MODERN DÜNYANIN DÂHİLERİ

 

Tarihçi Bettany Hughes; Karl Marx, Friedrich Nietzsche ve Sigmund Freud’un eserlerinin biçimlenmesine yardımcı olan entelektüel ortamları keşfediyor.

1.Bölüm: MARKS

19’uncu yüzyıla dönelim.

 Endüstride, teknolojide ve siyasette birçok değişimin yaşandığı, çok önemli ve çalkantılı bir yüzyıla.

 Ama fikirlerde de çok önemli bir değişim oldu.

 Bildiğimiz dünyayı, büyük sancılarla var edecek büyük, cesur ve tehlikeli fikirler.

 Başı üç büyük düşünür çekti.

 Karl Marx, Friedrich Nietzsche ve Sigmund Freud.

 Eskiden kesin olan şeylerin yerle bir olduğu bir dönemde yaşadılar.

 Kitle ayaklanmaları, rejimleri yıkıyordu.

 Bilim dinin otoritesini baltalıyordu.

 Onların karşısındaki zorluk, hızla evrim geçiren bir dünyada bizi neyin insan kıldığını anlamaktı.

 Göçmenler, münzeviler, devlet düşmanları.

 Bu dışlanmış adamlar çağlarının varoluşsal kriziyle kafa kafaya çarpıştı.

 Sınırların dışında kalan çok az şey vardı.

 Kendilerini tamamen, hayatlarımızı kontrol eden güçleri saptamaya adadılar.

 Silahları, zihinlerinin gücüydü.

 Arayışları onları aşırılıklara, yoksulluğa, deliliğe itti.

 Ama keskin ve genelde mücadeleci olan dünya görüşleri bugün hâlâ hayatlarımızı anlamlandırışımızı şekillendiriyor.

KARL MARX

 Uykunuzdan uyanın işçiler

Uyanın arzuların esiri olanlar

Mantıkla gürül gürül ayaklanın

Sonunda imkânsızlık çağı bitiyor

Highgate mezarlığında gömülen onca büyük, tarihi kişi arasında, hâlâ eşi benzeri olmayan bir görüş ayrılığı yaratan biri var.

 Her yıl bugün, ölüm yıl dönümünde onu anmaya buraya gelenler için Karl Marx çok zeki bir kapitalizm analizcisi.

 İnsanoğlunun azat oluşunu ön gören bir peygamber.

 Ama bu heykele boyayla, demir testereleriyle, hatta patlayıcılarla saldıran diğerleri için o, totaliter rejimlerin kötücül atası ve milyonlarca kişinin ölümünden sorumlu bir adam.

 İster onu sevin, ister ondan nefret edin, Karl Marx’ın dünyamızı çarpıcı bir biçimde değiştirdiğini hiçbir şekilde yadsıyamazsınız.

 Ölümünden 70 yıl sonra, dünya nüfusunun üçte biri doktrinini Marksizm olarak belirleyen hükûmetlerce yönetilmeye başladı.

 Marx’ın devrim niteliğindeki öğretilerini kutlayın!

 Marx’ın ideolojisi özgürleştirici olma iddiasındaydı ama korkunç acılara sebep oldu ve süper güçleri kıyametin eşiğine getirdi.

 Küba’dan fırlatılan bütün füzeleri, Sovyetler Birliğinin ABD’ye yönelik bir saldırısı olarak görmek, bu ulusun politikası olacak.

 Komünizmin itibarı yaygın olarak söndü ve bu ideoloji 1980’lerde ve 90’larda düşüşe geçti.

 Ama ekonomik kriz ve toplumsal huzursuzluk DÜNYA %1’E KARŞI Marx’ın fikirlerine yeniden ilgi çekti.

 En baştan başlamak istiyorum.

 Marx’ı tarihin ilerisinden bakarak incelemek yerine onu kendi döneminin bağlamında neyin harekete geçirdiğini anlamaya çalışmak.

 Hayatı güvensizliklerle, başarısızlıkla, trajedilerle zehirlenen bir adamın nasıl olup da insan tecrübesi dâhilindeki en etkili ideolojilerden birini ürettiğini anlamak.

 TRIER, ALMANYA TRIER, PRUSYA

Marx’ı kafamızda genelde haşmetli, kır sakallı bir figür olarak canlandırırız.

 Sovyet propagandasının içinde, etrafına haşince bakarken.

 Ama yakışıklı, şık, ayrıcalıklı genç Marx’ın bu eski görüntüsü çok farklı bir hikâye anlatıyor.

 Doğum yeri Trier artık modern Almanya’nın bir parçası olan, Ren nehri kıyısındaki zarif bir şehirdi.

 1818’de, bu güzel binada, toplumsal basamakları tırmanmakta olan bir ailenin oğlu olarak doğdu.

 Marx’ın çocukluğu yüzeyde çok hoştu ve tamamen burjuvaydı.

 Ama bir gün, Marx daha 15 yaşındayken babası Heinrich burada, Trier’deki Casino Club’da saygın, kamuya mal olmuş bir grup adamla tanıştı.

 İçkiyi fazla kaçırdılar ve bazıları masaları hoyratça yumruklamaya, komşu Fransa’yı kasıp kavuran büyük devrimin erdemlerini metheden şarkılar söylemeye başladı.

 Prusyalı bir subay sahneye tanık oldu ve adamları şikâyet etti.

 Marx’ın okul öğretmenlerinden ikisi de oradaydı ve hemen işlerinden kovuldular.

 Diğerleri bölücülükle suçlandı ve Marx’ın babasının adına leke sürüldü.

 Casino gözlem altına alındı.

 Çünkü şehrin sakin yüzeyinin altında gerilim vardı.

 Trier, Karl’ın doğumundan kısa süre öncesine kadar Napolyon kanunu altındaydı.

 Yani, Karl’ın babası gibi insanlar Fransa’nın devrim prensiplerinin, bireysel özgürlüğün ve eşitliğin tadını almışlardı.

 Heinrich Fransız kanunu altında avukatlık eğitimi almakta serbestti.

 Ama o Yahudi’ydi ve daha otokratik Prusyalılar kontrolü tekrar ele geçirince bütün Yahudilere hukuki kısıtlamalar dayattılar.

 Heinrich’in mesleğini icra etmeyi sürdürebilmek için Hristiyanlığa dönmesi gerekti.

 Marx siyasi otorite ve ifade özgürlüğü konularının tartışmaya son derece açık olduğu bir dönemde büyüyordu.

 Avrupa’nın dört bir yanında, yönetici sınıflar halkın ayaklanıp onları devireceğinden korkuyorlardı.

 Fransız Devrimi’nin idealleriyle Prusya devletinin inatçı tutuculuğu arasındaki mücadele Marx’a ilham verecek ve onu motive edecekti.

 Ve Marx’ın kimin tarafında olduğu, daha küçük yaştayken belli oldu.

 Marx 17 yaşındayken Bonn Üniversitesi’nde hukuk okumak üzere eşyalarını toplayıp Moselle nehrinin aşağısına doğru yola çıktı.

 Yeni yetme Marx’ın ele avuca sığmayan biri olduğu belliydi.

 Çok geçmeden, temelde bir avuç orta sınıf haytadan oluşan Trier Tavern Club’ın eş başkanı oldu.

 Bir gece içip içip kavga ettikten sonra Marx bir günlüğüne mahallenin nezarethanesine kapatıldı.

 Ama olaylar bununla kalmayacaktı.

 Öğrencilik hayatı sınıf ve siyasi görüş açısından keskin bir şekilde bölünmüştü.

 Liberal Trier Tavern çocukları aristokrat harp okulu öğrencilerinden oluşan bir çetenin dikkatini çekti.

 O harp okulu öğrencileri grubu diz çöktürüp Prusya aristokrasisine sadakat yemini etmeye zorladı.

 Yüzleşmeler sertleşti.

 Marx bir noktada bir düelloya girip gözünün üzerine kılıç yarası aldı.

 Bu genç hayta, o yarayı bir tür onur nişanı gibi taşıyordu.

 Anlaşılan Marx’ın babasının canına yetmişti.

 Heinrich, Karl’ı derslere daha çok odaklanan Berlin Üniversitesi’ne aldırttı.

 Ama Marx burada bile dikkatini dağıtacak şeyler buldu.

 Marx bir grup bohem öğrenci ve öğretim üyesiyle tanıştı.

 Onlar gece yarılarına kadar, günün felsefelerini tartışmaya bayılıyordu.

 Marx sakal bırakıp, yakın zamanda ölmüş bir üniversite profesörünün, Georg Hegel’in kuramlarına kafayı takmış olan Genç Hegelciler adlı bu gruba katıldı.

 KING’S COLLEGE LONDRA

Marx Hegel’le ilk karşılaşmasını tamamen sıra dışı bir an olarak betimler.

 Hegel’i okuduğunda âdeta gözlerinin önündeki perdenin kalktığını söyler.

 Peki Hegel’in, onun fikirlerinin bu kadar heyecan verici olan yanı neydi?

 Hegelci fikirler Berlin’i kasıp kavuruyordu ama Hegel’in onları kalplerinden vuran en önemli fikri belki de tarihin özgürlüğün ve mantığın kademeli olarak yayılışı olduğu fikriydi.

 Ve kendi deyimiyle, bu kademeli diyalektik en muhteşem biçimde, Fransız Devrimi’nde vücut buluyordu.

 Tabii bu çağda özgürlük ve mantık kelimenin tam anlamıyla serpilip gelişiyordu.

 Bence bu kesinlikle heyecan verici çünkü size, büyük bir tarihi hikâyenin bir parçası olduğunuz söyleniyor ve bu sayede üzerine çizim yapabileceğiniz tarihî ve felsefi bir tuvaliniz oluyor.

 Doğru ve bence Marx kesinlikle insan ruhunun mükemmelliği ancak toplumun içine gerektiği şekilde işlendiği takdirde kavuşabileceğini söyleyen antik filozoflarla başlamış olan tarihin en sonunda dururken görüyor.

 Peki Hegel’in tamamen haklı olduğunu mu düşünüyorlar, yoksa hâlâ yapılacak işler olduğu düşünülüyor mu?

 Kesinlikle yapılacak işler var.

 Hegel ve onun vizyonu yolun bir kısmını aşmalarına katkıda bulunsa da, asıl yapmak istedikleri bir reformdan ziyade tam bir devrim.

 Soyluların, ayrıcalıkların ve aristokrasinin kontrolü hâlâ elinde tuttuğu bir dünyada hareket ediyorlardı.

 Kocaman bir ayrıcalık ve gelenek duvarı diyebileceğimiz bir şeyi yıkmaya çalışıyorlardı.

 Marx ve Genç Hegelciler insanlığın gelişmesinin önündeki en büyük engelin din olduğuna inanıyorlardı.

 Onlar da dini eleştirip ona saldırmaya başladılar.

 Bunun ne kadar yıkıcı bir düşünce olduğunu bir düşünsenize.

 Bazıları Yeni Ahit’in ayetlerinin ilahi ve tarihî hakikat değil sadece halk hikâyeleri olduğunu söylüyordu.

 Bu, şok edici bir şey.

 Diğerleri Tanrı’nın bir yanılsama olduğunu, biz insanların en iyi özelliklerimizi alıp onları en iyi özelliklerimizin içinde vücut bulduğu fantastik, uydurma bir varlığa atfettiğimizi öne sürüyordu.

 Genç Hegelciler dinin sebep olduğu bu varoluşsal ayrılığın insan potansiyelini kısıtladığına inanıyorlardı.

 Ancak buna dair sanrıları terk ederek gerçekten gelişebilirdik.

 Tabii, grubun ikonoklast ve çoğu kişiye göre dine küfür niteliğindeki fikirleri daha büyük bir anlam taşıyordu.

 Kilise ve devlet arasındaki ilişki öyle sıkıydı ki tamamen bir olmuşlardı.

 Dini eleştirmenin, Prusya’yı eleştirmekten zerrece farkı yoktu.

 Marx akademik bir kariyer hedeflemişti ama Prusyalı yetkililer üniversitelerinde bölücü kişileri barındırmayacaktı.

 O yüzden Marx’ın fikirleri için başka platform bulması gerekti.

 Düşüncelerini popüler, hızla büyüyen gazetecilik sektörü üzerinden dışa vurdu.

 Marx yazılı sözün dönüşüme uğratma gücünün olduğunu düşünüyordu ve Köln merkezli The Rhineland News’un editörü oldu.

 Gazete, anayasal reform isteyen liberal girişimcilerin sözcüsüydü.

 Marx’ın etkisi çok hızlı oldu.

 Koyu renk teni ile gür saçı ve sakalından ötürü “Arap” lakabını alan Marx görünüşte fevriydi, sınırsız bir enerjiyle ve öz güvenle doluydu.

 Ancak bazıları onu kindar bir adam, entelektüel bir zorba olarak betimledi.

 Ama kusurları ne olursa olsun, şevki ve zekâsıyla çok şey başardı.

 Gazete onun yönetimi altında çok daha fazla satmaya başladı.

 Marx’ın gazeteciliği, sonradan görme veznedarların davasını üstlendi ve eski siyasi elitlere saldırdı.

 Bu, sivri kaleminden çıkanların tipik bir örneği.

 Öldürücü bir alaycılıkla karışık polemik.

 “Aristokrasi kanuna şekil veremez çünkü onlar kanunsuzluğun vücuda gelmiş şeklidir Nasıl bir soyguncunun haydut oğlu haydutluk ailesine özgü bir huy diye temize çıkarılamazsa  hiç kimsenin hareketleri de âdettendir diye doğru sayılamaz.”

 Akıllıca, sivri sözler.

 Prusya yönetici sınıfına yönelik, üstü pek örtülü olmayan saldırılarından ötürü, Marx kötü bir ün kazandı.

 Gazetecilik onda, toplumsal skalanın diğer ucundaki bir konuya da ilgi uyandırdı.

 Marx 1842’de memleketindeki alt sınıftan bağcıların içinde yaşadığı koşulları kaleme aldı.

 Kârlarının çarpıcı bir biçimde azaltması bu insanları yoksulluğa mahkûm etmişti.

 O dönemde yazdığı, çocuklarını besleyemeyen bağcıların nasıl intihara sürüklendiğini betimleyen huzursuz edici bir şiir var.

 “Şarap artık fıçılarını kutsamayacak.

 Her şey karların altına gömülünce şarkı söyleyemeyeceksin.”

 İşçiler, piyasayı daha fazla rekabete açtığı için yetkilileri suçladılar.

 Yetkililerin cevabı önceki, korunan piyasanın yapay olarak şişirilmiş fiyatlara tabi olduğuydu.

 Bu adamlar ve kadınlar gerçekten zor durumdalardı.

 Artık resmî olarak, para ödemeden yakacak odun toplamalarına izin yoktu.

 Çünkü yeni fabrikalar çok büyük miktarda odun tüketiyordu.

 Bu insanlar gelişmenin kıskacına düşmüştü.

 Marx bağcıların ellerindeki, geleceklerini belirlemeye yönelik azıcık gücü de kaybettiklerini gördü.

 Gazeteciliği, günlük hayatlarımızı yöneten kompleks güçlere karşı gözlerini açtı.

 Bu ilişkilerin ne olduğunu görmenin bilimsel hassasiyet vasıtasıyla mümkün olması gerektiğini düşündü.

 Yazdıklarına kulak verin.

 Bir kimyager nasıl bazı maddelerin haricî koşullar altında bileşim oluşturacağını saptarsa, bu da neredeyse aynı kesinlikle saptanabilir.”

 Ama toplumun tabiatının klinik yapıbozumu tam da Prusya yetkililerinin korktuğu şeydi.

 Marx’ın kışkırtmaları, iktidarı elinde tutanları biraz fazla huzursuz etmişti.

 Gazetesi kapatıldı.

 Marx’ı daha 25 yaşındayken, o hâlde hayal edelim.

 Öfkeli, hırslı, eleştirilerin hedefi.

 Prusya’da sansürlenen Marx, yenilikçi ve kışkırtıcı fikirlerin ana vatanına gitmeye karar verdi.

 Babasının bir zamanlar söylediği şarkıların kökenine ve devrimin başlangıç noktasına.

 PARİS, 1843 Marx’ın entelektüel ufku burada kat be kat genişledi.

 Fransız Devrimi’nin isyancı coşkusu aslında hiç dinmemişti ve sokaklar, barlar, fikirleri toplumu alt üst etme tehlikesi taşıyan radikal düşünürlerin meskeniydi.

 Mülkün tamamının hırsızlık olduğunu iddia eden özgürlükçü anarşistler.

 Üretim araçlarına müşterek sahip olunmasını isteyen ütopyacı sosyalistler.

 Ve Komünler olarak bilinen işçi kooperatiflerinin yaratılmasından yana olan Komünistler.

 Marx’ın kendi tedirgin edici felsefesi, hararetli tartışmalar ve yazılarla geçen kısacık bir yılın sonunda yavaştan şekil almaya başlayacaktı.

 Ve bu, hikâyenin birçok açıdan yeni bir bölümüydü.

 Marx Fransa’ya çocukluk aşkı ve artık eşi olan Jenny von Westphalen’la geldi.

 İkisi Trier’de varlıklı bir hayatın getirilerinin tadını çıkarmışlardı.

 Jenny bir baronun kızıydı ve babası, Marx’ı özgürlükçü düşünürlerle, Shakespeare gibi yazarlarla tanıştırmıştı.

 Ama Paris’te bütün o konfora ve salon toplumuna sırt çevirmeleri gerekti.

 Yeni evliler arkadaşlarıyla burada, Rue Vaneau’da kalıyorlardı.

 Marx da Prusya’daki değişimi kışkırtmaya buradan devam etti.

 Marx Fransız ve Prusyalı radikalleri iş birliği yapmaya teşvik eden hırslı bir neşriyatın yayımlanmasına yardım etti.

 Neşriyat kısmen Prusya’ya kaçak olarak sokulmasının zorluğundan ötürü tek bir baskı yapabildi.

 Alman-Fransız Yıllıkları Ama Marx’ın bu başarısız neşriyat için yazdığı ilk denemeler hem büyük tarihî değere sahip, hem de fikirlerinin evrimi açısından hayati.

 Bu denemelerde, Marx’ın insanoğlunun özgürlüğünü tam olarak neyin kısıtladığını saptama arayışını net olarak görmeye başlıyoruz.

 O, Genç Hegelciler’inkinden farklı bir yola giriyor.

 Dini sorunlarımızın asıl sebebi olarak görmek yerine onu kısaca “halkın afyonu” olarak betimliyor.

 Dinin çok daha derin bir şey için ağrı kesici olduğunu söylüyor.

 Ona göre acılarımızın asıl sebebi toplumun maddi ihtiyaçlarımızı karşılamak üzere düzenlenişi.

 Kapitalist ekonomi.

 Almanya’da din onlarca yıldır tartışmaların hedefiydi.

 Marx bunun, üzerinde yaşadığımız dünyanın bir üreticilik dünyası olduğuna dair görece yüzeysel bir anlayış olduğu kanısında.

 UNIVERSITY COLLEGE LONDRA

Ve hem bizi, hem hayatlarımızın gidişatını etkileyenin bu olduğunu düşünüyor.

 “Türsel özümüz” şeklinde bir tabir kullanıyor ve ben bunu hiç anlayamadım.

 Açıklayabilir misiniz?

 Türsel öz Marx için birincil olarak biz insanoğlunun yaşama şeklinin hayvanlarınkinden farklı oluşuyla ilgilidir.

 Marx’ın temel düşüncesi insanların özünde üretici varlıklar olduklarıdır.

 Diğer hayvanlar; arılar, porsuklar da üretir ama bizim gibi değil!

 Arılar tek bir şey üretebilir.

 Porsuklar tek bir şey üretir.

 Biz her şeyi üretebiliriz.

 Marx bütün insanların üretim açısından yaratıcı olduğuna inanıyor.

 Ama kapitalizm trajedisi işçilerin fabrikalarda sürekli aynı görevleri yerine getirmesidir.

 Onlar insanoğlunun yapması gereken şeyleri yapmıyorlar.

 Marx bu türsel özümüze yabancılaşma olgusunu sadece işçinin bireysel olarak ezilip üretim hattına zincirlenişini değil biz insanların hep beraber, kolektif olarak dünyanın boyunduruğu altında oluşumuzu açıklamak için de kullanıyor.

