INGMAR BERGMAN- HÖSTSONATEN/ GÜZ SONATI

 

Süre: 99 dk

Yönetmen: Ingmar Bergman

Senaryo: Ingmar Bergman

Ülke: Fransa, Batı Almanya, İsveç

Tür: Dram, Müzik

Vizyon Tarihi:01 Ekim 1978        (ABD)

Dil: İsveççe, İngilizce

Çekim Yeri: Jar, Norveç

Nam-ı Diğer: Autumn Sonata | Autumn Sonata

Oyuncular: Ingrid Bergman, Liv Ullmann, Lena Nyman, Halvar Björk, Marianne Aminoff

Özet

Ingmar Bergman’ın efsane oyuncu Ingrid Bergman ile birlikte ilk ve tek çalışması olan Güz Sonatı, yönetmenin tek mekânda geçen “oda sineması” filmlerinin en etkili ve en sarsıcı olanı. Ingrid Bergman’ın canlandırdığı dünyaca ünlü piyanist Charlotte, eşinin ölümünden sonra, yedi yıldır görüşmediği kızı Eva ’yı (Liv Ullmann) ziyarete gider. Mesafeli, buz gibi ölçülü Charlotte, küskün Eva ve felçli diğer kızı Helena, bir gün ve bitmek bilmeyen bir gece boyunca birbirleriyle yüzleşir, yıllardır erteledikleri pişmanlıklar, inkâr ve kabullenişlerini ortaya dökerler. Ingrid Bergman, sinemada üstlendiği bu son rolde gösterdiği performansıyla Oscar’a da aday gösterildi.

HÖSTSONATEN/ GÜZ SONATI

YAZININ ALINTI KAYNAĞI: http://uzakvekuzey.blogspot.com.tr/

http://uzakvekuzey.blogspot.com.tr/2013/05/ingmar-bergman-hostsonaten-guz-sonat.html

Anneler fedakardır. Ve biz bu fedakarlığı hayatımızla öderiz. Yemez yedirir, giymez giydirir, yaşamaz yaşatır ama aynı zamanda ne yiyeceğimize, ne giyeceğimize ve nasıl yaşayacağımıza müdahale de eder. Hangi okula gideceğimiz, kimlerle arkadaşlık edeceğimiz, kiminle evleneceğimiz, kaç çocuğumuz olacağı üzerinde söz hakları vardır. Kimi zaman da tek söz hakkı onlarındır. Her zaman hayat bir tiyatro oyununa benzetilir. Herkesin bir rolü vardır ve bu rolleri oynamak zorundayızdır. Hayat budur ama şimdiye kadar kimse bize senaryonun annelerimize ait olduğunu söylemedi.

“Bir anne ve kızı… Duyguların, karışıklığın ve yıkımın ne korkunç bir kompozisyonu.”

Evlenme ve çocuk yapma fikri tüm kadınlara dikte ediliyor ve bunları istemeyenler ‘anormal’ sayılıyor. Oysa bazı kadınlar evlenmeye ve çocuk yapmaya uygun değildir. Ve kadın en çok ait olmadığı bir hayatı yaşamaya zorlandığında zarar verir. Çoğu zaman geride sadece yıkıntı kalır. Duruma göre kadının ya da diğer  herkesin yıkıntısı… Çoğunlukla annenin ve çocuğun yıkıntısı…

Bergman’ın ‘Güz Sonatı’ adlı filmi, Eva’nın annesi Charlotte’yi kendisi ve kocasıyla birlikte kalması için papaz evine çağırmasıyla başlar. Ona bir mektup yazmıştır. Mektupta sevgi dolu sözcükler vardır. Annesi davete icabet ettiğinde ise, Eva daha annesini ilk gördüğü anda aşırı mutlu olmuştur. Annesi de aynı çoşkuyla karşılık vermiş, durmadan konuşmaktadır. Oysa Eva’nın mutluluğunun altında nefret etme korkusu, Charlotte’ninkinde ise sevme korkusu yatar. İşler hiç göründüğü gibi ilerlemezken, Bergman bizlere sevgi ve nefretin madalyonun iki tarafı olduğu klişesini hiç de klişe olmayan bir filmle anlatır. Çünkü bu filmde bu madalyonun bir yüzü daha vardır; korku. Eva yıllardır annesinin baskıcılığına ondan nefret etmeye korktuğu için katlanmıştır. Charlotte ise yıllardır kızını sevmekten korkmaktadır. Bu durumunu filmdeki büyük yüzleşme sahnesinde şöyle dile getirmiştir: “Senden her zaman korktum. Beni sevdiğini görüyordum. Ben de sevmek istiyordum ama isteklerinden korkuyordum.”Korku bizi bir çıkmaza sürüklüyor, bizi felç ediyor. Bu korku iliklerimize kadar işliyor. Charlotte’nin durmadan konuşmasında, Eva’nın annesine hizmet etmek için kendini parçalamasında… Birbirlerine bakarlarken aslında bir nevi aynaya bakıyorlar. Diğer bir taraftan bu korku, film ilerledikçe bir suskunluğa dönüşüyor. 1Yalnızlık ve sessizliğin yanına konulabilecek bir öteki mevzu da pişmanlık kavramıdır. Hem konuşmalarının hem susmalarının nedeni ortada; pişmanlık. İçini günden güne kemiren, nefesini çalan, kaçma hissi uyandıran hep o pişmanlık.

