FLAVİA, LA MONACA MUSULMANA (1974)

 

Ortaçağda yaşadığı baskıcı toplumun, dini, siyasi ve aile yapılarına karşı bir kadının isyanı.

Ölmeden önce seyretmeniz gereken filmlerden.

 

Yönetmen: Gianfranco Mingozzi 

Senaryo: Bruno Di Geronimo, Raniero di Giovanbattista, Gianfranco Mingozzi   

Ülke: İtalya, Fransa

Tür:Dram, Korku

Vizyon Tarihi: 13 Nisan 1974

Süre: 96 dakika

Dil: İtalyanca

Müzik: Nicola Piovani       

Oyuncular: Florinda Bolkan, María Casares,    Claudio Cassinelli, Anthony Higgins ,   Spiros Focás

Özet

Gianfranco Mingozzi’nin yönetmenliğini yaptığı film Flavia ( Florinda Bolkan ) isimli bir genç kızın, ailesi tarafından ruhunun temizlenmesi için manastıra gönderilmesiyle başlar. Flavia burada bazı şeyleri sorgular. Dinsel baskıları, rahibelerin çektiği eziyeti, erkeklerin her alanda egemen olması gibi. Film 1600’lü yıllarda geçmekte. Manastıra Müslümanlar tarafından bir saldırı olur. Müslüman kumandan ile Flavia arasında bir aşk başlar. Akıncılar Flavia dışındaki bütün rahibelere tecavüz eder ve onları öldürür. Flavia ise bu sayede bir tür intikam alacaktır. Fakat bu hali onu sakinleştirmediği gibi kötü bir sonuca, papalık tarafından derisi yüzülmeye varacak ölümle ceza almasıyla sonuçlanacaktır.

Konusu

14. yüzyılda Puglia kıyıları sık sık Müslüman akınlarına uğramaktadır.  Bu istilalar sırasında, küçük Flavia’nın babası , önceden yaralanmış olan bir Türk’ü gözü önünde başını keserek şehit eder. Daha sonra Flavia babası tarafından bir manastıra verilir. Ancak o Türk’ü sürekli hayalinde görmektedir. Bulundukları Manastıra  Tarantula Tarikatı üyeleri gelmektedir.

Bu tarikat  adını  İtalya’nın Taranto kentinden bulunan Lycosa tarantula isimli bir örümcekten almıştır. Aslında bir kurt örümceğidir. İsmi Roma döneminde Taranto kentinde tarihi ve kültürel nedenlerden dolayı yapılan ve bu örümceğe adanan tarantism adı verilen bir tarikat inanışı içerisinde yer alan tarantella isimli danstan gelmektedir. İnanışa göre bu dans Lycosa tarantula (kurt örümceği)’nin ölümcül etkilerini azaltacak ve bir çeşit tedavi görevi de yapmış olacaktı. Tarantella olarak bilinen bu dans sembolik olarak halen İtalya’da oynanmaktadır.

Rahibe Livia Tarantula Tarikatı üyelerinin hareketlerinden etkilenmiş cinsel dürtüleri galeyana gelmiş ve transa girip Aziz  George’un resmi önünde ellerini vücudunda gezdirerek göğüslerini açarak, “Beni de, Beni de, Ben de kıyılmış olmak istiyorum” halisulasyonlarının hissi ilede kendini yerde yatan başka bir kadının üzerine atar. Cinsel birleşme pozisyonu halini alır. Flavia onu uzaktan seyretmektedir. Baş Rahibe Agatha ( Maria Casares )  onun tarantism üyesi kadınla olan etkileşimini  görür. Tarantism üyesi olan kadınları müzikle sakinleştirmek isterler. Çünkü onun da gzili dürtüleri vardır. Orgazm olur, kendinden geçer. Diğer rahibeler onları manastırdan kovarlar.  Ancak durum Rahibe Flavia da bir uyanışa sebep olmuştur. Bu etki ile manastırı terk eder. Genç bir köle Yahudi olan İbrahim ile karşılaşır. Onun yanında iken yazılı kitaplarda Tanrının ilk yarattığı  kadını Lilith’i  tanır. Onun hikâyesini dinler.  Flavia, kadının tanrıya olan ilk isyanına şahit olmuştur. Erkek egemenliğini babasının onu neden manastıra kapattığını, erkeklerden niçin evlenme konusunda izin alındığını sorgulamaya başlar. 

