HZ. MEVLÂNÂ CELÂLEDDÎN-İ RÛMÎ (Kuddise sırruhu’s-sâmî)

 

En son gününde, bir buçuk aydan beri gece uykularını rahatla geçirmediğinden, vücutça ve ruhça yıprandığını gördüğü pek sevgili oğlu Sultan Veled’e : “Behaeddin bu gün kendimi biraz daha iyi hissediyorum, git yat!”[Mecâlisi Seb’a mukaddimesi, sahife 95.] dedi. Sultan Veled müteessir bir halde kapıdan çıkarken şu son gazelini söylüyor ve Hüsamüddin Çelebi ağlayarak kayd ediyordu : [V. İZBUDAK. Muhtasar Menâkib, 84 ve FERİDUN NAFİZ UZLUK : Mecâlisi Seb’a mukaddimesi, sahife 95 :].

“Git, başını yastığa koy !

Beni, geceleri rahatsız olan bu biçareyi yalnız başına bırak.

Biz geceleri sabahlara kadar inleyen, çırpınan sevda dalgasıyız.”

 

“Dün gece rüyamda aşk mahallesinde bir ihtiyar gördüm.

Başıyla bana işaret etti: Bizim tarafa gel ! dedi “

[Mecâlisi Seb’a, S. 95. Doktor FERİDUN NAFİZ: “bu beyitle Mevlâna Şems’in öldüğüne inanmaktadır” diyor.].

“Gerçi bu yolda ejderha varsa da, o zümrüdün parlaklığı ile ejderhayı koğ!”

Sh:39

**

“Ey dil ile söylenen söz !

Ne zaman senden müstağni olacağım ?

Ya Rabbi !

 Ecel bana gelmeden evvel varlık delili olan ilim ve amelden kurtar.

Bilhassa, halkın diline düşen mantık ilminden beni fariğ et!”

[Türk Tefekkür Tarihi II. sahife 201-202]

HZ. MEVLÂNÂ (Kuddise sırruhu’s-sâmî) ESERLERİNDEN PARÇALAR

ŞİİRLERİNDEN

a ) GAZELLERİNDEN

 

I

Ölü idim, dirildim. Göz yaşı idim, tebessüm oldum. Aşk devleti geldi ve ben baki olan devlete eriştim.

Bende arslanların cesurluğu var. Ben parlayan zühre yıldızıyım. Bana :“Eski aşkını anlatma!” dedi ve ben: “Peki, anlatmam !” dedim ve sakin kaldım.

Bana : “Divane değilsin; bu eve lâyık değilsin !” dedi. Ben de gittim, divane oldum ve zincirlere vuruldum.

Bana: “Sarhoş değilsin, git; işe yaramazsın!” dedi, ben de gittim, sarhoş oldum ve tarabla doldum.

Bana: “Sen ölü değilsin, kana boyanmamışsın !” dedi. Ve ben o zaman onun önüne düşerek öldüm.

Bana: “Sen mumsun, ve bu toplulukların kıblesisin!” dedi.

Ben ne mumum, ne topluluğum. Ben dağılmış bir dumanım!

II

Gel… gel!… Sen (sema’) ın canının canısın. Sen (sema’) bağçesinin rakseden servisisin!

Yüz bin yıldız seninle gönlünü aydınlatır. Gel… Sen (sema’) göğündeki aysın.

Sema’a girdiğin zaman iki cihanın da dışındasın. Sema’ iki cihandan dışarıdadır.

Zerrenin kenarı güneşin nûri ile doldu. Sesi, figanı olmayan sema’ ile her şey raksediyor.

Gel!… Tebrizli ŞEMS aşkın suretidir. Semam dudakları ve ağzı onun aşkından kalmıştır.

III

Ben heykeltıraş ve ressamım, Her an bir put yaparım ve bütün o putları senin Önünden geçiririm. Yüzlerce resim yapıp onlara can veririm; fakat senin, nakşını görünce onları ateşe yakarım. 

