademelerdekine nazaran çok ilerlemiş bulunmalarına rağmen, henüz bugünkü anlayış ve görüş seviyelerine ulaşamamışlardı. Bundan başka onların öz varlıklarında, henüz yakınlığı dolayısıyla, geçmiş katastrofa ait korku intibaları fazlasıyla bulunmakta idi. Onlar, hâdiseleri bilgi ve idrak cephesinden ziyade his cephesinden mütalaa ediyorlar, onlardan o yolda faydalanıyorlardı ki bu his cephesinin de başlıca unsuru dediğimiz gibikorku idi. Hattâ bugünkü insanların bile birçoğunda cari olan bu duygu o zamanlarda vicdanlara tam mânâsıyla hâkim durumda bulunuyordu.

İşte dinler, insanların inkişafları için bu korku insiyaklarından istifade etmişler re bununla mühim bâzı tekâmül otomatizmalarını kurmuşlardı. Hulâsa, insanlar ilk zamanlarda ancak bu korkuların tesiri altında vazife bilgisi sezgisine ait hazırlıkları yapmaya başlamışlar re nihayet bugünkü vazife sezgisi kudretine az çok erişebilmişlerdir.

Bu sebepten dinler, dünyanın kapanışına ait sembollerin bu cephesinden, yâni his re korku cephesinden istifade ederek, henüz korku realitesinde yaşayan insanlara vazife mesuliyetinin otomatik sezgisini verebilmek için dünya batışını mükâfat re mücazat mahiyeti içinde gösteren Nuh Tufanı re kıyamet sembolleri ile anlatmayı faydalı re lüzumlu görmüşlerdir. Bu suretle bir taşla iki kuş vurulmuştur. Bunlardan birisi büyük bir hakikatin, insanlara hiç olmazsa iptidaî sezgisini vermek, o zaman için daha mühim olan İkincisi ise insanların inkişaf ahengi içine girmelerinin re birtakım insanlık vazifelerini ceza korkusu ile dahi olsayarı idrakle benimseyebilmelerini sağlamaktır.

Bu hâli şu küçük, basit misalle daha iyi anlatabiliriz: Gök gürlerken annesi, yemeğini yememekte ısrar eden 2,5 yaşındaki çocuğuna: Eğer yemeğini yemezsen gürgür baba seni kapacak! der. Buna inanan çocuk, gürgür baba kendisini kapmasın diye, korkudan hemen yemeğini yemeye başlar ve maksat da hâsıl olur. Burada matlup olan şey çocuğun, lüzum ve zaruretini henüz idrak edemediği yemek vazifesini, korkutarak ona yaptırtmaktır. O bunu yapar re faydalanarak büyür, vakti gelince de gürgür babanın ne olduğunu mükemmelen öğrenir ve o zaman da bu bilgiden daha şümullü neticeler elde eder. İşte insanlar da böyledir.

Büyük din adamları birçok defa bu anneler gibi hareket etmek mecburiyetinde kalmışlar ve insanları zamana ve mekâna uygun olan bu vetirelerle iyiliğe, doğruluğa, diğerkâmlığa, feragate ve bilhassa bir sürü diğer ibadet formlarını da emretmek suretiyle vazife sezgisi hazırlığına alıştırmışlardır. Bu alışkanlık sayesinde de insanlar bugünkü vazife sezgisi seviyesine çıkabilmişlerdir.

Eğer vaktiyle, inkişafta çok kıymetli rol ifa etmiş bu sembollerle, dinler insanların bu korku duygularından istifade etmemiş olsalar re hakikatleri bugün yapıldığı gibi, ancak bilgi kadrosunu genişletmek maksadıyla insanlar arasında yaymaya kalksalardı, insanların henüz sezmeye başladıkları vazife duygularını bu hâle getirmiş olmaktan çok uzakta kalırlardı. Kaldı ki o zamanın insanlarının, hakikatleri aynen anlayabilmeleri ve onlara inanmaları da mümkün olamazdı.

**

Bugün artık korku ve his devri değil, bilgi, mantık ve idrak devri hâkimdir. Binaenaleyh geçmişte büyük dinlerin, hakikatler karşısında zaruri olarak kullandıkları semboller, alegorik izahlar ve ifadeler bugünkü idrakler karşısında matlup olan neticeler vermemektedir. Bugün hakikatleri dünyaya açıkça, olduğu gibi belirtmemiz lâzım geliyor. Zira insanlar artık hidrojen atomu âleminin son kemal noktalarına ulaşmışlar ve bu muazzam âlemin kapısından dışarı çıkmak üzere onun eşiğine adımlarını atmışlardır. Bu eşik ise ancak idrak ve bilgi olgunluğu ile aşılabilir.

**

İZAFİ

İnsanlar nazarında iyilik, kötülük, bozukluk, düzensizlik, mânâsızlık, alçaklık, yükseklik, münasebetsizlik gibi görünen şeylerin hepsi İzafîdir. Bunlar, insanların kâinat nizamı ve ahengi hakkındaki görüş noksanlıklarının neticelendirdiği kısır hükümlerden ibarettir. Bir arslanın, kendisini müdafaadan âciz bir geyiğe saldırarak onu parçalayıp yavrularına yedirmesi, büyük balıkların küçük balıkları yutması, nebat, hayvan ve insan âlemlerinde sayısız kıtallerin ve birbirini yiyişlerin; dünyanın kurulduğu andan itibaren mütemadiyen tevali etmesi, insanların birbirlerine saldırarak kendi huzur ve rahatlarını yok etmesi, sayısız azap ve işkence ile dolu olan günlerini kendi fil ve hareketleriyle bizzat kendileri davet etmesi ve nihayet dünyayı kendileri için bir cehennem, bir zindan hâline koyması gibi çirkin görünen hâller haddizatında, büyük ahengin icaplarına uygun idare mekanizmasına mensup vazifelilerin kontrolleri altında cereyan eden lüzumlu, zarurî ve muhakkak surette hayırlı durumlardır. Bunlar bütün varlıkların ve insanların daima yeni inkişaf kademelerini hazırlamak gayesine göre yürüyen âlemin büyük nizam ve ahengi içinde akıp giderler. İnsanlar bu durumu ancak tekâmülleri nisbetinde görebilirler ve göreceklerdir. Bunların tekâmül nizamında ve kâinatın umumî ahengi içinde hiçbirisi lüzumsuz, boş, çirkin ve abes değildir. Bütün bu çirkinlik ve abeslik mefhumları gene tekâmül ahengi içinde tecelli eden bir dünya hayatı zaruretiyle, insanlar tarafından kabul ve itibar edilmiş, tek cepheli görüşlere müstenit izafiyetlerdir. Esasen, hislerinden bir an ayrılıp dünyayı objektif bir görüşle müşahede edenler o anda bu hakikati bütün açıklığıyla görebilirler.

Böcekler âlemine baktıkları zaman, aralarındaki bütün kavgalarına, dövüşlerine rağmen, onların daima neşvünemalarını sağlayan ve inkişaflarını temin eden büyük bir ahengin mevcut olduğunu ve bu ahenk içinde, bu dövüşlerin ve kavgaların da büyük mânâlar taşıdığını takdir etmekte gecikmezler.

Bir karınca yuvası sakinlerinin, kendi meskenlerini korumak için hemcinsleri ile yaptıkları mücadeleler, dövüşmeler lüzumsuz ve boş hareketler değildir. Ötekilerin onlara hücum etmesi, bunların da hücum edenlere mukabelede bulunması, karınca hayatının o varlıklara öğretmesi icap eden bâzı melekeleri, otomatik olarak onlara kazandıran tertiplerdir. Bütün bu hâller; bu karıncaların, bu arıların, bu böceklerin teşkilâtlanmak, bir araya toplanmak, mâşer plânlara liyakat kazanmak ve nihayet günün birinde yüksek vazife plânının yolunu tutmuş insanlar arasına karışmak durumlarının en basit te otomatik hazırlıklarını yapabilmeleri için aslî direktiflerden gelen büyük tabiat nizamının, bu varlıkların hisselerine ayrılmış kısımlarıdır. Onlar, böylece otomatik olarak kurulmuş teşkilâtları sayesinde hayatlarını idame etmek, nesillerini üretmek, topluluklarının selâmetini muhafaza etmek ve bütün bu faaliyetlerin arkasında saklı bulunan inkişaflarını sağlamak uğrunda yüklenmiş oldukları bir sürü işi ve vazifeyi, birbirlerine zarar vermeden büyük bir sadakatle yaparlar. Ve bu işlerinde zerre kadar ihmal ve tembellik göstermezler.

Birbirlerine zarar vermeden bu işi yaparlar dedik. Zira dünya idrakine göre her an birbirini yiyen dünya bedenleri; bu hareketleriyle, hakikatte birbirlerine zarar vermeyip bilmeden ve idraksizce yardımlaşmaktadırlar ve bunun da böyle olması onların mâşer plânları içinde bir zarurettir. Böylece en küçüğünden en büyüğüne kadar bütün nebatlar, hayvanlar ve insanlar âleminde bazan müspet, bazan menfî şekillerde görünen büyük nizam ve ahengin icaplarına bir uyuş, bir katılış hâli akıp gider.

**

Mâşerî plân icaplarının ahengine uyuş hâlinin insanlarda daima büyük tabiat nizamının ve tekâmül ahenginin kadrosu içinde kalmak şartıyla daha çok geniş ve şümullü varyeteleri görülür. Meselâ, insanlar arasında bâzı yerlerde büyük bir sulh ve sükûnet içinde tecelli eden ahenk, diğer birçok yerlerde birbirini taciz etmek ve zararlara sokmak, boğmak, öldürmek tarzında yürüyen ahenkten farklı ve ayrı değildir. İnsanlar nazarında ahenksiz ve bozuk gibi görünen bütün bu kargaşalıklar, kâinat ahenginin, dünya nizamına uygun olarak insanların çeşitli yetişme ihtiyaçlarına, kudretlerine, liyakatleri derecelerine göre tertiplenmiş, ayarlanmış tezahürleridir. Böylece taşından, toprağından itibaren bütün hayat sahiplerini ve onlara ait hareket ve olayları muazzam bir tekâmül ahengi içinde sinesine almış dünya hayatı bu cephesiyle tek bir bütün olarak ele alınmalıdır. 0 öyle muazzam bir orkestradır ki ayrı ayrı ele alındıkları zaman çeşitli disonan ve hattâ kulak yırtıcı karakterler göstererek oradan çıkan bâzı sesler, o orkestranın bütünü içinde dinlendiği zaman, gayet güzel, ahenkli ve hattâ orkestranın mükemmeliyeti için lüzumlu durumlar ve kıymetler hâlini alır. Kompozisyon ve orkestrasyon bilgilerinden anlamayan bir insan kalkıp da, kendisine bozuk gelen bir âletin sesini, gene kendi keyfine göre düzelteyim derse o orkestranın ahengini bozabilir. Hâlbuki dünyanın bütün hâli böyle alelade bir orkestranın fakir ahengiyle kıyas edilemeyen sonsuz şümule mâlik bir armoni içindedir. Bu bakımdan dünya, bütün teşekkülâtıyla, kurulmuş muazzam bir kompozisyondur. Bu kompozisyonu meydana getirenler de üniteden süzülüp gelen aslî icaplara intibak etmiş büyük vazifeli sanatkârlardır. Yâni büyük organizatörlerdir.

**

İşte, dünyanın büyük nizam ve ahenginin kudretli tertipleri içinde bugüne kadar emekleyerek gelen insanlar, artık bugün dünyadaki tekâmüllerinin zirvelerine ulaşmış bulunmaktadırlar. Büyük kâinat ahenginin süregelmiş olan tertipleri, şimdiye kadar dünyada bu tertipler içinde yetişmiş insan varlıklarının artık daha ileri tekâmüllerine müsaade edecek durumda değildir. Zira insanlar, hidrojen âlemi imkânları içindeki bütün görgü ve tecrübelerini yapmış, buraya ait bütün inkişaf kademelerini aşmış ve devrelerini ikmal etmiş durumdadırlar. Onların öz varlıkları yeni ufuklara, yeni muhitlere, bol hayat ve inkişaf imkânlarıyla dolu aydınlık ülkelere koşmak ve ulaşmak ihtiyacı içinde çırpınmaktadır. Onlar büyük kâinat ahenginin en geniş imkânlarina kavuşmak ve o ahenkten olmaya çalışmak iştiyakı ve sezgisi içindedirler.