 Kapitalist bile sonunda boyunduruk altına giriyor.

 Kapitalist biri çalışma gününü bölmek istese bu muhtemelen mümkün olmazdı çünkü rakipler işçilerini aynı şekilde sömürmeye devam eder ve söz konusu işveren kârından olup iflas ederdi.

 Marx bu konuda, “kapitalizm bizi yönettiği sürece yabancı güçlerin oyuncağı olacağız,” dedi.

 Bu, kendi elimizle yarattığımız bir canavar gibi.

 Kontrol ettiğimiz bir şey değil.

 Marx dünyaya farklı açıdan bakmaya başlayınca bu dünyanın foyasını ortaya çıkarmayı kendisine görev edindi.

 Keskin zêkası ve belki de gençliğin cesareti, kararlılığıyla insanı alçaltan eşitsizliğe son vermeyi ve insanları gerçek, içkin özleriyle yeniden kavuşturmayı hedef aldı.

 Ama Marx’ın felsefi misyonu kişisel muharebelerden yara alacaktı.

 Marx’ın sağlığı iyi değildi.

 Acı verici bir deri hastalığı vardı.

 Yeni araştırmalar onun çıban diye bahsettiği şeylerin aslında çok daha ciddi bir şey olduğuna işaret ediyor.

 Hayat hikâyesini okudum.

DERMATOLOJİ FAHRİ PROFESÖRÜ

Çok ilginç bir kitaptı ama Marx’ın cildiyle ilgili sorunlardan mustarip olduğunu söylüyordu.

 Tabii, kulaklarım hemen dikildi.

 Onun bir türlü dinlenemediği söyleniyordu.

 Uzanamıyormuş, yürüyemiyormuş.

 Bir keresinde üç hafta boyunca çalışamaz, düşünemez hâle gelmiş.

 Ama ben düşündüm ki Cilt sorununun sadece çıbanlar olduğu yazıyordu.

 Çıbanlar can sıkıcıdır ama o kadar da feci değildir!

 Marx’ın dokuz yıllık bir süreçte yazdığı mektuplara baktım.

 Biraz sıkıcılardı!

 Ama insan o mektuplardan Marx’ın kasık ve makat bölgesinde çıbanlar çıktığını anlayabiliyor.

 Ve sonra, teşhisi kolaylaştırıcı bir biçimde, koltuk altlarında.

 Bu dağılım tek bir hastalıkta vuku bulur.

 Hidratenitis Suppurativa adlı, telaffuzu çok zor bir hastalıkta.

 Kulağa fiziksel olarak son derece zayıf düşürücü gibi geliyor.

 Kesinlikle, örneğin burada bir koltuk altı resmi var.

 Sürekli çıban çıkan yerlerde yara izleri var.

 Hiçbir zaman tamamen kesilmiyor.

 Ne zaman başladığını biliyor muyuz?

 İlk kez 40’larının başında yazdığı mektuplarda izler buldum.

 Normalde 20’lerin başlarında ortaya çıktığını biliyoruz.

 Ortalama 21, 22.

 Sizce bu, onu psikolojik olarak etkiledi mi?

 İşin içine cilt girince kendimize bakışımız değişir.

 Kendimizden nefret etmeye başlarız ve Marx’ta bu hislerden bolca vardı.

 Bu mektupta “keskin bir jilet alıp o pisliği kendim kestim,” diye yazmış.

 İnsan bunu nasıl yapar?

 Hastalığını kendisine yabancı görüyordu.

 Bazıları bu hastalığın Marx’ın yabancılaşma hissine katkıda bulunduğunu söylediler.

 Bu yeni kanıt bize kesinlikle, büyük düşünürlerin de sıradan insanlar gibi yaşadığını hatırlatıyor.

 Marx 1844’te ilk kez baba oldu.

 Jenny, yeni doğan kızlarını Trier’e, ailesini ziyarete götürdü.

 Kocasını cinsel serbestliğiyle meşhur olan bir yerde yalnız bırakma konusunda gerçekten kaygılı olduğu belliydi.

 Mektuplarında tedirginlikle, “sadakatsizlik illeti, bir başkentin baştan çıkarıcı çekicilikleri” diye yazmış.

 Marx gerçekten bir randevu ayarlamış ama bu yalnızca zihinlerin buluşmasıymış.

 Marx’ın başarısız olan gazetesine yazı yazmış, radikal yazar Frederick Engels’le bir randevu.

 Engels de Prusyalı burjuva bir ailedendi ve Marx’tan sadece iki yaş gençti.

 Uzun boylu, yakışıklıydı.

 İkisi de Genç Hegelciler grubuna bulaşmış ve kapitalizmle ilgili kişisel fikrine ulaşmıştı.

 Görünüşe bakılırsa arkadaşlıkları, bolca kırmızı şarap tüketimiyle pekişmiş.

 İkisi on gün birbirlerinden ayrılmadılar.

 Gece yarılarına kadar konuşup toplumsal, siyasi ve ekonomik adaletsizliği, Engels’in “endüstriyel hayatın salt mutsuzluğu ve maddi sefaleti” dediği şeyi yerin dibine batırdılar.

 Engels Marx’ın kendisinden daha zeki olduğunu hemen kabul etti.

 Ama onda da Marx’ta olmayan bir şey vardı.

 Engels bir nevi ikili hayat sürüyordu.

 Son iki yıldır gündüzleri endüstriyel Manchester’da babasının tekstil işinde çalışıyordu.

 Yani, kapitalizmin kazan dairesini birinci elden tecrübe etmişti.

 Engels’in sevgilisi Mary Burns adlı, İrlanda göçmeni fabrika işçisiydi.

 Kadın Engels’e Manchester’ın kenar mahallelerini göstermişti.

 Böylece Engels şehirli sınıfların yoksulluğuna, tezlere bağlı Marx’ın hiç olamadığı şekilde tanık olmuştu.

 İşbirlikçiler ve arkadaşlar olarak, müşterek misyonları insanların, ikisinin kapitalizmin yıkıcı gerçekleri olarak gördükleri şeyleri görmesini sağlamaktı.

 Ama Paris’in güvenli bir sığınak olmadığı ortaya çıkacaktı.

 Marx’ın hummalı yazıları ve içkiliyken diğer kışkırtıcılarla yaptığı konuşmalar dikkat çekmişti.

 Paris’te Prusyalı casuslar vardı ve bunlar Fransız yetkililerine Marx’ın fikirlerinin potansiyel tehlikesini bildirdi.

 Marx’a ülkeyi terk etmesi emredildi.

 Marx 1845’te, bir posta arabasıyla Paris’ten alelacele ayrıldı.

 Jenny’yi bütün eşyalarını toplamak üzere küçük kızlarıyla beraber ardında bıraktı.

 Komşu Brüksel siyasi mültecileri kabul ediyordu.

 Marx sığınma talebinde bulundu.

 Ona geçici ikamet hakkı verildi ama bunun için kesinlikle yazılarıyla karmaşa yaratmayacağına yemin ettiği bir belge imzalamak zorundaydı.

 BRÜKSEL

Marx Brüksel’de, Prusya yetkililerinin uzun kollarından korkmaya devam etti.

 Sınır dışı edilme ihtimalini ortadan kaldırmak için Prusya vatandaşlığından ayrıldı.

 Marx ötekileştirilmişti.

 Vatansız ve beş kuruşsuzdu.

 Ama belli ki bunları eli kolu bağlı seyretmeye niyeti yoktu.

 Brüksel’de kalışının katı koşullarına rağmen siyasi etkinliğini artırma peşindeydi.

 Marx Engels’e yeniden kavuştu ve ikisi komünistlerin gizli kapaklı dünyasının bir parçası oldular.

 Yönetici sınıflar tarafından sömürülmekten bıkan komünistler Avrupa’nın birçok yerinde gizli gruplar kurmuştu.

 İşçi sınıfından bu aktivistler özel mülkü kaldırmak ve devrimci bir toplum yaratmak istiyordu.

 Marx’la Engels bir zamanlar duman altı bir barken şimdi ironik bir biçimde, zarif bir burjuva bistrosuna dönüşmüş olan bu mekânda komünistlerle vakit geçirirlerdi.

 Marx burada tanıdığı adamların devrimsel değişimin neferleri olduğuna inanıyordu.

 Marx’ın artık kişisel olarak yaratmaya çabaladığı son derece kritik değişimin neferleri.

 O, “Filozoflar dünyayı sadece yorumladılar.

 Asıl mesele dünyayı değiştirmek,” diye yazdı.

 Engels’le ikisi sözlerini eyleme döktüler ve Brüksel’deki üslerinden, Avrupa’nın dört bir yanındaki komünist ağını koordine etmeye başladılar.

 Ama kuram üretmeyi de bırakmadılar.

 Marx büyük sorunları büyük fikirler ve yazılı sözün gücüyle çözme konusunda her zamanki kadar azimliydi.

 Marx’la Engels burada hararetli bir biçimde çalıştılar.

 Ama düşüncelerindeki kritik değişim ne oldu?

SHEFFIELD ÜNİVERSİTESİ

Kritik değişim, artık dünyadaki ekonomik kuruluşları ve onların tarih boyunca geçirdiği değişimi  tarihi ileri taşıyan motor olarak görmeleriydi.

 Ve toplumun kendisini ekonomik olarak organize edişinin yeni teknolojik gelişmelere bağlı olarak değiştiğini gördüler.

 Hareketlerin kökünü, çok erken dönemdeki bir kooperatif olarak gördüler.

 Bir kooperatif İnsanların komün şeklinde yaşadığı bir toplum.

 Köle çalıştıran toplumlar aristokrat toprak sahipleri ve kullarıyla orta çağ derebeyliğine dönüştü.

 Sonra endüstri devrimi ve kapitalizmin doğuşu yaşandı.

 Tarihi bu şekilde görüyorlardı.

 Peki bütün bunlarda sorun yaratan neydi?

 Sorun, insanlık tarihinin büyük bir kısmında bazılarının varlık, bazılarınınsa yokluk içinde olması ve çoğu kişinin mal sahiplerinin, üretim araçlarının sahiplerinin karşısında ezilmiş olması.

 Marx sorunun kapitalizm altında daha da büyüdüğünü düşünüyor.

 Bu dönemde ikisi için ekonomi de, sınıf kavramı da çok önemli, değil mi?

 Hem de nasıl.

 Onlar kapitalizmin özellikle, mülk sahibi burjuva kapitalist sınıfla iş gücünü satan proleterya arasında illa ki düşmanlığa sebep olacağı kanısındalar.

 Çünkü Marx sömürünün kapitalizmin tabiatında olduğunu söylüyor.

 Bundan da ötesi kanunun, dinin, siyasetin, kültürün, sanatın genel olarak yönetici sınıfı iktidarda tutmak için var olduğunu düşünüyor.

 Bunlar bir üst yapı, statükoyu koruma amaçlı bir ideoloji.

 Ve Marx, işinin bir kısmının maskeyi düşürmek ve insanların kandırıldıklarını anlamalarını sağlamak olduğunu düşünüyor!

 Marx kapitalizmin, kendi yıkımının tohumlarını içerdiğine inanıyordu.

 Tek yapması gereken proleterya dediği, endüstriyel toplumun işçi sınıfını uykusundan uyandırıp devrimsel rolüne hazırlamaktı.

 Tarihin son aşaması olan Komünizmi başa geçirip bütün sınıf ayrılıklarını yok etmek.

 1847’de, Avrupa’daki olaylar Marx’ın lehineydi.

 Devrim fırtınasının bulutları toplanıyordu.

 Avrupa’da buğday ve patates mahsulünün azalması kıtlığa, yiyecek isyanlarına ve siyasi huzursuzluğa yol açtı.

 Komünist Birlik Marx’la Engels’i “inancın açıklanması” üzerine bir tez yazmak üzere görevlendirince ikilinin eline bir fırsat geçti ve onlar kendilerini hiç tutmadılar!

 Ocak 1848’de, Marx’la Engels teslim tarihine yetişmek için acele içindelerdi.

 Sadece iki hafta içinde, yoğun bir puro dumanı altında, inanılmaz bir akıcılıkla bu minik kitabı, Komünist Manifesto’yu yazdılar.

 Sadece 30 sayfa uzunluğunda.

 Ama o sayfalar tüm zamanların en ünlü ve en etkili siyasi propagandalarından bazılarını içeriyor.

 MANİFESTO KOMÜNİST PARTİ

Birçok insan kitabın kapitalizmi yerin dibine soktuğunu düşünüyor ama Marx aslında durmadan burjuvayı övüp şöyle diyor: “Burjuvazi Mısır piramitlerini, Roma su kanallarını, Gotik katedralleri fazlasıyla aşan harikalar yarattı.”

 Bu sözlerle burjuvaziyi ve kapitalizmi bir bakıma yere göğe sığdıramıyor gibi.

 STAFFORDSHIRE ÜNİVERSİTESİ

Yani, aslında kapitalizmin getirebileceği gelişmeler ve faydalar olmasa komünist toplumun işleyemeyeceğini, çünkü komünist toplumun aslında herkesin faydalanabileceği bir mal bolluğuna ihtiyaç duyduğunu söylüyor.

 Hatta o alıntıdan önce, bir noktada burjuvazinin tarihte devrimsel bir rolünün olduğunu söylüyor.

 KOMÜNİST MANİFESTO

Dile renk katıyor.

 “Komünizmin hayaleti Avrupa’ya musallat oldu” ve “Katı olan her şey eriyip gidiyor” gibi cümleler sarf ediyor.

 -Akıldan asla çıkmayan sözler.

 -Evet.

 Burjuvazi kendi mezarını kazıyor.

 Marx bir düz yazı ustası.

 Ne yaptığını çok iyi biliyor.

 Ama beni kaygılandıran şey, fikirlerin ideolojilere dönüşmesi ve burada vuku bulan şey bu gibi.

 Fikirler bir bakıma katılaşıyor ve bu, tehlikeli bir belgeye dönüşüyor.

 O, burjuvazinin kontrol edemez olduğu bir şey yaratan bir büyücüye benzediğini söylemişti.

 Belki o da aynı şeyi yapıyor.

 Hele ki öldükten sonra kesinlikle kontrol edemeyeceği bir şey yaratıyor.

 Manifesto, radikal coşkusuna ve salt retorik gücüne rağmen dikkatlerden neredeyse tamamen kaçtı.

 Kitabın Almanya’daki ilk baskısının mürekkebi hâlâ kurumamışken Avrupa’nın dört bir yanında isyanlar patlak verdi.

 Burada, yani Paris’te, işçiler sokaklara barikat kurdular.

 Üç günlük hararetli mücadeleden sonra monarşiyi devirdiler ve cumhuriyeti ilan ettiler.

 İnsan buradaki beklenti atmosferini hayal edebiliyor.

 Bu, olsa olsa Arap baharına denk bir tecrübe olabilir.

 Dünya herkesin gözü önünde değişiyordu.

 Halkın gücü statükoyu alabora ediyordu.

 Radikaller domino taşlarını deviriyordu.

 Belçikalı yetkililer ayaklanma çıkmasından korkarak Marx’a ülkeden çıkması için sadece 24 saat verdiler.

 Marx’ın ülkeden ayrılıp devrimcilerin lideri rolünü üstlenmesi için çok da teşvike ihtiyacı yoktu.

 Ama ayaklanmalar çabucak kaosa dönüştü.

 Fransa’da yeni Cumhuriyetçi hükûmetin bir işçi protestosunu bastırma girişimi bir anda kontrolden çıktı.

 10.000’den fazla insan öldü ya da yaralandı.

 Avrupa’nın birçok yerinde, eski yönetici sınıflar kontrolü çabucak ele geçirdi.

 Marx devrimi kışkırtma umuduyla Prusya’ya gitti.

 Ama orada tutuklandı, ayaklanma çıkarma suçundan yargılandı ve hapse atılmaktan kıl payı kurtuldu.

 Geriye tek bir sığınak kalmıştı.

 Hâlâ radikal düşüncelere sahip mültecileri topraklarına kabul etmeye hazır, görece istikrarlı bir krallık.

 Marx Ağustos 1849’da İngiltere’ye yelken açtı.

 LONDRA

Buraya 32 yaşında varan Marx kendisini, 1848 ayaklanmalarının tarihî koşulların henüz değişim için doğru olmamasından ötürü başarısız olduğunu düşünerek avuttu.

 Felsefi kuramlarının ön gördüğü nihai devrim henüz yaşanmamıştı.

 Ama Londra’da hayat onu pek de teselli etmeyecekti.

 İki milyondan fazla insanın yaşadığı bu zorlu, merhametsiz, distopik metropol dünyanın en büyük şehriydi.

 O zamanlar bile Londra’da geçim masrafı insanı ezecek kadar yüksekti.

 Marx, Jenny ve dört çocuklarının gücü o zamanlar Soho’nun gecekondu mahalleleri olan yerde yaşamaya yetiyordu.

 Diğer mültecilerle dip dibe, küçültücü koşullar altında yaşıyorlardı.

 Jenny, burada bir haftalığına oda kiralamak Almanya’nın en büyük evini bir aylığına kiralamaktan daha pahalı, diye yazmış.

 Marx Londra’da Kapitalizm’in ardındaki itici gücün kesin bir anlatısını kaleme almaya girişti.

 Ama Prusya’nın hâlâ göz altında tuttuğu kişisel hayatındaki çalkantılar planlarını zora sokacaktı.

 Marx’ın evine sızmayı başaran bir casus ailenin evdeki yaşamını sefalet ve kaos olarak betimledi.

 “Yıkanmak, saçıyla başıyla uğraşmak, çarşaf değiştirmek nadiren yaptığı şeyler.

 Sıklıkla da sarhoş oluyor.

 Zaman zaman günlerce boş oturuyor ama bazen de hiç dinlenmeden gece gündüz çalışıyor.

 Yatma kalkma vakitleri düzensiz ve genelde bütün gece ayakta kalıp öğle vakti tamamen giyinik hâlde kanepeye uzanıyor.”

 Marx’ın bütün zamanını ve enerjisini emen kuram üretme ve siyasi karmaşa yaratma eylemleri ailesini dibe batırdı.

 İşsiz, çaresiz kalan aile bütün eşyalarını rehinciye sattı, mahalle dükkânlarına borçlandı.

 Jenny ailesinden sadaka dilenmeye gitti.

 Sonra Marx işleri daha da beter hâle getirdi.

 Aileyle beraber yaşayan, Helene adında cevval bir kadın vardı.

 Ev işlerine yardımcı olurdu.

 O da radikaldi ve bir dosttu.

 Ama Marx onunla yattı ve gayrimeşru bir oğlu oldu.

 O sırada Jenny de hamileydi.

 Bu, Marx’ın en iyi anı değildi.

 Jenny öfkeden kudurmuştu.

 Hepsi uzun zamandır tanışıyorlardı.

 MARX AİLESİNİN BİYOGRAFİ YAZARI

Yani belli ki hayatında dramlar ve sıkıntılar var ve bunlar gerçekten ciddi.

 Marx Engels’e notlar gönderip “Eve gidemiyorum çünkü her şey alt üst oldu.

 Herkes çok üzgün ve Jenny öfkeden kuduruyor.

 Lütfen gel de benimle Great Russell Street’teki birahanede bir şeyler iç,” diyor.

 Karısı olmayan biriyle yatmıştı ve o kadın hamile kalmıştı.

 Bu, o zamanlarda hoş görülemeyecek bir şeydi.

 Şimdi bile zor ama 19’uncu yüzyılın ortasında Öyle mi?

 Çünkü onlar hem gelenekçi, hem gelenek dışıydılar.

 O sıralar özellikle siyasi ve toplumsal anlamda öne çıkan kişiler arasında gayrimeşruluk çok da ses getirecek bir şey değildi.

 Ama aynı zamanda Jenny’nin olayı örtbas etmek istediğine dair epeyce kanıt var.

 Bütün bunların sorumluluğunu kim alıyor?

Durumu düzelten Engels oluyor.

 Babanın kendisi olduğunu açıklıyor ve Engels arkadaşı için kendisini feda ediyor.

 Sizce bu olay bize Marx hakkında ne söylüyor?

 Marx bir erkek!

 Ve nihayetinde Viktorya döneminde yaşamış bir aile reisi.

 O da diğer erkekler gibi bağlam içinde değerlendirilmeli.

