ANTİK DÜNYANIN DÂHİLERİ

 Bettany Hughes; History Channel’dan aşina olduğumuz İngiliz Tarihçi. Uzmanlığı Antik Medeniyetler Tarihi. Tatlı İngiliz aksanıyla anlatıyor.

Buda, Sokrates ve Konfiçyus’ün zihnine girerek, 5. yüzyılın M.Ö. figürlerinin modern düşünceyi nasıl şekillendirdiklerini görüyor.

Özet:

Sokrates mantığımızı eğiterek mutluluğa erişebilmemiz için felsefeyi göklerden indirerek insanların evlerine getirdi.

 Buda “Tanrı var mı?” sorusunun yerine, “Ölümden sonra neler olduğu konusunda hemfikir olmak gerekmeksizin nasıl iyi eylemler üzerinde hemfikir oluruz?” sorusunu getirdi.

 Konfüçyüs, ritüelin insanın içindeki, iyi niyet ve hürmet gibi iyi nitelikleri ortaya çıkarmanın bir yolu olduğunu söyledi.

 Daha fazla insan iyi niteliklere sahip olup gerçek insana dönüşürse toplumsal hayatın, aile hayatının ve toplu hayatın huzurlu olacağını söyledi.

 Ama en nihayetinde, bu üçlünün şimdi ve burada bize öğreteceği ne var?

 Sizce bunlar 25 asır önce geliştirilen fikirler olmalarına rağmen bizim dünyamızda da, antik Çin’de, antik Yunan’da, antik Hindistan’da oldukları kadar gerekli ve önemli fikirler mi?

 Abartmak istesem, daha bile gerekli ve önemli olduklarını söyleyebilirim! Bu fikirler mantığa, merhamete pek yer olmayan parçalanma aşamasındaki bir dünyada ortaya çıktılar.

 Bizler çok daha ciddi bir dünyada yaşıyoruz çünkü başı dertte olan sadece insan dünyası değil.

 Gezegenin de başı dertte.

 Gezegenin kendisi de dâhil, bütün medeniyetleri yok etmeye muktediriz ve bu yüzden bir değişim olmalı.

 Değişim yalnızca siyasi ya da ekonomik sistemde olmamalı.

 Bunlarda da kesinlikle olmalı, ama asıl zihniyetimiz değişmeli.

 Sokrates’in, Buda’nın ve Konfüçyüs’ün bilgeliğini geri getirmek elbette gerekli ve önemli, çünkü insanlığın hayatta kalması buna bağlı.

 Bu sıra dışı düşünürler uzak tarihi figürler değiller.

 Onlar insan bilincinin, fikirleri bugüne kadar sayısız insanın hayatını zenginleştirmiş olan öncüleriler.

 Dönemlerindeki toplumsal çalkantılara verdikleri radikal tepkiler birçok açıdan şu an nasıl kişiler olacağımızı belirledi.

 Mesajları ilham verici ve zorlayıcıydı.

 Dünyanın bilinemeyen, değişemeyen bir şey olmadığı mesajını verdiler.

 Dünyayla sağlam bir bağlantı kurarak daha iyi, daha anlamlı yaşayabiliriz.

 Eyleme geçme gücü bizde.

 Zihinlerimiz dünyayı değiştirebilir.

Belgesel Metni

1.Bölüm: Budha

 

Medeniyetin doğuşundan beri doğanın güçleri ve tanrıların kaprisleri insanoğluna egemen oldu.

 Ama 2500 yıl önce insanoğlu derin bir dönüşüm yaşadı.

 Birden yeni olasılıklar ortaya çıktı.

 Bu dönemde mantık batıl inanca ve başka inançlara üstün geldi.

 Bu, tanrılara bel bağlamayan bir ahlak sistemi.

 Dünya artık doğal güçlerle açıklanıyor.

 Artık kendi kaderimizden sorumluyuz.

 Dünyanın dört bir yanındaki çalkantılar insanların başarabileceği şeylere dair iddialı bir vizyon yarattı ve bunun başını üç öncü çekti.

 Sokrates, Konfüçyüs ve Buda.

 Antik dünyanın, fikirleriyle hâlâ hayatımızı şekil veren büyük düşünürleri.

 Zenginlik iyi bir şey midir?

 Adil bir toplum nasıl yaratılır?

 Nasıl iyi bir hayat sürerim?

 Bu öncüler düşünülmezi düşünmeye cesaret ederek modern dünyamızın temellerini attılar.

 Birbirlerinden binlerce kilometre uzakta yaşamış bu adamların neredeyse eş zamanlı olarak, yüzer yıl arayla, böyle radikal düşünce tarzlarıyla ortaya çıkmış olmaları beni hep meraklandırmıştır.

 Neler oluyordu?

 Onların devrim niteliğindeki fikirlerini araştırmak istiyorum.

 Onları neyin harekete geçirdiğini anlamak.

 Bu bölümde, filozofların en gizemlisinin, yani Buda’nın izindeyim.

 Dini ortodoksluğa meydan okuyan, dolaşarak gerçeği arayan o adamın.

 Kast, bir engel değildi.

 Rahiplere ihtiyaç duyulmazdı.

 Onun düşüncelerini, arzularını analiz etmek oyunu değiştiren türden kavrayışlar ortaya çıkardı.

 Buda’nın öğretisi bu işte.

 Her şey değişime maruz kalır.

 Buda’yı aydınlanmaya ve tamamen farklı bir var oluş şekline, hayatın acılarından bir kaçışa yönlendiren işte bu fikirdi.

 Dünya teknolojik açıdan muazzam gelişmeler katetti, ama psikolojik açıdan çok uzağa gidebildiğimizi düşünmüyorum.

 KENDİ MANTIĞINA UYMADIĞI SÜRECE HİÇBİR ŞEYE İNANMA Yaklaşık 2500 yıl önce, genç bir adam hayatını değiştiren bir karar verdi.

 Gecenin bir yarısı evinden çıkıp gittiği söyleniyor.

 Tek bir kez duraksayıp karısına ve yeni doğmuş oğluna son kez bakmış.

 Sonra sessizce karanlığın içinde kaybolmuş.

 Bu, onu Himalayalar’ın eteklerinden Kuzey Hindistan’ın ovalarına kadar götürecek bir yolculuğun başlangıcıydı.

 Onun misyonu insan hayatının anlamını çözmekti.

 Bana göre Buda’nın 25 asır önce bulduğu şeyin bugün dünyada yüzlerce milyon kişiye ilham vermeyi sürdürmesi heyecan verici.

 Budizm bir din ya da inanç sistemi olarak evrim geçirdi, farklı kültürlerde farklı şekillere büründü.

 Zaman Budizm’in bir felsefe olarak öneminden hiçbir şey çalamadı.

 Budizm’in hala yükselişte olması onun, modern zamanda yolumuzu bulmak için güçlü bir araç olduğunu gösteriyor.

 Bize, Buda’nın yaşadığı antik dünyadan aktarıldı.

 Buda hakkında bildiğimiz birçok şey ölümünden birkaç asır sonra kaleme alınmış sözlü anlatılardan geliyor.

 Anlatılara göre Buda M.

Ö.

 altıncı ve beşinci yüzyıl arasında, şu an Güney Nepal olan yerde doğmuş.

 Adı Siddhartha Gautama’ydı ve onun yakışıklı, silahlara yetenekli bir prens olduğu söyleniyor.

 Onun, müthiş şeyler başaracağı kehanet edilmiş.

 Ama babası Kral endişeliymiş.

 Çünkü oğlunun iki şeyden birini yapacağı tahmin ediliyormuş.

 O ya kralın sarayında kalıp imparator olacak ya da evinden ayrılıp ulu bir dini lider olacaktı.

 Oğlunun daha geleneksel bir imparator olmasını yeğleyen kral prensin etrafını lüksle kuşatarak onu dünyevi hayata bağlamak istemiş.

 Sokaklardaki nahoş manzaralar, prens dünyadaki acıların farkına varmayıp mutlu olmayı sürdürsün diye yok edilmiş.

 Ama plan geri tepmiş.

 Prens bir gün arabasıyla dolaşırken birden yaşlı bir adam görmüş.

 Sonra hasta bir adam ardından da bir ceset görmüş.

 İnsan varoluşunun acısına, kırılganlığına tanık olmak onu derinden sarsmış.

 Prens kutsal bir adam görünce onda ilham bulmuş ve kaderi böylece mühürlenmiş.

 Genç Buda’nın saray hayatının bu renkli anlatısında bir fabl havasından fazlasının olduğunu söylemeliyim.

 Kitaplardan fırlamış bir kahramanlık hikâyesi hissi veriyor.

 Ama aynı zamanda gerçek bir varoluşsal krizi yansıtıyor gibi.

 Buda acının hayatlarımıza nüfuz ettiğini gözlemlemişti.

 Amacı, acının üstesinden gelmenin bir yolunun olup olmadığını öğrenmekti.

 HİMALAYALAR GANJ

Ücra Himalaya eteklerini terk edip güneye doğru yol aldı.

 Ayrıcalıklarını, ailesini, anavatanını, her şeyi arkasında bıraktı.

 Sakyas adında bir klana mensup, seçkin insanlardan oluşan bir meclisin yönettiği, ufak bir kabile devleti.

 Görünüşe bakılırsa Buda’nın babası muhtemelen, varlıklı bir aileden gelen klan lideriydi.

 Sürekli duyduğumuz gibi, kral değildi.

 Buda güneye yol aldığında ilk kez komşu devletlerin kültürlerini tecrübe etti.

 Buraya vardığında, her şeyi meraklı bir yabancının gözünden gördü.

 Tıpkı gününün diğer çığır açan filozofları gibi, yani Yunanistan’daki Sokrates ve Çin’deki Konfüçyüs gibi o da sorgulayıcı insan tanımının ta kendisiydi.

 O, gelenekler ve kör inanç tarafından kısıtlanmayı reddetti.

 Soruları onu nereye götürürse oraya gidecekti.

 Muhtemelen Buda’nın karşılaştığı ilk şey Brahmanların dini oldu.

 Bu, rahiplerden oluşan, Hint dünyasının kültürel ortamına egemen olan bir kasttı.

 Tanrıları uyandırmak için pirinç ve çiçekler sunacaklar.

 Brahmanlar, ilahi öğretilerden ve ilahilerden oluşan kadim Vedas’ı ezberlemekten sorumluydu.

 Bugün olduğu gibi, kutsal yerlerde ve insanların evlerinde Vedas okurlardı.

 Bir başka temel rolleri de Tanrıları kozmosun düzenini sürdürmeye ve insanlara bolluk getirmeye ikna etmek için adak törenleri yapmaktı.

 Bütün eski yazıtları ezberlerlerdi.

 Brahmanların nasıl birbiri ardına.

LAKSHMI NIWAS ASHRAMI ÜYESİ .

ilahi söylediğini gördünüz.

 Üç dört saat böyle devam edebiliyorlar.

 Bütün törenleri ezberlediler.

 Ne gibi titreşimler, nasıl yiyecekler gerekir, havanın, toprağın nasıl olması gerekir, nasıl bir yer gerekir, hepsini biliyorlar.

 Hepsi tanrılarla nasıl iletişim kurulacağını anladılar.

 Ne tür ritüellerden sorumlulardı?

 Biri ölmüşse ve son törenleri yapmanız gerekiyorsa, Brahmanlar gelip bunları yapardı.

 Kuraklık varsa, yağmur Tanrısı’nı uyandırmak için Brahman çağırtırdınız.

 O zamanlar hayatın tamamı rahiplere, bilgi sahibi Brahmanlara bağlıydı.

 Bu, onlara gerçek bir güç vermiş olmalı.

 Buna ister kast sistemi, ister farklı seviyeler deyin.

 Onlar her zaman diğer insanlardan üstündü.

 En üst konumdalardı, sonra savaşçı topluluklar geldi.

 Rajputlar, savaşçılar, hükümdarlar.

 Sonra ticaret topluluğu, yani Vaishnavlar geldi.

 Ondan sonra da hizmet veren topluluk, yani tamirciler, demirciler geldi.

 Brahman toplumu buydu.

 Buda için, kast sisteminin katı hiyerarşisi ve Tanrılara adak adamak kör inanca bel bağlıyor; bilgelik alsa da, mantıklı açıklama kabul etmiyordu.

 Buda dünyadaki yerimizi anlamak ve açıklamak için daha sağlam, daha inanılır bir yol olduğuna inandı ve bunu tutku hâline getirdi.

 Buda’nın yolculuğu Ganj ovasına doğru devam etti.

 O sıralar dünya, hızlı bir dönüşüme uğruyordu.

 Yeni şehirler ve varlıklı merkezi krallıklar kurulmuştu.

 Buda’nın Magadha krallığına girdiği ve burada kraliyet başkenti Rajagriha’da vakit geçirdiği söyleniyor.

 Bu surlar boyunca, antik kenti hâlâ Buda’nın gördüğü gibi tecrübe edebiliyorsunuz.

 O sıralar şehrin sokaklarında parlak renklere boyanmış, altın ve gümüş, inciler, mavi lacivert taşları, sedir ağacı ve şaşaalı giysiler taşıyan at arabaları vardı.

 Uzaklara baktığınızda, yine muhteşem mallar taşıyarak Bengal Körfezi’nden ve günümüzün Afganistan’ı olan yerden gelen muazzam kervanlar görürdünüz.

 Bu döneme ait literatürde şehirlerin genişlediğine dair çok kanıt var, ama arkeolojide de buna dair kanıtlar görüyor muyuz?

 Bol bol görüyoruz.

 DELHİ ÜNİVERSİTESİ, TARİH BÖLÜMÜ

Bu dönemde şehirler ortaya çıkıyor ve ülkenin dört bir yanına yayılıyor.

 Bunlar çok güzel eşyalar.

 Hepsi şehirlerden mi geldi?

 Evet, oralardan geldi.

 İnsan onları kullananları hayal edebiliyor.

 Örneğin şu jilete bir bakalım.

 Şahane.

 Çok sevdim.

Tasarımın değişmemesi çok hoşuma gidiyor.

 -Evet, doğru.

 -Tıpkı bugünkü jiletler gibi.

 Bu bayağı iri bir kapı çivisi.

 Herhâlde devasa bir kapıyı bir arada tutuyordu?

 Bunlar da çok hoş.

 Acaba.

Bunlar çok zarif tabak çanaklara benziyor, değil mi?

 Evet.

 Yalnızca çok zenginlerin, çok özel günlerde kullandıkları çok özel tabaklar.

 Sizce böyle farklı yaşamak insanların hayatlarıyla ilgili hislerini değiştiriyor mudur?

 Evet, kesinlikle.

 Şehirler, bunlardan birine bir köyden çıkıp gelenler için çok heyecan verici, ayrıca huzursuz edici bir deneyim olmuştur, çünkü yeni bir şey ortaya çıkarken aynı zamanda eski hayat tarzları ve eski toplumsal ilişkiler ortadan kalkıyordu.

 Bu dönemde dünyada yaşamanın ne anlama geldiği, kişinin nasıl yaşaması gerektiği ve buna benzer, bizi ilgilendiren türlü türlü soru soruldu.

 Ve bence bu tür bir sorgulama seviyesi ne önceki zamanlarda, ne başka yerlerde görülmüştü.

 Şehirler gerçek paradokslardı.

 Hem göz kamaştırıcı, yepyeni fırsatlar sunuyor, hem de insanları bildikleri her şeyden, yani kabilelerinden, topraklarından koparıp alıyorlardı.

 İnsanlar binlerce yıldır pek değişmemiş olan usulleri bırakıyordu.

 Yani şehirler şahaneydi, ama aslında epey de tehditkârdı.

 İnsanlar hayatın anlamını ve birlikte en iyi şekilde yaşamanın yollarını düşünmeye başladılar.

 Yoğun bir sorgulama dönemiydi.

 Arzularımızı kontrol edebilir miyiz?

 Ve Buda bu tartışmada hayati bir rol oynayacaktı.

 Adalet nedir?

 Buda kendi kişisel arayışına dalmış, yanıtlanması en zor soruyla boğuşmaya başlamıştı.

 “Öldüğümüzde bize ne olur?”

 Doğal ortamdaki yenilenme döngülerinde ilham bulan insanlar samsara adı verilen sonsuz bir doğum-ölüm-yeniden doğuş döngüsünün bir parçası olduğumuza inanmaya başlamışlardı.

 Samsara Buda’nın döneminde çok rağbet gören güçlü bir fikirdi.

 Bu, zaman döngüsünde doğumu yeniden doğuşun takip ettiği fikriydi.

 Ama insanoğlu hep zaman döngüsünün farkında olmuştur.

 Samsarayı farklı kılan neydi?

 Yeniden doğuş döngüsü aslında bir hayattan diğerine geçtiğimiz, ve her seferinde farklı bir şekil alabileceğimiz anlamına gelir.

 BUDİST ZEN USTASI

Dünyaya bir Tanrı ya da bir insan olarak gelebilirsin.

 Üst ya da alt kasttan olabilirsin.

 Hayvan olabilirsin, hatta hamam böceği bile olabilirsin.

 Bu gerçekten, sürekli geçen zamanla, yeniden doğuş döngüsüne girip hayattan hayata geçmektir.

 Sizce insanlar bu fikri boğucu mu buluyordu?

 İnsanın her doğumda hayatın çilelerini baştan yaşayacağını, tekrar tekrar hastalanıp yaşlanacağını, öleceğini, yeniden doğacağını ve döngünün böyle devam edeceğini düşündüğünü hayal edin.

 Bu çok sıkıcı.

 Yani, acı çekiyorlardı, çünkü varoluşsal gerçeklikte mutluluk hissetmiyorlardı.

 O hâlde, insanlar bu tuzaktan kurtulmanın bir yolunu mu aradılar?

 Evet, o dönemin büyük arayışı, yeniden doğuş ve yeniden ölüm döngüsünden çıkmaktı.

 Buda’ya göre hayattaki daimi acıların cevabı Brahmanların törenleri değildi.

 Bunlar samsaraya kalıcı bir çözüm getirmiyor gibilerdi.

 Ama Buda döngüden tamamen kurtulmanın mekanizmasının bulunabileceğine inanıyordu.

 Yalnız da değildi.

 Gerçekleri arayan bir grup insan dünyada dolaşıp çözüm bulmak için evlerini, ailelerini terk etmişlerdi.

 Her şeyden vazgeçmişlerdi ve bazıları ormanlarda yaşıyordu.

 Buda’nın da onları aramak için ormanlara gittiği söyleniyor.

 Buda’ya göre kişi kendisini ancak kendi bireysel deneyimlerini inceleyerek ve ardından onlardan mantıklı sonuçlar çıkararak keşfedebilirdi.

 O yüzden, bu yeni düşünürlerin fikirlerini değerlendirmek için onların metotlarını birinci elden denemeye karar verdi.

 Gerçeğin peşindeki bu seyyahlardan biri, Alara Kalama adlı bir adamdı.

 Ona göre samsara sorununun çözümü kendimizin kalıcı, ebedi parçasını doğrudan tecrübe etmekten geçiyordu.

 O parça, hiçbir yeniden doğuşta yok olmuyordu.

 Bunu yapmak için, geçici dış dünya dikkatini dağıtmasın diye meditasyon yapıyordu.

 Fiziksel ve zihinsel müdahalelerden kurtulan böyle kişiler hedeflerine odaklanabiliyorlardı.

 Bunu ebedi ruhu kozmik dengiyle, yani bir tür evrensel ruhla, nihai gerçeklikle birleştirmek için yapıyorlardı.

 Fikre göre mikrokozmosla bireysel benliği ve makrokozmosu, bu dünya ruhunu birleştirmek özgürleşmeyi beraberinde getirecekti.

 Buda’nın Alara’dan ders aldığı ve inanılmaz bir yetenek gösterdiği, zihninde çok derin bir sessizlik yaratabildiği söyleniyor.

 Öyle ki, Alara ona gruba beraber liderlik etmeyi teklif etmiş.

 Ama Buda bunu reddetmiş.

 Meditasyondan çıktığında, yine aynı, temel sorunlara; doğum, hastalık, yaşlılık ve ölüm sorunlarına döndüğünü görmüş.

 Meditasyon ona aradığı dönüştürücü tecrübeyi sunmamış.

 Ama Buda vazgeçmemiş.