İbrahim’e, Rahibe Livia’nın tarantism üyelerinin etkisinde kalmasının nedenini sorar.

“Hıristiyan  erkekler tarafından kendilerine dayatılan şeyleri, kadınlar neden kabul etmek zorunda olular ki?”

“Yoksul insanlar eziyet yaratıklar mı olmalı?. 

“Hangi fikir tarantism üyelerini delilikle  aynı görebiliyor?.” 

“Biz  manastırda sıkışmış duruyoruz. .

“Bunun değişmesi gerekir.”

“Kim bizi kurtaracak?”

“Sadece bize zarar veriyorlar.” 

“Şimdi ben gerçek bir kadın olmayı istiyorum.”

“Bu sınırları aşmak gerekiyor.”

Köle İbrahim, “Lilith de bunu istemişti” dedi.

Rahibe Flavia İbrahim’in yanından ayrılır. Yolda manastıra dönerken köylülerin bir atı daha iyi çalıştırmak için kısırlaştırmalarına şahit olur. “Buna nasıl hakkınız olabilir?” diyerek yapılan vahşiliğe iğrençle bakarken rahibelerin durumlarını düşünür.

Manastıra döner. Ancak Rahibe Livia başrahibe Agatha ( Maria Casares )  tarafından günah çıkarma ayinine tabi tutulur ve çağırdığı askerlere teslim ederek, Piskopos’un yanına götürmeleri için  manastırdan çıkartır.

Rahibe Flavia, bu duruma üzülür peşinden o da koşarak gider. Yolda bir köye rast gelir. Köylü kadına, “Domuz ağılından neden çok ses geliyor”, diye köylü sorunca “Şeytan kızım, şeytan Dük, Fransa”dan yeni geldi” cevabını alır. Kadının bu cevabı üzerine domuz ağılında dükün hizmetçi kıza acımasızca tecavüz edişini seyreder. Kafası karışır, kendi de sarsılır. Aklı başına gelince bir odun atarak dük’ü uyarır. Fakat cinselliğin sarsıntısını yaşamıştır. Oradan ayrılır. Fakat dük peşinden gelerek “heyecanlı mı idi” der. Rahibe Flavia itiraz eder. Dük, “hayatını ne kadar tecrit ve yalnızlık içesinde geçireceksin” diyerek ayrılır.

Rahibe Flavia bitmiş ve tükenmiş bir vaziyette,  Hz. İsa’ın çarmıha gerilmiş ikonu önüne gelir. Sorgular

Neden ?

Neden ?

Tanrı neden erkek ?

 Baba ,Oğul ve Kutsal Ruh .

Bütün bunlar erkekler için mi vardır ?

Hatta oniki havari için . Hepsi oniki erkek .

Neden bir kadın yok.” 

İkonun üzerindeki şalı çeker, İsa heykelini çıplaklaştırır. Aşağılayıcı gözlerle heykele bakarken Baş Rahibe onu süzmektedir.  Der ki;

Lütfen zamanını boşa harcama, heykelleri konuşturamazsın.

Onlar sana vermeyecektir.

Yanıt yok .

Bunu özel vaziyet mi sanıyorsun? 

O bir kutsal ?

“Sense hadım/tecrid edilmişsin ve bir hücrede kilitlisin !

Seks olmadan bir kadını aptalca hissediyorsu değil mi?

Onları hayatta tadılan basit zevkler diye yalanlattılar.

Tanrının karısı, eğer karısı olsaydı, O’nun evin bakmak zorunda kalacaktık.

Ya da sokakta yaşayan bir fahişeler gibi sefil olacaktık. Bizler manastırlarda yaşıyoruz .

Sen Bakire değil misin ?

Bakire olsaydın bedenin bu  zevki bilemezdi. 

Gerçek bir zevk  bir adamla olmak .

Bu kadar basit.

Bu vahşi duyguyu itiraf etmek istiyorum. Ancak ben ve diğer rahibelerden kim bunu işlemeye/anlamaya cesaret edebilir ki?.

Diz çök . Haydi. Diz çök .

Günah çıkarmak için dövmem gerekiyor.”

