RUHÎ HAYATTA TASAVVUF VE PSİKOTERAPİ

 

Gerçeklik (hakikat) ne kadar gerçektir?

Gerçeklik dediğimiz şey, gerçeğin (hak) ‘kara deliğini” dolduran bir ‘fantazmik mekânı’ mı içerir yoksa ‘gerçek’ kılındığı bir yaratılmış mekân mıdır?

Maddenin noksan tarafı ‘gerçeklik hissi’ mizle ayakta tutulmakta mıdır yoksa?

Algılarımızın aynasında mı bir gerçek var?

Paradoksal topoloji anılmaya yakın şekilde olabilirliliği nihai varış yeriyle tamamlanan mesafede kalan bir gerçeklik mi?.

Gerçek ve gerçeklik canlı hayatının vazgeçilmez şartıdır.

İnsan için “Gerçek”, görünenin kendisidir. İçinde yaşanılabilir, dokunulabilir. Eni, boyu ve derinliği vardır.

Gerçeklik ise kütlesiyle, etkisiyle, görüntüsüyle canlı varlıkların duyu organları tarafından bir şekilde saptanır. Eksik ya da fazla ama mutlaka saptanır.

İnsan tarafından görülmese de, algılanmasa da, hissedilmese de insanın dışında bir gerçeklik vardır. Sam Peckingah, “Gerçek, insanın hiçbir zaman keşfedemediği bir yalandır” derken, Wilhelm Flusser’in yorumuna göre de “ölümüne kadar önümüze çıkan her şey” olarak da tanımlar.

Gerçek süreklidir, kesintisizdir. Hayatın şimdiki zamanıdır. 

Gerçeklik bütündür, parçalanamaz ve gerçekliği bölmek parçalara ayırmak insan için imkânsızdır.

Her şey birbirine neden-sonuç ilişkisiyle bağlanmıştır. Bütünlüğün, oluşumun bir mantığı, nedeni vardır. Bu gelişim ise insanın dışındadır, kendiliğinden oluşur, kendi fizik yasaları vardır. Ancak bazen insan grift yapısı ile varlığını ve herşeyi gerçek değil, gerçeğin bir kopyası olarak hissedebilir. Öyle ki bazen hayatın içeresinde kaybolur, yaşadığı, hissettiği, dokunduğu gerçeklik kaybolup gider. İşte bu şekilde insanoğlu bilinçli bir farkına varma noktasına doğru götürmenin bir yolunu aramak zorunda kalışı ile  gerçeğinin, ‘farkına varmaya’ ulaşmak için bilinç ve bilinçaltı dünyasını kurmaya çalışır. Ancak günümüzde stres faktörleri arttıkça psikoterapiye ve dolayısıyla psikoterapistlere olan ihtiyacını dolaylı olarak da artmaktadır. Bu bir gerçek olmuştur. Bilinçlenen toplumda gittikçe psikoterapistlerin “deli doktoru” olmadığının bilincine kavuşmuş durumdadır.

Herkesin hayatında zaman zaman destek alması gereken durumlar olunca eğitimli-tecrübeli uzmanlara danışmak hem süreci rahat aşmanıza hem de güvenilir biri ile sorununuzu paylaşmak uygun görülmektedir.  Çeşitli şekillerde “amaçlı terapi” (Tedavi-Sağaltım) usulleri (Psikoterapi, Yoga,  Biyoenerji, Biyoterapi,  Reiki,  Renklerle Terapi,  Homeopati,  Hipnoz,  Tasavvuf,  Psikodrama,  İletişim,  Duyumlara hitap eden sanatlar)  grup halinde, bireysel olarak ya da çiftlere uygulanmaktadır.

