HZ. MUSA- YAHUDİ EZOTERİZMİ İLE  EXODUS: Gods And Kings- Göç: Tanrılar Ve Krallar (2014) Filmi

 

Filmde dikkatimizi çeken konular:

Yahudilerin çektikleri sıkıntılar ve gördükleri mucizelerin üst sınırda oluşu ile yapılarındaki sertlik nedeniyle Hz. Musa’nın kolay bir peygamberlik dönemi geçiremediğini görebiliyoruz.

Hz. Musa ile konuşan tanrı imgesinin buluğa ermemiş çocuk olarak temsil edilmesi tasavvuftaki veled-i kalp (kalp çocuğu) olarak bilinen sembolle eşleştirilmesini varsayabiliriz. Bunun bir benzeri husus Allah Teâla’nın miraç hadisesinde Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimize en yakın dostu Hazreti Ebubekir/Hz. Ali’nin sesi ile hitab ettiği, Hz. İsa aleyhisselâmın doğumu hadisesinde Hz. Meryem’in Cebrail’i insan suretinde görürken Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin şemailinde görmesi vb. hususlar bize manevi görüşmelerin bir temsil altında olabileceğini hatırlatıyor.

Yine, denizdeki suyun çekilme hadisesini mucize olarak değil http://www.ntv.com.tr/arsiv/id/25133696/ bir tabiat olayı olarak yeniden ele alınması; Fravun’un boğulmadan kurtuluşu ve kavmine geri dönüp inançlı olma durumu üzerine bir işaret konulmuş olması, Kur’ân-ı Kerimdeki, Yunus, 89-92. Ayetlerine tekrar bakılarak yapılan meallerde (yani parantez ekler ile) bazı zorlamaların olduğunu bize haber veriyor. Bu nedenle yeni bilgilerle  ayetlerin  yorumlanması gerektiği kanısı uyandırmaktadır.

Mesela ‘Senden sonrakilere bir ibret teşkil etmesi için bugün sadece senin bedenini çıkarıp (sahile) atacağız’ dedik. Doğrusu insanların çoğu ayetlerimizden habersizdir.”   92. Ayetteki bedeni müfessirler cansız beden olarak algılamaları 90. ayette geçen  “edrake-hu el garaku : onu boğacak düzeye erişti” ile uyum sağlamasına çalışılması ile işin içinden çıkılmaz bir hal alınmıştır. Kıssalarda İsrailiyâtın etkisinden bahsedildiğine göre göç hadisesindeki geçişin tam bilgisine daha ileriki zamanlarda ayetlerde Allah Teâlâ’nın neyi ifade ettiğini anlarız, diye düşünüyorum..

Ayrıca Hz. Musa ile eşinin ilişkilerinde liderlerin eşi nasıl olurunda cevabı hazır durumdadır.

Aşağıda ilave ettiğim yazı da filmi anlamanızda faydalı olacaktır.

****

HZ. MUSA ALEYHİSSELÂM VE YAHUDİ EZOTERİZMİ

Mısır’da büyük bir gizlilik perdesi altında saklanan tek tanrı öğretisi hiçbir zaman kitlelere mal olmamış ve sadece inisiye edilmiş rahiplerin tekelinde kalmıştır. [İnisiyasyon (Süluk) kimi ansiklopedilerde bireyin spiritüel gelişimi için, ‘spiritüel tesir’i alıp aktarabilen bir üstadın sert ve sürekli kontrolü altında, bir düzen ve disiplin içinde, sınavlara dayalı tarzda, metodlu olarak eğitimi şeklinde tanımlanmaktadır. İnisiyasyon sözcüğünün kökeni, Latincede “bir yere girme, iştirak etme, kabul edilme, başlama” anlamındaki “initium” sözcüğüdür. Osmanlı tarikat geleneğinde bulunan “süluk” kelimesi de, “iplik, sıra, dizi, yol, meslek, tutulan yol” anlamlarındaki Arapça “silk” sözcüğünden gelmektedir. Bir inisiyasyonda üstad (inisiyatör, mürşid) tektir, öğrenci (inisiye adayı, mürit) ancak inisiyasyonu tamamladığı zaman inisiye olur. İnisiyasyonu tamamlamamış olanlara inisiye denmez.]

Bu durum, biraz öğretinin yapısından kaynaklanmışsa da, biraz da tarihi gelişmeler gizliliği zorunlu hale getirmiştir.

Milattan 4 bin yıl kadar önce, dünyanın hemen her yerinde dinlerde büyük bir yozlaşma olduğu ve birçok bölgede çok tanrılı dinlerin ortaya çıktığı, eski sembollerin her birinin putlaştırıldığı görülmektedir. Bu yozlaşmadan, kadim Uygur İmparatorluğunun önde gelen eğitim merkezlerinden Babil gibi, Mısır da kurtulamamıştır.

Babil’de gerileme doğaldı. Çünkü ana kaynak Mu’nun ışığı uzun zaman önce yok olmuştu ve rahipler, kitleler üzerindeki güçlerini daha da artırmak için dini yozlaşmaya çanak tutmuşlardı. Ancak durum Mısır’da daha farklıydı. Mısır’daki okul Mu’ya değil, Atlantis’e dayalıydı ve öğretiyi bu ülkeye, Naacallere kıyasla çok daha yeni olan Osiris’in bir müridi, Hermes getirmişti. Peki ama ne oldu? Hermes rahipleri ile tek tanrılı din öğretisinin hâkim olduğu Mısır’da bu ekol niçin geriledi? Bunun cevabını Mı ve Atlantis arasındaki savaşta aramak gerekiyor.

Tufandan uzun zaman önce Atlantis’liler Nil deltasında bir koloni kurunca, Mu’lular da bunu dengelemek ve stratejik önemi olan bu ülkenin tamamen Atlantis eline geçmesini engellemek için Güney Mısır’da bir başka koloni kurdular.

Tufan öncesinde bu iki koloni arasında savaş, taraflardan herhangi birinin üstünlüğü olmaksızın devam etti. Ana kıtaların batmasına rağmen bu koloniler arasındaki savaş, bölgenin tufandan fazlaca etkilenmemesinden olacak, Firavun Menes (M.O. 5.000) dönemine kadar devam etti. Savaş, dini yozlaşmanın daha yoğun yaşandığı güneydeki krallığın galibiyeti ile sona erdi (1). Tanrı Ptah’a ve yanısıra pekçok ikincil tanrıya inanan Güney Mısır dini, tüm ülkenin resmi dini olarak kabul edildi. Hermes rahipleri yeraltına çekildiler ve öğretilerini de gizli olarak sürdürme kararı aldılar.

Herşeye rağmen Kuzey Mısır halkı, tanrı Osiris, İsis ve Horus üçlemesi ile Hermes’i unutmadı. Zaman içerisinde bunların her biri ayrı birer tanrı ya da tanrıça olarak Mısır tanrıları panteonundaki yerlerini aldılar. Yenilgiye kadar Kuzey Mısır’da yönetici firavunlara, Osiris’in oğlu Horus ünvanı sadece bir sembol olarak verilirken, bu dönemden sonra tüm Mısır firavunları kendilerinde bir ilahi güç görmeye, birer tanrı olduklarına inanmaya başladılar.

Bu düzene sadece bir tek firavun, gizli Osiris dini rahiplerince inisiye edilmiş olması kuvvetle muhtemel olan 4. Amenofis (M.Ö. 1353 – 1335) karşı çıktı. Amenofis, çok tanrılı dini kaldırmaya ve “Aton Dini” (2) adını verdiği tek tanrılı bir din oluşturmaya çalıştı. Ancak gücü, çok tanrılı dinin rahipler kastını yok etmeye yetmedi ve bu yobaz rahipler, içine cinler girdiği iddiasıyla firavunu beyninden ameliyat ettiler. Beyinciği çıkarılan Amenofis kısa süre sonra öldü. Firavunluğu döneminde nispeten ortaya çıkan Osiris rahiplerinin büyük bölümü de, çok tanrıcılar tarafından öldürüldü. Mısır’ın Babil ve Pers istilalarına uğraması da Osiris dinine ayrıca darbe vurdu ve kardeşlik örgütü faaliyetlerini büyük bir gizlilik altında yürütmek durumunda kaldı.

İşte Hz. Musa aleyhisselâm da, bu üç kat sır perdesinin altına saklanmış olan tek tanrıya inanan kardeşlik örgütünün inisiye bir üyesiydi (3). Hz. Musa aleyhisselâmın eski tek tanrılı inancı ihya etmesi ve meydana çıkardığı Musevi dininden, önce Hristiyanlık sonra da İslamiyet’in doğması ile dünya, anlatımları biraz daha karışık ve amaçları daha farklı da olsa, yeniden tek tanrılı dinlerin büyük çoğunlukça benimsendiği bir yer haline geldi.

Hz. Musa aleyhisselâmın ortaya koyduğu öğretinin en büyük özelliği, tanrı fikrini semboller vasıtasıyla değil, kitlelere doğrudan anlatmaya çalışmasıydı. Sombollerin cahil insanlar veya çıkara rahipler tarafından gerçek anlamlarından saptırıldığını ve putlaştırıldıklarını gören Hz. Musa aleyhisselâm, farklı bir yaklaşımı denemek istedi. Soyut tanrı kavramına kitleleri inandırmak için Hz. Musa aleyhisselâm, insanların bu tanrıdan korkmalarını sağlamak zorundaydı. Tek yaratıcıya inanan ve ibadet edenlerin ödüllendirileceğini, inanmayanların ve kötülük edenlerin ise cezalandırılacaklarını söyleyen Hz. Musa aleyhisselâm, tanrı eliyle cezalandırma yöntemini kendisi uyguladı. Alıştıkları gibi bir sembol vasıtasıyla tanrıya tapımma geri dönmeye çalışan İbranileri Hz. Musa aleyhisselâm ve yandaşları tamamen kılıçtan geçirmekten çekinmediler.

Hz. Musa aleyhisselâmın kimliğine ve öğretisinin Ezoterik yönüne göz atmadan önce, onun dinini kabul eden kavimin, İbranilerin nereden geldiklerini ve Hz. Musa aleyhisselâm ile yollarının nasıl kesiştiğini görmemiz gerekiyor (4).