 Bütün kahramanların kusurları vardır.

 Engels bütün bu sıkıntılar boyunca Marx’ı hep desteklemişti.

 O, devrimsel hırslarından ödün vermiş ve Marx’ı kuram üretirken maddi anlamda desteklemek için idealleriyle çelişkili bir biçimde babasının fabrikasına geri dönmüştü.

 Ama buna rağmen, Marx’ın aile hayatı trajedilerden kurtulamadı.

 Üç çocuğu daha bebekken öldü.

 Marx, sekiz yaşındaki oğlu, göz bebeği Edgar 1855’in Kutsal Cuma’sında babasının kollarında ölünce iyiden iyiye dibe vurdu.

 Edgar’ın naaşı toprağa verilirken yas tutan diğer insanlar Marx’ın kendisini de mezara atacak kadar kederli göründüğünü düşündüler.

 Ama bu korkunç acıdan sonra, mütevazi bir teselli buldular.

 Jenny’ye iki kişiden miras kalmıştı.

 Aile bu sayede, görece zengin olan banliyölere taşınabildi.

 Ama Marx burada bile, çoğu kendi eseri olan borçların içindeydi.

 Saygıdeğer bir orta sınıf hayatı yaşamak için para saçıyor, kızlarını özel okula gönderip onlara dans dersleri aldırıyordu.

 İnsan onun, içine doğduğu rahat burjuva dünyasını taklit etmeye çalıştığı hissine kapılıyor.

 Marx 40’ına bastığında, British Museum’un yeni Okuma Odası’nın müdavimi oldu.

 Gününün 12 saatini burada geçiriyor, Kapitalizm’i kesin bir dille eleştirdiği eseri Das Capital için kanıt topluyordu.

 1860’larda Britanya dünyanın endüstri merkeziydi.

 Birleşik Krallık nüfusu yeni asrın başlangıcından beri ikiye katlanmış ve bunun toplum üzerinde feci bir etkisi olmuştu.

 Marx kamu kayıtlarını deşerken aradığı şeyi bulacaktı Başıboş kapitalizmin yıkıcı sonuçlarının izlerini.

 Bu 1863’ten kalma bir çocuk komisyonu raporu.

 EKONOMİ GAZETECİSİ

Yani tam Marx’ın Kapital’i yazdığı dönemde çıkmış.

 Günde 15 saat çalışan dokuz yaşında bir çocuk var.

 Marx buna bakıyor ve sistemin işleyişine dair bütün sırların bu hikâyede gizli olduğunu anlıyor.

 Kapitalizmin sırrı, bu artık değer fikridir.

 Kâr nereden gelir?

 Marx emekten geldiğini söylüyor.

 Bu küçük çocuk işe gittiğinde onu iş yerine ulaştıran her şey, yani yiyecek, giyecek ve belki eğitim ve elbette barınma, para gerektiriyor.

 Onun iş gücü bütün bunların değerinde ama o 15 saatlik iş günü boyunca yaptığı iş miktarı yapması gerekenin çok üzerinde.

 İşte kâr da, iş yerine gelmesi için gerekenler, yaptığı işin gerçek ederi ve aslında yapılan iş arasındaki fark artıktır.

 Kâr da oradan gelir.

 Onun aslında bu akut sömürü örneklerinin arasında bir şeyler aradığını biliyoruz çünkü Marx sömürü kavramını ana akım ekonomi uzmanlarının gözüne gözüne sokmak istiyor.

 Ana akım ekonomisi o zamanlar sömürünün var olduğunu kabul bile etmiyordu ve şimdi de etmiyor.

 Bangladeşli bir grup terzi işçisinin çalıştığı bina tepelerine çökünce bu bir kazadır.

 Marx’a göre kapitalizmin en temel kuralı kapitalistin elinden geldiğince, mümkün olan azami artık değeri elde etmesidir.

 Bu sistem nereye gidiyor?

 Marx kapitalizmin geleceğini nasıl görüyor?

 Marx kapitalizmin yakın zamanda çökeceğini tahmin etmiyor.

 Bunun tamamen işlevsel bir sistem olduğunu anlıyor ama zayıf noktasını da tespit ediyor.

 Kâra dayalı, bütün kârın halkın çalışmasından elde edildiği bir sistemde bir noktadan sonra sınıra ulaşılır.

 İlk sınır çalışma günüdür çünkü çalışma günü sonsuza dek uzatılamaz.

 Yenilikler yapılması, makineler icat edilmesi gerekir.

 Ve o makineler işçileri git gide üretim sürecinden çıkarır, ki böylece asıl kâr kaynağı minicik bir alana sıkışmış olur.

 Bu yüzden sürekli kârlılık krizi yaşanır.

 Marx’ın döneminde insanlar XYZ şirketinin batması kimin suçu diye soruyordu.

 Marx, kimsenin suçu değil diyor.

 Kâr sistemini suçluyor.

 Bu sistem, işçinin sömürülmesini baz alır.

 İşçinin sömürülmesi de sistemi sonsuza dek genişletecek hızda kâr üretmeye devam edemez.

 Marx kapitalist sistemde, sistemin ayakta kalmasına engel olacak kadar çok çelişki olduğuna inanıyordu.

 Patlama, genişleme ve gerileme döngüsü, sistemin özü itibariyle istikrarsız olduğu anlamına geliyordu.

 Das Capital’in birinci cildi 1867’de, 16 yılın sonunda nihayet tamamlandı.

 Ama Marx’ın umduğu etkiyi yaratmadı.

 Yorumların bazıları aslında, Avrupa’da ilgi yaratmak isteyen Engels’in kaleminden çıkmıştı.

 Marx bu ilgisizliğin düşmanlarının organize ettiği bir sessizlik komplosu olduğuna inanıyordu.

 Ama bence durum muhtemelen çok daha basitti.

 Kapital çok uzun.

 Yazıların bazıları çok canlı olsa da çoğu fazla yoğun ve çok dikkat istiyor.

 Bunu baştan sona okumak son derece meşakkatli.

 Ayrıca Avrupa, çoğunlukla genişleyen küresel piyasalar sayesinde ekonomik açıdan büyüyordu.

 Britanya hükûmeti de çalışma koşullarını geliştirmek için kanun çıkarıyordu.

 Kapitalizm krizi, devrim bombasının fitili bir türlü gelmek bilmiyordu.

 Bu, bana Marx’ın hayatındaki büyük ironilerden biri gibi geliyor.

 Marx değişim ihtiyacını tespit etmişti ama sonra durum git gide artan bir hızla öyle bir değişti ki Marx toplumun sonuçlarına tutarlı bir çözüm bulana kadar dünya çoktan çekip gitmiş Marx’ı arkasında bırakmıştı.

 Engels’ten cömert bir emekli maaşı alan Marx yavaş yavaş kendisini konforlu orta sınıf saygınlığına bıraktı.

 Vaktini sevgili torunlarıyla geçiriyor ve burada, Hampstead Heath’te ailecek yürüyüş yapmaktan zevk alıyordu.

 Marx borsada spekülasyon yarattığını bile kabul ediyor.

 Tabii bunun son derece varsayımsal olduğu ve en azından muhtemelen, Marx’ın kapitalizmin kalıcı olacağını düşündüğüne dair bir işaret olduğu iddia edilebilir.

 Marx’ın sağlığı 60’larında çok bozuldu ve karısı Jenny’nin ölümü onun kalbini kırdı.

 Sona yaklaştığını anlayınca kızları için son bir anı olarak fotoğrafını çektirdi ve ardından alameti farikası olan saçını sakalını tıraş etti.

 Marx 1883’ün mart ayında öldüğünde ceketinin göğüs cebinde, oğluna hayatta iyi bir başlangıç vermek için didinen babasının bir fotoğrafı bulundu.

 Fotoğraf burada, Highgate mezarlığının ücra bir köşesinde Marx’la beraber yalın bir mezara gömüldü.

 Marx’ın asıl mezar yerinin parasını Engels ödedi.

 Cenazeye sadece 11 kişi katıldı.

 Engels’in Marx’ın mezarının başında sarf ettiği, “Adı ve yaptığı işler asırlar boyu unutulmayacak” sözleri kulağa kehanetten çok, iyimserlik gibi gelmiş olmalı.

 Ama onun tamamen haklı olduğu ortaya çıktı.

 Engels, Marx’ın fikirlerini bir sisteme bağladı ve netleştirdi.

 Marx’ı büyük bir düşünür olarak tanıttı.

 Dünyanın dört bir yanındaki sosyalist hareketler Marx’ın ikna edici eserlerini tercüme etmeye başladı.

 Marx’ın fikirleri ivme kazanmaya başladı.

 Sonunda, bir ülkede, Komünist bir devrim başarılı oldu.

 Mutluluk ve sevinç dolu bir insan seli şehir sokaklarına dökülerek müthiş gösteriler yaptı.

 Kitlelerin devrim ateşi sonunda harıl harıl yanıyordu.

 Ama bu, Marksist mantığa tamamen karşıydı.

 Çünkü değişim için gereken koşullar, yani çok gelişmiş bir kapitalist ekonomi ortaya çıkmamıştı.

 Bolşevik devrimi 1917’de, Moskova’da Rus Komünizmi’ni başlatmıştı.

 Komünizm bundan 70 yıl sonra, Berlin Duvarı’nın yıkılışıyla burada çöküş yaşadı.

 Devrime gücünü veren, Karl Marx’ın tahmin ettiği gibi sadece proleterya değil çok sayıda farklı radikal ve provokatördü.

 Her seviyeden devrimci ve özellikle Stalin Marx’ın ve onun kuramlarının müridi olduğunu iddia ediyordu ama otoriter ideolojileri Marx’ın çok değer verdiği özgürlüğü ezip geçti.

 Marx hayatta olsa rejimleri onu suçlu bulurdu, ki bu yaman bir çelişkidir.

 Marx’ın çarpık bir biçimde benimsenmesi ünlü bir metnin, yani Alman İdeolojisi’nin yakın zamanda yeniden yorumlanışından da belli.

 Burada Engels’in el yazısı var.

 Onun yazısı bayağı güzel.

 Ama Marx’ın el yazısı gerçekten felaket.

 BRISTOL ÜNİVERSİTESİ

Bu sayfadan, Marx’ın Engels’in taslağına bir şeyler eklediği anlaşılıyor.

 Peki, bunun amacı ne?

 Burada neyin üzerinde çalışıyorlar?

 Engels’in taslağından ortaya, insanları onlara ekonomik olarak dayatılan iş gücüyle kısıtlamayarak istediklerini yapmaları için izin veren komünist bir toplumla ilgili bir hikâye çıkıyor.

 Engels hayvancılık, avcılık ve balıkçılıktan oluşan bir vizyon geliştiriyor ama bence Marx’tan “İşimize geri dönelim” şeklinde çok sert bir mesajla karşılaşıyor.

 Ve Marx bunu dolaylı yoldan yapıyor.

 “Basbayağı yanılıyorsun” yazmıyor da, epeyce alaycı bir şey yazıyor.

 “Yemekten sonra eleştir” diyor.

 Marx ve Engels taslak hâlindeki bu eseri reddettiler.

 Ama eser 1920’lerde yeniden canlandı, komünizmin kılavuzu olarak, ön değer olarak alındı ve düzgün bir metin hâlinde basıldı

YEMEKTEN SONRA ELEŞTİR

Böylece tartışmalı kökeni gizlenmiş oluyor.

 Bu sadece bir taslak ama buradaki fikirler büyük bir siyasi ideolojinin temelini attı, öyle mi?

 Evet, çoğu insanın Marx’ı basitleştirmek ya da dogmatik hâle getirmekten çıkarı var.

 Bundan siyasi fayda elde edilebilir ama bunu yapmak zorunda değiliz.

 Marx soruları olan, cevaplar arayan bir adamdı.

 Tek bir büyük fikri ve her yerde bulduğu tek bir cevabı olan bir adam değildi.

 Bir tür guru, peygamber ya da ulu bir öğretmen olmak istemediğine dair kayda geçmiş sözleri var.

 Böyle kanıtlara bakarken Marx’ı hatırlamalı mıyız?

 Hakkında farklı mı düşünmeliyiz?

 Evet, umarım öyle olur!

 Bence çok daha açıklayıcı ve çok daha az dogmatik bir Marx’la karşılaşmaya da hazır olmalıyız.

 Bence Marx’ın dehâsı, kapitalizm hakkında soyut düşünme azminde yatıyor.

 Yüzeysel gerçekliğin ötesine bakıp, kapitalizmin kaderini sorgulamasında.

 En ilginç bulduğum fikirse, onun iş gücünün yabancılaşması fikri.

 Emeğinizin meyveleri elinizden alınırsa, yaratıcılığınızdan koparılırsanız benlik hissinizi kaybedersiniz.

 Bize bıraktığı zorluk, şu soru: Kapitalist bir sistemde yaşayıp sağlıklı, işlevsel, ve tehlikeli olmayan insan ilişkileri geliştirebilir miyiz?

 Marx “Komünizm tarih bilmecesinin çözümüdür” demişti.

 Ben bunun doğru olmadığının kanıtlandığı düşüncesindeyim.

 Onun komünist bir Ütopya’nın ortaya çıkıp insanlığı özgür kılacağına dair tahmini henüz gerçekleşmedi.

 Tarihçi olarak tek bir fikrin insan deneyimi bilmecesini çözüvereceğini kabul edemem.

 İdeolojiden nefret ettiğini söyleyen adamın, tarihteki en katı ideolojilerden birine ilham vermiş olması yaman bir çelişki.

 Bana göre Marx’ın hayat hikâyesi, fikirlerin kendi kendine güç sahibi olabileceğine dair bir uyarı niteliğinde.

 Ve o karizmatik, tartışmalı düşüncelerin, özellikle yazıya geçirildiğinde asıl niyetinden koparılıp manipüle edilerek kötü amaçlar için kullanılabileceğine.

 Ama Marx’ın insanların çektiği sıkıntının, acının ve eşitsizliğin asıl sebebini bulma arzusu kesinlikle alkışlanası bir hedef.

 O yüzden, Marx’ı ister kahraman ister kötü adam olarak görün, onun felsefi yolculuğu sorgulanmalı ve asla unutulmamalı.

 Çeviren: Bilge Gündüz||

2.

 Bölüm NIETZSCHE

WEIMAR, ALMANYA – ARŞİV 1934’te, burada 19. yüzyılın en provokatif ve tavizsiz düşünürlerinden birinin olağanüstü etkisini özetleyen bir fotoğraf çekildi.

 Bu Adolf Hitler’in bir resmi BETTANY HUGHES Nietzsche’nin yaşadığı Weimar’da filozofun büstünün yanında dururken.

 Tüyler ürperten hitabetiyle, bu bize çoğu Nazinin inandığı şeyi söylüyor Nietzsche’nin Üçüncü İmparatorluk’un korkunç ideolojileri arkasındaki mükemmel dâhi ve ilham kaynağı olduğu.

 Yine de Nietzsche bunları görebilecek kadar yaşasaydı, dehşete kapılırdı.

 Felsefeleri, nefret ettiği şeyleri temsil eden bir rejim tarafından çarpıtılıyordu.

 Nietzsche, 19. yüzyılın en tehlikeli düşünürlerinden biriydi.

 Nietzsche, ölümlerden sorumlu olduğumuzu düşünüyor.

 Çünkü sadece Tanrı’yı öldürmekle kalmadık, hayatımıza anlam katan şeyi de öldürdük.

 Nietzsche, Avrupa’nın eşi benzeri görülmemiş bir değişime tanıklık ettiği bir yüzyılda yaşadı.

 Hristiyanlık otoritesine meydan okunan yıllarda.

 Bilimdeki radikal yenilikler inancı yeniden şekillendiriyordu.

 Freud, Marx ve Nietzsche gibi düşünürler önceki yüzyıllarda yakılarak öldürülmelerine neden olacak fikirleri birden özgürce paylaşabilir hâle gelmişti.

 Yine de modern dünyadan farksız bir şekilde müjdelediler.

 1882’de, 19. yüzyılın en büyük düşünürlerinden biri bir kriz olacağını öngördü.

 Dünyada eşitlik olmadığında ve Tanrı’nın öldürülmesinden farksız bir şekilde tetikleneceğini düşündüğü bir kriz.

 “Tanrı öldü ve Tanrı ölü kalacak çünkü biz onu öldürdük.

 Neydi bıçaklarımızın altında ölümüne kan döken, dünyanın sahip olmuş olduğu bu en kutsal ve en kudretli şey.

 Bu kanı kim silecek ellerimizden?”

 Bunlar, Friedrich Nietzsche’nin içgüdüsel ve düşündürücü sözleri.

 İlan ettiği kriz, Hristiyanlığa inanmama dalgasıydı; bunun Avrupa’yı kasıp kavuracağını öngörmüştü.

 Ve bu Tanrı ölümünü tanımlamak için seçtiği o saf ve sert dil, sonucunun ne kadar korkunç olacağını düşündüğünün bir ölçüsü.

 Çünkü Nietzsche’nin rahatsız edici ve kahinlere özgü netlikle görebildiği şey Tanrı’ya inanç olmadan, Avrupa toplumunun 2000 yıl boyunca temeli olan ahlaki değerler için otorite olmayacaktı.

 Tanrı’dan bağımsızlığımızı ve kendi kaderimize hâkim olduğumuzu ilan ediyordu.

 Artık tanrısal kanunlarla kontrol edilmediğimizden, kendi değerlerimizi yaratma konusunda özgürdük, veya suçluyduk.

 Ancak Nietzsche’nin aklından çıkmayıp ona işkence eden şey, bunun korkunç bir bedeli olan bir özgürlük olduğuydu.

 Dini inanç kaybı, insan varlığında anlamın kaybolmasından farksız olacaktı.

 Bu, Nietzsche’nin kalan ömrü boyunca uğraşacağı bir krizdi.

 ROCKEN, ALMANYA

Kendine Sahte İsa diyen kişinin çocukluğu hafife alınamayacak bir ironiyle, Hristiyanlık sevinciyle doluydu.

 Nietzsche daha dokuz yaşındayken, Handel’ın Mesih’ini ilk defa dinlemişti.

 Ve İsa’nın cennete yükselirken kullandığı ses dalgalarının sahibi meleklerin sevinçli şarkılarına katılmak zorunda hissettiğini söyledi.

 Yetişkinlik hayatını Hristiyanlığın temsil ettiği her şeye saldırma misyonu ile geçiren kişi hayata bir Lüteriyen papazının oğlu olarak, burada, Protestan Hristiyanlığın beşiğinde başlamıştı.

 Friedrich Wilhelm Nietzsche, artık kuzey Almanya olan Prusya’da Rocken köyünde büyümüştü.

 Çocukluğunda tutkulu bir şekilde dindardı.

 Burası, Nietzsche’nin doğduğu papaz evi.

 Babası Carl Ludwig, oldukça sade bir inanca sahipti ve hanenin gecesi gündüzü Hristiyanlıktı.

 Nietzsche’nin çocukluk yılları yerleşik ve korunaklıydı.

 Ebeveynlerinin iki çocuğu daha vardı.

 O iki yaşındayken, kız kardeşi Elisabeth doğmuştu, bundan bir yıl sonra da erkek kardeşi Joseph.

 Ancak 1848’in sonbaharında, Friedrich daha dört yaşındayken, çocukluğu paramparça olmuştu.

 Babası akıl hastası olmuş ve ölümcül bir beyin hastalığı teşhisi konulmuştu.

 Acı veren bir düşüştü.

 Kör olmuş ve en sonunda yatalak olmuştu.

 Bir yıl sonra ise ölmüştü.

 Otopsi sonucunda, beyninin çeyreğinin olmadığı ortaya çıkmıştı.

 Bu kesinlikle korkunç bir son olmuş olmalı.

 Sevgili babasının çektiği acılar hayatı boyunca Friedrich’i etkiledi.

 Ergenliğinde, babasının bir zamanlar vaaz verdiği bu kilisedeki cenazesi hakkında yazı yazmıştı.

 “O çanlardan gelen tok ses, kulağımda hep çınlayacak.

 Orgun sesi, kilisenin boşluklarında yankılandı.”

 Nietzsche için, babasının ölümü, derin bir soruyu beraberinde getirmişti.

 Neden babasının çok sevdiği ve hayatını adadığı bu Tanrı, iyi bir adamı böylesine bir işkenceyle cezalandırmıştı?