Sen ya humarı olanların sakisi, yahud ayıkların düşmanısın, yahud da her yaptığım evi viran edensin !

Bu su ve kilden yapılmış evde gönül sensiz harabdır. Sevgilim! Ya o eve gir, yahud o evi temelinden uçurayım.

IV

Karanlık suyun dibinden güneş doğuyor. Zerre zerre “lâ-ilâhe-illa’Llâh” ı dinle.

Ona zerre nasıl denilebilir ki, ruhun güneşi gibidir ve güneşten süslü elbiseler ve külâblar giyer.

Gönül ayı, insan şeklinde su ve kilden çıktı ve Yusuf gibi güzel yüzlerce güneş kuyuya döndüler.

Başını topraktan kaldır ki, sen bir karıncadan aşağı değilsin. Karıncalara çöllerin ve harman yerlerinin haberini götür.

V

Bana bir koku geliyor. İhtimal ki, vefakâr sevgilim benim yadımla şarab içmektedir. Canım ye gönlüm onun konak yeridir. Acaba beni ne zaman gönlünden geçirdi ki, hasta kalbim her an deva buluyor ?

Benim sevdama lâyık nâra ve feryad nerede ? Benim nârlarıma benzeyen güneş ve ay nerede ?

Onun damından bak; onun müjdesi her lâhza gönlümün penceresinden, ateş yutan rûhuma doluyor.

Bu gece, uyanık olan devletim, gönlü uyanık olanlara Bu sözlerimle sırlarımın birer sembolünü söylüyor.

Visalinden nasıl bahsedeyim, güzelliğini nasıl anlatayım ? O tûtîler benim bu sözlerimin tuzağından kaçıyor.

Uyku uyumayan o fil geceliğin acaba Hindistanı mı gördü?

Leylâ benim Mecnuna benzeyen canımı istemeye geldi.

Sen benim gönlümden sabrı aldın. Beni mest ye harab ettin. Nerede benim ilmim, nerede benim hilmim, nerede benim aklım ve zekâm ?.

Yalnız bu gece mi?.. Asırlar bu ateşi görmemiştir. Ben utancımdan eridim, su kesildim, fakat, hâlâ âteşim sükûnet bulmadı.

VI

Ölünüz… ölünüz… Bu aşkta ölünüz.

Bu aşkta ölürseniz hakikî rûha malik olursunuz .

Ölünüz… ölünüz… Bu ölümden korkmayınız.

Bu topraklardan kurtulup göklere yükseliniz.

Ölünüz… ölünüz… Bu nefisden ayrılınız.

Bu nefis bir bağdır ve siz onun esirisiniz.

ölünüz… ölünüz… Bu bulutdan kurtulunuz.

Bu buluttan kurtulunca parlak ayı görürsünüz.

Susunuz… susunuz… Susmak ölüm zamanına işarettir.

Sustuğunuz halde feryad ediniz ki, hakikî yaşamak budur.

VII

İçinde çalgılar çalınan bu ev nasıl bir evdir; efendiden sor. O ev eğer Kâbe ise bu put sureti nedir, eğer âteşperest rahiblerinin mabedi ise bu nûr ne oluyor !

Bu eve yol bulan herkes yeryüzünün sultanı ve zamanın Süleymanıdır. Orası kıyamet günü gibidir ki, kimsenin kimseden haberi yoktur. Zevkinden kimse filân veya falan olduğunu tanımaz.

Bu ev can evidir ve canın yeridir. Orada ne alt vardır, ne üst, ne de altı cihet!

VIII

Ey âşıklar, ay âşıklar! Âlemden göç etmek zamanı geldi. Gökden can kulağıma göç davulunun sesi geliyor.

Deveci kalktı. Katarlar hazırlandı. Bizimle helâllaşmak istiyor, ey kervan ahalisi, hâlâ nasıl uyuyorsunuz

Önden, arkadan gelen bu sesler göç davulunun ve çanların sesidir. Canın nefes aldığı her lâhzada yersiz olan yere baş koyuyor.

