RUHANİ SEVGİ

 

Bizim bu konudaki sözlerimiz ise Allah Teâlâ’nın kullarını kulların Allah Teâlâ’yı sevmesiyle ilgilidir.

Ruhani sevgi, hem sevgili için hem de seven için sevmeyi kendinde barındıran sevgi türüdür. Çünkü doğal sevgide seven, sevgiliyi sadece kendisi için sever.

Bilmelisin ki, ruhani sevgi şöyledir:

Seven akıl ve bilgiyle nitelenip aklıyla hüküm sahibi ve hikmetiyle bilen olursa, işleri hikmetin gerek­tirdiği şekilde düzenler, onları ait oldukları yerlerin dışına çıkarmaz. Bu durumda ise sevginin ne olduğunu, ‘seven’in anlamını, sevilenin ne ol­duğunu ve sevilenden ne istenildiğini öğrenir:

Acaba sevgilisine ait bir irade ve ihtiyar var mı?

Böyle ise, sevgilisinin sevdiği (ve irade ettiği) şeyi sever.

Onun iradesi yok mudur?

Yok ise, sadece kendisi için sever. Acaba sevgilisinin var olmasını istediği varlık ancak o varlıkta mıdır?

Bu kadarlık açıklamayla, varlığın sevilen olduğunu ve sevginin onda bu­lunduğunu söyleriz. Bu varlık iradeyle nitelendiğinde -onu kendisi için değil-onun için sevmesi mümkündür. İradesi yok ise, sevdiğini kendisi için sevebilir. Burada -sevgiliyi değil-sevenin kendisini kastediyorum. Çünkü sevgilisi, herhangi bir şey hakkında muhabbet veya amaç sahibi olmakla nitelenmez. Fakat bu sevgilinin kendisinde var olduğu şey, ba­zen irade sahibi olabilir. Bu durumda seven, o varlığın sevgilisini sev­mesi gerekir. Böylelikle onu ‘onun için’ sever. Fakat bu sevgi dolaylıdır ve muhabbet gerektirmiştir. Çünkü seven, özü gereği sevgilisinin varlı­ğını istedikten sonra, ona kavuşmak ister. Çünkü sevgilisinin varlığı, ona kavuşmanın ta kendisidir, ki bu zorunludur. Bu durum şu mısralarda dile getirilir:

 

Varlık zamanı vuslat zamanı

Sevgi zamanı! Artık yiyiniz ve içiniz

 

Bu mısra, bir müşahede mertebesinde bize tecelli eden bir hakika­tin tecelli ettiği yerde yazdığımız kasideden alınmıştır. Tamamı şöyledir:

 

Arzu hakkında Zeyneb’e şaşırdım

Bizim ondan başka yolumuz yoktu

Bize bir nur göründüğünde

Meraları aydınlatan ve bilinmezleri izhar eden

Nefsini ona ihsan etmiştir

Arzu her zaman yorar

Arzunun gerçekleşmesiyle

Umudun arasında bir süre yoktur

Çünkü arzu ya da heva gerçekleştiğinde, rahatlama ve sevinç ger­çekleşir. Bu durumda nefes, sevilenin nefsinde tasavvur ettiği şekilde sevilenin suretinde ortaya çıkar. Böylelikle dıştan görülecek bir surette sevgiliyi ortaya çıkartır ve onun adına maksadı gerçekleşir. Bir zaman olmaksızın, onunla nimetlenir. Bu durum Amâ’nın varlığı hakkında da­ha önce zikredilmişti. Biz de aynı kasidenin devamında mısralarımızı şöyle tamamladık:

 

Allah Teâlâ’nın rahmetinden düştüm hayrete

Böyle olan birinden hayrete düşülür

Sevgi zamanı varlık zamanı

O da vuslat zamanı, yiyiniz ve içiniz

Aşk nerede, hastalık nerede

Kendinden geçme nerede, şaşırınız!

Elbisesi temizlenmiş ve perdelenmiş

Kimse ile bir ilişkisi de yoktur

 

Çünkü sevilen, daha önce de belirttiğimiz gibi, madum olmalıdır yok iken-ilk var oluş halindeki gibi ‘elbisesi temiz olandır.’ Çünkü ken­disini kirletecek ve varlığının ilk zuhur halinde onu kirletecek bir şey kazanmamıştır. Öyleyse aslolan temizliktir! Bu durum ‘Her doğan fıtrat üzere doğar’ ifadesinde dile getirilir. Kastedilen temizliktir. ‘Perdelidir’ sözümüz ise onun yokluğu demektir ki, varlığı görerek bunu söyledik. ‘Kimse ile bir ilişkisi de yoktur’ dedik, çünkü yok olan (bir şeyle) ilişkilendirilmez. Fakat seven, onu kendisi için ister. Kasidenin sonunda mısraı tamamlayarak şöyle dedik:

 

Allah Teâlâ’ya şükür vacip oldu

O benim için bakire, ben dulum

 

Sevilen, bir yokluktan meydana geldiği için, bakiredir. Daha önce ben seviyordum. Dolayısıyla dulum. Öyleyse madum olan sevgili var olunca, iradeyle nitelenen bir varlıkta bulunabilir. Bu seven, onu irade etmekle nitelenemez. Bu durumda onu mutlaka -tıpkı doğal sevgi gibi-kendisi için sevmesi gerekir. Sevilen ancak iradeyle nitelenen bir varlıkta var olmuşsa, -söz gelişi Hakk veya bir cariye veya oğlan, bütün bu zik­rettiklerimizin dışında sevginin ilişeceği biri de yoktur-, bu durumda o mevcudun sevdiği şeyin sevilmesi mümkün olabilir. Onun sevgilisi ise, kendisinde meydana gelebilir.

Sevilen sevenin irade ettiğini irade etmiyor da olabilir. Bu durum­da seven, aslı üzerinde sevgilisinin muhabbetini korur. Çünkü daha ön­ce söylediğimiz gibi sevgilisinin bir iradesi yoktur. Bu nedenle sevdiğini sevmesi zorunlu değildir. Ki bu sevenin sevdiğini sevmemektedir. Çün­kü bu varlık, sevilenin kendisi değil, sevilenin varlık mahallidir. Seven, o varlıkta sevileni yaratmaya güç yetiremez. Bu ancak seven kendiliğin­den buna imkân verirse olabilir. Sevilen varlığı bir mevcutta bulunan şeylerden ise, sevilenin seveni var etmesi Hakkın ona olan inayetiyle mümkündür. Bu durumda ona varlık verir. Hakkın bu tarz inayetine mazhar olanlara örnek olarak, Hz. İsa ve Allah Teâlâ’nın dilediği kullarını ve­rebiliriz. Allah Teâlâ böyle bir şeyi verdiğinde, zorunlu olarak, sevgi onu sevi­leni var etmeye sevk eder. Bu konu, elinizdeki kitabın dışında hakkında konuştuğumuz tarzda incelenmiş halde bulamayacağın bir husustur. Zikrettiğimiz konuyu inceleyeni görmedim.

Sevenler çok, hatta varlık­taki herkes seven olabilir. Fakat onlar, sevginin neyle ilgili olduğunu bilmiyor veya sevginin bulunduğu varlıkla perdelenmiş olabilir. Bu du­rumda sevgilinin bulunduğu varlığın sevgilileri olduğunu zannederler. Hâlbuki o, dolaylı olarak onların sevgilisidir.

Gerçekte ise, kimse sevi­len için birini sevmez, herkes sevdiğini kendisi için sever.

Çünkü yok olan, iradeyle nitelenemez.

Bu durumda seven, onu kendisi için sever, iradesini sevgilisinin iradesi uğruna terk eder.

Gerçekte durum böyle olmayınca, seven, sevgilisini kendisi için sevmiştir. Bunu anlayınız! İşte bu, doğal suretten soyutlanmış ruhani sevgidir. Onu giyerse ve -ilahi sevgi hakkında söylediğimiz gibi-onda ortaya çıkarsa, bunun ruhani sevgide bulunması daha yakındır. Çünkü o, âlemin suretlerinden her bir suretin hali üzerindedir. Doğanın üs­tünde bulunabilir.

Bilmelisin ki, ruh, tahayyül edilen bedenlerde doğal bir suret kabul eder -yoksa algılanabilen duyulur cisimlerde suret kabul etmek değildir bu. Tahayyül edilen suretler doğal olarak algılanır. Fakat onları gören herkes kendileriyle cisimleri ayırt edemez. Bu nedenle sahabe, bir bede­vi şeklinde gelince Cebrail’i tanımamış, onun tahayyül edilen hayali bir beden olduğunu anlamamışlardır. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem onu kendilerine, ‘bu Cebrail’dir’ diye tanıtıncaya kadar onun bir bedevi olduğundan kuşku duymamışlardı.