İbraniler, Mezopotamya’da ve özellikle de Harran ovasında yaşayan bir kavimdi.

Göçebe krallıklar şeklinde örgütlenen ve Asur devletine bağımlı olan İbraniler, Saabi dinine bağlıydılar. Tek tanrılı inancın yozlaşmış bir biçimi olan bu din, kadim Babil okulu öğretisinin halk arasında yayılmış şeklinden başka bir- şey değildi.

İbranilerin bir bölümü, ülkelerinde yaşanan kuraklık ve diğer kavimlerin topraklarını istila etmeleri nedeniyle göç etmek zorunda kaldılar ve kralları İbrahim komutasında Mısır’a kadar gittiler. İbrahim’in, yeni vatanının yöneticilerine hoş görünmek amacıyla oğullarına, tanrıça İsis’e ithafen “İshak” ve “İsmail” adları verdiği öne sürülmekte.

Ayrıca, bir diğer İbrani büyüğü olan Yakub’un, üzerinde tanrı ile konuştuğunu iddia ettiği merdivenin, Babil’in ünlü kulesine ve “Ziggurat” adı verilen mabetlerine atıftan başka birşey olmadığı, bunun da İbranilerin, Asur kökenli olduklarının bir ispatı olduğu iddia edilmekte.

Bu bilgilere kısaca göz attıktan sonra, Saabi inancına ilerde değinmek üzere, Hz. Musa aleyhisselâma geri dönelim.

Tevrat’ın, bir Yahudi kadının oğlu olduğunu iddia ettiği, aslında Firavun 2. Ramses’in öz yeğeni olan Hz. Musa aleyhisselâm (5), Ezoterik öğretiyi ve tek tanrı inancını Osiris rahiplerinden almış bir üstaddı. Tek tanrı inancının geniş kitlelere benimsetilmesi yanlısı olan Hz. Musa aleyhisselâm, bunu denemiş olan 4. Amenofis’in başına gelenleri biliyordu. Çok tanrılı yaşama alışmış olan Mısır halkına ve çok tanrılı din sayesinde yaşamlarını sürdüren rahipler sınıfına fikirlerini kabul ettiremeyeceğinin bilincinde olan Hz. Musa aleyhisselâm, bu düşüncelerini yaşama geçirmek için en uygun halkın, o sıralar Mısır’da tuğlacılık ve taşçılık işleriyle uğraşan İbraniler olduğunu gördü. İbraniler, Mısır’a geldikten sonra, çeşitli mabet ve diğer yapıların inşasında çalıştırılmışlar ve zamanla taşçı ustâlarını barındıran Mısırlı loncalarda çoğunluğu ele geçirmişlerdi. Lonca sistemini İbraniler, göç ettikleri ülkelere de götürdüler ve ortadoğuda bu sistemin yayılmasında etken oldular.

Son derece iyi yetişmiş olması ve Osiris rahiplerince kabul edilecek nitelikte bir kişiliğe sahip bulunması Hz. Musa aleyhisselâmın güçlü bir aristokrat soydan geldiğinin göstergesidir. Osiris rahiplerinin, firavunun yeğeni olan Hz. Musa aleyhisselâm’yı inisiye ederek yönetim çevresinde güçlenmeye çalıştıkları tahmin edilmektedir. Nitekim Hz. Musa aleyhisselâm, firavuna yakınlığı sebebiyle, kısa sayılabilecek bir sürede, oldukça önemli bir görev olan, Osiris Mabedi Kutsal Yazı Katipliği’ ne getirilmiştir (6).

Hz. Musa aleyhisselâma verilen bu görev onun ancak Başrahiplerin elde edebileceği sırlara ulaşmasını sağlamıştır. Bu görevini yürütürken, bir yandan da İbraniler ile diyalogunu güçlendiren Hz. Musa aleyhisselâmın bu kavimle olan yakınlığı firavunu korkutmuştur. Hz. Musa aleyhisselâmın kendisine İbranilerden bir ordu kuracağı ve tahtta hak iddia edeceği kuşkusuna kapılan 2. Ramses, Hz. Musa aleyhisselâm İbraniler’le birlikte Sina’ya çekilmek üzere harekete geçtiği zaman arkalarından askerlerini bu sebeple göndermiştir. Halbuki, Hz. Musa aleyhisselâm ve yandaşlarım Mısır’dan kaçmaya zorlayan sebep, Hz. Musa aleyhisselâmın tahta göz dikmesi değil, bambaşka bir olaydı.

İbranileri hemen her ortamda Mısırlılara karşı elinden geldiğince koruyan Hz. Musa aleyhisselâm, bir gün, bir İbrani’nin Mısır’lı bir görevli tarafından dövüldüğünü görünce olaya müdahale etmiş ve itiş— kakış sırasında Hz. Musa aleyhisselâm, Mısır’lı görevliyi öldürmüştü (7). Osiris yasaları çok açıktı. Bir insan öldüren kişi, kim olursa olsun mabetten kovulur ve yargılanırdı.

Mısır’da kendisine bir gelecek kalmadığını gören Hz. Musa aleyhisselâm, yandaşı İbranilere birlikte Sina’ya çekildi. Hz. Musa aleyhisselâm burada, Saabi “Elohim” inancı ile Osiris dinini birleştirerek, “On Emir” ismi altında kendi öğretisinin temellerini attı. Ancak, on temel başlık altında yazılan bu eserde Hz. Musa aleyhisselâmın kullandığı dil, Osiris mabedinde öğrendiği sembolleri içeren Hiyoroglif dildi.

Hz. Musa aleyhisselâmın kullandığı bu dili İbraniler’in çok büyük bir bölümü bilmemektedir. Musevi dininin handikapı da burada başlar. Çünkü, anlatımda ve yazımda muazzam bir kısalık ve kolaylık getiren bu dilin gerçek anlamını sadece inisiye edilmiş özel yol mensupları bilebilir ve Hz. Musa aleyhisselâmın yandaşları arasındaki bu kişilerin sayıları son derece azdır. Bu anlatım tarzı, sıradan insanlar için hiçbir ifade taşımamaktadır. Örneğin, Musevilerin tanrıya verdikleri ad olan “Yehova”, köken olarak “Y”, “H” ve “V” harflerinden meydana gelmektedir ve Ezoterik doktrindeki, tanrının eril ifadesi olan “Yod” ile dişil ifadesi olan “Eve”in yani Osiris ile İsis’in birleşimidir (8). Bu durum, ileriki yüzyıllarda Museviliğin biçim değiştirmesine ve dinin içine birçok efsanenin karışmasına yol açmıştır.

Hz. Musa aleyhisselâm, aldığı eğitim nedeniyle başka türlü yazamazdı. Bu dili de, sadece inisiye edilmişler anlayabilirdi. Nitekim, Hz. Musa aleyhisselâma inananlar arasında çok küçük bir azınlık olan inisiye edilmişler, diğerlerinden farklı bir yol izlediler ve Tevrat’ın Ezoterik yorumu “Kabbala” üzerinde çalışarak, diğer Yahudi gruplarından ayrıldılar.

Öte yandan, Kral Süleyman döneminde Fenike diline tercüme edilen Tekvin, ilk anlatımından büyük ölçüde saptı. Yahudilerin Babil tutsaklığı sırasında Arami dilinde yeniden derlenen Tevrat’da orijinale biraz daha yaklaşıldıysa da, yer yer anlaşılmayan bölümlerin yerine, farklı inançlardan gelen kimi efsaneler yerleştirildi. Tevrat’ın yeniden derlenmesi zarureti, Yahudi rahiplerinin Babil tutsaklığı sırasında “Caldi” adı verilen Babil Ezoterik okulunda inisiye edilmeleri ve bu inisiasyon sayesinde rahiplerin, Hz. Musa aleyhisselâmın gerçek öğretisi hakkında daha gerçekçi görüşlere sahip olmaları neticesinde ortaya çıkmıştı.

Ancak Hz. Musa aleyhisselâmın kullandığı dil Mısır Hiyoroglif diliydi ve İbraniler tarafından hiç bilinmiyordu.

Hz. Musa aleyhisselâm’dan 800 yıl sonra Tevrat’ı yeniden yazan kaideli rahiplerin başı Ezra, varoluşu dahi yanlış algılamış ve tanrının, kendisinden sudûr edilen değil, tüm âlemin yaratıcısı olduğu tezini savunmuş ve Tevrat’a da böylece geçirmiştir. Bunun neticesinde birlik ortadan kalkmış ve yaradan ve yaratılanın olduğu bir ikili sistem üzerine din oturtulmuştur. O güne kadar tanrının birliğini savunan tek tanrılı inanç temellerinden değişmiş ve amaç insanların tanrıya ulaşması çabasından, birer kul olan yaradılmışların ödül olarak cennete gitmelerine dönüşmüştür. Benzeri bir yanlış yorumlama da tanrının cinsiyeti konusunda ortaya çıkmış, o güne kadar hem eril, hem de dişil yanlarının varlığı kabul edilen tanrıya Ezra tamamen eril bir görüntü vermeyi uygun bulmuştur. Bunun neticesinde, hem Yahudilikte hem de onun etkisindeki İslamiyette kadın daima ikinci plana itilmiştir. Ezra’nın Tevratı’ndaki, diğer birçok efsane gibi kitaba sonradan eklenmiş olan Adem ile Havva efsanesinde Havva’nın, Adem’in kaburga kemiğinden yaratılması, kadının doğrudan tanrıdan değil, tanrı tarafından topraktan yaratılmış erkekten geldiği düşüncesini doğurmuş ve kadınların toplum içinde tamimiyle ikinci sınıf yaratığa dönüşmeleri ve erkek tahakkümmüne girmeleri sağlanmıştır.

Efsanelerin ve batıl inançların gerçek bilginin eksikliği yüzünden tek tanrılı dinlerin bünyelerine girmesi, bu öğretilerin doğmalaşmalarına, giderek son derece tutuculaşmalarına ve tamamiyle akılcılıktan uzaklaşmalarına yol açmıştır.