 Bu, Nietzsche’nin hayatını tanımlayacak şüpheye yolculuğunun başlangıcıydı.

 Babasının vefatına rağmen, 1864’te, 20 yaşındayken, Nietzsche üniversitede ilahiyat okumak üzere Bonn’a geldi.

 Lüteriyen papazı olmak istiyordu.

 Ancak burada geçirdiği süre içinde İncil’i incelemek için kullanılan Ahitsel eleştiri adı verilen tartışmalı yeni bir metodun YENİ AHİT etkisi altında kaldı.

 Bu, şaşırtıcı bir şekilde kutsal metnin güvenilir bir tarihi eser olmadığını, bundan ziyade büyük ölçüde bir mit olduğunu ileri sürüyordu.

 MATTA’YA GÖRE İNCİL YARATILIŞ

Kutsal yazıtların güvenilirliğini radikal bir şekilde sarsıyordu.

 Ve Nietzsche için dramatik bir etkisi vardı.

 Babasının ölümü ve çektiği acılar onun Tanrı fikrini duygusal olarak sorgulamasına neden olduysa, bu ona şüphelerini inşa edebileceği entelektüel bir zemin hazırlamıştı.

 Nietzsche’nin inancını yitirmesi, ailesiyle arasının bozulmasına neden oldu.

 Paskalya’da kiliseye gitmeyi reddederek annesinin onun babasının izinden gideceğine dair hayallerini yıktı.

 Her zaman ağabeyine taparcasına hayranlık duymuş olan kız kardeşi ise kendi inancının da kaosa sürüklendiğini fark etti.

 Ancak Nietzsche için şüphe yolculuğu ona yakın olanların acı kaynağı olmaktan ibaret değildi.

 Büyürken sahip olduğu ahlaki ve dini inançların hepten tüketici parçalara ayrılmasının başlangıcıydı.

 Hristiyanlığı esefle kaybedilen bir inanç olmanın yanı sıra dünyadan sağlıklı olmayan bir şekilde bağlantının kesilmesini teşvik eden tehlikeli bir etki olarak görmeye başladı.

 Hristiyan öğretisinin korkunç sonuçlarla bir sonraki hayata odaklandığını savundu.

 Dünya, Tanrı’dan umutsuz bir sürgün yeri hâline gelmişti.

 Hayat, kutlanmaktan ziyade, dayanılması gereken acı ve ıstıraptı.

 Ve bu gelecek hayata verilen önem derhâl o yüce anlamından arındırılacaktı.

 Bu, gelecek 20 yıl boyunca hayatına ve çalışmalarına yön verecek bir kanıydı.

 Hristiyanlığı reddetmek, Nietzsche’yi teoloji çalışmalarını bırakıp yeni bir yön aramaya itti.

 En başından beri, Nietzsche inancını kaybetmenin hoşnut bir hayata giden yol olmadığının farkındaydı.

 1865’te Nietzsche kız kardeşine bir mektup yazarak şunları söyledi, “İç rahatlığı ve mutluluk aramak istiyorsan, inan. Doğrunun müridi olmak istiyorsan, araştır.”

 Nietzsche, bilimin yükselişinin egemen olduğu bir çağda yaşıyordu ve tarafsız gerçek arayışı hepten tüketiciydi.

 Ancak Nietzsche’nin acı bir berraklıkla gördüğü şey, tarafsızlık zaferinin insanlığı temel bir şeyden mahrum ettiğiydi.

 Hristiyanlık olmadığında, hepimizin bunlara uygun yaşayabileceği bağlayıcı ahlaki kurallar yoktu.

 İnsanın ölüm korkusuna çözüm yoktu.

 Ve belki de en önemlisi, sonsuz kurtuluş insanoğlunun ana hedefi olmadığında, hayatın kendisinin daha yüksek, spiritüel bir amacı yoktu.

 Nietzsche artık kendini tanrısız bir evrende yeni bir anlam bulmaya adamıştı.

 Ve ilk defa, 21 yaşındayken bir yanıta yaklaştı.

 Antik medeniyetler ile Yunan ve Roma felsefelerini incelemek için dilbilim öğrencisi olmaya karar verdi.

 Bir kitapçıdayken, düşünce tarzını etkileyecek ve sonraki on yıl boyunca temsil edeceği bir çalışmayla karşılaştı.

 Kitabın adı İsteme ve Tasarım Olarak Dünya’ydı ve Schopenhauer adlı Alman bir filozof tarafından yazılmıştı.

 Nietzsche kitabı okudukça afallıyordu.

 İSTEME VE TASARIM OLARAK DÜNYA ARTHUR SCHOPENHAUER

 Schopenhauer de hayatın anlamıyla cebelleşmiş bir ateistti.

 Ama vardığı sonuçlar karamsarlıktan da öteydi.

 Hayatın sonsuz acılarının sorunuyla yüzleşen Schopenhauer’in vardığı iç karartıcı sonuç en iyisinin hiç doğmamış olmak olduğuydu.

 İnsanların sürekli bir şeyler isteme durumunda olduğunu ileri sürmüştü.

 Bu istekleri elde edemediğimizde mutsuzluk oluyordu ve elde etsek bile, yine de mutsuzluk yaşanıyordu.

 Çözümü, mutluluğun imkânsız olduğu gerçeğiyle yüzleşmekti.

 Bunu elde etmeye çalışırken doğacak anksiyete ve sorunlardan kaçınmak için bizi mutluluğu elde etmeye çalışmamaya teşvik ediyordu.

 En mutlu kişinin de hayatı en az acıyla geçiren kişi olduğunu söylemişti.

 Nietzsche, bunun korkunç bir ihtişamla dünyayı, hayatı ve kendi aklını yansıtan bir aynaya bakmak gibi olduğunu söylemiştir.

 Schopenhauer’in hayatın bir acı döngüsü olduğu teşhisini kabul etse de, hayatı inkâr eden, nihilistik kanıları ile hayattan ve isteklerin peşinden gitmekten vazgeçme fikrine kesinlikle katılmamıştır.

 Bunun yerine, neden olduğu acıya rağmen, hayatla barışık bir varoluş yolu bulmaya kararlıydı.

 BASEL, İSVİÇRE

1869’da dâhi Friedrich daha 24 yaşındayken burada, Basel Üniversitesi’nde dilbilim profesörü oldu.

 Tarihteki en genç profesör.

 Buradayken yazdığı ilk kitabıyla, radikal ve huzur bozucu bir düşünür olarak ün kazanmaya başladı.

 Tragedyanın Doğuşu adını verdiği eserinde, Tanrı’nın olmadığı bir dünyada acıyla nasıl mücadele edileceği sorunuyla cebelleşmeye başlamıştı.

 İlham için ise Yunanların fikirleri ile düşkünlüğünün yeni odağı olan Alman besteci Richard Wagner’a dönmüştü.

 BAYREUTH FESTİVALİ TİYATROSU

22 Mayıs 1872’de, Wagner’ın Festival Tiyatrosu için temel taşı atıldı.

 Seremonideki konuklardan biri de Nietzsche’ydi.

 İki adam, altı yıl önce, Nietzsche sadece bir öğrenciyken tanışmış ve hemen etkilenmişti.

 Wagner onun için hem bir saplantı hem de ilham hâline gelmişti.

 Nietzsche, Wagner’ın eserinde hayatı yaşamaya değer kılan şeyi, sanatı gördüğüne ve sanatın en iyi şeklinin müzik olduğuna inanmaya başladı.

 Nietzsche, Wagner’ın müziğinin klasik Yunan tragedya modeline dayalı kültürel bir yeniden doğuşu beraberinde getiren bir sanat dehası olduğuna inanıyordu.

 Bu, Nietzsche’nin acı dolu bir dünyayı güzel ve anlamlı bir şeye dönüştürebileceğine ikna olduğu bir sanat formuydu.

 Nietzsche, Tragedyanın Doğuşu’nu nasıl yazmıştı?

 Sizce bu kitapla ne yapmaya çalışıyordu?

PROF. SIMON GOLDHILL KING’S COLLEGE, CAMBRIDGE ÜNİVERSİTESİ

Nietzsche, Tragedyanın Doğuşu’nu Wagner’la yaptığı yoğun konuşmalar sonrasında yazdı.

 Wagner, sanatın toplumu dönüştürebileceği devrim niteliğinde bir sanat teorisi geliştiriyordu.

 Nietzsche, bunun için felsefeyi sağlamak istedi.

 Bu düşünce için Yunan tragedyasında bir model buldu.

 Yunan tragedyası, anlaşmazlık, acı ve yıkım içindeki insanların olağanüstü derecede içgüdüsel hikâyelerini anlatır.

 Yine de bu, Yunanistan’ın görkemi hakkında dominant bir düşünme türüydü.

 Sonuç olarak, Yunan tragedyasında insanoğlunun bugünü, insanoğlunun acıları, hayatın anlamını bulma, doğruyu bulma hakkında bir konuşma yolu buldu.

 Peki sayfaya yazdıkları hakkında bu kadar tartışmalı olan şey ne?

 Nietzsche, kitabını iki Yunan tanrısı olan Apollo ve Dionysos arasındaki bir zıtlaşma etrafında yapılandırdı.

 Apollo ışığı, mantığın gerçekliğini ve kontrolü temsil ediyordu.

 Almanların Yunan sevgisinin başlangıcından bu yana, Yunanistan’ı rasyonalizmle, felsefenin başlangıcıyla ilişkilendirmişlerdi.

 Ancak Nietzsche, sınırları karıştıran ve kendinden geçirici grup aktivitesini, dans etmeyi, çılgınlığı ve içgüdüsel duyguları keşfeden karakter olan Dionysos’a daha çok odaklanmak istediğine karar vermişti.

 Ve onu, tragedyasının merkezi yaptı.

 Yani felsefeye, kendi insanlarına, mantığın gerçeğe giden yol olduğu düşüncesine karşı geliyordu.

 Başka bir gerçek şekli ve dönüştürücü güç aramak istiyordu.

 Peki bütün o karanlığıyla, kaosuyla ve bazen kontrol kaybıyla Dionysos’un insanoğluna yardımcı olacağını nasıl düşünmüştü?

 Nietzsche, Oedipus gibi bireysel kahramana odaklanan dominant Alman entelektüel geleneğine tepki gösteriyordu.

 Ve acı çeken bir bireyin bir şekilde acı yoluyla kendi sınırlarını geçtiğini gördüler.

 Oldukça Hristiyan bir mesaj.

 Nietzsche bunu tersine çevirdi ve bunun yerine, bireylerin bir şekilde kendilerini toplulukta kaybettiklerini ve kendinden geçirici, dönüştürücü bir deneyimde, bir grup deneyiminde bulduklarını gösterdi.

 Wagner’ın müziğinde ve tragedyada gördüğü buydu.

 Böylece herkesin yaşadığı acı, bir şekilde bu keyif verici deneyim yoluyla hayatın teyidine, bu hayata, bu ana dönüşmüştü.

 Bu biraz da rock konseri gibi.

 Bu müthiş, keyif verici, kolektif deneyimde bir şekilde kendinizi kaybetme fikri.

 19. yüzyılda operanın o zamanın rock müziği olduğunu ve Wagner’ın zamanının rock ikonu olduğunu unutmamalıyız.

 Nietzsche, bu şekilde, çıkıp dünyayı değiştirebileceğiniz bir kolektif deneyim duygusu yoluyla toplumun dönüştürülebileceğine inanıyordu.

 Wagner’ın Tiyatrosu, dehasının bir tapınağıydı.

 Burası aynı zamanda Nietzsche’nin kahramanından soğuduğu yerdi.

 Nietzsche buraya Wagner’ın Yüzük adlı opera performansı izlemeye geldiğinde, karşılaştığı şey hiç hoşuna gitmedi.

 Tiyatro, bir devrim yerinden ziyade, Avrupa’nın önde gelenleriyle doldurulduğunu ve radikal olarak gördüğü cesur yeni dünyanın doğuşunu harekete geçireceğini düşündüğü adamın sadece kendi görkeminden mest olan, kendi hâlinde bir opera festivalinin kahramanı olduğunu gördü.

 Nietzsche, performansın ortasında tiyatrodan hiddetle çıktı.

 Bu, arkadaşlıklarının sonunun başlangıcını ve Nietzsche’nin felsefi macerasının yeni fazının işaretiydi.

 BASEL, İSVİÇRE

Nietzsche’nin Wagner’ı reddetmesi kendi hayatı ve işinde de benzer derecede radikal bir değişiklikle kesişti.

 Basel’da öğretmenliğe devam ederken, geleceğinin burada olup olmadığı hakkında ciddi şüphe duymaya başladı.

 Hâlâ yaratıcı Dionysos ruhunu özgür bırakmak yoluyla büyüklüğün elde edilebileceğine inanıyordu.

 Ancak yanıtın, kitlelerin dönüşümünde yattığından şüphe duymaya başladı.

 Bunun yerine, geleceğin anahtarını elinde tutan büyük öngörülü bireylerin ortaya çıkmasıydı.

 Akademik hayatın olağan sorumluluklarının, yaratıcı dehasını boğduğuna inanıyordu.

 Ders vermek için buraya geri dönme fikriden derin bir nefret duyuyordu.

 Buna hayatının en büyük laneti diyordu.

 Depresif ve kaygılı olan Nietzsche, Baselofobi hastalığına yakalandı.

 Nietzsche, özgür olmak istiyordu.

 Hayatın anahtarının tehlikeli yaşamak olduğunu yazmıştı.

 2 Mayıs 1879’da, profesörlükten istifa etti.

 Nietzsche Basel’dan ayrılırken, güçten düşüren bir hastalığa yakalandı.

 Çocukluğundan bu yana korkunç mide ağrıları ve kör edici baş ağrıları çekiyordu.

 Ve babasını öldüren hastalığın onu da vuracağı korkusu aklından çıkmıyordu.

 Nietzsche’nin yaşadığı fiziksel zorluklar istifasının son tetikleyicisi oldu.

 Doktorlar aşırı okuma ve yazmanın kör olmasına neden olacağı konusunda onu uyarsa da, felsefe hayatına uğraşısını hiçbir şey durduramayacaktı.

 Nietzsche Avrupa’yı dolaşmaya başladı.

 Otel ve konukevlerinde konaklayıp medikal semptomlarını hafifleten iklimlerde kaldı.

 Akli dengesinin yerinde olduğu yetişkinlik hayatının geri kalanını göçebe yalnızlık içinde geçirdi.

 Onu hasta, rahatsız, gittikçe izole ama yine de arkadaşlık için muhteşem bir deha olarak aklınızda canlandırabilirsiniz.

 Sonraki on yıl boyunca, sayfalara dökülen fikir ve düşünceler oldukça çarpıcıydı.

 Hastalığı nedeniyle sadece tek seferde 20 dakikalık zaman çerçevelerinde yazabiliyordu bu nedenle kitapları uzun felsefi bilimsel eserler olmaktan ziyade direkt aforizmalar ve etkileyici cümlelerle doluydu.

 ECCE HOMO KİŞİ NASIL KENDİSİ OLUR

Ve 1881’de, bir trende, bu muhteşem eserlerin çoğuna ilham verecek bir yerden bahsedildi.

 Seyahat arkadaşı, Sils Maria adlı bir yeri seyahat etmesini önerdi.

 İsviçre dağlarında küçücük bir çiftçi köyü.

 Bu tavsiyeyi dinledi ve bu yer onun spiritüel memleketi hâline geldi.

 SILS MARIA, İSVİÇRE

4 Temmuz 1881 Pazartesi günü, Nietzsche, Sils Maria’ya ilk görüşte âşık oldu.

 Dağları ve ormanları en hayat dolu fikirlerine ilham verdi.

 Güzelliği, var olmanın saf görkemini görmesini sağladı.

 Ve geldikten bir ay sonra burada yaptığı yürüyüşlerden biri Nietzsche’nin o ana kadar tasavvur ettiği en önemli düşünce olduğuna inandığı düşünce aklına geldi.

 Bu gölün çevresinde yürürken bu kayanın yanında durdu ve birden bir hayal gördü.

 Bu, Nietzsche’nin hepimize her eylemi, hayatımızın her kararını analiz edip hayatımızı dolu dolu yaşamamıza yardımcı olacağına inandığı bir düşünce deneyiydi.

 Sorusu şuydu: Bir şeytan kulağınıza yaşadığınız hayatı ve yine sonsuza kadar tüm acıları ve güzel anlarıyla birlikte yaşamak zorunda olduğunuzu fısıldasa, yere düşüp, öfkeden dişlerinizi gıcırdatır ve bu şeytanı lanetler miydiniz yoksa onun bir tanrı ve söylediklerinin kutsal olduğunu mu söylerdiniz?

 Bu, bengi dönüş olarak tanınacak düşünceydi ve Nietzsche’nin hayatın mutluluklarına ve zorluklarına karşı tavrının temelini oluşturuyordu.

 Nietzsche, bir ilişkinin sona ermesi ya da sevilen birinin ölmesi gibi başarısızlık olarak görebileceğimiz şeylere sahip olsak da, bu olayları da tekrar yaşamaktan mutlu olmamız gerektiğine inanıyordu.

 Aynı bir piyanistin doğaçlamalarında uzmanlaşması gibi biz de hataları, kusurları ve acıları tamamın güzelliğine dâhil etmeyi öğrenmeliyiz.

 Hayatlarımızı kendimizin kahramanı olacak şekilde kurmalıyız.

 Öncelikle kim olmak istediğimize ve hayatımızı nasıl yaşamak istediğimize karar vermeli sonra da yaptığımız seçimleri sevmeliyiz.

 Yani iyi ve kötü yönleriyle var oluşumuzu tekrar yaşama düşüncesi hayatla barışık bir “Evet” ile karşılanmalı.

 Bengi dönüş, hayatın hayat dolu ve pozitif bir şekilde karşılanmasıydı.

 Acı çekmek, Hristiyanlığın öğrettiği gibi kurtulmanız gereken veya Schopenhauer’in iddia ettiği gibi ne pahasına olursa olsun kaçılması gereken bir şey değildi.

 Bunun yerine kabul edilmeli ve öğrenilmeliydi.

 Hayatı dolu dolu yaşamak için acı çekme riskine girilmeli ve bu atlatılmalıydı.

 Seni öldürmeyen şey, güçlü kılar Nietzsche’nin en ikonik sözlerinden biridir.

 Ve bunu kendisi test etmek üzereydi.

 Filozof, hayatının en büyük hayal kırıklıklarından biriyle karşılaşmak üzereydi.

 LUCERNE, İSVİÇRE

1882 yılının ilkbaharında harika Lucerne şehrinde Nietzsche, mest olduğu bir kadınla aşk dolu bir hayat için inzivadan çıkmayı düşündü.

 Adı Lou Salome’ydi.

 21 yaşında, Rus, akıllı, güzel ve onun fikirlerinden büyülenen bir kadındı.

 Nietzsche kendini kaybetmişti.

 Nietzsche ve Lou saatlerini birlikte yürüyüp felsefe tartışarak, kendi dünyalarına çekilmiş şekilde harcıyorlardı.

 Nietzsche ona evlenme teklif etmek için onu buraya, Lucerne’ün merkezindeki Aslan Bahçesi olarak bilinen yere getirdi.

 Daha önceden de arkadaşı Paul Ree aracılığıyla ona evlenme teklif etmiş ancak o reddetmişti.

 Ree’nin işi düzgün yapamadığına inanan Nietzsche, tekrar denemeye kararlıydı.

 Ancak Salome, geleneksel bir ilişkiyle ilgilenmiyordu.

 Enerjik ve orijinal biriydi ve Viktorya tarzı ev hayatında kısılıp kalmaya niyeti yoktu.

 Dolayısıyla kendini asla bir erkeğe vermemeye yemin etmişti.

 Nietzsche ikinci kez evlenme teklif ettiğinde, yanıtı hâlâ hayırdı.

 Reddedilmek onu mahvetmişti.

 İşlere burnunu sokan kız kardeşi Elisabeth’in Lou’nun gençliğini ve vahşi cazibesini kıskanması ve olası aşk hikâyesini bozmaya kararlı olması durumu daha da kötüleştirdi.

 Elisabeth, Nietzsche’nin Lou için tutkusunun ayrıntılarını annelerine bildirdi ve o da oğlunun babasının mezarına kara leke sürdüğü cevabını verdi.

