ORHAN SEYFİ ARI –[ 12.12.1918-1992]

 

 

Orhan Seyfi Arı

Ali Nesim “Batmayan Eğitim Güneşlerimiz” isimli eserinde Akıncılar Ortaokulu’nda uzun yıllar görev yapan Orhan Seyfi Arı’nın anılarını öyle anlattı:

“1953’te Luricina’ya bir yıl önce açılan ortaokula gönderildim. 1959’a kadar orada kaldım. İlk gittiğimde okulda 30 öğrenci vardı. Ayrıldığımda ise 60–70 öğrenci olmuştu. Köyün Muhtarı Ali Rauf Efendi okulun sürdürülmesi ve kalkınması için çalıştı. Luricina’da o zaman iki bin nüfus vardı. Ancak çocuklarını okula yollamazlardı. Kapı kapı, tarla tarla dolaşıp öğrenci toplardım. Hatta iki üç yıl önce ilkokulu bitirenleri. Fakir çok olduğu için duhuliyeyi ödeyemezlerdi. Bir yardım sandığı kurdum ve okulu sürdürdüm. Akıllı çocuklar vardı. Son ayrıldığımda üç öğretmenlerden ikisi köyden yetişmişti. İlkokula giden çocuklar Türkçe bilirdi. Yaşlılar Rumca konuşmaya devam ederdi. Zaman geldi ki Rumca bilen kalmadı.”

“1953 Baf depreminden dolayı çoluk çocuk hep darda olduğumuz için durum perişandı. Ailemi çadır altında bırakıp Akıncılar’da işe başladım. Yaşamaya alışkın olduğum yerlerden çok farklı bir yerdi burası. Bir an ben, suyu, elektriği olmayan, yollar berbat, ağaçtan, çiçekten yoksun bu köyden ailemle nasıl yaşarım diye düşünürken ideal öğretmen Moreket’in 13 yıl önce bana söylediklerini hatırladım. Böylece oraya gitmemek için yaptığım isyandan mahcup oldum ve büyük bir zevkle çalışmaya koyuldum.

O zaman okuması yazması çok az olan Akıncılar köyünün temiz Anadolu köylüsuünden farksız olduğunu gördüm. Akıncılar köylüsü medeni diye bilinen yerlerdeki pek çok insanın sahip olmadığı güzel hasletlere sahipti. Bu yüzden de çalışmaya güç buldum. Akıncılar köyünde de mesleğimin en tatlı anlarını yaşadım. Çok çalıştığıma ve faydalı olduğuma inanıyorum. Köyden ayrıldıktan 30 yıl sonra dahi ben köyden ayrıldıktan sonra doğanların bile beni tanımaları ve benden bahsetmeleri bunun bir kanıtı olsa gerek. Savaş zamanında vatanı korumak elbette ki şarttır. Fakat barış zamanında vatanı korumanın tek silah okumaktır. Böylelikle Moreket gibi daha soz edilmeyen kaç mücahidimiz var kim bilir. Kıbrıs toplumu elli yıl içerisinde sıfırdan bu mutlu yıllara ulaşmışsa elbet bu isimsiz mücahitler sayesinde olmuştur. Yaşayanlara hürmetler, göçenlere rahmet olsun.”

Resimler ve daha fazla için bakınız:

  http://www.familiesofluricina.moonfruit.com/#/ottoman-archives-page-2/4583509753

ŞİİRLERİNDEN

Yetmez mi?

 

Küçücük bir tozdum, hep uçmak hevesiyle

Yerden yere gezdim, semaları dolaştım

Tekrar o güzelin bir sıcak busesiyle

Bir damla su olup nice deryalar aştım

Taştan taşa çarptı merhamet uman başım

O varlık içinde sade bendim inleyen

Sayısız yaratıktan bir kabuk yoldaşım

Birkaç zerre kumdu şiirimi dinleyen

Yeter bu tahammül, hayat bu ise bıktım

Yeter, gülümseyen bir hayale aldandım

Varsın hak var olsun, itimadımı yıktım

Yetmez mi yıllardır ummanlarda çalkandım

 

[Sanma]

 

Ben ne bir şehzade

Ne de bir beyzadeyim

Hep serseri gezerim

Her istekten azadeyim

Cefalı ömrüm geçse de

Sen için ağlamakla

Bir isteğim var sanma

Sana yalvarmakla

 

Deşme Yaramı

 

Deşme yaramı lâlem

Ne irin ne kan kaldı

Bir yarı canım vardı

Onu da canan aldı.