Tek tanrılı dinin gerçek anlamını bilen ve Ezoterik öğretiyi savunanlar ile daha sonra ortaya çıkan yaratancı dinlerin ortodoks inanırları arasındaki amansız çatışma da bu tarihten sonra başlamıştır. Bu çatışma, Yahudilerin Kabbalacıları, Katolik kilisesinin Ezoterik inançlı Şövalyeleri, Sünni Müslümanların da Mutasavvıfları sapkın olarak nitelendirmelerine yol açmıştır. Bu yöndeki tavır da, papalığın Templierleri yok etmesine, Masonluğu afarozuna, Sünni Müslümanların “Enel Hak” diyen Hallaç El Mansur’un derisini yüzmelerine, İsmaililer ve Babailer gibi Batıni görüşü savunanları daima ezmeye çalışmalarına neden olmuştur. Ancak bu konular, daha sonraki bölümlerin anlatıları olacağı için şimdi Yahudileri incelemeye devam edelim.

Hz. Musa aleyhisselâmdan sonra Yahudiler ancak Hz. Davud döneminde güçlü bir krallık kurabildiler. Mitolojide Hz. Davud’un dev Goliat’ı yenmesi şeklinde ifade edilen olay, Hz. Davud’un idaresindeki Yahudi kavminin, kendisinden sayıca çok daha fazla olan diğer kavimleri yenmesine ve vaadedilen topraklarda krallığım oluşturmasına bir atıfdır. Hz. Davud, krallığı ile birlikte, kendilerini bir arada tutan en önemli şey olan tek tanrılı din inancını da pekiştirmek istemiş ve başkenti Kudüs’de bu tek tanrı için çok görkemli bir mabed yapılmasını emretmişti (9).

Bu mabedi yaparken Yahudiler, Mısır’daki 400 yıllık yaşamları sırasında öğrenmiş oldukları taşçılık ve. duvarcılık sanatını konuşturdular. Bu denli büyük bir mabedin yapımı için zorunlu olan örgütlenmeyi de Mısır meslek loncalarını kopya ederek sağladılar. Mabedin yapımı için hazırlıklar hızla sürerken Hz. Davud öldü ve yerine oğlu Süleyman geçti. Kadın ve içkiye düşkünlüğüyle tanınan Hz. Süleyman (10), mabedin yapımıyla çok ilgili değildi. O nedenle de çevresinde inşaatın başına geçirilebilecek yetenekli bir insan aradı. Aradığı insanı da Sur kentinde buldu: “Hiram”…

Hiram’ın bir inisiye ya da tek tanrılı inancın bir müridi olduğu sanılmıyor. Ancak Hiram, son derece yetenekli bir örgütleyici ve bronz işçiliği konusunda bir deha idi. Mabedin yapımında binlerce kişi çalışıyordu. Çeşitli meslek dallarının loncaları, çıraklar, kalfalar ve ustalar şeklinde üç dereceli olarak örgütlenmişlerdi ve sorumluluk da ustalar arasında pay edilmişti. Her görevli derecesine göre ücret alıyordu. Binlerce insanın hangisinin hangi derecede olduğunun ezberlenmesi imkansızdı.

Yürürlükte olan lonca sistemine göre çıraklar ancak belli bir süre eğitildikten sonra kalfa olabiliyorlar ve sadece çok yeteneklileri ustalığa terfi edebiliyordu. Hiram, bu sistemi biraz daha geliştirdi ve ücret dağıtımında kolaylık olması için, aynı mesleki sırları gibi, her derece salikınin hayatı pahasına saklayacağı birer parola verdi. Bu sistem işlerin hızlanmasını sağladıysa da, Hiram’ın sonunu da hazırladı. Daha önce kendilerini usta gibi gösterip haksız yere yüksek ücret alanların bu yolu kapanmıştı. Haksız kazanca alışmışlardan bir grup kalfa Hiram’dan ustalık parolasını zorla almaya karar verdiler. Ancak bunların çoğu korkup eylemden vazgeçti. İçlerinden sadece üçü Hiram’ı mabette sıkıştırıp parolayı zorla almaya çalıştılar. Hiram parolayı vermeyi reddedince de onu öldürdüler.

İşler bir süre için aksadıysa da, Süleyman ölen Hiram’ın yerine başkasını buldu ve mabet bitirildi. Mabetin yapısı, burasının Mısır’daki tek tanrı mabetlerinin daha basit de olsa, bir benzeri olduğunu ortaya koymaktadır (11). Kapının girişinde iki sütun bulunması, içeride üçgen içinde göz, güneş, ay sembollerinin varlığı, yerin siyah ve beyaz taşlarla kaplanması, sunak ya da mikap taşının bulunması bu mabedin, Mısır’dakiler örnek alınarak yapıldığını göstermektedir.

Dinle ve mabetle pek ilgisi olmayan Kral Süleyman, bir süre sonra tek bir tanrıya mı, yoksa birçok tanrıya mı inandığını dahi unuttu ve sefahat içinde yaşamını sürdürdü. Yahudi devleti de giderek zayıfladı ve Süleyman’ın ölümünden bir süre sonra, M.Ö. 587’de Babil kralı Nabukadnezar tarafından yıkıldı. Ülkede yaşayanların önemlice bir bölümü işgalciler tarafından köle olarak kullanılmak üzere Babil’e götürüldü. Tapınak işgalciler tarafından yıkıldı (12).

Yahudiler Babil’de 50 yıl yaşadılar. Babil’de Sümerlerden kalma Ezoterik inanışlar yozlaşmış biçimde süregeliyordu. Tek tanrılı din yerini çok tanrılı inanışa bırakmış, eski sembolik öğretilerin hepsi birer efsane haline gelmişti. Babil okulu, çok tanrılı dine, inisiasyon yöntemi ile “Caldi” rahibi yetiştiriyordu. Yahudi toplumuyla birlikte Babil’e getirilen Museviler inisiasyonun yabancısı değildiler. Lonca sistemleri tamamıyle inisiasyona dayalıydı. Bu nedenle ne Babil yöneticileri ne de Yahudilerin kendileri bu okula devam etmekte mahzur görmediler. Böylece Yahudi din adamları, ne denli yozlaşmış olursa olsun, Ezoterizmi ve Hz. Musa aleyhisselâmın Ezoterik öğretisinde ne demek istediğini daha iyi anladılar. Ancak Tevrat’a getirdikleri yeni yorumda pekçok efsanenin öğretiye karışmasına da neden oldular.

Yahudilerin Babil tutsaklığı, Pers kralı Kyros’un Babil’i işgali       (M.Ö. 530) ile son buldu. Kyros Yahudilere, ülkelerine geri dönerek mabetlerini yeniden yapmaları için izin verdi. Bazı kaynaklar, Pers kralının, o dönemde oldukça yaygın okluğu anlaşılan inisiasyon yöntemlerini, Ezoterizmin Zerdüşt dinindeki yorumunu bildiğini ve bu nedenle mabetlerini yapmak için Yahudilere izin verdiğini belirtmektedirler.

Kudüs’e dönen Yahudiler, eskisi kadar görkemli olmasa da, Kyros’un sağladığı maddi katkı ile yeni bir mabetin yapımına başladılar. Mabed yapılırken Yahudi rahipleri, tüm kutsal metinlerin ve Hz. Musa aleyhisselâmın on emrinin yazılı hale getirilmesi gerektiğine, aksi takdirde yeni bir kölelik halinde tüm dinin yok olup gideceğine karar verdiler. Böylece Ezra ve arkadaşları, daha önce değindiğimiz Tevrat’ın yazımı işlemine başladılar. Kutsal kitaba Babil’de öğrenilen bir sürü efsanenin sokuşturulmasına çok küçük bir grup karşı çıktı ancak seslerini yeterince duyuramadılar. Bu grup Hz. Musa aleyhisselâmın eserini, Mısır hiyeroglif diliyle üç kat sır perdesi altında yazdığım ve öğretinin sırlarını da kendi seçtiği ve inisiye ettiği 70 kişilik bir gruba verdiğini açıkladı. “Kabbalacılar” denilen bu küçük grup ve onların inanırları bir şiire sonra Yahudi toplumundan tamamen tecrit edildiler ve sapkın olarak nitelendirildiler. Peki bu Kabbalacılar kimlerdi ve Hz. Musa aleyhisselâmın gerçek öğretisi neydi? (13).

Osiris Mabedinde inisiye edilmiş olan Hz. Musa aleyhisselâm, yeni dini de Osiris dini üzerine inşa etmiş, Saabi inançlarından da bir ölçüde faydalanmıştı. Ancak Osiris dininin gerçek sırları sadece inisiye edilen ve belli bir eğitimden geçen kişilerin anlayabileceği nitelikte olduğu için Hz. Musa aleyhisselâm da öğretisini müridlerine anlatabilmek maksadıyla nispeten basitleştirmiş, basitleştiremediğini de semboller kullanarak anlatmaya çalışmıştı. İşte Ezra’nın anlayamadığı ve değiştirerek Hz. Musa aleyhisselâm dininin bambaşka bir hüviyete dönüşmesine neden olduğu semboller bunlardı. Hz. Musa aleyhisselâm, öğretisinin yozlaşmaması ve sembollerin gerçek anlamlarının yok olup gitmemesi için eski bir yöntemi kullandı. Müridleri arasından en uygun gördüğü 70 kişiyi seçti ve onları inisiye etti, zaman içerisinde eğitimlerini tamamladı ve sırların gerçek manalarını öğretti. Onlara, İbrani dilinde “kabul edilmişler” anlamında Kabbalacılar ismini verdi.

Kabbala öğretisini benimseyen ve zorunlu göçler sırasında Yahuda çölünde kalan grupa Esseniler adı verilir. Ancak bu konu ilerde inceleneceği için Kabbala öğretisine geri dönelim.

Oldukça uzun bir süre Hz. Musa aleyhisselâmın gerçek öğretisini inisiasyon yöntemi ile takipçileri arasında yayan Kabbalacılar, yaşadıkları yerlerin İsmaililer tarafından işgal edilmesinden sonra, daha özgür davranabileceklerini gördüler. Ezoterik içerikli sufi tarikatların ortaya çıktığı bu çağda Kabbalacılar da ortamın özgürlüğünden yararlanarak, öğretilerini basılı bale gelirdiler. Kabbalaların en önemli iki eseri M.S. 1200’Ierde İspanya’da yazıldı. Müslüman Endülüs devletinde ortaya çıkan bu eserler “Zohar” ve “Seferitsire” idi. Bazı araştırmacılar İslami Tasavvuf hareketinin Kabbala’nın da kökeni olduğunu öne sürmektedir. Ancak tam aksine, İslami Tasavvufu yaratan kaynakların başında, Mısır Hermetik inançları, Yunan Pisagor-Eflatun felsefesi kadar, Kabbala felsefesi de gelmektedir.