 İlişkileri mahvolmuştu ve Nietzsche tamamen ümitsizliğe kapılmıştı.

 Bunu, hayatının en perişan dönemlerinden biri takip etti.

 Ancak bu dönemde, kendi acı çekme felsefesini test etme fırsatı buldu.

 SILS MARIA, İSVİÇRE

Nietzsche, umutsuz bir ruh hâlinde kaçtı.

 Kitapları satmıyordu.

 Sağlığı kötüydü ve genellikle intihara meyilliydi.

 Mart 1883’te Nietzsche şu sözleri yazdı, “Benliğimin en derinlerine, sarsılmayan kara bir melankoli hâkim. Altı aydan fazla yaşamak için hiçbir neden göremiyorum.”

 Bunun, çektiği acıyla yüzleşip bunun üstesinden gelebilme becerisini test etmek için gerçek bir fırsat olduğunu fark etti.

 “Kendime hâkimiyetin her parçasını kullanmaya uğraşıyorum,” diye yazdı.

 “Bu pisliği altına çevirmek için bir simya numarası keşfedemezsem, kendimi kaybedeceğim.”

 Ancak ıstırabının derinliklerinde, kendini yeni bir kitap yazmaya verdi.

 Bahsettiği bu simyacı olduğunu kanıtlayan bir kitap.

 En iyi olduğunu düşündüğü eseriydi.

 Böyle Buyurdu Zerdüşt.

 Zerdüşt büyük bir etki yarattı.

 Richard Strauss gibi bestecilere, Joyce ve Kafka’dan Yeats ve Camus’ya kadar yazarlara ilham verdi.

 Nietzsche’nin beşinci incil olarak atfettiği İncil parodisi, Zerdüşt adında gizemli ve mistik bir karakterin spiritüel yolculuğunu konu alıyordu ve bu kitapta filozof en ünlü kavramlarından biri olan Ubermensch, diğer bir deyişle Süpermen’i sundu.

 Kitap, kendi kendine üstesinden gelmenin önemi üzerine bir ibret öyküsüydü.

 Dağlar betimleniyordu ve Zerdüşt karakteri, Nietzsche’nin kendisini yansıtıyordu.

 Dört kitabından ikisini burada, sık sık kaldığı bu konukevinde yazdı.

 Burada olmak harika, değil mi?

 Çünkü Nietzsche en çok çığır açan ve etkileyici eserlerinden birini bu odada yazdı.

 DR. MANUEL DRIES AÇIK ÜNİVERSİTE

Böyle Buyurdu Zerdüşt hakkındaki fikirler ilk defa burada aklına geldi.

 Zerdüşt, dağdan gelen bir peygamberdir ve şehirdeki insanlarla büyük olay hakkında konuşmak ister.

 Bu olay, Tanrı’nın öldüğü, Hristiyanlığın tüm kesin, evrensel, ve mutlak ahlaki değerlerine artık inanılmadığı ve insan olmak nedir ve kişiler nasıl insan olarak yaşar sorularının yeniden yanıtlanması gerektiğidir.

 Ancak kimse Zerdüşt’ü dinlemez.

 Ve bunu iletme mekanizmalarından biri zor bir kavram olan Ubermensch, Üstinsan ya da diğer bir deyişle Süpermen’dir.

 Bu tam olarak kimdir veya nedir?

 Ne olmadığını söylemek daha kolay.

 Bu biyolojik bir kavram değil.

 Bu bir çeşit daha üstün bir insan ırkı değil.

 Ubermensch, toplumun, ebeveynlerin veya dinlerin kişiye verdiği yapay dış hedeflere artık itimat etmeyen kişidir.

 Kendini kendisinin belirlediği hedeflere adayabilen kişidir.

 Siz insanlık hedefleri sunarsınız ve Nietzsche bunun korkunç derecede zor bir görev olduğunu düşünür çünkü kılavuz yoktur.

 Ayrıntılı bir plan yoktur.

 Kendi belirlediğiniz görevlerin evrensel olmadığını, herkes için iyi olmadığını bilseniz de, yine de bu, kendinizi adadığınız şeydir.

 Bu uğurda çabaladığınız.

 Ubermensch kendini değiştirip hayat yaratma sorumluluğu ve mutluluğunun insan bilincini aşan bir Tanrı’da değil, kendimizde yattığını görebilen kişidir.

 Kendini tamamıyla Zerdüşt’ü yazmaya adayan Nietzsche, acı çekme karşısında kendi hayatına anlam vermekle kalmamış, acı çekmenin kendisinin, anlaşılması zor mutluluk sırrının öğrenmenin anahtarı olduğunu görmeye de başlamıştı.

 Peki sizce Nietzsche için mutluluk neydi?

 Geleneksel olarak mutluluğu acının, uğraşmanın, kederin vb. tersi olarak görürüz.

 Nietzsche’ye göre bu böyle değildi.

 Bu, bir şey için uğraşmak, kendiniz için belirlediğiniz o büyük görev yolunda acı çekmekti.

 Yani yüksek bir dağın zirvesine helikopterle çıkmak, zirveye doğru yürüyerek 15 gün geçirdiğinizde yaşadığınız türde bir mutluluk hissi sağlamayacaktır.

 O hedefi elde etmenize engel olan zorlukların üstesinden gelmek mutluluğu yaşamanın bir parçasıdır.

 Yani sadece zevk değil, acı da mutluluk olabilir.

 Acı, mutluluk için neredeyse sağlayıcı bir durumdur.

 Nietzsche aşkı tekrar bulamadı.

 Ama umutsuzluğunu, bir esere dönüştürmeyi başardı ve vizyonu nesiller boyu sanatçı ve düşünürler arasında yankı uyandırdı.

 Bengi dönüş fikrinin yaşayan kanıtı hâline geldi.

 Artık dikkatini Tanrı’yı öldürmekle yaratılan anlam kaybından, geride bıraktığı değerlerin krizine çevirmişti.

 Nietzsche, Avrupa’daki hareketli yolculuğuna devam etti.

 Sağlığı kötüye gidiyor olsa da, onu İyi ve Kötünün Ötesinde adlı yıkıcı eserini yazmaktan alıkoymadı.

 Nietzsche’nin kendisi de, kitabın 19. yüzyıl biliminin ortaya çıkardığı tüm o karanlık gerçeklerle yüzleşen korkutucu ve mürekkep balığına benzeyen bir eser olduğunu düşünüyordu.

 Bunu yayınlayacak kimseyi bulamadığı için bastırma masraflarını kendi karşıladı.

1886’da yayınlandığında, eleştirmenler bundan nefret etti.

 Kitabı tehlikeli bir dinamite benzettiler.

 Hem bu hem de bir sonraki kitabı Ahlakın Soykütüğü Nietzsche’nin Hristiyanlığın ahlaki değerlerinin sürekliliğine karşı kati umutsuzluğu nedeniyle reddedilmişti.

 Çoğu 19. yüzyıl entelektüeli inancı reddettiyse de, değerlerini korumaya devam ettiler.

 Nietzsche için bu tam bir faciaydı.

 Ona göre, artık tanrısal otoritenin olmamasının yanı sıra insanlığın geleceğine karşı da bir tehdit oluşturuyorlardı.

 Nietzsche’yi anlamak istiyorsak neden onun kitabı İyilik ve Kötülüğün Ötesinde’yi anlamaya çalışmalıyız?

 PROF. KEN GEMES BIRKBECK KOLEJİ, LONDRA ÜNİVERSİTESİ

Çünkü bu, Hristiyanlığa karşı inanılmaz derecede yoğun bir şekilde savaş açtığı kitap.

 Ve gerçek Hristiyanlık mantığının kendi insanımızdan ve insan doğasından nefret etmek olduğunu söylüyor.

 Nietzsche’ye göre hâkim olmamız gereken birçok türde isteğimiz var; cinsel istekler, agresif istekler.

 Ve Hristiyanlık, bu isteklerin Tanrı’ya hakaret olduğunu söylüyor.

 Bu istekleri bastırmamız gerekiyor.

 Ancak Nietzsche için bu, kendimizi bastırmamız gerektiği anlamına geliyor.

 Yani Hristiyanlığın bize içimizi temizlememizi ve kendimizden nefret etmemizi öğrettiğini düşünüyor.

 Bu onun Hristiyanlık yorumu.

 Peki temel Hristiyan ahlaki değerinde neyin yanlış olduğunu düşünüyor?

 Hristiyanlığa bakıyor ve aşağılayarak ona köle ahlaki adını veriyor.

 Ona köle ahlakı diyor çünkü bunun yoksullara odaklanan ahlak olduğunu düşünüyor.

 Yani antik Roma’nın köleleri, zayıf olanlar ve onlara bir bakıma anlam ve güç veren bir dine UMUT ihtiyaçları vardı.

 Ama bu dünyada hiç güçleri yoktu ve onlar da Güçsüzlüklerini kuvvete dönüştürdüler, diyor ve bunu oldukça etkili bir şekilde açıklıyor.

 Yani tevazu, sefalet ve uysallık gibi bu Hristiyan değerlerinin toplumda en güçsüz olanları güvenli kılan değerler olduğunu düşünüyor.

 Ama sonunda, bu değerler başarılı olup herkesin değerleri hâline geldiğinde, kaçınılmaz olarak sıradanlığa yöneldiklerini düşünüyordu.

 Ancak güçsüzler konusundaki bu eleştirisi beni tedirgin ediyor çünkü bunlar bence güçsüzler ve şefkat için zamanı olmayan eserler.

 Evet.

 Nietzsche güçsüzleri ezmemiz gerektiğini düşünmüyor.

 Ona göre, güçsüzleri saplantı hâline getirmemeliyiz.

 HAYIRSEVERLİK Ve bu bize çok garip geliyor, “Şefkatle ilgili yanlış olan ne?”

 Ama onun şefkatle ilgili bir sorunu vardı.

 Gününün doktrinlerine bu kadar karşı olmasının nedenlerinden biri bu muydu?

 Yani sosyalizm, komünizm Çoğu komünist ve çoğu sosyalist artık Tanrı’ya inanmıyor olabilir ancak hâlâ bu temel Hristiyan değeri olan şefkate sahipler.

 Ve Nietzsche, şefkati saplantı hâline getirdiğinizde, yoksulların nasıl olduğunu saplantı hâline getirdiğinizde, bunun sizi mutluluğa değer veren bir zihniyete sürüklediğini söylüyor.

 Buna sürü mutluluğu adını veriyor ve bunun sadece hayvanlara layık olduğunu söylüyor.

 Biz çok daha fazlasına layığız.

 Yoksulları mümkün olduğunca öne çıkarmak için her şeyi yaparsanız genelde inanılmaz derecede egoist, bizim deyimimizle bencil olan önemli bireylerin fikirlerinden uzaklaşırsınız.

 Ama onların başarılarını elde etmeleri için bencilliğe ihtiyaçları olduğunu çünkü medeniyeti ve kültürü gerçekten zirveye taşıyan şeyin onların başarıları olduğunu söylüyor.

 Hristiyan ahlakı, Nietzsche’nin insanlığın geleceği için mutlak anlamda tehlikeli olduğuna inandığı bir şeydi.

 İnsanlık hayatta kalacaksa, önemli bireylere ihtiyacı vardı.

 Hristiyan kültürünün köle ahlakının baskısı altında olduğunu düşündüğü dâhiler.

 Ancak hayran olduğu bir değerler sistemi vardı.

 Aynı zamanda efendi ahlakından bahsediyordu.

 Bu nedir?

 Antik Roma ve Yunanların dünyasını anımsatıyor.

 İkisi de muazzam, kölesi olan toplumlar.

 Bu insanların bir bakıma usta olduklarını, tanrılarıyla kendilerini övdüklerini söyledi.

 Akhilleus gibi biri, büyük bir savaşçı, Savaş Tanrısı Ares’e tapabiliyordu ama bunu yaparken kendine tapıyordu.

 Nietzsche, efendilerin kendilerini olumlayan bir dine sahip olduklarını ancak kölelerin aslında doğalarını inkâr eden Hristiyanlık dinine sahip olduklarını söylüyor.

 Nietzsche’ye göre Yunanların efendi ahlakı, hırsı, kuvveti ve gücü yüceltip şefkati hakir görüyordu.

 HAYIRSEVERLİK

Nietzsche, Hristiyanlık sonrası gelecek için ahlaki değerlerin gözden geçirilmesi gerektiğine ve bu ahlakın, ahlak yasamacılarına ihtiyacı olduğuna inanıyordu.

 Mektuplarında, bir sonraki görevinin bir başyapıt olduğunu  boşluğu doldurmak için yeni bir değer sistemi hazırlayacağını duyurdu.

 Ama bu olmadı.

 TORİNO, İTALYA

Nisan 1888’de, Nietzsche Torino’ya taşındı.

 Akli dengesinin yerinde olduğu hayatının geri kalanında, burası evi olacaktı.

 Buraya vardığında, en üretken olduğu zamanını yaşıyordu.

 Neredeyse sürekli mutluluk hâlinde, bir yılda dört kitap yazdı ve şehirde yürürken kendini tanrı gibi hissettiğini söyledi.

 Ancak bu İtalyan şehrinin güzelliğinde Nietzsche’nin akıl sağlığı bozulmaya başladı.

 1888’in başlarında yazdığı mektuplarda deliliğinin ilk belirtileri görülebilir.

 Bu mektuplar bize Nietzsche’nin o zamanlardaki ruhsal durumu hakkında endişe verici bir bilgi sağlıyor.

 Bir zamanlar sayfalara döktüğü mükemmellikten ziyade, bunlar tuhaf ve karmaşık.

 Burada Bismark’a yazıyor, Prusya’daki en güçlü devlet adamlarından biri, ama mektubu Sahte İsa olarak imzalamış.

 Diğerlerinde kendine Yunan tanrısı Dionysos diyor.

 Burada da mektubunu “çarmıha gerilen” olarak bitirmiş.

 Nietzsche’nin megalomanlık eğilimi vardı ve insanlık tarihini ikiye ayırma potansiyeli olan bir olaya hazırlandığını iddia ediyordu.

 Kaldığı evin sahipleri, kendinden geçerek piyano çalması konusunda endişelenmişti.

 Bazen sanki Dionysosvari bir seks partisini yeniden canlandırıyor gibi odasında çıplak bir şekilde, bağırarak hoplayıp zıpladığını fark ediyorlardı.

 Olaylar, bir Torino meydanında son noktasına geldi.

 Nietzsche, bir faytoncunun atını kamçıladığını gördü.

 Kollarını hayvanın boynuna doladı ve ağlayarak yere yığıldı.

 Hayatını insan şefkatinin zayıflığını eleştirerek geçiren bir adamın son aklı başında hareketi içten bir acıma hareketiydi.

 Yedi gün sonra, Basel’de bir akıl hastanesine kapatıldı.

 Nietzsche, akıl sağlığına tekrar kavuşamadı.

 44 yaşında, insanlık tarihinin en etkileyici felsefi dehalarından biri paramparça olmuştu.

 Sonraki on yılda, 1900’da ölene kadar, hiçbir şey yazmadı.

 Kliniğe geldiğinde, onu getiren arkadaşı şunu yazmıştı, “Muazzam derecede sanrılar yaşıyor.

 Durum umutsuz. Daha önce hiç böyle bir yıkım tablosuyla karşılaşmadım.”

 Nietzsche’nin deliliğe sürüklenmesine neyin neden olduğunu kimse bilmiyor.

 Ancak Nietzsche’nin akıl sağlığı kötüleşirken, eseri kontrol edilemeyecek seviyede önem kazanmıştı.

 1897’de, Nietzsche hayatının geri kalan yıllarını yaşamak üzere buraya, kız kardeşi Elisabeth’in evine getirilmişti.

 Klinik olarak akıl hastası ilan edilen Nietzsche’ye ölümüne kadar Elisabeth bakıcılık etmişti.

 Nietzsche burada yaşarken, Elisabeth ağabeyine küçük bir şovdaki atraksiyon gibi davranıyordu.

 Ona bakmaları için insanları eve davet ediyor ve öğrencileri için suareler düzenliyordu.

 Bu sırada Nietzsche’nin huzursuz inlemeleri üst kattan duyulabiliyordu.

 Günümüzde bu ev, bir Nietzsche mabedi.

 Bunu yapan ise, ona bir peygambermiş gibi beyaz kıyafetler giydiren kız kardeşi.

 Yine de el değmemiş odaları, ürpertici bir şekilde kişiliğinin izlerinden yoksun.

 Elisabeth, Nietzsche’nin akıl sağlığını yitirmeden önce planladığı yayınlanmamış başyapıtı için defterlerini ve yazılarını bir araya getirmişti.

 Dünyanın görmesini asla istemediği defterler.

 Burada tam olarak neye bakıyoruz?

 Burada Nietzsche’nin iki defterine bakıyoruz.

 PROF. SIMON MAY KING’S COLLEGE, LONDRA

Güç İstenci adlı muhteşem eseri üzerinde çalışıyor

denediği şey nedeniyle, muazzam bir hırsın eseri.

 Bu defterinden, bunun tüm değerleri yeniden değerleme olduğunu görebilirsiniz.

 Bunu görmek inanılmaz derecede heyecan verici çünkü burada tüm Batı ahlakını altüst etmeye çalışıyor, çünkü insanlar içten içe artık buna inanmıyor.

 Çoğumuzu adlandırdığı şekilde, sürü gibi hayatlarını yaşamaya devam etmelerine rağmen, artık bunu destekleyecek bir tanrı yok.

 Yeni bir ahlak bulmamız gerektiğini ve bunun temel görevi olduğunu söylüyor.

 Bu, kulağa geldiği kadar basit mi?

 Güç İstenci’nde, gücün insanlık için tanımlayıcı ve organize edici ilke olduğunu mu söylüyor?

 Aslında şöyle diyor, insanların bebeklikten itibaren nasıl yaşadığına, davrandığına ve çabaladığına, hayatta gerçekten ne istediklerine bakarsak, bunun güç olduğunu görürüz.

 Dolayısıyla, insan doğasına uyacak ahlakın gücü hepimizin aradığı hedef olarak gören bir ahlak olması gerekiyor, her ne kadar oldukça farklı yollarda olsa da.

 Yani önemsiz bir şeyden çok daha fazlası çünkü o zamanlar Darwin var, -en güçlünün hayatta kalması teorisiyle.

 -Evet.

 Ancak Nietzsche bu fikri, Darwin’in söylediği şeyin ötesine taşıyor.

 Evet.

 Yüzeysel olarak kulağa benzer geliyor ama aslında son derece farklılar.

 Nietzsche, Darwin’den nefret ediyordu.

 Kendini ve yavrularını korumayı amaçlayan tüm yaşam yollarını küçük görüyordu.

 Gerçek fark ise, güç istenci insanların sadece kendilerini korumaktan daha fazlasını yapmaları gerektiğiyle ilgiliydi.

 Büyük şeyler başarmayı hedeflemelilerdi.

 Büyük devlet adamları veya büyük filozoflar olup, bir bakıma yeni dünyalar tasarlamayı hedeflemelilerdi.

 Ve bu korumanın feda edilmesi anlamına gelebilirdi.

 Erken yaşta ölüm anlamına gelebilirdi.

 Geride çocuk bırakmamak anlamına gelebilirdi.

 Ona göre, güç istenci fevkaladeyi aramaktı.

 Ama Nietzsche kendi fikrinde bir pürüz olduğunu fark etmiş gibiydi.

 Belki de son aklı başında hareketi, yazdıklarını yayınlamamaktı.

 Nietzsche’nin kendi, dünyayı tek bir prensibe indirgemeye çalışan tüm felsefelere karşıydı, o prensip ne olursa olsun.

 Ve bir bakıma, dünyayı güç istencine indirgemeye çalışması, kendi deyimiyle, entelektüel olarak temiz değildi ve bence bu nedenle bu eseri sonunda başarısız oldu.

 Çünkü kendine karşı dürüst olmadığını fark etti.

 Peki bu defterlerde, vazgeçtiğine dair ne gibi ipuçları var?

 Küçük işaretler var, örneğin burada, bu versiyonda, bu muazzam düşüncelerin üzerine bir alışveriş listesi yazmış.

 Ve burada da diş fırçası kelimesi var.

 Zahnbürste.