Bu başlan iğrilmiş mumlar, bu kırmızı perdelerden acaib bir halk dışarı çıkıyor ve gayb âlemi beliriyor.

Sana zamanın ağır uykusu çökmüş. Bu tez geçen ömre yazık. Bu ağır uykudan sakın.

Gönlüm! Sevgiliye doğru git; ey dost, dostu karşıla, ey bekçi uyan, bekçiler uyumamalıdır.

Sen bir kil parçası idin, gönül oldun. Cahildin, akıllı oldun.

Seni oradan oraya çekip götüren nerede ?

IX

Otuz sene, ne yaş, ne kuru bir şey olmayan bir adada peşinden deli gibi koşup dolaştım.

Varlığının her şeyi olduğundan gafildim. Aklım iman ve küfür mefhumlarile meşguldü.

Gönlüm ! Sen iki cihandan dışarıda olan cihanın hepsisin. Ey her şeyden münezzeh olduğu halde her şey senden ibaret olan !

X

Aşk, fazilette, ilimde, defterde, kâğıtlarda değildir. Orada halkın dedikodusu olan yol, âşıkların… yolu değildir.

Aşkın dalı ezelde, kökü ebeddedir ve bu ağacın dayandığı ne arş, ne toprak vardır, hattâ ne de göğdesi!

XI

Nesim gibi sabahların zevkini süren kalbim görülmemiş zevkleri görmekle mestoldu.

Bazen hayret denizinde, bazen dağ eteğinde kemer bağlayıp o dağda kehribar buldu.

Gözün ve gönlün ötesinde yüz pencere açıldı; zaman ve zeminin dışına gitti ve ve yüzlerce süha yıldızı gördü.

İsteyen ve istenilenin sıfatlarını ayrı gören: (tevhid) ilminde ne isteyen ve ne de istenmiş olur.

“Cübbemin altında Allah’tan başkası yoktur.”, sözündeki mecazı anlayan o cübbeyi bin def’a süslü bir kaftan gibi gördü.

İki âlem onun karşısında horozun önündeki dane gibidir, İşte Hakkı görenin temiz nazarı böyle olur.

XII   

Ey müslümanlar! Ne yapayım ki, ben kendimi bilmiyorum. Ben ne Hristiyan, ne Yahudi, ne ateşperest, ne Müslümanım.

Ne şarklı, ne garbli, ne ulvi, ne süfliyim; ne tabıatin rükünlerindenim, ne dönen feleklerden ! Ne topraktan, ne sudanım; ne rüzgârdan, ne ârştan, ne ferşten, ne güneştenim; ne de hiç bir madene aidim.

Ne Hinddenim, ne Çinden!… Ne BulgarIm, ne Sakson. Ne Irak meMleketindenim, ne Horasan toprağından !

Benim nişanım ihsansızlık, mekânım mekânsızIıktır.

Ne göğdem var, ne canım… Bununla beraber bir olanı görüyor, biri arıyor, biri biliyor, biri çağırıyorum.

İlk ve son odur. Zahir ve batın odur. Ondan başka hiç kimseyi görmüyorum. Aşk kadehile sarhoş oldum, iki cihan da elimden gitti, rindlik ve kallâşlıktan başka servetim yok.

Ömrümde bir gün sensiz geçecek olursa o vakit ve saat için ömrümden de vazgeçerim.

Tebrizli ŞEMS!… Bu âlemde öyle mestoldum ki, mestlik ve sarhoşluktan başka bir şey bilmez oldum.

 

XIII

Bizim çölümüzün ucu bucağı yoktur. Bizim gönlümüzün ve canımızın kararı yoktur. Cihan, cihanın içinde suret nakşına, tutulmuştur. Bu nakışlardan bizimkisi hangisidir acaba ?             

Yolda göğdesiz kafaların meydanımıza doğru yuvarlandığını görürsün. Onlara sor; onlara sor sırlarımızı ve onlardan bizim gizli hâllerimizi öğren!