 

Rahibe Agatha tarafından bir kadın sentezlenmişti : ” . … ya biz kardeşiz ya da eşleri, ya da fahişe oluruz “

Bu arada manastırda Flavia’nın babası kontrolünde Rahibe Livia’nın cezalandırılma ayini düzenlenmektedir. Rahibe Livia işkence masasına yatırılmış elleri kolları bağlanmış erkekler tarafından memeleri üzerine  sıcak balmumu dökülerek işkence edilmektedir. Sahneler çok korkunçtur. İşkence yapanların  memelerini kesmeleri bayrağı taşıran son damla olmuştur.

Rahibe Flavia olanları seyrederken babasına bağırıyordu.

Baba sende hiç acıma yok mu ?

 Git buradan. Geri manastıra git .

– Senin yerin burada yok.

– Baba, ne olur onları durdursan.

– Sen kim için merhamet istemeye cesaret edebiliyorsun.  Bu aşağılık biryaratık ?

-Baba Ben yalvarıyorum . Durdurun .

Buradan git , melun kız !

Baba, kıyamet günü gelecek . Sen içinde lanet vardır. Siz erkekler hayvanlar ve kadınların sahipleri olduğunuzu mu düşünüyorsunuz.

Rahibe Livia bu duruma kendi düştü.

-Ya Baba, Sen !

– Ağıl içinde kıza tecavüz eden Fransız Dükü için konuşmaya  cesaretin yok, tabii.

Rahibe Flavia moralmen çökmüştür. Köy meydanına gider, fakir halk üzerindeki rahibelik giysilerin bir çoğunu alırlar. Rahibe kıyafetleri üzerinden soyutlanmış bir şekilde bir eve girer.   Daha önce tanıştığı köle Yahudi İbrahim’le karşılaşır. İbrahim kabul etmeye zorlansa da,  “Adem ve Lilith gibi kaçalım” diyerek köyü terk ederler.

 Rahibe Flavia, yeniden doğmuş gibidir. Ancak babasının askerleri onları yakalar. İbrahim’i esir edip manastırın zindanına hapsederler.  Flavia’ya ise babası işkence ettirir. Başrahibe Agatha onu affettirir. Flavia her zamanki gibi, St George’un resmi önünde otururken halisülasyonlar görür.

Başrahibe Agatha yanına gelir aralarında şu konuşma geçer.

Başrahibe Agatha:

Onu suçlamıyorum . Hatta St George’un resmine bakma !

 Adam . Hıristiyanlığın bir azizi!

 İsa ve Hıristiyanlık adına savaşan adam. O , seninle konuştu değil mi?

 Ne dedi ?

 Hep aynı şey.
Her kadın sessizce hizmet etmelidir ve konuşması için izin verilmez .
Kadın onların kuralına göre bir şeyler yapmalıdırlar .
Uysal ve itaatkar olmalıdırlar .
Bu asla değişmeyecek .

Rahibe Flavia konuşuyoruz erkekler hakkında her zaman aynı şeyi konuşuyoruz.

Gerçeği bilmek ister misin ?

 Korkuyorlar !

 Erkekler korkuyorlar !

 Kilise dışından ve  adamlar içinde olmaktan korkuyorlar .

Neden bu resim burada!

 Bu aziz, biz kadınlar karşı boyalı güçlerini korumak için burada elinde kılıcı ile duruyor.

Rahibe Agatha ile Flavia gezmeye çıkarlar. Rahibe Agatha’nın iç dünyası bir nevi erkekleşmiştir. İşerken dahi ayakta işemektedir. Flavia’ya kendi kendine nasıl tatmin olabileceğini anlatırken uzaktan Müslümanlar denizden çıkagelmişler ve bulundukları yere çıkarma yapıyorlardır. 

Sarazenler, (Latince:Sarecenus) Haçlı Seferleri sırasında Avrupalı savaşçılar kendilerini batı olarak lanse etmiş ve Müslümanlara bu adı takmıştır. Genel olarak Hıristiyan olmayan anlamına gelir. Kelimenin etimolojik kökeni Sina’da yaşayan bir Arap kabilesine dayanır. Başka bir görüşe göre ise, Yunanlılar, Arapça’daki şark (doğu) sözcüğünü dillerine “sarakenoi” olarak geçirmişlerdir. Bu sözcük önce Arapları sonra tüm Müslümanları betimleyen Sarecen’e dönmüştür.

Rahibe Agatha kaçan erkeleri aşağılayıcı sözleri ve sanki yıllarca Müslümanları bekliyormuş gibi konuşmaları çok manidardır.