Kabbala’nın önde gelen kitabı Seferitsire’ye (14) göre Evren, çeşitli elemanların aracılığıyla yüce bir varlıktan tezahür etmiştir. Bu elemanların ilki, tanrının ışıksal varlığı olan Ateş’dir. İkinci eleman bu yüce ışıktan çıkan Ruh’dur ve sembolü Hava’dır. Üçüncüsü Su’dur ve havadan doğan su Oksijen ve Hidrojen’in bileşimidir. Bu sembolün Ezoterik anlamı, suyun yaşamı bünyesinde barındırdığıdır. Dördüncü eleman ise, ateşin katılaşmış türevi olan Toprak’dır. Seferitsire, dünyanın oluşumunda bu dört temel elemanın yanısıra, altı yan gücün de kullanıldığından bahsetmektedir. Bunlar dört yön, yani kuzey, güney, doğu ve batı ile iki kutup, yani aşağı ve yukarı yönlerdir.

Tüm evren yüce varlıktan sudûr etmiştir, halen onun içinde yüzmektedir ve herşey sonunda ona geri dönecektir. İşte bu nedenle tüm varlıklar birdir ve tüm insanlar kardeştir.

Kabbalacılar tanrı için, insanın idrakinin dışında anlamına gelen “En-Soph” kelimesini kullanmışlardır. Tanrının önsüz ve sonrasız olduğunu ifade eden bu kelimenin Mısır kökenli olduğu ve Yunanca’da “akıl ve hikmet” anlamına gelen “Sophus” kelimesiyle aynı kökten geldiği sanılmaktadır.

Kabbalacıların diğer önemli eseri Zohar’da aynı Ezoterik anlatı daha da geliştirilmiştir. Zohar’a göre, yaşamın üzerine kurulu olduğu tüm sistemin amacı, tanrıdan bir parça olan ruhun tekamül ederek yine ona dönmesidir. Ancak kamil insanın, yani “Adam Kamon”un tanrıya ulaşması mümkündür. Her devirde mutlaka bir veya birkaç Adam Kamon bulunmuştur.

Adam Kamon olmak bireylerin sürdürdüğü yaşam tarzına bağlıdır. Evrende en güçlü yasa tekâmül yasasıdır. Ama bir diğer yasa daha vardır; o da varlıkların kendi iradeleri ile hareket edebilmeleri yasasıdır. Bu nedenle bir insanın Adam Kamon haline gelebilmesi kendisine bağlıdır. Ancak hiçkimse bir tek yaşam içinde kâmil insan olamaz. Ölümsüz olan ruh, bedenden bedene geçerek, mükemmeli arar. Mükemmeli, yani ilahi sırrı, ancak layık ise bulabilir.

Kabbalacılar, bir yandan İslam, diğer yandan da Hristiyan dünyasındaki Ezoterik öğreti ekollerini etkilemişlerdir. Avrupa Yahudileri arasında Kabbala inancı, Haddisimler ile su yüzüne çıkmıştır. Halen günümüzde varlığını sürdüren Kabbalacılığın bu halka inmiş şeklinin din kitaplarında, Panteist inançlar açıkça gözlemlenebilmektedir.

Kaynakça

1-            SANTESSON Hans Stephan – “Batık Ülke MU Uygarlığı” – RM Yayınlan – İstanbul 1989 – Sf. 92

2-            İNAN Afet – “Eski Mısır Tarihi” – İstanbul 1956 – Sf. 108

3-            SCHURE Edouard – “Büyük İnisiyeler” – RM Yayınlan – İstanbul 1989 – Sf. 221

4-            HOOKE Sanıuel Heiy – “Ortadoğu Mitolojisi” – İmge Yayınları Ankara 1991 –         Sf. 122

5-            SCHURE E. -İe- Sf. 229

6-            SCHURE E. -İe-Sf. 233

7-            SCHURE E. -İe- Sf. 235

8-            SCHURE E. -İe- Sf. 246

9-            Büyük Dinler ve Mezhepler Ansiklopedisi – İstanbul 1964 – Sf. 172

10-          DE NERVAL Gerard – “Doğuya Seyahat” – Kültür ve Turizm Bakanlığı Ya-yınları – Ankara 1984 – Sf. 97

11-          ÖRS Hayrullah – “Hz. Musa aleyhisselâm ve Yahudilik” – Remzi Kitabevi İstanbul 1966 – Sf. 232

12-          ÖRS Hayrullah -İe- Sf. 265

13-          ÖRS Hayrullah -İe- Sf. 338

14-          Türk Mason Dergisi – Sayı 21 – İstanbul 1956 – Sf. 1095

Sh: 39-50

Kaynak: Cihangir GENER, Ezoterik-Batıni Doktrinler, Tarihî Gece Yayınları,  Birinci Baskı: Haziran 1994, Ankara

EXODUS: GODS AND KİNGS- Göç: Tanrılar ve Krallar (2014)

Yönetmen: Ridley Scott

Senaryo: Adam Cooper, Bill Collage, Jeffrey Caine         

Ülke: İngiltere, ABD

Tür: Aksiyon, Macera, Dram

Vizyon Tarihi: 12 Aralık 2014 (Türkiye)

Süre: 150 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Alberto Iglesias

Nam-ı Diğer: Moses | The Book of Exodus

Oyuncular: Christian Bale,    Joel Edgerton,    John Turturro,    Aaron Paul ,   Ben Mendelsohn,

Özet

Ünlü yönetmen Ridley Scott’ın yönetmenliğini yaptığı film, Hz. Musa’nın hayatının önemli dönüm noktalarını konu ediniyor. On Emir (1956) The Ten Commandments filmindeki senaryosunun tekrar işlenilmiş gibi hali var.

Tevrat’ın bazı bölümlerinden esinlenerek yazılan hikaye, Musa’nın doğumu ve Mısır kraliyet ailesi tarafından evlat edilişiyle başlıyor. Sonrasında ise firavuna baş kaldırıp Mısır’da köle olarak çalıştırılan İbraniler’i serbest bırakılmasını sağlamasıyla başlayan ve ölümüne kadar geçen sürece odaklanıyor.

Senaryosunu Bill Collage, Adam Cooper ve Steven Zaillian’ın senaryosunu kaleme aldığı filmin başrollerini Christian Bale, Aaron Paul ve Ben Kingsley paylaşıyor

Filmden

Milattan önce 1300. İbraniler 400 yıldır Mısır’ın kölesi.

Mısır’ın heykellerini, şehirlerini, görkemini inşa ediyorlar.

Tüm bu süre zarfında vatanlarını unutmadılar. Ya da tanrılarını.

Tanrı da onları unutmadı.

**

Hitit Ordusu’nun 16 bin askerle Kadeş dışında kamp kurduğu doğru. Sebebi tam olarak bilinmiyor. Belli ki Hititliler sınırı geçmeye çalışıyorlar. Başka ne yapacaklar ki?

 İstihbaratımıza göre bizim tarafımızdan saldırı öngörüyorlar. Saldırıya hazırlandığımızı düşünüyorlar, ki öyle bir şey yok. Yapmak istemediğim ve yapmayacağım   Hitit Ordusu ile saray duvarlarının dışında savaşmaktır. Gelin.

– İç uzuvlar ne diyor?

 – Bir şey demezler. İma ederler.

– Bu da yoruma açıktır.

– Yorumla o halde. Caydırıcı saldırıda kazanacak mıyız kaybedecek miyiz?

 Evet mi, hayır mı?

 Kesin değil. Ama kesin olan başka bir şey var. Savaşta bir lider kurtarılacak   ve kurtarıcısı günün birinde liderlik edecek. İç uzuvlar ayrıca mantığı terk edeceğimizi ve   kehanetlerin bize rehberlik edeceğini de söylemeli. Yüce Sekhmet, Firavun adına kadeh kaldırıyor   ve Kadeş’teki Hitit zaferi için dua ediyor.

**

Musa! Musa! Musa! Musa. Ne oldu orada?

 Hiçbir şey. Komutanlara da aynı şeyi sordum. Onlar da yalan söyledi. Sıkıldım artık.

– Bir şeyler olduğunu sanıyor. Ama olmadı.

– Yani?

 – Baş rahibe ve onun kehaneti.

– Kimin kazanacağını göremediğini söyledi. Diğeri. “Bir lider kurtarılacak ” Diye devam eden. Oğlumun hayatını mı kurtardın?

 – Evet.

– Otur. “Teşekkürler” kafi değil ama teşekkür ederim. Alametlere ve kehanetlere inanmadığını biliyorum.

– Ama ben inanıyorum.

– Buna saygı duyuyorum. Fakat bu herhangi bir şey değil. Hiçbir mantığı yok.

– Çünkü benim kanımdan değilsin.

– Evet. Benim varisim olamayacağın doğru. Olağan yoldan olmaz. Hiçbir şekilde olmaz. Nasıl düşünüyorsan düşün işte burada oturuyoruz. Kişinin kendi oğlu hakkında böyle söylemesi korkunç fakat liderlik için sana ondan daha çok güveniyorum.

Hitit atlıları savunmamızı kırıp saldırılarına başladılar.

Kendimi düşmanla çepeçevre buldum.

Asker ya da kalkanım yoktu.

Hayatım uğruna umutsuz bir dövüşle yüzleşiyordum.

Sadece tanrıların yardımı ile saldırganları alt ederek 

 yeniden Ra Bölüğü’ne katıldım.

– Dur orada.

– Başka şekilde ifade etmek istediğin bir şey var mı?

 – Yok.

– Devam edeyim mi?

 – Hayır. Eminim gerisi iyidir. Sırada ne var?

 – Pithom.

– Ne olmuş?

 – Kölelerle ilgili bir durum var.

– Peki. Ramses?

 – Ne?