 Yani bence büyük başyapıtlarının üzerine alışveriş listesi yazmaya başlıyorsan, bu senin artık onlara saygı duymadığını gösterir.

 Ancak bıraktığı eser, yıkıcı sonuçlarla yayınlanmıştı.

 Nietzsche 1900’de burada felç nedeniyle vefat etti.

 Ancak onun ölümü, Elisabeth’e hayatının bunaltıcı yıllarının yanı sıra hayatının eserini de düzeltme fırsatı vermişti.

 Elisabeth ağabeyine taparcasına hayranlık duymuş ve hayatını onun gölgesinde geçirmişti.

 Artık vasiyeti yerine getiren kişi olarak, Nietzsche’nin defterlerini Güç İstenci adlı bir koleksiyon olarak yayınlamaya hazırlanıyordu.

 Farklı editörlerle çalıştıysa da, onunla aynı fikirde olmazlarsa onları kovuyordu.

 Nietzsche’nin eseri, Lou’nun politik amaçlarına uyacak şekilde düzenlenip manipüle ediliyordu.

 Elisabeth bir Nazi destekçisiydi.

 Parti liderleriyle flört etmeye başladı.

 1934’te, Adolf Hitler bu evi ziyaret etti ve hatta Lou ona ağabeyinin bastonunu verdi.

 Elisabeth ağabeyini ve eserlerini tanıtmakta o kadar başarılıydı ki 1930’ların sonuna doğru Nietzschevari düşünce ve temaları Alman toplumuna yayıldı.

 Ve bu, rahatsız edici bir şekilde tüm zamanların en dayatmacı propaganda filmlerinde birinde yansıtıldı.

 NAZİ PARTİSİ MİTİNG ALANI NUREMBERG

1934’te Nazi destekçileri, liderlerinin konuşmasını dinlemek için Nuremberg’de toplandı.

 Hitler’in kendisi tarafından istenen bir filmde yakalanan bir andı.

 Endişe ve heyecan verici.

 Nazilerin söz ve ritüelleri Nietzschevari düşünceyi yansıtıyordu.

 Adı, İradenin Zaferi’ydi.

 İradenin Zaferi Film, Hitler’in bulutlardan inmesiyle başlıyor.

 Aynı Zerdüşt gibi, bir Ubermensch, sürü tarafından karşılanmak üzere yeni ahlakıyla dağlardan aşağı iniyor.

 Geleneksel Hristiyan değerlerini altüst edecek bir ahlak sistemi sunan bir Ubermensch.

 Bu insanların yumuşak değil, sert hâle gelmesini istiyoruz.

 Devletin en güçlünün isteğini uygulayacağı ve daha büyük bir insanlık oluşturmak için güçsüz ve acizlerin yok edileceği bir yer.

 Partimiz, Almanya’daki tek güç olmak istiyordu.

 Ödün vermeden.

 Nietzsche’nin fikirleri, Nasyonal Sosyalistlerinkiyle o kadar yakından ilişkilendiriliyordu ki, en etkili düşünürlerinden biri olan Alfred Baeumler,

“Heil Hitler diye bağırdığımızda, aynı sesle Friedrich Nietzsche’yi de selamlıyoruz.”

 dedi.

 Yine de, Nietzsche bunları görecek kadar yaşasaydı, dehşete kapılırdı.

 Onun Ubermensch’i soy ıslahı ustası değildi.

 O, insanın potansiyelinin sembolüydü.

 Onun güç istenci, nefret ettiği nasyonalizme çağrı değil, limitlerimizi aşma isteğimizin tanınmasıydı.

 Yahudi düşmanlığına da karşı olduğunu belirtmişti.

 Nazilerin Nietzsche’si korkunç bir parodiydi.

 Ölümünden sadece birkaç ay önce Nietzsche şunları yazdı, “Gerçekten en derin düşüncem olan bengi dönüşe en derin reddin her zaman annem ve kız kardeşimden geldiğini itiraf ediyorum.”

 Sözleri ne kadar da kehanet gibi.

 Yine de belki de kötüye kullanmasının suçu tamamen Elisabeth’in değil.

 Nietzsche asla Hitler’in Nihai Çözümünü savunmazdı ama eserinin yanlış anlaşılmayacağını düşünmüşse, oldukça saftı.

 Kötülük en çok boşluğu sever ve filozofun akıllıca ve muğlak aforizmaları kolaylıkla kötülüğe hizmet edecek şekilde kullanılabilirdi.

 Akıl sağlığı tamamen iyi olduğunda bile, Nietzsche onun adına kötülük yapılacağını söylemişti.

 Kardeşler, ölümünden sonra eserinin kontrol edilemeyecek düzeye gelmesi konusunda sorumluluğu paylaşmalıydı.

 Nietzsche’nin ölümünden yüz yıl sonra, Tanrı’nın öldürülmesinin yarattığı kriz bize bugün abartılmış gibi gelebilir.

 Modern dünya henüz mahvolmadı.

 Ahlaki değerlerin su götürmez kaynağı olarak Tanrı oldukça sessiz bir şekilde kenara çekilmiş gibi görünüyor.

 Ancak bunun nedeni belki de Nietzsche’nin sarsıcı kahince görüşü, çılgın hayal gücüydü.

 Sürünün at gözlüklerini takmaya karar verirsek, öngördüğü karanlığa kör gözlerle bakıyor mu oluruz?

 Boşluğu dolduracak şeyin kültürel tercihlerin kaosu olduğuna inanıyordu.

 Karışıklık, aşırı sayıda kişisel tercih.

 Nietzsche’ye göre habis çünkü o nefret ettiği sürünün boş değerlerini ebedileştiriyorlardı.

 Ve belki de Nietzsche’nin en tüyler ürpertici öngörüsü ise bu Hristiyanlık sonrası dünyada yaşayacak insanlık üzerineydi.

 Bunlara son insanlar diyordu ve en hararetli öfkesini onlara saklamıştı.

 Bunlar, meydan okuyucu ideallere sırtını dönmüş ancak bundan memnun olan kadın ve erkeklerdi.

 Var oluşları banaldı.

 Aşırı sevinç veya acıyı sınırlamak için ellerinden gelen her şeyi yapmışlardı.

 Endişeleri önemsiz ve narsistçeydi.

 Dolayısıyla hayatlarını tutuk bir sıradanlıkla yaşıyor, kendilerini mutlu olduklarına dair kandırıyorlardı.

 Nietzsche’nin rahatlık dini olarak tanımladığı fikri benimsemişlerdi.

 Bu, modern dünyanın sarsıcı bir tanımı olabilir mi?

 Büyük şeyler için çabalama riskinden çekinen bir dünya.

 Daha yüksek değerlerden uzak duran ve sıradanlığı kucaklayan bir dünya.

 Son insanlar, Nietzsche’nin en büyük korkusu.

 Bir yıldıza bakarlar, bununla dolu dolu yaşanan güzel hayatların coşkun potansiyelini kastediyor, tüm var oluşun anlamı, ve onun peşinden gitmek için bile istekleri yok.

 Sadece göz kırpıyorlar.

 Nietzsche akıl sağlığını yitirmeden önce şunları yazdı, “Boşluğa yeterince uzun bakarsan, boşluk da sana bakar.”

 Akıl sağlığının yerinde olduğu son anlarında Nietzsche’nin yüzleştiği kaos, muhtemelen bizimkiydi.

 Sadece nasıl yaşamamız gerektiği değil, hayatın anlamının ne olduğu sorusu hâlâ modern dünyanın en zorlu sorularından biridir.

 Çeviren: Pelin Ruzgar||

3.Bölüm: FREUD

1886 senesinde, genç bir hekim Viyana’da küçük bir muayenehane açtı.

 Hastaları tam da bu kanepeye uzanmak için buraya gelirlerdi.

 O dinledikçe, hastaları içlerindeki en büyük korku ve endişeleri paylaşırlardı.

 Onların mahrem ve şahsi hikâyeleri, geçmişimizi, arzularımızı, her hareketimizin sebebini, dünyayı kasıp kavuran fikirleri değerlendirmemiz hususunda daha radikal ve tartışmalı bir yöntemi meydana çıkaracaktı çünkü bu kanepe bizzat Doktor Sigmund Freud’a aitti.

 19. yüzyıl, eşi benzeri görülmemiş değişikliklere tanık oldu.

 Devrimlerin ve sanayinin, bilimin ve toplumun dönüştürdüğü bu yüzyıl otoriteyi sorgulayan bir çağ oldu ve oyunun kurallarını değiştiren üç filozofu ortaya çıkardı.

 Karl Marx, sosyal ve ekonomik düzene saldırdı.

 Friedrich Nietzsche, Hristiyan ahlakını ele aldı.

 Freud ise özümüzü sorguladı.

 Keskin ve sıklıkla münakaşalı olan dünyayı algılayış yöntemleri günümüzde hâlâ hayatlarımızı anlamamızda bizlere yol gösteriyor.

 Nörolog olarak işe başlayıp nevrotik hastalarımı iyileştirmeye çalıştım.

 Sigmund Freud’un fikirleri, yalnızca zihindeki hastalıkları tedavi etmemiz hususunda atılan büyük bir adım olmakla kalmadı, ayriyeten kayda değer bir kültürel etki yarattı.

 Cinsel farklılıklardan içimizdeki iblise, hatta tüketici toplumumuza hükmeden sloganlara kadar kıymetini bilmediğimiz, en derin hislerimizi açıkça ifade etme özgürlüğü de bir nevi onun fikirlerinden filizlendi.

 Freud’dan bilinçaltı kavramının mantıksız ve tutarsız dürtüleri bünyesinde barındırdığını öğreniyoruz.

 Fikirleri kelime haznemizde yerini buldu bile.

 Penis hasedi, haz ilkesi, arzu giderme ve elbette Freud sürçmesi.

 İnsanlar benim gerçeklerime inanmadılar ve teorilerimi ahlaksız buldular.

 Fakat Freud her zaman tartışmaya açıktı.

 Bazılarına göre o bir dâhi değil, kafayı cinsellikle bozmuş bir şarlatandı.

 Kuramsal teorilerini kanıtlamanın mümkünatı yoktu ve yöntemleri kesinkes tehlikeliydi.

 Direniş gayretli ve amansızdır.

 Freud’un fikirleri bugün bile çekişmeli tartışmaları tetiklemektedir ancak kesin olan bir şey var ki Freud’un yenilikçi insan zihni haritası, benlik algımızı temelinden değiştirecek şekilde tabuları ve görenekleri sorguladı.

 En sonunda başardım.

 Benim adım Sigmund Freud.

 Freud’un fikirlerinin nasıl oluştuğunu ve bir araya geldiğini anlamak için Freud’un bizzat öncülük ettiği bir yaklaşımı benimsemek uygun gözüküyor.

 Artık kıymetini pek bilmediğimiz bir şey: motivasyonunun ve karakterinin temelini çocukluk anılarını keşfe çıkarak aramak.

 PRIBOR, ÇEK CUMHURİYETİ

Sigmund Freud 1856 senesinde dünyaya gözlerini burada açtığında, Habsburg Hanedanlığı bölgesi Moravia’da bulunan bu kasabanın adı Freiberg idi.

 Freud cenin zarıyla birlikte doğdu, bu durumda cenin zarı hâlâ bebeğin kafasına yapışık oluyor.

 O batıl zamanlarda, bu iyi bir işaret olarak görülürdü.

 Freud’un annesi şüphesiz ki bunu yeni doğan evladının kaderinde mutluluk ve şöhretin var olduğuna dair bir işaret olarak yorumladı.

 Freud’un Yahudi ailesinin gücü ancak bu binada tek bir oda tutmaya yetti.

 Aile hayatı karışıktı.

 Annesi babasından 20 yaş küçüktü.

 Eskiden babasının başından bir evlilik geçmişti ve iki yetişkin oğlu vardı.

 Hâliyle, Sigmund’un üvey kardeşlerinden birisi annesinden büyüktü.

 Sigmund’un en yakın oyun arkadaşı da aslında kendi yeğeniydi.

 Ancak ileride yolları ayrılacaktı.

 Sigmund üç yaşına bastığında babasının yün sattığı küçük işletmesi battı, bu sebeple tüm aile iş aramak için dağıldı.

 Hayatları kusursuz olmayabilir, fakat Freud’un ailesinin gideceği yer bu küçük çocuğun gelecekteki başarısında kritik bir faktör oynayacaktı.

 VİYANA

1860 Habsburg Hanedanlığı’nın başkenti olan Viyana, 1860’lı senelerde sosyal değişimin ön saflarında bulunan bir şehirdi.

 1848 senesinin Avrupa çapındaki devrimleri buradaki aristokratik ve muhafazakâr yönetimin temelini çürüttü.

 Bu da huzursuz bir liberalizm türünün sokaklarda gelişmesine olanak tanıdı.

 Ayrıca şehirde alışılmadık bir göçmen sayısı da söz konusuydu.

 Dolayısıyla Freud, fikirlerin ve kültürlerin kozmopolit karışımı içerisinde büyüdü.

 Hoş geldiniz göçmenler!

 Burası Freud’un ailesinin ilkin yaşadığı Yahudi semti.

 Semt eskiden fakir ve tıklım tıklımdı ancak birçok kişi şehrin sunduğu fırsatlardan istifade etti ve kenar mahallelerden çabucak çıktılar.

 Gazete patronu, bankacı, akademisyen, doktor ve avukat oldular.

 Freud’un ailesi, en büyük ve zeki oğullarının aynı kaderi yaşamasını istiyorlardı.

 Altı kardeşi arasından çalışması için kendisine ait oda bir tek ona verildi ve yedi yıl boyunca sınıfındaki en başarılı öğrenci oldu.

 Küçük Freud’un yoğun çalışmaları kaderinde yücelik yatan bir öz imgeyi doyurmuşa benziyor.

 Antik medeniyetlerden ilham aldı.

 Zaferi Yunanistan’dan, ihtişamı Roma’dan esinlendi.

 Musa, Hannibal ve Büyük İskender gibi kudretli kahraman figürleri tanımlamaya başladı.

 1873 senesinde, 17 yaşında, Sigmund, Viyana Üniversitesi’nde kendi zaferinin peşinden gitti.

 Başlangıçta felsefe ve hukuk ile uğraşsa da kısa bir süre sonra üniversitenin meşhur doğal bilimcilerine ve yol göstericileri İngiliz Charles Darwin’e kapılacaktı.

 Darwin’in hatırı sayılır çığır açan evrim teorisi Freud’un arzularıyla birleşince beraberinde şan şöhret getirdi.

 Ancak üstadına ayak uydurmak saatlerce titiz çalışmadan, itinalı ve pek de albenisi olmayan laboratuvar işlerinden, balıkların sinir sistemindeki sırları çözmeye çalışmaktan geçiyordu.

 Freud anatomi, zooloji, kimya ve botanik alanındaki çalışmalarının onu kâfir bir tıpçı ve ampirist yaptığını bizzat söylemiştir.

 Muhakkak ki burada geçirdiği zaman peşini asla bırakmayan bilimsel bir dünya görüşünü destekledi.

 FREUD VİYANA ÜNİVERSİTESİ

O zamanlara ait bu fotoğrafına bakarsanız, kusursuz, soğukkanlı bir balık analizcisini görebilirsiniz.

 Hem görünüşü, hem karakteri titiz, derli toplu görünen bir adam.

 25 yaşında, Freud genç bir kadına abayı fena yaktı Martha Bernays.

 Eski yazışmaları Freud’un baştan başa farklı bir yanını ortaya çıkarıyor.

 Muhtemelen toplam 1600 kadar mektup var.

 Neredeyse her gün yazışıyorlarmış.

 Bazen günde iki üç mektubu bile bulduğu oluyormuş.

 MICHAEL MOLNAR FREUD ARAŞTIRMACISI

Eskiden Freud’un bazı mektupları yayımlanmıştı ancak ilk defa Martha’nın mektuplarını görüyoruz.

 Martha’nın düşüncelerinin elimizde olması ne kadar hoş.

 Peki mektuplarda ne yazmış?

 Ne var ne yoksa.

 Mesela bu mektupta, âşıkların yaptığı gibi saçından bir tutamı broşun içerisine yerleştirerek Freud’a göndermiş.

 Freud ise ona cevap olarak “Umarım saçından koparmamışsındır, saçını tararken mi yolundu?”

 diye yazmış.

 Bu mektubunda, Martha cehaletinden ötürü Freud’a tepki gösteriyor.

 Diyor ki, “Doktor olmuşsun ama aşktan gram anladığın yok.

 Bir insan sevdiğine yolunmuş yahut dökülmüş saç göndermez.”

 Freud zannedersem ilk defa gerçek aşkı tatmış.

 İlk ve tek aşkı.

 Mektupların özelliklerinden birisi de bu.

 Freud’un iç dünyasını başka hiçbir yerde böyle net göremezsiniz.

 Arada sırada kontrolü kaybediyor ancak Martha ile ilişkilerini yürütemediklerini görünce, aralarında aşılamayan bir anlaşmazlık olduğunu görünce, sinir krizinin eşiğinden dönüyor.

 Martha bunu örtbas etmeyi yeğliyor.

 “Niye bizi yıpratan şeylerin içinde debeleniyorsun?”

 diye soruyor.

 Freud da diyor ki, “Bununla yüzleşmen, konuşarak çözmen gerek.”

 Çok etkileyici, âdeta Freud’un psikanalistliğe başlangıcına tanık oluyoruz.

 Evet, psikanalitik görüş şunu savunuyor: “Aklından geçen her şeyi anlat, bastırma, içine atma ” Burada çoktan başlamış.

 Freud’un gözleri karmaşık insan hisleri dünyasına Martha sayesinde açıldı.

 Nişanlanmalarının mali yükleri, fırsatları laboratuvar dışında araması için onu teşvik etti.

 En sonunda, tıp okumak için araştırma kariyerini bırakıyor.

 Günün birinde, tıp dergisi okurken adını duyuracağına emin olduğu bir şeye rastlıyor.

 1884 yılında, Martha’ya o zamanlarda az bilinen bir ilaçtan mektubunda bahsetti.

 Kokainden.

 Son derece ciddi analizinde şöyle diyor, “Hazımsızlığa ve depresyona karşı ufak dozlarda sıklıkla alıyorum. Sonuç oldukça başarılı.”

 Ancak bir de şunu dinleyin, Martha’ya yazdığı başka bir mektubunda bir şeyin etkisi altındaymış gibi, şüphe uyandıracak bir şekilde konuşmuş.

 “Yazıklar olsun sana prensesim.

 Geldiğim vakit, kim güçlüymüş göreceksin: karnını doyurmayan narin, küçük bir kız mı yahut damarlarında kokain gezen cüsseli, vahşi bir adam mı?”

 İlkin Freud kokainin zararlı olduğunu inkar etti fakat verdiği bu acele karar namını zedeleyecekti.

 Morfin bağımlısı arkadaşına, onu tedavi edeceği ümidiyle kokain verdiğinde sonuç felaket oldu.

 Arkadaşı eskisine olduğu gibi yeni uyuşturucuya da bağımlı oldu.

 Freud kokaini bırakmayı başardı ancak deneye olan iştahı doymak bilmedi.

 Yeni bir şeye merak salmıştı, nöroloji: sinir hastalıklarını inceleyen bilim dalı.

 Çok akıllıca bir hamle yaptı, filizlenmekte olan bilimin ve düşünsel anlamda sıcak bölgenin merkezine seyahat etti.

 PARİS

1885 Burası Salpêtrière, Freud’un zamanındaki bir çeşit tıbbi darülaceze.

 Çoğuna histerik teşhisi konulmuş 5000 kadın için âdeta bir çöplük yeri.

 Yunanca “rahim” kelimesinden gelmekte olan histeri, antik dünyadan beri kadınlara eziyet çektirdiği düşünülen gizemli bir hastalıktı.

 Hakikaten de geniş kapsamlı bir teşhisti, nöbetlerden ve felçten tutun da anksiyete ve baş ağrısına kadar her türden sinir semptomlarını kapsıyordu.

 Yüzyıllardan beri erkek doktorların elinde çok tehlikeli bir oyuncak hâline geldi.

 Hiç düşünmeden kadınlara histerik teşhisi koyuyorlardı.

 İş öyle bir raddeye geldi ki gayet sağlıklı bireyleri hastanelere ve akıl hastanelerine hapsettiler.