-Rahibe Agatha bak!

– Yüce Madonna . Bu kadını sevmek . O intikam alacak!

– O denizden geliyor. Sevgili Madonna .

-Onlar bizi yenebilir .

-Bakın . Görmüyor musun ?

 Rahibe Agatha , görmüyor musun ?

 Tanrım !

 Tekneler Müslümanlar . Onlar saldıracak !

 Müslümanlar .

Bu ne güzel Madonna geliyor. Bize Diğer dünyayı, kardeşleri getiriyor.

Diğer dünya.

 Erkeklerimiz onlardan korkuyorlar.

Kardeşim bak. Onların gücünden Korkuyorlar.

Kaçıyorlar ?

 Ne oldu ?

 Nerede büyük kibirleri kaldı mı?

Şimdi bir erkek var mı ?

 Müslüman bir saldırı karşısında köpekler gibi kaçıyorlar?

 Müslümanların korkusu ile kaçın . Gidin !

Onları hissedin!

 Çiftçiler , rahipler , soylular , askerler ! Nasıl yumuşak ve önemsiz gururunuz.

Şimdi gücünüzü göstersenize .

Onların cesareti gitti.!

Bu yüzden hepsi uzağa gidecek !

Çünkü müslümanlar, mübarek ve azametli Hıristiyanları korkuttular.

– Neden kaçıyorsunuz ?

 – Kardeş , bize yardım et.

Erkekler kaçıyor

 – Ben Müslümanlardan korkuyorum.

 – Onlar hakkında ne biliyorsun ki?

 Onları gördün mü ?

-Hayır.

 Bir göz atalım .

Haydi !

Cesaretinize sahip olsanıza!

 Haydi !

 Dövüşün !

 

Rahibe Agatha bağırıyor yılların acısını içinden atıyordu. Müslüman askerleri lideri Ahmed Fransız Dükü ile çarpışırken yere düşer. Rahibe  Agatha  Ahmed’i kurtmak için dükün dikkatini dağıtır. Ancak dük sinirlenerek Rahibe  Agatha’yı mızrağıyla şehid eder.   Rahibe Flavia çarpışmayı hayranlıkla izlmektedir. Sonunda vahşi dük askerler tarafından ele geçirilir.

Flavia, yıllaca hayalinde canlandırdığı Türk Ahmed’e aşık olmuştur. Beraber onun atının terkisinde karargaha dönerler.

Flavia ilk defa kendisine hayran hayran bakan bir erkeği görmüştür. Sevişirler. Ancak içi buruktur.  Doğru mu yanlış mı yapıyorum düşüncesi içini kemirmektedir.

Bir zaman sonra Müslüman   birlikleri manastırı ele geçirirler. Ordunun içinde Flavia da vardır. Elindeki gürzü sürekli manevi baskısını gördüğü St George’un resmine fırlatır. İntikamını alıp özgür olmanın hazzını duyar.  Rahibeler, askerlerin kucaklarına esir düşünce ilk defa cinselliğin farkına varırlar. Bu arada Fransız dükünden Flavia intikamını alır. Tecavüz ettiği kızı getirip intikamını almasını ister. Kadıncağız bir şey yapamaz. Sonuçta erkekten intikamı yine erkekler alır. Dük ölür.

Rahibe Flavia, St George’un resmi önünde Ahmed ile sevişir. Uykusunda  korkunç bir kabus görür.  Özgürleşmek isteyen Flavia daha sonra Müslümanlarla beraber babasının kalesine gider. Onun ölüşünü seyreder. Ahmed’in arkadaşı “Bir kadın intikamı yüzünden aşırı gidiyorsun” diye uyarısıyla karşılaşır.  Fakat her yerde kargaşa ve ölüm hüküm sürmektedir. Bu arada Flavia Yahudi İbrahim’le karşılaşır.  Ona sarılırken Ahmed onları görür. Kıskançlıktan İbrahim’i öldürür. Flavia şoke olmuştur. Ahmed’inde diğer erkeklerden bir farkı olmadığı zannına düşer.

Flavia, Saracenlerin lideri Ahmed  evlenmeyi teklif eder, fakat o ret eder.  Bunu kulaklarında her zaman duyduğu Rahibe Agatha’nın “öncelikle, intikam,  sonra özgürlük” sözü ile hangi duyguyla yaptığını anlayabiliriz. Ahmed, onu  onu sefil bir şekilde yurdunda terk ederek bırakır, gider.