Gerçi insan hâlindeki durumlarıyla bu sezgilerinin idraklerine tam olarak varmış bulunmamakla beraber, beşeriyet bugün bu çırpınışın en ağır ve koyu teşevvüşü, şaşkınlığı içinde yaşamaktadır. O nereye gideceğini, nereye gitmesi lâzım geldiğini henüz kestiremiyor ama sebebini, mahiyetini bilmeksizin, kabına sığmayan hareketleriyle muhakkak bir yere gitmek, bir aydınlığa kavuşmak, ferah bir muhite çıkmak, içinde bulunduğu madde şartlarının ağırlığını delip geçmek ihtiyacı içinde kıvranıp duruyor. Mahiyetini idrak edemeyerek, fakat şiddetle isteyerek her an peşinde koştuğu saadetin bir zerresini dahi çevresinde bulamayınca, o saadetin hüsranı ile kendisini, madde oyuncaklarının gelip geçici zevkleri içine gömerek avutmaya çalışıyor. Fakat zâhiren, şaşkınlığını arttırmaktan başka bir işe yaramaz görünen bu çırpınışları hakikatte, kader mekanizması muvacehesinde gene, o aradığı, beklediği ve muhtaç olduğu saadet yollarını kendişine hazırlıyor. İşte şiddetle istedikleri, bekledikleri bu saadete insanların kavuşması için, âlemin büyük ahengi içinde, lüzumlu tertipler elbette kurulmaktadır. Bu ileri tertipler, bugünkü dünya nizamının yavaş yavaş değişmesi ve olgunlaşmış hâle gelen yeni istek ve ihtiyaçlara göre lüzumlu formların meydana gelmesi zaruretiyle, İlâhî nizamın ahengi içinde takdir ve tesbit edilmiştir.

Şu hâlde, gelecek bütün değişmeler, insan idraki karşısında ne kadar büyük birer katastrof mahiyetinde görünürse görünsünler, insan varlıklarının ihtiyaçlarına en uygun ve mükemmel cevaplar verici tertipler ve nizamlar altında vuku bulacaklardır. Yakında başlayacak olan hâdiseler, dünyada mümkün olabilen insan tekâmülüne uygun nihaî sahneleri hazırlayacak ve asırlardan beri süren ıstıraplı bir dünya safhasının son perdesini bu sahnelerde kapatacaktır.

**

Tabiatta hiçbir varlığın hiçbir ihtiyacı ihmalle karşılanmaz. Bütün tekâmül ihtiyaç ve isteklerine uygun tertipler, nizamlar ve düzenler derhal kurulur. Zira kâinat tekâmül içindir ve orada bütün tekâmül ihtiyaçlarının tatmin edilmesi bir zarurettir. Bu ihtiyaçlar karşısında kurulacak yeni nizam ve tertiplerin şekil ve istikametlerine gelince; insan varlıklarının daha üstün hayatlara namzet duruma girdiklerini ve sonsuz parlak ülkelerin kapısına dayandıklarını söylemiştik. Fakat insanların lâyık oldukları bu yüksek ve parlak hayatlara kavuşabilmeleri için, bu kapının açılması lâzımdır. İşte, iştiyakla peşinden kan ter içinde koştukları bu eşsiz saadet ülkelerine göç edebilmeleri için, insanların yapacakları küçük bir iş daha kalmıştır ki o da zaten açılmaya hazır bir vaziyette önlerine dikilmiş olan bu kapıyı, bir fiske vuruşu ile ardına kadar açarak içeriye dalmaktan ibarettir. Fakat bunun tahakkuku da gene çok tertipli ve ahenkli birtakım hâdiselerin akışları içinde mümkün olabilecektir. Ve bunun da böyle olması insanların selâmeti için lüzumludur.

Bu muazzam düzen içindeki ahenkli tertiplerin sağlamış olduğu büyük hazırlıklardan elbette birçok insan faydalanacak ve bu sayede büyük bir saadet havası ile, namütenahi imkânlar diyarındaki esin âlemlerin ebedi hayatları içinde pervaz etmek üzere akıp gitmek fırsatını kaçırmayacaktır.

Yakında, tabiat şartlarında vukua gelmeye başlayacak olan cezn değişmelerde hiçbir şeyin maksatsız ve körü körüne olmayacağını, en ufak bir hâdisenin bile ancak üniteden gelen icaplara göre üstün vazifeli varlıklar tarafından şaşmayan ve aksamayan bir tertip ve ahenk içinde husule getirileceğini artık iyice belirtmiş bulunuyoruz. İşte biraz yukarıda bahsettiğimiz kapının açılması demek de bu hakikatin insanlar tarafından idrak edilmesi, benimsenmesi ve ona göre mevcut düzenlere isteyerek, sevinerek gidilmesi, uyulması demektir. Şu hâlde, yeryüzündeki tabiat şartlarının değişmesiyle meydana gelecek yeni ahengin, insanlara bu kurtuluş imkânlarını bahşetmiş olması bakımından fevkalâde büyük bir kıymeti ve ehemmiyeti vardır. Zâhiren, bozuk düzen ve sıkıcı, hattâ rahatsız edici gibi durumlarda görülebilecek olan bu hâllerin hakikatte, insanların yüksek kazançlarını temine yarayacak kıymetli birer vâsıta olduğunu unutmamak insanların menfaatleri muktezasındandır. Zira insanlığın değişecek olan çehresi ve yeni tertiplerle kurulacak ahenk, ancak, ikmal edilmiş bir dünya devresinin kapanışından sonra olacaktır. İşte bunun için, dünyanın geçireceği son hazırlıklar vardır.

Bu hazırlıkların iki cephesi vardır: Birinci cephesi insanlara, bu dünyanın artık kendileri için elverişli bir mesken olamayacağını anlatmak suretiyle, henüz eksik kalan lüzumlu bilgilerini, müşahedelerini ve imanlarını kazandırmak, diğer cephesi de sonradan gelecek basit bedenlerin tekâmüllerine elverişli yeni bir dünyayı meydana getirmektir.

**

İSTİHRAÇ

Takriben eli sene sonra hâdiseler daha ziyade kendilerini hissettirmeye başlayacaklar ve insanları daha doğrusu kendilerini lüzumu derecesinde hazırlayamamış olanları çok rahatsız edici, korkutucu, zahmet ve ıstıraplar içinde bırakıcı karakterler almaya başlayacaklardır. Bununla beraber, bunlar da gene hakikî mânâlarını insanlara empoze edecek derecede şiddetlenmemiş olacağından, insanların bir kısmı bu olayların hakikî mânâlarını anlamaktan uzak kalacak, sadece büyük bir şaşkınlık içinde ne olduğunu, neye uğradığını bilmeyecektir. Meselâ iklimlerde bâzı acaip değişmeler, evvelâ yavaş yavaş başlayacak, soğuk yerler tedricen ısınacak, bâzı mıntıkalar mûtat dışı olarak sıcaktan kavrulmaya başlayacaktır. Bu hâllerin neticesinde, anormal rüzgârlar bâzı korkunç tayfunları meydana getirecek ve bunlardan birçok zararlar hâsıl olacaktır. Zelzeleler sıklaşacak ve şiddetlenecek, yer çatlamaları, indifalar, çöküntüler artacak ve bütün bu hâller seneler ilerledikçe kendilerini daha açık olarak hissettireceklerdir.

Bâzı şehirler, büyük sarsıntılar neticesinde yok olacak, yerlerinde büyük çukurlar veya göller meydana gelecek, bâzı yerlerde büyük ve devamlı kuraklıklar başlayacak, birçok insan ve hayvan telef olacak, ağaçlık, münbit, mahsuldar yerler; bozkırlar, hattâ susuz çorak çöller hâlini almaya yüz tutacak, senelerden beri, hattâ asırlardan beri o havalide rahatça yerleşmiş olan insanlar için buraları, artık yaşanmaz hâllere girecek ve insanlar oralardan, daha münbit yerler aramak ve bulmak için ayrılacaklar, daha müsait yerlere göç etmeye başlayacaklardır. Böylece dünyada yer yer büyük göçler başlayacak, bu hâl insan cemaatleri arasında mühim huzursuzluklar yaratacaktır.

Deniz kabarmaları artacak, dünya maddesi artık insanlara korkunç çehresini göstermeye başlayarak, kendisinden insanların fazla bir şey beklememeleri, hattâ artık hiçbir şey beklememeleri lâzım geldiğini lisan1 hâliyle onlara anlatmaktan bir an geri kalmayacaktır. Hulâsa, dünya yavaş yavaş insanlar için gittikçe kısırlaşacak, tatsızlaşacak ve yaşanmaya salih karakterlerini kaybedecektir. Zaten evvelce de izah etiğimiz gibi, son zamanlara doğru büsbütün artacak olan kanser vakalarının çoğalması da artık dünya maddelerinin, ihtiyaçlara cevap vermediğini insanlara açıkça gösteren mühim delillerden birisi olacaktır. Hulâsa, ellinci yıldan itibaren gerek kuraklıkların, gerek bâzı diğer zorlayıcı tabiat hâdiselerinin husule getireceği neticeler ve yer yer devam edecek büyük çaptaki göçler dünyada büyük kargaşalıklara sebep olacak ve tabiatın insanlara karşı gittikçe ekşiyen yüzü ve çetinleşen durumu bu kargaşalığın derecesini süratle arttıracaktır.

**

Bu hâller çoğalarak yüzüncü seneye kadar devam edecek, yüzüncü seneden sonra hâdiseler ve dünyada başlayan değişiklikler insanlara bütün bu olayların hakikî mahiyetleri ve delâletleri hakkında bâzı mânâlar verecektir. Şimdiye kadar basit değişmeler hâlinde devam eden durumlar, artık tam bir kargaşalık içinde ve eski dünya nizam ve tertiplerinin açıkça değişmelerini ifade edecek tarzda inkişaf etmeye başlayacaklardır.

Soğuk mıntıkalardaki buzlar erimeye başlayacaklar, bâzı soğuk bölgeler gittikçe ısınacak, dünya iklimlerinde bâriz değişmeler başlayacaktır. Görünüşte karmakarışıklık hâli arz eden bu olaylarda, insanlar için gelecek kurtuluş ve beşaret günlerinin tahakkukunu hazırlayıcı tertipler ve nizamlar mevcuttur.

Dünya bir taraftan, gittikçe ısınmaya devam ederken diğer taraftan, bâzı yerlerde büyük mevsim farkları görülmeye başlayacaktır. Buralarda yazın büyük sıcaklar hüküm sürecek, kışın da oldukça fazla soğuklar görülecektir. Nihaî günlere doğru iklimler tamamıyla değişecek, hâlen mutedil olan iklimler, tropikal bölgelerin cehennem gibi yanan durumları hâline girecek, evvelce soğuk olan iklimler, dünyanın sıcak yerleri hâlini alacaktır. Böylece birçok şehirler sıcaktan yaşanmaz hâle gelecek, bir tarafta cehennem gibi sıcak bölgeler, diğer tarafta kurumuş, çöl hâline gelmiş eski muazzam münbit sahaların tahammül edilmez çoraklığı görülecektir.