 Bunun ardından, nefsine hâkim olma tekniklerine odaklanan, yine dünyevi her şeyden vazgeçmiş başka biriyle deneme yaptığı söyleniyor.

 Bu tür kişiler aynı zamanda, varlığımızın maddi kısmının özgürlüğe karşı bir engel teşkil ettiğine inanıyordu.

 Ama onların çözümü daha sertti.

 Akla odaklanmak yerine bütün çabalarını vücutlarına boyun eğdirmeye harcıyorlardı.

 Bazı gruplar bütün insan hareketlerinin ruhta olumsuz bir toz bıraktığına, bunun bizi hayatta aşağı çektiğine ve yeniden doğuşa mahkum ettiğine inanıyordu.

 Bazıları oruç tutuyor, bazıları aylarca kıpırdamadan duruyor, bazılarıysa öğle güneşinin sıcağına katlanıyordu.

 Bunların hepsi önceki hareketlerinin sonuçlarını silmek içindi.

 Kalıcı ruha yer açmak, evrenin genişliğine erişmek ve nihayetinde samsaradan kurtulmak için aşırı yollara başvuruyorlardı.

 Buda’nın her tür nefse hâkim olma tekniğini uygulayarak, kendisine aşırı cezalar vererek altı yıl deney yaptığı söyleniyor.

 O, nefesini git gide daha uzun sürelerle tutma tekniğini denedi.

 İnsan içinde çıplak dolaştı.

 Çok az yiyecekle beslendi, günde tek bir pirinç tanesi yedi.

 Ölmesine ramak kaldığı söyleniyor.

 Kemikleri metruk bir evin kirişleri gibiymiş.

 Midesinden bel kemiğini hissedebiliyormuş.

 Ama bütün bunlara rağmen ilerleme kaydetmiyormuş.

 Acı, zihnini bulandırıyormuş.

 Bu sert şartlar Buda’ya acının çözümünü sunmuyormuş.

 Sadece daha fazla acı çekmesine sebep oluyormuş.

 O da bir kase pirinç lapası yiyerek nefsine hâkim olma yolunu terk etmiş.

 Aynı yolu seçen beş arkadaşını hayal kırıklığına uğratıp öfkelendirmiş.

 Altı yıl zorluk çekip farklı metotlarla deney yapmak hiçbir işine yaramamıştı.

 Buda artık samsara döngüsünü kırma arayışında tek başına hareket edecekti.

 Buda’nın bir sonraki girişimi yeni bir şeydi.

 Kişinin her istediğini yapması ve kendisini cezalandırması gibi aşırılıkların arasında kalan bir orta yol.

 Bundan sonra Buda’nın radikal yeni yaklaşımı ölçülülük olacaktı.

 Buda’nın taktik değişimi, insanlık hâli üzerindeki incelemelerine daha büyük berraklık katacaktı.

 Buda’ya göre kesin olarak bilebileceğimiz tek şey dünyayı nasıl tecrübe ettiğimizdi.

 Bir de, ne tür tecrübeler yaşayacağımızı aklımızın belirlediğine inanıyordu.

 Meditasyon yeteneğini kullanarak kendi aklının dâhili işleyişini sorguladı.

 Ve Buda’nın keşfettiği şey insanların ruhun kalıcılığıyla ilgili varsayımlarına ters düşüyordu.

 O, tecrübe ettiğimiz harici dünyanın sürekli değiştiğini fark etti.

 Bizler de sürekli değişiyorduk.

 Maddesel şeklimiz, algılarımız, aklımız, bilincimiz, karakterimiz, sürekli akış hâlindeydi.

 Bunu fark etmek Buda’nın düşüncesindeki temel bir kusuru ortaya çıkarmıştı.

 Kalıcı benliği bulmak için harcanan bütün çabalar boşunaydı çünkü aslında kalıcı ya da bağımsız bir benlik yoktu.

 Buda acı çekme sürecinin nasıl geliştiğine baktığında buna bir doktor gibi bakmaya ve bir sebep aramaya başladı.

 Ve her şeyin uçucu olduğunu, değiştiğini fark etmeye başladı.

 Sebep olarak parmak basabileceği hiçbir şeyin olmadığını, aslında sebebin “ben” denen şeyle bağdaştırılma olduğunu gördü.

 Zamanın belli bir noktasında saptayıp da, “Tamam, işte bu” diyebileceğimiz hiçbir şey yoktur.

 Sözünü ettiğimiz şey her an değişir.

 O yüzden bence her şeyin geçici olduğuna dair bu farkına varış kalıcı olarak var olan ruhani bir varlığın bir konsept olduğu fikrine gidiyor.

 Bunu bir türlü anlayamıyorum, açıklayabilir misiniz?

 Benliğin olmaması ne demek?

 Buda bununla neyi kastetti?

 Bir örnek vereyim.

 Mesela sana, “Bettany, ne zaman doğdun?”

 diyeyim.

 Sen de, “Şu şu tarihte, şu yılda,” de.

 Ben de, “Aslında ondan dokuz ay önce doğmamış mıydın?”

 diyeyim.

 “Evet,” dersen “Ondan önce annenle babanın içinde değil miydin?”

 derim.

 Anneni içinden çekip alsam, artık Bettany olmazsın.

 Bettany, Bettany olmayan elementlerden yapılma.

 Bettany güneş ışığı, toprak, İngiltere sonra birden Bettany ortaya çıktığında tek bir nokta olmadığını fark ediyorsun.

 Bilirsin, Budizm’de yaratılıştan söz etmeyiz.

 Yansımalardan söz ederiz.

 Bu, var olduğunu inkâr etmek değil.

 Sen varsın.

 Bu, içimizde özünde bağımsız varlıklar olduğunu inkâr etmek.

 Buda kalıcı benlik fikrinin çözümün bir parçası olmadığına inanıyordu.

 Bu aslında, sorunun kökünde yatan şeydi.

 Çünkü bizi bencil, benmerkezci yapıyordu.

 Bizi geçici, dünyevi kaygılara köle eden doyumsuz bir açlık yaratıyordu.

 Ve samsaradan çıkmamıza engel oluyordu.

 Kişi bu kök salmış benlik yanılsamasından kurtulduğunda özgürlüğe kavuşuyordu.

 Kişi bunu fark edince “ben” “beni” “benim” kavramlarına köle olmuyor, ki bunlar, acının temel sebepleri.

 Sonra Buda, “O hâlde acıdan kurtulmanın bir yolu var,” diyor.

 Vay canına, buldum.

 Onun öğretileri kişinin tabiatını benliksiz tabiatını yeniden keşfetmesi üzerineydi.

 Buda kendisini analiz ederek yanıtı ortaya çıkardı.

 Benlik yanılsamasını söndürebilirsek her şeyi gerçekte olduğu gibi görecektik ve acımız sona erecekti.

 Hayatlarımızı kontrol etme kapasitesine sahiptik.

 Buda zihinlerimizin ve karakterlerimizin esnek olduğunu fark etmiş gibi görünüyor.

 Dünyada doğru tavırla yaşamak özünde insana güç veren bir şey.

 Bu demek ki, kendini tanırsan dünya senin olur.

 Bu, “bilişsel psikoloji” terimi icat edilmeden 25 asır önce oldu.

 Buda bütün çabalarını kendisini dönüşüme uğratmak için harcamaya hazırdı.

 Ufak bir köyün dış mahallelerine geldi, kendisine pırıltılı bir nehrin kıyısında, ağaçların arasında çok güzel bir yer buldu.

 35 yaşındaki Buda’nın bir gece buraya, Bodh Gaya’ya geldiği ve bu ağacın atasının altında sakince oturduğu söyleniyor.

 Bugün burası belli bir sebepten milyonlarca kişi için bir hac bölgesi.

 Sebep de, her şeyin burada bir araya gelmiş olması.

 Buda derin bir meditasyona daldı ve o hâldeyken geçmiş hayatlarından birçoğunu tecrübe etti.

 Birçok yaşam formundan ve varoluş boyutundan oluşan bir döngü betimledi.

 Cehennem yaratıklarından hayvanlara, insanlara geçti.

Sonra daha soyut bilinç seviyelerine ulaştı.

 Ama bütün bu formlar samsaraya tabiydi.

 Bir Tanrı bile eninde sonunda ölüp yeniden doğardı.

 Ama Buda sonunda bu hâllerin de ötesine geçti.

 İnsanlığının derinliklerini araştırdı; arzuları, cehaleti ve yanılsamaları bulup kalıcı olarak yok etmeyi başardı.

 Sonunda ölüm ve yeniden doğuş döngüsünden kurtulmuş ve aydınlanmaya, yani.

nirvanaya ulaşmıştı.

 Aklımın özgürlüğü kalıcıdır.

 Bu son yeniden doğuş.

 Bundan sonra varoluşum yenilenmeyecek.

 Sonradan Buda nirvananın tabiatı hakkında tartışılmamasını isteyecekti.

 Nirvanayı betimlemek, bir aleve söndürüldükten sonra ne olduğunu sormaktan farksızdı.

 Ama bu yine de insanlık hâli için, cennet, tanrı ya da metafizik bilgi gerektirmeyen bir çözümdü.

 Bu, salt özgürlük hâliydi ve tamamen içeriden tecrübe ediliyordu.

 Buda aklın kapasitesini, temelde insani olduğuna inandığı bir şeyi saptamaya yönlendirmişti.

 Arzuyu, nefreti ve yanılsamaları söndürmek tam potansiyelini gerçekleştirmesine olanak vermişti.

 Artık mutlak bilgelik ve merhametle yaşayabilirdi.

 Buda yeni bir misyonunun olduğunu fark etti.

Tecrübelerini paylaşma misyonu.

 Bunu başkalarına aktarıp aktaramayacağından emin değildi ama insanlara beslediği derin empati yoluna devam etmesini sağladı.

 Başlangıç noktası, orta yol için terk ettiği, dünyevilikten vazgeçen eski beş arkadaşıydı.

 Kaynaklara göre Buda onları şimdi gittiğim yerde, yani modern Varanasi’nin dış mahallelerinde buldu.

 Orası antik bir geyik parkının alanıydı.

 Başta eski arkadaşları Buda’yı sıcak karşılamadılar.

 Ama sonra büyük bir dönüşümün yaşandığını fark ettikleri söyleniyor.

 Buda’yı saygıyla selamlayıp onun ayaklarını yıkamışlar.

 Bu noktada, Buda’nın huşu uyandıran karizmasını görür gibi oluyoruz.

 Çünkü Buda’nın onlara söyledikleri kavrayış ve netlik bakımından akıllara durgunluk vericiymiş.

 Buda Dört Yüce Gerçek olarak bilinen keşiflerini paylaşmış.

 İlk gerçek, hayat boyunca acı çekmenin kaçınılmazlığıydı.

 Ama Buda acı derken yalnızca hastalığı ve yaşlılığı değil, hayatın ısrarcı hayal kırıklıkları ve güvensizliklerini kastediyordu.

 İkinci gerçek, acıyı arzulamanın yarattığıydı.

 Üçüncüsü, acının tespit edilebilir bir sebebi olduğuna göre, sonunun da olabileceğiydi.

 Ama kritik ve pratik bir yanıt sunan, dördüncü gerçekti.

 Dördüncü gerçek, sekiz katlı yol denen ve bütün acılara son verebilecek bir yoldu.

 Küçük mürit grubu Buda’nın yardımıyla çabucak gelişme kaydetti.

 Bilgelik kazandılar, ahlaklı davranışlarda bulundular ve meditasyon yoluyla zihinsel disiplin sağladılar.

 En sonunda, nirvanayı bizzat tecrübe ettiler.

 Ama özgürleşme teoride herkese açık olsa da, pratikte çoğu kişinin vakti ve emeği buna yetmiyordu.

 Ancak Buda’nın ölüm ve yeniden doğuş döngüsünde hapis kalanlara umut verici bir mesajı vardı.

 Bunu, köklü karma konseptini baştan sona yeniden şekillendirerek yaptı.

 Geleneksel olarak karmanın bir sonraki hayatta, yeniden doğuşun kalitesini artırabilecek önemli hareketler olduğuna inanılır.

 Karma Brahmanizm’in ilk günlerinde rahiplerin daha üst kastlar adına yaptığı, ritüele dayalı hareketlerle eş anlamlıydı.

 En düşük kastların karmanın bu ritüel formuyla durumlarını iyileştirmek için pek şansı yoktu.

 Buda karmayı ritüele dayalı hareketler olmaktan çıkarıp o hareketi yaratan düşünceye dönüştürdü.

 Böylece hareketin altındaki niyet, hareketin kendisinden daha önemli oldu.

 İyi düşünürseniz ya da iyi niyetleriniz olursa kaderinizi değiştirebilirsiniz.

 Bunu biliyorsunuz.

 BUDİST MİMARİSİ ALİMİ

İlla bu hayatta değil, gelecekteki hayatlarda da.

 Bu çok önemli bir değişim, değil mi?

 Karma kavramına dair anlayışta çok büyük bir değişim oldu.

 Karma ritüele dayalı hareketten, bireyin iyilik yapma seçimine dönüştü.

 İyi insanlar olmak zorundalar.

 Budizm’in temeli de bu.

 Yani bu yalnızca felsefi bir değişim değil, toplumda da değişim oldu, öyle mi?

 Kesinlikle.

 Buda karmayı insanların kaderini değiştirme gücüne sahip olan rahiplerin elinden alıp Budizm pratiğiyle yaşayan insanlara verdi.

 O hâlde, hangi kasttan olduğunuzun -ya da cinsiyetinizin önemi yok.

 -Evet.

 Herhangi biri olabilirsiniz, herhangi bir kasttan olabilirsiniz.

 Fark etmez.

 Herkesin gelişme, iyi bir insana dönüşme şansı ve özgürlüğü vardı.

 Buda’nın karmayı yorumlayış şekli özgürleştiriciydi.

 Samsara döngüsüne hapsolmuş herkes yeniden doğuşunun kalitesini artırma şansına sahipti.

 Artık insanlar sınıfına, cinsiyetine ya da sahip olduğu ritüel uzmanlığa göre iyi ya da kötü değildi.

 Buda herkese fayda sağlama potansiyeli olan yanıtlar arıyordu.

 Bunun ne kadar radikal bir gelişme olduğunu düşünsenize.

 Buda’nın karmayı demokratikleştirmesi özellikle bir sınıfın dikkatini çekti ve desteğini aldı.

 Hindistan şehirlerinin kurulmasını sağlayan esnaf ve tüccarların.

 Brahmanizm geleneklerine göre kastın dışından biriyle temasa geçmek kirlenmeye sebep oluyordu.

 Ama tabii, tüccarlar ister istemez sürekli farklı insanlarla ve farklı kültürlerle etkileşime giriyordu.

 Budizm’in bununla sorunu yoktu.

 Bazı tüccarlar kast sisteminin kendilerine zarar verdiği kanısındaydı.

 Buda’nın kapsayıcı mesajı onlara toplumda daha büyük bir yerlerinin olduğunu hissettiriyor ve heveslerini tazeliyordu.

 İyi karma gibi, tüccarların servetleri de tabiatı gereği liyakati temel alıyordu.

 Bir şekilde gökten inmemiş, kişinin kendi çabalarıyla kazanılıp biriktirilmişti.

Buda’nın antik karma fikirlerini yeniden yorumlayışı sıradan insanlara daha iyi bir ahlaki hayat sunuyordu.

 Buda günlük hayatlarımızdaki hareket ve niyetlerin gerçek sonuçlarının olduğu inancının oluşmasına yardım etti.

 Tıpkı karmanın Budizm için yeni bir ahlaki para birimine dönüşmesi gibi, buna benzer metal paralar da yepyeni bir ortak payda oldu.

 Cebinizde böyle şeylerle dolaştığınızda geleceğinizi liyakata dayalı bir anlayışla nasıl garantiye alabileceğinizi ister istemez anlarsınız.

 Buda ahlak kavramına devrim getirmişti.

 Artık kararlarımız için tanrılar gibi harici güçleri suçlayamazdık.

 Kendi ahlaki durumumuzdan sadece kendimiz sorumluyduk.

 Her şey bizde bitiyordu.

 Bu özünde, çağın diğer büyük filozofları olan Sokrates ve Konfüçyüs’ten duyduğumuz savaş çığlığının aynısı.

 Evrenin yanıtlarını bulmak için önce kendi içine bak.

 Buda, “Kendi lamban ol,” demişti.

 “Başka sığınak arama.”

 Bunlar heyecan verici düşünceler.

 Kişinin kurban değil, kendi kaderinin efendisi olabileceği fikri.

 Buda kuvvetli kişisel özgürleşme mesajıyla yoluna devam etti.

 Hindistan’ın merkezi ovalarını dolaştığı, şehirlerde ve kırlarda, mesajını dinlemeye hazır olduğunu düşündüğü herkese, umuma açık konuşmalar yaptığı söyleniyor.

 Onun misyonunu ve seyyah yaşam tarzını paylaşan mürit grubu da Sangha adını aldı.

 Sangha bu aşamada dağınıktı, pek katı bir düzen içinde değildi.

 Ama geleneksel anlatılara göre Buda buraya, Rajagriha’nın dışındaki bir ormana geldiğinde, Budist Yoldaşlığı tamamen yeni bir yön almış.

 Şehrin kralı Bimbisara Buda’nın şehrin dışında kamp kurduğunu duyup 120.000 Brahman’la onu ziyaret etmiş.

 Söylenenlere göre, Buda’nın vaaz verdiğini duyunca kral da dâhil hepsi ayağa kalkmış ve eğitimsiz müritler olmak için yalvarmış.

 Bilirsiniz, bazı insanlarla tanıştığımızda hemen onlara karşı bir hürmet hissederiz.

 Varlıklarıyla bize mütevazılık hissettirirler.

 Ama erişilmez de görünmezler.

 O. anladığım kadarıyla çok karizmatikti, insanları büyüleyip kendisine çekerdi.

 Bence o, insanların psikolojisini anlayabiliyordu.

 Karşısındakinin neye ihtiyacı varsa, içgüdüleriyle seziyordu.

 “Bilen kişi benim,” demiyordu.

 “Bir de sen dene,” diyordu.

 Ve Buda’nın çok desteklediği bu serbest sorgulama ruhu devrim niteliğindeydi.

 Bimbisara’nın o görüşmeden sonra Buda’nın artan takipçilerinin inzivası için tam bu noktaya dikilmek üzere bir bambu koruluğu bağışladığı söyleniyor.

 Varlıklı hamilerin gönlünü kazanmak Buda’nın mesajının geleceği için hayati olacaktı.

 Böyle yerlerde kalıcı üslerin olması Sangha’nın benzer düşünen seyyahların oluşturduğu bir gruptan yerleşik bir kuruma dönüşmesini sağladı.

 Rajagriha’daki Sangha tamamen yeni bir şeyin modeli oldu.

 Çok geçmeden bir manastır ağı, yani dünyanın bilinen ilk manastırları kuruldu.

 Buda’nın ve seyyah müritlerinin muson yağmuru döneminde kaldığı yerler.

 Hareket değişiyordu.

 Buda’nın rolü de değişecekti.

 O, her keşişin bir ada olduğunu ve kendisinden sorumlu olduğunu öğretmişti.

 Ama şimdi, kapsamlı bir rehber dizisi yarattığına inanılıyor.

 Budizm’in ilk günlerinde yalnızca birkaç keşiş vardı.

 O yüzden kurallara gerek yoktu.

MANA BODHI TOPLULUĞU .

çünkü keşiş olanlar son derece zeki ve manevi açıdan kuvvetliydi.

 Neden keşiş olduklarına dair niyetleri ve anlayışları netti.

 O yüzden hiç yanlış bir şey yapmazlardı.

 Ama sayıları yavaş yavaş arttıkça, Buda kusursuzluğu, huzuru ve uyumu muhafaza etmek için disiplinin farklı kurallarını tayin etti.

 2500 yıl sonra, hâlâ o kurallara bağlı yaşamanız müthiş, değil mi?

 Bence daha çok kural lazım.

 Çünkü modern zamanda, çok fazla şeyle yüz yüzeyiz.

 O zamanlar yalnızca Hindistan’daydık ama şimdi bütün dünyadayız.

 Keşişlerin her gün tekrarlanan 227 kuralı var.

 Ve bu sözlere baktığımızda, Buda’nın ve ilk takipçilerinin akıllarının içine göz attığımızı düşünmek inanılmaz.