13 ay sonra  Otranto’nun bulunduğu Puglia Bölgesi,   Müslümanlar  tarafından tamamen terk edilince  Hristiyanların kontrolüne geçince dini mahkeme Rahibe Flavia hakkında ölüm kararı alır.  İnfaz, feci şekilde derileri  yüzülerek ve herkesin göreceği yerde uygulanır. Film biter.

Günümüzde bir kadınının gerçeği görmesine tahammül edemeyen papalık bu zulmünü örtbas etmek için 533 yıl sonra   “Otranto Azizleri” unvanını o gün ölmüş 800 kişiye vermiştir. Rahibe Flavia anılmaya değer bir kadın olması açısından ne kadar önemli olduğunu bir kez daha hatırlıyor ve saygı duymamız gerektiğini belirtebiliyoruz.

http://altrarealta.blogspot.com.tr/2013/08/flavia-la-monaca-eretica.html

 

NOTLAR:

OTRANTO SEFERİ

13 AY OSMANLI HAKİMİYETİNDE KALAN İTALYAN ŞEHRİ: OTRANTO

Emre Gül/ Dünya Bülteni/ Tarih Dosyası

İtalya çizmesinin altında, Puglia eyaletinde o zamanki Napoli Krallığı’na ait “Otranto şehri” Fatih’in emriyle Gedik Ahmed Paşa tarafından fethedildi. Yaklaşık 100 parça gemiden oluşan Osmanlı donanması, 28 Temmuz 1480’de Otranto limanına girdi.

 

 Fatih Sultan Mehmed’in amacı, İslam ve Hıristiyan dünyası üzerinde mutlak hâkimiyet kurmaktı. Bunun için hem “gaza ve ila-yı kelimetullah” davasını üstleniyor hem de Bizans’ın fatihi sıfatıyla Doğu ve Batı Roma toprakları üzerinde tarihi hak iddia ediyordu. Çünkü Fatih, bir imparatorluk inşa etmekteydi ve kendi döneminde Eski Yunan ve Roma kültürünü onun kadar iyi bilen bir hükümdar yoktu. Nitekim döneminin yazarları, Kritovulos ve Kemalpaşazade onu: “Roma İmparatoru”, “Roma Kayzeri” olarak anmaktaydı. Tarih ve coğrafyaya olan merakıyla Helen kaynaklarını okuyup tetkik ediyor, başkentine eski Yunan heykellerini getirtiyor, Yunan-Roma Tarihi hakkında İtalyan ve Rum müşavirlerinden bilgi ediniyordu.

Fatih Sultan Mehmet, Tarihi Roma İmparatorluğu toprakları üzerindeki hak iddiasını gerçekleştirebilmek için önce Bizans’ın (Doğu Roma’nın) bakiyelerini teker teker idaresi altına almaya başladı. Başarısız olan Belgrad Kuşatması hariç tutulursa, İstanbul, Akdeniz Adaları, Sırbistan, Kırım, Arnavutluk, Eflak-Boğdan, Bosna, Mora, Karadeniz, Trabzon Rum İmparatorluğu ve Adriyatik’te Osmanlı hâkimiyetini tesis etti. Fakat “Konstantinopolis” yani İstanbul’dan sonra en büyük hedefi İtalya-Roma idi. Bu hedefe giden yolda önemli bir mevkii ancak ölümünden bir yıl önce ele geçirilebilecekti.

İtalya çizmesinin altında, Puglia eyaletinde o zamanki Napoli Krallığı’na ait “Otranto şehri” Fatih’in emriyle Gedik Ahmed Paşa tarafından fethedildi. Yaklaşık 100 parça gemiden oluşan Osmanlı donanması, 28 Temmuz 1480’de Otranto limanına girdi ve 18-20 bin civarındaki Osmanlı kuvvetleri karaya çıkarak, on dört gün süren bir kuşatmanın ardından 11 Ağustos 1480 tarihinde şehri zapt etti. Otranto’yu bir üs haline getirmek isteyen Gedik Ahmed Paşa tahkimata başladı. Ancak, 1481’in Mayıs ayında Fatih Sultan Mehmed’in ölümü üzerine başlayan saltanat buhranı nedeniyle II. Bayezid tarafından İstanbul’a çağrıldı. O da bunun üzerine yerine Hayrettin Paşa’yı bir miktar muhafızla Otranto’da bırakarak geri döndü.

