ADAMS ÆBLER /Adem’in Elmaları (2005)

 

 

Dünyaya küsenler bakın bu filme

 

YÂRELER VE İNSANLAR: EYÜP KİTABI

Yazı Kaynağı: ESKİTAS SİTESİ

 

Eski Ahit’te 1 ilâ 42.bölümer arasındaki kısım Eyüp Kitabı* olarak bilinir. Şöyle başlar hikaye:

 

Ûs ülkesinde Eyüp adında bir adam yaşardı.

 Kusursuz, doğru bir adamdı.

 Tanrı’dan korkar, kötülükten kaçınırdı.

 Yedi oğlu, üç kızı vardı.

 Yedi bin koyuna, üç bin deveye, beş yüz çift öküze, beş yüz çift eşeğe ve pek çok köleye sahipti.

 Doğudaki insanların en zengini oydu.

Oğulları sırayla evlerinde şölen verir, birlikte yiyip içmek için üç kız kardeşlerini de çağırırlardı.

 Bu şölen dönemi bitince Eyüp onları çağırtıp kutsardı.

 Sabah erkenden kalkar, ‘Çocuklarım günah işlemiş, içlerinden Tanrı’ya sövmüş olabilirler’ diyerek her biri için yakmalık sunu sunardı.

 Eyüp hep böyle yapardı.

Bir gün ilahi varlıklar Rab’in huzuruna çıkmak için geldiklerinde, Şeytan da onlarla geldi.

 Rab Şeytan’a, ‘Nereden geliyorsun?’ dedi.

 Şeytan, ‘Dünyada gezip dolaşmaktan’ diye yanıtladı.

 

Rab,  ‘Kulum Eyüp’e bakıp da düşündün mü?’ dedi, ‘Çünkü dünyada onun gibisi yoktur.

 Kusursuz, doğru bir adamdır.

 Tanrı’dan korkar, kötülükten kaçınır.

’ Şeytan, ‘Eyüp Tanrı’dan boşuna mı korkuyor?’  diye yanıtladı.

 ‘Onu, ev halkını, sahip olduğu her şeyi sen çitle çevirip korumadın mı? Elleriyle yaptığı her şeyi bereketli kıldın.

 Sürüleri bütün ülkeye yayıldı.

 Ama elini uzatır da sahip olduğu her şeyi yok edersen, yüzüne karşı sövecektir.

’ Rab Şeytan’a, ‘Peki’ dedi, ‘Sahip olduğu her şeyi senin eline bırakıyorum, yalnız kendisine dokunma.

’ Böylece Şeytan Rab’bin huzurundan ayrıldı.”

 

Eyüp Kıssası’nın devamını pek çoğumuz biliriz. Şeytan’ın eline bırakılan Eyüp’ün başına gelmedik kalmaz. Önce tüm malını mülkünü, ardından çocuklarını yitirir. En samimi arkadaşları Elifaz, Bildat ve Sofar’ın gözünde günahsızlığını, güvenilirliğini yitirir. Karısı bile ona inanmamaktadır; Eyüp itibarsızdır artık. Öyle ya, eğer bir insan dürüst, güvenilir ve iyilik dolu ise niçin bunlar başına gelsindi? Allah, bu felaketleri, kötüleri cezalandırmak için var etmemiş miydi? Eyüp’ün başına gelenler bununla da kalmaz. En sonunda, can sağlığı da irinli yaralarla, cüzamla yer değiştirir. Bütün bu olup bitenler karşısında, “dünyaya çıplak geldim, yine çıplak giderim. Veren de Allah, alan da” diyerek tevekkül gösterir. Ancak öyle zamanlar olur ki, anlamak ister olup biteni: Neden iyi bir insana, kendisine imanda tereddütsüz bir kuluna Allah tüm bunları reva görür? Allah niçin kıyar Eyüp’üne anlamak ister. Sorular sorar. Eyüp Kitabı’nın en şiirsel bölümü bu kısımdır işte. Rab, Eyüp’ü dinler ve ne tuhaftır ki O da Eyüp’e lirik bir düzine soru vasıtasıyla cevap verir. Sabır ile eş anlamlıdır artık Eyüp’ün adı. Arada insan olmaktan doğan hafif şaşkınlıklar yaşar yaşamasına ama, imanı eksilmez. Nihayetinde, Eyüp’le konuşmasının ardından, kulunun yeniden reha bulmasına gelir sıra. Başta yaraları iyileşir, derken malı, mülkü ve çocukları yeniden bahşedilir. Kitabın sonunda, vefasız arkadaşlar da ettiklerinden pişman; Eyüp’ün kendileri için edeceği duaya boyunları eğik kalırlar. Şeytan pazarlığında Eyüp imanın zaferi, sabrın timsali olur böylelikle.

Georges de La Tour/ “Eyüp’ün Alaya Alınışı”

 

Bu kıssa** yüzyıllardır en fazla irdelenen kıssalardan biridir. Nedeni ise şu: Hâlâ, hiç günahı ve suçu olmayanların başına gelen felaketler için kalpleri tatmin edici dört başı mâmur bir yanıt aranmaktadır. İyilerin başına gelen felaketin sebebi nedir? Bu insanlar neden Şeytan’ın eline terkedilirler? Temel teolojik soru budur işte.

 

Gelelim beni bu kıssaya neredeyse mecburi şekilde gönderen nedene. Belki de ismini anmam bile neden hakkında fikir vermeye yetecektir: Anders Thomas Jensen. Çünkü adı geçen Danimarkalı yönetmeni her ne kadar ben bu filmiyle tanımış olmasam  da, sinema tutkunlarının ekseriyeti Adem’in Elmaları/ Adams æbler filmiyle tanıdılar daha çok. Oysa ben henüz  gördüm onun bu en popüler filmini.

 

Anders Thomas Jensen “az zamanda çok işler başarangillerden”genç bir yönetmen. En az yönetmenliği kadar, epey bir filme çok sağlam senaryolar*** yazmışlığı da var. Zaten, sinematografik yeteneği yanında bu yazarlık yönü benim açımdan başlı başına bir hayranlık nedeni. Jensen’i ilk defa 1998 yılında çektiği “Election Night/Seçim Akşamı” adlı kısa filmiyle tanımıştım. Bu film, Jensen’e kısa film dalında bir Oscar kazandırmıştı. Yazının başına videosunu eklediğim bu film, baştan sona seyredenler için bir de sürpriz taşıyor. Özellikle müziklere dikkat edilmeli demekle yetineceğim ki esasında bu film de detaylı ve müstakil  bir yazıyı hakediyor. Diğer bir Oscar’lı kısa filmi ise, on yıl sonra çekilen “The New Tenants” Fakat beni en fazla etkileyen  Anders Thomas Jensen filmi “Green Butcher”dır. Türk sinema sektörü dehaları(?) tarafından Türkçeye “Çaylak Kasaplar” olarak çevrilen bu film, “Çaylak Dedektif” türünden çağrışımlara neden olsa da, insanlık hallerini düpedüz bir “yamyamlık dikotomisi” üzerinden anlatan çok etkileyici ve şaşırtıcı derecede sade bir film. Çok sayıda Kuzeyli yönetmen gibi Jensen’in de bir kült oyuncu kadrosu var. Hemen tüm filmlerinde aynı oyuncuları ve fakat bambaşka çaba ve kabiliyet gerektiren rollerde gördüğünüzde hak veriyorsunuz ona. “Seçim Akşamı”nda anti-ırkçı Ulrich Thomsen’i Adem’in Elmaları’nda bir neo-nazi kılığında görebilirsiniz sözgelimi. Yine az sonra sözünü edeceğim filmimizde rahip İvan rolündeki Mads Mikkelsen, Green Butcher’da psikopat insan kasabıdır. Jensen’in oyuncu seçimindeki basireti bana kalırsa Bergman’ın vizyonundaki sağlamlıkla karşılaştırılabilecek kadar isabetli. Nicolas Bro ise, anımsayacaksınız Dagur Kári’nin “Voksne Mennesker/Karanlık At” filminde bahsettiğim “büyükbaba” lakaplı tombul hakemden başkası değil. Bro da Jensen’in pek çok filminde gördüğümüz oyunculardan biri. Son olarak oyunculuğunu kusursuz bulduğum Ole Thestrup, filmimizde bir doktor, Election Night’da ırkçı taksi şoförü; Green Butcher’da ise rakip kasaptı.