Ne olurdu bizim kuşlarımızın dillerinden anlayan bir kulağın olaydı. Ne olurdu umulanımızın elmaslar yağdıran bir dalgasını göreydin!

Ne söyleyeyim?… Ne bileyim ki, bu destan bizim imkânımızın haddinden dışarıdadır. Felekte ve cennette ne yerler ve ne saraylar vardır ki, bizim seyrânımız için vuslatın gül bağçesi olurlar.

XIV

Biz yukarıdan geldik, yukarıya gideriz. Biz denizden geldik, denize gideriz. Biz oradan, buradan değiliz. Biz yersiz yerdeniz ve yersiz yere gideriz.

Ruh tufanında biz Nuh’un gemisiyiz; şüphesiz elsiz, ayaksız gideriz.

XV

Gün yüzün belirince âlemlerdeki zerreler de görünür oldular.

Yanaklarının güneşi gölge verince o gölgeden eşya peyda oldu,

Zerre güneşte mevcud olduğu gibi, zerrede de güneş göründü.

Hakikatlerin şekayiki açıldı ve binlerce yüksek serviler gösterdi. O engin deniz dalga ve o dalga da deniz oldu.

Her cüz’ küllün ayni oldu ve cüz’ler baştan başa küll oldular.

XVI

Neredesiniz, neredesiniz, ey hacca giden insanlar! Geliniz, geliniz… Sevgili buradadır .

Eğer sureti olmayan sevgilinin suretini görecek olursanız, efendinin de, kölenin de, kıblenin de sizin kendiniz olduğunuzu anlarsınız.

Bu yoldan o eve binlerce defa gidiyorsunuz; Bir kerre de bu evden onun damına çıkınız.

O çöle erişince ehram bağlayınız ve namus [şöhret] hırkasından tamamile kurtulunuz.

 ABDÜRRAHMAN CÂMÎ, bu mealde en güzel nihailerinden birini söylemiştir.

“Eğer gönlünden gülü geçirecek olursan gül olursun; kararsız bülbülü isteyecek olursan bülbül olursun. Sen bir cüzü’sün ve Hakk külldür. Eğer bir gün de küllü düşünecek olursan sen de küll olursun.”

O canların Kâbesini görmek kastediyorsanız o aynanın yüzüne sır vurunuz.

Esrar perdesindeki nikabı çözünüz ve kendinizin ne kral, ne dilenci olmadığınızı biliniz.

XVIII

Ey Hakkı arayanlar!… Onu aramaya ne hacet, aradığınız sizsiniz! . Evde oturmuş kapılara bakıyorsunuz ; fakat ev sizsiniz ve evde oturan da Hakk’tır.

Zat ve sıfatlar sizsiniz. Bazen arş, bazen ferş olan hep sizsiniz.

Siz harfsiniz, harflersiniz; lâkırdısınız, kitabsınız ; Cebrail ve peygamberler hep sizlersiniz.

XVIII

Ey hoş sadalı ney ! Sen gönlümü alansın .

Sen sıcak demler üflediğin gibi soğuk demler de üflüyorsun. Şüphesiz senin için bağlardan halidir. Karışık gönülleri ve canları sen boşaltır, teskin edersin.

Senin ressamın, yaptığı resminin içinde nakşolmakla beraber sen, herkese sevgilisinin biçiminde resimler yaparsın.

Ey külî hakikatlerinin sureti! Sen perde de olsan yine neyin içinden şeker gibi çık, görün !

Neyden ateş düştü ve âlemi duman bürüdü. Aşkın nidasını çıkarmakta ateş vardır. Deminde her halde Tebrizden gelen bir koku olmalı ki, güzelliğinle bir çok gönülleri kazanıyorsun.

XIX

Bu şeklimle ben kime benziyorum acaba ? Bir lâhzada peri şeklinde, başka bir anda efsuncu kıyafetinde görünüyorum .

İştiyak ateşinde hem mum, hem her şey oluyorum ; hem, duman, hem ışık, hem dağılmış olan her şey oluyorum.