 

Cana da rağbetim yok

Halim olsa da beter.

Aşıkım ben ezelden

O ıztırabım yeter.

 

Canımda kanımda hep

Aşk ile ıztıraptır.

Ne varsa yârdan gayrı

Hep hayal hep seraptır.

 

Sanmayın bu hayatta

Çektiğim hep cefadır

Aşkımla ıztırabım

Benim için vefadır.

 

Aşıkı sadık olan

Dünyayı yalan bilir

Aşkın tadını ancak

Bu deryaya dalan bilir

 

(Gûya)

 

Herkes bir maksat için yaratılmış

Ve işini alan almış

Bana da hep seni beklemek kalmış

Aşkınla geçen bir ömür, ömür boyu süren bir rûya

Çok sayılmaz gerçi

Senin için doğmuş, senin için yaşamışım gûya

 

[Sevmiştim Seni]

 

Daha doğmadın ufkuma

Hayat buz kadar soğuktur

Gül bahcendir gerçi gönlüm

Onda açan gül soluktur

 

Ne de çok sevmiştim seni

Senin de bildiğin gibi

Yine bana yar olmadın

Önce söz verdiğin gibi

 

Kalbimde yer yok kimseye

Senin de bildiğin gibi

Orda hep seni sakladım

Tıpkı gizli bir din gibi

 

 

(Kâr Etmedi)

 

Yıllardır ağlarım

Hiç de kâr etmedi

Seni cezbetmeye

Bir ömür yetmedi

 

Allahım

 

Bir ömür boyunca düşündüm

Düşündüm derin derin

Ve anladım ki artık, senin

Aşktır en büyük eserin

Bu dünyada seni sevmeyen sana asıdır

Vadettiğin cennet bile aşk ve şarap deryasıdır

Günahkâr bir kulunum, beni dünyadan kovacaksan kov Allahım

Yeter ki son nefesimde beni şarap çömleğinde boğ Allahım

 

(O Sevgili)

 

Tabiatın uyandığı, gönüllerin kandığı, bir Nisandı

Benim de içimde sevmek hevesi uyandı

Görmeden bildiğim, bilmeden sevdiğim

Birisine gönlüm yandı.

 

Ne melekti o, ne peri, güzellikte onlardan çok ileri,

Hep gönüllerde imiş onun yeri.

Yıllardır bekledim durdum,

Gece gündüz ona tuzak kurdum.

 

Bir gece sabaha kadar göz yaşlarımla kalbimi yıkadım

Ve aşıklar listesinde yokken adım

O sevgili dayanamadı o gecenin heyecanına

Ve bir anda çekip götürdü beni yanına.

 

Anladım ki Artık

 

Dün gece gizlice mezarını açtım

Ve uyandıramayınca seni

Bir seyrini edip kaçtım

Saçların aynı siyah saçlar, gözlerin gene siyah gözlerdi

Eskisinden farksızdı her şeyin

Tek eksiğin

Beni aşka çağıran o sihirli sözlerdi

Heyhat!.. Bilirim!

Anladım ki artık, ne sen dirilebilirsin

Ne ben ölebilirim

Ancak, nasıl ki gönlümü

Kafamı da sana vererek seninle bölebilirim

 

Mistik Kalbi

 

”Bu dünyada ben O’nun için ne mi yaptım. Her vesileyle

gönlünü alıp o çok sevdiği tasavvuf şiirlerinden en

güzellerini okuyarak mistik gönlünü coşturdum, o kadar….”