 

 Anders Thomas Jensen

 

Adem’in Elmaları 2005’te çekilmiş bir Almanya-Danimarka ortak yapımı. Hikaye, son derece basit ve vurucu bir izleğe sahip. Adam adında bir mahkum, hapisten şartlı olarak salıverilmiştir. Bir kilisede toplum hizmeti yapmak zorundadır. Beyaz, küçük ve neredeyse “cemaatsiz” bir kilisenin rahibi olan İvan tarafından karşılanır. Lakin Adam; tam bir neo-nazidir. Kilisede ona verilen bir odaya yerleşir. Adam dışında, daha önce toplum hizmeti için gönderilmiş Pakistan kökenli soyguncu Halid ve alkolik tecavüzcü Gunner da kilisede yaşamaktadır. Bu iki eski mahkum, cezaları bittiği halde İvan’ın yanında yaşamayı tercih etmişlerdir. Jensen filmlerinde umumiyetle dikkat çeken kocaman bir ağaç görüntüsü ve ona eşlik eden bir dizi metafor, bu filmde tam hikayenin merkezinde. Kilise bahçesindeki dev elma ağacı. Üzeri elmalarla dolu, bereketli hayat ağacı. Adam’ın kilisede kendi rızasıyla üstlendiği görev, bu elmaları kullanarak bir pasta yapmaktır. Başlangıçta ona, saçmalık derecesinde basit görünen bu görev, kargaların, meyve kurtlarının istilasıyla handiyse imkansızlaşır; suya düşer. Fakat İvan, tüm felaketler karşısında iflah olmaz bir optimisttir; Adam’ı delirtecek kadar “amor fati” çizgisinde gülümseyerek dansetmektedir. Hikaye çatısını bu noktada terkedelim. Gidişat değil zaten sürpriz olan. Asıl büyüleyici ve kederlendirici yan; Jensen’in metaforik sinema dili olduğuna göre oradan devam etmeli belki de.

 

Jensen; film boyunca adım adım dahiyane alegorilerle bir Eyüp hikayesi anlatır. Hem de hikayeden tek adım sağa-sola sendelemeden. Ağaçtaki kurtların eğretiledikleri, Adam’ın bavulundan çıkan çerçeveli Hitler portresinin kilise çanı her çaldığında duvardan düşüp yere kapaklanması, İvan’ın Adam’a verdiği Mukaddes kitabı her fırlatışında aynı sayfada; “Job’s Book” başlığının açılması hiç de rahatsız etmeyen doğrudanlıkla bizi kıssanın yakıcı sorusuna gömer durur. Biz kimden yana olacağız? Babası tarafından çocukluğunda tecavüze uğramış, özürlü bir çocuğu olan, karısı intihar etmiş, üstüne üstlük yaşamak-ölmek sıratında bir adam olan İvan; bütün bu felaketlerin “Şeytanın sınaması” olduğunu düşünüp, hayata yayvanca gülerken; Adam ise ona “bunun Şeytan değil, Tanrının işi olduğu”nu kanıtlama peşindedir. Kıssayı İncil’den okuduğunda buna karar verir; çünkü o melun soru ortadan bir türlü çekilmek bilmez: Tanrı neden iyi bir insanı Şeytan pazarlığına bırakır? Neden?

 

Allak-bullak edici bir kayganlık. İyi nedir? Ya kötü? Hak etmek nerede başlar; isyan? Rıza nerede sonlanır? İman ve küfür arasında kıldan ince köprü yıkılırsa ortaya çıkan yeni durumun adı nedir? Sabır; hangi ve ne çeşit yaraların kurtlanıp irinli sıvılar salgılamasına kadardır? Taşı çatlatıp da yüreği güçlü kılan metanet neden bazılarına ikinci bir deri gibi sarmalanırken diğer bazıları bundan fersah fersah uzaktır? Acı ve “bela”da insanı terbiye eden bir yan olduğunu mu söylemeliyiz yoksa. Yahut “adaletin bu mu dünya?” sitemi mi? Ne çeşit bir çemberdir bu feleğinki? Sorular muhtelif, binlerce kez sorulmuş sorular hem de. Fakat Jensen’in başarısı bana sorulursa şuradan kaynaklanıyordu: Bazı sahnelerde bir sinema klişesine varacağınızı sandığınız anda, kurgu ve diyaloglar yoluyla öyle bir vites değişikliğiyle karşılaşıyorsunuz ki, başlangıçtaki fikrinizden utanmak kalıyor geriye. Son derecede usta bir görüntü yönetimi ve ışık kullanımı olduğunu da eklemek gerek. Dolayısıyla Jensen; dibine kadar klasik ve her bakımdan mitlerle çevrili bir hikayeyi, bir saniye olsun karikatürleştirmeden işin içinden çıkabilmiş hülasa.

 

İvan’ın tüm terslikler karşısında; mutfaktaki fırının mütemadiyen bozulması, elmaların kurtlanması, dazlakların kiliseyi basması, Gunner ve Halid’in ıslah olmamışlıkları karşısında hayata bakarken kullandığı tek bir cümle vardır. Ne olursa olsun, isterse İsrafil sur düdüğünü üflesin; İvan bize göre “hasarlı” zihnine başka harflerden tertiplenmiş bir cümlenin girmesine müsade etmez. Cümle yalın ve kısadır: “Tanrı benimle!” İşte Adam’ı şirazeden çıkaran da bu kısa ve defosuz teslimiyet özeti olur. Filmin sonlarına yakın, Adam ile İvan arasında cereyan eden ölümcül diyalog çok vurucu idi. Dazlak Adam“Kutsal kitabı okudun değil mi; Job’un Kitabı bölümünü? Anımsa, O’nun develerini öldürdüğünü, on çocuğunu elinden aldığını, cüzamlı yaptığını.” söylediğinde İvan’ın yanıtı şu idi: “Benim hiç devem olmadı Adam.” Bu kadarını anlayamaz, böyle bir saflık, bu derece adanmışlık ne menem şeydir? Adam, yılmazca İvan’ın “budala” inancını paramparça etme iştiyakıyla yanmaktadır; “Bana bak İvan!Bütün bunların arkasında Tanrının olduğunu anla. O senin yanında değil. Şeytan seninle vakit kaybetmez” İçine bir kurt düşer ilk kez İvan’ın; cümle değişmez ama, kurt düşer işte: “Tanrı benimle!”

 

 

Nihai felaket, İvan’ın imanına remiz olan elma ağacının başına düşen yıldırım mıydı? Yanmış mıydı bütün elmalar? Tek bir elma olsun kurtarılamaz mıydı? Hangimiz Eyüp’tük ki? Hangimizin içine kurt düşmemişti? Hangimiz ömrümüzde en az bir kez sormamıştık “Neden bizi terkettin?” diye. Her şeyi yitirmişken, dünyadan ve onun nimetlerinden soyunmuşken bizimle olan neydi? Asıl o zaman varlık alanını kusursuzca dolduran? Ne zor! Kategorik aklın hak etmek ve etmemek; ecir ve fücur; iyi ve kötü diyalektiği bir yanda. Diğer yanda ise bu kategorilerden münezzeh bir adli yasanın sahibi. Filmin son dakikasına kadar, ne yalan söyliyim; belki de filmimizde “bilim”in vücut kipi olan doktor’un pes etmeyişi gibi, Jensen’in klasik Eyüp kıssasından sapmasını bekledim. Hiç değilse hikayeyi tepe-taklak edecek bir son. Şu sinema ne büyüleyici, ne zor bir sanat! Beklediğiniz şaşırtıcı son bir klişe olur ansızın; bir köşede mütevazı iddiasından caymayan “töz” ne kadar tekrarlanmış olursa olsun, bir türlü eskimeyen o cevahir çıkagelir. Anders Thomas Jensen hikayenin her türlü tansığı içkinleştiren rotasından çıkmayacaktır. İşte benim için asıl şaşırtıcı final buydu.