 Buda’nın kurallarını doğaçlama uyarladığı sanılıyor.

 O fikrini değiştirmeyi ve mantığa kulak vermeyi küçümsemeyen bir pragmatistti.

 Konu kadınları aralarına katmak gibi nazik bir konu olduğunda bile.

 Kadınlar başta yük olarak görülüyorlardı, çünkü korunmaları gerekiyordu.

 Ama özgürleşmenin herkese açık olması gerektiği mantığı, onların da aralarına katılmalarını gerektiriyordu.

 Buda’nın eninde sonunda bizzat, rahibelerin de Sangha’nın bir parçası olması gerektiğini duyurduğu söyleniyor.

 Sangha’nın kuralları son derece pratikti.

 Kişisel disiplin ve yaratıcılık gündelik hayatta yüce bir yer bulur.

 Neye sahip olabileceğini, neden vazgeçmen gerektiğini onlar belirler.

 Keşişlerin sekiz eşyası olabilir.

 Aslında üç cüppe var.

 Biliyorsunuz, amaç güzel görünmek değil, çirkin görünmek.

 Ufak bir iğneyle ipliğimiz olmalı.

 Ama bugünlerde dikiş dikmiyoruz -çünkü cüppelerimiz hazır alınıyor.

 -Tamam.

 Bu, jilet.

 Saçla başla uğraşmak çok zahmetli.

 -Evet.

 o yüzden terk ediyoruz.

 Her gün.

 -Bu kase.

 -Dilenme kâsesi.

 -Keşişlerin dilenme kâsesi.

 -Evet.

 Bununla insanlardan yiyecek içecek -ve sadaka mı topluyorsunuz?

 -Her gün.

 Peki yiyeceği neden kendiniz üretmek yerine dışarıdan alıyorsunuz?

 Keşişler insanlara, topluma bel bağlamak zorundadır.

 Böylece minneti ve minnettarlığı tadarız.

 Biz de insanlara merhamet ve bilgelikle karşılık veririz.

 Keşişler insanlara, topluma rehberlik edebilir.

 Bilgeliğe, huzura giden yolu, mutluluğa giden yolu gösterebilir.

 Keşişlerin bunun dışında keşiş olmayan insanlarla hiçbir ilişkisi olmaz.

 Ama keşiş olmak için ailenizi terk etmeniz gerekti.

 Evet.

 Aslında aile hayatı hep türlü türlü mutsuzluklarla, engellerle ve dertlerle doludur.

 İnsan aile hayatı yaşarken manevi açıdan yükselmek için gereken türden, basit, kutsal bir yaşam süremez.

 Keşişler evden ayrıldıklarında, bu geride kalanlar için zor olabilir.

 Buda’nın ailesine yaşattığı acıyı kabullendiği ve keşiş olmak için anne babadan izin almayı şart koştuğu söyleniyor.

 Budizm zaman zaman yalnızca uygulayanın kendisine fayda sağlayan, toplumsal bağlara ve aile bağlarına soğuk bakan, onları dünyevi bir bağ, dolayısıyla nirvanaya ulaşmayı engelleyen bir şey olarak gören bir felsefe ya da din olarak eleştiriliyor.

 Ama benim burada kapıldığım his, kolektif esenliğe yönelik gerçek bir adanmışlık.

 HEPİNİZ ÜÇLÜ MÜCEVHERİN KUTSAMASIYLA MUTLU OLASINIZ

BUDA DHAMMA VE SANGHA

Buda aydınlanışından sonra inzivaya çekilmemişti.

 Kavrayışları, insanlara duyduğu ilgiyi artırmıştı.

 ve o, hayatının yarısından fazlasını etrafındakilere yardım edip acılarını azaltarak harcayacaktı.

 Buda’nın merhametin mutlak değeri konusundaki ısrarı beni çok etkiliyor.

 Kaleme alınanlar arasında en eskilerinden olan şu sözlerini dinleyin.

 “Kimse birbirini kandırmasın, kimse hiçbir yerde birbirini hor görmesin.

 Annenin çocuğunu sınırsız bir iyilikle, sevgiyle koruduğu gibi siz de dünyanın değerini bilin.

 Sınırsız sevin.”

 Buna nasıl itiraz edilir ki?

 Buda fikirlerini yorulmaksızın ifade edip açıklayarak entelektüel çaba ve derin insaniyet prensiplerine adanmış sadık bir kitleye kavuşmuştu.

 Ama Sangha sonsuza kadar kurucusunun liderliğine bel bağlayamazdı.

 Buda 80’lerine ulaştığında, mesajını devam ettirme konusunun düşünüldüğü söyleniyor.

 Sadık bakıcısı Ananda o öldükten sonra Sangha’ya ne olacağını sormuş.

 Buda, “Sangha’nın lidere ihtiyacı yok.

 Yalnızca benim dharmama, benim öğretilerime ihtiyacı var.”

 Mütevazı bir demircinin evinde yemeğe katılmayı kabul ettikten sonra gıda zehirlenmesi yaşadığı ve çabucak çok hastalandığına inanılıyor.

 Ama nirvanaya ulaştığı için Buda’nin ölümden hiç korkusu yoktu.

 Acıları, aydınlanma yaşadığı anda sona ermişti.

 O, yeniden doğmayacaktı.

 Ölümü takip eden şey de nirvana gibi, kavrayışın ötesindeydi.

 Buda ölmeden hemen önce keşişlerine sadece aydınlanmayı aramaya devam etmelerini söyledi.

 “Çürüme, şeylerin doğasında vardır.

 Dikkatli olursanız başarıya kavuşursunuz.”

 Buda’nın ölümü Sangha’nın elinden kurucusunu ve liderini aldı.

 Buda’nın fikirlerinin boşlukta kaybolması ya da yozlaşması tehlikesi vardı.

 Buda Sangha’yı düzenli toplantılar yaparak gündelik sorunlar hakkında mutabakata ulaşmaya teşvik etmişti.

 Şimdi keşişler kendilerine öğretileni yapıyorlardı.

 Bu mağarada 500 seçkin keşişten oluşan bir meclisin toplandığı söyleniyor.

 Amaç, Budist doktrininin içeriğini belirlemekmiş.

 Ananda Buda’nın vaazlarını ve öğretilerini ezberden okumuş.

 Bir başka keşiş, Upalı, manastır kurallarını saymış.

 Ellerinde Buda’nın fikirlerine dair kesin bir anlatı olmuş.

 Bundan sonraki birkaç asırda Sangha Buda’nın mesajını canlı tuttu.

 Ama Budizm’in dünyanın geneline yayılışı ironik bir biçimde bir despotun sayesinde gerçekleşecekti.

 Buda’nın ölümünden 200 yıl sonra, modern Hindistan’ın çoğu gaddar imparator Ashoka tarafından yönetiliyordu.

 Ashoka’nın antik başkenti Patna’da bulunan bu kuyunun onun kasten inşa ettiği işkence odasında olduğuna inanılıyor.

 Ashoka’nın sadist işkencecisinin burada kurbanlarının ağızlarını zorla açıp gırtlaklarından aşağı eriyik bakır döktüğü söyleniyor.

 Ama sonra, M.Ö. 262 civarında, özellikle acımasız ve kanlı bir zaferden sonra, Ashoka birden nasıl acılara sebep olduğunu fark etmiş ve midesi bulanmış.

 Mizacındaki değişim ancak bu kadar dramatik olabilirmiş.

 Buda’nın şiddet karşıtı öğretilerini uygulamaya başlayan ve bütün canice hareketlerinden ötürü içtenlikle pişman ettiğini duyuran Ashoka bundan sonra, adil ve dürüstçe hüküm süreceğine ant içmiş.

 Değişen imparator yeni inançlarını taşlara kazımış.

 Buda’nın hayatıyla ilişkilendirilen yerleri arayıp bulmuş ve oralara 15 metre yüksekliğinde sütunlar diktirmiş.

 Böylece bu yerleri, gelecekteki hacılara kolaylık olsun diye işaretlemiş.

 Taşa kazınmış böyle yazıtlar, imparatorluğunun her yerinde bulunurmuş.

 Ama bu yapılar onun savaşlardaki zaferlerini övmüyormuş.

 Bunlar, onun şiddete duyduğu tiksintiyi duyuruyor ve tebasını ahlaklı, merhametli hayatlar yaşamaya teşvik ediyormuş.

 Ashoka fethe çıkmayı bırakıp ölüm cezasını kaldırmış.

 Köleleri salıverip ücretsiz hastaneler kurmuş.

 Başkentte hayvan kurban etmek yasaklanmış ve papağanlar, kaplumbağalar ve kirpiler dâhil olmak üzere birçok hayvan türü koruma altına alınmış.

 Hindistan’ın dışına misyonerler göndermiş ve Budist prensiplerini Sri Lanka’ya, Orta Doğu’ya ve Asya’ya aktarmış.

 Budizm bundan sonraki 1500 yıl boyunca Hindistan alt kıtasına hükmetmeyi sürdürecekti.

 Varlıklı hamiler cömert bağışlarda bulunuyordu.

 Buda’nın kalıntılarını muhafaza ettiği söylenen anıtlar ve onun hayatını resmeden heykeller sağda solda belirmeye başladı.

 Ama bana göre, bu dönemin en büyük mirası burada, yani Nalanda’da.

 Burada olabilmek çok büyük bir lütuf çünkü burasının dünyanın en eski üniversitesi olduğu söyleniyor.

 Burada en azından M.S. beşinci yüzyıldan itibaren ciddi bir eğitim kurumunun olduğunu biliyoruz.

 Buranın altın çağını hayal etsenize.

 Buraya ta Endonezya’dan, Tibet’ten, Çin’den, Türkiye’den ve Japonya’dan birçok uluslararası alim gidip geliyordu.

 Binlerce öğrenciyle dolu, muazzam bir yerleşkesi vardı.

 İki yüz köy, öğrencilerin pratik ihtiyaçlarını karşılıyordu.

 Burada matematik, siyaset, edebiyat öğreniliyordu, ama Budizm’in üzerinde özellikle duruluyordu.

 Binlerce Budist el yazması, dokuz katlı bir binada saklanıyordu.

 Ortaçağ dünyasını kıskandıran bir yerdi.

 Çinli bir alim buraya kesinlikle bayılıyordu.

 “Zengince süslenmiş surlar, peri masallarına layık kuleler var.

 Çatılar ışığı bin bir tonda yansıtan seramiklerle kaplı.

 Bulutlardan bile yükseğe uzanan rasathaneler ve odalar var.

 Bütün bunlar, manzaranın güzelliğine güzellik katıyor.”

 Nalanda’nın meraklılık mirasına yeniden ilgi duyulmasının sebebi Nobel ödüllü ekonomist Amartya Sen’di.

 Sizde Buda Nalanda’da olanları onaylar mıydı?

 Bence kesinlikle onaylardı.

 Onun fikrinden ilham aldım.

 Bana ilham veren sorunları düşünerek, bilgiyle, eleştirel incelemeyle çözmemiz gerektiği fikriydi.

 Biliyorsunuz, oruç tutmayı denedi ama bunun ona hiçbir faydası olmadı.

 O da vücuda işkence edilerek aklın geliştirilemeyeceğine karar verdi.

 Akıl ancak beslenerek geliştirilirdi.

 Bazı insanlar Nalanda’da matematik, bilim ve dilbilgisinin yanı sıra Budizm öğretilmesinin amaca aykırı olduğunu düşünebilir.

 Ama bu, dünyayı pratik olarak anlamanın bir parçası.

 Öyle değil mi?

 Dünyayı anlamak da bir Budist’in parçasıdır.

 Şöyle ki, ölümlülük, sakatlık, ölüm gibi insanların içine dokunan konularla haşır neşir olması gerekir.

 Bunlar Budist çalışmalarıyla çelişkili görünmez çünkü Budizm aynı zamanda insan hayatıyla ilgilidir.

 Sizce Buda günümüzün dünyasına ne sunabilir?

 Buda’nın saptadığı şeylerden biri, evrenle ilgili daha büyük, metafizik bir görüş üzerinde hemfikir olmaksızın, iyi hareketler üzerinde hemfikir olunabileceği.

 Nobel ödülü alma talihini yaşadığımda, o paranın büyük bir kısmını ilkokul eğitimi, temel sağlık hizmetleri ve cinsiyet eşitliği için bağışladım.

 Dine ya da Tanrı’ya dair büyük bir inancımın olmamasına rağmen.

 Ama “Tanrı var mı?”  sorusunun yerine “Tanrı olsa da olmasa da nasıl davranmalıyım?”

 gibi soruları getiren Buda’ydı.

 Ve bence bu her şeyi değiştirdi.

 Budizm yükselişteydi.

 Ama yedinci yüzyıldan itibaren hamilik düzenindeki değişimler Nalanda gibi büyük kurumları etkilemeye başladı.

 Zengin hayırseverlerden gelen hediyelerin arkası kesildi.

 Brahmanizm hep varlığını kuvvetle sürdürmüştü ve çok sayıda insan bu inanışa geri döndü.

 Brahmanizm Budizm’i silme pahasına devlet yönetimine geri döndü.

 12. ve 13. yüzyıllarda Müslüman fatihler manastırları ve tapınakları yağmaladılar.

 Nalanda’nın ateşe verildiği ve üç gün yandığı söyleniyor.

 Budist yaşam tarzı doğduğu ülkede âdeta ortadan kayboldu.

 Ama Budizm çoktan harekete geçmişti.

 Çoktan büyük bir hızla Asya’ya yayılmıştı ve gerçekten küresel bir din olma yönündeki yolculuğunu sürdürecekti.

 Tek bir kutsal dili, katı dogmaları olmayan Budizm ihraç edilmeye hazırdı.

 Esnek bir inanç sistemi hâline gelen, uyarlanabilir bir felsefe.

 Yayıldıkça birçok beklenmedik şekilde diğer kültürlere sıçrayıp onları etkiledi.

 Bazıları için ölümden sonra hayat var ve Buda, bir adanmışlık figürü.

 Budizm 20. yüzyıldan bu yana şiddet içeren, milliyetçi mücadelelere bile alet edildi.

 Ama Buda’nın mesajı özünde hâlâ aynı.

 Değişim kaçınılmazdır ama o değişimi yönlendirme gücü hepimizde mevcut.

 Bilgelik kazanarak acıları azaltabiliriz.

 Buda’nın hayatı tarih yazan bir çağda yaşanmış, büyüleyici bir hayattı.

 Ama onunla son derece kişisel bir seviyede de bağ kurabiliriz.

 Şimdiki zamanda ve burada, insanlık hâline dair yanıtlar bulma ihtiyacı bana göre hepimizin paylaştığı bir şey.

 Buda nefret, kıskançlık ve açgözlülük doğuran arzuların ve yanılsamaların üstesinden gelmek için pratik çözümler sunuyor.

 En büyük hediyesinin, aldatıcı derecede basit olduğu söylenebilir.

 Bizi de, dünyayı da daha iyi hâle getiren şeyin merhamet, empati ve kim olduğumuzu gerçekten bilmek olduğunu söylüyor.

 İster Budist olun, ister olmayın, o mesajdaki insaniyet ve umut bugün hâlâ pırıltısını koruyor.

 Çeviren: Bilge Gündüz

2. Bölüm: Sokrates

Medeniyetin doğuşundan beri doğanın güçleri ve tanrıların kaprisleri insanoğluna egemen oldu.

 Ama 2500 yıl önce insanoğlu derin bir dönüşüm yaşadı.

 Birden yeni olasılıklar ortaya çıktı.

 Bu dönemde mantık batıl inanca ve başka inançlara üstün geldi.

 Bu, tanrılara bel bağlamayan bir ahlak sistemi.

 Dünya artık doğal güçlerle açıklanıyor.

 Artık kendi kaderimizden sorumluyuz.

 Dünyanın dört bir yanındaki çalkantılar insanların başarabileceği şeylere dair iddialı bir vizyon yarattı ve bunun başını üç öncü çekti.

 Sokrates, Konfüçyüs ve Buda.

 Antik dünyanın, fikirleriyle hâlâ hayatımızı şekil veren büyük düşünürleri.

 Zenginlik iyi bir şey midir?

 Adil bir toplum nasıl yaratılır?

 Nasıl iyi bir hayat sürerim?

 Bu öncüler düşünülmezi düşünmeye cesaret ederek modern dünyamızın temellerini attılar.

 Birbirlerinden binlerce kilometre uzakta yaşamış bu adamların neredeyse eş zamanlı olarak, yüzer yıl arayla, böyle radikal düşünce tarzlarıyla ortaya çıkmış olmaları beni hep meraklandırmıştır.

 Neler oluyordu?

 Onların devrim niteliğindeki fikirlerini araştırmak istiyorum onları neyin harekete geçirdiğini anlamak.

 Bu kez Sokrates’in izindeyim.

 Heyecan verici! O yeni, büyük fikirlerin burada canlandırılmış olduğunu hayal etmek! Sokrates, savaştaki cesareti en az fikirlerinin bulaşıcı cesareti kadar büyük olan bir askerdi.

 Sokrates hemşehrilerini hayatlarını her bakımdan mantıkla incelemeye teşvik etti.

 Büyük bilgilere sahip olan kişi her şeyi bilir mi?

 -Bilmiyor musun?

 -Bilmiyorum.

 Pes ediyorum! Ezber bozan felsefesinin nasıl, binlerce yıl hüküm sürmüş batıl inançlara meydan okuduğunu, ve gerçekliği arayışının nasıl kendi sonunu getirdiğini keşfetmek için onun dünyasında yaşayacağım.

 SORGULANMAMIŞ HAYAT YAŞANMAYA DEĞMEZ Sokrates

M.Ö. 469’da bir ebenin ve bir taş duvar ustasının oğlu olarak dünyaya geldi.

 Çalkantılı bir dönüşümün ortasında olan bir şehirde dünyaya geldi.

 Atina’nın kenar mahallelerinde, kutsal Akropolis kayasının manzarasıyla büyüdü.

 Ama genç Sokrates Batı medeniyetinin bugün bile gururla ayakta duran o müthiş sembolünün, yani Partenon Tapınağı’nın zarif çizgilerine bakmıyordu.

 Onun yerine her sabah bir dehşetin içinde uyanıyordu.

 Karşısında savaşta harap olmuş, kararmış, yanmış binaların kalıntıları vardı.

 İŞKENCE

Şehri bölgenin süper gücü İran’la yapılan sert savaşın yaralarını taşıyordu.

 Ama Atina bütün ihtimallere karşı gelerek Sokrates doğmadan sadece on yıl önce zafer kazanmıştı.

 YUNANİSTAN ÖZGÜRLÜK

 Şimdiyse şehir, bazılarının Yunan Mucizesi dediği bir şey içindeydi.

 Bir tür Altın Çağ.

 Gelişen ticaret bölgeye yeni bir servet ve çok önemli yeni fikirler getirmişti.

 Ama genç Sokrates’in hayatını şekillendirecek olan ana ideoloji sadece Atina’ya aitti.

 Çünkü demokrasi, insanın iktidarı, M.Ö. 508 civarında burada doğdu.

 Şehrin yetişkin erkekleri neredeyse bir gece içinde yalnızca devlete hizmet etmediklerini devletin ta kendisi olduklarını gördüler.

 Bunun insanlara nasıl bir heyecan aşılamış olabileceğini hayal edemezsiniz.

 Sıradan adamların arasından rastgele seçim yapılıyor, bunlar bir günlüğüne, bugünün dış işleri ya da iç işleri bakanlığına denk düşen en yüksek görevlere getiriliyordu.

 Sokrates yalnızca bir şehrin yeniden inşa edilişine değil yeni bir toplumsal deneyin ahlaki tehlikelerine de tanık olacaktı.

 Sokrates büyürken demokrasi de güçlenmeye başlıyordu.

 Sıradan Atinalılarda artık kendi geleceklerini belirleme potansiyeli vardı, ama kaderleri hâlâ sıkı sıkı tanrıların ellerindeydi.

 Tanrıların, yarı tanrıların ve ruhların her yerde olduğuna, insanların günlük hayatlarını etkilediğine inanılırdı.

 Sokrates’in yaşadığı dönemde Atina’ya yukarıdan baksaydım bu sahnede bolca duman olur, kesilen kurbanların kokusu havayı doldururdu.

 Atinalılar tanrılarını yanlarında tutmak için telaşla koşuşturuyordu.