Benzer şekilde, melek kendisine yakışıklı bir erkek şek­linde göründüğünde Meryem de onu tanımamıştı. Meryem’de ruhlar bedenlendiğinde onları tanıyacak bir alamet yoktu. Hakk kıyamet günü kullarına tecelli eder ve kullar kendisini tanımadıkları için O’ndan kaçı­nırlar.

Tecelliye mazhar olanın kendisini tanımaması yönüyle ilahi mer­tebede ve suretlere (giren) ruhanilikte hüküm birdir. Öyleyse Allah Teâlâ’nın ilgi gösterdiği kimselerin bir alameti olmalıdır ki bu sayede Hakkın te­cellisi ile meleğin ya da cinlerin ya da suretlerde görünme gücü verilen insanların zuhuru ayırt edilir. Öyle insanlara Kadibu’l-Ban vb. örnek olarak verebiliriz. İnsanlar unsur olan topraktan oluşan bu yaratılışta görenin gözünde halden Hakk girebildiğine göre -hâlbuki o kendi suretindedir-, başkalaşma ruhlarda daha mümkündür. Kimi gördüğüne, neyi gördüğüne ve gerçeğin ne olduğuna bakınız! Sana hayal âleminde marifet bölümünü açıklamıştık, oraya bakmalısın!

Ruh doğal surette tecelli ettiğinde, ilahi sevgi hakkında söylediği­miz gibi, hüküm onun üzerinde gerçekleşir. Bu, söz konusu suretin zâhiri ve bâtını kabul etmesi bakımından birdir. Bundan başka bir yöne gidemez, bunu bilmelisin. Böylelikle ruhani-doğal sevgi ile ruhani sev­giyi, ‘kendisi için sevmek’ ile ‘sevgilisi için sevmeyi’ bir araya getirir. Fakat bu durum, sevgilisi -daha önce de belirttiğimiz gibi-irade sahi­biyse böyledir. Bu açıklamayla insanların neyi sevdiklerini bilmedikleri ortaya çıkmıştır. Onların sevgilisi belirli bir varlıkta içkindir.

Böylelikle onlar, o varlığı sevdiklerini zannederler, hâlbuki gerçek böyle değildir.

Sana öğrettiğim şeyin değerini bilmelisin ve seni kendisini bilmemekten kurtardığı için Allah Teâlâ’ya şükretmelisin. Bu kadarlık açıklama, maksadı an­latmaya yeterlidir. Burada pek çok ayrıntı vardır. Kitaptaki amacımız ise esasları anlatmaktır.

ÜÇÜNCÜ VASIL

Doğal Sevgi

Doğal sevgi iki türdür:

Doğal ve unsur kaynaklı sevgi. Burada ru­hani sevginin sonucundan söz etmeyi unuttuk, şimdi onu dile getirece­ğiz. Çünkü o, doğal suret ile ilgilidir. Bu sevginin sonucu bir olmaktır. Bir olmak, sevenin zatının sevilenin zatı, sevileninkinin de sevenin zatı haline gelmesidir ki, Hulûlîlerin işaret ettikleri şey budur. Hâlbuki işin keyfiyeti hakkında bilgileri yoktur.

Bilmelisin ki, doğal suret, cisim veya beden gibi hangi halde ortaya çıkarsa çıksın ya da hangi nispetle olursa olsun, var olmayan sevilen kendisi madum (yok) olsa bile-halde temsil edilir. Dolayısıyla onun hayali gözde ve mertebede kendisine uygun şekilde idrak edilen varlığı vardır.

İki sevgili kucaklaşıp birbirlerine sarıldıklarında, sevgililerden bi­rinin zatına nefes yayılır. Öpüşme esnasında, iki suretten her biri diğe­rine nefes verir, birinin nefesi ötekinin içine ötekinin, nefesi berikinin içine girer.

Hayvani ruh, doğal suretlerde bu nefesten ibarettir. Nefes, nefes alıp verenlerden her birinin ruhudur. Nefes alıp verirken öpüşme esnasında, daha önce onunla hayat bulmuştu. Böylelikle daha önce Zeyd’e ait ruh (öpüşürken) Amr’a ait olur. Bu nefes, sevgiden ortaya çıkmış ve bir sevgi sureti kazanmıştır. Böylelikle sevgi hazzı kendisine eşlik etmişti. Kendisine geçtiği kişide nefes ruh haline gelirken ötekinin nefesi diğerinde ruh olur. Bu durum, her biri hakkında ‘bir olmak’ diye ifade edilir ve her biri,

‘ben sevdiğimim ve sevdiğim benim’

diyebilir. Doğal suretlerde ruhani sevginin sonu budur. Bu durum, bölüm başın­daki kasidede ‘ruh ruh ile cisim cisim ile’ diye ifade edilen şeydir.

Doğal sevgi konusuna dönersek, deriz ki: Doğal sevgi, geneldir. Çünkü kendisiyle nitelenenlerden her birindeki sevgi, hakikatlerinin ge­rektirdiği şekilde doğal suretleri kabul etmiştir. Böylelikle onlar, doğal suretlerin sevgilerinde kazandıkları vecd, özlem, iştiyak, sevilene ka­vuşma arzusu, onu öpmek ve ona ulaşmak gibi davranışlar kazanırlar. Bu konuda inanmayı icbar eden pek çok doğru rivayet gelmiştir.

 Örnek olarak, ‘Bir insan Allah Teâlâ’ya kavuşmayı severse, Allah Teâlâ da ona kavuşmayı sever’ hadisini verebiliriz.

Bununla birlikte onun varlığı sürer ve varlığı­nı yitirmesi mümkün değildir. Çünkü ‘O, her şeyi görendir ve gözeten­dir.’ Bununla birlikte O ve kulu hakkında ‘kavuşma’ ifadesi gelmiştir. Hakk kendini kullarına özlem duymakla, kulu tövbe ettiğinde sevinmek­le niteler. Bu sevinç, yiyeceğinin ve giyeceğinin bulunduğu bineğini çölde yitiren bir adamın bineğini bulduğundaki sevincinden çoktur. Söz konusu insan bineğini bulma ümidini yitirip ölümden eminken bi­neğini bulunca ki sevincinden daha çok kulu tövbe ettiğinde Allah Teâlâ sevi­nir. Bununla birlikte Allah Teâlâ hiçbir şeye muhtaç değildir ve kudret ve ira­desi kullarına nüfuz etmiştir. Fakat burada ‘Her şeye yaratılışını vermiş­tir ayetindeki sırra bakınız! Hakkın eşyaya Hakk ettikleri mertebeyi aşırmadığını anlarsın. Bilginin üzerinde bir mertebe yoktur. Allah Teâlâ, ‘Nezdimde söz değişmez buyurur. Çünkü bir şeyin bilinenin aksine gerçekleşmesi imkânsızdır. Bir şey kendisine göre (Allah Teâlâ’ya göre değil) mümkün olsa bile, Allah Teâlâ’nın iki mümkünden birinin gerçekleşmesi hakkındaki bilgisi ve iradesinin tekliği bakımından (bilinenden başka bir şeyin gerçekleşmesi) mümkün değildir. İlahi meşiyet, onun varlığına ili­şir ve dolayısıyla var olması zorunludur. (Allah Teâlâ’ya göre) Var olması zo­runlu bir şey, bu hakikate göre, imkân özelliğiyle nitelenemez. Bu ne­denle konunun uzmanları, mümküne ‘mümkün’ adını vermekten ‘baş­kası nedeniyle varlığı zorunlu’ adını vermeye yönelmişlerdir ki, bu, da­ha yerinde bir isimlendirmedir. Bunun nedeni, meşiyetin tekliğidir. Bu nedenle Allah Teâlâ bu ifadeyi kullandığı yerlerde ‘dileseydi (lev şâe)’  demiş­tir. ‘Lev’ (ise), bir imkânsızlığa bağlı imkânsızlığı belirtir. Meşiyet, daha önce söylendiği gibi öne geçmiştir. Allah Teâlâ, ‘Kelimemiz kullarım hakkında öne geçmiştir342 buyurdu. Öyleyse ‘başkasıyla varlığı zorunlu’ ismi, ‘mümkün’ isminden daha yetkin bir adlandırmadır. Çünkü (var olma), tıpkı göz açıp kapamak gibi tek bir iştir. İhtimal ortadan kalktığı için imkân da kalkar. Geride mutlak zorunluluk veya sınırlı zorunluluk kalır.