Süleymanın aşkında kuşlarla arkadaşlık ediyor, hem perilere vurgun, hem perileri çıkartan efsuncu oluyorum.

Bu vak’a karşısında ürküntü içindeyim. Hem aklım başımda yok, hem söz söyliyorum; hem de söylemekte iken aynı zamanda susmakta bulunuyorum ve susanların levhası oluyorum.

Ben acaba keklik ve şahin değil de nasıl bir kuşum ? Ne güzel ne çirkinim; ne oyum, ne buyum.

Q renge boyanarak renksiz oldum ve o saç kıvrımına aşıldım; o mumun pervanesi oldum. Ya Rabbi ne kadar perişanım !

Hem kanım, hem arslanım; hem çocuğum, hem ihtiyar. Hem köle, hem bey; hem oyum, hem bu.

Hem şeker saçan ŞEMS, hem Tebriz memleketiyim. Hem saki, hem mestim. Hem tanılıp bilnen, hem de gizlenenim.

XX

O kurnaz put her lâhza başka bir şekille geldi,, gönül alıp gayboldu .Sevgili her an başka bir elbise ile geldi. Kâh ihtiyar, kâh genç oldu.

Kâh NUH olup cihanı duaya boğdu ve kendisi gemisiyle çekilip gitti.

Kâh İBRAHİM HALİL olup ateşin ortasına atıldı ve ateş onun için gülistan oldu.

Âlemi aydınlatan YUSÜF olup Mısıra gömlek ısmarladı ve YAKUB’un gözüne nûr gibi inip gözünü meydana çıkardı.

Bir zaman bu yeryüzünde gezmeye çıkıp İSÂ oldu ve dönen dünyaya geldi; Hakkı teşbihe başladı. Her devirde gelip gittiğini gördüğün odur. Nihayet Arab kıyafetinde de gelip cihanın Darâsı oldu.

Mensuh nedir, tenasüh ne oluyor! Hakikatte o güzel, kılınç oldu ve ALİ’nin eline düştü ve zamanın katili oldu.

Hayır, hayır. O, yaşayan insan suretinde “ben Allahım!” diyendi. O, darağacına çekilen MANSUR değildir. Cahil bununla şübheye düştü.

RÛMΠ küfür sözü söylemedi ve söylemez.. Onu inkârdadır sanmayınız.

Celâlüddin Rûmî, yani kendisidir. Bu şekilde,, şiirlerinde Rûmî tahallüs etmesi .pek nadirdir. Bu tarzdaki şiirlere mistik edebiyatda şatlı derler ; bazen büsbütün mücerred mefhumlar söylenir ve ekseriya. halk arasında küfrâmız görüneceği iğin tehlikeli addedilir. Bektaşi şairleri arasında şath yazanlara pek çok tesadüf edilir. Ekseriya gulâtı mutasavvıfe, yani mistiklerin azgınları arasında câri olduğu gibi, bazen meçhul kimseler tarafından uydurularak tanınmış zatlara nisbet edildiği de çok vâkidir. Kendisinin evvelce Aşilin kalkanı olduğunu iddia eden PYTHAGORAS’ın sözlerine çok benzeyen Alinin kılıncı olmak keyfiyeti ve Rûmî mahlası bu şiirin kendisine aidiyetinde beni biraz düşündürüyor. Mevlâna her vesile ile ve sarih bir surette tenasühün aleyhinde bulunmuştur.

XXI

Bu yolda gidenlere mahrem oldum. Mukaddes yerde oturanlarla oturdum ,

Altı cihetin dışında bir gök gördüm ve hemen toprak olup o göğün altına yayıldım.

Her nefeste Azrail benimle idi. Fakat, ben bundan zerre kadar müteessir değildim. Yüz yüze ölümle cenkleşdim ve nihayet ölüm bayramile neş’elendim.

Aşkın damarlarında kuruyan kan oldum. Âşıkların gözlerinde şebnem oldum. Bazen İSA gibi bütün lisan kesildim; bazen MERYEM gibi susan bir gönül oldum. Bana inanırsan ISA ve MERYEM hakkında anlatılan bütün şeyler ben oldum.