 Tam 2000 tanrıyı! “Tanrıların Panteonu” insanlara evrendeki yerlerine dair bir his veriyordu.

 Ama o heyecanlı dönemde, birkaç kişi dini gelenekleri sorgulamaya cüret ediyordu.

 Sokrates yeni yetmeliğinde onları Atina’nın sert ve marjinal bölgelerinden olan Keramiekos’ta arayıp buldu.

 Burası 600 yıl boyunca Atina’nın ana mezarlık alanı oldu.

 Sokrates’in dönemindeyse burası bir tür kozmopolitan günah banliyösüydü.

 Seyyah tüccarlar buraya mallarını getirir, burada aynı zamanda, hüsnü tabirle öğle evlilikleri sunan fahişeler de bulunurdu.

 Birçok genç Atinalının çalışması gerekmiyordu.

 Her iki üç özgür vatandaşa bir köle düşüyordu.

 Sokrates böylece, buraya gelip ticaret yollarından gelen teorileri dinlemek için boş vakit bulabiliyordu.

 Fikirleri bir asırdır kozmosun geleneksel açıklamalarına karşı gelen Doğu Akdenizli düşünürlerle karşılaşıyordu.

 Onlar insanların gizemli ve anlaşılmaz gördükleri şeyleri mantıkla düzenlenmiş ve bir yere kadar mantıkla açıklanabilecek şeyler olarak görüyorlardı.

 Artık onlardan tek bir grup olarak, Pre-Sokratik olarak bahsediyoruz ama onlar aslında çok zeki, bağımsız düşünürlerdi.

 Son derece hırslı, bilimsel sorular sorarlardı.

 Kozmos neyden yapıldı?

 Madde nedir ve onu nasıl algılarız?

 Cevapları bazı durumlarda Tanrıların kozmosun hükümdarları rolünü baltalıyordu.

 Bilimsel aygıtların yardımı olmadan elde edildiği belli olan, evrenin atomlardan ve boşluktan yapıldığını, suyun dünyanın temel elementi olduğunu, güneşin tek bir kızgın taş olduğunu iddia eden soyut teorileri son derece kışkırtıcıydı.

 Düşünce şekillerinin kapsamı ve cüretkârlığı nefes kesiciydi.

 Pre-Sokratikler yalnızca geleneksel inançların merkezine darbe vurmuyordu mantığı kullanışları, insan tecrübelerinin tamamına farklı bir bakış açısı sunuyordu.

 Genç Sokrates bu yaklaşımı hevesle benimsedi.

 Birden insanlara dünyayı nasıl anlamlandıracağını sadece gelenekler, mitler ya da dini hiyerarşiler değil, mantıklı tartışmalar ve sistematik düşünceler söyler olmuştu.

 Sokrates ve çağdaşları da tıpkı döneminin çığır açan diğer filozofları, Çin’deki Konfüçyüs ve artık Hindistan dediğimiz yerdeki Buda gibi, aklın gücünü etraflarındaki dünyayı açıklamaya yönlendirdiler.

 Bu, bir kuantum kayması.

 Kendine güvenen, cesur yeni dünya Atina bu yeni sorgulama ruhunu bastırmaya çalışmadı.

 Şehir bir icat mıknatısına dönüştü.

 Bu çoğunlukla, Sokrates’in ömrünün neredeyse yarısı boyunca Atina siyasetine egemen olacak bir adamın sayesinde oldu.

 Vizyoner siyasetçi. Perikles.

 O, düşünürleri ve sanatçıları yanına danışman olarak topladı ve demokrasiyi Yunan dünyasının egemen ideolojisi hâline getirmeye girişti.

 Sokakları şaşaalı heykellerle süsledi.

 Demokratik prensipleri fetiş hâline getirdi.

 Atina Özgürlük ve Konuşma Özgürlüğü adında savaş gemileri inşa etti.

 Ama Sokrates bu başarının tehlikeli bir yanının da olduğunu görecekti.

 Demokrasinin yüksek ideallerinin sorgulanması gerekecekti.

 Daha yeni bir kaynak Sokrates’in şöyle dediğini söylüyor: “Güzel heykeller, yüksek surlar ve savaş gemileri iyi hoş da içlerindekiler mutlu olmadıktan sonra ne anlamları var?”

 Genç Sokrates’in bu muhteşem, hummalı şehirde yürüdüğünü ve bugün bile önemini kaybetmeyen o büyük soruları sormaya başladığını hayal edelim.

 Zenginlik iyi bir şey midir?

 Bir demokrasi bizzat adil bir toplum yaratabilir mi?

 Bizi gerçekten mutlu eden nedir?

 Demokrasi Pandora’nın kutusunu açmıştı ve kutuda yeni ikilemler, çelişkiler vardı.

 Sokrates yetişkinliğe erişirken bunlara dikkat çeken kişi olacak, insanları sinirlendirdiğinden “Atina’nın at sineği” adını alacaktı.

 Döneminin adı çıkmış ünlüsü olacaktı.

 Ama Sokrates aynı zamanda bir muamma çünkü bildiğimiz kadarıyla hiçbir şeyi yazmamış.

 Tek bir satır bile.

 Yazmanın, bilgiyi hapsettiği için tehlikeli olduğunu düşünürmüş.

 Sokrates’in düşünceleri ve hayat hikâyesi belki de filozof terimini Sokrates’i temel alarak üretmiş olabilecek Platon gibi çağdaşları sayesinde muhafaza edilebildi.

 Sokrates inanılmaz bir adama benziyor.

 İronik, cesur, zeki, çok karizmatik ve insanı öfkeden kudurtan biri.

 Platon’un onun hayatına, fikirlerine ve dramatik ölümüne dair inanılması güç anlatıları, Batı kanonunun mücevherlerinden biridir.

 Antik Yunan filozoflarını düşündüğümüzde onları genelde Rönesans sanat eserlerinde resmedildikleri şekilde hayal ederiz.

 Gür gri sakallı, zarif cüppelerle klasik tarzda sütunların etrafında duran adamlar.

 Belki onları savaş denen kirli ve kanlı işe bulaşırken hayal etmeyiz.

 Atina’nın bölgesel genişleme konusundaki iştahı demokratik oy verenlerin kolektif iradesiyle artmış gibi.

 Bütün erkek Atina vatandaşları gibi Sokrates’in de dövüşmesi bekleniyordu.

 Kuzey Yunanistan’daki bu stratejik şehri ele geçirmeye yardım etmesi için Potidea’ya gönderildiğinde otuzlarının sonundaydı.

 Bu savaş döneminden itibaren, Sokrates’in hayatına dair daha çok ayrıntı görüyoruz.

 Sokrates’in kendisi odağa girmeye başlıyor.

 Vizyonu, fiziksel cesareti ve ekzantriklikleri.

 Ve aklında çok önemli bir şey olan bir adam.

 Savaş çok sertti ve şehir üç yıl boyunca kuşatma altında kaldı.

 Yerliler çaresizliklerinden yamyamlığa başvurdular.

 Ama Sokrates bütün bu dehşetlerin ve savaşın acımasızlığının içinde her nasılsa dinginliği buldu.

 Karmaşık, mahrem düşüncelere daldığı söyleniyor.

 SOFULUK NEDİR?

 Kışın derinliklerinde üzerinde yalnızca yırtık pırtık bir paltoyla ve yalın ayak.

 Hiç oturmadan 24 saat ayakta durduğu oluyordu.

 VAR OLAN TEK İYİLİK BİLGİDİR

Hiç kıpırdamıyordu.

 Kendi aklının içinde kayboluyordu.

 Pre-Sokratik düşüncelerin aksine Sokrates kozmosu anlamanın dikkati çok daha önemli bir şeyden uzaklaştıran ezoterik bir arayış olduğuna inanmaya başladı.

 Yıldızların sırlarını anlamaya çalışmak iyi hoştu.

 Ama insan ilişkileri çok daha acil ilgi gerektiriyordu.

 Sokrates de gerçekten çığır açan bir şey yaptı.

 Hepimizin yüzleştiği ölümcül ikilemleri çözmek için mantıklı düşünceyi içe çevirdi ve bütün enerjisini insan varoluşunun temel sorularını çözmeye adadı.

 Ne tür hayatlar yaşamalıyız?

 Ne tür insanlar olmak istiyoruz?

 O, Batı’da etiği felsefesinin merkezine yerleştiren ilk bireydi.

 Sokrates’in başlangıç noktası basitti.

 Herkes dolu dolu ve iyi bir hayatın özlemini çeker.

 Ama bu hayat maddi dünyanın geçici zevklerinde ve dikkat dağıtan keyiflerde bulunamazdı.

 Sokrates insan olarak potansiyelimizi ancak varlığımızın en değerli, en kalıcı kısmını beslediğimizde gerçekleştirebileceğimize inanıyordu.

 Yani, ruhlarımızı.

 Doğru şeyler yaptığımızda ruhumuzu koruruz.

 Yanlış şeyler yaptığımızda ona zarar veririz.

 Doğruyu yanlıştan ayırmak, hayatın her açısından önemliydi.

 Ve beşinci yüzyıl Atina’sında, bu konu epey aciliyet taşıyordu.

 Her yıl 4000’den fazla yasal davaya bakılıyordu.

 Demokrasi mahkemeleri devrime uğratmıştı.

 Artık aristokratlardan balıkçılara kadar herkes bir günlüğüne yargıç olabiliyordu.

 Sokrates’in böyle amatör bir yönetimi kaygılandırıcı bulduğu söyleniyor.

 İnsanları yargılayanlar doğruyla yanlış arasındaki farkı anlayacak nitelikte değillerse masum birini suçlu bulabilirlerdi.

 Zarar görmeyi hak etmeyen birini cezalandırıyor olurlardı.

 Ama Sokrates’e göre masum kişi yalnızca fiziksel zarar görürdü.

 Asıl büyük zararı görecek olan kararı veren kişilerdi.

 Onlar bilmeden yanlış yaparak kendi ruhlarına korkunç, kalıcı bir hasar verebilirlerdi.

 Sokrates’in Atina’yı korumak için onlara şunu öğretmesi gerekiyordu: tek kötülük cehaletti.

 Ama Sokrates bir sorunla yüz yüzeydi.

 Yunanlarda bir tür etik çerçeve mevcuttu, ama bu çerçeve ne net, ne tutarlıydı.

 Bütün Yunanların kaderleri tanrıların elindeydi.

 Tanrılar, kendi kişisel hayatları ahlak dersi vermeye uygun olmasa da saygı görüyordu.

 Kaprisli ve kindarlardı.

 Birbirleriyle savaşıyor, birbirlerinin karılarıyla yatıyorlardı.

 Ölümlüleri kaçırıyorlardı.

 Neyse ki tanrılar da, insanların ahlaklı olup olmadığıyla ilgilenmiyor gibilerdi.

 İyi bir hayat sürmek, tanrıların gözdesi olmayı garanti etmiyordu.

 Onların güçlerine saygı göstermek ve onlara çok pahalı, kanlı adaklar sunmak çok daha güvenli bir yöntemdi.

 Ama Yunanlar beş erdem olduğuna inanıyorlardı.

 Adalet, ölçülülük, cesaret, sofuluk ve bilgelik.

 Ama bu erdemler pratikte kaygan, değişken ideallerdi.

 Bir aristokrat için adil ya da sofu görülen hareketler köle bir kadın için illa öyle görülmüyordu.

 Sokrates’in deneyimlerine göre, yaşlıların, rahiplerin ve epik şairlerin öğrettiği türden geleneksel ahlaki düşünceler sorgulanınca çürütülebiliyordu.

 Sokrates’in felsefesi daha sağlam, evrensel tanımlar arar oldu.

 Sokrates bütün erdemlerin birbirine bağlı olduğunu düşünüyordu.

 Birbirlerinden ayrılamazlardı.

 Onları tek bir şey olarak görüyordu.

 Buna, insan iyiliğinin bilgisi diyordu.

 Onun için erdem bilgiydi, insan iyiliğinin bilgisiydi.

 İnsan iyiliğine dair bu bilgiler bir bakıma.

insanın hayatını kurtaracak, diyor.

 Çok güçlü bir dil bu.

 Ama bu soyut bir fikir mi, yoksa insanların gündelik hayatlarında yer alabilecek bir şey mi?

 Hayır, insan iyiliğinin bilgisi kesinlikle gündelik hayatlarımızda doğru pratik kararları vermemizi sağlayan şeydir.

 Ama farklı bağlamlarda farklı görünür.

 Örneğin, muharebe alanındaysanız kendisini cesaret olarak gösterir.

 Bir tapınakta adak adıyorsanız sofuluk gibi görünür.

 Ve bütün mutluluğumuzun bağlı olduğu şeyin, en değerli varlığımızın ihtiyaçlarını karşılayabilmek için bu kararlar ve hareketler gerekiyor.

 Ama bu, kontrolün insanlarda olduğu anlamına geliyor, çünkü görünüşe bakılırsa Sokrates dünyayı daha iyi hâle getirmenin tanrılara değil, bize düştüğünü söylüyor.

 Kesinlikle.

 Sokrates, tanrıların kaprislerine, fevriliklerine bel bağlamak zorunda değilsiniz, diyor.

 Mesele bireysel olarak güçlenmek ve sorumluluk almak.

 Dahası, Sokrates bir erkek için ayrı, bir kadın için ayrı, ya da varlıklı doğmuş bir insan için ayrı, bir köle için ayrı erdemler olduğunu söyleyen bir geleneği miras almış olmasına rağmen, hayır, mesele insan iyiliğinin bilgisidir ve bu bilgi evrensel anlamda herkesin erişimine açıktır, diyor.

 Cicero sonradan onun felsefeyi gökyüzünden indirip insanların evine getirdiğini söylüyor.

 Teker teker, insanların evine.

 Bu Batı düşüncesinde son derece radikal bir an.

 Heyecan ve güç verici, ama aynı zamanda tehlikeli de.

 Kesinlikle, çünkü bildiğimiz kadarıyla Sokrates’in kendisi çok dindar, çok sofu bir adamdı, ve söyledikleri, toplumsal açıdan tehditkârdı; geleneksel dini tehdit ediyordu.

 Ve bu mesajlar elbette çoğu kişiyi rahatsız ediyordu.

 Sokrates tanrıların varlığını yadsımıyordu ama vurgusu insanların kendi kaderlerine şekil verme kabiliyetindeydi ve geleneksel rolleri tehdit ettiği düşünülebilirdi.

 Neyse ki tanrılara adak olarak yakılan ve asırlardır yanmış olan ateşler artık, ifade özgürlüğüne de değer veren bir şehirde yanıyordu.

 Sokrates’in alışılmadık fikirlerine hoşgörü gösteriliyordu.

 Ama sonra, M.Ö. 431’de güzel zamanlar sona ermiş gibi göründü.

 ATİNA SAVAŞ BÖLGESİ

Potidea’da şiddet tırmanmış, tam kapsamlı çatışmaya dönüşmüştü.

 Atina ve baş düşmanı şehir devleti Sparta arasındaki acımasız Peliponez savaş.

 Burada, Doğal Arkeoloji müzesinde Atinalıların tecrübe ettiği korkunç acı ve kayıpları betimleyen cenaze kapları var.

 Spartalı sürüleri Atina’nın etrafındaki taşrayı kasıp kavururken Perikles komşu bölgelerdeki bütün vatandaşlara şehir surlarının içine girmelerini emretti.

 Bu ölümcül bir stratejiydi.

 İçeride farklı bir tür dehşet başladı.

 Atina dev bir mülteci kampına dönüştü.

 İnsanlar birbiriyle dip dibe yaşadığından, ölümcül bir hastalık hızla yayıldı.

 Semptomlar feciydi.

 Terleme, ateş, irinli kurdeşen ve hırıltılı bir öksürük.

 Tutucu bir tahminle, nüfuzun en az üçte biri yok olup gitti.

 Öfke ve hüsran içindeki Atinalılar biricik evlatları Perikles’e cephe alıp onu görevden aldı.

 Perikles’in de sonunda vebadan öldüğüne inanılıyor.

 Gelişme dönemindeki Atina Sokrates’in sorgularıyla baş edecek kadar sağlamdı.

 Ama kendilerine güvenleri elden gidince, hoşgörüleri de azaldı.

 Ama Konfüçyüs’ün ve Buda’nın felsefelerini motive eden aynı kriz ve tehlike hissinden enerji alan Sokrates serpilip gelişmiş gibi görünüyor.

 Artık kırklarında olan ve etrafı savaşla, ölümle, hastalıkla kuşatılmış olan Sokrates’in arayışı daha da yoğun devam etti.

 Neyin iyi olduğuna nasıl karar veririz?

 Zenginlik iyi bir şey midir?

 Bizi gerçekten mutlu eden nedir?

 Atina’da, güç durumdaki hemşehrileriyle büyük fikirler üzerinde konuşan tek kişi Sokrates değildi.

 Sofistler kendinden emin, gösterişçi eğitimcilerdi.

 İkna etme sanatında ustalardı.

 Yasal davalarda konuşma yaparlardı.

 Stadyumlarda çok büyük kalabalıkları eğlendirirlerdi.

 Sokrates en hafif tabirle, kuşkuluydu.

 Sofistler gibi o da geleneksel düşüncelere meydan okuyordu.

 Ama felsefenin daha yüksek bir amacının olması gerektiğine de tutkuyla inanıyordu.

 Zekice fikirler ve ikna edici savlar yeterli değildi.

 Sofistler için akıllıca sözler para birimiydi.

 Hizmetlerini en çok para verene satıyorlardı.

 Ama Sokrates ödeme yapmayı reddediyor, arkadaşlarının eskilerini alıyordu.

 Bu demek değildi ki, dünyevi zevklerden keyif almıyordu.

 İçki içiyor, sevişiyordu.

 Ama yalın ayaklarıyla, yıkanmamış hâliyle maddesel düşünen Atina’da göze batıyordu.

 Pejmürde cüppesinin içinde dükkân tezgâhlarının önünden geçtiği, sürekli “İhtiyacım olmayan onca şey” dediği söyleniyor.

 Serveti bir engel olarak görüyordu.

 Mutlak değerleri arayan bir insanın dikkatini dağıtacak bir şey olarak.

 Sokrates bilginin satın alınamayacağına inanıyordu.

 Uzun konuşmalar dinlemekle de bilgelik edinilemiyor gibiydi.

 Bilgelik ancak başka bir şeyden gelebilirdi.

 Diyalogdan.

 Bettany, buraya Sokrates belgeseli çekmeye geldiğini anla.

 Evet.

 Bu belgeseli neden çekiyorsun?

 Sokratik metot şuna benzer şekilde işlerdi: Sokrates sokaktaki biriyle etkileşime geçerdi.

 Sokrates hakkında daha fazlasını öğrenip o bilgiyi belgeseli izleyenlerle paylaşabilirim.

 Bilgi ve gerçek, bunlar büyük sözcükler.

 İçlerinden birini alsak ne anlama gelir?

 Sokrates karşısındakine etik bir soru sorardı.

 Paylaşmak istediğin bu bilgi senin için ne?

 Benim kitabımda, bilgi insan olmayı sevmektir.

 Karşısındaki kişi kavramı tanımlamaya çalışırdı.

 Ama Sokrates onun cevaplarında tutarsızlıklar bulurdu.

 Tamam, bilgi sevgidir.

 Diyelim ki apandisit ameliyatı olacaksın.

 Sevgi dolu, ama ameliyat yapmayı hiç bilmeyen bir kadına mı gidersin?

 Hayır! O zaman bilginin sevgi olarak tanımlanması yetersizdir derim.

 Sokrates’le konuşan, yaptığı tanımı geri almak zorunda kalırdı.

 Fikirlerini yeniden oluşturup rafine etmek de.

 O zaman tekrar deneyelim.

 Tek bir tür bilgi mi var, yoksa birçok tür mü?

 -Bilgi aslında bir.

 -Acele etme.

 Cevapları bilmiyorum.

 Belki bilgi tek bir şeydir, ama bilmek birçok şeydir.

 Bu süreç baş döndürücü bir soru cevap seansına dönüşürdü.

 Yıldızların nasıl hareket ettiğini, karaciğerin nasıl işlediğini bilmek -aynı şeydir.

 -Hayır, aynı şey değildir.

 Büyük bilgilere sahip olan kişi her şeyi bilir mi?

 Bu ikisinin arasında hangisinin en iyi taş yapımcısı olması daha muhtemel?

 Şey olan.