Bilmelisin ki:

Doğal sevgi bir insanda bulunduğunda, bunun gere­ği, kişinin sevdiğini nimet ve haz elde etmek üzere sevmesidir. Dolayı­sıyla onu ‘sevilenin zatı için’ değil, kendisi için sever. Daha önce bu ger­çeğin ilahi ve ruhani sevgiye yayıldığını da belirtmiştik. Doğal sevginin ilkesi nimetlendirme ve iyilik değildir, çünkü doğa, genelde bunu bil­mez. Doğa, eşyayı özel olarak özü gereği sever. Böylelikle ona kavuş­mak ve yaklaşmak ister. Bu durum, bütün canlılarda yaygındır, insanda bu özellik, ‘hayvan’ (canlı) olması yönünden bulunur. Böylelikle başka bir nedenle değil, kendisinde bulunması nedeniyle gerçekte hayvan onu sever. Fakat onun varlığının bilfiil bulunmasının anlamını bilemez. Hayvan kendinde belli bir varlığa karşı bir kavuşma ve vuslat saiki bu­lur. Kavuşma, gerçekte onun sevdiği şeydir ve bu da belli bir varlıkta olabilir. Bu durumda -asalet bakımından değil-dolaylı olarak o varlığı sever. Öyleyse ona kavuşmak, duyulur bir kavuşma ve duyulur bir yak­laşmadır. Bu durum ‘beden beden ile’ sözümüzde dile getirdiğimiz hu­sustur. İşte doğal sevginin sonu budur.

İnsanın sevdiği belli bir varlık ile cinsel ilişkiyse, sevginin sonu se­vilenin gerçekleşmesidir. Bu nedenle arzusunun ortaya çıkacağı yeri öz­ler ve talep eder. Bu ise, -birisinde değil-ikisinin arasında ortaya çıkabi­lir. Çünkü bu sevgi, iki İçişi arasındaki bağdır. Aynı şey kucaklaşma ya da öpüşme veya sohbet -veya her ne ise-söz konusu olduğunda da geçerlidir. Burada bir şeyin ‘doğası’ ile ‘hakikati’ demek arasında bir fark yoktur. Bütün bu ifadeler, onu anlatmak için geçerlidir. Bu sevgi insan­da diğer varlıklara göre daha yetkindir. İnsan âlemin bütün hakikatleri­ni ve ilahi sureti kendinde toplar. İnsanın bir yönü mukaddes merte­beye dönüktür, çünkü ondan ortaya çıkmış ve ‘ol’ sözünden meydana gelmiştir.

İnsanın bir de ruhuyla ruhlarla, bedeni yönünden de doğa ve unsurlar âlemiyle ilişkisi vardır, insan, unsurların ve doğanın talep ettiği her şeyi özü gereği sever.

Bu yönüyle sadece cisimler-cesetler ve ruhlar âlemi vardır. Bunların bir kısmı unsurlardan oluşan cisimler iken un­surdan oluşan her cisim doğal değildir. Bir kısmı ise, unsurdan oluşma­yan doğal cisimlerdir. Her doğal cisim unsurlardan oluşmamıştır. Un­surlar cisimlerdendir. Doğa hakkında ise ‘unsurdan oluşmuş’ denile­mez. Aynı şey melekler ve felekler için de geçerlidir. Bu nedenle Mele-i a’lâ’nın didiştiğini ve ‘Sürekli ihtilaftadırlar, Rabbinin merhamet ettiği ha­riç ayetinin kapsamına girdiklerini öğrendik. Onlar, rahmete mazhar olanlardan farklılaşır. Bu farklılık nedeniyle onları yarattı. Başka bir ifa­deyle farklılık olsun diye onları yarattı. Çünkü ilahi isimler derece dere­cedir. Farklılık da buradan kaynaklanır. ed-Dâr ismi başka, en-Nâfı ismi başka, el-Muiz ismi başka, el-Müzil ismi başka, el-Kâbız ismi başka, elBâsıt ismi başkadır. (İsimlerdeki farklılığın tezahürü olarak) Soğuk sıcaktan, yaşlık kuruluktan, karanlık aydınlıktan, yokluk varlıktan, ateş sudan, safra balgamdan, hareket durmaktan, kulluk rablikten başkadır!

Bütün bu karşıtlıklar farklılıklarını sürdürüyor değil midir?

iki şahıs için bir konudaki helal ve haram bir midir? Birine helal olan, diğerine ha­ramdır. Böylelikle (farklı mezheplere göre) iki farklı hüküm, tek bir şe­ye verilir. Bakınız! Zıt doğanın hükmü nereden ortaya çıkmaktadır?

Onun farklı oluşunun ilahi ilimden kaynaklanan sebebi nedir?

Bu du­rumda, Allah Teâlâ’dan başka yaratıklardan hiç kimsenin dünya ve ahirette bir hükme sahip olmadığını öğrenirsin. Öyle ki ahirette iki yer vardır: Görmek ve perde (yeri). Bize işleri, kaynaklarını ve geliş yerlerini açık­layan Allah Teâlâ’ya hamd olsun. Bizi bu konulan bilenlerden yapan Allah Teâlâ’ya hamd olsun. Allah Teâlâ, bizi bilgisine göre Mutlu ettiklerinden kılsın!

Sevilen şeyin -çok veya az-belli bir varlık ile kavuşmak olduğu or­taya çıkmıştır. Bununla birlikte sevilen, dostluk, karşılıklı oturmak, öpüşmek, sarılmak gibi sevilenin varlığının hakikatinin ve sevenin haki­katinin gereğine göre farklılaşabilir. Öyleyse sevilen, hakikati bakımın­dan bir ve çeşit çeşit olandır. Özel anlamda sevilen şey, kavuşma sevgi­sidir. Bu ise, ya sohbet veya sarılmak ya da öpmek şeklinde gerçekleşir.

 İşte bu, sevilenin birde veya çokta türlenmesidir. Sevenin iki şeyi sev­mesi kesinlikle mümkün değildir, çünkü kalp onları sığdıramaz.

Şöyle diyebilirsin:

Yaratılmışın sevgisinde bu böyle olabilir. Yaratıcının sevgi­sinde ise böyle bir şey olamaz. Çünkü Allah Teâlâ ‘Onları sever’ buyurdu. Allah Teâlâ, çok kişiyi sever.’

Şöyle deriz:

‘Sevgi, anlamı belli olan bir şeydir. Tanımlanmasa bile, zevk yoluyla algılanır ve bilinir, fakat tasavvuru güçtür. Allah Teâlâ’nın sevgisi ise, bilinmez. Çünkü Allah Teâlâ, ‘Benzeri bir şey olmayan’dır,’

Hakkın sevgisini (öğrenme arzuna) gelirsek, bu, senin bir zorlamandır. Çünkü onu ancak Hakkın zatı bilir. Hakkın zatı ise bili­nemez. Dolayısıyla O’nunla ilişkisi bilinemeyeceği gibi sevgisi de bili­nemez. Allah Teâlâ kullarına onların dilleriyle ve -kendisiyle ilişkilendirdikleri ve O’nu niteledikleri konularda-onların anlayacakları şekilde hitap etti. Fakat bunların keyfiyeti bilinemez.

VASIL

Unsurdan Oluşan Şeylere Dair Sevgi

İkinci kısım, unsurlardan oluşan şeylere dair sevgidir. Bu sevgi de doğal olsa bile iki kısım arasında fark vardır: Doğal sevgi, birisini (göz ardı ederek) belli bir doğal suret ile sınırlanmaz. Bu tarz sevgi, ötekiyle birlikte olduğu gibi her suret ile birliktedir. Örnek olarak ilgili olduğu şey karşısında mıknatıs ile onun kendi özelliği nedeniyle çekmesini ve­rebiliriz. Unsur kaynaklı ise belli bir doğal suret ile sınırlanan sevgidir.

Örnek olarak, Kays ile Leyla Kays ile Lebna arasındaki sevgiyi veya gu­rur ve güzellik sevgisini verebiliriz. Bu ise, aralarındaki ilişkinin genelli­ğinden kaynaklanır ve bu durum mıknatıs-demir ilişkisine benzer.

Ru­hani sevgide bunun benzeri, ‘Her birimizin bir makamı vardır ayetinde dile getirilirken ilahi sevgideki benzeri, her ferdin inancıyla sınırlanmak­tır. Ruhani temizlik de doğala benzediği gibi ilahi olan bütün inançları bir görmede doğala benzer.

 

Sevgi Türlerinin Halleri

Daha önce söylediğimiz üzere, sevginin dört adı olsa bile, her biri­nin diğerinde bulunmayan bir hali vardır. Şimdi bunları açıklayacağız:

BUNLARDAN BİRİ HEVA’DIR

Heva iki şekilde söylenir ve her ikisi de sevgide vardır. Birincisi, onun kalbe düşmesidir. Bu, görünmeyenden görünene düşmektir. Bu yönüyle heva (kelime anlamıyla) düşmek, kaymak demektir. Allah Teâlâ ‘Kaydığında (heva) yıldıza yemin olsunder. Heva, bu halde sevginin isimlerinden biridir. Fiili ise, heviye/yehvî/yehva şeklindedir. Yehva, gelecek zamanı bildirir. Bundan türe­tilmiş isim ise hevadır. Bu isim, düşmek anlamındaki heva’dan mazi fi­ildir.