Her nekadar cenk gibi belim bükülmüş olsa da yine sen lem-yezel nayinin sesini benden işit!

XXII

Beni ezelden yarattığın zaman aşkım kemalde idi , Ne zemin, ne de dünya varken sen benim duamı işittin. Ne güneş vardı, ne ay. Ne baş vardı, ne de onun külâhı!… Beni aşkın için seçmiş olduklarının içinden seçtin!

XXIII

Akşam namazı vakti herkes çerağ uyandırıp sofra kurunca  ben sevgilimin hayalde baş başa kalırım ve gamile inler ah ederim. Göz yaşlarımla abdest aldığım için namazım böyle ateşin oluyor. Ezan sesi gelince içimdeki mescidin kapısı yanar. Kıblemin yüzü nerededir ki benim namazım böyle kazaya kalıyor ? Evet, kaza beni ve seni daima imtihan etmektedir.

Sen söyle, acaba sarhoşların namazı doğru olabilir mi ki, onlar ne zamanı bilirler, ne mekânı ! “Kıldığım acaba ikinci rek’at mıdır, yoksa dördüncü rek’at mı; söylemeğe kudretim olmadığı halde acaba ben ne sûre okudum ?” diye düşünür.

Hakkın kapışım nasıl çalayım ki, ne elim var ne gönlüm. Ey Allah ! Madem ki, gönlümü ve elimi sen aldın, bana aman ver.

Namaz kılarken Vallahi rükûum tamam oldu mu, acaba imam falanca mıdır haberim yok.

XXIV

Herkes uyudu. Yalnız gönlünü kaptıran beni uyku tutmadı. Gözüm bütün gece göklerde yıldız sayıp durdu.

Uykum gözümden öyle kaçtı ki, hiç bir zaman, gelmeyecek.

Uykum ayrılığın zehrini içti ve öldü !

XXV

Ben ölüp de tabutumu geçirdikleri zaman benim bu cihanın derdile uğraştığımı zannetme.

Cenazemi görünce: “Ayrılık! Ayrılık!” diye ağlama. Benim visal ve mülâkatım o zamandır.

Beni mezara bırakınca : “Veda’! Veda’!…” deme ; çünkü mezar cennetteki cemiyetlerin perdesidir.

Buradan gidişi gördüğün gibi tekrar gelişi de düşün. Güneş ve ay gurub etmekle eksilmezler ki…

Hangi dane vardır ki, toprağa ekilmiş de çıkmamıştır. Niçin insan danesi için şübheye düşüyorsun ?

Burada ağzını kapadınsa orada aç… Yersiz olan yerin boşluğunda senin hay ve huyun yükselmektedir.

XXVI

Kimdir bu, kimdir bu ?… Bu kadar süslü ve sevimli olan kimdir bu ?          ,

Sarhoş ve koltuğunda, nalınları evimize gelen” kimdir bu?

Ev ona hayran kaldı. Endişe şaşırdı. Önünde elsiz ayaksız yüzlerce akıl ve can var.

Dudakları lâ’l gibi kızıl olan, hile ile, elinde bir kepçe ateş istemeye geldi. Sevgili acaba kimi yakacak ki ?…

Ey âteşin madeni, gel! Bizden neye ateş istiyorsun? Vallahi senin birdenbire buraya gelmen bir kurnazlık ve hile eseridir.

Ey Yûsuf! Kuyunun üstünden senin aksin suya düştü ve o kuyunun suyu senin şevkinle coşup yukarı çıktı.

Sen şad oldun, şad ! Sihirbaz ve üstad oldun. Anka’nın önüne çıkan Süleyman Peygamberin hüdhüdü gibisin ,

XXVII

Gece yarısı haykırdım: “Gönül evinde kim var ?” diye .

“Benim, dedi; ay ve güneşi utandıran yüzümle benim!… Niçin bu gönül evi nakışlarla doludur?”