 -Bilmiyorum!

-Yapma! Pes ediyorum.

 Sokrates rolünü, insanların düşüncelerini beslemelerine ve dünyaya getirmelerine yardım eden bir ebeninkine benzetiyor.

 Ama doğum hiçbir zaman kolay olmuyordu.

 Bana kanıtladığın bir şey varsa, o da hiçbir şey bilmediğim.

 Hayır, bunun suçlusu benim.

 Başkalarının bir şeyler bilmesini sağlamakta ustayım ama hiçbir şey bilmiyorum ve bu kendime mal ettiğim tek bilgi.

 Sokratik metot büyüleyici ve düşündürücüydü ama aynı zamanda öfkelendiriciydi de.

 Evet, çünkü bunu sözlü bir bağlamda yapıyoruz ve Sokrates sözlünün yazılıya üstün olduğuna inanmasıyla ünlüydü.

 Bu da insanda duygular yaratır.

 Her şeyden önce de, safmış gibi davranması.

 -Cahil adam.

 -Evet, hiçbir şey bilmez gibi.

 Evet.

 Bu onun hem dostlarına hem düşmanlarına karşı kullandığı bir araç olduğu ve bu saf ayağına yatma taktiğiyle onlara kabullenmek istemedikleri şeyleri kabul ettirdiği için.

 “Hiçbir şey bilmiyorum.

 Yalnızca size sorabilirim, çünkü ben bir şey bilmiyorum.”

 Tanımları vurguladı, sonra Dieresis, yani bölünme dediği bir şeye odaklandı.

 Bir sorunu küçük parçalara ayırıp parçaları inceliyor, sonra her bir parçaya ayrı ayrı saldırıp tümevarımsal bir biçimde onları tekrar gruplandırarak daha genel bir kavrama dönüştürmeye çalışıyordu.

 Sokrates bunu kullanarak insanların basit, ilkel ve temel gördükleri, ama aslında bilmedikleri şeylerin farkına varmasını sağlıyor.

 Ya modern dünya?

 Sizce Sokratik tartışma olmasa, insan olmanın ne olduğunu ve etrafımızdaki dünyada insan olmanın ne demek olduğunu sorgulamasak, modern dünya var olabilir miydi?

 Bence Sokrates’in bunların içindeki yerini kabul etmenin, hatta bulmanın en iyi yolu Sokratik metodun tersini, yani fanatizm ve dogmatizmi incelemek.

 Modern dünya bu bakımdan, öyle kavramlara karşı her seviyede panzehire ihtiyaç duyuyor.

 Sokratik metot arındırıcıydı, zor konuları su yüzüne çıkarırdı ve kavramları çok daha kesin bir biçimde tanımlardı.

 Sokrates’in zor soruları herkesin önünde sorulur, kendisine özgü ironisi her gittiği yerde karmaşa yaratırdı.

 O, herkesi insan iyiliğinin bilgisini aramaya davet ediyordu.

 Temel gerçekleri saptamaya.

 Ama insanlar bunu yalnız kendileri için, hareketlerini ve en derin inançlarını sürekli sorgulayarak yapabilirlerdi.

 Sokrates sorgulanmamış bir hayatın yaşanmaya değer olmadığını söylerdi.

 Ama bir sorun vardı.

 Sokrates’in öğretileri özellikle gençler tarafından seviliyordu.

 Sparta savaşının bitmesi yakın görünmediğinden bu insan kaynakları Atina’nın geleceği için hayatiydi.

 Kanunlar gençleri kötücül etkilerden korumaya çalışıyordu.

 Gençleri kendi adlarına düşünmeye davet etmek tehlikeli bir işti.

 Ama Sokrates gençleri şehrin en kalabalık yerine yakın bir yerde, Agora’da buluyordu.

 Antik dünyanın hemen her yerinde ticaret değişime önayak oluyordu ve bu Atina’da özellikle net bir biçimde hissediliyordu.

 Agora insanların mal ve dedikodu alışverişi yapmak için geldiği cıvıl cıvıl bir pazardı.

 Sokrates fikirlerini burada paylaşmaya bayılırdı.

 Agorafobi, yanı açık mekân korkusu kelimesi Agora’dan gelir.

 O zamanlar da tedirginlik olduğundan, 18 yaşından küçükler oraya alınmazdı.

 Şimdi, arkeoloji Sokrates’in Agora’nın sınırları içinde, özel bir meskende buluştuğuna işaret ediyor.

 Agora’nın olduğu yerin kenarındayız.

 Kamuya açık alanla arkamızdaki özel alanın arasındayız.

 Arkamızdaki bu duvar da, o özel kurumlardan birine ait.”

 Daha yeni bir kaynağa göre Sokrates, bir arkadaşının evine misafir geliyor.

Ve böylece resme Ayakkabıcı Simon giriyor.

 O, genç adamları evinde ağırlıyor.

 Edebi kaynağı böylece buluyoruz.

 Buradaki kazılar sırasında kabaralar, kemikten kopçalar, hatta bir kadeh buldular ve bu çok güzel.

 Bunlar inanılmaz kanıtlar, çünkü kadehin üzerine Simon ismi kazınmış.

 Bu, o kadehin bir replikası.

 Bunun üzerinde Simonos yazdığını görebilirsin.

 Evet, burada olmak, o büyük yeni fikirlerin 1500 yıl önce burada canlandırılmış olabileceğini düşünmek heyecan verici.

 Sokrates’in bu mekânda dolaştığını, muhtemelen hemen şurada takıldığını, insanlarla olayları, olabilecekleri ve başını derde sokabilecek şeyler konuştuğunu söyleyebiliriz.

 Yani, bu tehlike potansiyeli taşıyan bir durum.

 Sokrates manyetik kişiliğiyle, genç adamlarla taşkın konuşmalar yapıyor ve onları kendi adlarına düşünmeye teşvik ediyor.

 Çok doğru.

 Burası, demokratik düşünceye göre düşünce özgürlüğünün, ifade özgürlüğünün olması gereken bir yer.

 Ama aynı zamanda tanrılara, büyüklerinize ve şehrin kurallarına saygılı olmanız gereken bir yer.

 O tanrıları sorguluyordu, kanunları sorguluyordu.

 Bütün bunları sınıyordu ve genç adamları olaylara farklı açıdan bakmaya zorluyordu ve bu, şehrin pek hoşuna gitmiyordu.

 Sokrates karmaşa yaratıyordu.

 Özellikle de, müritlerinin bazıları kendilerine güvenen genç aristokratlar, yani şehrin müstakbel liderleri olduğu için.

 Bunların en önemlileri Alcibiades idi.

 Soylu bir aileye mensup, varlıklı, çapkın Olimpiyat şampiyonu Atina’yı asırlar boyu hem büyüledi, hem dehşete düşürdü.

 Ama bu çapkın kendisinden 20 yaş büyük olan Sokrates’le arkadaştı.

 Sokrates aslında Potidaea savaşında Alcibiades’in hayatını kurtarmıştı.

 Platon’un Sempozyum’u baş döndürücü, aristokratik bir alkol partisinde ikisinin arasında geçen meşhur konuşmayı betimler.

 Sarhoş Alcibiades’in konuşmaya zorla katıldığı, ardından konunun güzellik sorununa geldiği söyleniyor.

 Yunan kültüründe, Alcibiades’in vücudunun güzelliği tipik olarak ahlakının da güzel olduğuna dair bir işaret olarak görülürdü.

 Ama görünüşe bakılırsa Alcibiades Sokrates’in alternatif gerçek güzellik kavramını kabul etmiş.

 Sokrates dıştan çirkin olabilir, ama bütün fiziksel güzellikleri gölgede bırakan bir iç güzelliği var, der.

 Alcibiades Sokrates’i en bilge adam, dolayısıyla en güzel adam olduğu için seviyordur.

 AKIL GÜZELLİĞİ VÜCUT GÜZELLİĞİNDEN DAHA DEĞERLİDİR

Gelgelelim, konu iç güzelliği kendisi için elde etmek olduğunda, Alcibiades’in dünyadan haberi yoktu.

 Yakışıklılığının ona yardım edebileceğini sanıyordu.

 Ama Sokrates’i baştan çıkarma yönündeki küstah planı işe yaramadı.

 Sokrates, “Gerçek güzelliği, karşılığında sadece görünüşünü vererek alma peşindesin,” dedi.

 “Bu, bronzla altın almak gibi olur.”

 Sokrates için genç aristokratların yetenekleri, onları düzgün kullanma bilgeliği olmadığı sürece değersizdi.

 Onlarla tartışarak Atina’nın sabrını zorluyordu.

 Ama Sokrates prensiplerinden ödün vermiyordu.

 Delfi Kahini’nin hikâyesinde de görüldüğü gibi.

 Sokrates’in bütün anlatılara göre epey fevri bir birey olan Chaerephon adlı bir arkadaşının buraya, bu kutsal mekâna hacca geldiği söyleniyor.

 Delfi 2000 yıldır dini ibadet yeriydi.

 Chaerephon geleneklere uyarak bir rahibe aracılığıyla konuşan Apollo’ya bir soru sormak için kutsal yola tırmanmış.

 Sonunda Kâhin’e ulaştığında, “Sokrates’ten bilgesi var mı?”

 diye sormuş.

 “Hayır” cevabını almış.

 Chaerephon mesajı Sokrates’e aktarmış, o da her zamanki tavrıyla Kâhin’in sözlerini sorgulamış.

 İnanılmaz ama, bir tanrı olan Apollo’nun sözleri bile Sokrates’in sorgusuna maruz kalmış.

 Sokrates bilgeliğiyle ünlenen ya da bir konuda uzman bilgisine sahip olan insanları çapraz sorguya almaya başlamış.

 Sorgulardan sonra devlet yetkililerinin, şairlerin ve zanaatkârların iddia ettikleri gibi bilge olmadıklarına kanaat getirmiş.

 Sokrates bir süre sonra Kâhin’in haklı olduğu sonucuna varmış.

 O gerçekten en bilge adammış, ama yalnızca şu sebepten: “Bilmediklerimi bilirmiş gibi davranmam.”

 Sokrates daha bilgeydi, çünkü kendi idrak kapasitesinin sınırlarını kabul ediyordu.

 Gerçeği bildiğini iddia edenlerin foyasını, cehaletini herkesin önünde ortaya çıkardığı için düşman edinmesi kaçınılmazdı.

 Ama Sokrates’in daha da huzursuz edici başka bir yanı vardı.

 Kendi iblisine, ya da rehber ruhuna sahip olduğunu iddia ediyordu.

 Doğa üstü dünyayla bir tür direkt iletişim hattının.

 Bu iblis, trans benzeri hâllerde onunla konuşuyordu.

 Onu yanlış cevaplar vermemesi için uyarıyordu.

 Bir keresinde ona, politikaya girmemesini salık vermişti.

 Sokrates’in takipçileri bu eşsiz, kişisel, ilahi çağrı karşısında huşu içindelerdi.

 Ama böyle fikirler ortalama bir Atinalının kafasını karıştırır, onu rahatsız ederdi.

 Unutmayın, bu dönemde ritüelle ibadet ve inanç tamamen kamu içinde olup biten, paylaşılan bir tecrübeydi.

 Üstüne üstlük, Yunan halk kültürü dünyanın, hepsi de iyi niyetli olmayan ruhlarla dolu olduğunu hayal ediyordu.

 Sokrates’in geleneksel olmayan, mahrem maneviliği kolaylıkla daha karanlık, kaygı verici bir tür sihirle karıştırılabilirdi.

 Bazıları onun büyücü olduğunu fısıldıyordu! Filozof bu son derece dini kültürde kendisini skandallara karşı savunmasız bırakıyordu.

 Sahte söylentiler ve imalar kamuya çok açık bir sahnede ayyuka çıkacaktı.

 Ve bunlar, sonunda Sokrates için felaket anlamına gelecek yanlış türden bilgileri besliyordu.

 Sokrates’i M.Ö. 423 baharında Dionisos tiyatrosuna tırmanırken hayal edin.

 Oyun sırasında atıştırabileceği bir şeyler, nohut, incir, fındık fıstık alıp oyunu izlemek için yerine yerleşiyor.

 Atina tiyatrosunun, 22 yaşındaki, dünyada izini bırakma heveslisi delikanlısı Aristophanes’in Bulutlar adlı yeni komedisini izlemeye gelmiş.

 Şehirde iyiden iyiye tanınan Sokrates açık bir hedef olarak görülüyor.

 Epeyce acımasız taklitleri yapılıyor.

 Gülünç bir karakter, “düşünme dükkânı” adlı gülünç bir okulun müdürü olarak resmediliyordu.

 -SEPET İÇİNDE HAVADA DURAN NEDİR?

 -SOKRATES.

 SOKRATES! SÖYLER MİSİN, YUKARIDA NE YAPIYORSUN?

 HAVADA YÜRÜYORUM.

 GÜNEŞİ ÖLÇÜYORUM.

 Sokrates’in karakteri popüler kuşku uyandıran başka entelektüellerinkiyle birleştiriliyordu.

 “Güçlü savı zayıf sava yendirerek” toplumu baltalayan Sofistler.

 Bir de bazı durumlarda, tanrıların üstünlüğünün yerine bilimlerininkini koyan Pre-Sokratikler vardı.

 Sokrates oraya aslında Aristophanes’in Bulutlar’ını izlemek için gelmiş.

 Kendisini öyle resmedilirken gördüğünde neler hissetmiş olabilir?

 Bence eğlenmiş olabilir.

 Onun karakteri sahnede alaya alınırken, onu tanımayanlar da tanısınlar, neye benzediğini bilsinler diye tiyatrodaki oturma yerlerinin üzerinde ayağa kalktığı söyleniyor.

 O yüzden bence Sokrates toplumun bütün bu standart normlarından kopuktu ve bence olanların hoşuna bile gitmiş olması mümkündü.

 Yüzeyde bütün bunlar çok eğlendirici, ama sizce Sokrates Aristophanes, kendisini öyle resmetttiği için kaygılanmalı mıydı?

 Geriye baktığımda, kaygılansa iyi olurdu diye düşünüyorum.

 Demokrasinin özü, demokrasinin prensibi vatandaşların eğitim almasıdır.

 Eğitimli vatandaşlar olmazsa demokrasi işlemez.

 Tiyatro Atina vatandaşlarını eğitmenin önemli bir yoluydu ve o taklidin anısı onlarca yıl silinmeyecekti, çünkü bütün bir nesil, o sahnelere tanık olmuş olacaktı.

 Bu, basın üzerinden yargılanmanın antik dengi mi?

 Öyle.

 Ve bu, beşinci yüzyıl Atina’sında oluyor.

 BANA YİNE VURACAK.

 TABİİ.

 ADALETSİZ MANTIĞA İKNA OLDUM BUNUN GEREKLİLİĞİNİ İSPATLAYABİLİRİM.

 İSPATLARSAN KENDİNİ DİPSİZ BİR KUYUDAN ÇIKARABİLİRSİN.

 SEN VE YENİ İCAT MANTIĞIN.

 BİR DE SOKRATES.

 Ama Sokrates’in itibarında açılan çatlaklar Atina’nın içinde olup bitenlere kıyasla hiçbir şeydi.

 Sparta savaşı uzadıkça, insanlar demokratik deneyin başarısını sorgular olmuştu.

 Belirsizliğin merkezinde de, Sokrates’in yakın dostu Alcibiades vardı.

 M.Ö. 415’te, Sicilya aleyhinde bir keşif gezisinin lideri seçilmişti.

 Atina’nın askeri tarihindeki en büyük keşif gezisinin.

 Ama yelken açmadan bir gece önce biri Atina sokaklarında dolaşarak Koruyucu Tanrı Hermes’in heykellerini tahrip etti.

 Alcibiades ve aristokrat arkadaşlarının demokrasiyi yıkma planına dâhil olan vandal olduğu söylentisi yayıldı.

 Atina’da söylentiler öfkeye yol açtı ve Alcibiades’e dine küfretme suçundan duruşmaya çıkmak için eve dönmesi emredildi.

 Ama o yoldayken ortadan kayboldu.

 Tekrar ortaya çıktığı yerse herkesi şoka uğrattı.

 O hain, Atina’nın en büyük düşmanının.

 yani Sparta’nın koynunda bulundu.

 Alcibiades’in yaptıkları Tanrı’dan korkan Atinalıların tedirginliğini artırdı.

 Bir günah keçisine ihtiyaçları vardı ve Sokrates kurunun yanında yanan yaş oldu.

 Ama endişeye kapılmış görünmüyor.

 Doğruyu yanlıştan ayırma bilgisini başka her şeyin üzerinde, inatla kovaladı.

 O yüzden, filozof 60’larında beklenmedik bir biçimde kamu hayatına girdiğinde Atina’yla çarpışması kaçınılmazdı.

 Tiyatro oyunu burada, Pniks tepesinde oynanan, duygusal bir davanın duruşma hâkimi olmuştu.

 Gözden düşmüş altı Atinalı general ölüp denizde kaybolan askerlerin cesetlerini bulup getiremedikleri için suçlanıyordu.

 Kamu generallerin Atina kanunlarını ihlal etme suçuyla hep beraber yargılanmasını istiyordu.

 Ama Sokrates kalabalığın kindar moduna kapılıp sürüklenmeyecekti.

 Sokrates hıyanet ithamı tehditlerine rağmen fikrini değiştirmeyi reddetti.

 Bu sahte mahkemenin bir parçası olmak istemiyordu.

 Güneş doğarken, açmaza çözülmemişti.

 Ertesi sabah Sokrates davadan alındı.

 O gün daha sonra, generallerin hepsi beraber Pniks’te duruşmaya çıktı.

 Hüküm giyip infaz edildiler.

 Bana göre bu dava, Sokrates’in erişkin hayatı boyunca geliştirdiği, kişinin hiçbir zaman intikam almaması gerektiğine dair en önemli düşüncelerinin bir yansıması gibi.

 Ve o bu durumda, geleneksel Yunan ahlakının, insanın dostuna yardım etmesi ve düşmanına zarar vermesi yönündeki temel doktrinlerinden birini tamamen alaşağı ediyor.

 Sokrates hayır diyor.

 Çünkü bir insana yapabileceğin yegane şeyler mallarını elinden almak, vücuduna zarar vermek ya da onu öldürmektir.

 Ama ruhuna hasar veremezsin.

 Ancak, başka birine yanlış yaparak kendi ruhuna zarar verirsin ve böylece erdemli, dolayısıyla da mutlu ve dolu bir hayata ulaşma şansını yok edersin.

 Burası adalete inanan, uygulandığını görmek isteyen bir şehir devletiydi.

 Sokrates’in kitabında, ceza ne tür bir şekil alacaktı?

 İyi bir noktaya değindin.

 O, bazen cezalandırmanın uygun olduğuna inanıyor ama birini yalnızca ruhunu, yanlış yaparak kendilerine verdikleri zararlardan temizlemek için cezalandırırdınız.

 Yani burada ceza hasarlı bir ruhu iyileştirip arındırmak için var.

 Bunlar bugün bile çok yenilikçi fikirler gibi geliyor mu?

 Kesinlikle.

 Sonuçta bu fikirlere bizler bile yeni yetişebiliyoruz.

 Hâlâ cezanın amacının ne olduğuna dair tartışmalar var.

 Bir tür intikam mı, yoksa bir tür reform mu?

 Şimdi, Sokrates cezanın amacının reform olduğunu açıkça belirtiyor.

 Bunlar büyüleyici fikirler, ama Atinalılar için çok kaygı verici olmuş olmalı, çünkü Sokrates âdeta toplulukları bir arada tutan temelleri parçalıyor gibi görünüyordu.

 Evet.

 Bu, onların gözüne zayıf görünmüştür.

 “Sen gerçek bir erkek değilsin.

 Sözlerinin arkasında durmuyorsun.

 Ne yapıyorsun?”

 gibi.

 O, bir bakıma Dağdaki Vaaz’ın öğretisini önceden görmüştü.

 Bilirsiniz, diğer yanağını çevirme meselesi.

 Ama o, bundan 500 yıl önce yaşadı.

 Toplumun geri kalanıyla bu kadar uyumsuz olma cesaretini nasıl gösteriyor?

 Bence sebep onun, ruhuna başka kimsenin zarar veremeyeceğine, ama davet edildiği yasa dışı eylemlerin bir parçası olduğu takdirde ruhuna kesinlikle zarar vereceğine ve dolayısıyla mutlu ve dolu bir hayat yaşama şansını kaybedeceğine inanmasıydı.