Var, Var.. Yok, Yok

Bir, varmış; bir, yokmuş

Bu varlıkta olmayan şey yokmuş:

Kulağa gelen bütün sesler, işitilmeyen bütün nefesler

Gözün aldığı bütün renkler, onlardaki ahenkler

Açan çiçekler, uçuşan kuşlar, böcekler

Bütün ötüşler ve nağmeler, ağlayışlar, melemeler

Bütün kahkahalar, yaşlar

Bütün yalvarışlar, döğüşler, yarışlar

İyi, kötü, bütün bakışlar

Hele aşkta boğulup ateşte yanışlar

Ekmeden biçen, doymadan içen

Ölümü hayata dönüştüren düşünen ve düşündüren…

Amma, bunlar, bunlardan evvelkiler

Ve bunlardan sonrakiler

Her ne ki var

‘Hep, hep, bir yokluğa dollar ’

Cünkü:

Dünkü,

Bugünkü,

Ve gelecek

Büyük gerçek,

Dünyalar ve dünyan,

Dünyanın özeti insan,

İnsanın mayası,

O’nun her icadı,

‘Hep, hep.. kendi aynası ’

Bir, varmış; bir, yokmuş

İşte ‘var ’ ve ‘yok ’

Birbirinden ne ayrı, ne az, ne çok!

Yani yokluk yokmuş

 

Mistik Kişi

 

Mistik kişi, mistik kişi

Hayal bildiği bu âlemde yok oun işi

Ne şan şeref, ne altın gümüş kaygusu

Kendi emrindedir beş dugusu

Ne korkusu olur ne de kederi

Aranızda yaşıyor gerçi, arşıâlemdir onun yeri

Madde eşittir sıfır onun yüksek katında

Lastik bir toptur dünya ayağının altında

Bir avucunda güneş bir avucunda ay

Ölmekte dirilmekte onun için çok kolay

Kader kılıcının ne kabzasıdır ne kınıdır

O, onu kuşananın en yakınıdır

Ne habercidir ne o haberdir

Her zaman için o her ikisi ile beraberdir

Beş parmağındaki beş anahtar

Mistik âleminin yetmiş bin kapısını açar

Mistik kişi kendi âlemini altıncı bir hisle bilir

Ne mekân darlığı ne zamanın sağırlığı onu ezebilir

Kuşatmaz onu demir parmaklık, beton duvar

Onun için hakiki özgürlük, hakiki mutluluk var

 

(Mistik Gönül)

Bir sevdalının buse çalışı gibi

Sevdanın kalbe çöküp kalışı gibi

Bir güzelin şeytana aldanışı gibi

Sönmeyen aşkımın sinemi yakışı gibi

Bir âlem var içimde

Bir bahar sabahı goncaların uyanışı gibi

Körpe gönüllerde sevdanın yanışı gibi

Bir yaz gecesi suların hazin akışı gibi

Bir ceylân gözlünün masum bakışı gibi

Dalgalanır gönlüm her biçimde

 

Kaynak: Orhan Seyfi Arı, Gönülden Çizgiler

 

 

DER HİMMEL ÜBER BERLİN/ Berlin Üzerindeki Gökyüzü/ Arzunun Kanatları

Berlin Üzerindeki Gökyüzü, 1987 Almanya Fransa ortak yapımı şiirsel fantastik filmdir. Özgün adı Der Himmel über Berlin olan film ABD’de Wings of Desire (Tr: tutkunun, arzunun kanatları) adıyla gösterilmişti. Film Türkiye’de Nisan 1989’da 8. Uluslararası İstanbul Film Festivali kapsamında gösterildi.

 2006 yılında ise filmin Türkçe seslendirilmiş videoları DVD ve VCD formatlarında Arzunun Kanatları adıyla Türkiye’de piyasaya verildi

Geniş bilgi için devamını okuyunuz

Filmden

‘Çocukluk Şarkısı – Peter Handke’

Çocuk daha henüz çocukken kollarını sallayarak yürürdü.

Derenin ırmak olmasını isterdi, ırmağın sel,

bir su birikintisinin de deniz olmasını.

Çocuk henüz çocukken çocuk olduğunu bilmezdi.

Herşey yaşam doluydu ve tüm yaşam birdi.

Çocuk henüz çocukken hiçbirşey hakkında fikri yoktu.

Alışkanlıkları yoktu

Bağdaş kurup otururdu, sonra koşmaya başlardı.

Saçının bir tutamı hiç yatmazdı

ve fotoğraf çektirirken poz vermezdi…

Çocuk henüz çocukken şu sorulara sıra gelmişti.

Neden ben benim de sen değilim,

Neden buradayım da orda değilim.

Zaman ne zaman başladı ve uzay nerede bitiyor.

Güneşin altındaki yaşam sadece bir rüya mı?

Gördüklerim, duyduklarım, kokladıklarım sadece dünyadan önceki dünyanın bir görüntüsü mü?

Gerçekten kötülük var mı?