Her yaş, cinsiyet, eğitim ve sosyal durumu bu terapilerde farklılık gösterebilir. Mesela; özellikle sanatsal terapi (resim-sinema) küçük yaş gruplarında ve ergenlerde çok iyi işleyen bir sistemdir. Türkçe’de bir söz vardır; Bir resim bin kelimeye bedeldir. Sanat Terapisi’nde bunun ne kadar doğru olduğunu anlıyoruz. İki-üç yaşında bazı takıntılı davranışları olan ya da cinsel istismar görmüş olan bir çocuk düşünün; bu çocukla oturup 45 dakika konuşmanızın imkânı var mı? Belki o çocuk için “oyun terapisi” denenebilir veya da iç dünyasını net olarak algılamak için renkleri ve çizgileri kullanmak bize daha somut verilere ulaştırır. Aynı şekilde ergenlik çağındaki sıkıntılardan dolayı bunalmış bir çocuk düşünün, herkes sürekli ona nasihat ediyor, “oğlum/kızım sen böyle değildin ne oldu sana, kötü alışkanlıkların mı” var gibi bir sürü soru sorulan bir ortamda bu genç zaten bunalmış… Rahatlama, deşarj olma ihtiyacı var. Patlamak üzere olan bir bombanın yanlış kablosunu keserseniz onu sonsuza kadar kaybedersiniz, parçalanır bir daha bir araya getiremeseniz ancak doğru işlemi uygularsanız hem bombayı patlamaktan kurtarır, hem de çevresindekilerin zarar görmesini engellemiş olursunuz. Resim ergenlere oldukça değişik gelen ancak hoşlarına da giden bir tekniktir. Karşılarında psikoterapi odasında oturan bir psikoterapist / psikodramatist yerine, samimi bir ortamda resim malzemeleri eşliğinde onu bekleyen bir psikoterapistin / psikodramatist olması zaten ergenleri şaşırtır ve psikoterapiye olan dirençlerini azalttığı bilinmektedir.

Audiovisüel (Görsel-işitsel) malzemelerle de yapılan filmler de aynı olumlu sonuçları doğurmaktadır. Sinema bu anlamda etkin bir gelecek vaat etmektedir. Çiftlerde ve gruplardaki uygulamasındaki ana amaç ise paylaşımı arttırmak, iletişimi güçlendirmek ve farkındalık katsayısını artırmaktır.

Önemli olan terapiste aranılan geniş bir kültüre sahip olması diğer terapiler konusunda uzman olacak kadar eğitimli olmasıdır. ANCAK BİR KONUDA UZMAN VE EĞİTİMLİ OLAN BİR TERAPİST SAKINCALI OLUR, SONUÇ VE PERFORMANS DÜŞÜKLÜĞÜ BEKLENİLMELİDİR. Beklenilen sağlanan sonuçlar eğitimi yetersiz kişiler tarafından yürütüldüğünde daha uzun sürer ve danışanın süreçten sıkılması muhtemeldir. Terapiyi birçok ayakları olan bir köprüye benzetebiliriz. Biz burada tasavvufun psikoterapi ile benzerliği konusuna değineceğiz.

TASAVVUFUN PSİKOTERAPİK YÖNÜ

İnsanın tabiatı, fıtratı, dini literatüre ve davranışçı terapilere göre insan tümüyle nötrdür. Sûfîlere göre insanın doğasında hem iyilik, hem de kötülük eğilimleri vardır; ancak bu eğilimler sadece birer potansiyeldir ve insan her iki tarafa da yönelebilir bir karakterdedir.

Sûfiler, insanı anlamada kullandığı anahtar kavramlardan biri (belki de birincisi) “ruh”u kabul ederken nisbî olarak özgürlüğü olan “teomorfik” (Tanrı’ya benzeyen) bir varlıktır da derler.

  • Psikanaliz, fizyolojik;
  • Davranışçı, terapiler sosyolojistik;
  • Bilişsel davranışçı terapiler ve danışan- merkezli terapi ise sosyal psikolojik bir temelden hareket eder.

 Sûfiler bu temelleri göz ardı etmemekle birlikte “transandantal” boyut üzerine vurguda bulunur. Grup psikoterapileri de dâhil olmak üzere psikoterapiler “bireyselciliği” vurgularken sûfîler “cemaatçiliği” öne çıkarırlar.

Hem psikoterapiler hem de tasavvuf terapi için bir terapistin (mürşid) gerekli olduğunu öngörürler. Psikanaliz, davranışçı terapiler ve bilişsel-davranışçı terapiler ve danışan merkezli terapi “konuşma/ görüşme” esasına dayalı iken davranışçı terapiler dolaylı araçlara kadar geniş bir yelpazeye dayalıdır.

Tasavvufî terapide (seyr-u sulûk) kullanılan oldukça zengin bir teknikler dizisi söz konusudur. Hem psikoterapiler hem de tasavvuf muzdaribin mürşidle ile olan iletişimini önemser. Psikanaliz ve davranışçı ve bilişsel davranışçı terapiler amacını “iyileştirme” ile sınırlarken, hem danışan merkezli terapi hem de tasavvuf “kişiliğin geliştirilmesi”ni vurgular.