 Sokrates bilgelik ve gerçek adına, kendisini büyük bir riske atmaya hazırdı.

 Ne ilginçtir ki, bu Konfüçyüs ve Buda’yla paylaştığı bir nitelik.

 Her üç filozof için de, kişisel konfor ve güvenlik prensiplerin arkasından geliyordu.

 Sokrates içinse inançlarının cesaretine sahip olmanın ölüm kalım meselesi olduğu ortaya çıkacaktı.

 Düşmanları Atina’yı sıkıştırdıkça toplum birbirine düştü.

 Özgürlük artık elinde olmayan bir lükstü.

 Sonunda Spartalılar Atina’ya diz çöktürdüler.

 Şehir surlarını yıktılar, ve şehre özenle seçilen otuz oligarkın oluşturduğu bir cunta bıraktılar.

 Sokakta idam mangaları dolaşıyordu ve binlerce demokrat “kayboluyor”du.

 Ya şehirden sürülüyor, ya infaz ediliyorlardı.

 Bundan sadece sekiz ay sonra, demokrasi aksi yönde bir devrimle geri gelse de bu seferki kuşkularla, ithamlarla bezeli, yozlaşmış bir demokrasiydi.

 Atina bu zehirli atmosferde sonunda baş belası at sineğiyle ilgilenmeye karar verdi.

 Sokrates M.Ö. 399’da, 70 yaşındayken kendisini yine mahkemede buldu.

 Bu kez sanık kendisiydi.

 Aleyhindeki suçlamalar burada, Agora’da, bu yemin taşının yakınında okundu.

 İlk suçlama, dinsizlikti.

 Tanrıları inkâr etmek ve yenilerini tanıtmak.

 İkincisi, gençleri yozlaştırma suçuydu.

 İkisi de en ağır cezaları gerektirebilirdi.

 İnfazı.

 Duruşma dini bir mahkemede yapıldı.

 En yeni teknoloji kullanılarak.

 Bir su saati, iddia makamına verilen 3 saatlik konuşma iznini takip etti.

 Onu suçlayanların siyasi amaçları mı vardı?

 O, Alcibiades gibi tanınmış anti-demokratlarla haşır neşir olduğundan günah keçisi olarak mı kullanılıyordu?

 Ama o, gençlerin zihinlerini açma ve teşvik edici sorularla statükoya meydan okuma amacıyla hareket ediyordu.

 Sonunda su saati filozofun kendisini savunması için yeniden dolduruldu.

 Platon Sokrates’in, Aristophanes’in onu hedef alan hasar verici taklidinden ötürü kendisini umutsuz bir vakayı savunuyor gibi hissettiğini anlatır.

 NE KADAR DELİYMİŞİM Kİ TANRILARIN YERİNE SOKRATES’İ KOYMUŞUM

“Bana hüküm giydirecek olan suçlarım değil, söylenti ve dedikodulardır,” dedi.

 “Kendimi savunamam.

 Bu, gölgelerle dövüşmek olur.

 Kendinizi suçlu olduğuma ikna edeceksiniz.”

 Ama Sokrates savunmasını her zamanki gibi Atinalı vatandaşları ahlaki uykularından uyandırma amacıyla kullanıyor.

 Pırıl pırıl, gözü pek bir konuşma.

 Ama aynı zamanda kışkırtıcı ve küstahça, ve jüri bundan hiç hoşlanmıyor.

 Bir zamanları özgürlüğü, konuşma özgürlüğünü fetiş hâline getiren şehir gücendirme özgürlüğünü hoş göremiyordu.

 Sokrates travmaya uğramış şehir devletinden rastgele seçilmiş en az 500 adam tarafından yargılandı.

 Jüri, gizli oylama için bu pusulaları kullanmış olmalı.

 Beraat için katı taraf, hüküm giyme için boş taraf.

 SUÇLU 280

MASUM 220

Sokrates suçlu bulununca, cezasını belirleyecek ikinci oylama yapıldı.

 Sokrates’in daha yumuşak bir alternatif önererek infazdan kurtulma şansı var.

 Bu bir para cezası ya da sürgün olabilir.

 Ama onun yerine özgürce, demokratik bir dille konuşarak şehitliği âdeta davet ediyor gibi.

 Hayatını bu şehrin faydasına adadığını, ceza değil, ödül hak ettiğini bildiriyor.

 Ömrünün sonuna dek vatandaşların parasıyla akşam yemeği yemeyi öneriyor.

 Sokrates’in alaycılığı ikinci oylamada iyice destek kaybetmesine sebep oluyor.

 SAVUNMA 160 İDDİA 340

Haberi felsefi karşılamış gibi.

 Jüri onun ruhuna zarar veremezdi, ama kendilerininkine vermişlerdi.

 “Ben öleceğim, siz yaşayacaksınız.

 Hangisi daha iyi bir yolculuk, Tanrı bilir.”

 Sokrates ölüm de dâhil, bilmediği hiçbir şeyden korkmazdı.

 Kâhin’in, en zeki olduğunu iddia ettiği adam felsefesini uygulamaya döktüğü için idam cezasını bekliyordu.

 Sokrates’te çok şaşırtıcı bulduğum bir şey de onun, 25 asır önce yaşamış olmasına rağmen birçok bakımdan hâlimizi görmesi.

 Görünüşü, maddi malları, lüksü ve şöhreti saplantı hâline getirmeyi kınıyor.

 O yalnızca hayatın anlamını değil, kendi hayatlarımızın anlamını keşfediyordu.

 Şunu dinleyin.

 “Dostum, büyük ve bilge şehir Atina’nın vatandaşı, neden servetin, şerefin ve itibarın getirdiklerini bu kadar çok umursarken bilgeliği, gerçeği ve ruhun gelişmesini neden bu kadar az umursuyorsun?

 Hiç utanmıyor musun?

 Sokrates’in bir ay infazı beklemesi gerekecekti.

 Bu ceza onu susturmak için verilmişti.

 Ama Sokrates’in halkın elinde ölmesi onun ideolojik bir şehit, bir tür şablon filozof olarak yeniden dirilmesi için kusursuz şartları oluşturdu.

 İronik bir biçimde, mirasını güvenceye alan şey hayatı boyunca önem vermediği şey oldu.

 Yazılı söz.

 Destekçileri Sokrates’in sıra dışı hayatını ayrıntılarıyla kaleme alarak onun fikirlerini ve ruhunu ölümsüzleştirdi.

 Onların sözleri sayesinde, Sokrates’in çığır açan, tarih yazan sesi hâlâ canlı ve hâlâ, bugün bile değer sistemlerimizin merkezini oluşturan o didikleyici, evrensel soruları soruyor.

 Bizi iyi kılan nedir?

 Adalet nedir?

 Nasıl mutlu olabiliriz?

 Sokrates Platon’un ve Aristo’nun ilham aldıkları kişiydi.

 Onlar, fikirleri bugüne kadar Batı ve Doğu medeniyetine şekil veren iki felsefe deviydi.

 Platon Sokrates’in ölümünden sonra siyasi hırslarını tiksintiyle bıraktı ve neredeyse bin yıl boyunca ayakta kalacak bir öğrenim merkezi olan Akademi’sini kurdu.

 Bu bina Atina’nın modern Akademi’si ve aslından yalnızca birkaç kilometre uzakta.

 Burası dünyanın dört bir yanında kurulmuş, Atina örneğinden ilham almış bir akademik kurum ağının parçası.

 Sokrates’in infaz edileceği gün kederli arkadaşları ve ailesi buraya, Agora’ya geldiler.

 Sokrates’in bir zamanlar özgürce yürüdüğü yer şimdi kafesi olmuştu.

 Ama o dingindi.

 Baldıran zehriyle dolu o küçük, öldürücü kadehi sakince kaldırdı ve içti.

 Öldürücü baldıran etkisini gösterirken, Sokrates’in son sözlerinin “Crito, Asclepius’a horoz borçluyuz” olduğu söyleniyor.

 Bu gizemli mesajla, ölümün eşiğindeyken bile müritlerini ve geleceğin alimlerini tahmin yürütmeye zorladı.

 Şehrin ilahlarının adını ağzına alarak sofuluğunu mu kanıtlıyordu?

 Yoksa onu varoluş denen hastalıktan kurtardığı için şifa tanrısına alayla karışık şükür mü ediyordu?

 Sokrates asap bozucu olabilir.

 Ama insan olmanın ne olduğuna dair azimli sorgusu hâlâ büyük bir yankıya sahip.

 En büyük kötülüğün cehalet olduğunu ve iyi bir hayata ulaşabileceğimizi belirterek hepimize meydan okuyor, ve bize asla düşünce-siz olmamamızı söylüyor.

 Sorgulanmamış bir hayat yaşanmaya değmez.

 Sokrates’in başını örttüklerinden, değerli ruhunun o çirkin, satirik, unutulmaz yüzü terk ettiği son anı kimse göremedi.

 Çeviren: Bilge Gündüz

3. Bölüm: Konfüçyüs

Medeniyetin doğuşundan beri doğanın güçleri ve tanrıların kaprisleri insanoğluna egemen oldu.

 Ama 2500 yıl önce insanoğlu derin bir dönüşüm yaşadı.

 Birden yeni olasılıklar ortaya çıktı.

 Bu dönemde mantık batıl inanca ve başka inançlara üstün geldi.

 Bu, tanrılara bel bağlamayan bir ahlak sistemi.

 Dünya artık doğal güçlerle açıklanıyor.

 Artık kendi kaderimizden sorumluyuz.

 Dünyanın dört bir yanındaki çalkantılar insanların başarabileceği şeylere dair iddialı bir vizyon yarattı.

 Ve bunun başını üç öncü çekti.

 Sokrates, Konfüçyüs ve Buda.

 Antik dünyanın, fikirleri hâlâ hayatımıza şekil veren büyük düşünürleri.

 Zenginlik iyi bir şey midir?

 Adil bir toplum nasıl yaratılır?

 Nasıl iyi bir hayat sürerim?

 Bu öncüler düşünülmezi düşünmeye cesaret ederek modern dünyamızın temellerini attılar.

 Birbirlerinden binlerce mil uzakta yaşamış bu adamların neredeyse eş zamanlı olarak, yüzer yıl arayla böyle radikal düşünce tarzlarıyla ortaya çıkmış olmaları beni hep meraklandırmıştır.

 Neler oluyordu?

 Onların devrim niteliğindeki fikirlerini araştırmak istiyorum.

 Onları neyin harekete geçirdiğini anlamak.

 Bu programda Doğu bilgelerinin en büyüğü olan Konfüçyüs’ün izindeyim.

 ***

Onun bir misyonu vardı, ama o dönemde birçok insan onunla hemfikir değildi.

 Onun vizyonu, geçmişin ve ailenin gücünü temel alıyordu.

 O, eğitimin hem bireyi, hem toplumu dönüşüme uğratabileceğine inanıyordu.

 İnsanın ruh hâlinden, hislerinden söz ediyor.

 Ama Konfüçyüs yirminci yüzyılda Komünizmin düşmanı ilan edildi.

 Yani şimdi gözden düşmüş olmalıydı.

 Ama durum hiç öyle görünmüyor.

 Bu, dünyanın süregelen en uzun medeniyeti ve Konfüçyüs’ün bundaki rolü çok büyük.

 Onlara bu kadar yakın olmak öyle müthiş ki kalbim küt küt atıyor.

 KENDİNE YAPILMASINI İSTEMEDİĞİN ŞEYİ BAŞKASINA YAPMA

M.Ö. 551’de, antik Lu devletinden, yaşı geçkin bir eski asker elim bir durumla yüz yüze geldi.

 Ailesinin soyu tükenmek üzereydi.

 Adını devam ettirmek için bir oğla ihtiyacı vardı.

 Onu ve atalarını şereflendirmek için gerekli törenleri yürütebilecek birine.

 Yaşlı adam genç bir kadınla evlendi.

 Kadının kutsal bir dağa çıktığı ve oğlu olsun diye dua ettiği söyleniyor.

 Doğurduğu oğul sonradan Üstat Kong olarak tanınacaktı.

 Çince’de Kong Fuzi.

 Batı’da ona Konfüçyüs diyoruz.

 Konfüçyüs, dünyanın en ileri medeniyetlerinden birinde doğdu.

 Antik Çinliler sanat, metal işleme, tarım ve silah üretimi alanlarında yenilikçilerdi.

 M.Ö. 1000’den itibaren sofistike bir siyasi sistem geliştirdiler.

 Sistem, tek bir kralla ittifak kuran derebeylerinden oluşan bir ağdı.

 Ama Konfüçyüs’ün gençliğinde istikrar kaosa dönüştü.

 Bu dönemde antik Çin’in tamamı gaddar bir savaş döngüsüne hapsoldu.

 Batı’dan kabile işgalleri, derebeyleri arasındaki isyanlarla birleşince imparatorluk parçalanarak, hepsi iktidarın peşinde olan bağımsız devletlere bölündü.

 Dökme demir toptan silah üretimini mümkün kıldığı için bir tür silahlanma yarışına sahne olan bu dönemde aileler ailelere saldırdı.

 Döneme tamamıyla savaş hâkim oldu.

 Toplumdaki bu çöküş, Konfüçyüs’ün çığır açan felsefesine zemin hazırlayacaktı.

 Konfüçyüs’ün hayatı ve fikirlerinin en eski kaydı olan Analektler onun ölümünden yaklaşık bir asır sonra derlendi.

 Konuşmalarının ve daha sonra yaşanan başka olayların bu parçaları bize onun hayat hikâyesine dair ipuçları veriyor.

 Babası öldüğünde Konfüçyüs’ün üç yaşında olduğu söyleniyor.

 Eskiden aristokrat olan babası dönemin çalkantılarının kurbanı olarak zor zamanlar yaşamış ve Konfüçyüs’ün annesi oğlunu soylu bir yoksulluk içinde, tek başına büyütmek zorunda kalmıştı.

 Ne ilginçtir ki, eğitim Konfüçyüs’ün can yeleği olmuş gibi görünüyor.

 Konfüçyüs muhtemelen özel öğretmenler, evde çalışarak öğrendikleri ve büyük ihtimalle annesinin katıksız metaneti ve azmi sayesinde tarihi, şiiri ve ritüelleri öğrendi.

 Başka çocuklar oyuncaklarla oynarken onun kaplar ve kaselerle kutsal törenler yaptığı söyleniyor.

 Bunlar boş jestlerden oluşan bir tür spiritüel tiyatro değildi.

 Konfüçyüs’ün öğrendiği ritüel türlerinin antik Çin’in dünya görüşüne göre hayati bir rolü vardı.

 Bu dünya görüşü, hem yeryüzünde hem de evrende düzen ve uyumu öngörüyordu.

 Bunlar, dünyada yaşam devam etmesi için olmazsa olmaz hedefler olarak görülüyordu.

 Genç Konfüçyüs’ün bildiği kadim törenler yirminci yüzyıla kadar burada, Pekin’deki Cennet Tapınağı’nda yapılıyordu.

 Çinlilerin farklı bir dini görüşü olduğu için bu törenler bir ilaha atfedilmiyordu.

 Yaratıcı Tanrı yok.

MARTIN PALMER ÇİN KÜLTÜRÜ ALİMİ :

 Her şeyi hayal ederek yaratan yüce bir güç fikri yok.

Bu görüş bunların yerine, iki kozmik güç olduğunu öne sürüyor.

 Bunlar aslında ilahi bile değiller, sadece doğal güçler.

 Bir bakıma yer çekimi gibi.

 Buradaki tapınakta, bu iki büyük gücün belki de en yaygın ve en güçlü sembollerini görüyoruz.

 Bunlardan biri gökyüzünün gücü olan ejderha.

 Diğeriyse dişi anka kuşu, yani soğuk ve dünyevi olan kuvvet.

 Bunlar sürekli birbiriyle mücadele eder.

 Birbirlerine üstün gelmeye çalışırlar.

 İşte bu, içinden bütün hayatın fışkırdığı akıl almaz güç dansıdır.

 Peki, insanoğlunun bunlardaki rolü ne?

 Çok önemli bir rolümüz var.

 Bu iki büyük kozmik gücün arasındaki dengeyi korumak bize düşüyor ve bunu ritüellerle yapıyoruz.

 Bu tür bir tapınak kompleksi de işte bunun için inşa edildi.

 Hükümdar buraya gelir, iki gücün yeniden dengelenmesi için adak adardı.

 Bu sadece hükümdarlar için değildi.

 Törenler her tapınakta, hatta evlerdeki mabetlerde bile yapılırdı.

 Konfüçyüs kuvvetli ve yaygın bir dünya görüşüyle yetiştirilmiş gibi görünüyor.

 Kesinlikle, bildiği tek dünya görüşü buydu.

 Konfüçyüs yetişkin olduğunda ideal antik düzenle etrafında sürekli kaosa maruz kalan hayatın gerçekliği arasındaki büyük uçurumu fark etmiş gibi görünüyor.

 Çin toplumunun en derinlerinde yatan bu amansız soruna çözüm arayışı hayatı boyunca sürdüreceği bir şeydi.

 Neyse ki antik dünyanın koşulları yeni düşünce tarzlarını besliyordu.

 Tarımdaki gelişmeler, ticaretin artması ve devam eden kentleşme toplumdaki bazı kişilerin geçim derdiyle yaşamak zorunda kalmaması, Sokrates, Buda ve Konfüçyüs gibi adamların fikirlerini geliştirmelerine olanak sağladı.

 Ekonomik ve teknolojik değişimin büyüklüğü bu heybetli zahire gibi arkeolojik kalıntılardan anlaşılabiliyor.

 Demir Çağı’ndan itibaren teknolojide yaşanan ilerlemeler tarımdan alınan mahsulün artmasına ve fazlalığın böyle devasa çukurlarda depolanmasına yol açtı.

 Artık yeterli yiyecekleri olduğundan, sıradan insanlar birden kıt kanaat geçinerek amansız bir döngü içinde yaşama mecburiyetinden kurtuldu.

 Böyle depolar insana tahılın yanı sıra çok büyük bir hediye daha verdi.

 Düşünmek için zaman.

 Konfüçyüs’ün yirmisine yaklaştığında bürokratik bir işe girerek bunun gibi tahıl depolarını yönettiği söyleniyor.

 Ama aklı dönemin çalkantılarıyla meşguldü.

 Etrafına bakan Konfüçyüs insanların yardıma ihtiyaçlarının olduğunu açıkça görebiliyordu.

 Buna verdiği karşılık, Çin tarihinde bir ilk olarak görülüyor.

 Konfüçyüs sistematik, felsefi bir araştırmaya başladı.

 Konfüçyüs’ün sevdiğim yanı, insanın onun doğal bir meraka sahip olduğunu ve kendisini dünyayı keşfetmeye ve anlamaya çalışmaya zorunlu hissettiğini sezmesi.

 O, yirmili yaşlarının başında memleketi Lu’yu terk edip yollara düşmeye karar verdi.

 Sarı Nehir Lu Batıya giden Konfüçyüs’ün yolu, bir süre sonra Sarı Nehir’le kesişecekti.

 Bence onu hayatının bu noktasında bir tür etnograf olarak hayal etmeliyiz.

 Açık gözler ve açık bir zihinle oradan oraya gidiyor, deneyimleri ve insanlarla karşılaşmalarını biriktiriyordu.

 Analektler Konfüçyüs’ün medeni toplumu reddeden doğada yaşayan insanlarla karşılaşmalarını betimler.

 Bu münzeviler antik Çin’deki bir başka büyük inanç sistemi olan Taoizm’in kurucularıydı.

 “Yol” olarak bilinen bir şeye inanırlardı.

 Bana Yol’un tam olarak ne olduğunu açıklayabilir misiniz?

 Dünyadaki her şey Yol’dan gelir.

 O, evrenin kökenidir.

 Her şeyin ardındaki güçtür ve bütün Taoistlerin kabul ettiği yüce kanundur.

 İnsanların Yol’u etkilemesi ya da kontrol etmesi mümkün mü?

 İnsanlar Yol’u etkilememelidir.

 İnsanlar yalnızca Yol’da yürümeli ve Yol’a itaat etmeli, sadık olmalıdır.

 Teşekkürler.

 Taoistler gelişmiş toplumun bizi Yol’dan uzaklaştırdığına inanıyordu.