Şöyle denilir: Kalpte hevanın gerçekleşmesinin nedeni üç şey veya bunlardan biri veya hepsidir: Bakmak, duymak ve iyilik. En etkini bakmaktır. Bakmak onu izhar eder ve kavuşmayla değişmez. Duymak ise öyle değildir, duymak kavuşmayla değişir. Çünkü hayalin duyarak tasavvur ettiği suretin zikredilenin suretine uygun düşmesi uzak bir ih­timaldir. iyilik nedeniyle sevmek ise maluldür ve ihsanın devamı karşı­lığındaki gaflet onu yok eder. Çünkü ihsan eden, görülenden başkadır. İkinci tür hevaya gelirsek bu, şeriatın hükmünün bulunmasıyla olabilir.

Bu durum, Davud’a söylenen, ‘İnsanlar arasında hüküm ver, hevana uy­ma ayetinde dile getirilir. Başka bir ifadeyle, ‘sevdiklerine uyma, be­nim sevdiklerime uy! Bu ise sana tayin ettiğim şekilde hüküm vermek­tir.’ Sonra şöyle der: ‘Heva seni yolumdan saptırır.’ ” Yani seni hayrete düşürür, telef eder, senin için belirleyip yürümeni istediğim yoldan şa­şırtır. ‘Hevaya göre hüküm vermek’ budur.

Burada heva, insanın sev­dikleridir. Allah Teâlâ Davud’a kendisi için belirlenen yoldan başka bir yola karşılık geldiğinde, sevdiklerini terk etmeyi emretmiştir. Şöyle diyebilir­sin: ‘Allah Teâlâ ona bırakamayacağı bir şeyi yasaklamıştır. Çünkü hevadan ibaret olan sevginin insandaki otoritesi güçlüdür, akıl onun karşısında duramaz.’ Buna şöyle cevap verebiliriz: Allah Teâlâ onu heva duygusunu yok etmekle yükümlü tutmadı, çünkü heva kaybolmaz. Heva, daha önce söylediğimiz gibi, farklı şeylere ilişebilir ve birden çok varlıkta bulunabilir. Hevanın hakikatinin -ki sevginin hakikati demektir-bir veya bir­den çok varlıkla birleşmek olduğunu açıklamıştık. Allah Teâlâ onda kendisi için şeriat yapılan hakikate bağlanmayı istemiştir. Bu, Allah Teâlâ’nın yoludur. Heva ise onu Allah Teâlâ’nın yolu olmayan pek çok yola bağlamıştır. Bu du­rum ‘hevaya uymaifadesinin anlamıdır. Öyleyse Allah Teâlâ, Davud’u yeri­ne getiremeyeceği bir şeyle yükümlü tutmadı. Öyle bir şeyle yükümlü­lük, Hakîm ve Âlim’in şeriat yapmayacağı bir şeydir. Allah Teâlâ’nın bilgisinde iman etmeyeceği takdir edilmiş Ebu Cehil vb. inanmakla yükümlü tu­tulmasıyla kanıt getirirsen şöyle deriz:

Buna iki şekilde cevap verilebilir: Birincisi, ‘güç yetirilebilenle yükümlülük’ derken doğal olarak yüküm­lünün güç yetiremeyeceği âdet haline gelmiş şeyleri kastetmekteyim. Örnek olarak, bir araç olmaksızın ‘göğe yüksel’, ‘iki zıddı bir araya ge­tir’, ayağa kalkamayan birisine ‘ayağa kalk’ gibi emirleri verebiliriz. Allah Teâlâ insanı doğal olarak gücü yetirebildiği işlerle yükümlü tutmuştur. Bu ise, iman ikrarı veya onu söylemektir. Her ikisinde de insanın böyle şeyleri kesb veya ahlâk şeklinde -ki hangisini istersen onu söyle-yerine getirebilir. Bu nedenle bu fiille Allah Teâlâ’nın kıyamet günü kula karşı kanıtı ortaya çıkar. Allah Teâlâ ‘De ki Kesin delil Allah Teâlâ’ya aittir buyurur. Allah Teâlâ insanı doğal olarak güç yetiremeyeceği bir şeyle yükümlü tutsaydı, ‘Kesin delil Allah Teâlâ’ya aittir’‘ ayeti doğru olmazdı. Aksine şöyle derdi: ‘Allah Teâlâ dilediği­ni yapandır.’ Nitekim bir ayette ‘Yaptığından sorumlu tutulamaz deni­lir.

Bunun anlamı şudur:

‘Beni niçin yükümlü tuttun?’ veya ‘bana niçin yasak koydun?’, ‘sana karşı çıkmamızı takdir ettiğini bildiğin halde, bize niçin emir verdin?’ diye bir soru Hakka sorulamaz. İşte bu ‘Yaptığından sorumlu tutulamazayetinin bağlamıdır.

 

Allah Teâlâ bu durumda onlara şöy­le der: ‘Size yapabileceğiniz bir işi mi, yoksa yapamayacağınız bir işi mi emrettim?’ Onların ‘doğal olarak yapabileceğimiz bir işi emrettin’ de­meleri gerekir.

 

Allah Teâlâ onları yerine getirebilecekleri bir fiil ile yükümlü tutmuş, böylece ‘O’nun kesin delil sahibi olduğu, dileseydi onların hepsine hidayet edebileceğisabit olmuştur. Çünkü onlar, yükümlülük anında Allah Teâlâ’nın haklarındaki bilgisinden habersizdirler.

İkinci cevap şudur:

Ona inanmanın gerekliliği hakkında daha önce konuşulmuştu. Allah Teâlâ, Adem’in zürriyetini belinden alırken bu gerçek­leşmişti. Hükmü ise ahirette ortaya çıkar ve orada herkes iman eder. Buna karşı, herkes dünya hayatında Allah Teâlâ’nın varlığını kabul eder. Şirk koşsa bile bir mevcuda şirk koşar. Bu nedenle insanlardan özellikle (var­lığını bilmek değil) ‘Allah Teâlâ’yı birlemek’ talep edilmiştir. Bu ise Hakkın sevdiğidir ve o onlarda bulunmaz (çünkü sevgi bulunmayana ilişir). Öyleyse Allah Teâlâ, bu varlıklarda ortaya çıkmakla birlenmesini sevmiştir. O halde Allah Teâlâ bir’i sevse bile onu çokta zuhuruyla sever. Onunla nitelene­ni de sever. Öyleyse kim birlerse (tevhit) Allah Teâlâ onu sever. Çünkü tev­hit, Allah Teâlâ’nın sevdiği şeydir. Başka bir ifadeyle tevhit, bu kişide ortaya çıkmıştır.

Allah Teâlâ birisini sevmezse, sevdiği şey olan tevhit onda zuhur etmediği için sevmemiştir.

 Öyleyse hepsi sonunda imana ulaşır. Bunu ‘rahmetin Allah Teâlâ’nın gazabını geçmesi’ şeklinde dile getirmiştik. Böylelikle hevanın anlamını açıklamış olduk.

SEVGİYE (HUB) DEMEYE GELİRSEK

Bu, arzunun -diğer şeylere değil-sadece Allah Teâlâ’nın yoluna ilişmesidir. Hub diğer yolların ortaklığının (neden oldu­ğu) kirlerden temizlenirse, duruluğu ve saflığı nedeniyle ‘hub’ diye isimlendirilir. Suyun konulduğu kap bu nedenle ‘hubb’ diye isimlendi­rilmiştir. Su o kapta durulur, berraklaşır ve kiri dibine çöker. Aynı şey yaratıkların sevgisinde de geçerlidir. Onlar, Hakkın mertebesini sevip müşriklerin ilahlıkta kendisine ortak koştukları denklerden soyutlandığında, bu sevgi ‘hubb’ diye isimlendirilir. Allah Teâlâ onun hakkında ‘İman edenler en çok Allah Teâlâ’yı sever buyurur. Bunun nedeni, perde orta­dan kalktığında ‘Sakınanlar uyduklarından kaçınırlar ayetinde belirti­len durumdur. ‘Uyanlar keşke bir imkân olsaydı da, sizden uzaklaşsaydık der. Böylelikle, orada onlara olan sevgileri ortadan kalkar. Mü­minler ise Allah Teâlâ’yı sevmek hallerinde kalırlar. Onlar, kendilerine Allah Teâlâ’ya karşı hiçbir yarar sağlamayan ilahları hakkındaki sevgilerinden geri dö­nenlerden daha fazla bir şekilde Allah Teâlâ’yı severler. Böylelikle kıyamet gü­nü müşriklere özel anlamda Allah Teâlâ’yı sevmeleri kalır. Çünkü onlar, dünya hayatında Allah Teâlâ’yı sevmiş olsalar bile O’nunla birlikte ‘ilah’ olmaları an­lamıyla ortakları da sevmişlerdir. Bu vehim ve yanılgı olmasaydı onları sevmeyeceklerdi. Binaenaleyh onların sevdiği şey ulûhettir (ilahlık). Böylelikle onlar, uluheti pek çok şeyde tahayyül etmiş, onu sevmiş ve ortakları da sevmişlerdir. Kıyamet günü zikrettiğimiz şekilde olunca, onlarda sadece Allah Teâlâ sevgisi kalır. Böylelikle ahirette Allah Teâlâ’yı dünyadakinden daha çok severler. Çünkü dünyadaki sevgileri bölünmüştü. Ahirette ise sevdikleri şeyi, ilahlığı sadece Allah Teâlâ’da gördüklerinde sevgi­leri O’nda toplanır. Bu nedenle rahmet öne geçmiş, iki uç güçlenmiş, içerdiği ortaklık nedeniyle ara zayıflamıştır. Bütün bunları daha önce açıklamıştık. İşte sevgi (hubb) ve heva arasındaki fark budur.