 

 

 

Tıpkı Eyüp kıssasında olduğu gibi dört kişidirler; Eyüp,Elifaz, Bildat ve Sofar.Ya da güncellenmiş adlarıyla; İvan, Adam, Halid ve Gunner. Gün olur, devran döner. Her biri yoluna gider. Adam kalır bir tek. İvan kalır. Cemaat azdır, hayat yine şaşılası felaketlerin ertelenemediği cilalı, kaygan bir pist gibidir belki. Yeni suçlar, yeni cezalar oldukça, kiliseye girip çıkan yeni mahkumlar da olacaktır. Yeni karşılamalar, duvardan düşecek yeni portreler, kitaptan açılacak yeni kıssalar. Three Extremes filminden bu yana gördüğüm en sarsıcı iyi/kötü sorgulayışını gerçekleyen filmdi diyebilirim Adem’in Elmaları için.  

Çeşitli sahnelerde Bee Gees ‘in “How Deep is Your Love” şarkısı çalıyordu; finalde de “Take That” yorumuyla yine aynı şarkı çaldığında “keşke” dediğim tek şey şu oldu: “Keşke Bee Gees seslendirmiş olsaydı!” Bu bir kenara; sözlere bakıldığında şarkı, senaryo için adeta biçilmiş kaftandı. Bu şarkıdan bir bölümle noktalamalı belki bu yazıyı. Bilirsiniz; şarkı, insanın bir cümlenin orta yerinde susmasını bile mazur gösterir:

 

 Sana inanıyorum

Sen ruhumun kapısını bilensin.

En derinlerimde, en karanlık saatin ışığı sensin

Düştüğümde kurtaranım

Belki bütünüyle anlatamadım,

Fakat içime doğduğunda,

Anlayacaksın.

 

Aşkın nasıl da derin!

 

 

 

 

*Hıristiyani gelenekte ise “Job’s Book” olarak anılan bölümlerdir.

**Eyüp Peygamber’den Kur’an’da da Sâd ve Enbiya Surelerinde bahsedilmektedir.

***  “Mifune”, Susanne Bier  ile “Açık Kalpler”  “Düğünden Sonra”ve bunun dışında   “Kral Yaşıyor” gibi birkaç film şu an aklıma gelen Jensen senaryolarıyla çekilmiş filmlerden bazıları.

 

KISSADAN HİSSE: “Sabrın sonu selâmettir” demenin ötesinde; herhangi bir hakikate iman etmek için mucize beklentisi beyhude. Mucize; inanmaya ayartan yaldızlı davetiye  değil, derin bir adanmışlıktan doğan ani açımlanma. Eh iş o noktaya geldiğinde zaten  anlarız ki; bizzat mucize teriminin kendisi , kategorik aklın sınırlı kudret dairesinde bir adlandırması  olmanın ötesine geçemez. Çünkü Mutlak kudret ise söz konusu olan; bizim “mucize” kabilinden adlandırdığımız tüm pratikler, orada yalnızca ‘ol’ demeye bakan tatlı ‘sıradanlık’tadır. Ve belki bu yüzden, sırf bu yüzden; hayat ağacına yıldırım düşse bile, son bir “elma” daima yangından kurtarılacaktır.

**********

How Deep Is Your Love

I know your eyes in the morning sun

I feel you touch me in the pouring rain

And the moment that you wander far from me

I wanna feel you in my arms again

And you come to me on a summer breeze

Keep me warm in your love

Then you softly leave

 

And it’s me you need to show

How deep is your love?

I really mean to learn

’cause we’re living in a world of fools

Breakin’ us down

When they all should let us be

We belong to you and me

 

I believe in you

You know the door to my very soul

You’re the light in my deepest, darkest hour

You’re my savior when i fall

And you may not think i care for you

When you know down inside

That i really do

 

And it’s me you need to show

How deep is your love?

I really mean to learn

’cause we’re living in a world of fools

Breakin’ us down

When they all should let us be

We belong to you and me

 

And you come to me on a summer breeze,

Keep me warm in your love

Then you softly leave

 

And it’s me you need to show

How deep is your love?

I really mean to learn

’cause we’re living in a world of fools

Breakin’ us down

 

When they all should let us be

We belong to you and me

 

Aşkın Ne Kadar Derin?

Sabah güneşindeki gözlerini biliyorum

Yağan yağmurda bana dokunuşunu hissediyorum

Ve benden uzaklarda dolaştığın anlarda

Seni tekrar kollarımda hissetmek istiyorum

Ve bir yaz melteminde bana geliyorsun

Aşkınla beni ısıtıp

Yumuşakca gidiyorsun

 

Ve bunu göstermen gereken benim

Aşkın ne kadar derin?

Gerçekten öğrenmek istiyorum

Çünkü aptallarla dolu bir dünyada yaşıyoruz!

Bizi ayıracak

Bizim olmamıza izin verdiklerinde

Biz birbirimize aitiz

 

Sana inanıyorum

Ruhumun kapısını biliyorsun

En derin en karanlık saatimde ışığım sensin

Ve sana değer verdiğimi düşünmüyor olabilirsin

İçten içe bildiğinde

Gerçekten değer veriyorum

 

Ve bunu göstermen gereken benim

Aşkın ne kadar derin?

Gerçekten öğrenmek istiyorum

Çünkü aptallarla dolu bir dünyada yaşıyoruz!

Bizi ayıracak

Bizim olmamıza izin verdiklerinde

Biz birbirimize aitiz

 

Ve bir yaz melteminde bana geliyorsun

Aşkınla beni ısıtıp

Yumuşakca gidiyorsun

 

ADAMS ÆBLER /Adem’in Elmaları (2005)

94 dk

Yönetmen: Anders Thomas Jensen

Senaryo: Anders Thomas Jensen

Ülke: Danimarka, Almanya

Tür: Komedi, Suç, Dram

Vizyon Tarihi: 03 Nisan 2006      (Türkiye)

Dil: Danimarkaca

Müzik: Jeppe Kaas

Web Sitesi:Outsider Pictures [us]

Nam-ı Diğer: Adam’s Apples | Adam’s Apples

Oyuncular: Ulrich Thomsen, Mads Mikkelsen, Nicolas Bro, Paprika Steen, Ali Kazim

Çeviri: Takaya (Ethem Tolga)

Özet

Hapisten yeni çıkan neo-nazi Adam, topluma hizmet etmek üzere papaz Ivan’ın yanına gönderilir. Ivan ona kilisenin önündeki elma ağacının meyveleriyle bir elmalı kek pişirme görevi verir. Bu arada elmalar kuşların, solucanların ve şimşeklerin saldırısına uğrar. Ivan, Şeytan tarafından sınandıklarına inanır. Adam ise Tanrı tarafından sınandıklarını düşünmektedir, çünkü belki de kötülük diye bir şey yoktur. İyi ile kötü çatışmasına ciddi biçimde eğilen bu absürd ve çarpık kara komedi, Çaylak Kasaplar’ın yönetmeni, Mifune, Açık Kalpler ve Kral Yaşıyor gibi Dogme filmlerinin yazarı Anders Thomas Jensen’in son filmi. Adem’in Elmaları aynı zamanda Danimarka’nın En İyi Yabancı Film kategorisindeki Oscar adayıydı.

Film Metni

ADEM’İN ELMALARI

Adam?

 Kusura bakma, geciktim.

 Ivan Fjeldsted.

 Ivan diyebilirsin.

 Biraz şaşırdım ama gelmeni bekliyordum.

 Haydi gidelim.

 Çantanı alayım.

 Peki  Haydi.

 Hapisten çıkmış insanlar, eşyalarına pek dokundurtmazlar.

 Daha önce şehir dışında yaşadın mı?

 Burası bizim kilisemiz.

 Şuraya bak.

 Bu elma ağacımız.

 Onunla çok gururluyuz.

 Bu yıl elması bol.

 Çok bol.

 Galiba yaz sıcak geçtiği için.

 Daha tam olmadılar.

 Yeme.

 Gel benimle.

 – Günaydın.

 – Günaydın.

 Adam burada kalacak.

 Bunlar, Khalid ve Gunnar.

 Ben bu kel kafayla konuşmam.

 Bu kibarca konuşmaları daha sonra yaparsınız.

 Gel Adam.

 Adam O.

 Pedersen’deki, o harfi ne anlama geliyor?

 O’nun verilme nedeni neymiş?

 Annenler mutlaka anlatmıştır.

 – Sormayı unutmuşum.

 – Güzel cevap.

 Burada senin neo-Nazi olduğun yazıyor.

 Öyle misin?

 Sana bakınca söylenebilecek ilk şey bu değil.