Psikanaliz ve davranışçı terapiler “inanç, anlam ve değerleri” inkar ederken, bilişsel davranışçı terapiler, danışan merkezli terapi ve tasavvuf  “inanç, anlam ve değerleri” özellikle vurgular.

Psikanaliz ve tasavvuf için rüyaların (istihare) özel bir önemi vardır ve insanı anlamda anahtar bir rolü vardır. Psikanaliz geçmiş zamanı önemserken, diğer psikoterapiler ve tasavvuf ise “şimdi-burada” üzerinde vurguda bulunur.

Psikoterapi kuramların geliştirilmesinde kuramcıların yaşamlarında iz bırakmış kişisel deneyimler önemli bir iz bırakmıştır. Sûfiler ise zaten “kişisel deneyimleri” vurgular ve önemserler.

Psikoterapiler kuramları örneklem (örnek gurup) açısından problemlidir. Sûfilere göre ise “her kalpten Allah Teâlâ’ya giden bir yol vardır.” Bu nedenle herhangi bir sûfi görüşün genelleştirilmesi ve özellikle kişiselliği / özgünlüğü silmesi kabul edilemezdir. Hem psikoterapilere, hem de tasavvufa göre insan kendi kendine yabancılaş(tırıl)mıştır.

Psikanaliz, bilişsel davranışçı terapiler ve danışan merkezli terapiler “deneyime” geliştirilmiş iken davranışçı terapiler “deneysel verilere” dayalıdır.

Sufilik de “deneyime” dayalıdır. Davranışçı terapiler doğrudan gözlenebilen ve ölçülebilir konuları ele alırken diğer psikoterapilerin ilgilendiği konular daha çok dolaylı olarak gözlenebilir ve ölçülebilir bir nitelik taşır.

Tasavvufta ise hem zahiri hem de batıni pratikler varsa da odak konular salik ile Allah Teâlâ arasında oluşu nedeniyle gözlem ve ölçüm ötesidir. Davranışçı terapiler dışındaki diğer psikoterapilerle birlikte tasavvuf da “içgörü”nün önemini vurgular.

Hem psikoterapiler hem de tasavvuf, “hastalıkların” iyileştirilebileceğini varsayarlar. Hepsi de iyileş(tir)me sürecinde çeşitli aşamaların söz konusu olduğunu vurgularlar. Hepsi de teorik bilgilenmeyi değil hayatî değişimi amaçlarlar. Bireyin (mürid) istek ve kararlılığı (teslimiyet) için problemi konusunda duyarlılığı ve yeterli düzeyde kaygısı olması gerektiği vurgulanır. Genellikle bireyin kendi isteği ile terapist (mürşid) e gelmesi gerektiği kabul edilir. Hatta tasavvufta bireyin kararlı olup olmadığı dramatik sınavlarla (çile) denetlenir. Hepsi de bireyin kendi kendisine ilgi göstermesini öngörür. Hepsi de mesajını yaymak için literatür oluşturmuştur. Hepsi de mesajını kitlelere ulaştırmak için örgütlenme yoluna gitmiştir. Bu örgütlenme doğal olarak terapistler (mürşidler) arasında da bir piramid modelinin (tarikatlar)  oluşumuna yol açmıştır. Hem psikoterapilerin hem de tasavvufun çok çeşitli ve değişik tanımları yapılmıştır. Hepsi de insanı anlamak için olağanüstü duyarlılık göstermiş ve genellikle sağduyusal bilgilere aykırı düşen daha doğrusu onları aşan sonuçlara ulamışlardır.

Psikoterapi ücret karşılığı sunulan bir hizmet iken, tasavvufi terbiyede ücret söz konusu değildir; “Allah Teâlâ rızası için” için yapılan bir hizmet olarak devam etmektedir….

NOT: Bu yazı aşağıdaki kaynaktan istifade edilerek hazırlanmıştır.

Canel BİNGÖL, “Venüs’ün Çiçek Sepeti” Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Sinema-Televizyon Ana Sanat Dalı Sinema Ve Terapi -186414-Yüksek Lisans Tezi İstanbul, 2006 . s.58-60 

 notlar:

1 Kara delik, astrofizikte, çekim alanı her türlü maddi oluşumun ve ışınımın kendisinden kaçmasına izin vermeyecek derecede güçlü olan, kütlesi büyük bir kozmik cisimdir.