Gedik Ahmed Paşa, Ortanto’dan ayrıldıktan sonra artık buraya yeni kuvvetler gönderilemeyeceğini anlayan Kalibria Dukası, şehri, Napoli ve İspanya donanmasıyla muhasaraya başladı. Osmanlı kuvvetleri takviye edilemeyince 10 Eylül 1481’de Otranto’yu teslim etmek zorunda kaldı. Böylece Fatih Sultan Mehmed’in İtalya seferi sonuçsuz kalmış olsa da o zaman Hıristiyan-Batı dünyasında uyandırmış olduğu korku ve heyecan günümüze kadar etkisini sürdürdü. 

 

 

“Antonio Primaldo”nun başsız bedeniyle infaz sonuna kadar ayakta kalışını temsil eden bir tablo

 

Otranto’nun Gedik Ahmed Paşa tarafından zapt edilişi ve Osmanlı ordularının 13 ay boyunca İtalya kıyılarında kalışı Avrupa’da yeni barbarlık efsanelerinin doğmasına sebep oldu. Farazi olarak ortaya atılan iddialar Hıristiyanları birleştirmek için yapılan bir propagandadan ibaretti. Bazı Batı tarihlerine göre Osmanlılar, daha önce fethettiği hiçbir yerde yapmadığı kadar sebepsiz şiddet uyguladı. Önce katedrale sığınan halk testerelerle ikiye bölünerek öldürüldü. Sonra da kalan 800 kişi Minerva Tepesi’ne ötürülerek din değiştirmezlerse öldürülmekle tehdit edildi. Rivayete göre aralarından “Antonio Primaldo” adlı bir terzi teklifi kesinlikle reddedince Türkler de o 800 masumu kılıçtan geçirdi. Hatta ilk öldürülen Antonio başsız bedeniyle infazın sonuna kadar ayakta kalmış, askerlerin tüm çabalarına rağmen yıkılmamıştı. Üstelik bu sahneye şahit olan Türk askerlerinden birinin dayanamayarak Hıristiyan olduğu anlatıla geldi. Otranto’nun o dönemde en fazla 8 bin olan nüfusundan 12 bin kişinin öldürüldüğü, 5 bin kişinin esir edildiği yazıldı.

 

 

Katedral’de sergilenen kafatasları ve kemikler

 

 Bugün, kafatasları ve kemikleri, Otranto Katedrali’ndeki bir camekânda sergilenen bu efsanevi Hıristiyan şehitleri, 533 yıl sonra, 12 Mayıs 2013 tarihinde hatırlandı. Şubat ayında görevinden istifa eden 16. Benediktus’ un bu yöndeki kararnamesini imzalayan Arjantinli yeni Papa I.Francesco, Vatikan’ın ünlü Aziz Petrus meydanında düzenlenen ve on binlerce inananın katıldığı “azizlik” töreniyle, 1480 yılında İtalya’nın güneyinde Osmanlı’ya karşı savaşan 800 Hıristiyan’ı aziz ilan etti. Törende konuşan Papa, “Biz, bugün Otranto şehitlerine hürmet ederken, dünyanın pek çok yerinde bugünlerde halen şiddete maruz kalan pek çok Hıristiyan’a Tanrı’nın, cesaret, sadakat ve kötülüklere iyilikle cevap vermesini diliyoruz” dedi. Otranto’nun bulunduğu Puglia Bölgesi’nden olan Kardinal Angelo Amato’nun, 800 Otrantolu’nun, İtalya’yı, Katolik ve Hıristiyan kimliğini koruduğunu belirten ifadeleri de basına yansıdı.

 

 

 

Kaynaklar:

İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Büyük Osmanlı Tarihi, c.II, Ankara

İsmail Hami Danişmend, İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, c.I, İstanbul, 2011.

Feridun M. Emecan, Osmanlı Klasik Çağında Siyaset, İstanbul, 2009.

İlber Ortaylı, Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek, İstanbul,  2007.

V.L., Mirmiroğlu, Fatih’in Donanması ve Deniz Savaşları, İstanbul, 1946.

 

OTRANTO ZAFERİNİN ARDINDAKİ GERÇEK!