 Senin için “bela” diyor.

 Bir insanın özgeçmişine bunun yazılması, çok yakışıksız.

 Sen gerçekten bela mısın?

 Ben böyle demezdim.

 Bak, bunu çıkar aklından.

 Çünkü bela insan yoktur.

 Biz buna inanmıyoruz.

 Gözlerin sadece kötülük ararsa, bütün dünya kötü olur.

 Bizim burada yaptığımız gibi, gri çizgiye odaklanabilirsin.

 Böylece işler kolaylaşır.

 Daha sonra şeytan bizi sınamak için ordularını gönderdi.

 Ama biz hepsinin üstesinden geldik.

 Burada hepimiz bir şekilde Tanrı’yı bulduk.

 Az önce Khalid ve Gunnar’la tanıştın.

 Gunnar 4 yıl önce şartlı tahliye olmuştu.

 3 aydır buradaydı ama kalmayı tercih etti.

 Gunnar alkoliğin tekiydi.

 Hırsızlıktan, tecavüzden hükümlüydü.

 Ama şimdi içkiyi bıraktı ve teoloji okuyor.

 Sadece o değil.

 Khalid de öyle.

 Benzinlik soyardı.

 Prezervatif almaya gittiğinde vurulan adamı hatırlıyor musun?

 – Hayır.

  – Khalid’in hâlâ Statoil’e girmesi yasak.

 Soygun olaylarından sonra, Danca öğrenci ve şimdi gayet iyi.

 Bana ne yapacağımı söyle.

 Bunu yapamam.

 Sen kendin belirlemelisin.

 Tek istediğim, kendine bir amaç belirlemen.

 Beni dinliyor musun?

 Evet, galiba öyle.

 Başka zaman olsa, çok kaba olduğunu söylerdim.

 Ama şimdi bunu konuşmayalım.

 Amacının ne olmasını istiyorsun?

 Pasta yapmak isterim.

 Pasta mı?

 Elmalı pasta?

 Evet, elmalı pasta.

 – Amacım büyük bir elmalı pasta yapmak.

 – Bahçemizdeki elmalarla mı?

 – Evet, bahçedeki elmalarla.

 – İyi fikir.

 İşte amacını bulduk.

 Elmalı pasta yapacaksın.

 1 Ağustos’a kadar ağaçla ilgileneceksin.

 Sonra da onlardan elmalı pasta yapacaksın.

 Şunu bırakmak istedim.

 İçinde eski ve yeni ahit var.

 Bulunması iyi olur.

 İyi uykular.

 Pek çok günah vardır.

 Bunları ayrı ayrı açıklamak zordur.

 Özellikle pek çok şeyin söylendiği günümüzde.

 Her şeyde ince bir ayrıntı vardır.

 Biz insanlarda da.

 Eğer satranç oyunu, insanoğlu gibi gelişseydi vezir önde olurdu.

 Kale ise eğilmiş olurdu ve piyon esas taş olurdu.

 Artık kim olduğumuzun farkında değiliz ve bu durum  Seni sıkıyor muyuz, Poul?

 Tanrının adı seni sıkıyor mu?

 – Sıktık mı seni?

 – Tuvalete gitmem gerek.

 – Bekleyemez mi?

 – Maalesef.

 20 dakikada bitiririz.

 – Bence bu kadar bekleyebilirsin, Poul.

 – Bırakalım, nereye gidecekse gitsin.

 – Biz de ilahimizi okuruz.

 – Peki.

 İşte demokrasi.

 Git Poul.

 Nereye gideceksen git.

 – Ama geri gelme.

 – Bana uyar.

 Hastanenin tuvaletini kullan.

 Bizimkini kullanamazsın.

 – Neden?

 – Vaaz sırasında kilitli.

 – Neden?

 – Güvenlik gerekçesiyle.

 Evet, biz devam edelim.

 634’ü söyleyeceğiz.

 “Yüreğimi biliyorsun”.

 Domuz kızartması var.

 Bugünkü vaaz iyiydi.

 En azından kısaydı.

 Poul Nordkap’a yazık oldu.

 Ivan genelde böyledir.

 Adam vaazı terk ediyor.

 Çok kabaca.

 Her zaman yapar böyle.

 Savaşta toplama kampındaymış, o yüzden.

 İnsan o yaşta oturduğu yerde duramaz.

 86 yaşında.

 Zordur o yaşta olmak.

 Ivan’ı dert etme.

 O iyidir.

 Sadece onunla tartışmaya girme.

 – Odamda ne işin var?

 – Benim mi?

 – Telefonum! – Uyuyorsun sanmıştım.

 Cüzdanım! Eşyalarımı mı çalıyorsun?

 Hasta mısın! – Özür dilerim.

 – Def ol, şişko! – İyi uykular.

 – Def ol!  Job’un Kitabı – Kıpırdamıyorlar.

 – Arsız yaratıklar! Uçun gidin, kahrolasıcalar! Ne yapacağız?

 Pasta için elma kalmayacak.

 Paki maymunu tırmanıp, kovsun kuşları.

 – Ben seninle konuşmuyorum.

 – Kuşlardan hiç anlamam.

 Böyle durumlarda ne yapılır?

 Sanırım dokunulmaz.

 – Hiç ellemesek?

 – Onlar Adam’ın pastasının elmaları.

 – Lanet olsun, pasta yapamaz ki o.

 – Bu konuda emin değilsin.

 Eğer Adam pasta yapmak istiyorsa, ona yardımcı olmalıyız.

 – Hiçbir şey pişiremez.

 – Kapa çeneni! – Kapamıyorum.

 – Ne biliyorsun ki, Paki?

 Aferin sana Adam.

 Bu davranış bize pastayı getirir.

 – Hâlâ geliyorlar.

 – Gelirler tabi.

 Güzel.

 Çok iyi olmuş.

 – Artık kuşlar gelemez.

 – Peder Fjeldsted?

 Evet?

 Ivan diyebilirsin.

 – Adım Sarah Svendsen.

 – Merhaba.

 Bu asistanım Adam.

 Buralı değilim.

 Vaaza gelmek istedim ama yapamadım.

 Özür dilemene gerek yok.

 Neyin var?

 İyi görünmüyorsun.

 İçeri geçip, konuşalım.

 – Bir erkekle tanıştım.

 – Süt bozulmuş.

 – Önemli değil.

 – Ben onu düşünüyordum.

 – Ben de.

 – Hayır, sen değil.

 Onu düşünmediğimi mi söylüyorsun?

 Öyle mi?

 Bu meseleyi hemen şimdi tartışalım.

 Belki de doğru yer ve zaman burasıdır.

 John der ki: “Suyu şaraba çevirdikten sonra, Kenan ülkesine geldi.

” “Bir çocuk hastaydı.

 İsa dedi ki: Size yapılmasını istemediğiniz şeyleri başkasına yapmayın” Bana bencilliği öğretme.

 – Önemli değil.

 Süt içmem.

 – Belki kurabiyemiz vardır.

 Adam gidip bakar mısın, biraz kurabiyemiz kalmış mı?

 – Keşke gelmeseydim.

 – Hayır, lütfen.

 Demek bir erkekle tanıştın?

 Evet.

 Endonezya’da Doğal Hayatı Koruma Vakfı için çalışıyordum.

 Biriyle birlikte oldum, ondan hamile kaldım.

 Eskiden çok fazla içerdim.

 Alkolik sınıfındaydım, 341 gündür içmiyorum.

 Dediklerine göre, bebek özürlü doğabilirmiş.

 – Babasının yerini bile bilmiyorum  – Bir saniye, Sarah.

 Neden bana üç kurabiye, Sarah’a sadece iki?

 Sence de bu garip değil mi?

 Beş tane kalmıştı.

 Onunkiler daha büyük gibiydi.

 Bence değil.

 Kurabiyeleri mi ölçtün?

 Pek yapmazdı.

 Neyse, geçelim bunu.

 – Bebekten kurtulmak mı istiyorsun?

 – Evet  Hayır! Bebeğin özürlü doğma ihtimali yüzde 60.

 Bir hafta içinde karar vermem gerekiyor.

 Özürlü bebeğe bakacak gücüm yok.

 Yüzde 60 çok yüksek, değil mi?

 İstatistikleri boş ver.

 Bak ne diyeceğim.