AŞK

Muhabbetin ifrat hali ya da ‘aşırı muhabbet’ demektir. Bu du­rum ‘îman edenler en çok Allah Teâlâ’yı sever’ ayetinde dile getirilir. Aşk özel­likleriyle birlikte ‘hub’ adını da alabilir ve sayesinde ‘hub’ (sevgi) diye isimlendirildiği kalpte ortaya çıkar. Sevgi insanı bütünüyle kuşatır ve onu sevgilisinden başka her şeye karşı körleştirir. Bu hakikat onun be­denine, güçlerine ve ruhunun bütün parçalarına yayılır, tıpkı kanın da­marlarda aktığı gibi akarak bütün eklemlerini kaplar. Varlığıyla bütün­leşerek bütün parçalarını isim ve ruh bakımından kuşatır. Artık onda bir başkasının girebileceği bir yer kalmaz. Konuşması onunla, duyması onda, her şeydeki bakışı ona dönüktür. Sevdiğini her surette görür. Gördüğü her şey için ‘odur’ der. İşte böyle bir sevgi ‘aşk’ diye isimlen­dirilir.

Züleyha’nın eli kesilip kanı yere düştüğünde, akan kanın düştü­ğü yerlerde ‘Yusuf, Yusuf diye yazdığı aktarılır. Bunun nedeni, Yusuf’un adının, tıpkı bir kan gibi bütün damarlarında akmasıydı. Aynı şey kesilen kollarından akan kanla toprağa ‘Allah, Allah’ diye yazılan Hallac’dan aktarılır.

Kanın düştüğü her yerde böyle yazılmıştı. Bu ne­denle Hallaç şöyle der:

 

Her bir organ ve eklemim

Sizi yad eder durur                                                 

 

İşte bu durum aşk ile ilgilidir ve bu insanlar sevgide kendilerini böyle kaybeden âşıklardır. Bu sevgi ‘ğaram’ diye ifade edilir. Allah Teâlâ izin verirse, sevenlerin nitelikleri daha sonra zikredilecektir.

VÜDD

(Sevgi için kullanılan başka bir kelime olan ve meveddet ile aynı kökten gelen) Vüdd ise sevgi, aşk veya hevanın -hangisi olursa olsun-sabitliği ve sürekliliğidir. Bu duygunun bulunduğu kişi bu hal üzere ka­lıp hiçbir hali değişmez ve onu sevginin hükmünden uzaklaştırmazsa, iyide ve kötüde, üzen ve Mutlu eden durumlarda sevgisi sabit olursa, bu hal ‘vüdd’ diye isimlendirilir. Sevgilinin kendisinde gözükmeyi sevdiği varlıktan uzaklık ve kovulma anında söz konusu kişinin duygusu de­ğişmez, sevginin otoritesi altında kalmayı sürdürür -çünkü o, sevgilisi­nin mazharıdır-Bu nedenle bu sevgi ‘vüdd’ diye isimlendirilir. Bu ifade ayette ‘Onlar Rahman’a sevgi duyarlar (vüdd)’ şeklinde dile getirilir.

Yani Allah Teâlâ nezdinde ve kullarının kalplerindeki muhabbette sabittirler. Vüdd de bu demektir.

Sevginin sevilenlerde pek çok başka hali vardır ki -Allah Teâlâ izin verir­se-bunları zikredeceğiz. Şevk, ğaram, heyam (kendinden geçmek), kelf (hoşlanmak), ağlamak, üzülmek, yorulmak, kırılmak, erimek gibi se­venlerin nitelendikleri ve şiirlerinde zikrettikleri hususları ayrıntılı ola­rak açıklayacağız.

**

Bazen sevgide pek çok hata ortaya çıkar.

Birincisi zikrettiğimizdir. Bu hata, sevilenin var olan bir şey olduğunu zannetmele­ridir. Hâlbuki sevilen, var olmayan bir şeydir. Sevgi, var olan bir şeyde kendisini mevcut olarak görmek amacıyla ilişir. Onu gördüğünde, var­lığını o varlıkta sevdiği halin sürekliliğine geçer. Dolayısıyla sevilen, her zaman var olmayandır. Sevenlerin çoğu bunu bilmez. Hakikatleri bilen­ler bunun dışındadır. Bunların neyle ilgili olduklarını açıklamıştık. Bi­zim bu konudaki sözlerimizin çoğu, aşırı sevgi hakkındadır, çünkü o akılları giderir, taşkınlık, sürekli düşünce, gam, sıkılma, endişe, özlem, iştiyak, halin değişmesi, rengin solması, ahmaklık, bunaklık, sevilen hakkında kötü zan gibi durumlara yol açar.

Kötü zan, sevdiğinin kendi­sinde gözükmesini istediğin varlık hakkındadır. Sıradan insanlar, onun sevilen olduğunu zanneder.

Biz ise, o konuda iki görüşe ayrılırız:

Bir kısmımız, sevgilinin kendisinde gözüktüğü varlığın sevenin hayalindeki misaline bakar ve sevgilisinin varlığını onda görür. Bu, ‘hayalde ona ka­vuşmak’ demektir. Böylelikle onunla bütünleşerek, onu müşahede eder. Bu, dıştaki varlıkta kendisinden daha latif bir şekildeki kavuşmadır. Mecnun’un dışarıdan gelen Leyla ile ilgilenmesini engelleyen bu sev­giydi. Mecnun Leyla’ya, ‘Benden uzak dur, çünkü sende hissettiğim ke­safet, bu hayali müşahedenin latifliğini perdeliyor’ demişti. Çünkü Ley­la onun hayalinde dıştakinden daha latif ve daha güzeldi. Muhabbetin en latifi budur. Bu nitelik sahibi, sürekli nimetlenir ve ayrılıktan şikâyet etmez.

Bizim bu nitelikteki sevenler arasında ayrıcalıklı bir yerimiz vardır, çünkü sevenler içerisinde böylesinin bulunması güçtür. Bunun nedeni, kesifliğin onlara hâkim olmasıdır. Bizce bunun nedeni şudur:

Kendini maddeden soyut anlamların sevgisine veren insanın manalar kesifleşti­ğinde ulaşabileceği şey, onları hayale yerleştirmektir. Bundan fazlasını yapamaz. En kesif hali hayal olan insan böyleyse, manaların latifliği hakkında ne zannedersin?

 Hali böyle olan insan, Allah Teâlâ’yı sevebilecek ki­şidir, çünkü onun Allah Teâlâ’yı sevmedeki son yeri, kendisini teşbihten soyut­lamadığında O’nu hayale indirmektir. Bu durum Peygamber’in, ‘O’nu görür gibi Allah Teâlâ’ya ibadet et sözünde dile getirilir. Biz de, sevdiğimizde ve bu nitelikle mevcut olduğumuzda, sevdiğimizin kesif âlemdeki duyu­larda ortaya çıkmasını isteriz. Bunu ise, güzelliğine güzellik giydire­rek, onu hayale yükseltmekle latifleştiririz. Onu kendisinden ayrılmanın ve uzaklaşmanın mümkün olmadığı bir mertebeye yerleştiririz. O artık sürekli vuslat halindedir. Bu konuda şu mısraları söyledik:

 

Mecnun’un hevasından bir ümidi yok

Uzaklıktan ve gurbetten şikâyet eder

Ben onun zıddıyım, çünkü benim sevgilim

 Hayalimde, sürekli yakındır bana

Benim sevgilim bende ve benim yanımda

Niçin bana ait olmayanı söyleyeyim ki

 

Sevginin akılları gidereceğini söylememizin nedeni sevenlerin şöyle demesidir: ‘Akılla idare edilen bir sevgide hayır yoktur.’ Ebu Abbas el-Makrani el-Kessad şöyle derdi:

‘Sevgi, akıllardan çok nefslere hâkimdir.’