Yüzüncü seneyi müteakip büyük tabiat hâdiseleri başlayacak, bunlar kısım kısım insanların kütleler hâlinde ölmelerine sebep olacak ve insanlarca büyük felâket denilen hâller birbirini takip edecektir. Bununla beraber, bu kadar ölümlere rağmen dünyanın nüfusu azalmayacak, bilâkis artacaktır. Meselâ bugün 2,5 milyarı bulan dünya nüfusu o zamana kadar 67 milyara çıkaçaktır. Bu artışın başlıca sebebi, dünyadan şimdiye kadar ayrılıp da spatyomda birikmiş varlıkların hepsinin dünyaya dönmesi olacaktır. Spatyomun bütün varlıkları bu son dünya devrinde yaşamak, o devrin gelecek hayatları hazırlayıcı büyük imkân ve bilgilerinden istifade etmek için tekrar dünyaya döneceklerdir. Bu da dünyada yer yer büyük çapta doğum vakalarının meydana gelmesine sebep olacaktır. Esasen spatyomdakilerin dünyaya hücumu daha şimdiden başlamış ve insanların nüfusu bugünlerden itibaren artmaya yüz tutmuştur.

Burada şunu da belirtiriz ki bundan evvel bahsettiğimiz Mu dünyasının son günlerine de o zamanki insanlar aynı yollardan hazırlanmıştı. Bu bahsettiğimiz alâmetler orada da kendilerini göstermişler ve insanlara birçok şeyler öğretmişlerdi. İşte aynı tertipler, bugünkü dünya insanları için de tekrar edilmeye başlanmıştır. Mu dünyasının kapanışından evvelki hâdiseler hakkında evvelce vermiş olduğumuz bilgilerin, bu son dünya devresi kapanışına ait hâdiselerle olan paralelizmini mukayese edenler arada hemen hemen hiçbir değişmenin mevcut olmadığını görürler.

**

Dünyanın kapanışına pek yakın zamanlarda, iklimlerin en son alacağı durumu hulâsa ederek bildiriyoruz:

Kuzey Rusya kışın fevkalâde soğuyacak (60/70), yazın ise mutedil iklimlerin suhunet derecelerini gösterecektir (0/+25).

Kuzee Grönland, Skandinavya, Avrupa Kuzee Rusyası, Kafkaslar, Afganistan, Tibet, Çin, Japonya, Alaska yazın bir hayli sıcak olacak (+45), kışın bir hayli soğuk olacaktır (50).

Güney Grönland’da, İngiltere’de, Fransa’nın kuzeydoğu yarısından itibaren bütün Orta Avrupa memleketlerinde: İngiltere’de, Kuzey Fransa’da, Danimarka’da, Belçika’da, Hollanda’da, Almanya’da, İsviçre’de, Avusturya’da, Çekoslovakya’da, Macaristan’da, bütün Balkanlar’da, İtalya’nın kuzeydoğu yarısında, Türkiye’de, Yunanistan’ın kuzey kısmında, İran’da, Pakistan’da, Hindistan’ın kuzey yarısında, Çin Hindi’nde, Kanada’nın kuzey kısmında yazın tropikal karakterde sıcaklar olacak (+50/+70), kışı ise sıfırın altında soğuklar olacaktır (20/8).

Fransa’nın güneybatı yarısında, İspanya’da, İtalya’nın güneybatı yarısında, Sicilya’da, Yunanistan’ın güney kısımlarında, Akdeniz havalisinde, bütün Afrika’da, Madagaskar’da, Arabistan Yarımadası’nda, Hindistan’ın güney kısmında, Malaka’da, Endonezya’da, Yeni Gine’de, Filipin Adaları’nda, Avustralya’da, Yeni Zelanda’da, Kanada’nın güney yarısında, bütün Birleşik Amerika’da, Kaliforniya’da, Meksika’da, Venezuela’da, Kolombiya’da, Bolivya’nın kuzey yarısında yazın ve kışın daimî sıcaklar olacak, bu bölgelerde suhunet (hararet) dereceleri mütemadiyen (+40/+70) arasında oynayacaktır.

Bu durum dünyanın nihaî safhasına aittir. İklimler bu durumlara ancak elli yıldan sonra yavaş yavaş girmeye başlayacaklardır. Yâni dünya iklimleri bu verdiğimiz nihaî suhunet derecelerine birdenbire geçmeyecek, uzun seneler zarfında yavaş yavaş intikal edecektir.

**

Dünya inkılâbının son anına doğru bütün tabiat olayları şiddetlenecek, yer sarsıntıları artacak, su baskınları, büyük seller, büyük kaymalar, yer çatlamaları ve birkaç şehri birden harabeye çevirebilecek büyük zelzeleler birbirini takiben tevali edecek, insanlar henüz geçmiş bir felâketin sıcaklığı soğumadan, daha korkunç diğer bir felâketle karşılaşacaklardır. Bu sırada bittabî kütleler hâlinde ölümler olacak, hastalıklar çoğalacak, dünyada yaşamak çok ıstıraplı ve zahmetli bir hâle girecek.

Akıllı, bilgili ve iyi hazırlanmış olan insanlar bu hâli görebildikleri takdirde gayet iyi anlamış olacaklar ki artık dünya insanarı için, dünya maddesi kâfi gelmemektedir ve dünya, bu hakikati insanların kafasına vururcasına göstermektedir. Ve böylece bir an gelecek ki insanların birçoğu artık kendileri için dünyada yaşanacak hiçbir yerin kalmadığını anlamış bulunacaklardır. İşte bu da insanların, hakikati bütün çıplaklığı ile görebilmeleri için, dünyanın kurulmuş en mükemmel bir tertibi ve nizamı olacaktır ki bu nizamın ve tertibin kudretiyle insanların çoğu, yukarıda bahsettiğimiz iki âlemi birbirinden ayıran kapıyı ardına kadar ve büyük bir iştiyakla açabilmek kuvvetini kazanacaklar, yâni idraklerinin ışığına kavuşmaya başlayacaklardır.

**

Bu kargaşalık gittikçe içinden çıkılmaz hâle gelerek arta arta insanları şaşkına çevirecek ve en nihayet bir an gelecek ki o andan itibaren, o zamana kadar can çekişmekte olan dünya en kısa zamanda gözlerini eski hayatına tamamıyla kapayacaktır. Bu durumda iken dünya, tam mânâsıyla kaynayan bir kazana benzeyecektir. Ancak birkaç gün devam edecek olan bu nihaî safha esnasında bütün kıtalar ve denizler harekete geçecek. Yer ve gök sarsılacak.

Bu sırada yerler yarılarak parçalanacak. Bu parçalar muazzam bir rüzgârın önünde sallanan yapraklar gibi mütemadiyen sarsılacak. Aşağı yukarı inip kalkacak. Her adımdaki toprak sarsılacak. Çok büyük çatlaklar hâsıl olacak. Bu çatlaklardan simsiyah dumanlar ve zehirli gazlar çıkacak. Bu dumanlar yavaş yavaş yeryüzünü örtecek. Ortalık kararacak. Bu dumanlar yer sathı altı tabakalarında yanan kömürlerin sularla karışmasından ileri gelen rutubetli ve zehirli gazları havi duman bulutları hâlinde olacak. İnsanları kütleler hâlinde telef edecek. Yer yer açılmakta olan muazzam uzunluktaki yer çatlaklarının genişlikleri 30-40 kilometreyi bulacak. Ve zaten çoğu birer harabe hâlini almış olan şehirleriyle birlikte büyük arazi parçaları, kocaman dağlar bu açılmış geniş ateş çukurları içine yuvarlanmaya başlayacaklar. Meselâ İzmit civarında hâsıl olabilecek böyle eli kilometre genişliğindeki bir yarığa Türkiye, Van gölüne kadar olan bütün kısımlarıyla birlikte gömülebilecek. Bu muazzam ateş uçurumları yer yer dünyanın her tarafında açılacak ve buralarda bulunan dağlar, tepeler, vadiler, ovalar, bütün yıkılmış şehirleriyle ve harap olmuş mamureleriyle birlikte büyük arazi parçaları bu uçurumların içine yuvarlanacak. Ve oralarda yaşayan insanlardan sağ kalmış olanları da onunla beraber bu ateş çukurlarına gömülecekler. Bu arada bir kısım ateş çukurları, etraflarına kızgın küller hâlinde lâvlar püskürtecek ve bunlar insanların üzerlerine ateş yağmuru hâlinde inecek. Aynı zamanda muazzam ve kesif bulutlar dünyanın bütün göklerini kaplayacak. Şiddetli gök gürlemeleriyle inen sayısız şimşekler, kesif siyah duman ve su buharı bulutlarını yararak mütemadiyen ortalığı aydınlatacak ve dünyanın her tarafına yıldırımlar yağacak.

Bir taraftan insan haykırışlarını boğan gök gürlemeleri, yeraltı uğultuları, patlayan ve açılan deliklerden ve yarıklardan etrafa fışkıran ve taşan gaz ve lâv gürültüleri, boğucu ve yakıcı gazlar, yer yer açılan ateş uçurumları ve çukurları, yapraklar gibi sallanan arazi parçaları, yıldırımlar, şuursuzca insan haykırışları devam ederken, diğer taraftan kıtaların etrafını saran okyanuslar hiç görülmemiş şekilde yükselecek, milyarlarca tonluk su kütlelerini ihtiva eden ve her biri muazzam birer dağ gibi kabaran deniz parçaları kıtaların üzerine saldırmaya başlayacak. Bu hâl artık, dünyanın son saatleridir, yeryüzü batmaktadır. Yâni devresini imal etmiş bir dünya hayatı ebediyen kapanmak üzeredir. Nitekim kıtalara saldıran okyanuslar bütün karaları; harap olmuş şehirleriyle, açılmış çukurlarıyla, ormanlarıyla, vâdileriyle, geniş arazileriyle istilâ etmeye başlayacaktır. Önlerine kattıkları insanları sürüler hâlinde kovalayacaklar ve yutacaklar. Deniz sularının ateş çukurlarıyla ve yarıklarıyla birleştiği yerlerde büyük infilâklar ve müthiş su buharları hâsıl olacak. Bu sırada kıtalar baştan başa çatlayacak ve üzerindeki asırlardan kalma bir medeniyetin harap olmuş bütün mamureleri ve eserleri ile birlikte bu açılan cehennem çukurlarının içine yuvarlanıp birkaç saat içinde kaybolacak. Onların gömüldükleri bu ateş çukurlarının üzerlerini derhal okyanusların muazzam su kütleleri örtecek ve en kısa zamanda dünyanın bütün kıtaları yok olacak. Onların yerlerinde, binlerce metre derinliği haiz yeni okyanuslar peyda olacak ve böylece o zamana kadar ulaşmış olduğu bütün medeniyetiyle ve maddî zenginlikleriyle birlikte bir dünya devri daha kapanmış ve ebediyen unutulmaya mahkûm maziye karışmış bulunacak.

İşte bu hengâmede insanların çoğu, kendi ihtiyaçlarına cevap verecek bir âleme gidecek, az miktarda kalanlar ise yeni dünyaya intikal etmek üzere, büyük katastroftan bakiye kalmış kaya parçaları üzerinde şaşkın hâlde kalacaklardır. Zira denizlerin dibine gömülen eski kıtaların bâzı yüksek yerleri, istikbalin küçüklü büyüklü adalarını ve takım adalarını teşkil etmek üzere büyük kaya parçaları hâlinde denizlerin üstünde kalacaklardır.

**

Yeryüzü batarken karmakarışık olan denizlerin dibinden büyük kara parçaları yükselecek ve bu suretle bunlardan yeni kıtalar meydana gelecek. Bu yeni kıtalar, gelecek dünya devrinin coğrafya mütehassıslarına asırlarca süren yeni birer araştırma mevzuu olacaktır.