 Toplum insanların Evren’in doğal, spontane düzenine dayattığı bir şeydi.

 Uyuma tekrar kavuşmanın tek yolu doğanın kuvvetleriyle yeniden bağlantı kurmaktı.

 Konfüçyüs, Taoist inanca hüsranla karışık öfkeyle tepki verdi.

 “Kuşlarla, vahşi hayvanlarla yaşayamayız.

 Ben, insanlar arasında insan değil miyim?

 Yol dünyaya hâkim olsa, onu değiştirmeme hiç gerek olmazdı.”

 Konfüçyüs’ün dönemin sorunlarına çözüm arayışı daha pratik ve siyasi bir boyut kazandı.

 Konfüçyüs için, Yol elle tutulamaz kozmik bir güç değildi.

 Konfüçyüs Yol’u toplumda kusursuz düzenle sağlanabilen insan eylemleriyle elde edilebilecek uyum olarak görüyordu.

 Taoistler bu iddianın son derece küstahça olduğunu düşünüyordu.

 Bu eleştirel tartışma, efsanevi bir konuşmada vücut bulmuştur.

 Konfüçyüs’ün buraya, Luoyang şehrine geldiği söyleniyor.

 Luoyang Sarı Nehir Devlet arşivlerinde ders çalışırken yaşlıca bir adamla tanışmış ve aralarında felsefi bir tartışma başlamış.

 Konfüçyüs gitmek üzere kalkınca yaşlı adam onu azarlamış.

 “Gururlu havanı ve arzularını, ima huyunu ve başına buyrukluğunu bir kenara bırak.

 Bunların sana yararı olmaz.”

 Gizemli adam Taoizm’in kurucusu sayılan Laozi’nin ta kendisiymiş.

 Böyle ulu bir figürle karşı karşıya gelmesi, gerçek olsa da olmasa da Konfüçyüs’ün sonradan ulaşacağı ikon statüsünü ortaya koyuyor.

 Ve bir şeyi daha belli ediyor.

 Arşivde yaşananlar sayesinde Konfüçyüs’ün metotlarına dair ipucumuz var.

 Konfüçyüs için çağdaş sorunların çözümü eskiden olanları dikkatle incelemekten geçiyordu.

 Geçmiş bir bakıma bir gerçek birikimiydi.

 Konfüçyüs çocukluğundan beri antik metinleri öğreniyordu.

 Yetişkin olduğunda bunlar felsefesinin hem ilham kaynağı hem de asıl temeli oldular.

 Yeni keşifler, Çin tarihindeki bu klasik metinlere yeni bir ışık tuttu.

 Konfüçyüs’ün sözlerinin en eski kanıtlarını içeren 800 bambu çıta.

 Bunlar 1993’te, eski bir soylunun mezarında bulundu.

 İnanılmaz.

 Ne kadar eskiler?

 DR. SHIRLEY CHAN – ÇİN ARAŞTIRMALARI MACQUARIE ÜNİVERSİTESİ, SYDNEY

 Bunlar M.Ö. dördüncü yüzyıldan kalma.

 Yani Konfüçyüs’ün ölümünden 100 yıl kadar sonrasından ve.

 Şuna benzer bir şey diyor: “Yol’a baş koy.

 Erdemli ol.

 Yaptığın her şey insanlığa uygun olsun.”

 Bunlar hem Konfüçyüs’ün en eski sözleri, hem de çok güzel sözler.

 -Vay canına! -Ayrıca.

 Muhteşemler, çünkü bize Konfüçyüs’ün kendisi için çok önemli olan eski klasikler hakkında yeni bilgiler veriyorlar.

 Örneğin bu çıta Konfüçyüs’ün okuduğu klasiklerden söz ediyor.

 Kasideler, törenler ve müzik kitapları var ama tarih kitabı özellikle önemli çünkü Konfüçyüs’ün döneminden 500 yıl kadar önce yaşamış Zhou Dükü ve batı Zhou’nun eski kralları gibi figürleri kaydetmiş.

 Bu adamlar uyumlu bir topluma liderlik edebilmişlerdi.

 Konfüçyüs aradığı şeyi tarih kitabının sözlerinde buldu.

 Bulduğu şey, toplumsal ve siyasi uyumun hüküm sürdüğü ideal bir modeldi.

 Eski Zhou hanedanının, neredeyse insanüstü bilgeliğe sahip hükümdarlarının modeli.

 Özellikle Zhou Dükü’nün modeli.

 Ağabeyi Kral Wu öldüğünde, Dük tahtı ele geçirebilirdi.

 Ama onun yerine sadık davrandığı, kralın oğlu, yani yeğeni için naip görevini üstlendiği bildiriliyor.

 Çocuk büyüdüğünde de, Dük iktidarı adil ve sadık bir biçimde ona teslim etmiş.

 Bu anlatıların tamamen doğru olup olmadığı önemsiz, ama Konfüçyüs onlarda müthiş bir potansiyel gördü.

 Bu altın çağ toplumsal düzenin mümkün olduğunun güçlü bir kanıtıydı.

 Eski Zhou uygulama ve örneklerini takip ederek, geçmişi canlandırarak şimdiki zamanın sorunlarına çözüm bulunabilirdi.

 Altın Çağlar’ın en güzel yanı çok rahatlatıcı olmaları.

 İnsanoğlunun geçmişte muhteşem şeyler başarabilmiş olması bizi, bunları tekrar başarabileceğimize inandırıyor.

 Konfüçyüs eski Zhou toplumunun Yol kavramının ideal bir yansıması olduğuna inanıyordu.

 Uyum ancak toplumun yüksek standartlarına geri dönmesiyle mümkün olabilirdi.

 Özellikle de ritüel bakımından.

 Konfüçyüs antik ritüellerin yozlaştığından emindi.

 Altın çağı geri getirmek için gerekli ritüelleri de geri getirmeliydi.

 Konfüçyüs’ün memleketi Qufu’da, Üstat’a adanmış bir tapınak var.

 Burası Konfüçyüs’ün birçok müridi için nihai hac yeri.

 Bay Kong soyunun Konfüçyüs’e dayandığını söylüyor.

 Ve genelde, şanlı akrabasının çok önem verdiği ritüelleri yönetiyor.

 Konfüçyüs soyundan gelenler olarak her yıl iki önemli atalara tapma töreni gerçekleştiririz.

 Her bir adım tam olarak Çin geleneğinin kadim törenlerine göre gerçekleşir.

 Şapkamızı, giysilerimizi düzeltmekten tutun jestlerimize ve ruh hâlimize kadar her adımda dini esas alırız.

 Bu, geleneksel Çin kültürünün hayati bir parçasıdır.

 Ama ritüel burada her zaman, törenlerden fazlasını ifade etti.

 İnsan davranışını her açıdan şekillendiren tam kapsamlı bir değer sistemi oldu.

 Buna terbiye ve âdetler diyebileceğimiz şeyler de dâhil.

 Günlük hayatımızda törenler önemlidir.

 Bir dostla ilk kez karşılaştığımızda tokalaşır, birbirimizin elini iki kez sıkarız.

 Merhaba, merhaba.

 olmaz.

 Merhaba, evet, güzel.

 Hepimiz kamuya açık yerlerde nazik olmalı ve toplumsal ahlakı anlamalıyız.

 Başkasının işine müdahale etmemeli, kimseye zahmet vermemeliyiz.

 Görünüşe bakılırsa Konfüçyüs kendisini eski Zhou törenlerini anlamaya ve kusursuz hâle getirmeye adadı.

 Konfüçyüs detaylara çok önem verirdi.

 Dümdüz durmayan bir minderin üzerine oturmazmış diye duyduk.

 Ama onun düzenliliğinde bir tür güzellik var gibi.

 Onu betimleyen şu şahane sözleri dinleyin.

 “Yüz ifadesi ciddi, adımları sertti.

 Ellerini kavuşturup iki yanında duran meslektaşlarının önünde eğildiğinde cüppesinin önü ve arkası eşit hareket ederdi.

 Acelesi olduğunda kayarcasına yürürdü.”

 Konfüçyüs düzgün ritüellerin önemini “aktarmayı” kafasına koydu.

 Fikirlerini bütün ülkeye tanıttı.

 Bir anlatı, Qi eyaletindeki bir hükümet danışmanının onu düşmanca karşılayışını betimliyor.

 “Konfüçyüs görünüşe ve kılık kıyafete, terbiyeye ve nezaket kurallarına öyle büyük önem veriyor ki, usullerini öğrenmek asırlar sürer; buna tek bir ömür yetmez.”

 Konfüçyüs günümüzde bile, girift antik törenlere titiz bir biçimde bağlı olmasından ötürü eleştirilir.

 Ama eleştirmenlerinin anlamadığı şey, onun bu antik törenlerde yepyeni bir şey keşfettiği gerçeğiydi.

 Bu da düşüncelerinde kritik bir değişim yarattı.

 Konfüçyüs yirmilerinin ortasındayken annesini kaybetti.

 Hürmetkâr evlat, üç yıl boyunca annesi için atalarından kalma törenler yaptı.

 Ama bu geleneklere yeni bir hayat ve anlam aşılayacaktı.

 Müthiş.

Vay canına, çok güzel.

 Bunlar gerçekten atalara tapınırken kullanılan şeyler miydi?

 Kesinlikle.

 Antik Çinliler hayaletin ve ruhların atalar öldükten sonra var olmayı sürdürdüğüne inanıyordu.

 O yüzden onlara bu tür kaplar içinde yemek ve şarap sunmak önemliydi.

 Özellikle de çok pahalı bronzdan yapılan kaplar içinde.

 Herkes daha önceki ilişkiyi sürdürmek için ritüele çok önem verir ve yürekten katılırdı.

 Konfüçyüs’ün bunlar hakkında ne düşündüğünü biliyor muyuz?

 Konfüçyüs ataların çok önemli olduğuna inanmayı sürdürdü ama vurguyu yaşayanlara doğru kaydırmaya başladı.

 Bunun için hâlâ hayattayken birbirimize karşı bu tür bir hürmet hissetmemiz ve birbirimizle düzgün ilişkiler kurmamız gerektiğini söyledi.

 Analektler’de son derece açık bir biçimde, yaşayanlara hizmet etmeyi bilmeyenin ölülere etmeyi de bilemeyeceğini söyledi.

 Bu çok ilginç, çünkü Konfüçyüs çoktan ölmüş kişileri düşünmeden önce aslında öncelikle buraya ve şimdiki zamana, gündelik hayatta hâlâ etrafımızda olan kişilere odaklanmamızı söylüyor.

 Çok haklısınız.

 Artık tek mesele buna benzer nesneler değil.

 Asıl mesele insanın ruh hâli, insanın hisleri, insanın içinden gelen, etrafındakilere beslediği sevgi ve samimiyet.

 Konfüçyüs ritüellerin içimizdeki olumlu şeyleri ortaya çıkardığını fark etti.

 Ama fark ettiği asıl önemli şey, bunun kişiliğimizi kalıcı olarak değiştirebileceğiydi.

 Tarihteki bu ritüelleri doğru tavır ve içtenlikle uygulamayı huy edinmek, zihniyetimizi değiştirebilirdi.

 Erdemli hisler erdemli varlıklar yaratırdı.

 Konfüçyüs için ritüel sadece bir şeyleri yapma usulü, ya da gelenekleri veya kuralları harfi harfine takip etmek değildi.

 PROF. XINZHONG YAO – FELSEFE FAKÜLTESİ RENMIN ÜNİVERSİTESİ, PEKİN

Daha önemlisi, insanın içinde bir şeyin olmasıydı.

 İnsanda hürmet ve saygı olmalıydı çünkü insanın içindeki iyiliği ve bu tür nitelikleri beslemenin yolu buydu ve böylece söz konusu insan içten içe bütünüyle dönüşüme uğrayabilirdi.

 Bu kulağa epey radikal geliyor.

 Konfüçyüs diyor ki, insan her şeyi düzgün yapmalı, ama bu sadece mekanik bir eylem değil.

 Bu, insanın içindeki kişiliği psikolojik olarak etkiliyor.

 Evet, tam olarak böyle.

 Yalnızca topluma ve hayata düzen getirmek değil, aynı zamanda bu anlamın altında yeni bir psikolojik durum yaratmak ve insanlardaki iyi nitelikleri besleyip büyütmek.

 Evet! Yani, kendisini yenilikçi biri olarak lanse etmemesi ilginç çünkü aslında öyle.

 Evet, öyle.

 Yanılmıyorsam Konfüçyüs sadece aktarıcı olduğunu, antik kültürü bugüne, geleceğe aktardığını söylemişti.

 Ama aslında yaptığı şey yenilikti.

 Onun ritüel gibi, hâli hazırda var olan şeyleri yeniden yorumlamasından yeni şeyler ortaya çıktı.

 Erdemleri beslemek, Konfüçyüs’ün vizyonunun merkezindeydi.

 O, gündelik ritüellerin, yani konuşma, giyinme ve yeme şeklimizin dönüştürücü olabileceğini gördü.

 Ama özellikle sevdiği şeylerden biri müzikti.

 Kanun ve müzik çanları çaldığı söyleniyor.

 Müziğin her yere egemen olduğu bir zaman ve yerden söz ediyoruz.

 Bu dev çan seti gibi müthiş şeylerle çalınan şarkıların geçmişi Konfüçyüs’ün ölümünden hemen sonrasına dayanıyor.

 Tapınak ve evlerde ritüellere müzikle eşlik edilirdi.

 Yani bunları dinlerseniz Konfüçyüs’ü ömrü boyunca sarıp sarmalayan sesleri duymuş olursunuz.

 Konfüçyüs müziğin bireyde uyum yaratma, bireyi dönüşüme uğratıp kusursuzlaştırma gücü olduğuna inanıyordu.

 Biz “sanat terapisi” tabirini icat etmeden 2500 yıl önce, sanat bu şekilde terapi amacıyla kullanılıyordu.

 Felsefi fikirlerin gündelik hayatta pratik olarak uygulanması hem Konfüçyüs’ü, hem de Buda ve Sokrates gibi devrim yaratan diğer filozofları diğerlerinden gerçekten ayıran şeydir.

 Filozofsanız gönlünüzce soyut düşüncelere kapılmaz, teorileriniz için sağlam bir aktarım mekanizması geliştirirdiniz.

 Fikirlerin çekiş gücü ve elle tutulur bir etkisi olmak zorundadır.

 Konfüçyüs pratik bir adamdı.

 Doğduğu dönemin savaş tutkusu onu harekete geçiren şeydi.

 Felsefesi ancak Konfüçyüs büyük çapta değişim yaratabilirse gerçek bir başarıya dönüşürdü.

 Konfüçyüs şöyle düşünmeye başladı.

 Ahlaklı bireyleri şekillendirmek ve gelişmeye teşvik etmek istikrarlı bir toplumsal ve siyasi düzen yaratmanın anahtarıydı.

 Bir insanı neyin iyi kıldığı anlaşılarak iyi bir toplum yaratılabilirdi.

 Konfüçyüs’ün misyonu şuydu.

 Siyasi düzensizlik ve ahlaki yozlaşmanın hüküm sürdüğü bir dünyada, insanlara erdemli olmayı öğretmek.

 Konfüçyüs kendisine tırmanılacak bir dağ bulmuştu.

 Toplumun ahlaki sözleşmesi böylesine yozlaşmışken topluma nasıl erdem aşılayacaktı?

 Konfüçyüs’ün karşısındaki zorluk buydu.

 Aşina olduğu, uzun soluklu bir kurumdan ilham alacaktı.

 Aile kurumundan.

 İnanılmaz bir karşılamaydı.

 Teşekkür ederim.

 Konfüçyüs ailelerin sabit sorumlulukları olan hiyerarşik hatlara bölündüğünü gördü.

 Doğumdan itibaren temel ilişkiler içindeki yerimizi öğreniriz.

 Koca, karı.

 Baba, oğul.

 Ağabey, kardeş.

 Bu ilişkiler.

 Teşekkür ederim.

 Evet, çok teşekkür ederim.

 Bu ilişkiler içinde.

 Teşekkürler.

 Tamam, güzel.

 Bu ilişkiler içinde yerlerini tanımak ve o hiyerarşi içinde müşterek sorumluluklarını yerine getirmek insana temel ahlaki değerleri öğretiyordu.

 Aile sayesinde sadakat, dürüstlük, görev, saygı ve evlat sorumluluğu gibi hisler geliştirdik.

 Esasen etrafımızdakileri sevmeyi öğrendik.

 Konfüçyüs aile kavramının sağlam bir model ve toplumdaki bozukluklar için potansiyel bir çözüm olduğunu gördü.

 Aile otoritenin, nasıl adil ve üretken bir biçimde uygulanabileceğini ve el değiştirebileceğini gösteriyordu.

 Yıldırma vasıtasıyla değil, müşterek rıza vasıtasıyla.

 Ailede öğrenilen ahlaki değerler, yani büyüklerden küçüklere sevgi ve özen, küçüklerden büyüklere sadakat ve itaat herkesi dönüştürme potansiyeline sahipti.

 Ama Konfüçyüs belki de en büyük değerin toplumun merkezinde göze batan sorunla alakalı olduğunu gördü.

 Hükümdarların kaprisleri.

 Bu muhteşem kılıç Konfüçyüs’e göre Çin liderliğindeki temel sorunu simgeliyordu.

 Bu Konfüçyüs hayattayken yapıldı ve bize onun hakkında çok şey söylüyor.

 Kılıcın üzerindeki yazı diyor ki.

 “Yue Kralı Goujian’a aittir.

 Kişisel kullanımı için yapılmıştır.”

 Bunun çok lüks, şatafatlı bir nesne olduğu kesin.

 Ve Konfüçyüs’ün bu durumun kendisiyle bir sorunu olmazdı.

 O püritan değildi.

 Hayattaki güzel şeyleri, nehirlerde yüzmeyi, arkadaşlarıyla şarkı söylemeyi severdi.

 Dünyevi malların gerekliliğini de anlardı.

 Ama “iyi” insanların zamanlarını ve enerjilerini kişisel kazancın peşinde harcamamaları gerektiğini düşünür ve hiçbir yerde, hiçbir zaman, kimseden ölçüsüz eylemler görmek istemezdi.

 Konfüçyüs’e göre böyle kılıçlar yaptıran krallar erdem dünyevi başarıya engel olduğunda genelde erdemi bir kenara bırakırdı.

 Toplumu dönüştürmenin yolunun ailede var olan erdemleri dönemin hükümdarlarına aşılamaktan geçtiğini gördü.

 Bu adamların gücünü anlamak için öldüklerinde nasıl şereflendirildiklerini görmek yeter.

 Konfüçyüs’ün dönemi civarında yaşayan bu hükümdar 26 pahalı savaş arabası ve 70 adak atıyla birlikte gömülmüş.

 Konfüçyüs, Baba ile Oğul arasında gözlemlediği ilişkiyle burada olanlar arasında ne tür bir bağlantı gördü?

 İnsanın iyi bir babası olursa iyi bir oğul yetiştirebileceğini, o iyi oğlun da babaya saygı göstereceğini ve böylece işlerin yürüyebileceğini gördü.

 Dedi ki, “Bu seviyede işliyorsa, gelin bunu en tepeye uygulayalım.”

 Hükümdar altındakileri çocukları olarak görür ve onlara hem sevgi gösterir hem yeterince katı davranır, doğruluğu elden bırakmadan merhametli olursa bunun sistem boyunca devam edeceğini söyledi.

 Konfüçyüsçüler şöyle diyebilirdi: “Hükümdarın nasıl yaşadığına bak.

 İşte sen de öyle yaşamalısın.”

 Ve bu düşünce, dağlardan inen bulutlar gibi insanların üzerine iner ve herkesi kutsardı.

 Yani Konfüçyüs için gücün kendisi, kendi içinde sorun değildi ama insan güç elde ettiğinde, o kişinin halkına karşı felsefi bir sorumluluğu da olacağını düşünüyordu, öyle mi?

 Evet.

 Konfüçyüs hükümdarın cennet ona açıkça güç ve otorite verdiği için hükmetme hakkına sahip olduğu Zhou geleneğini devam ettirdi.

 İşte o yüzden en üstteki hükümdara “cennetin oğlu” denirdi.

 Ancak cennet bu buyruğu, bu hükmetme hakkını geri alabilirdi.

 Bunların geri alındığının alametlerinden biri doğal afetler, büyük depremler ve sellerdir.