Böyle demişlerdir, çünkü akıl, sahibini sınırlarken sevginin özelliği şa­şırmak ve hayrettir. Hayret ise aklı dışlar, çünkü akıl seni bir araya top­larken hayret dağıtır. Yusufun kardeşleri Yakub’a şöyle demişti: ‘Sen eski dalaletindesin.’ Burada Yusufun sevgisindeki hayret halini kastet­mişlerdi. Hayret dağıtır, toplamaz. Bu nedenle ‘dağılma (bess)’ özelli­ğiyle nitelenmiştir ki bu, sevenin himmetinin pek çok noktaya dağılma­sıdır. Allah Teâlâ şöyle der: ‘Onlardan pek çok kadın ve erkek…,‘ Başka bir ayette ‘Dağılıp toz duman haline geldiği…” denilir. Seven sevdiğinin hükmü altındadır ve kendi kendini yönetemez. O, ancak kalbine ege­men olan sevgi sultanının emrettiği ve verdiği şeye göre hareket eder. Sevgisindeki taşkınlığın bir tezahürü de, sevdiğinin her şahsın nezdinde güzel olduğunu ve herkesin onu kendisinin gördüğü şekilde gördüğünü zannetmesidir. Bu da, hayretin bir yönüdür. Buna şu deyim örnek veri­lir:

 

Her gözde güzeli görmek sevgidendir

 

Yani

Ey âşık!

Sen herkesin sevdiğini senin gibi güzel gördüğünü zannedersin. Sevenin dalaletinin bir yönü de, sevgilisinin kendilerinden meydana geldiğini düşündüğü yönlerde şaşırmaktır. Bunun üzerine ‘şöyle veya böyle veya şunu yapayım ki, bu fiille sevgilime ulaşayım’ der. Hangi davranışa başlayacağı hakkında hayrete düşer, çünkü o, sev­gilisinden aldığı hazzın duyuda hayaldekinden daha büyük olduğunu zanneder. Bunun nedeni, kesafetin sevene baskın gelmesidir. Aynı şe­kilde, uyku esnasında tahayyül hazzından da habersizdir. Bu da hayalde haz almaktan daha güçlüdür. Çünkü uykuda hayalden daha çok hayalle ittisal halindedir. Hayal ile ittisal ise, dışta, yani duyulur ile ittisalden daha güçlüdür. O halde onun mana ile haz alması, hayalle haz almasın­dan daha güçlüdür. Böylelikle seven, dışta ittisale ulaşmasını sağlayacak yönleri elde etmeye çalışarak hayrete düşer. Bunu ise, bu konuda bilgi sahibine sorar ve bir çözüm bulurum diye düşünür.

Şu ifade bu konuda söylenmiştir:

 

Arzun sahih olsaydı, sana çareler gösterilirdi

Yani, sevgiliye ulaşana kadar yaptığın işlerde doğruyu bulurdun.

VASIL

SEVENLERİN ÖZELLİKLERİ

Bu konuda zikredeceğim ille husus, Yunus b. Yahya b. Ebu’l-Hasen el-Haşimi el-Abbasi el-Kassar’ın Kabe-i muazzama’nın Rükn-i Yemani bölgesinde 599 yılında bana aktardığı şu hadisedir:

Bize İbn Abdülbaki aktardı: Bize Ahmed b. Abdullah aktardı: Bize Ahmed b. aktardı: Bize Abdullah b. Muhammed b. Cafer aktardı: Bize müfessir Ebu Bekir ed-Dineveri 288 yılında aktardı: Bize Muhammed b. Ahmed Şemsâtî ak­tardı: ‘Zünnun’un şöyle dediğini duydum:

‘Allah Teâlâ’nın kalplerini muhab­betinin saflığıyla doldurduğu kulları vardır. Onların ruhlarını kendisini görmenin özlemiyle açmıştır. Nefslerini kendisine arzu duyduran ve kendisine yaklaştıran Hakkı tenzih ederim. Böylelikle onların himmet­leri ve gönülleri, Allah Teâlâ için duru hale gelmiştir. Onları Vakfe’de durdu­ran vahşetlerini (yalnızlık ve kaçış) ünsiyete çeviren, hastalıklarının dok­toru olan Allah Teâlâ münezzehtir. İlahi! Senin için bedenlerini zayıflatmış­lar, ellerini senden gelecek ilave nimete açmışlardır. Sen onlara kendin­den anlamanın tadını tattırdın. Bu, onların hayatlarındaki en güzel tat­tır. Sen, onların nimetlerini artırdın ve onlara göklerinin kapılarını aç­tın. Onların kalplerine melekûtunda dolaşma imkânı, hatta sevenlerin muhabbetinin unutturduğu şeyleri verdin. Özlem duyanların özlemi sana bağlandı. Ariflerin kalpleri sana döndü. Sadıkların kalpleri seninle ünsiyet buldu. Korkanların korkusu sana yöneldi. Kendini sana adayan­ların kalpleri sana komşu oldu. Rahatlık, onların bıkmasından umudu­nu kesti. Gafletin onlara karşı arzusu azaldı. Onlar kendilerini ilgilendirmeyen şeyleri düşünmekle dinginleşmediler. Yorgunluk ve uykusuz­luktan bıkmadılar. Dilleriyle O’nu söylediler, duruşlarıyla O’na yakardı­lar. Hatalarından dolayı O’ndan af dilediler. Amellerinde ortaya çıkan yanlışları nedeniyle bağışlanma istediler. Onlar, hüzünleri düşünerek kalpleri eriyenlerdir. Ebrar (İyiler) gibi O’na hizmet ettiler.’

ZAYIFLIK

Allah Teâlâ kendilerinden razı olsun, onların bir özelliği de zayıflıktır.

Bu, onların yanları ve sırlarıyla ilgili bir niteliktir. Bu sırrın onların sır­larına ilişmesinin nedeni şudur: Çünkü sevenlerin ruhları duyular idrak ve hayal tasavvur edemeyecek kadar latif olsalar bile, sevgi zikredeceği­miz bir mana nedeniyle -tıpkı serabın latifliği gibi-onu latifleştirir. Su­samış insan serabı su zanneder. Bunun nedeni susamışlığıdır. Susama olmasaydı, onu su zannetmezdi, çünkü su ihtiyaç duyduğu şeydir. Böy­lelikle kendisini istediği ve hayat sırrı kendisinde bulunduğu için, sevgi­lisi olan suya yönelir Suya geldiğinde ise bir şey bulamaz. Bir şey bulamayınca, suyun yerine Allah Teâlâ’yı orada bulur.. Böylelikle susamış, görü­nürde suya yönelmişti. Allah Teâlâ ise farkında olmadığı yönden onu kendi­sine yönlendirmişti. Allah Teâlâ farkında olmadığı yönden kuluna tuzak kur­duğu gibi kendisine iltica edişinde, O’na dönüşünde ve O’na itimat edi­şinde de farkında olmadığı yönden kuluna ilgi gösterir. Bunu ise, se­bepleri kuluna gösterdikten sonra kaldırmasıyla yapar. Serapta tahayyül edilen suyun kaybolmasıyla Allah Teâlâ’nın orada bulunması, kulun sebepler kesildiğinde Allah Teâlâ’ya yönelmesi demektir. Bu esnada sevdiği (su) hak­kında kapıların kapanmasıyla kul, her şeyin idaresini ve sahipliğini elin­de tutan Allah Teâlâ’ya yönelmiştir. Allah Teâlâ’nın ondan istediği de buydu ve O’nun sevdiklerine karşı davranışı böyledir: Allah Teâlâ onları ‘zorla ya da dileyerek’ kendisine çevirir. Aynı şey ruhları için geçerlidir. Ruhlarının Allah Teâlâ’nın haklarını -ki bunları farz kılan Allah Teâlâ’dır-yerine getirdiklerini zanneder­ler. Ruhları, kendisini severek ve emrettiği yerde onları görsün diye, ra­zı olduğu işleri arzulamak üzere Allah Teâlâ’nın emriyle hareket ederler. Ruh­ların önünden perde kalkıp gözleri keskinleştiğinde ise, kendilerini su şeklinde serap gibi görürler. Onlar, Allah Teâlâ’nın haklarını yerine getirenin Allah Teâlâ -ki O fiillerin yaratıcısıdır-olduğunu görürler. Böylelikle Allah Teâlâ’yı, kendileri zannettikleri şeyin aynı olarak görürler. Bu durumda kendi varlığı kalkar, gördüğü ise Hakk olarak geride kalır. Nitekim serabın su­yu kaybolur, serap ise kendiliğinde görülür halde kalır. Ruh da kendili­ğinde mevcut iken fail değildir. Bu esnada insan, sevenin sevilenin ken­disi olduğunu ve Hakkın gerçekte kendisini sevdiğini ve ancak böyle bir şeyin olabileceğini öğrenir. Ruhlarda budan daha latif bir erime ise, mümkün değildir.

Onların kesif yönleriyle ilgili zayıflığa gelirsek, bu, duyunun ilgili olduğu renklerinin başkalaşması, etlerinin erimesidir. Bunun nedeni, sevgililerinin kendilerini yükümlü tuttuğu işleri yerine getirmeyle dü­şüncelerinin meşguliyetidir. Sevgilileri bunları farz kılmış, onlar da ‘söz­lerini yerine getirme’ özelliği kazanmak için gayret göstermişlerdir. Çünkü onlar bu konuda Allah Teâlâ’ya söz vermiş, O’na ve peygamberine ye­minle bağlanmışlar, O’nun ‘Ey iman edenler! Sözlerinizi yerine getirindediğini duymuşlardır. Başka bir ayette ‘Bana verdiğiniz sözü tutun denilir. Onlar sözlerini bozmaz. ‘Allah Teâlâ’yı üzerinize vekil ettiniz İşte bu, bedenlerinin erimesinin sebebidir.