 Oraya git, vali ile buluş, etrafa bak ve rapor çıkar.

– Ben mi?

 – Günün birinde senin olacak. Biraz ilgi alaka göster. Başka ne var?

 – Valiyi görmeye ben giderim.

– Olmaz. Ben giderim.

– Senin görev yetkinin altında.

– Tüm generallerin yetkisi altında. Ben yaparım. Savaş alanında olanları unutabilir miyiz Ramses?

**

Eğer durum tam tersi olsaydı ben de senin hayatını kurtarırdım.

Biliyorum. Biliyorum. İyi atıştı.

Tanrılar hedef almana rehberlik etmiş olsa bile. Kanında birazcık zehir olması iyidir. Bir sonraki zehirli ısırık için seni daha az kırılgan yapar. Hatta belki de babamın zehri için.

**

Pithom’a hoş geldiniz. Kokuya alışırsınız. Görünüşe bakılırsa, vali kaynaklarının büyük kısmının keyfini çıkarıyor. Bu, herkesin istediği bir iş değil efendim. Pozitif kalmak için belli miktarda rahatlık zorunludur. Problem ne biliyor musunuz?

 Bu günlerde insanlar çok uzun yaşıyor. Her yıl ölüm oranı, doğum oranının gerisinde kalıyor. Bu insanlar spor yapar gibi çoğalıyorlar. Problem mi bu?

 İşgücünün yetişmesi yani?

 Hayır. Elbette değil. Üretim için iyi. Elbette öyle ama bir noktaya kadar. Ama topluluk senin ölmeni isteyince, evet problem oluyor. Yani ya düzeni sağlamak için ya daha fazla asker vereceğim   ya da sürüyü inceltmeye başlayacağım. Bu asılsız teori dışında bir şey olmadan insanları katledersen   kaçınmayı istediğin bütün o olayları provoke edersin. Güzel, o halde bana asker verin.

– Gidip aşağıda konuşalım.

– Ne alaka?

 Ayaklanmadan endişe ediyorsun. Endişen gerçek mi bir bakalım.

– Onlarla konuşarak mı?

 – Onlarla konuşurken yüzlerine bakarak. Birinin gözünün içine bakarak hakkında çok şey söyleyebilirsin. Size İbraniler hakkında bir şey söyleyeyim. İşbirlikçi ve kavgacı insanlardır. Kendi dillerindeki Yahudi’nin anlamını biliyor musun?

 – “Tanrı ile kavga eden.”

– “Tanrı ile güreşen.” Arada fark var.

Sizin kadar eğitimli olmayabilirim, siz de bunu hatırlatmak istiyorsunuz galiba. Ama bu adamlarla her gün uğraşıyorum. Ne konuştuğumum farkındayım.

Gelmek zorunda değilsin. Kendi başıma giderim.

**

Dur! Neden cezalandırılıyor?

 Israrla sorun çıkarıyor efendim.

– Neden gülümsüyor?

 – Acı hissetmediğini söylüyor efendim. Neden kırbaçlıyorsun o halde?

 Gelişigüzel güzel toplanmadınız. İhtiyarları görmek istedim.

– Söyleyin, neye dua ediyorsunuz?

 – Canaan’ı  (Kenân’ı ) tekrar görmek için. Canaan’ı tekrar görmek mi?

 Hiç görmediniz ki. Ben gördüm. Mısır ordusundansa azılı kabileler tarafından iskan edildiğini gördüm. Yani oraya dönmeyeceksiniz ya da dönerseniz onlardansınız.

– Tanrı aksini söylüyor.

– Hangi tanrı?

 Senin tanrın mı?

 İbrahim’in tanrısı mı?

 Özel olduğunuzu söyleyen tanrı mı?

 Seçilmiş olduğunuzu söyleyen mi?

 Gel buraya. Kalk. Gel. Tanrı yanılıyor. İkna olmadığını görebiliyorum. Bu bir problem işte. Çünkü hayali inancın yanında bağnazlık bulunur. Onun yanında da ayaklanma, onun yanında da devrim.

– Hepsi de ihtiyarlardan başlar.

İsmin ne?

 – Seninki ne?

 Söyleyeyim. Bithiah’ın oğlu, Horemheb’in torunu Musa’yım. Bunun ve geri kalanların ismini kayıt et. Sonraki grubu getirin. Benim ismim Nun.

– Efendim!

 – Dur orada!

 – Bırakın geçsin. İhtiyarların size söylemesi gereken bir şey var. Ama burada olmaz.

– Ne zaman ve nerede, söyle.

– İbadethanede, bu gece. Alın.

**

Serüveninizden sağ kurtulmuşsunuz görüyorum.

– Sizi yine beklettiğim için özür dilerim.

– Beklemiyorum.

– Taşocağı gezintiniz nasıldı?

 – Güzel.

– Ne ile karşı karşıyayım gördünüz. Sizin için getirebileceğin herhangi bir başka kayıt var mı söyleyin?

 Bunların hepsinin Memfis’e rapor edildiğini söyleyebiliyor musun?

 Onayladı mı?

 Yazıya geçirdin mi?

 – Elbette. Kayıt altına alındı.

– Kontrol etmemin sakıncası var mı?

 Elbette yok. Fakat yanlış olan ne anlamıyorum. Hoşunuza gitmeyen bir şey mi yaptım?

 Yaptıysam sizi memnun etmemin bir yolu var mı?

 Kral gibi yaşamayı bırakabilirsin. Sen kral değilsin.

**

 ve Canaan topraklarını işgal edeceksiniz.

– Canaan zaten işgal edilmiş durumda.

– Tanrı geri döneceğimizi vaat ediyor.

– Mahkum olarak mı, tabutta mı?

 – Özgür biri olarak 

Topraklarında süt ve bal akıyor.

 En azından dışarıda bekleyebilirler mi?

 Tehlike arz etmiyoruz. Atların yanında bekleyin.

– Tesadüfe inanır mısın?

 – Diğer her şey kadar.

– Bunun tesadüf olduğunu sanmıyorum.

– Ne değil?

 – Pithom’a gelmen. Neden geldin?

 – İş için. Otur.

 Baban kim?

 İsmini bilmediğini biliyorum. Tek bildiğin annenin adını söylemediği, firavunun ordusunda general olduğu. Bunun seni rahatsız ettiğini görebiliyorum. Bu ilgini çekecek. General diye biri yoktu. Annenin, anne dediğin kadının çocuğu yoktu. Bir köle olarak doğdun.

Gitme. Gitme. Benim gitmem senin gitmenden daha iyi. Gidiyorum. Şimdi gidersen daha sonra geri geleceksin   çünkü bir şeyler yanlış biliyorsun. Bunu hep hissetmiştin.

– Lütfen.

– Herkes dışarı.

– Dışarı.

Senin doğum yılında   bizi köleliğimizden kurtarmak için doğacak   liderimizin doğacağına dair kehanet vardı. Ayrıca Memfis’de doğacak her İbrani ilk çocuğun   öldürüleceğini söyleyen bir hüküm de. Annen ve baban bunun olmasını beklemedi. Kurtulmana dair herhangi bir şans hiç olmamasından iyiydi. Seni ablana teslim ettiler. Seni bir sepete koyup nehir kıyısına götürdü. Firavun Paramesse’in kızı Bithia’nın yıkandığını bildiği yerde suya bıraktı. Bithia seni ve ablanı, hizmetçi olarak, aldı ve kendi çocuğu gibi yetiştirdi. Muhtemelen seni sevdi de. Ama sana ya da başka kimseye gerçeği söylemedi.

– Sen İbranisin.

– Gerçeği öyle mi?

 Gerçek şu ki, bu güzel bir hikaye bile değil. Ben de güya siz iyi hikaye anlatırsınız sanıyordum.

**

Sen, köle.

Sen! Bu bilgi için ödül mü bekliyorsunuz?

 Bizim ödülümüz size hizmet etmektir.

Öyle dedi ama sizin aklınızda bunun ötesinde biraz para varsa geri çevirmezdik. Şuna ne dersiniz o halde?

 Sizi öldürmesem ya?

 Bu yeterli bir ödeme olur. Siz yok mu siz.

**

Lütfen terk edin. Lütfen.

– Nasıl geçti?

 – Başka zaman konuşabiliriz. Şimdi de konuşabiliriz. Şayet ordunun asık suratlı hekimleri bir mola verirse. Otursana. Şehrin kayıtlarına göz gezdiriyoruz. Bu adam kesinlikle hırsız. Hayatın büyük ironilerinden biri, güç için dibi düşen adamlar onu kazanmak için en uygun, kullanmak için en uygunsuzlar oluyor.

– Sorun ne Musa?

 – Hastasın. Seni rahatsız eden başka bir şey var. Bunu görebiliyorum. Yok. Başka bir şey yok. Tanrılar tarafından korun ve yenilen. Hayatının her anında. Sola doğru. Hayır senin soluna. Biraz daha. Biraz daha.

– Güzel.

– Epey yüksek. Anıtların anıt olmasının bir sebebi vardır. İlham verirler. Bu durumda ne gibi bir ilham?

 Bu ve her durumda, güç. Her ne ise sesli söyle.

 Pithom valisi dışarıda. Gündemimizde değil.

– Pithom’a geri gidebilir ta ki 

– Hayır. Bunu halletmemiz lazım. İçeri çağırın. Yeni krala bağışlanmak için yalvarmaya geldiysen işe yaramayacak. Tutuklayın. Bekleyin lütfen. En azından cevap verebilir miyim?

 Yalvarırım. Sizin çıkarınıza.

– Kısa tut.

– Tutarım. Kralla yalnız konuşursam. Tavsiyem, o ve diğer generallerin odayı terk etmesi yönünde. Gerçekten mi?

 Tavsiyen öyle mi?

 Sen onun danışmanı değilsin.

– Doğru. Sensin o.

– Doğru dedin. Musa. Musa. Vali dışındaki herkes dışarı.

**

Haberler kötü. İşte geldin. Vali. Adamı tutuklamamışsın. Baş danışmanının tavsiyesine uymadın. Hayır, adam gelmiş sonuçta. İki korumanın saldırıya uğradığını ve birinin kurtulduğunu söyledi. Ben de umurumda olmadığını söyledim. Sonra bana akıl almaz bir hikâye anlattı. Ona da çok güvenilir kaynaklardan anlatılmış. Üzerine gidince İbrani casusların söylediğini itiraf etti.