“Ey gül gibi güzel yüzlü, onlar senin akislerindir!” dedim.

“Ya bu, öteki kanlı nakış kimindir ?” diye sordu. “O benim, ayağı çukurda hasta kalbimin nakşıdır !” dedim.

XXVIII

Sevgilinin elçisi olan bahar neş’e içinde geldi .

Biz mestiz, âşıkız, humardayız ve kararsızız…

Bağa doğru çık, gözümün nûru! Çemen güzellerini intizarda bırakma! Gayb âleminden çemenlere garib şeyler iniyor.

Gül senin ayak basman için gülistana gelmiştir. Yüzüne baktığı için diken bile güzel görünüyor.

Ey servi! Susam çiçeği dere kenarında sesini anlatmak için baştan başa dil kesilmiş.

Gönce düğümlenmiş. Düğümleri açan lutfunla açılıp dökülecek…

Ölü tohum canlanıyor : Toprağın sakladığı sır şimdi aşikâr oldu.

Meyvesi olan dal sevincinden sallanıyor ve kök, böyle bir şeyi olmadığı için utancından yerin dibine giriyor. Güzel ve bahtiyar dallar ağaçlarda canlanıyorlar. .

XXIX

Sarhoşluk, âşıklık ve gençlik gibi bahar da gelip onlarla beraber oldu ,

Suretleri olmadığı halde hoş bir şekilde resmedildiler. Resmolan hayallere bak!

Gözlerin dehlizlerinden gönüller başka gönüllere koşarlar; suretler gözlerden içeri girerek hakikat olurlar.

Sırlar aşikâr oldu  ve bağın içinde kıyamet koptu. Bütün gönüller içerlerindeki o Çin dilberlerini gösterdiler.

Gönlün varsa sen de göster. Ne zamana kadar gönlün çamur içinde gizli kalacak ?

Lâle güle her an: “Ne tuhaf ! diyor, Nergis yasemine doğru nasıl hayretle bakıyor !”

İki kat bükülmüş menekşe eşi bulunmaz bir müzevvirdir [yalancı, arabozucu] ve onun sırlarını nilüferler bilirler.

Yeşillikler servinin rikâbında yaya yürürler ve gönceler gizlice, gözlerile canları sıkılmış gibi bakarlar.

Aynaya bakar gibi dere kenarına iğilen söğüd yeşil dalların neler döktüğünü hayretle süzüyor.

Yaratan, bağda mutribleri  kuşlardan bir meclis kurdu. Sarhoş ve âşık birisi var; o baş mutribdir ve adına (bülbül) diyorlar ki, gül kendisi ile eğlenirmiş.

Kumru sülüne nerede olduğunu soruyor ve o, cevab veriyor: “Bir yerin ye bir yerde oturanın bulunmadığı taraftayım !…” diyor.

XXX

Ey âşıklar… Ey âşıklar! Ben rüsva olan bir âşıkım. Aşk başıma düştüğü andan itibaren hayretteyim ve deli gibiyim ,

Âşıkım, deliyim ve hayretler içinde kalmışım. Orada, burada, her yerdeyim, hem de ne aşağıda, ne yukarıdayım.

Arşta ve kürsüde olan benim, asla hata etmeyen benim.

Âlem benimle. aydınlandı, âdem benimle tasavvura geldi. Ben hem âlim, hem fâzıl, hem de kadıların kadısıyım.

Oradan çıktığım zaman başım dönüyordu, çıldırmıştım. Oraya döndüğüm zaman ise deliliğim eksilmedi, arttı.

Peyda olup ayağa kalktım, durdum. Ben gizli değilim…

Ya sen benden niçin gizleniyorsun ? Bana sırlarını söylesene !

Sen ki, gözlerimde görmek kudretisin, beni gözlerimde arasana !

Ben konuşan bülbülüm, kokan gülüm, sevgilisini arayanım ve ben gizli şeyleri ortaya çıkarmak istiyorum.