Gerçekten kötü insanlar var mı?

Nasıl olur da ben olan ben olmadan önce var değildim ve nasıl olur da ben olan ben, bir zaman sonra ben olmayacağım…

Çocuk daha henüz çocukken ıspanağı, bezelyeyi, sütlacı ve karnabaharı ağzında geveleyip dururdu,

ama şimdi hepsini yiyor, üstelik mecburiyetten değil.

Çocuk henüz çocukken bir keresinde yabancı bir yatakta uyandı.

Şimdi tekrar tekrar uyanıyor.

Bütün insanlar güzel görünürdü, şimdi ise sadece bazıları.

Cenneti gözünün önüne getirebiliyordu, şimdi ise tahmin ediyor.

Hiçliği düşünmezdi, bugün ondan ürküyor.

Çocuk henüz çocukken hevesle oyun oynardı,

şimdi ise ancak yaptığı işle heyecanlanıyor.

Çocuk daha henüz çocukken elma ve ekmek yemek yeterliydi.

Bu bugün de böyle.

Dutlar ellerini doldururdu, bugün ki gibi

Taze cevizler buruşuk bir tat bırakırdı ağzında, hala bırakıyor.

Çocuk henüz çocukken bir dağın doruğuna vardığında biraz daha yükseğini arzululardı hep,

Büyük bir şehir gördüğünde daha büyüğünü isterdi, bugün de böyle bu.

Coşkuyla ağaçların dallarına tırmanırdı tepedeki kirazları toplamak için, bugün de böyle bu.

Kızarırdı yüzü yabancıların gözü üstündeyken, bugün de bu değişmedi.

Sabırsızca ilk düşen karı beklerdi,

bugün de yaptığı gibi.

Çocuk daha henüz çocukken

zıpkın gibi bir çomak fırlattı ağaca

bugün hala titrer çomak o ağaçta.

Peter Handke

**

 Burada, açık havada, insanın kafasını ışığa doğru kaldırmasının avuntusu.

 Güneşin aydınlattığı renkleri insanların gözlerinde görmenin avuntusu.

 Sonunda çıIgın, sonunda artık yalnız değil.

 Sonunda çıIgın, sonunda özgür.

 Sonunda çıIgın, sonunda huzurlu.

 Sonunda çıIgın ve sonunda içsel bir ışık.

**

Ve ona doğru koştu ve koştu.

 Ve ondan sonra ona sarıIdı.

 Orada küçük bir ev var o evin iki katı var.

 Ve bir de terası.

 Orada her gün yüzmeye gideceğiz.

 Orada oturan adamın adı da Peter.

 Bu karakteri anlamıyorum bile.

 Bu rol hakkında bu kadar az şey bilmem şaşırtıcı.

**

 Zamanı, tanıyamayacak kadar çok renginiz var.

 Bu renklere takıIıyor ve hep gecikiyorsunuz.

**

 Anne.

 Benim annem aslında hiç olmadı ki.

 Babam, babam ise babamdı işte.

 Annem öldü.

 Gözyaşı yok, keder yok.

 Belki daha sonra.

**

Seni hiç sevmedi.

 Sen ise sevmiş gibi yapıyorsun.

 O seni unuttuğu için memnun olman gerek.

 Sonunda özgürsün işte.

 Şu anda ölüp, ondan sonra tekrar yaşamaya devam etmek istiyorum

**

 Yağmurun altında şemsiyesini kapatıp kendini ıslanmaya bırakan bir kadın yolcu.

 Öğretmenine eğreltiotunun topraktan nasıI çıktığını anlatan bir öğrenci.

 Buna şaşıran bir öğretmen.

 Varlığımı hissedince saatine dokunan kör bir kadın.

 Böyle ruhani bir şekilde yaşamak, sonsuza dek her gün insanların arasına karışmak çok güzel.

 Hayaletliği ispatlamak.

 Ama bazen bu sonsuz, ruhani varlığımdan sıkıIıyorum.

 Sonsuza dek her şeyin üstünde süzülmek istemiyorum, üstümde bir ağırlık hissetmek istiyorum.

 İçimdeki sınırsızlığı kaldırıp, beni toprağa bağlasın.

 Her adımda ya da rüzgar esintisinde, Her zamanki gibi “daima” ve “sonsuza dek” değil.