 Freud, nörolojinin önde gelen temsilcilerinden Jean-Martin Charcot ile çalışmak üzere Salpêtrière’e geldi.

 Multipl skleroz gibi bazı sinir hastalıklarının beyindeki lezyonlardan kaynaklandığını keşfeden Charcot dikkatini isterinin gizemine yöneltti.

 Charcot histeriye daha bilimsel ve daha ciddi yaklaştı.

 LISA APPIGNANESI YAZAR VE PSİKANALİZ TARİHÇİSİ

Bunu sadece kadın hastalığı olarak görmedi.

 Farklı evreler teşhis etti.

 Epiloptoid evreden, atonik evreden, nöbetten bahsetti.

 Nöbet, epileptik kasılmaydı.

 Ardından kronik aşamadan ve büyük hezimetin meydana geldiği soytarı aşamasından bahsetti.

 Pekâlâ, bu farklı aşamaları teşhis ederken, bilimsel araştırmalarını ileriye götürmek için ne tür yöntemlere başvurdu?

 Charcot histeriyi teşhis etmek için hipnoza başvurdu.

 Erkekler ve kadınlar hipnoza yanıt verirse, bu durumu histerik olmalarının muhtemel bir işareti olarak düşündü.

 Ayriyeten konferanslarında da hipnoza başvurdu, ki bildiğiniz üzere bazı konferanslarına tüm Paris katıldı.

 Charcot’un konferansına gitmek için bilet almanın Londra’daki en iyi tiyatroya gitmekten bir farkı yoktu.

 O zaman bu konferanslarda hastalar sergilendi.

 Hastalar sergilendi, hipnoz altında yürümeye başladılar ve konuştular ve doktor onlardan ne istediyse harfiyen yerine getirdiler.

 O zaman Freud’un seyircilerin arasında olduğunu biliyoruz.

 Kendisi Charcot’un öğrencilerinden birisi.

 Bunun Freud üzerinde nasıl bir etki bıraktığını biliyor muyuz?

 Bana kalırsa büyük bir etki bıraktı.

 Farklı düşünme formlarının olduğunu ve bu faaliyetin insan zihninde eş zamanlı olarak devam ettiğini, insan zihninde keşfedilmeyi bekleyen uçsuz bucaksız yerler olduğunu görmeye başladı.

 Freud 29 yaşında Viyana’ya yeni fikirler ve kariyer planlarıyla dolu bir şekilde döndü.

 Ancak işler Freud için tereyağından kıl çeker gibi olmadı.

 1886’da, bu apartman dairesinde ilk muayenehanesini açtığında işler iç karartıcı bir şekilde kesattı.

 Arada ailesini ziyaret etmek için taksiye parasının çıkışmadığı bile oluyordu.

 Aynı yıl içerisinde arkadaşlarından gelen hediyeler ve borçlar sayesinde Martha ile evlenebildi.

 Freud’a en çok yardımı dokunan kişilerden birisi de önde gelen hekimlerden Josef Breuer idi.

 Freud gibi, Breuer de histerinin bilimsel sırlarını merak ediyordu.

 Eski hastalarından bir tanesi göze çarpıyordu.

 Breuer, kendisine Anna O. takma ismini verdiği varlıklı bir Yahudi ailesinden gelen Bertha Pappenheim adındaki, oldukça zeki bir kadını tedavi ediyordu.

 Kadın halüsinasyonlar görüp kısmi felç geçiriyordu.

 Zaman zamansa yalnızca İngilizce konuşabiliyordu.

 Çift kişilikli gibi bir hâli vardı.

 Şimdi, Anna’nın vakası Freud’u hakikaten cezbetmişti.

 Sebep kısmen aşırı semptomları, çoğunlukla da Breuer’in onu tedavi ettiği yenilikçi yöntemdi.

 Breurer’in muayene ettiği esnada, Anna hipnoz durumuna geçiyor ve şahsi geçmişi hakkındaki melankolik detayları açığa vuruyordu.

 Konuşmak, unutulmuş veya bir şekilde bastırılmış ve zapt edilmiş mühim geçmiş olayları canlandırdı.

 Breur, Anna’nın pek çok semptomunun başlangıç noktasının gerçek travmalar olduğunu keşfetti.

 Anna su içmekten tiksinince, Breuer bunu sahibinin bardağından içmesine izin verilen bir köpek görmesiyle bağdaştırdı.

 Ancak zapt ettiği iğrenme duygusunu ifade eder etmez su korkusu kayboldu.

 Freud fark etti ki Breuer tesadüf eseri bir açıklama bulmakla kalmamış, histerinin tedavisini de bulmuştu.

 Berg Dasse 19 numaradaki yeni ve daha geniş ofisinde çalışırken, Breuer’in katartik tedavisini kendi sinir hastalarında uygulamaya başladı.

 Ancak Freud’un bir sıkıntısı vardı.

 Her hastasını hipnoz edemiyordu.

 Dolayısıyla hezimeti ustalıkla erdeme dönüştürdü ve kendine has konuşma terapisini geliştirdi.

 Freud, hastalarından kanepeye uzanmasını istedi ve arkalarına geçip buraya oturarak gözden uzakta kaldı.

 Akıllarına gelen her şeyi söylemeleri için onları teşvik etti, sanki kendi başlarına konuşurlarmış gibi.

 Dikkatli bir dinleyici çıktı, sistematik bir şekilde hastalarının anılarını derinlemesine inceledi.

 İtiraflarını hızla ve sezgiyle yorumlayıp bastırdıkları şeyi dışarı çıkarmaya çalıştı.

 Freud, bu yeni serbest çağrışım yöntemine yeni bir isim verdi.

 “Zihin yahut yaşam enerjisi” anlamındaki “psişe” sözcüğünü aldı ve bu sözcüğü güçlü bir bilimsel terimle birleştirdi “Analiz.”

 Psikanaliz böyle doğdu.

 1895 yılında Breuer ve Freud, bulgularını çığır açan bir kitapta yayımladı.

 Histeri Üzerine Çalışmalar.

 Freud, teorilerinin çığır açması açısından, histeri nevrozu için birleştirici tek bir sebep bulmaya can atıyordu ve seksi temel sorun olarak görmeye başladı.

 Daha ihtiyatlı olan Breuer karşı çıktı ancak bir başka dostu çok daha anlayışlı çıktı  tıp adamı Wilhelm Fliess.

 Cinsel ahlaka uzun zaman önce din tarafından bir çerçeve oturtulmuş ve yüzyıllardır mütemadiyen zapt edilmişti fakat Fliess, geleneksel ahlaki yargılarca bastırılmış ve genellikle sapıklık olarak algılanan, cinsel kimlik ve davranışlar üzerine bilimsel bir çalışmaya girişmiş, sayıları giderek artan tıp araştırmacılarından birisiydi.

 Fliess’in açık görüşlülüğünden cesaret bulan Freud, histeri ve cinsel sorunlar hakkındaki fikirlerini bilemeye başladı.

 1896 senesinin nisan ayında, Viyana Psikiyatri ve Nöroloji Topluluğuna bildiri okumaya gitti.

 Histeri hastalarını tedavi etmeyi destansı terimlerle betimledi, âdeta antik harabe şehrin kalıntılarını inceleyen, ipucu ve delil bulmaya çalışan araştırmacı bir kâşif gibi.

 “Bir kâşifin pek bilinmeyen bir bölgeye vardığını, bu bölgedeki engin harabelerin duvar kalıntıları ve sütun parçalarıyla kâşifin merakını uyardığını düşünün “ Freud tüm nevrotik vakalarda tek bir sebebe rastladığını iddia etti, bu durumu Nil’in kaynağını bulmaya benzetti.

 Cüretkâr teorisi olan baştan çıkarma teorisine göre tüm nevrozlar, çocuklukta sıklıkla babanın cinsel istismarından kaynaklanıyordu.

 Fakat tezi beklediği şan şöhret yerine, hayret ve şüphecilikle karşılandı.

 Seyirciler arasındaki önde gelen nörologlardan birisi tezi bilimsel peri masalı diye reddetti.

 Bu soğuk tepki yalnızca Freud’un tabu konuları ele alan gözü pek bir lider olduğuna dair görüşünü pekiştirdi.

 Ancak bir yılı biraz geçkin sürede o dahi baştan çıkarma teorisinin tamamen kusurlu olduğunu kabullenecekti.

 Histeri o kadar yaygındı ki bunca erkeğin pedofilik istismarcı olduğunu düşünmek son derece mantıksızdı Histeri, Freud’un kendi ailesinde de ortaya çıktığından dolayı babası Jacob’ın da suçlu olabileceği fikri bardağı taşıran son damla oldu.

 Ama diğer varsayımları çok daha baki olacaktı.

 Freud’un görüşünün temelinde bu rahatsız edici, geçmişe ait düşüncelerin günlük hayattaki ruhsal sorunlarda ve semptomlarda nasıl ve neden bastırıldığı vardı.

 Freud, anahtarın bilinçaltında olduğuna inandı.

 Bilinçaltı insan hayatının tam merkezinde yüzyıllardır düşünülüp tartışıldı.

 Ancak Freud bilinçaltı algısına kesinlik katmaya çalışarak sistematik bir yaklaşım benimseyen ilk kişi oldu.

 Yaşadığı ıstıraplı bir trajedi büyük buluşunu tetikleyecekti.

 1896 senesinde, Freud babasının ölümüyle darmadağın oldu.

 Freud, Fliess’e mektubunda, “Özüm, tüm geçmişim, babamın ölümüyle depreşti.

 Kendimi alt üst olmuş hissediyorum,” diye yazdı.

 Fakat bu karmaşık ve derin düşüncelerin Freud’un üzerinde kalıcı bir etkisi olacaktı.

 Freud öz çözümleme üzerine deneyler yapıyordu, bölük pörçük çocukluk anılarını ve çok derin korkularını mercek altına alıyordu.

 Babasının ölümü, keşfini ve öz çözümün ardındaki sır perdesini şiddetlendirdi O, kendi rüyalarını analiz etmeye başladı.

 Çok az kişi rüyaların bilimsel bir önem taşıdığını düşünür.

 Fakat Freud farklı düşünmeyi tercih etti.

 Rüyalara çok katlı bir şeymiş gözüyle bakıyor.

 DANY NOBUS PSİKANALİTİK PSİKOLOJİ PROFESÖRÜ

Bir hikâye vardır, insanlar uyandıklarında rüyalarını hatırlarlar fakat Freud’a göre bu hikâye yalnızca rüyamızın yüzeyinden oluşuyor.

 Rüyamızın derinlerinde yatansa onun tabiriyle gizli rüya düşünceleriydi.

 Ancak bu gizli düşünceler saptırılıp sansürleniyordu.

 Bu sansüre neden gerek var?

 Bu rüya düşünceleri tüm bastırılmış istekleri, düşünceleri ve fantezileri içerisinde barındırır.

 Bilinçaltı bunları rahatsız ve tedirgin edici bulur.

 Sansürlenmedikleri takdirde, yıkıcı bir güçle kendilerini belli edeceklerdir.

 Freud’a göre, rüya bilinçaltındaki isteğin özünde yerine getirilmesidir.

 Freud’un o zamanlarda bilinçaltı evrimi hakkındaki fikirleri nelerdir?

 Freud’a göre bilinçaltı artık yalnızca bir dizi travmatik anıdan ibaret değildir.

 Bilinçaltı, her insanın zihinsel hayatında kendiliğinden olan isteklerin, düşüncelerin ve fantezilerin muhafaza kutusudur.

 Bunların Freud için değeri nedir?

 Yani, bu ham maddeyle ne yaptı?

 Klinik uygulaması kapsamında, insanların hatırladıkları kadarını hikâyeye kattığı çeşitli çağrışımları bir araya getirdi, ve bu kırıntılarla, bilinçaltının içimizde zapt edilen, bastırılmış isteklerine yönelik belirli bir anlayış getirmeye çalıştı.

 Freud’un teorisine göre, biz insanlar esasında kim olduğumuzu gün yüzüne çıkaran rüyaları, zihnimizin bir ürünü olarak görüp algılarız ve bu son derece kıymetlidir.

 RÜYALARIN YORUMU

Freud’un kitabı, Rüyaların Yorumu, insan doğası üzerine radikal ve yeni bir anlayış öne sürüyor.

 Bastırılan iç arzular ve mantıksız dürtülerin bilinçaltı deposuyla birlikte, bizi motive eden ve biz yapan gizli kaynak. ilginç bir detay söz konusu.

 Rüyaların Yorumu’nun yayın hikâyesinde Bu kitap aslında 1899 yılında yayımlanmasına rağmen, 1900 tarihi damgası vurulmuş.

 Freud dünyaya kitabındaki teorilerinin 20. yüzyılı tanımlayacağını söylemiş ve daha cesur, gözü pek olan yeni dünyayı müjdelemiş.

 Ancak cesur olan bu yeni dünya kaygılarla doluydu.

 Viyanalı olmanın soru işareti olmak olduğu söyleniyordu.

 Liberalizm gerçek gücü orta sınıfa verememişti.

 Artan şehir nüfusuyla orta sınıf kendilerini tehdit altında görmüştü.

 Bu şartlar altında, yeni ve deneysel sanata iştah kabartıldı.

 Bu sanat insan varlığının rasyonel yüzeyinin altını keşfetti.

 Freud’un teorileri zamanın ruhuyla birebir örtüşüyordu.

 Bir sonraki kitabı, Günlük Yaşamın Psikopatolojisi’nde daha da derinlere inmeye devam etti.

 Bu kitapta bastırılmış arzularımızın yalnızca rüyalarımızda ortaya çıkmakla kalmayıp ayriyeten uyanık hayatlarımıza da sızdığını öne sürüyor.

 Bahsettiği enteresan vakalardan birisi yüksek mertebedeki Avusturyalı bir siyasetçinin meclisteki önemli bir tartışmayı şu sözlerle açması: “Birçok onurlu beyefendinin hazır bulunduğunu ve oturumun feshedildiğini duyuruyorum.”

 Bu ufak hata oturumun zaman kaybı olacağından dolayı duyduğu bastırılmış kızgınlığı gün yüzüne çıkarıyor.

 Ve elbette, Freud sürçmesi deyimini günlük hayatta hâlâ kullanıyoruz, genellikle açığa çıkan yahut utanç verici gafa atfediyoruz.

 DİL SÜRÇMELERİ

Freud, bilinçaltı arzularımızın günlük yaşamlarımızdaki dürtüler yüzünden doğduğunu düşünse de bu gizemli dürtülerimizin geçmişe ait tecrübelerimiz tarafından şekillendirilmesi aslında kafasını kurcalıyordu.

 Bu, muayenehanesinde yankı uyandıran bir şeydi.

 Freud tüm bu muazzam antik eserleri bir araya şevkle getirdiğinde, onları cansız nesneler olarak görmedi.

 Ona göre geçmiş, ziyaret edip etmeme tercihinin sizin elinizde olduğu bir çeşit müze değildi.

 Geçmiş canlıydı, dinamikti ve günlük hayatlarımızın içindeydi.

 Geçmiş tecrübelerimizin bize söyleyecek mühim bir şeyi olduğunu düşündü.

 Hakikaten de bir sonraki büyük fikrine ilham verecek olan hikâye Klasik Yunan Dönemi’ne aitti.

 Freud, Sofokles’e ait bir Yunan trajedisi oyununa gitti.

 Güzel.

 Başlayın.

 Nedir bu Ödip, aklını kurcalayan?

 Bana sorma.

 İlkin, anlat.

 Lauis neye benziyor, hangi hayat evresine ulaştı?

 Kral Oedipus, kazara babasını öldüren ve sonrasında annesiyle evlenip çocuk yapan bir delikanlının hikâyesini anlatıyor.

 Upuzundu boyu.

 Saçlarına ak daha yeni düşmüştü ve senden farklı bir yanı yoktu.

 Korkunç gerçeği öğrendiği zaman, kendi gözlerini oyar.

 Freud kendi bastırılmış hislerini açıklamak için bu hikâyeyi bir paradigma olarak gördü.

 Fliess’e mektubunda şunları yazdı.

 “Kafama bir şey dank etti.

 Kendi vakamda da anneme âşık olup babamı kıskandığım fenomenine rastladım.

 Şimdi de bunu erken çocukluk dönemindeki evrensel bir olay olarak görüyorum.”

 Freud bu psikoseksüel dramaya “Ödip kompleksi” adını verdi.

 Küçük çocukların annelerini arzulayıp sahiplenmek istedikleri için ceza olarak babaları tarafından hadım edilmekten korkmalarını aşmak mecburiyetinde olduklarına inanmaya başlamıştı.

 Küçük kızların ise akıllarını başlarından babaları alırdı ama penisleri yok diye aşağılık kompleksine girmenin üstesinden gelmeleri gerekiyordu, ki Freud bunu “penis hasedi” olarak nitelendirmektedir.

 Freud bu karmaşık hisler çözülmediği takdirde iç çatışmaların birikip yalnızca ileriki yaşlarda yetişkin nevrozlarına yol açacağına inanıyordu.

 Freud bastırılmış cinsel sorunlar üzerine teorilerini sınamak istiyordu ve 1900 senesinin ekim ayında, fırsat kapısını çaldı.

 Ofisine yeni bir hasta girdi.

 Dora takma adını verdiği 17 yaşındaki bir kız.

 O Freud’un ilk ve en meşhur vaka araştırmasıydı.

 Dora histerik semptomlar, sinirsel öksürük ve intihar düşünceleri sergiliyordu.

 Hikâyenin en hayret verici yanlarından biri de kız 13-14 yaşlarındayken, babasının en yakın dostu Herr K.’nin, JANET SAYERS PSİKANALİTİK PSİKOLOJİ PROFESÖRÜ kızı ofisinde yalnız yakalayarak durumunu istismar edip onu öpmesiydi.

 Freud, “Öpücükten tiksinmesi baştan başa histerik bir durum.”

 diye belirtiyor.

 Sonra da sözlerine devam ediyor ve kızın vücuduna yaslanan erekte olan penisi hissetmiş olabileceğini, bunun da mutlaka kızda cinsel arzu uyandırdığını söylüyor.

 Cinsel olarak Herr K.’yi arzuladığını, bu arzuyu bilinçaltında bastırdığını Dora’ya göstermeyi kendine vazife ediniyor.

 Dora’nın vakasına baktığınızda, burada görünmeye başlayan tezat bir durum var.

 Söz konusu olan sorunlu genç kadınlar.

 Freud gibi erkekler onları tıbbi gereç olarak kullanmak için bir nevi kadınların üstüne çullanıyorlar.

 Evet, bilim adamlarının küstahlığı da bu durumda bir bakıma söz konusu.

 Bilim camiasında kalıcı bir yer edinmek için Dora ile diğer hastaları tıpkı bir kobay faresi gibi kullanıyor.

 Bu nasıl son buldu?

 Yani, Dora bunu nasıl karşıladı?

 Pek iyi değil.

 Dora, Freud’u bıraktı ve Freud’un bu durumdan çıkardığı ders Dora’nın Herr K.

‘ye olan hasımlığını kendisine aktarma yöntemine dikkat etmesi gerektiği oldu.

 Hatta bu vakadan sonra psikanalizin, hastaların hayatlarındaki önemli kişilere karşı bilinçli ve bilinçsiz hislerini psikanalist ve terapiste aktarış şekline dikkat etmesi gerektiği üzerine bir teori ortaya attı.

 Freud, Dora vakasından elzem dersler çıkardı.

 Ancak bilimsel görünen yöntem öznel, hatta bazılarına göre kendini gerçekleştiren yargılara dayanmaktaydı.

 Bu, bir zamanlar sırdaşı olan Fliess’ın hararetli bir tartışmada dile getirdiği esaslı bir sorundu.

 Fliess’in değerlendirmesi “Düşünce okuyanlar yalnızca kendi düşüncelerini başkalarına dikte ederler.” olmuştur.

 1902 senesinde, Freud dört Yahudi doktora davetiye gönderdi ve gelip kendisiyle dairesinde görüşmeleri için bir davette bulundu.

 İleride Viyana Psikanaliz Topluluğu olarak bilenecek olan topluluk her hafta Freud’un bekleme odasında toplanırdı ve ilk konuları Freud’a fazlasıyla hitap eden bir konuydu.

 Tütün içmenin psikolojik işlevi.