Yeni dünya devri insanlarını, bugünkü dünyanın batışı sırasında, kıtaların yüksek yerlerinde ve tepelerinde kalan insanlar teşkil edecektir demiştik. Bu sıralarda denizin dibinden çıkan yeni kıtalarda henüz insan bulunmayacaktır. Bugünkü dünyadan, gelecek dünyaya intikal edecek olan insanların yaşamaya mecbur bulunacakları adalarda toprak olmayacağından, bu insanlar sadece kayalardan ibaret, etrafı denizle çevrilmiş bu adalarda mahsur kalacaklardır. Böylece birkaç gün içinde olup biten bu işlerden sonra sükûnet avdet edecek, dünyada senelerden beri bozulmakta olan umumî muvazene, bu son birkaç günlük krizini atlattıktan sonra yeni dünya şartlarına uygun olarak tekrar kurulacak, her şey olup bitecek, güneş gene aynı parlaklıkla yeni dünyanın ufuklarından doğarak onu canlandırmakta devam etmeye başlayacaktır.

*

**

İnsanlara gelince, bu dünyadan, gelecek dünyaya intikal eden insanlar, her ne kadar beden yapılarını ilk anlarda muhafaza edecek iseler de bunların zihnî durumlarında, zekâlarında, idraklerinde, duygularında, hâfızalarında büyük gerilemeler husule gelecektir. Bunlar şuurlarını kaybedecekler ve deleceklerdir. Bu insanlar geçen dünya devrine, büyük insan medeniyetlerine, kendi ferdî, ailevî ve mâşer hayatlarına ait bütün bilgileri ve mefhumları unutacaklardır. Ne geçmiş bilgilerinden, ne ilimle-rinden, ne tekniklerinden, ne kabiliyetlerinden, ne itiyatlarından, ne de kendi eski hüviyetlerinden, hafızalarında hiçbir şey kalmayacak, en iptidaî birer insan hâlinde yalnız insiyaklarıyla hareket edeceklerdir. Onların insiyaklarının başında korku gelecektir. Büyük dünya inkılâbı sırasında, gözleri önünde günlerce devam eden katastrofik hâdiseler, dünyanın korkunç ve gürültülü batışı, onların varlıklarında uzun müddet devam edecek büyük bir korku insiyakına sebep olacaktır. Fakat bu insanlar, geçmişe ait bütün bilgilerini kaybettiklerinden hâlihazırda da şuursuzluk ve tam bir idraksizlik içinde bulunduklarından, bu korkularının ne sebebini, ne de mahiyetini aslâ bilemeyecekler, sadece onun devamlı tazyiki altında yaşayacaklardır. Bundan başka, yeni girmiş oldukları dünya vasatının gittikçe vahşileşen ve kabalaşan şartIarı da insanların bu korku insiyaklarını daha ziyade arttıracak ve kuvvetlendirecektir.

Korku hissi bu iptidaî insanları beşer, onar bir araya toplayacaktır. Bunlar her şeyden korkacaklar, korktukları zaman birbirlerine daha ziyade yaklaşacaklar ve sarılacaklardır. Bakışları korkak olacak, her hâl ve hareketlerinde korkunun bütün tezahürleri görülecektir. Ara sıra ve ekseriya bir şeyden korktukları zaman mânâsız, şuursuz birtakım sesler çıkararak bağırışacaklar, düşüncesizce oraya buraya koşuşacaklardır. Zira bunlar henüz konuşmasını bilmeyecekler ve işaretlerle dahi anlaşabilmek liyakatinden mahrum bulunacaklardır. Meselâ, bir tanesi bağırmaya başladığı zaman, bilhassa korku insiyakı ile diğerleri de ona uyarak bağırmaya başlayacaklar, bir müddet birlikte bağırıştıktan sonra, korkularının biraz yatışması ile hep birden tekrar susacaklardır.

Evvelki dünyadan yeni dünyaya geçen ve aç, çıplak, âletsiz, vâsıtasız, hiçbir şeysiz, bilhassa akılsız, düşüncesiz, şuursuz hâlde kalan ve sadece korku ve açlık insiyaklarıyla hareket eden bu zavallı insanların kayalar üzerinde, vahşi hayvanlar arasında geçirecekleri anlar pek çetin ve haşin olacaktır. Bunlar yiyecek bulamayacaklar, giyecekten mahrum kalacaklar, sığınacak bir tek ağaç kovuğu göremeyecekler ve kayalarla çevrilmiş bir muhitte tabiatın bütün olaylarıyla karşı karşıya kalacaklar. Güneşin ziyası vücutlarını yakacak, soğuk rüzgârlar ve havalar çıplak bedenlerini hırpalayacak. Vahşi hayvanların saldırışlarından kaçışacaklar, beşi, onu bir arada kayaların aralarına veya taş oyuklarına sığınacaklar. Bütün bu durumlar onlarda esasen mevcut olan korku insiyakını büsbütün arttıracaktır.

İdrak ve zekâları henüz, taşları yontarak onlardan kendilerine av veya müdafaa silâhı yapabilecek durumlardan çok uzak olduğundan, bu insanlar ilk zamanlarda henüz taş devrine bile girmiş olmayacaklardır. Yalnız kaba insiyaklardan ibaret olan bütün ihtiyaçlarını, çıplak ve hiçbir âletle mücehhez olmayan bedenleriyle ve bittabî hep insiyakî olarak gidermeye çalışacaklardır. Meselâ, açlık hissinin kendilerinde uyandırdığı ihtiyaçlarla, hayvanların en zayıfı gördüklerine müştereken saldıracaklar ve bunlar arasında gene en zayıf buldukları kendi cinslerine hücum ederek onları parçalayacaklar ve yiyeceklerdir. Yamyamlık, insanların ilk anlarındaki hayatları için en tabiî ve zarurî bir hareket olacak ve bu insanlar ilk dünya hayatlarına böylece birbirlerini yemekle, yâni yamyamlıkla başlayacaklardır.

**

Yeni dünyanın; eski batan kıtaların deniz üzerinde bakiye kalan kısımlarına ait bâzı adalar ve takım adalarla, denizin dibinden yükselerek meydana çıkan yeni büyük kıtalardan müteşekkil olacağını söylemiştik. Keza, geçen dünyadan kalan insanlarla meskûn bu adaların, kayalıklardan ibaret olacağını, buralarda toprağın bulunmayacağını da belirtmiştik. Binaenaleyh ilk insanların muhitinde nebat hayatı henüz mevcut olmayacaktır. İşte bu hâlde bulunan yeni dünyanın ilk durumu kısa bir zamanda vahşileşmeye başlayacaktır. Her şey basitleşecek, iptidaîleşecek, vahşileşecektir. Eski dünyada mevcut olan, zirveleri yuvarlak dağlar ve tepeler yeni dünyada görülmeyecek, onların yerine tepeleri sivri, testere şeklini almış dağlar ve sıradağlar meydana gelecek, keskin vadiler görülecek, her şey sivrileşecek, keskinleşecek ve haşin bir çehre alacaktır.

Varlıkların, yaşamakta oldukları muhitlere uymalarının zaruri olduğundan evvelce bahsetmiştik. Dünyaya gelecek varlıklar ancak, içinde bulundukları muhitin maddelerinden bedenlerini kuracakları için, yeni dünyaya intikal etmiş olan insanların ve hayvanların da nesilleri üredikçe kabalaşacakları, kaba olan muhitlerine uyacakları tabiîdir. Onların bu kaba muhite intibakları neticesinde, bedenleri süratle kabalaşacaktır. Geçen dünyadan yeni dünyaya intikal eden hayvanların ve insanların bedenlerinde görülecek bu kabalaşma hâli, iptidaî muhitlerine ait ihtiyaçlarına bağlı olarak nesilden nesle artacak ve uzun müddet devam edecektir. Meselâ nesiller ilerledikçe büyük cüsseli hayvanlar zuhur edecek, bu hayvanlar vahşi olacak, adalarda toprak ve binnetice nebat olmadığı için, geçen dünyanın ot ve nebat yiyen mun\s hayvanlarına buralarda tesadüf edilmeyecektir.

Tıpkı bunun gibi bu yeni dünyaya geçen ilk insanların da nesilleri ilerledikçe, beden teşekkülâtı değişecek, onlarda da bir kabalaşma hâli başlayacaktır. Haşin ve sert tabiatla, vahşi hayvanlarla ve birbirleriyle boğuşmak, çarpışmak durumunda kalan bu ilk insanların hayat mücadelelerinin doğuracağı yeni ihtiyaçlara uygun olarak, beden yapıları ve teşekkülâtı esaslı değişmelere mâruz kalacaktır. Yâni nesiller ilerledikçe, bu kaba muhite uygun beden teşekkülâtı bütün karakteristikleriyle tebarüz edecektir. Artık geçmiş dünyada olduğu gibi, ince uzun insan şekilleri kalmayacak, buna mukabil, insanların bedenleri yayvanlaşacak, cüsseleri büyüyecek, adaleleri kuvvetlenecek, göğüsleri genişleyecek, kolları uzayacak, ayaklarında iş görme kabiliyeti artacak, ayak parmakları da icabında el parmakları gibi çalışacağı için onlar da büyüyecek, kolları ve ayakları kuvvetlenecek, kafatası da ona göre yeni şekiller alacaktır. Entelektüel hayattan ziyade, sansüel insiyaklara hizmet etmek durumunda kalan o günkü beynin yükü, medenî bir insanın zihnî faaliyetlerinden azade olacağından, mükemmel bir beyne ve bu beynin muhafazasına hâdım bir kafatasının teşekkülüne lüzum kalmayacak ve bunun neticesinde de alınlar küçülecek, kafatasının da küçülmesiyle geriye doğru çekik olacaktır. Buna mukabil, yalnız et yemek zaruretiyle, ağız ve çeneler gelişecek, dişler sivrileşecek, keskinleşecek, kuvvetlenecek, ağızlar büyüyecek, kabalaşacak ve öne doğru çıkık olacaktır. Şiddetli hava tesirlerine karşı korunmak için cilt sathındaki kıllar sıklaşacak ve büyüyecektir.

İntikali müteakip yeni gelecek nesillerle başlayacak olan bu kabalaşma hâli 300 sene kadar devam edecektir. Bu müddet zarfında dünyaya insan hâlinde gelecek yeni nesiller, güneş sisteminin başka gezegenlerinde hayvanlık ve insan altı kademesi hayatlarına ait bütün inkişaf safhalarını imal ederek, artık birer insan bedenini kurmaya liyakat kazanmış bulunan ve insan hâlinde dünyaya gelmek ihtiyacında olan varlıklardan teşekkül edecektir. Yâni bu kabalık devrinde, geçen dünyadan intikal etmiş insanların evlâtları, diğer gezegenlerin insan altı safhalarını henüz bitirip de bu dünyaya girmekle ilk insanlık kademesine ayak basmış bulunan varlıkları olacaktır. Zaten bu vahşi muhit de onlar için hazırlanmıştı. Geçen dünyadan bu yeni dünyaya intikal etmiş insanların vazifelerinden birisi de bu, hayvanlıktan ve alt kademelerden insanlığa ilk geçecek varlıkları doğurmak, onlara analık, babalık yapmak olacaktır.

**

İnsanların bu kayalık adalarda geçirecekleri müddet zarfında, henüz meskûn olmayan yeni kıtalarda toprak mevcut olacak, buralara günlerce, aylarca muazzam yağmurlar yağacak ve bunun neticesinde de kıtaların bâzı yerlerinde büyük gövdeli uzun ağaçlardan müteşekkil balta görmemiş vahşi ormanlar meydana gelecektir.

İşte kayalar üzerinde 300 sene kadar sürecek olan insanların kabalaşma devrinden sonra, onlar bulundukları kayalık adalardan kalkıp bu kıtalara gidebilmek kudretine erişecekler ve onların ormanlarından, nebatlarından ve diğer imkânlarından istifade etmeye başlayacaklardır. Zira bundan evvel onların, bulundukları yerlerden ayrılabilmelerine ne düşünceleri, ne kudretleri, ne de içinde bulundukları imkân ve vâsıtaları müsaade etmeyecektir. Fakat 300 senelik bir kabalaşma devrinden sonra inkişafa doğru iptidaî ve basit kıpırdanışlarla, insiyaklarında husule gelecek gene basit olmakla beraberbiraz daha ileri ihtiyaçlar neticesinde, insanlar yavaş yavaş bu adaları terk edip büyük kıtaların kendilerine en yakın kısımlarına geçmeye başlayacaklar ve böylece yeni bir dünya kuruluşunun bütün müteakip icaplarını yerine getirmek üzere bundan sonra çok uzun ve ağır bir inkişaf temposuna gireceklerdir.