 Eşim oğlumuza hamileyken, bize de özürlü doğabileceği söylenmişti.

 İstatistiklerden korkarak, kararımızı verebilirdik.

 Ama biz olumlu tarafından baktık ve şimdi onu etrafta koştururken görünce bu kararı verdiğimiz için mutluyuz.

 Kimse bunun aksini söylemez sana.

 Şeytan bizi her zaman sınar.

 Doğru kararları vermek zorundayız.

 Eğer olaylara olumsuz yanından bakarsak, dünya katlanılmaz bir yer olur.

 Yüreğinin sesini dinle ve o bebeği doğur.

 – Lanet olsun! – Günaydın.

 Kahretsin, elim! Fırını niye kapatmadın, salak herif?

 Fena yanmış.

 Peder Fjeldsted ne dedi?

 Bırak o embesili.

 Biraz tuhaftır, ama iyi çocuktur.

 Geçmişinde zor günler geçirdi.

 Mutlu bir çocukluğu olmadı.

 Annesi onu doğururken öldü.

 Babası ve ablasıyla büyüdü.

 – Tabi o gönderilene kadar – Ivan?

 Ivan’ı mı gönderdiler?

 Hayır, Ivan gönderilmedi.

 Babası gönderildi.

 Henning.

 Niye?

 Çocukların ırzına geçiyordu.

 Yavrucaklar yürüyemiyorlardı.

 – Tamam sus, bitir şunu.

 – Kusura bakma.

 Her şeyi dolandırmadan, olduğu gibi anlatırım.

 En iyisi, doğru neyse onu söylemek.

 Duyduğum doğru mu?

 Fırın elini yakmış?

 – Gunnar kapatmayı unutmuş.

 – Otursana.

 Konuşmak istiyorum.

 Bütün bunlar neden oluyor, biliyor musun?

 Kuşlar neden ağaçtalar?

 Ayrıca fırın.

 Neden durup dururken kendini yaktın?

 Bence birisi sana fırına yaklaşmamanı söylemeye çalışıyor.

 Fırın olmadan pasta yapamazsın.

 Bence şeytan bizi sınıyor.

 Pasta yapmama izin vermeyerek mi?

 Bizimle savaşıyor.

 Ona karşı dayanma gücünü sınıyor.

 Bunu bana da hep yapıyor.

 Bak şu eline.

 Sen salağın tekisin.

 Kimsenin bir şey yaptığı yok.

 – Gunnar fırını kapatmayı unutmuş.

 – O asla fırını açık unutmaz.

 – Bırak şu şişko domuzu!

– Şişko domuz, öyle mi?

 Suçluyorsun ama, her şeyin bir açıklaması var.

 Biliyor muydun, gençliğinde o Danimarka’nın en iyi tenisçisiydi.

 Bütün maçları kazanmıştı ama bir top kazayla dışarı çıktı.

 Sonra Gunnar her şeyini kaybetti ve hayatı karardı.

 Peki Khalid?

 Bu ceketinin cebindeydi.

 – Ne demek istiyorsun?

 – İkisi de aslında değişmemiş.

 – Şaka mı yapıyorsun?

 – Şapka giymesini mi yasaklayalım?

 – Yazın ortasında maske mi giyilir?

 – Khalid sıcak iklimden geliyor.

 – 17.000 dolar nakit para! – Yeter artık, Adam.

 Khalid yeni giysiler almak için biriktiriyordu.

 Telefonumla cüzdanımı geri ver, yoksa suratını parçalarım.

 Bu benim değil! Eşyalarıma elini sürmeyeceksin.

 Anladın mı?

 Şanlısın çünkü hapse dönüyorum, yoksa her gün dayağımı yerdin.

 – Ben revire gidiyorum.

 – Markete uğrayabilir misin?

 – Tabi.

 – Bana öksürük şurubumdan alır mısın?

 – Tabi, adı neydi?

 – Von Osten.

 Tamam.

 Eğer zamanın varsa, kuşları beraber halledebiliriz.

 İşte, al.

 Kaydı yok ama yine de bir yere atarsın.

 Bu elle ateş edebilir misin?

 Pederi mi geberteceksin?

 Canımı sıktı.

 Kıçını tekmeledim.

 – Şimdi de öbür yanağını dönüyor.

 – Ama çıkmana 11 hafta kaldı.

 Hepimiz seni bekliyoruz.

 Espen işi beceremiyor.

 – Adamı vuracak değilim.

 – Sadece merak ettim.

 Ona bir ders vermem gerek.

 Bütün saçmalıkları için.

 Armutlu turtayla ilgisi var mı?

 Espen bir turtadan bahsediyorsun dedi.

 Hayır.

 Elmalı pasta! Onunla ilgisi yok.

 Pasta yaparım dedim, salak herif kafaya taktı.

 Kuşlar elmaları yiyor diye, şeytanın bizi sınadığını söylüyor.

 Yardım lazım mı?

 Kiminle konuştuğunun farkında mısın?

 Görüşürüz.

 Haydi.

 Yakala! Korkma.

 Haydi, yakala.

 – Kuşları korkutuyor.

 – Kediyi umursadıkları falan yok.

 – Görmüyor musun?

 – Evet.

 Lambert işe yaramıyor.

 Dedemin de kiraz ağacı vardı.

 Kuşlar ağaca saldırmıştı.

 Sabah akşam kuşları vururdu.

 Vurur muydu?

 Silahla mı?

 Hayır, tost makinesiyle.

 Tabi ki silahla.

 Ne silahıyla?

 Bunun gibi.

 Düşünüyorum da  Bence bunu deneyebiliriz.

 Onları ağaçtan indirebilir misin?

 – Silah kullanabilir miyiz?

 – Evet.

 – Neden daha önce söylemedin?

 – Evet  – Lambert?

 Lambert, iyi misin?

 Ne oldu?

 Ölmüş.

 – Zaten işe yaramaz bir kediydi.

 – Kedimi vurdu.

 Birbirimizi suçlamayalım.

 Kedi zaten çok yaşlıydı.

 Biz ateş ederken, o da yaşamını yitirdi.

 Bunu tartışmak istiyorsanız, yapabiliriz.

 İyi.

 Dedenden bahsediyorduk.

 Ne düşünüyorum, biliyor musun?

 Bence bugün her şey yolunda gidecek.

 Biz en sevdiği yemekleri yerken, Khalid’in gelememesi ne kötü.

 – Lambert’i öldürdüğüne çok pişman.

 – Silahı nereden bulmuş?

 – Terörist mi?

 – Suudi Arabistan’a dönmek istiyor.

 Hayalindeki evi bir bilsen, çok güzel.

 Statoil’den biraz daha para alabilirse, evine dönebilir.

 – Niye gidip banka soymuyor?

 – Khalid çok politik biridir.

 Sadece çokuluslu şirketleri soyar.

 Bu yüzden Statoil’i soyuyor.

 Statoil petrol için babasının toprağını çalmış.

 Khalid de onun mülkünü geri alıyor.

 – Statoil Norveç firması.

 – Hayır, bence öyle değil.

 – Statoil Norveç firması! – Bunu Khalid’e söylersin.

 – Yani Ivan ne yaptığını biliyor mu?

 – Evet.

 Ivan onu sakinleştirmeye çalışıyor.

 Ivan pek normal biri değil.

 Eşinin ölüm yıldönümü yaklaşıyor.

 – Karısı mı varmış?

 – Evet, Linda.

 Çocuğu özürlü olduğu için, ilaç yutup intihar etmiş.

 Çocukta beyin felci vardı.

 Kıpırdayamıyordu.

 Kadın buna dayanamadı.

 Girebilir miyim?

 Adam.

 Bunda bir sürü elmalı pasta tarifi var.

 Görünüşe göre birinci raundu kazandık.

 – Yakışıklı adammış.

 Baban mı?

 – Hitler.

 Hayır, Hitler’in sakalı vardı.

 Haklısın.

 Ben şu Rus adam sandım.

 Onu sana bırakıyorum.

 Hitler’in askerleri de onu ciddiye almıyordu.

 Sence ben öyle mi yapıyorum?

 Çok kabasın.

 Şu hastanedeki yaşama küsmüş Poul Nordkap herkesten fazla Nazi’dir.

 Neden ona destek olmamı istediklerini sanıyorsun?

 O toplama kampında değil miydi?

 Evet.