 Konfüçyüs, hükümdar yozlaştığı, halk da bu gaddarlıktan ötürü acı çektiği takdirde, halkın ayaklanma hakkının olduğunu söyledi.

 Yani Konfüçyüs bir bakıma saygıdan, şereften, görevden, sadakatten bahsediyor.

 Aynı zamanda, bunlar olmazsa hükümdarı tahttan indirme hakkınız var, diyor.

 İnanılmaz bir numara.

 Konfüçyüs’ün taktiği son derece dolaysızdı.

 Devlette işe girerek iktidar sahiplerini etkilemeye karar verdi.

 Önündeki engellerden biri kişiliğiydi.

 Konfüçyüs genelde küstah görünüyordu.

 Tavsiye verirken sözünü hiç sakınmazdı.

 Ama daha büyük bir sorunla da yüz yüzeydi.

 Sayıları 300.000’e ulaşan düşman orduları sınırda kamp kurmuş, hain oğullar arkalarından planlar yapmaya başlamışken, dönemin hükümdarlarının Konfüçyüs’ü ciddiye almamasının şaşırtıcı olduğu söylenemez.

 Böyle zorlu dönemlerde ahlaklı karakterleri ve erdemli eylemleri beslemek önceliklerden biri değildi.

 Ret üzerine ret alan Konfüçyüs’ün sallantıdaki siyasi kariyeri yerle bir olacak gibiydi.

 Fikirleri de tarihte kaybolma tehlikesiyle yüz yüzeydi.

 Ama Konfüçyüs azimli ve yaratıcıydı.

 Görünüşe göre 50’lerinin başlarında stratejisini değiştirmeye karar verdi.

 Ahlaki savaşına devam etmek için birkaç parça eşyasını alıp yine yollara düştü.

 Ama bu kez yalnız değildi.

 Ona çok bağlı olan bir grup öğrencisiyle seyahat ediyordu.

 İstekli genç adamları yanına çekme yetisi benliği ve toplumu dönüştürme misyonunu yeniden güçlendirdi.

 Konfüçyüs herkese göre, amansız ve saf bir karizmaya sahipti.

 Bu, entelektüel güçle ve cesur, heyecan verici yeni fikirlerle, ilham verici bir ahlak yapısıyla birleşince, güçlü bir karışım oluyor.

 Konfüçyüs tek başına başarısız olmuştu, ama yaklaşık 70 kişiden oluşan grubu birçok seviyede ve birçok yönetimde güç koridorlarına gizlice sızabilirdi.

 Hükümdarlara halklarını erdemli yönetme konusunda tavsiye veren ahlaki öncüler olabilirlerdi.

 Konfüçyüs bu hayati rolü öğrencilere tamamen liyakata dayalı olarak verirdi.

 En yoksul ailelerden gelen öğrencileri bile kabul ederdi.

 Konfüçyüs Analektler’de, “Şimdiye kadar kendi rızasıyla bana gelen kimseye ders vermeyi reddetmedim,” der.

 Bu bile tarihi bir değişimi gösteren, tamamen yenilikçi bir anı simgeliyor.

 Konfüçyüs Çin toplumunu artık varis elitler tarafından, yani konumlarını sadece kan bağlarına borçlu olanlar tarafından yönetilmemeye davet ediyordu.

 Yönetmesi gerekenler aslında en erdemli, diğerlerinin esenliğiyle en çok ilgilenen kişilerdi.

 Onun yolu, hangi tabakadan olursa olsun otorite konumuna yükselmek isteyen herkese açıktı.

 Konfüçyüs’ün eşitlikçiliğe olan bu çığır açıcı bağlılığı Sokrates ve Buda’da da vardı.

 Onların çözümleri teoride herkese açıktı.

 Ama konu kadınlar olduğunda, hepsi az çok bocalamış gibi.

 Hiçbiri örnek alınacak aile babaları değillerdi.

 Buda karısıyla çocuğunu terk etti, Sokrates ise genç eşine pek özenli davranmazdı, ama en azından bu ikisinin düşüncelerinde kadınlara yer vardı ve kadının, toplumsal sorunların çözümünün parçası olabileceğini söylemişlerdi.

 Gelgelelim, Konfüçyüs’ün türünün kadın örneklerine ayıracak hiç zamanı yokmuş gibi görünüyor.

 Konfüçyüs’ün öğrencilerinin nihai hedefi “Junzi” olmaktı.

 Bu, Konfüçyüs’ün uydurduğu bir unvan değildi.

 Ritüellerde olduğu gibi, yine geleneksel bir şeyi alıp ona güçlü bir yenilik kattı.

 Junzi “lordun oğlu” anlamına gelen aristokratik bir kelimeydi.

 Sadece toplumun ayrıcalıklı elitlerine ait olabilecek nitelikleri yansıtırdı.

 Ahlaki elitliğe kayılan bu dönemde Konfüçyüs kelimeyi, nihai ahlaki kişiyi, üstün insanı kastedecek şekilde kendisine mal edip değiştirdi.

 Junzi, salt gerçek anlamıyla, yeni bir tür beyefendi anlamına geldi.

 Konfüçyüs’e göre eğitim hayatiydi.

 Kendi hayat tecrübelerinden yola çıktı ve eleştirel öğrenmeye sıkı sıkı bağlı kalınarak kişinin kendisini yetiştirebileceğini gördü.

 Bu süreci, yeşimi cilalamaya benzetti.

 Erdemli karakter cilalanıyor, ortaya kusursuz ahlaka sahip birey çıkıyordu.

 Tarih kitapları ezberlenmeli, bilge krallar örnek alınarak yaşanmalı ve ritüeller düzgün yapılmalıydı.

 Ama asıl hayati olan, çevreye karşı ahlaki açıdan duyarlı olmaktı.

 Herhangi bir durumda nasıl davranılacağını içgüdüsel olarak anlamaktı.

 Kişinin kendi adına düşünebilmesiydi.

 Konfüçyüs’ün öğrencileri ustalarıyla beraber savaşla parçalanan Çin’i dolaşıp dik başlı hükümdarları etkilemeye çalıştılar.

 Saldırıya uğradılar, dövüldüler, açlıktan ölmelerine ramak kaldı.

 Ama bu zorlu zamanlar eğitimlerini cilaladı.

 Yüz yüze geldikleri zorluklar onları hararetli ahlaki tartışmalara girmeye itti.

 Sorunlarına çözüm önerirler, sonra bunları sorgularlardı.

 Bu da, Üstat ve öğrencileri arasında Analektler’de görebileceğiniz, sert entelektüel tartışmalara yol açardı.

 Şöyle sorular sorarlardı.

 “Junziler yozlaşmış zamanlarda devlet işlerini kabul etmeliler mi?”

 “Fark yaratacağımızı düşünüyorsak yoz bir ustaya hizmet edebilir miyiz?”

 Konfüçyüs bu açık uçlu, serbest fikirli tartışmaları teşvik ederdi.

 Ama öğrencileri hâlâ kesin cevaplar için ondan medet umuyordu.

 Eninde sonunda, “İyiliğin özü nedir?”

 diye soruyorlardı.

 Konfüçyüs için her şeyi kapsayan tek bir erdem vardı.

 Bu geliştirilmesi en önemli, ama elde edilmesi en zor erdemdi.

 Adı.

 Ren’di.

 Ren kelime olarak şahane bir fikir, ama gerçek anlamı ne?

 Hangi niteliğe işaret ediyor?

 Birçok insan onu farklı şekillerde tercüme etmeye çalıştı.

 İnsan kalbine sahip oluş, iyi ve iyilik olarak tercüme edildi.

 TU WEIMING – FELSEFE PROFESÖRÜ PEKİN ÜNİVERSİTESİ .

ama biz artık sadece “insaniyet” kelimesini kullanmayı yeğliyoruz çünkü Konfüçyüs’ün bütün değerleri bu kavrama bağlı.

 Cesaret Ren’le birleştiğinde, basit cesurluk değil, gerçek cesaret olur.

 Adalet Ren’le birleştiğinde, sert cezalar yerine, insani adalete dönüşür.

 Bilgelik Ren’le birleştiğinde yalnızca akıllı olmak değil, bilge olmaktır.

 Bu elde edilen bir şey midir, yoksa Ren arayışı hep devam mı eder?

 Her insan, insan olduğu için Ren’i içinde taşır.

 Başka bir deyişle, her insan harici dünyaya anlayışlı tepkiler vermeye muktedirdir.

 Ama aynı zamanda, insanlığın serpilip gelişmesi anlamına gelen Ren’i kelimenin en kapsamlı anlamıyla gerçekleştirmek için öğrenim gerekir.

 Öğrenim de elbette sırf bilgi edinmek ya da yetenekleri içselleştirmek değil, kişinin karakterini inşa etmeyi öğrenmesidir.

 Ve bu bakımdan, Ren hem en yüksek ideal, hem de insan olmak için asgari gerekliliktir.

 Sizce Konfüçyüs Ren’e ulaştığını düşünüyor muydu?

 Hayır.

 Ve burada ilginç olan, Konfüçyüs’ün birçok öğrencisinin ve müridinin de “Hayır” demesidir.

 Ren sürekli mücadele etmeyi gerektirir.

 Görev kişinin hayatının sonunda bile tamamlanmamış olur.

 O yüzden, tamamen insan olma mücadelesi ne olursa olsun sürer.

 Konfüçyüs felsefesinde gerçekten ilham verici bulduğum merkezi bir mesaj var.

 Konfüçyüs’ün Analektler’de geçen altın kuralı.

 Bir öğrencisi şöyle demiş, “Yaşarken uyacağım bir kural olarak kullanabileceğim tek bir kelime var mı?”

 Üstat cevap vermiş.

 “O kelime ’empati’dir.

 Kendine yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma.”

 İnsan ilişkilerine ve merhametli olmaya böyle odaklanmak.

 Bence Konfüçyüs’ün Ren terimiyle kastettiği şeyin tanımına çok yakın.

 Hikâyelerini araştırdığım bu üç filozofun bu yanları çok hoşuma gidiyor.

 Hiçbirimizin tek başına hareket etmediğimizi gösterdiler.

 Her şeyin ölçütü insan değil, insanın insanla ilişkisi.

 Konfüçyüs ileri yaşlara kadar seyahat etmeyi ve ders vermeyi sürdürdü.

 Ama öğrencilerinin yalnızca birkaçı siyasi görevlere getirildi.

 Konfüçyüs 73 yaşındayken hastalandı.

 Misyonunu yerine getiremeyen üstadın son sözlerinde acı bir mağlubiyet ve hayal kırıklığı seziliyor.

 “Zeki bir hükümdar gelmedi.

 Beni üstadı kılacak kimse yok.

 Ölme vaktim geldi.”

 Konfüçyüs buraya, memleketi Qufu’ya gömüldü.

 Hayatı boyunca uğruna çabaladığı büyük dönüşüm gerçekleşmemişti.

 Ama sadık öğrencileri mezarının etrafına ağaçlar dikti ve onun hayalini canlı tuttu.

 Konfüçyüs’ün fikirleri 300 yıl boyunca, Çin düşünce ekollerinden biri olarak yoluna devam etti.

 Taoizm gibi inançlarla rekabet ederken kaosla dolu dünyada gerçek bir değişime sebep olamadı.

 Ama Çin ulu imparatorlar altında yeniden birleştiğinde istikrar siyasi manzarayı değiştirdi.

 Han Hanedanı’nın ilk imparatorunun baş danışmanı hünkârını, gaddarca hükmetmenin selefine fayda sağlamadığına ikna etti.

 İmparator Konfüsyüsçülük ve erdemle yönetme kuralına bağlanınca, hanedanının meşruluğu arttı.

 Konfüçyüs’ün çok önem verdiği birçok değer, mesela eğitimin ve paylaşılan bir kültürel mirasın, etik bir hükümetin önemi, üstadın kaosla dolu ömrü boyunca, konuyla alakasız görünmüştü.

 Ama bunlar, yeni imparatorluğu bir arada tutarken çok etkili olacaktı.

 Sonraki İmparatorlar, Konfüçyüsçü fikirleri hevesle benimsediler ve eğitim en önemli konu hâline geldi.

 Eski Zhou’daki şiir, sanat ve müzik kişinin içindeki iyiliği ve erdemi beslemenin bir yolu olarak yeniden rağbet görmeye başladı.

 Okul çocukları Konfüçyüs kanonunu ezberliyor, en iyi el yazılarıyla titizce kâğıda döküyorlardı.

 Tarih kitaplarındaki bilgiler ve Zhou hanedanının ritüelleri memuriyetin olmazsa olmaz bir parçasına dönüştü.

 Konfüçyüsçü eğitim ve Konfüçyüs metinleri Çin tarihinde, insanları birleştiren büyük bir güç hâline geldi.

 Tabii bunlar hükümdarların itaat, saygı ve yukarıdan aşağı yapı gibi şeylere sahip olması açısından çok faydalıydı.

 Okula gitme fırsatı bulamayanlar bile Konfüçyüs’ün sözlerini öğrendi.

 Densizce, “Konfüçyüs der ki.”

 dememizin gerçek sebebi de bu.

 Çünkü 24 asır boyunca, Çin’in her yerinde bütün insanlar Konfüçyüs’ten alıntı yaptı.

 Konfüçyüs erkek, kız, ay der Haziran ayında düğün çanları çalsın der Konfüçyüs aşk gelince erteleme der O yüzden sıkıca sarıl bana, canım Bu gece o gece Konfüçyüs ne demişti, hatırla Ama yirminci yüzyılda bütün bunlar değişti.

 Konfüçyüsçülük saldırılara hedef oldu.

 1919’da, Çin’in modernleşmesini ve demokratikleşmesini isteyen öğrenciler Konfüçyüs’ü onlara engel olduğu için kınadılar.

 Ama onun mirasının bütün kalıntılarını yok etmeye çalışan asıl şey, Başkan Mao’nun 1960’lardaki Kültürel Devrim’iydi.

 Kızıl Muhafızlar’ı heykelleri, tapınakları, metinleri yok etti.

 Buraya, Konfüçyüs’ün gömüldüğü yere bile geldiler.

 Başkan Mao’ya gönderilen bir telgrafta, “Konfüçyüs’ün heykelini yerlerde sürükledik, ‘on bin neslin öğretmeni’ni öven plaketi söktük, Konfüçyüs’ün mezarını yerle bir ettik,” diye yazmışlar.

 Buraya gelmek, öfke dolu ve katı bir ideolojinin bir düşünce adamının anısını yok etmeye çalıştığı yeri görmek tüyler ürpertici.

 Ama binlerce yıllık, yaygın Konfüçyüsçü eğitim, özellikle de sınav sistemi, Konfüçyüs’ün prensiplerini Çin kültürüne derinden entegre etmişti.

 ÇİN DÜNYASI

Yirmi birinci yüzyılın başında, hükümet bir kez daha onun ideallerini benimsemeye başladı.

 Bugün Konfüçyüsçülük rönesansını yaşıyor.

 Ve en büyük önem hâlâ eğitime veriliyor.

 Burası, Qufu’daki bir Konfüçyüsçü okul.

 Altı ila 18 yaş arasındaki 120 öğrenci burada Konfüçyüs metinleri ve klasik sanat dalları üzerine öğrenim görüyor.

 Burası Çin’deki, Konfüçyüsçü değerleri ve felsefeyi öğreten 3000 kadar okuldan yalnızca biri.

 En sevdiğin Konfüçyüs sözü hangisi?

 İnsanın zorlu misyonu, cesur bir yürek ve güçlü bir irade gerektirir.

 Konfüçyüs’ü neden seviyorsun?

 Çünkü Konfüçyüs geleneksel kültürü günümüze aktardı ve hepimiz bundan fayda görüyoruz.

 Kızınızı neden Konfüçyüsçü bir okula göndermeye karar verdiniz?

 Kızım bu sayede geleneksel Çin kültürünü daha iyi öğrenecek ve kendi kişiliğini, değerlerini oluştururken daha iyi seçenekleri olacak.

 Bu da onun gelecekte faydalı bir insana dönüşmesine çok yardım edecek.

 Bu çocukların düşündükleri, söyledikleri ve yaptıkları her şeyin merkezinde antik bir felsefe olacak şekilde yetiştirildiğini görmek büyüleyici.

 Üstelik çok iyi vakit geçiriyor gibiler.

 Ama daha da inanılmaz olan, Konfüçyüs’ün daha 30-40 yıl önce devlet düşmanı olarak görüldüğünü ve o dönemde bunların hiçbirinin olmasına izin verilmeyeceğini, verilse de gizli gizli, kapalı kapılar ardında olacağını düşünmek.

 Üstelik çok sert cezalar alma pahasına.

 Modern Çin’de aşırı bireyciliğin kolektif doğru ve yanlış hissini baltaladığı düşünülüyor.

 Konfüçyüs’ün dirilişi daha büyük bir ahlaki amaç hissi arzusuyla açıklanabilir.

 Ama acaba Konfüçyüs’ün çekiciliği aslında çok mu basitti?

 O bize karakterimiz ne olursa olsun, nasıl bir durumda doğarsak doğalım, iyi olmanın ve iyi bir hayat sürmenin mümkün olduğunu söylüyor.

 Ve iyiliğin kökünün bilgelikte olduğunu.

 Bu, biz insanların bir tür olarak en güzel hâlimizdeyken, hepimizin filozof olduğumuz anlamına geliyor.

 Kelimenin gerçek anlamıyla, bilgelik âşıkları olduğumuz.

 Bu dizi boyunca, antik dünyanın üç ilham verici aklından çıkan fikirleri inceledim.

 

 Sokrates mantığımızı eğiterek mutluluğa erişebilmemiz için felsefeyi göklerden indirerek insanların evlerine getirdi.

 Buda “Tanrı var mı?” sorusunun yerine, “Ölümden sonra neler olduğu konusunda hemfikir olmak gerekmeksizin nasıl iyi eylemler üzerinde hemfikir oluruz?” sorusunu getirdi.

 Konfüçyüs, ritüelin insanın içindeki, iyi niyet ve hürmet gibi iyi nitelikleri ortaya çıkarmanın bir yolu olduğunu söyledi.

 Daha fazla insan iyi niteliklere sahip olup gerçek insana dönüşürse toplumsal hayatın, aile hayatının ve toplu hayatın huzurlu olacağını söyledi.

 Ama en nihayetinde, bu üçlünün şimdi ve burada bize öğreteceği ne var?

 Sizce bunlar 25 asır önce geliştirilen fikirler olmalarına rağmen bizim dünyamızda da, antik Çin’de, antik Yunan’da, antik Hindistan’da oldukları kadar gerekli ve önemli fikirler mi?

 Abartmak istesem, daha bile gerekli ve önemli olduklarını söyleyebilirim! Bu fikirler mantığa, merhamete pek yer olmayan parçalanma aşamasındaki bir dünyada ortaya çıktılar.

 Bizler çok daha ciddi bir dünyada yaşıyoruz çünkü başı dertte olan sadece insan dünyası değil.

 Gezegenin de başı dertte.

 Gezegenin kendisi de dâhil, bütün medeniyetleri yok etmeye muktediriz ve bu yüzden bir değişim olmalı.

 Değişim yalnızca siyasi ya da ekonomik sistemde olmamalı.

 Bunlarda da kesinlikle olmalı, ama asıl zihniyetimiz değişmeli.

 Sokrates’in, Buda’nın ve Konfüçyüs’ün bilgeliğini geri getirmek elbette gerekli ve önemli, çünkü insanlığın hayatta kalması buna bağlı.

 Bu sıra dışı düşünürler uzak tarihi figürler değiller.

 Onlar insan bilincinin, fikirleri bugüne kadar sayısız insanın hayatını zenginleştirmiş olan öncüleriler.

 Dönemlerindeki toplumsal çalkantılara verdikleri radikal tepkiler birçok açıdan şu an nasıl kişiler olacağımızı belirledi.

 Mesajları ilham verici ve zorlayıcıydı.

 Dünyanın bilinemeyen, değişemeyen bir şey olmadığı mesajını verdiler.

 Dünyayla sağlam bir bağlantı kurarak daha iyi, daha anlamlı yaşayabiliriz.

 Eyleme geçme gücü bizde.

 Zihinlerimiz dünyayı değiştirebilir.

 Çeviren: Bilge Gündüz||

BAŞA DÖN

Reklamlar

....

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.