ERİME

Sevenlerin bir özelliği de, erimektir.

Bu, onların beden ve ruhla­rındaki gerçek bir niteliktir. Bedenlerindeki erimenin nedeni, rutubetin ve yağın bulunduğu sevilen hazlı yemekleri bırakmaktır. Bu yemekler nefsler tarafından sevilir, bedenlerde bir nimet aydınlığı gerçekleştirir. Allah Teâlâ kendilerinden razı olsun, sevenler şunu görmüşlerdir: Sevgili, on­ları huzurunda durmak ve insanlar uyurken geceleyin kendileriyle ko­nuşmak ve kendilerine tecelli etmek üzere ayakta durmayla yükümlü tutmuştur. Onlar, bedenlerindeki yaşlıklardan dimağa doğru buharların çıktığını, bunların duyuları ezdiğini ve kapladığını görürler. Bu nedenle insanlar uyurken yalnız kaldıklarında Hakk ile münacat etmek üzere sev­gilinin önünde ayağa kalkmalarına uyku engel olur. Sonra bu buharlar, bedenlerinde bir güç oluşturur. Bu güç, organları gereksiz işlerde ça­lışmaya sevk eder, hâlbuki sevgilileri o işlerde kullanılmasını kendilerine yasaklamıştı. Bunun üzerine sevenler, gerek duyulan ölçünün dışında yemeyi ve içmeyi bırakırlar. Bedenlerindeki yaşlık azalır, nimetin aydın­lığı kaybolur, dudakları kurur, bedenleri zayıflar, uykuları gider, uykusuzlukları güçlenir. Bu durumda Hakkın önünde durmaktan ibaret olan maksatlarına ulaşırlar ve terk ettikleri şeyler ölçüsünde yardım görürler. Bedenlerin erimesi budur.

Ruhların erimesi

Ruhların erimesine gelirsek, ruhlar, marifetler ve bilgilerle nimetlenir. Çünkü onların hemcinsleriyle ünsiyet etmek üzere, yüce topluluğun ruhlarıyla ilişkileri vardır. ‘İyilik ve takvada yardımlaşınayetini duyduklarında, yardımlaşmayı arzularlar, bu emirle muhatap olduklarını zannederler. Hâlbuki gerçek böyle değildir. Bu ayet ile yü­kümlü olanlar, günah ve düşmanlığa karşı yardımlaşmanın kendilerine yaraştığı kimselerdir. Bu nedenle ayetin ardından olumsuzluk gelerek şöyle denilmiştir: ‘Günah ve düşmanlıkta yardımlaşmayın, Allah Teâlâ’dan sakı­nın.’ Bu ise, yüce topluluğun bir özelliği değildir. Bu konudaki hatala­rını gördüklerinde ‘Allah Teâlâ’dan yardım dileyin ve sabredin ayetine dön­müşlerdir. Başka bir ifadeyle, Allah Teâlâ karşısında nefslerinizi hapsedin. Bu ayet nedeniyle hemcinslerinden ayrı düştüklerinde, ruhları erir, hâlbuki onlar daha önce hemcinsleriyle oturup kalkmanın nimetinin aydınlığı içindeydiler. Onlar ‘O’nun ‘benzeri bir şey yoktur diye nitelenene bağlanmış, kendileriyle Hakk arasında bağlanacakları bir benzerlik ilişkisi görmemişlerdi. Bunun üzerine ‘Allah Teâlâ’yı bilmek’ kendilerine şöyle der: O, sana ancak senin dilinle, lehçenle ve senin de kendilerinden biri oldu­ğun insanların diliyle hitap eder. Sen, sana hitap ettiği dilin anlamına dön! Çünkü o, kendisini medlulünün hakikatinden çıkartmadığı gibi bilgisizliğinle de (dildeki) bu hitabın O’nunla ilişkisini de anlayamazsın. Çünkü sana bildirdiği nitelik, özü gereği O’nu arar. Çünkü Hakk, kendi­sini onunla nitelemiş, nitelikleri ise bizden O’na dönük özel bir ilişkiyle gerçekleşmiştir. Bu niteliğe bağlanıp zorunlu olarak sarıldığında, bu ni­telik seni O’nun nezdine ulaştırır. Bu durumda söz konusu niteliğin O’na nasıl ait olduğunu zevk ve ilahi tecelli yoluyla öğrenirsin. Bu ise, senin erimeni artırır, en sonunda mevhum bir noktaya dönersin. Nite­kim şair şöyle der:

 

Sende o kadar eridim ki

Sanki mevhum bir nokta oldum

 

Nokta sadece vehimde var olabilir. Öyleyse bu, erimede onların ni­teliklerini gösterir. Keşf ile desteklenmiş bir haberde ulvi ruhların bü­yüklerinden biri olan İsrafil’in eridiği aktarılmıştır. Bunun nedeni, Allah Teâlâ’nın büyüklüğünün onun kalbini her gün yetmiş kere istila etmesidir. Öyle ki adeta, bir konuma döner. Nitekim kıyamet günü Allah Teâlâ’nın kulla­rına karşı içlerinden büyüklük taslayanlar, adeta zerre ve küçük şeyler gibi diriltilecektir. Bunun nedeni, dünyada onların gösterdiği büyüklük ve yüceliktir. İşte bu, onların ruh ve bedenlerindeki erimenin tarzıdır.

ĞARAM

Sevenlerin başka bir özelliği ğaramdır.

Ğaram, üzüntü içinde sevgi­lide yok olmaktır. ‘Onun azabı ğaram (çetin) idi…’ Başka bir ifadeyle ğaram, sevgiliyi müşahedeye bağlanarak, yok olmaktır. Çünkü (aynı kökten gelen ve borçlu anlamındaki) ğarîm, borcun zorladığı kimse demektir ve bu nedenle ğarîm diye isimlendirilmiştir. Bu kökten harf değişikliğiyle gelen başka bir kelime, ruğam kelimesidir. Ruğam, topra­ğa yapışmak demektir, çünkü ruğam toprak demektir. ‘Rağime enfuhu’, ‘burnu sürtünsün’ demektir. Çünkü burun, izzet yeridir. Dua­da ise, ruğam (kelimesiyle) karşılık bulmuştur. Böylelikle onu toprağa sürterler. Bu durumda ğaramın hükmü, sahibinde bir ters çevirme şek­linde tezahür eder. Öyleyse o, zillet ile nitelenmiştir. Çünkü toprak, ze­lil olanların en zelilidir. Bu nedenle yeryüzü mübalağa kipiyle ‘zelîl’ diye isimlendirildi, çünkü zelil olan varlıklar, ona basar. Sevgi, sevenlerin kalplerinin, özlem arzu duyanların kalplerinin, uykusuzluk ise uykusuz­ların nefslerinin ayrılmaz özelliğidir. Sevenler, kendisiyle nitelendikleri sevginin kısımlarından hareketle isimlendirilmiştir. Bütün bu özelliklere birden sahip olan ise ‘ğaram sahibi (tutkulu)’ diye isimlendirilirken ni­teliği de ‘ğaram (tutku, aşırı sevgi)’ diye isimlendirilir. Öyleyse ğaram, sevgi niteliğinden sevenin ayrılmaz özelliği olan bütün özellikleri kuşa­tan genel bir isimdir. Sevenin, bundan daha kuşatıcı bir niteliği yoktur.

ŞEVK

Sevenlerin başka bir özelliği şevktir.

Şevk, sevgiliyle kavuşmaya dönük ruhani bir harekettir. Bunun yanı sıra şevk -sevilen seven ile aynı cinsten ise-sevgiliyle kavuşmaya dönük cisimsel, doğal ve duyusal bir harekettir. Onunla karşılaştığında ise -ki hangi sevgili olursa olsun-ha­reketinden durağanlık bulur. Kavuşmuş iken, bu hareketin niçin geri döndüğüne şaşırır. Hareketin arttığını ve kavuşma halinde bile bir kor­kunun kendisine ulaştığını görür. Anlar ki, korkusu, ayrılık ihtimaliyle ilgilidir. Özlemden kaynaklanan hareketin vuslat halinin sürekliliğini is­tediğini görür. Başka bir ifadeyle özlem, kavuşma esnasında bile coşar. Nitekim şair böyle bir durum hakkında şöyle der:

 

Özlemin en çok arttığı gün

Onun diyarına yaklaştığım gündür

 

Başka bir şair vuslat halindeki korku hakkında belirttiğimiz duru­mu şöyle anlatır:

 

Onlara özlem duyarak ağlıyorum

Yaklaştıklarında ise ayrılacaklar diye ağlarım

 

Bu, kendinden başkasını sevenin ödülüdür. O, sevilenin varlığını kendisinin dışında kabul etmiştir. Allah Teâlâ’yı seviyor olsaydı, hali böyle ol­mazdı. Allah Teâlâ’yı seven kişi, ayrılıktan korkmaz. Nasıl olur da, bir şey ay­rılmaz özelliğini terk edebilir?