– Neden bahsettiğimi biliyorsun.

– Evet. Sen ne düşünüyorsun?

 – Bence çirkin ve saçma bir durum. Evet.

– Evet! Senin, tüm o insanların, bir İbrani olması. Böyle bir hikayeye nasıl inanabilirim dedim?

 İnanamazsın kuzen. Peki ya inanmamayı seçiyorsam Musa?

 Ne yapmam lazım?

 Bithia! Anne.

Adam hırsızın teki. Bunu oğlum ortaya çıkardı. Sen değil. Bunu da babana rapor etti, eğer kendisi ölmeseydi bu hırsızı asacaktı. Kendisinin servis ettiği mesnetsiz yalanlarına inanıyorsun. Tek istediğim gerçek olup olmadığını bilmek. Nutuk atmanı istemedim. Bunu daha fazla dile getirmek ona paye vermek olur.

– Ben bunu yapmayacağım.

– Soruya cevap ver.

– Evet mi hayır mı?

 – Seninle mi konuşuyordum?

 Getirin onu. İçeri getirin. Hemen! Miriam! Gel ve otur. Şimdi sana çok garip gelecek şeyler soracağım. Dürüstçe cevap vermeni istiyorum. Musa’yı nasıl bilirsin?

 Nasıl olduğunu biliyorsun. Ve seni de nasıl bildiğimi. İkinizin de büyümenize yardım ettim.

– O halde onun ablası değilsin?

 – Elbette değilim.

– İbrani de değilsin.

– Değilim.

Lütfen kolunu masaya koy.

– Ramses  – Aptallık etme!

 – Seninle konuşmuyorum! Onunla konuşuyorum. Tüm kolunu masaya koy Meryem. Teşekkürler. Ramses. Daha fazla ileri gitme.

– Gidersem ne olur?

 – Daha fazla ileri gitme. Bundan kesin emin misin?

 Ya elini çek ya da hemen kullan. Belki de soruyu sen cevaplamak istersin?

 O halde devam ediyorum. Soruyu tekrar soracağım Miriam. Yine hayır diye cevaplarsan   olacaklar için özür dilerim. Onun ablası mısın?

 Hayır. Evet! Evet!

**

Onu öldürmek için sebebe ihtiyacın yok ama artık bir sebebin var.

– Bu ihanettir.

– O nasıl oluyor?

 – Az önce bunu bildiğini itiraf etti ya.

– İtiraf değildi! Kolunun kesilmesini istemedi düpedüz. Bunu gözlerinde gördüm. Bu hikayeye inanmıyor. Ben de inanmak istemiyorum! Sen inanmak istiyorsun çünkü bu ondan kurtulmak için bir fırsat. Zaten hep kurtulmak istemiştin. Sürgün edilsin demedim, ölsün dedim. Gittiği yerde bunun olacağından eminim. Khyan. Annemle konuşmama izin ver.

Emredersiniz efendim. Gel Miriam. Kendisi için bir hiçten daha fazlası olmayan hizmetçisini her erkek korumazdı. Bu aileden olmayan biri kesinlikle yapmazdı. Ben dahil. Ben de duymak istediğini söylemezdim. O da söylemezdi. Biz seni bu kadar çok seviyoruz işte.

“Biz” mi?

 – Bu doğru değil.

– Doğru. Seni nehre getirdiğimde bunu takıyordun. Bariz sebeplerden ötürü çıkarmıştım. Bu sensin. Annemiz ve senin arandaki bağ. Ablan hayatını kurtardı. Şimdi de sen onunkini. Moshe. Miriam. Üzgünüm efendim.

– Musa!

 – Musa! Çalınacak bir şeyim yok. Atım öldü. At için buraya gelmedik Moshe.

**

Tiran Boğazı Kızıl Deniz

Biraz daha yukarıya. Ne yapıyorsunuz?

 Durmayın, çalışmaya devam edin. Keçilerimiz için su getir. Hey sen. Sıranı bekle. Hayvanlarınızı yalaktan geri çekin. Tekrar sizindir.

– Nerelisin?

 – Buranın batısından.

– Nereye gidiyorsun?

 – Doğuya.

– Ne yaptın?

 – Ne demek istiyorsun?

 Suç falan mı işledin?

 Saygısızlık etmek istemem ama kızlarınız beni biraz yemek için davet etti. Sorguya çekileceğimi söylememişlerdi. Özür dilerim. Merak ettim sadece. Eğer istersen yemekten önce temizlenebilirsin. Her nereye gideceksen gitmeden önce istersen geceyi burada geçirebilirsin. Teşekkürler. Memfis’e hiç gitmemiş ve hiç gitmeyecek birine orayı tarif etsene. Uygar demek istemem çünkü gücendirmek istemiyorum ama uygar bir yer. Orada keçilerden ve koyunlardan fazlası var.

– Burada da onlardan fazlası var.

– Gerçekten mi?

 Nerede?

 Özür dilerim. Kabalık ettim. Kabalık ettim.

– Burada yaşıyorum diye cahil değilim.

– Bunu görebiliyorum. Sana tek bir şey söyleyebilirim. Burası geldiğim yer ile bura arasındaki uzak ara en güzel yer.

– Demek gidiyorsun?

 – Elbette. Benim gibi biri için burada bir şey yok. Ne zaman?

 Bugün mü?

 Bu anı zaman içerisinde hatırlayın. Bu yeminlerden sonra dünyaya şöyle diyeceksiniz. “Bu benim kocam.” “Bu benim karım.” – Ben Zipporah.

– Ben Musa.

– Seni kabul ediyorum Zipporah.

– Seni kabul ediyorum Musa. Senden başka kimse olmayacak. Sevmek seni tanımak. Güvenmek ise henüz bilmediğim. Saygı ile. Namusun ve inancın için. Bana olan daimi sevginde. Hayat topyekûn getirsin bize.

– Aşkımı vaat ederim.

– Aşkımı vaat ederim.

– Seni kim mutlu eder?

 – Sen edersin.

– Hayatındaki en önemli şey ne?

 – Sensin.

– Nerede olmayı tercih edersin?

 – Hiçbir yerde.

– Beni ne zaman terk edeceksin?

 – Asla. Devam edelim.

**

9 Yıl Sonra

“Kendine has” dedim. Lahitimi tartışmak istemiyorum aslında. Neden sürekli benimle tartışmak istediğini tartışmak istiyorum. Saygılarımla. Tahtı alırkenki ilk yapı emriniz olmalıydı. Tasavvur edebileceğiniz gibi büyük bir proje olacak. Görünüşe göre benim evim de öyle.

– Sarayla ilgili bir sorun mu var?

 – Daha bitmedi işte. Artık bitmesi uzun sürmez. Ben o sırada burada bedevi gibi yaşarken aylar önce de bunu demiştin. Bitirin şu işi. Daha hızlı! Yoksa birini mi öldürmek zorundayım?

 Bence fikrinizi açıkça belli ettiniz.

– İyi atış baba.

– Biraz daha yukarıya hedef al. Az kalsın oluyordu. Hiç en yukarısına çıktın mı?

 Hayır. Çıkmak ister misin?

 – Annem yasaklanmış olduğunu söylüyor.

– Kim tarafından?

 – Tanrımız tarafından.

– Tanrımız. Bizi dağları tırmanmaktan men mi ediyor?

 Bütün dağlardan değil. Sadece bundan. Tanrının dağı o.

– Kafasını karıştırıyorsun.

– Karıştırmayı denemiyorum. Oğlumuzun hiçbir şeye inanmadan büyümesi güzel mi?

 Kendine inanarak büyümesi kötü mü?

 – Bu benim inancım.

– Biliyorum.

– Ayrıca onun da.

– Anlıyorum.

– Büyüyünce kendi kararını verebilir.

– Evet.

– Tıpkı senin gibi. Şimdiden benim gibi zaten. Moshe.

Yardım et bana! Sanırım bacağım kırıldı. Bundan daha da fazlası. Ne dedin?

 Kimsin sen?

 Sen kimsin?

 – Ben bir çobanım.

– Generalsin sanıyordum. Bir generale ihtiyacım var.

– Neden?

 – Savaşmak için. Neden olacak?

 Kiminle?

 Ne için?

 Bence biliyorsun. Bence halkına neler oluyor gidip görmelisin artık. Sen gidip görene kadar huzura ermeyecek. Yoksa senin fikrine göre onlar senin halkın değil mi?

 Kimsin sen?

 Benim. Benim.

Başına darbe aldın. Gördüğün ya da sonradan gördüğünü sandığın bunun bir etkisiydi. Kafamı çarpmadan önce fırtına başlamıştı.

– Fırtına değildi.

– Geçti artık, iyisin.

– Fırtına da bir şeydi.

– Farklı bir şeydi.

– Ama çocuk sadece zihnindeydi.

– Nereden biliyorsun?

 – Nereden biliyorsun?

 – Çünkü tanrı çocuk değildir! Neye benziyor o halde?

 Tarif etsene onu. Benim gibi birine onu tarif et.

– Kulağa nasıl geliyor biliyor musun?

 – Evet. Sanrısal geliyor. Evet. Evet.

– Biraz daha dinlenmen gerek.

– Evet, evet. Sana bir şey söylemem gerek. Sana bir şey söylemem gerek. Sana tam olarak dürüst olmadım?

 – Hangi konuda?

 – Kim olduğum konusunda. Ne yaptığım ve kim olduğum konusunda. Ve nasıl hissettiğim.

– Benim için hissettiklerin mi?

 – Hayır. Hayır. O konuda dürüsttüm.

– Dinlen. Dinlen.

– Beni bırakma. Hayır. Hayır. Moshe. Gershom?

 – Ne yapıyorsun orada?

 – Hiç. Uyuyamıyorum.

– Benim için mi endişeleniyorsun?

 – Evet. Endişelenme. İyi olacağım.

– Ne bu?

 – Neye benziyor?

 İçeri gel. İçeri gel! Tüm onlarla ne yapacaksın?