Altmış bin sene sürecek olan yeni dünyanın bu insanlık inkişafı devresi boyunca insanlar, yeni bir medeniyete ulaşıncaya kadar taş, demir, tunç devirleri gibi uzun devirler geçirecekler, ilk çağ, orta çağ gibi birtakım çağlar atlatacaklar velhâsıl Mu dünyasından bu dünyaya devredilen insanlarda olduğu gibi, bunlarda da yavaş yavaş insiyaklar sezgilere, sezgiler idraklere intikal ederek idraklerin inkişafıyla, tedricen mâşer ve yüksek mâşer plânlara geçilecektir.

Eğer bu sırada, geçen dünyanın son intikal safhasına kadar kendilerini yetiştirmedikleri için, müteakip dünyaya kalmış olanlar arasında, inkişaflarında büyük bir hız alıp, süratle vazife plânına hazırlanmış olanlar bulunursa onlar 510 bedenlenmeden sonra, yâni 810 asır zarfında yukarıdan kendilerine liyakatlerine göre verilecek vazifelerini yapabildikleri takdirde (vazife plânına geçebilmek için mutlaka bir vazifeyi ifa etmek şarttır) dünyanın sonunu beklemeden, geçen dünya inkılâbı sırasında yüksek plânlara giden diğer mesut insanların bulunduğu yerlere ulaşmak üzere dünyayı tamamen terk edip gideceklerdir. Diğer insanlar ise, dünyanın altmış bin sene sonra gelecek yeni inkılâp günlerini beklemek ve o günlere hazırlanmak üzere sayısız ferdî, mâşer imtihanlar, mihnetler, mücadeleler, harpler, kıtaller, ölümler, cinayetler, hastalıklar, esaretler, hapishaneler, zindanlar, engizisyonlar, tımarhaneler, hastaneler, ıstıraplar, sıkıntılar, sefaletler, açlıklar, ağır hizmetler… velhâsıl dünya hayatının insan tekâmülünü hazırlayan ve her dünya devresi tarihi boyunca geçirilmekte olan sayısız bütün inkişaf materyalleri içinde tekrar yaşamaya başlayacaklardır. Bu arada birbirine zıt görünen akideler, realiteler, bilgiler, itikatlar, dinler, mezhepler, ekoller ve kanaatler içinde bazan otomatik, bazan yarı idrakli cehit ve gayretlerle boğuşarak, didişerek hakikat diye bir sürü realitenin peşinde koşacaklar, bir sürü hayal kırıklığına, aldanmalara, hatalara düşmelere ve muvaffakiyetsizliklere uğrayacaklardır. Bu sırada hayatın çetin mücadeleleriyle de karşılaşacaklar, çalışacaklar, didinecekler re gelip geçici, fakat kuvvetle çekici zevklerin aldatıcı cazibeleri peşinde, asıl gaye ve hedeflerini unutmamaya gayret ederek altmış bin sene sonra gelecek yeni bir dünya inkılâbının eşiğine çok ağır ve zahmetli yürüyüşlerle ulaşacaklar ve ancak o zaman, artık bu dünyayı tamamen bırakabilecek kudrete erişmiş bulunacaklardır. Zira bu yavaş inkişaf temposu içinde insanların çoğu, artık maddenin mânâsını, imkân hudutlarını, hangi gayeler için olduğunu, insanlara ne dereceye kadar ve hangi yollardan faydalı olup hizmet edebileceğini anlamış ve öğrenmiş bulunacaklardır. Hulâsa, dünya mektebi, her inkişaf devresi sonunda, yetiştirmiş olduğu mezunlarını yüksek müesseseler tevdi etmek üzere, kapılarını onların arkasından kapayacak, gidenlerin boşalan yerlerine de yetiştirilmek üzere, yeni geleceklere kapılarını açacak ve bu suretle devri olan namütenahi fonksiyonlarından bir tanesini daha yapmış bulunacaktır. Bu yalnız dünyanın değil, bütün dünyaların, bütün âlemlerin ve kâinatın kaderidir.

**           

Burada şunu tekrar tebarüz ettirmek isteriz ki ne kadar gürültülü ve korkunç görünürse görünsünler bu durumlardaki, yâni büyük dünya inkılâplarının görünüşlerindeki korkunçluk hâl zâhirîdir. Burada, ne korkulacak, ne ürkülecek, ne kaçınılacak, ne de endişeye kapılacak hiçbir şey yoktur. Zira bu korkunç manzaralar, ancak dünya maddelerinin tâbi bulunduğu realitelere aittir. Ve onlarla beraber dünyada kalacaktır. Öbür tarafa, yüksek plânlara bunların bir zerresinin zerresi dahi geçemeyecektir. Ölüm ise esasen, hiçbir ıstırap ve acı vermeyen bir an meselesidir. Ölüme sebep olan hâdiselerin manzaraları haddizatında, öz varlığa ait şeyler değildir. Bedene ve dünyaya ait durumlardır. Ölenler o an içinde bunların hepsini terk etmiş ve hâtıralarını bile unutmuş bulunacaklardır. Binaenaleyh, volkan ağızlarının kızgın ateşleri, su kütlelerinin azgın saldırışları, yer sallantılarının şiddetli hareketleri, yıldırımların gürültüsü; buradan gitmesi tekarrür etmiş olanlar için ancak birer oyuncaktan ibaret kalan ölüm vâsıtalarıdır. Çünkü dünyada kopan bu kıyametin insanlardan tek alabileceği şey, onların zaten burada bırakmayı seve seve kabullenmiş oldukları kaba bedenleri olacaktır. Buna da insanlar çoktan razıdırlar. Zira insanların belki o anda bile, sezmeye başlayacakları yüksek, mesut âlemlerin saadetli atmosferine bir an evvel kavuşabilmeleri, bedenlerini terk edecekleri ölüm saniyesinin gelişine bağlıdır ve onlar idrak edebildikleri nisbette, bu saniyenin bir an evvel gelmesini bekleyeceklerdir. Bu, bir saadet, sevinç ve kurtuluş anıdır. Bu, binlerce senelik ıstıraplı bir mazisi olan dünya mektebinin, ağır şartlar altında geçirilmiş zahmetli tahsil devrelerinin tam ve muvaffakiyetle ikmali anıdır. Bu an, muvaffakiyetli, muvaffakiyetsiz hayatların çeşitli korkuları, ıstırapları ve hattâ azapları içinde bir sürü ümitsizlik ve inkisarla dolu şartlarının artık son bulduğu ve her şeyin en mesut, en süratli ve rahat yollardan yürüyerek nurlu, berrak ve kudretli sahalara intikal edeceği bir andır. Bu, tam mânâsıyla bir kurtuluş anıdır.

O kadar korkunç görünen bu hengâmede, o kadar dehşetli manzaralar arz eden bu kıyamet gününde on binlerce senelik mihnet ve meşakkatle dolu zincirli bir mahpusiyet hayatı olan kaba hidrojen âleminden parlak ve mesut bir üst âleme geçilecektir. Bu geçişi sağlamak için de insanların artık, bir tek nefes süresi kadar kısa bir zamanı beklemekten ve o tek nefesin verilişi gibi basit, kolay ve küçük bir ameliyeyi geçirmekten başka bu dünyada yapacakları iş kalmamış olacaktır. Burada asıl felâket, ölemeyip, daha doğrusu o anda ölmek liyakatini kaybedip yaşamak ve basitleşmiş bir dünyanın, tekrar binlerce sene devam edecek bekçiliğini yapmak hükmünü giymiş olan zavallı insanların başına çökecektir ki bu da ne bir zulümdür, ne de bir gadirdir. Bu sadece onların, bütün bir dünya hayatı boyunca istedikleri, peşinden koştukları ve hattâ tapındıkları madde arzu ve ihtiraslarının yüksek kader mekanizması hükümleri karşısında gerçekleşmiş neticesinden başka bir şey değildir.

Vukua gelecek olan bütün bu hâdiselerin büyük tertip ve nizamlara tâbi olduğunu, hiçbir şeyin keyfî ve rasgele vukua gelmediğini tekrar tekrar söylemiştik. Bu sözlerin mânâsı şudur ki dünyada olup bitecek hâdiselerin hepsi üniteden gelen direktif ve icaplara göre ayarlanmış ve öyle olmuştur. Her şey, varlıkların bizzat çalışarak kazanmış oldukları liyakat derecelerine göre, aslî icapların direktifi altında ve aslî zamanın yardımıyla, kader mekanizmasının ölçüp, takdir ederek hükümlendirdiği tarz ve şekillerde, vazife plânının alâkalı vazifelileri tarafından yapılmaktadır. Binaenaleyh vuku bulacak her şey büyük hesaplara, çok ince ve şümullü teknik esaslara dayanmaktadır.

**

Şurasını aslâ unutmamak gerekir ki bütün bu hareketleri ve neticeleri meydana getiren tesirler daima tekrarlamış olduğumuz gibi üniteden süzülerek gelen aslî direktiflere göre, dünyanın muhtaç olduğu durumları temin etmek vazifesiyle mükellef yüksek plândan direkt veya endirekt olarak dünyanın manyetik alanına inmektedirler. Bu tesirlerin dozları; ne biraz fazla, ne de biraz eksik olmamak üzere tam kıymetleriyle gönderilmiş ve böylece aslî icaplar yerine getirilmiş olur.

Binaenaleyh bütün bu hareketler plânsız değil, muazzam bir tekâmül plânının tatbikatı gayesine mâtuf olarak muayyen ölçülere göre meydana getirilmektedir. İşte bütün bunlar, tekâmül yolunda, kâinatın muazzam ahengi ve nizamı içinde kurulmuş hikmetle dolu tertiplerdir. Bu hercümerç gününde, göründüğü gibi bir felâket yoktur. Burada olan şeyler bir taraftan; dünyadaki tekâmül devrelerini başarı ile bitirmiş, sırtlarını artık kendilerini tatmin etmeyen dünya maddelerine çevirmiş insanların lâyık oldukları âlemlere intikallerini sağlayacak, diğer taraftan da kaba maddeden bir türlü kendilerini kurtaramayan ve saadetin ancak o maddeye gömülmekle kazanılacağını sanan hazırlıksız insanların iştiyak duydukları kaba maddelere dönmeleri ihtiyacını yerine getirecektir.

Kader mekanizması; insanların tekâmülde esas tutulan hürriyetleriyle tercih etikleri, istedikleri ve ihtiyaç duydukları mekânlara kavuşmaları yolundaki cehit ve gayretlerine göre liyakat derecelerini takdir eder ve ona göre icaplarını yerine getirir. Bu suretle dünyanın kapanış safhasında, herkes istediğini bulacak, ihtiyacının karşılığını alacak, tekâmül merdiveninin liyakat basamaklarındaki yerine ulaşacak ve böylece ilerleyen ilerleyecek, gerileyen ise yerinde kalacaktır.

Binaenaleyh bütün bu korkunç ve dehşetli görünüşlerine rağmen, dünyanın bu kapanış sahneleri, hazırlanmış insanlar için en büyük kurtuluş anı, en sevinçli te mesut günün doğuşu, asırlarca beklenen büyük kurtarıcı şafağın söküşü olacaktır.