Ben işi olmayanların işiyim, hasta kalplerin derdiyim, tacirlerin kazancıyım ve benim başım sev* dalıdır.

Genç, ihtiyar benim. Güzel, çirkin benim. Süt ve hurma benim. Hem namaza devam eder, hem namazsız otururum. Hem sabahı bilirim, hem akşamla aşinalığım var.

Dünya ve ukba benim. Tûtî ve kumru benim, ‘İn cin, benim ve ben denizlerin incisiyim.

Dağ, sahra, mücevher ve deniz benim. Aşkın ışıklarına bak; dillerde konuşan benim. Sonsuz deniz ve Nuh’un gemisiyim. Yusuf ve İsa, Musa ve Eş’iyâ benim. Eyyûb’a derman ve Yakuba can benim. Ben Lokmanın hikmetiyim ve Yunus ve Yahya benim. Muhammed ve Ali benim. Kızıl şarab ben, askere sahib olan ben, ve takva şarabı yine benim.

Hem ferman eden, hem fermana uyan, hem can alan ve hem can veren benim. Can bendendir ve ben candanım.

XXXI

Bana iyi bak ki, ben mezarda senin mûnisin olacağım, Dükkânların ve evlerin önünden geçirildiğin zaman benim selâmımı mezarında işiteceksin, sana benden haber gelecek.

Benim gözümden hiç bir zaman gizli kalmayacaksın.

Kâh lezzet ve şadlıkla, kâh meşakkat ve füturla sana perde olan vücudunun içinde akıl ve iz’an gibi olan şey benim.

Garib gecede âşinâ bir ses duyunca bizim rahmetimizin yoluna girer ve kabrin vahşetinden kurtulursun.

Aşk humarı mezarına hediye olarak şarab, sevgili, ışık ve buhurlar gönderir, elimde iz’an çorağını tutduğum zaman kabirlerdeki ölülerden ne hay ve huylar yükselecek. Hattâ mezarlığın toprakları bile.

bu gürültülerden, bu kıyamet davulunun sesinden ve ölülerin dirilmesindeki azametten şaşıracaklar.

Kefenini yırtmış ve kulaklarını korku sarmış olan kimse için sûr nefhası önünde beyin ve kulak kalır mı!

Sen o zaman nereye baksan beni göreceksin. Hattâ kendine veya o kargaşalığın içine de baksan yine hep beni göreceksin !

Şaşılıktan kaç, gözlerini iyi görmeğe alıştır. Zira o gün kem göz benim güzelliğimden uzak kalacaktır. Ben insan suretindeyim. Sakın… Sakın bir yanlışlık etme. Rûh çok latif ve aşk çok gayretlidir.

Davulları çalınız ve şehirdeki mutriblere doğru gidiniz. Aşk yolunda yetişenlerin tam zuhur zamanıdır.

XXXII

Sonbahar geldi, sonbahar!. Ey bu bağın sahibi! Bak dallara, yapraklar gönül derdine uğramışlar.

Düşün bunu bir kerre ey bu bağın sahibi ! Dalların feryatlarını işit. Her taraftan binlercesi dilleri olmadıkları halde inliyorlar.

Gözlerin yaşlı ve dudakların kuru olması hiç bir zaman sebepsiz değildir. Gönül derdi’ olmadan yanaklar safran gibi sararmazlar.

Gam kargası bahçelere ayak bastı. Esef ve sitemle : “Nerede gülistan, nerede?” diye soruyorlar.

Nerede susam çiçekleri ve nesterenler ? Serviler, lâle ve yaseminler nerede ? Çemenlerin yeşil giyinen çocukları nerede ? Ah… Nerede ergavanlar, nerede ergavanlar!

Tatlı dilli bülbül nerede, “kû kû !…” diye öten kumru nerede, sanemler gibi güzel tavus nerede ?.. Nerede tûtîler, nerede tûtîler !

Bütün ağaçlar dizilmişler ve siyah matem elbisesi giymişler. Yapraksız, çıplak ve bu acı imtihandan ağlıyor, inliyorlar.

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s