 Seni tekrar göreceğimden emin olacağım. Onları yere bırakırsan beni sonsuza kadar görebilirsin. Bunun anlamı ne?

 Bir zamanlar tanıdığım biri. Sonsuza kadar sürmeyecek. Seni tekrar göreceğim. Bana inanıyor musun?

 Aferin sana. Asla insanların duymak istediklerini söyleme. Ama seni tekrar göreceğim. Bunu benim için saklar mısın?

 Gershom. Gershom

lütfen bana bak. Nasıl bir tanrı bir adama ailesini terk etmesini söyler?

 – Eğer sen anlıyorsan ben de anlarım.

– Anlamıyorum. Yani sorunu cevaplayamam. Bu, inanç anlamına geliyorsa inancımı seni elimde tutmak için takas ederim. Dokunma bana. Git. Git!

**

 – Bağışlayacak sütün var mı baba?

 – Evet. Nereden geldin?

 Denizden geliyorum. Dar ve tehlikeli bir yol. Teşekkürler baba.

**

Joshua. Seni hatırlıyorum. Hala acı hissetmiyor musun?

 Atlara göz kulak ol.

– Teşekkürler.

– Tekrar hoş geldin kardeşim. Aaron. Senin kardeşin. Ithamar. Ithamar, bu senin meşhur amcan Musa. Bir zamanlar Mısır prensiydi.

**

Ben iyiyim. Herkes iyi. Çok güzel uyuyorsun evladım   çünkü sevildiğini biliyorsun. Ben hiç böyle güzel uyumadım.

 Artık sana Yüce Ramses diye hitap etmem gerektiği söylendi.

– Musa. Hayattasın. Hayatta olduğuna sevindim.

– Gerçekten mi?

 Bu yüzden mi beni öldürmeleri için iki suikastçı gönderdin?

 – Annemdir.

– Onu suçlama.

– Evet. Senin ölmeni o istiyordu. Bulacağın yere kılıcın neden saklandı sanıyorsun?

 Musa. Buraya tahtını almak için gelmedim. Bunun, o çok endişe ettiğin kehanetle alakası yok. Başka bir şey var. Bana burada durumların   çok kötüye gittiği söylendi. Durumlar her zaman olduğundan daha iyi Musa.

– Hayır.

– Düzen var.

– Düzen mi?

 Kölelerin cesetleri gündüz gece yakılıyor artık. Kendi gözlerimle gördüm. Buna düzen mi diyorsun?

 – Köle onlar.

– Hayır değiller.

– Ne bekliyordun ki?

 Onlar Mısırlı, Mısırlılar gibi muamele görmeliler. Aynı haklara sahip olmalı, çalışmaları için para almalılar. Yoksa onları azat etmek zorundasın. Onlar Mısırlı değiller. Köle onlar Musa. Başka ne bekliyorsun ki?

 Birden bire bırakılsalar ne yapacaklarını bilmez şekilde kendilerini hayvanlar gibi bulurlar. Onlar hayvan deme sakın! Dinle. Yalnızca ekonomik bakış açısından bile   istediğin şey en küçük tabirle epey güç. Basit bir evet duymayı beklemiyordum. Ama basit bir hayır da duymak istemiyorum. Bana bunu mu söylüyorsun?

 Hayır mı diyorsun?

 Hayır demiyorum. Zaman diyorum. Zaman.

– İbranileri dinliyorsun.

– Dinlemiyorum. Kiminle konuşuyorsun?

 Tanrıyla. Tanrıyla.

Hangi tanrıyla?

**

 Teklifini cidden hesaba almıyorsunuzdur. Adamın biri boğazınıza hançer dayarsa bu bir teklif mi olur Bakan?

 – Olur mu?

 – Yanıldığımı kabul ediyorum.

Bu bir emir. Aklını kaybetmiş. Bir tanrı bulmuş. Kendi tanrısını. Bizimkilerden değil. Musa’nın  Musa’nın ölmesini istiyorum.

– Duydunuz mu beni?

 – Evet.

– Gidin o halde. Ayrıca. Ailesinin de.

**

Musa. Musa nerede?

 Musa?

 Musa nerede?

 Musa. Ailesi. Neredeler?

 Bu Musa değil. Bunlar da ailesi değil. Bunlar sorulan “Musa nerede?” basit sorusuna   “Bilmiyorum.” diye cevap veren bir adam, karısı ve çocuğu. Bu görüntüyü eve götürün bu gece   yarın bu zamanlar bu ailenin yerinde başka bir tanesinin olacağını   bilerek onu neden koruduğunuzu tartışın. Ertesi gün başka bir tane daha. Sonraki gün bir tane daha. Belki de sizin aileniz olur. Devam et.

**

– Savaşa katılmak istiyorum.

– İçeri geç. Dizini kullan Joshua. Güzel oldu. İki göz de açık! Oku yerleştir! Çek! Bırak! İleri. Oku Yerleştir. Çek. Bırak! Çek! Bırak! Çek! Bırak! Tekrar!

İki çeşit savaş vardır. İkisinde de sayı etkilidir. Sayıca çok üstünseniz düşmana kafadan saldırırsınız. Kalbini bıçaklarsınız! Daha az sayıdaysanız kenarlardan gelirsiniz. Kalbe pompalanan kanı kesersiniz.

– Ordu ikmal hatları.

– Hayır! Halkın ikmal hatları. Yiyecekleri, arazileri, refahları.

– Bununla ne kazanılır ki?

 – Her şey. Sadece Mısır halkı taleplerimizi ona kabul ettirebilir. Özgürlük için ona evet dedirtmek için halkı zorlamamız gerek.

– Evet mi?

 – Evet.

– Evet mi?

 – Evet. Benimle beraber! Hazır. Bir şey yapmayacak mısın?

 Öyle bir şey demedim.

– Nerelerdeydin?

 – Başarısızlığını izliyordum. Yıpratma harbi zaman alır. Bu hızda giderse yıllar sürecek. Bir nesil sürecek.

– Ben o kadar süre savaşmaya hazırlıklıyım.

– Ben değilim. İlerleme kaydediyoruz sanıyordum. Şimdi de sen sabırsız davranıyorsun. 400 yıllık kölelikten sonra hem de. Şu ana kadar burada oturup hiçbir şey yapmaya bir ben miyim?

 Askeri harekât hakkında bazı şeyler bilen benim. Yine de beni dinlemeyeceksen neden beni ailemden ayırdın?

 Ben ayırmadım?

 Sen ayrıldın.

– Bana ihtiyacın yok.

– Belki de yoktur.

– Ne yapayım peki?

 Hiçbir şey mi?

 – Şimdilik   izleyebilirsin.

**

Kutsal tanrıça Kebechet, bize hayat veren nehrimizin   arınması için acizane, senden ricada bulunuyorum.

– Ne kadar sürecek?

 – Uzun süre değil. Ama bundan daha uzun. Ramses. Ramses! Evet!

 – Yeter!

 – Bir şeyler yap! Altı üstü kurbağa. Geri çekil. Geri çekil. Kirli. Hayır, hayır. İçme sakın. Kirli.

Bildiğimiz gibi Nil Nehri belli miktarda kil taşır. Bu yıl her zamankinden de fazla. Akıntılarda sürükleniyor, nehir yataklarına yerleşiyorlar,   ve timsahların vahşi kavgaları sonucu tepiliyorlar. Bu tepmeler sadece suyun rengini önemli ölçüde değiştirmiyor ayrıca   balık ölümlerini de işaret ediyor. Ama bildiğimiz gibi kurbağalar   zorda kalırlarsa sudan çıkabilirler. Ki çıktılar. Fakat yine de kurbağaların suya ihtiyacı vardır   ve şehrimizin sokaklarında su bulamadıklarında  – Ne yaparlar?

 – Ölüler mi?

 – Ölürler! Sonra çürürler. Sonra da sivrisinekler, kurtçuklar ve sinekler ortaya çıkar. Ve sonra  Sonra ne olur?

 Sinekler de ölür.

– Konuş.

– İbranice. İbranice mi?

 Okusana.

Bu felaketler Tanrı’nın işidir.

Ve daha henüz bitmediler. Daha da kötü olacak.

İki tarafın da yararına anlaşmaya varmamız gerekli. Demek Tanrı’nın işi.

Alın size benim anlaşmam. Çalışma kotaları ikiye katlanacak ve tuğlalarınızı yapmak için   hasır almayacaksınız. Belki tanrınız bunu sizler için temin eder.

**

İlk başta etkilenmiştim. Artık değilim. Bu herkesi etkiliyor.

Kimi cezalandırıyorsun ki?

**

Neyi var?

 Hasta. Ne bu?

 – Sen mi yaptın bunu?

 – Ben yapmadım.

– Sen mi?

 – Hayır, hayır. Ne oldu ona?

 Tıpta büyük gelişme gösterdik. Yine de hala tam olarak anlayamadığımız birkaç tane gizli hastalık var. Hayvanlar da istisna değiller ve bazı tahminler var. Bu illetler en küçük canlılardan geçiyor olabilir.

– Tıpkı  – Sinek gibi. Son zamanlarda hiç nehirden çıktın mı?

 Kebechet’e ve altı tanrıya tekrar çağrıda bulundum.

**

Bu mudur yani?

 İşini bitirdin mi?

 Ben bitirdim. Yokluğunla bir şey mi demek istiyorsun?

 Bunun anlamı beni aşağılamak mı?

 Çünkü öyle olmayacak!

**

Evvelki raporlar 2 bin dönüm mahsulün kayıp olduğunu belirtiyor. İaşe zabiti, sivil ambarına ilave bölüştürme iadesi yapmamızı önerdi. Merhamet göstergesi olarak. Halkınız açlıktan ölüyor.

– Benim de ölmemi mi öneriyorsun?

 – Hayır. Halkın epey suyu var. Dayanırlar. Hedef al! Atış! Hedef al! Atış! Sen misin?

**

 Musa?

 Kardeşim?

 Pazarlık yapmaya mı geldin?

 Çünkü sana bir teklifte bulunmaya hazırım. Bir şey daha olursa   sana kendi vebamı getireceğim. Gördüğün gibi her İbrani çocuk, henüz yürümeyenler   asla yürüyemeyecekler. Çünkü onları Nil’de boğacağım. Tıpkı senin boğulmuş olman gerektiği gibi. Buna senin sebep olmadığını mı söylüyorsun?