 Kağıt oynanan bir masaya oturmak, selamlanmak.

 Bir baş işareti yeter.

 Şimdiye kadar katıImış olsak da bu göstermelikti.

 Aslında geceleri boks maçlarına göstermelik olarak katıIdık.

 Sonra göstermelik olarak balık tuttuk.

 Sofralarda göstermelik olarak oturduk, orada yedik ve içtik ama göstermelikti.

 Kuzular kızarttık ve şarapları beklettik.

 Dışarda çöl çadırının yanında, hepsi göstermelik.

 Hemen bir çocuk yapıp ağaç dikmek istiyorum demiyorum.

 Ama uzun bir günden sonra Philip Marlowe gibi eve gelip, kediyi beslemek güzel olurdu.

 Ateşinin çıkması, gazeteden parmaklarının boyanması, sadece ruhsal olarak değil, gerçek bir yemekle beslenmek.

 Bir boyun veya kulak çizgisinden etkilenmek.

 Yalan söylemek, istediğin kadar.

 Yürürken iskeletinin de beraber geldiğini hissedebilmek.

 Her şeyi bilmek yerine, tahmin etmek zorunda kalmak.

 “Ah” “Oh” “Ah” ve “Yo” diyebilmek.

 Evet ve amin yerine.

 Evet.

 Bir kere de olsa kötülükten heyecan duymak.

 Geçen insanlardan dünyanın tüm kötü ruhlarını ve şeytanlarını alıp, onları dünyaya saçabilmek.

 Yabani biri olmak.

 Ya da en sonunda masanın altında, ayakkabılarını çıkarabilmeyi hissetmek.

 Ya da parmaklarını oynatabilmek.

 Yalın ayak, böyle.

 Yalnız kalmak, oluruna bırakmak, ciddi olmak.

 Ancak, ciddi kalabildiğimiz ölçüde yabani olabiliriz.

 Bakmaktan başka bir şey yapma.

 Topla, kanıtla, doğrula, koru.

 Ruh olarak kal.

 Mesafeli ol, sözüne sadık kal.

 Şuna bak, üstü açık bir araba.

 Böyle bir araba alınmaz.

 Ancak çalınır.

 – Ya da senden çalarlar.

 – Ama bir düşünsene.

 Üstünü aç ve bu şehirden kaç.

 Böyle bir arabayla mı?

**

 Tropik yağmurlar bölgeyi çok etkiler.

 Düşen yağmurlar, yağmur ormanlarının oluşmasında çok önemlidir.

 Kafasını dik tutarak, her şeye meydan okumaya karar verdi.

 Tilki kaçtı ve bir daha asla oraya dönmemeye karar verdi.

 Artık bu kadarı da fazla dedi.

 Daha sonra tüm bunların ne anlama geldiğini, anlamaya karar verdi.

 Anlat bana masalcıların ilham perisi.

 Dünyanın bir ucuna savrulmuş, hem çocuk hem yaşIı, herkesin kendini bulduğu kişi.

 Zamanla, beni dinleyenler, okuyucularım oldu.

 Artık bir daire şeklinde değil, birbirlerinden ayrı oturuyorlar ve hiçbirinin bir diğerinden haberi yok.

 Ben çatlak sesli bir ihtiyarım.

 Ama anlattıklarım hala, derinlerden yükseliyor ve o hafif, aralık ağız, onu tekrarlıyor, Hem güçIü hem de kendini zorlamayan bir şekilde.

 Bu, öyle bir edebiyat ki, kimsenin, kelimelerin ve cümlelerin, ne anlama geldiğini bilmeleri gerekmiyor.

 Belki de başka bir doktora gidecek kadar parası yok.

 Onu dört yıIdır görmüyorum.

 Ve iki yıIdır da hastaymış.

 Sonsuz yaşam için ne zaman kendi sözlerinizle dua edeceksiniz.

 Hepiniz hainsiniz.

 Banka hainleri.

 Ama ondan sonra yeni eşyalar geliyor ve aklımı karıştırıyorlar.

 Ben neden yaşıyorum ki?

  O zamanlar ne güzel günlerdi.

 İIk yüzen de o olmuştu.

 – Anne.

 – Hepsini nasıI ödeyeceğim?

  Kira çok pahalı.

 Sen kayıpsın.

 Ama bu daha uzun da sürebilir.