 Orada çalışıyordu.

 Goblins’le falan tanışmış.

 – Goebbels?

 – O da vardır mutlaka.

 Beraber ziyaret edelim.

 Kim kimi ciddiye alıyor, görelim.

 Anlaştık mı?

  Job’un Kitabı Merhaba.

 Gelebilmenize sevindim.

 Ölüyor.

 Sabaha çıkmaz.

 Kibarca anlattım.

 Peki.

 En iyi şekilde uğurlayalım onu.

 – Elin nasıl?

 – İyi.

 Burnun ne alemde, Ivan?

 Fena yedin dayağı.

 Artık parfüme para harcamana gerek yok, Ivan.

 Nasılsa, bir daha koku alamazsın artık.

 Evet.

 Gel Adam.

 Nasıl gidiyor, Poul?

 İştahın kapalı mı?

 – Sana misafir getirdim.

 – Merhaba.

 Adam Pedersen.

 – Halsiz misin?

 – Korkuyorum.

 Sakin ol.

 Neler yapıyorsun bakalım?

 – Hemşireler sana iyi davranıyor mu?

 – Davranmasınlar.

 Hak etmiyorum.

 Geçmişi yüzünden Poul’e rahat vermiyorlardı.

 Ama buna son verdirdik.

 Değil mi, Poul?

 Miriam sana iyi davrandı mı?

 Evet.

 Dün bana sıcak çikolata yaptı, içirdi.

 – Hepsi bana iyi davranıyor.

 – Çok güzel.

 Üzülme.

 – Hak etmiyorum iyi davranmalarını.

 – İyi muameleyi herkes hak eder.

 – Yastığını çarşafını değiştirdi mi?

 – Evet.

 İşte, işte.

 Seni kandırmaya çalıştığım için bağışla.

 Kilisede olmayı sevmiyorum işte.

 – Hepsi geçmişte kaldı.

 – Hep böyle dersin.

 Korkuyorum, Ivan.

 Çok korkuyorum.

 Saçmalama! Hiçbir şey için korkmana gerek yok.

 Seni seven insanları, güzel hatıralarını düşün.

 Tanrım! Poul, ağlama artık.

 Kendine bu kadar kötü davranma.

 Her şey geride kaldı.

 Neler yaptığımı bir bilseydin  O zavallı insanlara.

 – Bunlar bağışlanamaz.

 – Kes şunu.

 Artık kimse hatırlamıyor.

 Tanrım! Bırak ciyaklamayı.

 O kadar da kötü değil.

 Hepimiz hatalar yaparız ama önemli olan, geçmişe takılıp kalmamaktır.

 Sen delinin tekisin.

 Nedenmiş o?

 Niye kabalaşıp keyfimizi kaçırıyorsun?

 Bunu oturup tartışmak isterdim, ama şimdi yeri değil.

 Tanrıyı aklımızdan çıkarmayalım.

 Tanrı hepimizi affeder, Poul.

 Hepimizi affeder.

 Evet, çok zor.

 Daha önce görmüş olsan da, her seferinde dayanması çok zor.

 – Karının ölümünü de tartışıyor musun?

 – Evet, defalarca yaptım.

 – Eşinin ölmesi zordur.

 – Evet, kolay değil.

 – Linda hayatını sürdüremedi.

 – İlaç yuttu?

 Evet, ama kazaydı.

 Ne kazası?

 Christoffer onun ilaçlarıyla oynuyordu, ilaçları şeker kutusunun içine koymuş.

 Linda tatlıyı severdi, ilaçları sarı renkli M&M sanmış.

 – Christoffer oğlun mu?

 – Evet.

 – Yani aslında yürüyor mu?

 – Neden yürüyemesin?

 – Özürlü sanıyordum.

 – Hayır, çok şükür.

 Bir engeli yok.

 Daha dün beyzbol oynuyordu.

 İnanmıyorum sana, Ivan.

 – İnanmıyorum.

 – Bu kadar saçma söz duymamıştım.

 Demek Gunnar abartılı hikayeler anlatıp, bolca sallıyor?

 Eğer yaptıysa, terbiyesizlik etmiş.

 O zaman, yarın getirsene oğlunu?

 Zaten geliyor.

 Bir haftadır gelmek için başımın etini yiyordu.

 – İyi.

 – Kendin görürsün işte.

 – Günaydın.

 – Günaydın.

 Christoffer, bu Adam.

 Adam, Christoffer.

 Merhaba demek ister misin?

 Vay, yumurta! Azar azar ye.

 – Özürlü.

 – Ne dedin?

 – Benim kuleye gitmem gerek.

 – İkiniz de oturun yerinize.

 – Kuşları vurmam gerek.

 – Otur.

 Özürlü.

 Christoffer, babanın ofisine git.

 Hemen! Ortalık kızışacak.

 Ne dedin?

 Özürlü.

 Çocuk özürlü değil mi, Ivan?

 Gerçekten öyle mi, Adam?

 Evet, beyninden özürlü.

 Bu çok saçma.

 Khalid, sen ne diyeceksin?

 Khalid?

 Doğru diyor.

 Ivan, çocuk spastik özürlü.

 Oğlun spastik.

 Karın kendini öldürdü.

 Annen seni doğururken öldü.

 Baban sana tecavüz etti.

 Yüzüme bak, Ivan.

 Yüzüme bak.

 Kulağın kanıyor.

 Kulağın kanıyor, lanet olsun! Diğer taraf.

 – Ivan’ın kulağı kanıyor.

 – Bana da olmuştu.

 Süt iç.

 Bolca süt.

 Vazgeç artık, Ivan.

 Bilmen gereken bir şey var.

 Christoffer ağır bir gripten daha yeni iyileşiyor.

 Şunu da kabul ediyorum, o son zamanlarda çok uyuşuk bir çocuk.

 – Kapa çeneni! – Eğer tokat atarsa, diğer yanağını çevir.

 Tanrı benimle birlikte.

 Neyi var bunun?

 Tımarhaneye kapamak lazım!

Dedikodu yapmayı sevmem ama onun anormal bir durumu var.

 – Bilmem, biliyor musun?

 – Nereden bileyim?

 – O hasta.

 Çok hasta.

 – Farkındayım.

 Hayır, öyle değil.

 Aslında o da var ama ölümcül hasta.

 – Neyi var?

 – Kanser.

 Beyninde kavun kadar bir tümör var.

 Daha önce bu kadar büyüğünü görmemiştim.

 Onun yürüyen mucize olduğunu söylersen, tekmeyi yersin suratına.

 Ravashi sendromunu duydun mu hiç?

 Ravashi Hintli bir futbolcuydu.

 1957’de gokart yarışında iki bacağını birden kaybetti.

 Kazanın şokuyla, bacaklarının kalan kısmına basarak evine koştu.

 Beyni bacakları olmadığı gerçeğini reddediyordu.

 İki ay boyunca idmana gitti.

 – Futbol oynamaya devam etti.

 – Bacakları yokken?

 Zaten takım kötüydü.

 Beşinci ligde falandılar.

 Ivan çok fazla sıkıntı yaşadı.

 Yaşadıkları onu bir açıklama aramaya itti.

 Bu yüzden her şeyi şeytana bağlıyor.

 Ivan her şeyin bir sınama olduğunu söyler.

 Sen onu sınıyorsun, kanser onu sınıyor, oğlunun hastalığı onu sınıyor.

 Ivan’ın zihni onu şeytanla mücadeleye itti.

 Ivan’ın zihninde kaybetmeye yer yok, Ravashi gibi her şeyi reddediyor.

 Tüm olumsuzlukları inkâr ediyor.

 Ölüm, kaza, acı, kötülük.

 Bunlar Ivan’ın dünyasında yok.

 Neden kulağı kanıyor?

 Biz de kendimize bunu sorduk.

 Galiba bir şeyden aşırı etkilenince oluyor.

 Başka biri de onu derinden sarsmıştı.

 Daha önce de kulağı kanadı.

 Üç yıl önce.

 – Ne oldu?

 – Kız kardeşi Katinka’yı tanımazsın.

 Tam bir sürtüktü.

 Herkesle yatardı.

 Bademciklerini aldırmaya geldiğinde, benimle bile yatmıştı.

 O ölünce, Ivan dağıldı.

 Kulağı kanadı ve hastalandı.

 – Sonra ne oldu?