Reha Bilge


1953’te Ankara’da doğan Reha Bilge, Galatasaray Lisesi ve Viyana Üniversitesi’nde öğrenim gördü. “Sur ve Sultan”, “Dervişler ve Sultanlar” gibi romanların, “Siyah Beyaz Arasında Türkiye ve Avrupa” adlı kitabın yazarıdır. “1514 Yavuz Selim ve Şah İsmail” adlı eseri, Batı Asya coğrafyasında ortaya çıkan derin fay hatlarını ve günümüze uzanan sonuçlarını analiz etmektedir. Reha Bilge’nin 2012 yılında yayımlanan, “II. Bayezid, Deniz Savaşları ve Büyük Strateji” adlı kitabı, farklı bir 2. Bayezid portresi çizmektedir. Yine 2012’de yayımlanan, Matrakçı Nasuh’un “Tarih-i Sultan Bayezid” adlı eseri, bir Mertol Tulum ve Reha Bilge ortak çalışmasıdır.

Yeni Papa I. Franciscus, Otranto’da 15’inci yüzyılda Türklere karşı savaşmış 800’den fazla İtalyanı, ‘aziz’ ilan etti. Olayın gazetelere yansımasıyla Türk kamuoyu haberi, garip bir sessizlikle öğrendi. Aradan 533 yıl geçtikten sonra Otranto ve azizleri nereden çıkmıştı? Otranto neydi? Orada neler olmuştu? Yüzyıllar önce yaşamış insanlar, durup dururken neden aziz yapılmıştı? Yeni Papa’nın neden Otranto konusunu hatırlamış veya hatırlatmak istemişti? Otranto acaba neyin simgesidir ve ne ifade etmektedir?

Bir meydan okuma

Papa’nın bu kararının bir rastlantı olmayıp, bir amaç çerçevesinde alındığı, bir mesaj verilmek istendiği tahmin edilebilir. Olayın arka planında, büyük Fatih döneminde gerçekleştirilen bir deniz seferi yatmaktadır. Lâkin Otranto, bir askeri karşılaşmanın çok ötesinde bir anlam taşıyor olmalıdır ki Papalık yüzyıllar sonra anımsamak gereğini duymuştur. Otranto seferi için Akdeniz’de, 15 ve 16’ncı yüzyılda, Türklerle Venedikliler arasında oynanan büyük stratejik oyunun ayrılmaz bir parçasıdır demek mümkündür. 1470 yılında, yani Fatih döneminde, Eğriboz alınmıştır. Burası önemli bir üstür ve Venedik’in Akdeniz’deki çıkarlarına karşı ciddi bir darbe olarak görülmektedir. Venediklilerin buna yanıtı, Kıbrıs üzerindeki egemenliklerini pekiştirmek ve tahkim etmek olmuştur. Otranto seferi de, stratejik bağlamda, Fatih’in riskli, lâkin cesur ve kapsamlı bir karşı hamlesidir.Otranto, İtalya çizmesinin altında, o zamanki Napoli Krallığına ait dilimizde Apolya veya Pulya’da denilen- Puglia bölgesinde yer almaktadır.

Yayılma stratejisi

Üstelik, Türklerin, Akdeniz’de, belki de bu çapta gerçekleştirdiği ilk çıkarma harekâtı denemesidir. Sefer, Akdeniz’deki deniz savaşları, deniz üstünlükleri ve yayılma stratejisi bakımından, tam anlamıyla bir stratejik meydan okumadır. Arkasında geniş bir hayal gücü, yüksek bir cesaret, üstün bir kurmay yeteneği gizlidir. 1480 yılında, Fatih’in emriyle başlayan sefer, ünlü Gedik Ahmet Paşa komutasında yürütülmüştür. Hem bir deniz, hem de bir kara üssü niteliğindeki Otranto’ya denizden ulaşmaya çalışmak, o dönemin Türk yayılma stratejisi açısından doğru karardır. Çünkü İtalya’nın kuzeyinden, kara yoluyla oraya ulaşmak, bol engelli, engebeli ve pahalı bir hedeftir. Yani, oraya bir çıkarma harekâtı yapılmasıdır. Fatih Sultan Mehmet ve yetenekli komutanı Gedik Ahmet Paşa’nın, başarıyla uyguladıkları plan tam da budur. Gedik Ahmet Paşa, 1480 Temmuzunda, 132 gemiye bindirilmiş, 18.000 kişi olduğu tahmin edilen bir kara kuvvetiyle harekete geçer. Çıkarma yapılır. Ardından, on beş gün içerisinde Otranto ele geçirilir.