 Ebeveynlerin seni evden attı, karın seni aldattı, dostun başka bir şehirde, çocukların ise sadece kekelemelerini hatırlıyorlar.

 Aynanın karşısına her geçişte, kendine bir tane vurabilirsin.

 Ama bir şey var.

 Evet, var.

 Ben hala buradayım.

 Eğer istersem, gerçekten isteyebilirsem, sadece istemem gerek.

 O zaman bu durumdan kurtulabilirim.

 Bu duruma kendim düştüm, ve ancak kendim çıkartabilirim.

 Gülünç bir durum.

 – Annem haklıymış.

**

yoktu ki.

 Birkaç gün önce, bir ay önce.

 Ben çok yalnızım.

 Bu ne kadar aptalca değil mi?

 Evet, aptalca ama ben yine de yalnızım.

 Aptalca olduğunu biliyorum ama yalnız olmamı engellemiyor.

 Ve hayatlarının sonuna dek gerçekten mutlu yaşadılar.

**

Garip.

 Hiçbir şey hissetmiyorum.

 Her şey bitti.

 Ve hiçbir şey hissetmiyorum.

 Bakın bir melek geçiyor.

 Kendimi kötü hissettiğim için, vicdan azabı duymaktan vazgeçmeliyim.

 Sanki acının bir geçmişi yok.

 Her şey gerçek olamayacak kadar güzelleştiğinde bitiveriyor.

 Sonunda, dışarda, şehirdeyim.

 Ben kimim?

  Ve ne hale geldim?

  Çoğunlukla, üzgün olamayacak kadar bilinçliyim.

 Birinin bana bir aşk sözcüğü söylediğini duyabilmek için çok uzun süre bekledim.

 Sonra da ülke dışına çıktım.

 Keşke biri bana, “Bugün seni çok seviyorum. ” diyebilseydi.

 Ne güzel olurdu.

 Başımı kaldırmam yeter.

 O zaman dünya gözlerimin önünde açıIıp kalbimi doldurur.

 Çocukken bir adada yaşamak isterdim.

 Yalnız bir kadın, güçIü ve yalnız.

 Evet, işte bu.

 Her şey o kadar boş ve uyumsuz bir durumda ki.

 Korku, Korku Korku Korku Korku Korku Korku.

 Tıpkı ormanda yolunu kaybetmiş küçük bir hayvan gibi.

 Kimsin sen?

 Artık bilmiyorum.

**

Her şey istediğimiz gibi olmuyor.

 Çok boş.

 Her şey çok boş.

 Hiçbir şey düşünmemek, sadece burada olmak.

 Burada bir yabancıyım ama yine de her şey çok tanıdık.

 Kaybolma ihtimalim kesinlikle yok.

 Ne yöne gidersen git sonunda duvara varıyorsun.

 Bir fotoğraf otomatının önünde beklersin ve başka birinin fotoğrafı çıkar.

 Yeni bir hikaye böyle başlayabilir.

 Yüzler Yüzleri görmek istiyorum.

**

 Bu akşamdan korkuyorum.

 Çok saçma.

 Korku beni hasta eder.

 Çünkü her zaman sadece bir tarafım korkar ve diğer tarafım da buna inanmaz.

 Yaşamımı nasıI sürdüreceğim?

Belki de asıI sorun bu değildir.

 NasıI düşüneceğim?

 O kadar az şey biliyorum ki.

 Belki de sadece çok meraklı olduğumdandır.

 Bazen çok yanlış düşünüyorum.

 Çünkü o sırada kendimi başka biriyle konuşurken düşünüyorum.

 Zaten kapalı olan gözleri tekrar kapamalı.

 O zaman taşlar da yaşar.

 Carny ardında bir deri, bir kemik, bir at bıraktı.

 Ona keder adını takmıştı, ve orada sığ isimsiz bir mezar vardı.

**

 Renklerin yanında olmak.

 Renklerin.

 Akşam göğündeki neon ışıkları.

 Kırmızı ve sarı tramvay.

 Özlem, bir erkeği özlemek.

 İçimden bir dalga gibi yükselen sevginin özlemi.

 Zaten beni bu kadar beceriksiz kıIan budur; arzusuzluk.

 Sevgiyi arzulamak sevgiyi arzulamak.

 Öyle aptal aptal bakma.