Seven sürekli O’nun avucundadır. Sevgi­lisi, daima onu görür ve kendisine şah damarından daha yakındır. ‘Attı­ğında sen atmadın, fakat Allah attı.’

Varlıkta O’ndan başkası yok ise, ayrılık nerede kaldı? Allah Teâlâ şöyle der: ‘Kulum bana bir karış yaklaşınca, ona bir arşın yaklaşırım.’

Kardeşim!

Allah Teâlâ için mi, yoksa kendin için mi sevdiğini böyle öğrenirsin. Hakk âleme muhtaç değil iken, kulu kendisi­ni sevdiğinde, ona kavuşmak, onu kendisine yaklaştırmak, meclisine getirtip seçkinlerinden yapmak üzere hızla ona koşar. Sen böyle yapmaya daha layıksın!

Bir şahıs seni sevince, seni kendi üzerinde efendi yapar­ken kendisini hükmünün mahalli yapar. Bu durumda akıllı isen, sevgi­nin ve seni sevenin kadrini bilmelisin. Sevgisi karşısında Allah Teâlâ’nın ahlâ­kıyla ahlâklanarak, O’na kavuşmak üzere kendisine koşmalısın! Çünkü O, seni (senin O’nu sevmenden) önce sevmiştir. İşte bu da O’nun senin üzerindeki (kudret) elidir ve hiçbir zaman ona denk olamazsın. Çünkü sevgi O’ndan başladıktan sonra, sevgiye karşı yapacağın her iş, başlan­gıçta sana yönelen bu (ilahi) sevginin sonucudur.

HEYAM

Sevenlerin bir özelliği de, heyam’dır (kara sevda, kendinden geç­mek). Onlar, kendilerinden geçmiş ve belli bir yöne yönelmeksizin ava­re dolaşırlar. Allah Teâlâ’yı sevenler ise, bu niteliğe daha layıktır. Bir insan (kendi gibi) bir yaratığı sevip avare dolaşabilmektedir. Bu durum ise, sevginin kendisini sıkmasından ve sevdiğine vuslattan ümitsizliğinden kaynaklanır. Allah Teâlâ’yı seven ise, vuslattan emindir. İlah’ın (yer ile) sınır­lanmadığı, kendisine yönelinecek belli bir mekânda bulunmadığı ma­lumdur. Hakkın hakikati böyle bir şeyi reddeder. Bu nedenle Allah Teâlâ ‘Her nereye dönerseniz, Allah Teâlâ’nın yüzü oradadır  buyurur. Başka bir ayette ise ‘Her nerede iseniz, O sizinle beraberdir buyurur. O halde (Allah Teâlâ sevgi­sinden) kendinden geçenin sevgisi, her vadide ve her haldedir. Onun sevgilisi Haktır ve Hakkı belli bir yönde aramaz. Yöneldiği her yönde ve durumda Hakk kendisine tecelli eder. Binaenaleyh Hakkı sevenler, ya­ratıkları sevenlere göre, başıboş ve avare dolaşma özelliğine daha layık­tır. Sevenlerin nezdinde Allah Teâlâ, her gözden görülen, her dille zikredilen, her konuşandan duyulandır. Arifler, O’nu böyle bilir ve bu hakikat ile sevenlere tecelli eder.

İNLEME

Sevenlerin bir özelliği de, inlemedir.

Bu, kalbe yöneldiğinde onu daraltan yakıcı bir ışığın ateşidir. Bu ateş, sevenin kendinde bulduğu ta­sadan birikerek, yoğunlaşmış bir halde ortaya çıkar. Ateş dışarı çıkar­ken, sıcaklığın gücünün soluyan sesi duyulur. Aynı şekilde, ateşin sesi de duyulur ve bu ‘inilti’ diye isimlendirilir. Böyle bir şey, doğal cisimde meydana gelebilirken bazen bedenlenmiş surette de meydana gelebilir. Bu nedenle suretten soyutlanmış anlam cesetlenip surette gözüktüğün­de -tıpkı doğal cisimler gibi- ‘bu öfkenin suretidir’ veya ‘rızanın sureti­dir’ denilir. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem kendinden haber verirken şöyle der: ‘Ben de bir beşerim, sizin gibi kızar, insanların razı oldukları gibi razı olu­rum.’ ‘Benzeri olmayan Allah Teâlâ’, kendisini rıza ve gazap özelliğiyle nite­lemiştir. Bu iki nitelik ve benzerleri, Hakkın kendisini nitelediği özellik­lerdir. Bu hakikatten ise, âlemde ortaya çıkmıştır. Bu nedenle ‘Allah Teâlâ âlemi âlem hakkındaki bilgisiyle bilmiştir’ dedik. Ancak da böyle bir şey olabilirdi. Çünkü âlemde ortaya çıkan her hakikat ve niteliğin kendisine döndüğü ilahi bir aslı vardır. Onun varlığını bu niteliğe göre koruyan bu ilahi asıl olmasaydı, o nitelik var olmaz ve varlığı sürmezdi. Bunu ise, Allah Teâlâ ehlinden tekler bilebilir. Bu, özel bir bilgidir. Allah Teâlâ şöyle der: ‘Allah Teâlâ ona öfkelendi.’ Bir rivayette, Allah Teâlâ’dan öğrenen kişi için bundan daha güçlüsü yer almıştır. Bu ifade sahih bir hadiste kıyamet günü ne­bilerin söyleyecekleri şu ifadedir:

‘Allah Teâlâ, bugün daha önce hiç kızmadı­ğı gibi kızmıştır. Bundan sonra da bir daha kızmayacaktır.’ Bu, öfkesini hadislik ve ortadan kalkmayla niteledi durumdan daha şiddetlidir. Bu makamda Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem, kendisinden sonra gelen sahabesine şöyle demiştir: ‘Yazık, yazık!’ Bunun nedeni, hal ve yerin gereğidir. Çünkü siyaset sahibi, hükümlerinde hal ve mertebelere göre hareket eder.

GAM VE TASADIR (KEMED) Aşırı Üzüntü

Sevenlerin bir özelliği de, gam ve tasadır (kemed). Kemed kalpteki aşırı üzüntü demektir. Bu üzüntü nedeniyle artık gözyaşı akmaz. Bu üzüntünün sahibi, ahlanır ve sızlanır. Bu üzüntü, insanın geçmişe ya da eksik yapmaya karşı değil, içinde bulduğu bir üzüntüdür. İşte bu, sevenlerin özelliklerinden biri olan bilinmeyen üzüntüdür. Onun yegâne sebebi, bilhassa sevgidir. Tek ilacı ise, sevgiliye kavuşmaktır. Onunla il­gilenmek, üzüntüyü hissetmekten kendisini alıkoyar. Sevgiliye kavuş­mak -zatların kavuşması gibi-gerçekleşmezse, bu durumda sevgili, ona emir verenlerden olur. Seven de emirlerini yerine getirmekle ilgilenir ve bu sayede üzüntüsünden kurtulur. Üzüntünün çoğu, seven ile sevgili arasında onu kendinden alıkoyacak bir şey gerçekleşmediğinde tezahür eder. Sevenin (sevgili ile veya emirleriyle) meşguliyet esnasında kaybo­lacak tek niteliği üzüntüdür.

Muhabbetin özellikleri pek çoktur.

Örnek olarak, dehşet, susmak, gayret, dilsizlik, hastalık, sıkılma, ezilme, ağlama, rahatsızlık, vecd, seha gibi özellikleri verebiliriz. Bunlar, sevenlerin şiirlerinde zikrettikleri te­rimlerdir. Bizim bu konudaki sözlerimiz ise Allah Teâlâ’nın kullarını kulların Allah Teâlâ’yı sevmesiyle ilgilidir. Allah Teâlâ kendilerindeki bir nitelik nedeniyle sevdiği kullarını zikrettiği gibi bir takım nitelikleri nedeniyle başka bir gruptan sevgisini çekip almıştır. Allah Teâlâ, kitabında ve peygamberinin di­linde bütün bunları belirtmiştir.

Yüz on üçüncü kısmın sona ermesiyle on beşinci sifir de sona erdi.

 

[Fütûhât-I Mekkiyye’nin] Yüz On Üçüncü Kısmı İkinci Vasıl,

Trc: cilt. 8, sh: 199-221

Kaynaklar:

Muhyiddin İbn  Arabî, Futûhât-ı Mekkiyye

Futûhât-ı Mekkiyye Tercümesi, hzl: Ekrem Demirli, 2011,İstanbul

 

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

....

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.