 Bir öğünden sonra yakılan iyi bir puro burjuva Viyana kültürünün bir parçasıydı ama Freud puro tutkunluğunu bambaşka bir seviyeye taşıdı.

 Günde 20 puro içiyordu ve puronun verdiği zevk yerine geçebilen tek en büyük alışkanlık, onun tabiriyle  mastürbasyondu.

 Viyana Psikanaliz tartışmaları Freud’un cinsellik üzerine fikirlerinde mesafe kat etmesini, bu durumun da çığır açan yayını Cinsellik Üzerine Üç Deneme’yle neticelenmesini sağladı.

 Bu kitapta ne yaptığına gelecek olursak, genişletilmiş bir cinsellik konseptini tanıttı.

 DANY NOBUS PSİKANALİTİK PROFESÖRÜ

Çünkü o zamanlarda cinsellik sadece cinsel ilişkiye giren insanlarla sınırlıydı, oysaki Freud’a göre, cinsellik erotizmle, cazibeyle, coşkuyla ve bunların arasındaki her şeyle ilgiliydi.

 Bu durumu çocuklarla çalışırken de gördü.

 Yani, bu durum fazlasıyla tartışmalı, değil mi?

 Peki çocuklarda gelişen bu cinsel dürtüyü, bu libidoyu nasıl teşhis etmiş olabilir?

 Bir çocuk doğduktan kısa bir süre sonra oral dönemden geçer.

 Freud, bir çocuğun karnı beslenirken bundan memnuniyet ve haz duyabileceğini gözlemler, ki bu da bizim bu tecrübeyi layıkıyla erotik denebilecek bir husus olarak görmemize imkân veriyor.

 O zaman çocuklardaki seks dürtüsünü saptadığını düşünüyor.

 Bunun yetişkin hayatına ne şekilde etki ettiğini düşünüyor?

 Cinsel kimliğimizi, cinsel fantezilerimizi, cinsel yönelimimizi bu dürtü oluşturuyor İnsan olarak kendimizi öğretiyor.

 Ancak bu bir formül değil.

 Her bir birey kendi çözüm yolunu bu süreçte bulmak zorunda.

 Bunun sonucunda, bir bakıma hepimizin eşit derecede anormal olduğu söylenebilir.

 Başka bir ihtimal de var, değil mi?

 Tamamen yanılmış olabilir, mesele cinsellik olmayabilir.

 Evet, insanlar Freud’un tamamen yanıldığını söylediler.

 Ama ben bu genişletilmiş cinsellik konseptini kullanırsak zihinsel dünyamızın büyük bir kısmının bu dürtüyle koşullandığı  kanaatine varacağımızı düşünüyorum.

 Freud’un cinsellik üzerine çığır açan teorileri kiliseye ve baskıcı ahlaka kuşkuyla yaklaşan genç Viyanalı kuşağa yol gösterdi.

 Ancak artan şöhreti beraberinde tehlikelerini de getirdi.

 Freud, çevresi genel olarak Yahudilerden oluştuğu için fikirlerinin antisemitizmden ötürü tamamen kabul edilmemesinden korkuyordu ve korkusu yersiz değildi.

 Psikanalizin “Yahudi bilimi” olarak mimlenmesinden endişe duyuyordu.

 Çözüm 1907 senesinde kendisini ziyaret eden ve Yahudi olmayan bir İsviçreli formunda çıkageldi.

 O zamanlar genç bir delikanlıydım, Freud ise ihtiyar bir adamdı  ben de bir şeyler öğrenmek için duruldum.

 Carl Jung, o zamanların en parlak genç psikiyatristlerindendi.

 Freud onu övgü yağmuruna tutuyor, karşılık olarak da Jung, Freud’a hürmet duyuyordu.

 Freud’un dine antipatisi göz önünde bulundurulunca, bu akımın biraz tarikat gibi görünmeye başlaması fazlasıyla ironikti.

 Bu durumda tarikatın ana ilkesi psikoseksüellik, başrahibi Freud, Freud’un mesajını yayan İncil yazarıysa Jung’du.

 Ancak İncil yazarı kısa bir süre sonra kâfir çıktı.

 Jung, Freud’un anahtar terimlerinden birisi olan ve Freud tarafından “cinsel dürtü” olarak yorumlanan “libido”yu “zihinsel enerjinin bütünü” olarak yeniden yorumladı.

 Ayriyeten Freud’un saplantılı bir şekilde değindiği Ödip kompleksine itiraz etti.

 O bir şeyler üzerine düşündüğünde olay çözüme kavuşuyordu, halbuki ben baştan beri şüphe duyuyordum.

 Freud’un Jung’a “zırdeli” ve “ödlek” demesiyle dostlukları hırçın bir şekilde son buldu.

 Tabii Jung’un giderayak söylediği son söz de az kışkırtıcı değildi.

 “Öğrencilerine hastaların gibi davranma tekniğin saçmalığın daniskası.

 Bu şekilde ya aşağılık bir evlat ya da arsız bir köpek yetiştirirsin.

 Senin ufak numaranı görebilecek kadar tarafsızım.”

 Ancak Freud, akımının muhalifliği ve parçalanmasıyla yüzleşince, ismi ve fikirleri çok önemli bir olaydan ötürü dünya çapında tanınacaktı.

 1914 senesinde, Habsburg tahtı varisinin suikasta uğraması Sırbistan ile olan savaşı tetikledi.

 Freud’un oğulları ileride Birinci Dünya Savaşı’na dönüşecek olan çatışmanın ön saflarına gittiler.

 Savaş tıp adamları için yeni zorlukları beraberinde getirdi.

 Askerlerin girdiği gizemli sinir krizlerini.

 Kopuk konuşmaları ve kâbusları, beynin etkileyen fiziksel şokların semptomu olarak teşhis edildi.

 Savaş bunalımı.

 Ancak kısa bir süre sonra belli oldu ki ön saflarda savaşmayan, patlayan bombalara maruz kalmayan askerler de acı çekiyordu.

 Dolayısıyla, fizyolojik açıklamalar bir açıklama getiremedi.

 Sık sık korkak yahut zayıf diye aşağılanan askerlerin çoğu, birkaç gün içinde zorla görevine geri döndürülüyordu.

 Fakat Freud günümüzde etraflıca kabul edilen bir hastalık olan travma sonrası stres bozukluğunu ortaya attı.

 Freud savaş nevrozlarının fiziksel değil, psikolojik bir sorun olduğuna inanıyordu.

 Savaş bunalımının savaşın dehşetlerinin tetiklediği duygusal bir travma olabileceğini düşündü.

 Savaşın sonunda, diğerleri de ona inanmaya başladılar.

 Birinci Dünya Savaşı psikanalitik yaklaşım için önemli bir çığır açtı.

 Lakin Freud’a göre bu yaklaşımı gölgeledi.

 Savaş sonrası enflasyonu birikimlerinin çoğunu silip süpürmüştü.

 Viyana’daki rahat hayatının yerinde yeller esiyordu.

 İspanyol gribi şehri silip süpürerek sevgili kızı Sophie’nin canını aldı.

 Oğullarının hepsi dönmüştü, ama edindikleri tecrübelerin yaralarını taşıyorlardı.

 Freud esas teorilerinden bazılarını sorgulamaya başladı.

 Ona göre nevrozların sebebi tamamen cinsellikti.

 Ancak 1920 senesinde, Haz İlkesinin Ötesinde adında bir kitap yayımladı ve zihindeki ikinci bir temel dürtüyü belirtti Ölüm dürtüsü.

 Eskiden saldırganlığı cinsel güdünün sadist bir hâli olarak görmüştü: egemenlik dürtüsü, cinsel nesneye hükmetme güdüsü.

 Ancak sonra insan âleminin kendine zarar verme hususundaki korkunç kapasitesinin ham tecrübesiyle, Freud daha çok içimizdeki ölümcül psikolojik dürtülere odaklanmaya başladı.

 Freud içimizdeki ve dışımızdaki saldırganlıkla yüzleşmemizi istedi.

 Ölüm güdüsünün insan doğasının bir parçası olduğunu ileri sürdü.

 Hayatla bağları çözmeye yönelik güçlü ve köklü bir istek.

 Ancak Freud’un tashihleri bu kadarla kalmadı.

 Freud zihnin üç ögeden oluştuğunu ileri sürdü.

 EGO VE İD İd diye bir şey vardı.

 Baştan başa bilinçaltına aitti.

 Ölüm dürtüsünün ve cinsellik dürtüsünün bulunabileceği, arzularımızı içinde tutan kazandı.

 TANRININ GÖZÜ ÜZERİNİZDE

 Bir de “süper ego” olarak tanımladığı, imkânsız idealleri empoze eden ve acımasız eleştirilerde bulunan YAŞAMIN KURALLARI içe dönük bir bilinç.

 Süper ego bir nevi id’in zevk ve ölüm muhasebesi dürtüleriyle mücadele eden katı bir ahlak bekçisidir.

 Çatışma hâlindeki zihinle dış gerçeklik arasında gidip gelen benliğe de Freud “ego” demiştir.

 Freud psikanalizin egoyu güçlendirebileceğini düşünmüştür.

 Bu iç çatışmalardan kendimizi arındırabileceğimizi hiç düşünmese de elimizden gelenin en iyisi basbayağı bunlarla yaşamaktır.

 Freud’un fikirleri geleneksel değerlere karşı çıkan savaş sonrası nesil tarafından şevkle karşılandı.

 Avrupa ve ABD’de, dans, müzik ve sinemanın cazibeli dünyasında şekillendirilen yeni bir benmerkezci özgürlük kök salmaya başladı.

 1925 senesinde, MGM’nin başkanı Samuel Glodwyn, Freud’u dünyadaki gelmiş geçmiş en iyi aşk uzmanı olarak belirtti danışmanlık yapması için 100.000 dolar teklif etti.

 ve rivayete göre Antonius ve Kleopatra oyunun yapım aşamasında ona, Freud teklifi elinin tersiyle itti.

 Freud’un kültürel etkisi artarken, daha sinsi diğer güçler toplanıyordu Freud’un hayatını tehlikeye sokacak güçler Komşu ülke Almanya’da, Adolf Hitler iktidara geldi.

 Aniden Yahudiler hedef alındı.

 Freud’un tüm kitapları sokaklarda yakıldı.

 1938 senesinde, birlikler Viyana’ya kadar ilerledi.

 FREUD’UN KIZI ANNA’NIN SESİ Bu benim.

 Bunlar da Hitler’i selamlayan kalabalık.

 Şu kalabalığa bir bakın.

 Kapısında gamalı haç olan ev bizim evimiz.

 Sadece günler sonra, Gestapo kapıya dayandı.

 İyi kalpli ev sahibi Martha, silahlarını şemsiyeliğe bırakmalarını istedi.

 Korkunç bir tavır sergilediler, kaba kuvvet kullandılar ve kasayı zorla açtılar ancak Martha’nın mutfağını yağmalayıp masa örtüsünü yere atınca hadlerini aştılar.

 Martha onlara bir güzel fırça attı.

 Onlar da gitti.

 Freud kaçması gerektiğinin farkına varmıştı.

 Ancak bu noktada Freud’un keyfini sürmeye başladığı kapsamlı cazibeyi kavramaya başlayabiliyoruz.

 Apayrı kişiler, Freud’un güvenli geçişini sağlamak için el ele verdi.

 Amerikan başkanından tutun Napolyon’un torununa ve hatta öğrencilik zamanlarında Freud’un çalışmalarına hayran kalmış bir Nazi avukatına kadar.

 Ömrü boyunca ikinci kez yerinden edilmişti.

 Viyana’da geçen 78 seneden sonra, tüm eşyaları alelacele toplandı.

 Viyana’daki Freud Müzesi’nde bulunan bu sandık, Freud’un geçmişteki travmatik krizine ait dokunaklı bir yeni kanıtı gün yüzüne çıkardı.

 Bir nevi yeniden keşfetmiş gibi olduk.

 SIMONE FAXA MÜZE YÖNETİCİSİ, VİYANA FREUD MÜZESİ

Yaklaşık 20 yıldır bu köşede öylece durdu.

 Anlıyorum.

 Ve sandığı yerinden oynattığımızda, bunu keşfettik.

 Viyana Batı İstasyonu’ndan Londra’ya bir etiket.

 O zaman bunun Freud’un ayrılacağı gün yanına alacağı bavul olduğunu biliyoruz.

 Hâlâ açabilirsiniz, değil mi?

 Evet, açıp içinde ne varmış görebiliriz.

 Zira keşfettiğimiz bir şey var ki bizi çok heyecanlandırdı.

 Ezilmiş, ufak bir kutu  üzerinde Freud’un el yazısını taşıyor, “Martha, 21.

 doğum günün için, fakir ve mutlu bir adamdan.”

 Vay canına.

 Küçücük bir şey, değil mi?

 Bu sandık tarih ve anıyla yüklü.

 Evet, muhakkak.

 İçinde bir takı olmasa dahi, şahsi, kısa bir mesajın olduğu bu kutu saklanmış.

 Evet.

 Freud daha güzel hayatlar yaşayabilmemiz için bizi geçmişimizle yüzleşmeye teşvik ediyordu.

 Ve Freud ile Martha’nın geçmişi somut bir biçimde burada.

 Çok dokunaklı.

 82 yaşında, Almanların Viyana’yı istila etmesinden dolayı yuvamı terk ettim ve İngiltere’ye gittim.

 Orada hayatımın sonuna dek özgür yaşamayı ümit ediyorum.

 Burada da Kraliyet Derneği’nden üç kişi, Kraliyet Derneği Kitabı’nı takdim edip babamdan imza almak için gelmişlerdi.

 Bu karede de Darwin’in imzası var.

 Çok güzel bir andı.

 Ancak Freud çelimsizdi ve ağır derecede hastaydı.

 Babamın dinlenmesi için bu kanepeyi hazırlamıştık.

 Ömrünün son yılını yaşıyordu.

 Yaklaşık 15 yıl kadar, çenesi kanser yüzünden delik deşik oldu.

 İşitmesini ve kalbini etkileyen 30 ameliyat geçirmesine rağmen, neredeyse canına mal olacak bu ağız hazzından vazgeçmeyi reddetti.

 Acıdan ağzını açamayacak hâle gelince ağzına bir çamaşır mandalı taktı ve ağzını böylece, puro içmesine yetecek kadar açtı.

 Tıpkı Viyana’daki gibi çalışma alanını ayarladı ve hastalarla görüşmeye devam etti.

 Freud, ölümün kapıda olduğunu hissettiğinde, yatağının buraya getirilmesini istedi.

 Böylece masasına, kitaplarına, ve biricik antik eserleri koleksiyonuna yakın olabilecekti.

 1939 senesinin eylül ayında, Freud’a kendi isteğiyle ölümcül dozda morfin verildi.

 SIGMUND FREUD 1856-1939 PSİKANALİZİN KURUCUSU 1938-39 YILLARINDA BURADA YAŞAMIŞTIR

PROFESÖR A.C. GRAYLING FİLOZOF

Ancak ölümünden sonra bile, Freud’un fikirleri ivme kazanmaya devam etti.

 Freud’un 20. yüzyıla sunduğu itici güçlerden birisi de insanlara, diğerlerinden farklı olma ve anormallik gayet normal olduğundan, anormal olan çok az şey olduğunu fark etme iznini vermesidir.

 Muhtemelen en önemlisi de cinsellik hakkında konuşmayı olası kılmasıdır.

 Bunun hakikaten Freud’un devrinden sonraki yüzyıla büyük ölçüde yardımcı olduğu kanısındayım.

 Homoseksüellik, cinsel çeşitlilik, eskiden sapkın olarak görülen şeylere karşı çok daha olumlu bir anlayış getirmesi, bakış açımızda büyük bir değişim yarattı.

 En azından Batı dünyasında.

 Bundan ötürü kendisine teşekkürü borç biliyoruz.

 Yine de bir sorun var, değil mi?

 Çünkü fikirlerinden bazıları popüler bilime girmiyor, bilim kisvesi altına giriyor.

 Belki bilim bile sayılmayabilir çünkü çalışmalarının ampirik temeli yok denecek kadar az.

 Yani kendisini analiz etmiş, eşini, kızını ve Viyanalı birkaç nevrotik hanımı analiz etmiş.

 Bu durum herhangi gerçek bir teori için çok zayıf bir başlangıç noktası.

 Bilinçaltını fazlasıyla incelemiş.

 Bu, bizim bilim ve nörobilimden öğrendiklerimizden ne kadar ayrı düşüyor?

 Muhakkak ki nörobilim büyük gelişmeler kat ediyor, artık günümüzde MR cihazı gibi araçlar var.

 Manyetik rezonans görüntüleme cihazı.

 Çok fazla şey öğrendik.

 Öğrendiğimiz şeylerden bir tanesi, akıldaki birçok hesap işlemi bilinçsiz bir şekilde, bilinç seviyesinin altında gerçekleşir.

 Hafıza fiziksel olarak beynin içinde yer almaktadır.

 Yani bu demek oluyor ki hayatlarımızdaki psişik birikimin çoğu beynin içindedir ve geri çağrılabilir, dolayısıyla Freud’un aradıkları milyonlarca mil uzağımızda değil.

 Şu an doğru olduğunu düşündüğümüz hususu hayal etme gücüne sahipti.

 Çok doğru.

 Hayalperest bir dâhi, harika bir hikâye anlatıcısıydı.

 Çok yıkıcı bir iş yapsanız bile, yani fikirlerin geleneksel dokularını lime lime etseniz bile, bu bize olaylara farklı açıdan bakma fırsatını verir.

 Bizlere bunun insan tecrübesinin ilginç bir yanı, buna dair ilginç bir perspektif olduğunu düşündürebildiğine göre Freud’un sezgilerinin yeterince muhteşem olduğu kanısındayım.

 Ödip kompleksi ve ölüm güdüsü gibi teoriler etraflıca sorgulansa da Freud’un devasa bir kültürel etki yarattığı şüphesiz.

 BİRAZ GÖZÜ PEK.

 BİRAZ RAHATINA DÜŞKÜN.

 Fikirleri o kadar yerleşik ki, günlük hayatımızın o kadar derinlerine işledi ki, biz bu fikirlerin kıymetini bilmiyoruz.

 Reklamcılar yersiz arzularımıza hitap eden markalar yaratabilmek için, müşterileri mercek altına aldıklarında Freud’un psikanalitik tekniklerinden yararlanıyorlar.

 Yine bu sebeptendir ki ürünler dinç bir özgürlük, prestij ve elbette çekicilik vadedecek şekilde paketleniyor.

 Ayrıca Freud, kendimizi keşfetmemizde, çocukluk anılarına yüklediğimiz itibarda ve hayatlarımızdaki duygusal karmaşaya dair açıksözlülüğümüzde etkili olmuştur.

 Bazıları, Freud’un iç dünyaya odaklanmasının narsisizmi ve bireysel kültürü desteklediğini, bizleri bencil ve kendine düşkün insanlar hâline getirdiğini düşünebilir.

 Bana göre Freud için asıl önemli olan şey tam da bu!

 Külleri hâlâ, vahşi ve mantıksız dürtülerin tanrısını, yani Yunan Tanrısı Dionysus’u resmeden ve en sevdiği eserlerden olan bu kadim kupanın içinde.

 Dolayısıyla, huzura erdiği bu yerde cinsellik, şehvet, ölüm, cinnet ve geçmişin gücü, hepsi bir araya geliyor.

 Dünyaya bilim insanı olduğunu söyleyen bir adam için bu, delice, muhteşem ve romantik olan son bir jest.

 Belki aynı zamanda bir andaç da.

 Freud’un, kendimizi ne kadar derinden sorgularsak sorgulayalım, zihnimizin karanlıkta kalmaya mahkûm mantıksız bir tarafı olduğuna inanmasının andacı.

 Freud’un birçok teorisinin aşırı kurgusal görülüp, bilime aykırı olmasından dolayı eleştiri aldığı doğru ancak bizlere bıraktığı sorular günümüzde de eskiden olduğu kadar ikna edici.

 Geçmişimizin ve gizli kaygılarımızın tutsakları mıyız, yoksa aklımızı kavrayabilmeyi, gerçekten zihinlerimizin efendisi olabilmeyi öğrenebilecek miyiz?

 En sonunda başardım.

 Lakin mücadele daha bitmedi.

 Çeviren: Övünç Uygar

 

 

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

....

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.