 Daha önce hiç ölen birini görmedin mi?

**

Bir şelalede yüzebilmek Yağmurun ilk damlalarının lekeleri.

 Güneş.

 Ekmek ve şarap.

 Sek sek oyunu.

 Paskalya.

 Yaprakların damarları.

 Rüzgarda dalgalanan otlar.

 Taşların renkleri.

 Bir derenin dibindeki taşlar.

 Dışarıdaki beyaz bir masa örtüsü.

 Evin içinde, evle ilgili bir rüya.

 Yan odada uyuyan kişi.

 Pazar gününün sakinliği.

 Ufuk.

 Odadan bahçeye düşen ışık.

 Gece uçağı.

 Elleri bırakıp, bisiklet sürmek.

 Güzel yabancı kadın.

 Babam.

 Annem.

 Karım.

 Çocuğum.

 Dünya sanki kararıyor.

 Ama ben, şarkımda, en başta olduğu gibi, beni ayakta tutan şarkımda, şimdinin karmaşasından ve gelecekten korunuyorum.

 Bitti artık eskisi gibi yüzyılların içinde, bir ileri bir geri atıp tutmalar.

 Artık sadece bir günden diğerine düşünebiliyorum.

 Kahramanlarım artık savaşçılar ve krallar değil.

 Barışın unsurları, birbirine denk unsurlar.

 Kuru soğan da, bataklıktaki ağaç kütük kadar iyidir.

 Ama kimse barış hakkında, epik bir şarkı söylemeyi başaramadı.

 Bu barışta ne vardır ki pek uzun sürmez ve ondan pek bahsedilmez.

 Şimdi mi bırakmalıyım?

 Bırakırsam insanlık öykücüsünü kaybedecek.

 Ve insanlık bir kez öykücüsünü kaybetti mi çocukluğunu da kaybetmiş olur.

**

Bitti.

 Ve yine sanki içim karardı.

 Bu korku.

 Bu ölüm korkusu.

 Neden ölüm olmasın?

  Bazen en önemli şey, güzel olmak başka hiçbir şey değil.

 Kendine aynada bakmak.

 Sanki kendini düşünürken seyretmek gibi.

 Ne düşünüyorsun?

 Şunu; korkabilirim ama bundan bahsetmemeliyim.

 Kör değilsin kalbin de çarpıyor üstelik de ağIıyorsun işte.

 Büyük derdi olan küçük bir çocuk gibi ağlamak istiyorsun.

 Neden ağIıyorsun, biliyor musun?

  Kimin için?

  Kendim için değil.

 Ben de bilemiyorum artık.

 Keşke bilseydim.

 Hiçbir şey bilmiyorum ki.

 Biraz korkuyorum.

 Geçti işte.

 Geçti.

 Yine gelir, ama olsun.

 Cesur ol.

**

Seni göremiyorum ama biliyorum buradasın.

 Hissediyorum.

 Buraya geldiğim andan beri.

 Keşke yüzünü görebilsem.

 Gözlerinin içine bakıp, burada olmanın ne kadar iyi olduğunu anlatabilsem.

 Bir şeylere dokunabilmek.

**

 Eski insanlardan duyduğum, ancak bugün anlayabildiğim bir deyiş var.

 “Ya şimdi ya hiç” geçit anları.

 Ama başka karşı kıyı olmayacak.

 Geçit, suda olduğumuz müddetçe vardır.

 Haydi, zamanın ve ölümün geçidine girelim.

 Biz doğmamışların gözlem yerinden aşağıya.

 Seyretmek, aşağı bakmak değildir.

 Göz hizasında gerçekleşir.

**

Kim olduğumu sorsalar söyleyemem.

 Kendimi tanımıyorum.

 Soyum sopum yok.

 Memleketim yok ve bundan memnunum.

 Buradayım, özgürüm, istediğimi hayal edebilirim, her şey mümkün.

 Başımı kaldırmam yeterli.

 Hemen dünya oluveriyorum.

 Şimdi burada bu meydanda.

 Bu mutluluk hissini hiçbir zaman kaybetmeyeceğim.

 Burada ne yapıyorsun?

 

 Oturuyorum.

 Üzgün müsün?

  Hayır.

 Hasta mısın?

  Evet.

 Neyin var ki?

  Eksiklik.

 Evet.

 Tutabilecek tek şey çifte bir düğün.