Burada göstermiş oluyoruz ki dünya, Mu devrinin kapanışından bu yana bir inkişaf devresini daha bitirerek, yüz binlerce defa tekrarlanmış olan bu açılış ve kapanışlarına bir tanesini daha eklemek üzeredir. Yüksek prensipler muvacehesinde dünya için takdir olunmuş bulunan bu hâl, tekrar tekrar devam edip gidecek ve böylece dünya, her defasında kendisinin bir devrelik bütün inkişaf imkânlarından faydalanarak dünyaya mahsus tekâmül hazırlıklarını bitirdikten sonra liyakatlerini kazanmış oldukları ve muhtaç bulundukları yüksek âlemlere, insanların kütleler hâlinde intikal etmek üzere dünyadan tamamıyla kurtulabilmelerine ve ayrılabilmelerine zemin hazırlayacaktır.

Büyük dünya katastrofunda (afet ve felaket) ölmek suretiyle dünyadan tamamıyla kurtulduklarını söylemiş olduğumuz insanların, doğruca gidecekleri yer, yarı süptil dediğimiz, dünyaya nazaran yüksek bir plândır ki biz buna sevgi plânı diyoruz.

Bu plânda hâkim olan realite sevgidir. Daha doğrusu oraya intikal edecek olan insanlar o plânda sevginin çeşitli tatbikatını görmek ve bu sayede vazife plânının yüksek icaplarına tamamıyla intibak edebilecek duruma gelmek için orada bir müddet yaşayacaklardır. O hâlde, yarı süptil âlem veya sevgi plânı, her şeyden evvel bir arasat plândır. Yâni basit dünya realitelerinin ağır yüklerinden kurtulmuş olan insanların, çok süptil bir vazife plânına intikalini rahat, tatlı ve mesut bir yürüyüşle temin eden bir ara vasattır.

Maddî inkişafın her safhasının ikmalinden sonra bir üst safhaya geçebilmek için, nebat, hayvan, insan, bütün varlıkların böyle arasat plânlardan geçmesi zarurîdir. Zira bu plânların fonksiyonları çok mühimdir. Meselâ, herhangi bir safhada bulunan varlık, bir hayvan varlığı, çok uzun süren hayvanlık safhasını hakkıyla imal edip bir üst safhadaki bedeni, yâni insan bedenini kullanabilecek liyakate erdiği zaman birdenbire hayvanlık mertebesinden hemen insanlığa atlayamaz. Zira her ne kadar o, kendi çapında, lüzumu derecesinde inkişaf etmiş olsa bile gene o zamana kadar kullanmış olduğu bir hayvan bedeniyle insan bedenini kullanmak arasında çok mühim ve derin farklar vardır. İşte beden realiteleri arasında muayyen intikal kademelerini geçirdikten sonradır ki o varlık, insanlığın icaplarına tamamıyla uyabilecek ve insan bedenini bilfiil kullanmaya alışmış olacaktır. O hâlde, onun böyle bir intikal hazırlığını yapabilmesine imkân verecek bir plânda yaşaması lâzımdır. İşte bu da onun yarı süptil [ince, narin, dakik ] âlemidir. Burada o varlık, insanlığın icaplarına kendisini hazırlayıcı birtakım durumlarla karşılaşır ve o durumlarda bir müddet intikal tatbikatını yaptıktan sonra, en iptidaî merhalesinden başlamak üzere insanlık âlemine adımını atar. Fakat gene hemen müstakil bir insan varlığı hâline birdenbire giremez. Evvelâ insan beyninin elemanlarını kurabilecek duruma gelir, uzun müddet insan beyni hüceyrelerinde yaşayarak insan bedenini idare etmek tatbikatlarını gördükten sonra lüzumu derecesinde, yâni bir insan bedenini müstakilen kullanabilecek liyakate ulaştıktan sonra o bedeni kullanıp müteakip tekâmüllerini yapmak için bir insan bedenine irtibatlar kurarak dünyaya bağlanır, insan hâlindeki bir bedenle bedenlenir ve bundan sonra evvelce söylediğimiz gibiinsan bedeniyle bütün tekâmül kademelerini dünyada ikmal eder.

*

**

İnsanların, insan üstü plâna geçebilmeleri için atlatmaları lâzım gelen yarı süptil âlem [ince, narin, dakik]; insan altı âleminden insan kademesine geçilirken yaşanması icap eden arasat plânlarla kıyaslanamayacak şümul ve vüsattedir. Arasat plânların, alt plândan üst p\âna varlıkları hazırlamak için, kendilerine mahsus vâsıtaları vardır. Bu vâsıtalar ne onların terk etmiş oldukları plânların realitelerine, ne de bir üst plânın realitelerine aittir. Bunlar ancak, alt plândan üst plâna geçecek varlıkların, bu iki plân arasında mevcut olan farklar karşısında herhangi bir sarsıntıya mâruz kalmadan geçebilmelerini, diğer tâbirle üst plânın hiç alışılmamış realitelerine alışabilmelerini, en kestirme yoldan temin eden vâsıtalardır ki bu vâsıtalar birer cephesiyle, bırakılan plânın realitelerine temas ederken diğer cepheleriyle de gelecek plâna yakın bâzı durumlar arz ederler. Fakat haddizatında, onlar ne bırakılmış olan, ne de intikal edilmek üzere bulunan plânların kendi realiteleri değildir, ancak arasat plânına mahsus bir hazırlık mekanizmasıdır.

**

İnsanların dünyadan sonra girecekleri yarı süptil âlemin, yâni arasat plânının hazırlayıcı vâsıtası sevgidir. Buradaki sevgi hiçbir vakit, dünyada anlaşılan ve duyulan sevginin kendisi olmamakla beraber, bunun gene dünyadakine yakın bir cephesi vardır. Her ne kadar dünyadaki sevgi, sevgi plânındaki hakikî sevgi mefhumundan başka ise de gene o sevgiye insanları hazırlayıcı bir basamak olabilecek kıymeti te mahiyeti haizdir. Binaenaleyh sevgi âlemine, yâni yarı süptile girmek liyakatini kazanmış olan bir insan varlığı; dünyada geçirmiş olduğu bu hazırlığı sayesinde, dünyadakinden bambaşka ve onunla kıyas edilemeyecek bir vüsat ve şümul içindeki bu büyük sevgi mekanizmasına katılmış bulunacaktır. O varlığın bu piânda yapacağı şey, bu çok şümullü ve geniş sevginin çeşitli varyetelerini kullanarak, onların daha üst vazife plânına hazırlayıcı imkânlarından faydalanmak olaçaktır. Demek ki buradaki sevginin, dünya insanlarınca anlaşılamamış olan mahiyeti, arasat plânındaki varlıkları vazife plânının yüksek realitelerine intibak ettirici çok kudretli durumlar arz eder. Zira vazife plânını tam mânâsıyla kabullenmek ve ona intibak edebilmek pek kolay bir iş değildir. Buradaki muvaffakiyetin de bir hayli cehit ve gayret gösterilmesini icap ettiren teknik hususları vardır.

**

Sevgi plânındaki cehit ve gayretler, dünyadaki kaba işlerde gösterilen cehit ve gayretlerden bambaşkadır. Dünyadaki cehit ve gayretler esnasında insanların karşılarına daima dikilmekte olan zahmetlerin, sıkıntıların, ıstırapların, azapların, işkencelerin, hastalıkların, ölümlerin hiçbirisi burada yoktur. Buradaki cehit ve gayret, varlıkların idraklerinin artışı nisbetinde (bu da sevgi plânında süratle vâki olur) daha çok zevkli te saadet verici hazlarla dolu olur. Varlıklar bu yoldaki faaliyeti, sevgi faaliyetini büyük bir iştiyakla özlerler ve ondan sonsuz saadet duyarlar. Nitekim daha dünyada iken insanların öz varlıklarında beliren bu büyük saadetin sezgi pırıltıları insanları kendisine çeker. Fakat insanlar bütün iştiyaklarına rağmen, dünyada iken bu saadeti elde edemezler. Bununla beraber insanlar, mahiyetini bilmeden, ne olduğunu tarif edemeden, mütemadiyen onun peşinde koşarlar ve bütün hayatları boyunca onu sayıklar dururlar. İşte onlar iştiyakını duydukları, asırlarca peşinden koştukları, buna rağmen bir türlü yakalayamadıkları, hattâ mahiyetini tâyin edemedikleri bu saadetin, dünyayı terk etikleri andan itibaren, sevgi plânında kucağına atılmış bulunacaklar, o zaman kendilerini tam mânâsıyla tatmin edecekler, diğer tâbirle dünyada hiçbir zaman nail olamadıkları tatminkârlığın ne demek olduğunu o zaman anlayacaklardır.

Bu plânda hâkim olan sevginin ilk iptidaî basamakları, sevgi adıyla dünyadan itibaren başlamakta, yarı süptil âlemin bütün hayatını işgal ederek vazife plânının eşiğinde son bulmaktadır. Demek ki bu büyük ve şümullü sevgi de vazife plânına doğru son merhalesine ulaşmış ve orada fonksiyonunu bitirmiş olacaktır.

**

Sevginin bu fonksiyonu, varlıkların vazifeye tam intibak edebilmelerini sağlaması bakımından çok lüzumlu ve mühimdir. Zira vazifeye girebilmenin büyük imkânlarını bu sevgi fonksiyonu temin eder.

Vazife plânı bambaşka yüksek bir plândır. Evvelce bu plân hakkında lüzumlu bilgiyi vermiş olduğumuz için onları burada tekrarlamıyoruz. Ancak şu kadarını söyleyeceğiz ki vazife plânı, baştan başa bir ahenk, bir nizam, bir beraberlik, tam ve karışıksız bir koordinasyon ve kooperasyon plânıdır. Orada en küçük bir ahenksizlik, en küçük bir aykırılık veya bir terslik yoktur. Oraya girecek varlıkların muhakkak ve kat’î olarak bu ahenge uymuş durumda bulunmaları, hattâ bu ahenkten olmaları şarttır ki bu da bu yolda geçirilecek olan birçok hazırlık safhalarıyla mümkün olabilir. Zaten vazifeye hazırlık safhalarının en haşin, en iptidaî, en zor ve ıstıraplı kademelerini, dünya hayatına ait uzun devreler içinde insanlar geçirmiş bulunmaktadırlar. Bundan sonra bu hazırlığın doğrudan doğruya vazife plânına ulaştıran yarı süptil âlemdeki, yâni sevgi plânındaki son kademeleri ise biraz evvel söylediğimiz gibiçok kolay, rahat ve saadetle dolu olarak sevile sevile imal edilecektir. Bu suretle bu âlemdeki yüksek sevgi mekanizmasıyla vazife plânının ahengine ve icaplarına uymak kudreti kazanılacaktır. Şu hâlde bu plândaki yüksek sevgi, büyük vazife plânına ulaşmanın tatlı ve esaslı bir vâsıtasıdır.

**

Yarı süptil âlemde, sevginin varyetelerinde yaşanırken, varlıkların karşılarına çıkacak, oranın kendisine mahsus nefsaniyeti de vardır. Bu nefsaniyetin mahiyetinden biraz aşağıda bahsedeceğiz. Sevgi plânında, varlıkların büyük vazife plânına hazırlanmalarına engel olan bu nefsaniyetlerini bir an evvel ortadan kaldırmaları ve ondan kurtulmaları zarurîdir. Bu da söylediğimiz gibi, dünyadaki kaba nefsaniyetlerin kaldırılması sırasında çekilmesi zarurî olan zahmet ve sıkıntılardan uzak, bilâkis varlıklar için çok zevkli bir çalışma ve meşguliyet sahası olan sevginin çeşitli tatbikatıyla temin edilecektir. Ve bu tatlı meşguliyetler sonunda bu mania da ortadan kalkacak, varlıklar belirsiz bir akış içinde büyük vazife plânının ilk basamaklarına adımlarını atmış olacaklardır. Bunun için de dünyada olduğu gibi, büyük şoklara, kaba gürültülü geçişlere, ölümlere orada lüzum yoktur. Zira esasen dünyadan ayrıldıktan sonra varlıklar için bu gibi durumlar bahis mevzuu olmayacaktır. Böylece sevgi plânını ikmal edip vazife plânına geçen varlıklar, vazife plânının ilk basamaklarına çıkacaklar ve orada hemen vazifeleneceklerdir.