 – Ivan’ı biliyorsun.

 Birkaç gün sonra, her zamanki gibi neşeliydi.

 Yani gerçekleri söyleyerek onu öldürebilir misin?

 Evet, teorik olarak.

 Vazgeç, Adam.

 Tanrı benimle birlikte.

 Unutma bunu.

 Selam.

 Fırın bozuldu.

 – Christoffer’a pizza yapacaktım.

 – Tamir edelim.

 – Nasıl yaparız bilmiyorum.

 – Hallederiz.

 – Christoffer nerede?

 – Ofiste, yanında bir kadın var.

 Kadın çok sinirli.

 Adı Sarah.

 Çok hoş bir kadın.

 Christoffer’ı görünce bağırmaya başladı.

 Kahve falan istemedi.

 Biz en iyisi  Seni tekrar görmek güzel.

 – Uslu durdu mu?

 – Senin olmadığını söyle.

 Yapamam, çünkü bu Christoffer.

 Tanışmış mıydınız?

 – O sözleri bana nasıl söyledin?

 – Hangi sözleri?

 Çocuğunun bir şeyi olmadığını.

 Matematik bile çözebildiğini.

 Evet, yapabiliyor.

 Hattâ en karmaşık türleri bile.

 Adam, şu Sarah’ın sevdiği kurabiyelerden getirebilir misin?

 Birazdan dönerim.

 Karnı aç olan var mı?

 Artık yeni fırını kullanabilirsiniz.

 Bakalım bu ne kadar dayanacak.

 – Ne yapıyorsunuz?

 – Paralarla oynuyoruz.

 – Gunnar kazanıyor.

 – Ama sen hamilesin.

 – Artık çok geç.

 – Bir makale üzerinde çalışıyoruz.

 – Ne makalesi?

 – Doğudaki kaplanlar.

 Geriye sadece 400 tane kalmış.

 Yani nesilleri tükenmek üzere.

 – Evet hayvanlar ölüyorlar.

 – Bir şey lazım mı, Gunnar?

 – Sen bize biraz şurup al.

 – Canın cehenneme! Gunnar haklı.

 Bir şeyler yapmalıyız.

 – Kafayı yemişsiniz! – Sen işine bak.

 Evet, Adam.

 Bizi rahatsız edip durma, meşgulüz.

 – Her gün 5 kaplan ölüyor.

 – Altı! Her gün 6 kaplan, Adam.

 Demek kaplanlar o kadar kötü durumda.

 – Adam, benimle gelsen iyi edersin.

 – Ne var?

 Elmalarla problemimiz var.

 Biraz sonra ağacın yanında konuşalım mı?

 Buraya geldim, inanamadım.

 Elmalar kurtlanmış.

 Hayır, aslında ben farkettim.

 Ama teşekküre gerek yok.

 Lanet olsun, hepsi kurtlu! Bu çok yakışıksız! Evet Adam, hiç durmuyor.

 Bir şeyler yapalım.

 Kurtluları toplayalım, kalanları ilaçlarız.

 Gunnar, benimle gel.

 Poul’ü son yolculuğuna hazırlayalım.

  Job’un Kitabı

Poul BækeI Hermann, dost ve düşmanlarınca bilinen adıyla Poul Nordkap uzun ve dolu bir hayat yaşadı.

 Poul yaşamında, tanrıya ulaşmak için, şeytanla dans etmek gerektiğini ögrendi.

 Poul Nordkap bunu yaptı.

 Poul iyiliğe karşı savaşmanın beyhude olduğunu öğrendi.

 Çünkü gençliğinde yaptığı tüm gaddarlıklara, kötülüklere rağmen tek gerçeğin bu olduğunu öğrendi.

 Okyanuslar bile yerinden oynatıldı, ama nafileydi.

 Dünya dönmeye devam etti ve her zamanki gibi iyilik kazandı.

 İşte bu nedenle, Poul huzur içinde tanrıya dönebilir.

 Gözlerini yumduğunda, Adam ve ben, yanı başındaydık.

 Son sözleri “korkmuyorum, hazırım!” oldu.

 Poul’ü uğurlarken, aynı zamanda bugün Christoffer’ın 9. yaşını kutluyoruz.

 Pastaya yumulmadan önce Poul’ün anısına bir ilahi söyleyelim.

 Kaj Munk’dan no.634. “Yüreğimi biliyorsun”.

 Demek buradasın.

 Yatmaya gitmişsindir sandım.

 – Konuşmak istiyorum.

 – Bekleyemez mi?

 Christoffer için çok uzun bir gün oldu.

 – Şimdi konuşmak istiyorum.

 – Peki öyleyse.

 Babanın odasına gidip, üzerine battaniye al.

 Ne oldu?

 Doğum günü pastasıyla mı ilgili?

 – Ya seni test eden şeytan değilse?

 – Nasıl yani?

 Sürekli peşinde olan, ya o değilse?

 Anladım.

 Yeter artık.

 Şeytan değilse kim peki?

 Periler mi?

 Kuşlar, fırın, kurtlar, sadece rastlantı mıydı?

 – Böyle mi diyorsun, Adam?

 – Tanrı.

 – Anlamadım?

 – Tanrı.

 – Anlayamadım.

 – Ya peşindeki tanrıysa?

 Bunu neden yapsın?

 Çünkü senden nefret ediyor.

 Kitabı okudum.

 Job’un Kitabı.

 – Evet.

 – Okudun, değil mi?

 Hayır.

 Bir timsah hakkında.

 Öyle duymuştum.

 Evet, timsah hakkında.

 Ama çok daha fazlası var.

 Tanrının Job’un sığırını öldürmesini hatırlıyor musun?

 Yedi devesini ve on çocuğunu?

 Her şeyini elinden alışını ve onu cüzzamlı yapışını.

 Sende çağrışım yapıyor mu?

 Benim hiç devem olmadı.

 Bana bak.

 Bana bak, Ivan! Bunun arkasında tanrının olduğunun farkındasın, değil mi?

 Tanrı senin yanında değil, Ivan.

 Hayır, benimle.

 Ben bu saçmalıklara inanmıyorum.

 Senden tek istediğim, onun, tanrı olduğunu anlaman.

 Şeytan seninle vakit kaybetmez.

 Tanrı seni öldürmek istiyor.

 Kalın kafalısın, bunu anlayamıyorsun.

 Bunu bana niye yapıyorsun?

 Çünkü ben belayım! Bunu değiştiremezsin.

 Hava berbat.

 – Ivan gitti mi?

 – Evet.

 – Salak çocuğunu unuttu.

 Lanet olsun, daha yepyeniydi! Artık aç yatacağız.

 İşi bitti.

 Ahı gitmiş, vahı kalmış.

 Kahve aldın mı?

 – Hayır.

 Yani ölü  – Ölmek?

 Ne sanıyordun?

 Yoksa adamın kafasındaki bütün deliklerden niye kan gelsin?

 Dört hafta veriyorum, bilemedin beş.

 Tıbbi açıdan bir açıklaması yok.

 Ama aklı başına gelmiş.

 Nasıl olduysa, inancını yok etmeyi başarmışsın.

 – İşte bu yüzden kahve ısmarlıyorum.

 – Boş ver.

 Öyleyse, izninle.

 Hazır mısın?

 Kalksana Ivan, oda bize lazım.

 Adam’la git.

 Geliyor musun?

 Gücünü kaybedince, beni ara.

 Buraya yatırır, morfin yaparız.

 Tanrı bizden nefret ediyor, Christoffer.

 Hep nefret etti.

 Pek iyi görünmüyor.

 Diğerlerini topla.

 Evet, gerçek şu ki Adam zaten biliyor ben ölüyorum.

 – Nasıl ölüyorsun?

 – Kurtlara sarılıp uyuyarak.

 – Burada kalmayacak mısın?

 – Hayır, bu zor olur.

 Biz ne olacağız?

 Evet.

 Umarım siz  Bilmiyorum.

 Ne yapmalısınız bilmiyorum.

 Artık hiçbir şeyi bilmiyorum.

 Şunu yapın, şunu yapmayın derdim.

 Ama umrumda değil.

 Bu kadar.

 – Nereye gidiyorsun?

 – İçmeye.

 Bunu hak ettim.

 – Gunnar  – Git başımdan.

 – Pislik herif! – Gunnar, seni ahmak.