Kara delik, uzayda belirli nicelikteki maddenin bir noktaya toplanması ile meydana gelen bir nesnedir de denilebilir. Bu tür nesneler ışık yaymadıklarından kara olarak nitelenirler.

Kara deliklerin, “tekillik”leri dolayısıyla, üç boyutlu olmadıkları, sıfır hacimli oldukları kabul edilir.

Karadeliklerin içinde zamanın ise yavaş aktığı veya akmadığı tahmin edilmektedir. Kara delikler genel görelilik kuramıyla tanımlanmışlardır. Doğrudan gözlemlenememekle birlikte, çeşitli dalga boylarını kullanan dolaylı gözlem teknikleri sayesinde keşfedilmişlerdir. Bu teknikler aynı zamanda çevrelerinde sürüklenen oluşumların da incelenme olanağını sağlamıştır. Örneğin bir kara deliğin çekim alanına kapılmış maddenin kara delikçe yutulmadan önce müthiş bir sıcaklık derecesine ulaştığı ve bu yüzden önemli miktarda x ışınları yaydığı saptanmıştır. Böylece bir kara delik kendisi ışık yaymasa da, çevresinde bu tür bir icraat yarattığı için varlığı saptanabilmektedir. Günümüzde, kara deliklerin varlığı, ilgili bilimsel topluluğun (astrofizikçiler ve kuramsal fizikçilerden oluşan) hemen hemen tüm bireyleri tarafından onaylanarak kesinlik kazanmış durumdadır.

Topoloji: Matematiğin ana dallarından biri olan Topoloji, Yunanca’da yer, yüzey veya uzay anlamına gelen topos ve bilim anlamına gelen logos sözcüklerinden türetilmiştir. Topoloji biliminin kuruluş aşamalarında yani 19. yüzyılın ortalarında, bu sözcük yerine aynı dalı ifade eden Latince analysis situs (konumun analizi) deyimi kullanılıyordu. Geometrik cisimlerin nitelikleriyle ilgili özelliklerini ve bağıl konumlarını, biçim ve büyüklüklerinden ayrı olarak alıp inceleyen geometri dalı.

2 “Her doğan, İslâm fıtratı üzerine doğar. Sonra, anne-babası onu Hıristiyan, Yahudi veya Mecusi yapar.” (Buhârî, cenâiz 92; Ebû Dâvud, sünne 17; Tirmizî, kader 5)

3 Teomorfik: “Tanrı’ya benzemek” anlamına gelen bu deyim, insan olmayan bir varlığın, Tanrı gibi, beşeri terimlerle ifade edilmesi anlamına gelen antropomorfizmin zıddıdır. Hem Tevrat (insan Tanrı’nın suretinde yaratılmıştır (Tekvin 1:27), hem de Hadisler (Allah insanı (Adem’i) Rahman’ın suretinde yaratmıştır) antropomorfizmi teomorfizme tebdil etmiştir. Tevrat’ın kimi kısımları “oldukça beşeri” bir Tanrı tasviri sunar ki, bu diğer bölümlerde ortaya konan aşkın bir Tanrı anlayışıyla uyum içinde değildir.

4 “Dünle beraber gitti düne ait ne varsa, bugün yeni şeyler söylemek lazım. Ekme günü gizlemek toprağa tohumu saçmak günüdür Devşirme günüyse tohumun bittiği gündür, karşılığını bulma günüdür. Şu deredeki su,kaç kere değişti, yıldızların akisleri hep yerinde “Kendine gel, yepyeni bir söz söyle de dünya yenilensin! Sözün öylesine bir söz olmalı kidünyanında sınırını aşmalı Sınır nedir, ölçü ne? Bilmemeli!” Hz. Mevlâna kaddesellâhü sırrahu’l azîz

5 Kur’an-ı Kerim’de Allah Teâla buyurmaktadır:

“Rahman’ın zikrinden yüz çevirenlere şeytanı musallat ederiz. Artık şeytan onunla bir arkadaş olur…” (Zuhruf Sure-i Şerifi, 36)

Hz. Bayezid kaddesellâhü sırrahu’l azîze atfedilen meşhur bir söz vardır: “Mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır…” Dolayısıyla “Doğru varan (Sünnet ehli) bir Mezhebi izlemeyen Müslümanın da mürşidi (kılavuzu) şeytandır” demektir.

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

....

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s