Tarihsel boyutu

1481 yılında Fatih’in ölümüyle, Şehzade Cem, ağabeyi 2.Bayezid’e karşı ayaklanmış; o yüzden İstanbul’daki siyasal irade felç olmuştur. İktidar mücadelesi içerisindeki 2.Bayezid, Gedik Ahmet Paşa’yı yanına çağırmak zorunda kalmıştır. Komutansız kalan, denizden hiçbir destek alamayan Otranto’daki kuvvetler  yenilmiş ve dağılmıştır. Sonuçta Türkler Otranto’da ancak on beş ay kadar dayanabilmiştir. Bu kadar kısa süren ve Türkler açısından yenilgiyle sonuçlanan bir olay, Papalık tarafından, neden 533 yıl sonra gündeme alınmaktadır?

Otranto’lu azizlerin kilit sorusu işte budur. Otranto bir simgedir. Papalık açısından onu asıl unutulmaz kılan savaşın kendisi değil, oylumu ve tarihsel boyutudur. Daha doğrusu Papalık açısından temsil ettiği tehlikedir. Roma’nın, hiç beklenmedik bir noktadan tehdit altına girmesi; İtalya’nın ve Batı Akdeniz’in Türk egemenliği altına girmesi riski, Papalık bilinci açısından asla unutulmaması ve tekrarlanmaması gereken bir husus olarak, Otranto azizleri olayıyla gündeme getirilmektedir.

Ortak ticari alan

Otranto projesinin kalıcı olması halinde, Akdeniz’in ve Avrupa’nın bütün stratejik, demografik ve kültürel dengeleri değişecektir. Tıpkı İstanbul’un fethinde olduğu gibi, tarih başka bir derin mecrada akacaktır. Eğer Otranto üzerinden Roma, orta İtalya ve muhtemelen kuzey İtalya, Türkler tarafından ele geçirilmiş olsa idi, Akdeniz ve Avrupa tarihinde derin bir kırılma yaratacağını söylemek yanlış bir tespit olmayacaktır. Başarılı olması halinde, Otranto projesi, “pax-romana” gibi, belki Akdeniz’in bütününü kapsayan bir çeşit “pax-turcica” yaratacaktır. Endülüs, Avrupa ve Türkiye’nin dinamikleri köklü değişikliklere uğrayacaktır. Endülüs uygarlığı büyük bir olasılıkla yok edilemeyecektir. Doğu ve Batı Roma herhalde aynı yönetim altında yeniden birleşecektir. Katolik ve Ortodoks Kiliseleri, doğu ve batı Hıristiyanlarıyla Müslümanlar aynı imparatorlukta birlikte yaşayacaktır. Bunu da ötesinde, zenginlik ve jeopolitik güçler dengesi, büyük bir olasılıkla Akdeniz’de kalacak, bu deniz Türkler, İtalyanlar, Araplar, Güney Slavlar, Yahudiler ve diğerlerinin ortak ticari alanı olmaya devam edecektir.

Senaryo
Bu şimdi tasavvur edilmesi mümkün olmayan, farklı bir Akdeniz imgesidir. Aynı senaryonun devamı da farklı bir Avrupa ve farklı bir “Avrupa Birliği” kompozisyonudur. İşte Otranto’yu Papalık için unutulmaz kılan, 533 yıl sonra bile ürküten, telaşa sürükleyen de budur. Farklı bir Akdeniz ve farklı bir Avrupa ihtimalinin düşleri işgal etmesi. Tabii ki gerçek başkadır. Ama, Otranto azizlerinin icat edilmesinin arkasında tam da bu senaryo yatmaktadır. I.Franciscus ile birlikte Papalık, bu senaryoyu kötümserlik ve endişeyle okumaktadır. Böyle bir okuyuşun şimdi gündeme gelmesi pek hayra alamet değildir. Umalım ki, krizlerle boğuşan Avrupa’da, “Otranto Azizleri” yeni bir “ortak düşman” simgesine yol açmasın. Çünkü Avrupa’da, “Türk karşıtı” yeni ırkçı bir söylemden çok, istikrar ve işbirliğine ihtiyaç vardır..

 

 

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

....

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s