 Eksiklik.

 Belki de açtır.

 Belki de içecek bir şeyi yoktur.

 Bunu anneme anlatacağım.

**

Bana ister bak, ister bakma.

 İster elini ver, ister verme.

 Hayır bana elini verme.

 Bakışlarını uzaklaştır.

 Sanırım bugün yeni ay var.

 Gece pek sakin değil ama şehirde hiç kan akmayacak.

 Ben hiç kimseyle oynamadım.

 Buna rağmen hiçbir zaman gözlerimi açıp şöyle demedim.

 İşte şimdi ciddi.

 Nihayet ciddileşiyor.

 Böylece yaşlandım işte.

 Yalnız ve ciddi değildim hiç.

 Zaten zaman ciddiyetsizdir.

 Hiç yalnız kalmadım.

 Ne tek başınayken, ne de biriyle birlikteyken.

 Aslında artık yalnız olmak isterdim.

 Çünkü yalnızlık şu demektir.

 “Artık bir bütünüm” Artık bunu söyleyebilirim.

 İşte bu gece ben de nihayet yalnızım.

 Tesadüfler artık bitmeli.

 Karar vermenin yeni ayı.

 Yazgı diye bir şey var mı bilmiyorum, ama karar vermek diye bir şey var.

 Karar ver.

 Bak biz zamanız şimdi.

 Sadece bütün şehir değil, bütün dünya bizim bu önemli kararımıza katıIıyor.

 İkimiz iki kişi olmaktan da öteyiz.

 Bir şeyleri oluşturuyoruz.

 Seninle halkın yerinde oturuyoruz, ve bütün meydan bizimle aynı dilekleri paylaşan bir sürü insanla dolu.

 Oyunun kurallarını biz belirliyoruz.

 Ben hazırım ama şimdi sıra sende.

 Oyun senin elinde.

 Ya şimdi ya da asla.

 Bana ihtiyacın var.

 Bana ihtiyacın olacak.

 İkimizin hikayesinden daha büyük bir hikaye yok.

 Erkeğin ve kadının hikayesi.

 Bu devlerin hikayesi olacak.

 Görünmez ama aktarılabilen, yeni bir neslin hikayesi.

 Bak, gözlerime bak.

 Onlar zorunluluğun resmidir.

 Buradakilerin geleceğinin resmi.

 Dün gece rüyamda o yabancıyı gördüm.

 Yani kocamı.

 Ben bir tek onunla yalnız olabilirim.

 Ona karşı açık olabilirim alabildiğine açık.

 Sadece onun için.

 Bütün olarak içime alabiliyordum onu.

 Onu paylaşıIan saadetin labirentiyle sarmalayabiliyordum.

 Biliyorum.

 O sensin.

 Bir şey oldu ve olmaya da devam ediyor.

 Bağlayıcı bir şey.

 Aslında önce geceleyin oldu, ve şimdi gündüz de devam ediyor.

 AsıI şimdi.

 Kim kimdi?

  Ben onun içindeydim, o da benim etrafımda.

 Bu dünyada, kim bir başkasıyla beraber olduğunu iddia edebilir ki?

  Ben onunla birlikteyim.

 Bundan ölümlü bir çocuk yaratıImadı sadece, ölümsüz bir birlikteliğin resmi yaratıIdı.

 Bu gece hayret etmeyi öğrendim.

 O beni yurduma geri getirdi ve ben yurdumun yolunu buldum.

 Bir zamanlar Bir zamanlar olduysa demek şimdi de olacak.

 Yarattığımız resim bana ölürken refakat edecek.

 Onun içinde yaşamış olacağım.

 Öncelikle birbirimize hayret etmek.

 Yani kadın ve erkeğe, hayret etmek beni insan yaptı ve şimdi hiçbir meleğin bilmediğini biliyorum diyebilirim.

 Bana beni arayacak olan erkeklerin, kadınların ve çocukların isimlerini verin.

 Ben onlara hikaye anlatan, şarkı söyleyen, yöneten adamım.

 Çünkü bana başka hiçbir şeye ihtiyaçları olmadığı kadar ihtiyaçları olacak.

 İşte limana vardık.

 Devamı gelecek.

 Tüm eski meleklere adanmıştır.Ama özellikle Yasujiro, François ve Andrej’ye

 

 

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

....

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s