 Saç vardı.

 Bir tane daha.

 Üç oldu.

 – Ivan’a güzel bir pasta yapalım.

 – N’apıyorsun sen?

 – Elma topluyorum.

 – Paki’yle mi?

 – Ne oldu?

 – Yıldırım düştü.

 Neyin var senin?

 Dalga mı geçiyorsun bizimle?

 – Zenciyle ağaçlara tırmanıyorsun.

 – O  – Esben, siz eve gidin.

 – Ne?

 – Deve arkadaşını da al, git diyor.

 Jørgen, küçük kara arkadaşımıza biraz nezaket öğretelim.

 N’aptın?

 Stresten oluyor.

 Psikopatça üstüme geldi.

 – Vurdu beni.

 – İşte tanık.

 Daha önce de yaptı.

 – Vurdu beni! – Özür dilerim, koca kıç! – Götür onu.

 – Pişman olacaksın.

 Zenci, sen artık ölüsün.

 – Moron musun?

 Silah bende.

 – Öyle çekip vuramazsın insanları! Adamın gelişinden belli.

 Psikopat haller.

 Sırtından.

 Kes şunu! Dengeyi kaçırıyorum.

 Ben Ivan gibi değilim.

 Ne boktan gün.

 Bu homo ülkesinden gitmek istiyorum.

 Khalid  Onunla konuşmalısın.

 Sorunları var.

 Gunnar da tuhaf davranıyor.

 – Biliyorsun  Sana ihtiyaçları var.

 – Git başımdan.

 Tamam ama onlarla konuş.

 Seni dinlerler.

 Ben elmaları dolaba koyuyorum.

 Sen bilirsin.

 Gunnar, ne yapıyorsun?

 – Hiç.

 – Sarah nerede?

 – Eve gitti.

 – Bunlar ne böyle?

 – Patlıcan  – Raket?

 Moda böyle.

 Herkes öyle diyor.

 – Gir içeri.

 – Sen buradayken olmaz.

 Odanı göremez miyim?

 Hayır.

 – Çok sarhoş.

 – Ne yaptın ona?

 Daha yapmadım.

 Sadece sarhoş.

 – Kendisi istedi.

 – Bırak şunu elinden.

 Sarhoş olması kendi suçu.

 Yatalım artık.

 Benimle geliyorsun.

 Yürü.

 – Vay, ne çok silah! – Khalid, nereye gidiyorsun?

 Statoil’i yok etmeye.

 – Bunu yapmasan nasıl olur?

 – Hayır.

 – Bizi vurmayacaksın, değil mi?

 – Tereddüt etmeden vururum.

 Burnunu sokarsan, kurşunu yersin.

 – Biz de gelebilir miyiz?

 – Soyguna mı?

 – Evet.

 – İyi.

 Ama arabada sigara yasak.

 – Hayır.

 – Bin.

 – Önce ben giriyorum.

 – Niye?

 – Tuvaleti kullanmam gerek.

 Tamam, ama ben gelmeden kimseyi vurma.

 Maskeni tak, Gunnar.

 Arkada kapı var mı?

 Kaçın! Def olun buradan! Dışarı! Koşun! – Elemanlar nerede?

 – Kaçtılar.

 Lanet olsun! – Tamam mı?

 – Sigara ister misin?

 Kes şunu! Yürüyün! Yaralandın mı?

 Çok iyi gitti.

 Ivan’la konuşmalısınız.

 Yardıma ihtiyacınız var, ikinizin de.

 Tabii onun da var.

 Haydi.

 – Çıkart şu maskeyi.

 – Evet.

 – Merhaba.

 Gece nereye gittiniz?

 – Benzinlikteydik.

 – Ben çok mu sarhoştum?

 – Hayır, iyiydin.

 Ne yapıyorsun?

 Diğer elmalar nerede?

 – Yedik hepsini.

 – Yedisini de yedin mi?

 – Çocuk açtı.

 Sadece bira vardı.

 – Lanet olsun! – Bu giysilerle çok güzelsin.

 – Biz dün gece ileri gittik mi?

 Yumuşak oğlan yine geldi.

 Bak bak.

 Daha çoklar.

 – Kilisiye gir.

 – Ben bu homolardan saklanmam.

 Baksana kaç kişiler! Kiliseye gir.

 Seninle işimiz yok.

 – Bize Paki lazım.

 – Kesin şu gürültüyü! Buraya gelip, sessiz olmanızı istemek zorunda değilim.

 Altı, belki, yedi gün ömrüm kaldı.

 Biraz sessizliği hak ediyorum.

 Sizin gibi kaba insanlarla uğraşamam.

 Lütfen gidin.

 Biz sadece Paki’yi almaya geldik.

 Ne yaparsanız yapın.

 İsterseniz alın ormana götürün.

 Ben sadece huzur istiyorum.

 – Getir onu! – Bu çok yakışıksız! Peki öyleyse.

 Gürültü çıkaran her şeyi bana verin.

 Ne bok yedi bu?

 Geri zekâlı! – Benim suçum yok.

 – Gidelim buradan.

 Tıp dünyasında, buna “yarım Kennedy” derler.

 Bunu atlatamaz.

 Hiç şüphen olmasın.

 Sen vedanı et, ben de kendime kahve alayım.

 Kilisenin arabasını alman çok yanlış.

 O cenaze arabası.

 Kapa çeneni, Gunnar.

 Hepinize elveda.

 – Kalabilirsin.

 Ivan belki döner.

 – Ivan’ın işi bitti.

 Ben eve gidiyorum.

 Ne diyorsun Adam?

 Bilmiyorum.

 Karar senin.

 Ben gidiyorum.

 Ivan için üzgünüm.

 Pasta pişiremediğin için üzgünüm.

 Görüşürüz, Adam, Sarah.

 Sen geber, Gunnar.

 İyi, peki.

 – Odana git.

 – Kızma ama  – Nereden buldun?

 – Kızma bana.

 Kazayla almıştım.

 Özür dilerim.

 Bir daha asla yapmam.

 – Gir.

 – Yatağı boş.

 – Evet.

 – Nerede?

 Çok saçma.

 Ben bilim adamıyım.

 Rakamlara inanırım.

 Ben hastaların öldüğü ve kafalarına kurşun yedikten sonra bahçede oturup hamburger yemedikleri bir yer bulmaya gidiyorum.

 – Bahçede mi yani?

 – Evet.

 Yataktan kalkar kalmaz yürüyüşe çıktı.

 Kurşun tümörü parçalayıp, dışarı atmış.

 Herifin şimdi yine sağlıklı olduğunu söylüyorlar.

 Bu nasıl iş böyle! Merhaba Adam.

 – Elmalı pasta yaptım.

 – Evet.

 Keselim mi?

 – Çocuğun adı ne?

 – Ivan Lambert Andersen.

 Ivan Lambert Andersen seni baba, oğul ve kutsal ruh adına vaftiz ediyorum.

 Amin.

 – Teşekkürler.

 – Rica ederim.

 – Yine gelin.

 – Fırsatımız yok.

 – Endonezya’ya gidiyoruz.

 – İlginç.

 Kaplanlar için mi?

 Hayır, yeniden tenise başlayacağım.

 Güzel tenis kortları varmış.

 Ufaklık için.

 Down sendromuyla, diğerleri gibi olacak.

 Evet, kaplanlar gerçekten büyüleyici.

 Her zaman beklerim.

 – Gitmemiz gerek.

 – Üstünü değiştirmeyecek misin?

 Arabada hallederim.

 Haydi, Gunnar.

 Arne ve Noller.

 Ivan Fjeldsted.

 Bana Ivan deyin.

 Peki.

 Bu benim yardımcım, Adam Ole Pedersen.

 Biz de sizi bekliyorduk.

 Evet, gidelim.

 Çantaları ben alırım.

 Gözüne n’oldu öyle?

 – Ne demek istiyorsun?

 – Spastik gibisin! Öyle mi?

 Bence buzları bu şekilde eritmek çok yakışıksız.

 Dönüşte kasabadan geçeriz, insanlara ne düşündüklerini sorarız.

 Böyle tartışmaların yeri burası değil.

 Gözünde bir şey yok.

 Arabada konuşuruz.

 Haklısın Adam.

 Doğru diyor.

 Haydi.

 Gelin.

 

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

....

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s