YARI SÜPTİL ÂLEM

Şimdi, yarı süptil âlemdeki sevgi mekanizmasının hazırlayıcı durumu üzerinde duracağız.

İnsanların dünyayı bırakmaları demek, dünyaya ait olan kaba hidrojen kombinezonlarından ibaret fizik bedenlerini terk etmeleri ve aslî hâllerine, varlık hâllerine dönmeleri demektir. İnsan bedenlerini kullanan varlıklar evvelce söylediğimiz gibiinsan anlayışına göre, madde bile denemeyecek kadar dünya maddesi mefhumundan ve realitesinden uzaklaşmış çok süptil bir madde hâlidirler. Böyle bir hâl insanlar nazarında bir madde olamaz. Zira insanların tanıdığı ve kabul ettiği mânâda, bir varlığın hiçbir maddî vasfı yoktur. Onun içindir ki evvelce varlıklara sadece tesirler mudilesidir demiştik. Böylece bir tesirler veya enerjiler mudilesi olan varlık dünyayı, yâni bedenini terk edince, tamamıyla bedensiz hâlde iken, sevgi plânında bir tesir vâsıtası olarak kullanmak üzere yarı süptil bir madde kombinezonunu yakalar ve ona bağlanır. O anda bu kombinezon, onun kaba dünyadaki kaba bedeni yerine geçer. Bu madde, dünya maddeleriyle vazife plânının süptil maddeleri arasında yarı süptil hâlde bulunur. Fakat o, hem kaba tarafıyla dünyaya, hem de ince tarafıyla süptil olan vazife plânına yaklaşır. Onun içindir ki buna yarı süptii madde ve bu maddelerden müteşekkil olan yere de yarı süptil âlem diyoruz.

Yarı süptil âlemin varlıkları, kullandıkları bu maddelerin dünya maddelerine yaklaşan tarafından istifade ederek bunlarla dünyadaki zaman ve mekân mefhumlarına yakın realiteleri orada kurabilirler. Ve kurmuş oldukları bu reel imajlarda da yaşayabilirler. Bu mekânları kurabilmelerine yardım eden maddelerin incelik dereceleri, dünyanın pek hassas âletlerine çarpabilecek ayarda da olabilir.

Bu varlıklar henüz vazife plânına girmedikleri için, kendilerine hattâ otomatik olarak dahi hiçbir vazife verilmez. Bu yüzden onlar hiçbir varlığın tekâmülüne müdahale etmezler ve faaliyetlerine karışmazlar. Kendilerinde henüz böyle bir salâhiyet yoktur.

Yarı süptil âleme girmiş bir varlık için asıl gaye vazife plânına ulaşmaktır. Hâlbuki varlığın orada bağlanmış olduğu yarı süpt il madde, onun vazife plânına girmesine engel teşkil eder. Zira vazife plânındaki madde hâlleri süptil maddelerdir ve o plânda vazife görebilmek için varlıkların yarı süptil bir tek madde kombinezonuna bağlı kalmaktan kurtulmaları lâzım gelir.

İşte oradaki varlıkların bu engeli aşabilmeleri için, çok kuvvetli bir vâsıtaları vardır ki o da sevgidir.

Şu hâlde arasat plânındaki sevgi o plânın yarı süptil maddelerini, her türlü ıstıraptan ve elemden âri tatlı ve mesut mücadelelerle yenmeye yarayan yüksek bir vâsıtadır.

**

Vazife plânına girmek demek, birtakım vazife mükellefiyetlerini kabul etmek ve bu vazifelerin icaplarını yerine getirmek kudret ve imkânlarına sahip olmuş bulunmak demektir. Bunun için de vazife plânındaki varlığın, vazifelere uygun çeşitli maddeleri kullanması lâzım gelir. Hâlbuki henüz bu duruma gelmemiş bir varlık, dünyadan ayrılışını müteakip yakalamış olduğu yarı süptil bir madde kombinezonunu iyice benimser ve ondan ayrılamaz. Bu maddeden ayrılmayınca çeşitli süptil maddeler kullanmak imkânını elde edemez ve bunun neticesinde de hiçbir vazifeyi yapamaz. Çünkü o vazifeyi yapabilmesi için lüzumlu olan çeşitli süptil maddelerden ve vasatlardan istifade etmesi lâzımdır ki buna, onun bir türlü terk edemediği yarı süptil maddesi engel olmaktadır. Binaenaleyh oradaki varlıkların vazife plânına geçebilmeleri için, bu ilk yakaladıkları, yâni kendilerine bir nevi beden gibi kullandıkları yarı süptil maddeyi bir an evvel terk edebilmeleri şarttır. Bunu yapabilmelidirler ki ileride kendilerine düşecek herhangi bir vazifenin icaplarını yerine getirebilmek için, istedikleri değişik süptil veya yarı süptil maddeler kullanabilsinler ve icaplara göre onları derhal değiştirebilsinler.

İşte onların yarı süptil âleme geçer geçmez yakaladıkları ve bir türlü bırakamadıkları yarı süptil maddelerini bırakabilmelerine yardım edecek en kudretli vâsıtaları sevgi olacaktır. Sevginin çeşitli tatbikatını yapa yapa bu varlıklar artık, bir tek yarı süptii maddeye bağlanmak durumundan kurtulacaklar, o maddeyi istedikleri zaman terk edebilecekler ve onun yerine değişik maddeleri kullanabileceklerdir. Demek ki, yukarıda da biraz bahsettiğimiz gibi, sevgi plânına geçen varlıkların ilk yakaladıkları bu yarı süptil madde, oradaki hazırlıkların tamamlanması sırasında varlıklar için yenilmesi gereken, onların bir nevi nefsaniyetleri olur. Onlar bu maddeyi bertaraf etmekle nefsaniyetlerini yenmiş ve o andan itibaren de vazife plânının ilk basamaklarına erişmiş olurlar. İşte buradaki muvaffakiyeti sağlamaya yardım eden vâsıta, sevginin çeşitli varyeteleridir.

**

Bu plânda, başlangıçtan itibaren tam muvaffakiyete erişinceye kadar muayyen bir müddetin geçmesi lâzım gelmektedir. Bu müddetin devamı varlıklara göre değişir. Bâzıları için oldukça uzundur, bâzıları için ise kısa sürebilir. Bu müddetin dünya zamanıyla tâyini güçtür. Zira bu müddet için ölçü olarak kullanılan zaman, dünya idrakinin üstünde bir zamandır. Binaenaleyh  dünya zamanından çok şümullüdür. Meselâ orada geçirilecek en çok müddeti dünya zamanıyla 300 sene kabul edersek bu müddet, oranın idrak zamanıyla 3000 sene veya daha fazla olabilir. Bunda da katiyet yoktur. Oranın zamanı dünyanınki ile nisbet edilemez. Zira bu kıymetler idraklere göre daima değişir.

Dünya üstündeki işlerde, idrak zamanı ve idrak mekânı hâkimdir. Ancak, sevgi plânının varlıkları ilk zamanlarında, yâni yarı süptil maddeye henüz çok kuvvetli olarak bağlı bulundukları zamanlarda o maddenin dünyaya yakın cephesini daha çok kullanacaklarından, dünyaya yakın realitelerde yaşayabilirler. Bunun gibi, dünya dışında tamamıyla idrak mekânı hâkim iken, yarı süptil maddeleri kullanan varlıklar, bu maddelerin dünyaya yakın cephelerinden faydalanarak, az çok dünya mekânına benzer mekânlar da kurabilirler. Ancak, bu varlıklar orada sevgi tatbikatlarını yapa yapa idraklerini lüzumu derecesinde arttırıp yarı süptil maddeye bağlanmaktan kendilerini kurtardıkça, zaman ve mekânları da o nisbette idrakî zaman ve mekânın şümullü karakterlerini almaya başlar ve yarı süptil madde kombinezonundan tamamıyla kurtuldukları anda da artık onlarda maddî realitelere ait faaliyetler kalmaz ve alacakları vazifelere göre icap eden yerlerde istedikleri maddeleri kullanmak suretiyle o maddelerin tâbi oldukları her türlü zaman ve mekân realitelerinden istifade edebilirler. Zira yarı süptil maddeden kurtulduktan sonra onların muayyen maddelerle devamlı bağı kalmayacağı için, süptil varlıklarıyla istedikleri maddeleri kullanıp terk edebilecek kudreti haiz bulunurlar. Şu hâlde sevgi plânındaki bir varlığın, yarı süptil maddesini bırakabilmesi ve vazife plânına geçmesi demek, onun hiçbir maddeye bağlı olarak kalmaması, öz varlık hâlinde, yâni münkeşif bir enerjiler mudilesi hâlinde kalması ve bu enerji ile istediği zaman, istediği maddeyi kullanabilmesi, kullandığı maddeler sayesinde de o maddelerin mensup bulunduğu âlemlere tesir re müdahalelerde bulunabilmesi, oralarda bir sürü işler görebilmesi, vazifeler yapabilmesi demektir ki yarı süptildeki bir varlık bu imkânlara, ancak tatlı, saadetli haz ve zevklerle dolu sevginin çeşitli tatbikatını yaparak kavuşacaktır.

Şimdi, yarı süptil âlemi tarif edelim. Yarı süptil âlem, evvelce izah etmiş olduğumuz, madde âlemimizin nüvesi olan hidrojen atomunun en yüksek kombinezonlarına ait enerjilerden müteşekkil bir âlemdir. Bugünkü dünyamızın mûtat realiteleri içinde mevcut olmayan bu yüksek enerjiler, yarı süptil âlemin en kaba atomlarını teşkil ederler. Bir yanlışlığa meydan vermemek için burada şu ikazda bulunmayı lüzumlu görüyoruz. Evvelce bahsedilen, henüz dünya bedenleri realitesinden kurtulamamış varlıkların ölümleriyle doğumları arasında mûtat olarak geçirecekleri spatyom dediğimiz hâlle, yarı süptil vasatı birbirine aslâ karıştırmamalıdır. Spatyom bir vasat, bir mekân değildir. Orası sadece beden rabıtalarından muayyen bir maksatla muvakkaten ayrılan insanın kendi öz varlığına dönmesi te bu sırada çevresiyle olan bütün alâkalarını ve münasebetlerini kesmesi hâlidir. O bu hâliyle gene bir insandır ve dünyadan çıkmış değildir. Ancak öyle bir insan ki dışarısı ile olan bütün alâkalarını kesmiş, yalnız kendi öz varlığı ile başbaşa kalmış durumdadır. O anda onun için herhangi bir mekân bahis mevzuu değildir. Onun mekânı evvelce bahsettiğimiz varlığının temerküz etmiş olduğu idrakî bir noktadan ibaret kalır. Hâlbuki şimdi bahsettiğimiz yarı süptil âlem, hidrojen âlemi üstü, ona nazaran çok süptil ve şümullü bir vasattır ve bir mekândır. Burası ancak, dünyadan definitif olarak kurtulmuş varlıklara mahsustur. Bu vasat dünyanın en üstün ve mütekâmii hidrojen kombinezonlarının spontane olarak daima yüksek vazifelilerin kontrolleri altındaneşrettikleri ince enerji partiküllerinden müteşekkil bir madde hâlidir. Bu âleme geçen varlıkların, ilk kullandıkları ve bağlandıkları vâsıta söylemiş olduğumuz gibiyarı süptil maddelerden müteşekkil muayyen bir madde kombinezonudur. Varlıklar, bu kombinezonu hem kullanarak, hem de onunla sevgi yolunda mücadele ederek ehliyetlerini, liyakatlerini arttırırlar. İşte dünyadakine benzer kesif maddeler olmadığı için, dünyada olduğu gibi yorucu, bezdirici, zahmet ve meşakkat verici ağır yürüyen faaliyetler bu piânda yoktur. Yarı süptil maddelerin imkân genişliği yüzünden, bu âlemdeki varlıkların sarf edecekleri asgari bir cehitle; dünyada birçok güçlükler, zahmetler ve yorgunluklar çekilerek senelerce süren çalışmalar sonunda ancak elde edilebilen neticelerin bir çok misilleri burada kısa bir anda alınabilir. Onun için bu plânda dünyada olduğu gibi, zahmet, yorgunluk, ıstırap, didinme, mücadele gibi kaba durumlar yoktur. Burada bütün arzular, ufak bir irade darbesiyle, sadece bir istekle âdeta otomatikman, kendiliğinden oluyormuş gibi tahakkuk ediverir. Meselâ varlık, elindeki yarı süptil maddenin zengin imkânları sayesinde imajinasyonu ile, kendisine bir mekân kurup orada istediği gibi yaşayabilir. Gene kullandığı aynı madde ile istediği şekilleri basit bir imajinasyon faaliyetiyle meydana getirebilir ve onları kendisi için objektif kıymetler hâline sokabilir. Bütün bu ameliyeler esnasında o varlık, insanların yorgunluk dedikleri şeylerin hiçbirisini duymaz.