 Tanrın mı sebep oldu?

 Tanrı benim! Tanrı benim! Öldürme konusunda kim daha etkiliymiş görelim. Sen mi?

 Bu Tanrı mı?

 Yoksa ben mi?

**

– Gelmen iyi oldu.

– İstediğini verecek mi?

 Henüz değil. Ama halkı ona sırtını dönüyor.

– Peki ya ordusu?

 – Onlar da dönecek.

– Katılmıyorum.

– Daha kötü bir şey daha olmalı.

– Ben de buna katılmıyorum.

– Bundan daha kötüsü  – Ne olur?

 Ne söyleyecektin?

 Acımasız mı?

 İnsanlık dışı mı?

 Beraber büyüdüğüm insanları bu kadar acı çekerken görmek kolay değil. Peki ya beraber büyümediğin insanlar?

 Onlar için ne gibi bir fikrin vardı?

 Hala onları senin olarak görmüyorsun değil mi?

 Ramses’in arkasında bir ordu olduğu sürece bir şey değişmeyecek. Bundan daha ötesi intikam olur! İntikam mı?

 400 yıllık gaddar zapt etmeden sonra mı?

 Firavunlar kendilerini yaşayan tanrılar sanıyorlar, et ve kemikten fazlası değiller. Onları dizlerinin üzerlerinde “dursun” diye yalvarırken görmek istiyorum! Bir elçi ile konuşmaktan yoruldum!

General! Ramses’in son tehdidini duydum. Dur sana bundan sonra ne olacağını söyleyeyim. Hayır, olmaz. Bunu yapamazsın. Bunun bir parçası olmak istemiyorum!

**

 – Dur! Bekle!

 – Musa?

 Bırakın.

– Khyan.

– Musa.

– Seni öldürebilirdim.

– Sanmıyorum. Bizzat kendin yapmadığın sürece elbette. Askerlerin içeri girmeme izin verdi.

– Artık pazarlık yapmayacağım.

– Pazarlık için burada değilim. Benim kontrolüm dışında bir şeyin olacağını söylemeye geldim. Binlerce sivili etkileyecek bir şey olacak. Senden istediğim şeyi kabul edip gün batımına kadar halka duyurmadığın   sürece seni de kişisel olarak etkileyecek bir şey. Bana arkanı dönme sakın Ramses! Bunun senin ve benimle alakası yok. Bunun çok daha ötesinde. Bu Mısır’ın hayatta kalmasıyla ilgili. Anlıyor musun?

 Gün batımı. Bundan sonrası çok geç olacak.

– Ne için çok geç?

 – Çocuğunu koru.

– Bu gece çocuğunu koru.

– Çocuğumu mu?

 Bu bir tehdit mi?

 Bu bir tehdit mi Musa! Musa!

**

Herkese bu gece bir kuzu kesmelerini, kuzunun kanıyla   kapılarını ve kapı sövelerini işaretlemelerini söyleyin.

– Neden?

 – Yanılıyorsam kuzulara yazık olur. Haklıysam onları sonsuza kadar kutsayacağız.

**

Bennu?

 Bennu?

 Hayır! Ramses?

**

 Ramses. Ramses.

Olamaz! Zechariah?

 Zechariah?

**

 Diz çökün!

 – Defol!

 – Katil! Çocuk katili! Çocukları dün gece öldü. Benimki de. Bu mu senin tanrın?

 Çocuk katili mi?

 Ne tür bir bağnaz böyle bir tanrıya tapar?

 Dün gece hiçbir İbrani çocuk ölmedi.

Defol. Git. Hepiniz! Gidin!

İstediğiniz buysa Canaan’a gidin. Hayaliniz olan vatanınıza geri dönün. Ama gidin!

Sen nasıl emredersen.

**

Benim geldiğim yol bu. Buradan Kızıl Deniz’e doğru güneye gideceğiz. Boğazlar burada. Alçalma hareketinde yürüyerek karşıya geçebiliriz. Neden böyle güzel uyuyorsun biliyor musun evladım?

 Çünkü sevildiğini biliyorsun. Saygısızlık olmasın ama eğer 400 bin köleyi yeniden ele geçireceksek   üç bölükten daha fazlasına ihtiyacımız olabilir. Kimseyi yeniden ele geçirmeyeceğiz. İleri! Dinlenmeliyiz. Olmaz. Denizi geçene kadar güvende değiliz. Moshe! Ramses. 4 bin adam. Bin tane de atlı araba.

– Ne kadar gerimizdeler?

 – 4 gün. Atları dinlendirmezlerse daha az.

Ramses! Ramses! Adamları ve atları dinlendirmeliyiz.

Boğazlar bu tarafta. En uzun, en kolay yol batı yakasının aşağısında. Ya da dağlara doğru gideriz. Dağlara mı?

 Neden?

 Neden bu yolu takip etmiyoruz?

 Edebiliriz ama Ramses de edebilir. Dağ geçitleri tehlikeli. Ama Ramses’in atlıları için çok dar. Takip edemez. Bu bize zaman kazandırır. Tanrı sana ne diyor?

 – Dağları.

– Başarabilir miyiz?

 İleri!

**

Buradan sonra hangi yol?

 Burada bekleyin.

Yardımına ihtiyacımız var. Nerede olduğumu bilmiyorum. Yardım etmeyecek misin?

 Yardım etmeyeceksin.

Bu taraftan! Yürüyün!

Bu taraftan!

 – Emin misin?

 – Oldukça eminim. Teçhizatlarımız ve atlılarımızla oradan geçebileceğimize emin misin yani?

 Onlar geçebileceklerini düşünmemişler. Onlar ne bilir ki?

 Daha önce buraya hiç gelmediler. Musa gelmiş olabilir.

**

– Deniz kabarma mı alçalma mı hareketi?

 – Önemi yok.

– Burası boğazlar değil değil mi?

 – Değil.

– Nerede olduğumuzu biliyor musun bari?

 – Evet! Önümüzde denizin, arkamızda bir ordunun bulunduğu dünya üzerinde bir noktadayız. Şimdi ne olacak?

 Ordu olsun ya da olmasın dinlenmemiz gerek.

**

Hepsini yanılttım. Ailemi terk ettim. Seni başarısızlığa uğrattım. Olduğumu sandığım kişi değilim.

**

Sorun ne?

 Akıntı. Çok güçlü. Buradan karşıya geçmemiz gerek. Hemen şimdi geçmeliyiz! Buradan geçeceğiz. Buradan geçeceğiz! Hazırlıklarınızı yapın! Buradan geçeceğiz. Git söyle onlara! Git hadi! Emirlerin Mısırlı kırbacının kamçısı gibi.

– Artık köle değiliz.

– Hal böyleyken özgür de değilsiniz. Canaan fikrini kayıp etmişsiniz. Atalarınızın topraklarının. Güveninizle beni onurlandırdınız. Ben de şimdi sizi inancımla onurlandıracağım. Beni takip edin ve özgür olun! Burada kalırsanız perişan olacaksınız. Korkmayın! Tanrı bizimle!

 – Gidin ve hazırlanın!

 – Gidin! Tanrı bizimle! Yayın bu kelamı! Buradan geçiyoruz! Olabildiğince çabuk eşyalarınızı toplayın ve gruplara ayrılın. Çabuk olun!

**

 Hadi! Hazır olun! Sağa doğru, sağa doğru! Sıkı dur! Devam edin! Korkacak bir şey yok! Endişe etmeyin! Güvende olacaksınız! Sağa doğru devam et! Sağa doğru devam et! Ramses! Dur! Dur! Dur! Gidin. Sürmeye devam edin! İleri! Orada.

 Joshua! Aaron! (Harun)

 Kaçın!

 – Herkes kaçsın! Yürüyün!

 – Kıyıya koşun! Moshe. Gitmek zorundayız! Ramses! Ramses!

 – Sür!

 – Ramses dur! Hepiniz! Geri dönün!

 – Geri dönün!

 – Khyan! Gidin siz.

– Kardeşim  – Hemen gidin. Bu bir emirdir! Gel hadi!

Asla başaramayacaksın! Yürü! Daha hızlı! Sadece ben varım burada. Otur.

– Ailem buradan uzakta değil.

– Ailen mi?

 Diğer ailem. Karım ve oğlum. Düşünüyordum da belki onları ikna edebilirim. Bize katılmaya ikna edebilirim. Ama muhtemelen bu akıllıca olmaz. Elbette onlar da gelmeli. Gidecek daha çok yolumuz var. Pek çok şey olabilir. Ve sonra. Oraya ulaşacağız, oraya ulaşırsak. Canaan’a yerleşmemize izin vereceklerini sanmıyor musun?

 Bizi istilacı olarak görecekler. Başka seçenekleri olmayacak. Biz de her kavim kadar büyüğüz. Bir ulus kavmi kadar büyük olmamız beni daha çok endişelendiriyor.

– Neden?

 – Bu kadar çok insan var. Sormak zorunda mısın?

 – Ama hepimizin amacı aynı.

– Şimdilik. Kaçmayı bıraktığımızda ne olacak?

 Yüce   Ramses. Teşekkürler. Gershom. Söylediğin şeyi yaptın mı?

 Ne söylemiştim?

 İnancını beni elimde tutmak için takas edeceğini. Hayır. Güzel. İnancına her zamankinden daha çok ihtiyacın olabilir. Kim bunlar?

 Halkım. Seni kim mutlu eder?

 Sen edersin. Hayatındaki en önemli şey ne?

 – Sensin.

– Sensin. Seni ne zaman terk edeceğim?

 Asla. Devam edebilir miyim?

 Et. Sence bu ne?

 Hemfikir olmasaydım yapmazdım. Doğru. Öyle olduğunu fark ettim. Her zaman benimle aynı fikirde olmuyorsun. Sen de öyle. Ben de fark ettim. Gene buradayız, hala konuşuyoruz. Ama uzun süreliğine değil. Bir lider sendeleyebilir. Ama kaya dayanacaktır. Bu kurallar senin yerine onlara rehberlik edecek. Hemfikir değilsen çekici yere bırakmalısın.

 

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

....

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.