Yarı süptil maddenin icaplarından olarak o plânda kaba beden organlarıyla ilgili; hastalık, sağlık, yorgunluk, tembellik, takatsizlik gibi malûliyetler, ağrılar, sancılar, keza bedenin yüksek organlarına ait zihin yorgunlukları, budalalıklar, delirmeler, uyku ve bayılma hâlleri, komalar, sıkıntılar, kaba ihtiraslar… o âlemin maddelerinin kadrosu içine giremez. Yarı süptil âlemde böyle şeyler yoktur. Keza orada fizik mânâda anlaşılan güzellik, çirkinlik, gençlik, ihtiyarlık gibi dünyaya mahsus realiteler de yoktur. Bilhassa dünya maddelerinin tâbi olduğu en esaslı ve zarurî ölüm realitesi yarı süptil âlemde tamamıyla meçhuldür. Orada sadece kademeden kademeye belirsiz ve çok tatlı idrakli geçişler ve istihaleler vardır. Oradaki varlıkların elerindeki madde imkânları, onlara dünyanın varamadığı mekân ve zaman idrakini vermektedir. Bu sayede onlar, istedikleri imajları bizzat kendileri kurabilirler ve dağıtabilirler. Dünyadaki gibi sabit imajların esiri olarak kalmazlar. Buradaki hayat bir cephesiyle de, insanların esiri diye anladıkları mânâdaki hayata aşağı yukarı benzer. Fakat bu hayatın esas bünyesinde hâkim olan unsur sevgidir.

**

Büyük din kitaplarında yarı süptil âlemin sezgilerini insanlara vermek için cennet sembolü kullanılmıştır. Bu, güzel ve kuvvetli bir semboldür. Yalnız bütün sembollerde olduğu gibi burada da aslâ şekillere takılıp kalmamak icap eder. Zira unutulmasın ki her devrin çeşitli insan idraklerine hitap etmek ve bu yoldan birtakım neticelere ve maksatlara varılmak için bu semboller vazolunmuştur. İşte din kitaplarında zikredilen cennet sembolü burada bahsettiğimiz, sevgi realitesinin hâkim olduğu bu yarı süptil âlemi ifade eder.

Cennette, dünya zaman ve mekânına yakın bir zaman ve mekân idrakine ait bâzı imajlardan bahsedilmiştir. Buna göre, cennete girenler, dünyadaki gibi zahmet ve yorgunluk çekmeden istedikleri gibi hareket edebilirler, istedikleri yerlere gidebilirler, istedikleri şeyleri karşılarında derhal hazır olarak bulurlar. Bu hâl, şimdi tarif etiğimiz yarı süptil vasatın imkânlarını ifade etmektedir. Zira dediğimiz gibi, yarı süptil âlemde de varlıklar istedikleri mekânı, istedikleri imajları yorulmadan ve emek sarf etmeden derhal yaratabilirler ve istedikleri gibi hareket edebilirler. Onların istekleri ve düşünceleri âdeta kendiliğinden tahakkuk ediverir. İşte cennet sembolüyle anlatılmak istenilen mânâlar da bunlardır.

Sevgi plânında mevcut olan, insanların anlayamayacağı derecede şümullü ve yüksek sevgi varyasyonları, cennet mefhumunda en tecrübesiz insanların dahi, basit mânâlarda da olsa, bir şeyler sezebilmesine yardım edici maddî sevgi sembolleriyle izah edilmiştir. Cennet sembolünde yüksek makamlardan ve bu makamlarda İlâhî sezgilere kavuşulmasından bahsedilmektedir. Bu ifadeler, yarı süptil âlemin varlıklarının en yüksek sevgi mudillerinden geçtikten sonraileri kademelerde varacakları vazife plânı dediğimiz yüksek ahenge kavuşmanın mânâlarını taşır. Oralarda İlâhî hakikatlerle, yâni ahenk dediğimiz ünitenin nurlarıyla intibaklar, vahdetler, cennet sembolünde İlâhî nurlara kavuşmak mefhumu ile sembolleştirilmiştir.

**

Sevgi plânındaki hayat; varlıkların, yüksek süptil vazife plânlarına ulaşabilmelerine engel olan, bağlı bulundukları yarı süpt il maddelerden onların yavaş yavaş kurtulmalarını sağlar. Bu hedefe ulaşmak için sevgi, varlıkları gruplar hâlinde birleştirir. Gruplar arasında tedricen tam bir ahenk ve beraberlik kurulur. Böylece varlıklar, vazife plânının tam mutabakat ve ahenk icaplarına süratle hazırlanırlar. Artık böyle, varlıkları grup grup bir araya toplayan, o gruplar arasında tam bir ahenk ve mutabakat sağlayan sevginin, dünyadaki mânâsından elbette daha çok derin şümulü olacaktır.

**

Sevgi piânı, sevginin insanlarca meçhul kalmış geniş şümulü içinde, saadetle dolu cehit ve faaliyetleri istilzam eden ve daha yüksek plânlara varlıkları hazırlayan esirî bir âlemdir. En hayalî peri masallarında anlatılan madde inceliği bu âlemin yanında pek kaba kalır. Kaldı ki her lüzum hâsıl oldukça türlü imkânları, varlıkların önüne seren bu madde inceliğinin onlara vermiş olduğu büyük haz ve zevklerden başka, insanlarca bilinmeyen bir sevgi şümulünün varlıklara bahşettiği saadet, dünyada hiçbir şeyle kıyas edilemeyecek kadar yüksek ve derindir. Zira dünyada daima olduğu gibi, saadet telâkki edilen her zevkin sonunda gelmesi melhuz endişelerin, orada varlıkların karşısına çıkması bahis mevzuu değildir. Bilâkis burada hakikî bir saadeti daha büyük bir saadet, varılmış bir huzuru daha mânâlı ve şümullü bir huzur takip eder.

Sevgi plânının ilk kademelerinde başlayan ve az çok dünya zamanına ve mekânına yakın tarafları bulunan hâller, varlıkların hazırlıkları ilerledikçe daha süptilleşir re dünyadaki durumlara yakınlıktan ayrılmaya başlar. Bu durum, varlıkların bağlı bulundukları yarı süptil maddelerden gittikçe kurtulmalarının bir ifadesidir. Yarı süptil madde ile olan irtibatlar gevşedikçe, idrakî zaman ve mekân durumlarına girilir ve yarı süptil âlemin dünyaya benzer tarafları ortadan kalkar. Grupların vazife plânına yaklaşmaları artar re vazife plânı icaplarının zaruretleri daha

ziyade tebarüz eder. Sevgi ile birbirine bağlanan gruplarda sevginin oraya mahsus türlü tezahürleri bu durumu takviye eder. Yarı süptil madde kombinezonlarından tamamıyla kurtulmuş olan varlıklar büsbütün serbestleşirler ve çeşitli maddeleri kullanmak üzere istedikleri gibi maddeleri değiştirmek imkânlarını kazanırlar. Zira o zaman, bu işe mâni olan yarı süptil bir madde kombinezonuna bağlı kalmak durumu ortadan kalkmış olur.

Böylece vazife plânına doğru gruplar hâlinde hazırlanarak yürüyen varlıklar beşer, altışar fertlik gruplarıyla birlikte, tam bir vazife anlayışı içinde ve idrakî zaman ve mekân imkânları dahilinde ilk vazifelerini alırlar. Bu, onların vazife plânına girmiş olmaları demektir.

Şu hâlde, vazife plânına geçiş dünyadan yarı süptile geçiş gibi büyük gürültülerle, şiddetli sarsıntılarla, ölümlerle müterafık olmayıp gayet tatlı bir hazırlanışla, belirsizce ve tedricî bir akış içinde vukua gelmektedir. Ondan sonra bu varlıklar, gittikçe genişleyecek olan grupları ve bu grupların genişlemesiyle tev’em olan idraklerin artması sayesinde, vazife plânının ilk kademelerinden itibaren İlâhî icabı taşıyan ışık konisinin zirvesine doğru gittikçe büyük bir olgunlaşma hızı ile tırmanarak yükselmeye başlarlar.

**

Sevgi plânına geçecek olan insanları bekleyen yüksek âkıbet budur. Binaenaleyh dünyadan yarı süptil âleme bu geçiş asırlar boyunca öz varlıklarında yaşattıkları ve insan hâliyle bir türlü idrakine varamadan müphem sezgisi peşinde koşup didindikleri ve aslâ tatmin olunamadıkları saadetin tatminkârlığına varlıkları kavuşturacaktır. Ve insan varlığının kıymeti te kudreti de bu geçişte varoluşunu ve Kudreti bilmesindedir.

**

Dünya üzerinde hiçbir millet mücerret ve tek başına değildir. Hepsi aynı gaye yolunda direkt veya endirekt bağlarla birbirine bağlanmıştır. Bu teşekküller, dünya üstü vazife plânının istihdaf ettiği noktalara insanları götürmekte ve büyük bir ahenk içinde aynı elden sevk ve idare edilmektedir. Varlıklar, bütün mesuliyetlerini müdrik olarak bu işi yürütürler. İşte bu vazifeliler, millet ve devlet organizasyonu bünyesinde mevcut diğer toplulukların, organların, ailelerin, fertlerin kendi işlerini yerli yerince ve dürüstlükle yapmalarını muhtelif vâsıta ile temin etmeye çalışırlar. Bu topluluğu teşkil eden herhangi bir cüzüde, fertte baş gösteren aykırı faaliyetler yerine ve ehemmiyetine göre, bütün toplulukta az veya çok şiddette sarsıntılar yapabilir. Böylece topluluk içinde tekâmül eden gruplar, o topluluklardan ayrı grupları teşkil ederler.

**

Milletler arasında aynı gayeye müteveccih olmanın hakikî sezgisine varmak, o gayenin liyakatli yolculuğuna katılmış olmak demektir.

İdrakler bu inkişaf derecelerini bulduktan sonra, tıpkı vazife plânlarında yükseldikçe küçük organizasyonların idraken birleşerek daha büyük organizasyonlara irca edilmesi gibi, küçük milletlerin de tekâmül ışığı altında birleşerek daha geniş ve şümullü işleri yapabilmek ve müşterek gaye yolunda süratle ilerlemek için daha büyük toplulukları meydana getirmeleri zarun olur ki bu suretle yüksek ve sağlam bir insanlık idrakini kazanmış küçük topluluklardan müteşekkil büyük dünya topluluğu, vazife plânlarının daha uygun bir simetriği olmak liyakatini kazanmış bulunur. Bu ise hakikî vazifelerini idrak etmiş insanların geniş mâşerî plânlara doğru atılmış kuvvetli hamleleri sayılır.

*

Kaynak: Bedri Ruhselman, İLÂHÎ NİZAM VE KÂİNAT- Nisan 2013, İstanbul

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

....

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.