 

 

 2Charlotte takıntılı, histerik, tutkulu, güçlü ve yalnız, sırt ağrısı çeken, başarılı bir piyanisttir. Kızı Eva ise fedakar, sade, sinik, dindar ve tutkusuzdur. Charlotte’de klasik bir dominant/baskıcı anneyi görürüz. Eva ise pasif ve silik kız çocuğudur. Yukarıda, yaşamak zorunda bırakıldığımız senaryolar annelerimize ait metaforunu kullanırken, annelerin bunu her zaman bilinçli bir şekilde yaptıklarını kastetmedim. Bazen sadece bizim annelerimiz oldukları için bile bize verilen senaryolar böyle oluyor. Bazen onlar hiç fark etmeden bizim geleceğimizi şekillendiriyorlar. Yani Charlotte böyle olmasa, belki de Eva’nın elinde bambaşka bir senaryo olacaktı. Belki daha fazla yere bakmayacak, bu kadar korkmayacaktı. Aslında Eva ne kadar da evliliğe uygun gözüküyor değil mi? Acaba… Acaba Eva bu fotoğrafa mı ait yoksa annesinin sebep olduğu yıkıntılardan yeni bir ‘ben’ mı inşa etmeye çalışıyor? Başta Eva’nın konuşmasını duyuyoruz: “Kişi nasıl yaşaması gerektiğini öğrenmeli. Her gün üzerinde çalışıyorum. En büyük engelim kim olduğumu bilememem. Kör gibi el yordamıyla arıyorum. Eğer birisi beni olduğum gibi severse, sonunda kendime bakmaya cesaret edebilirim belki.” Peki sen kimsin Eva, biz kimi sevelim, olduğun ne? Bunu söyleyemiyor Eva çünkü onun senaryosu da böyle işte; erken yaşta annesi tarafından düzenli olarak terk edilen ve ömrü boyunca anneye bağımlı kalan bir çocuk.

 

3Ayna imgesinin kişiliğin aktarımına, kaybına ya da kazanımına dair analojik bir köprü olarak inşa edildiğini söyleyebiliriz.

 

Eva’nın ‘kendi’ diyebileceğimiz hiçbir şeyi yok. Eva diye biri yok aslında. Bu aşamada annenin sözleri geliyor aklıma “Yoksa bazı insanlar sevme konusunda daha mı yetenekli oluyorlar. Ya da bazı insanlar yaşamak yerine sadece var mı oluyorlar?” Bu cümleye Eva’nın ağzından bir cümle eklemek istiyorum: “Bazı insanlar var da olamıyorlar anne” Hayatı boyunca hep bir şeyi bekleyip mutlu olamayanlar gibi. Hep bir şeyin olmasını beklersin, onu/o şeyi bulunca, elde edince, sahip olunca, yapınca mutlu olacağını söylersin kendine. Beklediğin o ya da o şey artık onu beklediğin için gelmeyecektir. O ‘şey’ Eva için ‘anne’sidir. Yani arzu nesnesi. Aslında hepimizin ilki. Ama Eva’nın hep’i. Hiç sahip olmadığı, aradığı bulamadığı, bulduğu aslında aradığı olmadığı. Eva sürekli Charlotte’ye yani annesine kavuştuğunu sanar ama aslında asla kavuşma olmaz. Çünkü o Charlotte’yi istememektedir artık. Kafasında idealize ettiği yeni bir anne istemektedir. Ve maalesef bu imkansızdır. Bu öyle bir tatminsizliktir ki, artık kendini sevgi diliyle değil, nefretle tanımlar: “Hangisinden daha çok nefret ettiğimi bilmiyorum. Evde olmandan mı yoksa turnede olmandan mı?”

4“Kız çocuğunun sağlıklı bir cinselliği olabilmesi için ilk arzu nesnesi olan anneyi değiştirip, babayı ve fallus sahibi olmayı arzulaması, ilk arzu nesnesine karşı da fallussuz olduğu ve kendisine bir fallus veremediği için bir husumet beslemesi gerekiyor. Dahası arzunun öznesi olmaktan çıkıp, babanın arzunun nesnesi olmaya başlaması gerekiyor.” Ama filmde babanın adı neredeyse hiç geçmiyor. Eva için bir baba yok. Yok çünkü Charlotte çocukluğundan beri Eva’nın yanında bulunmayarak ne babayı var etmiş kızı için ne de kendisi var olabilmiş. Küçük yaşlardan beri annesi Charlotte’yi bulamayan Eva onu ‘öldürememenin’ yanı sıra ona bağımlı hale gelmiş. Ne babayı arzulayabilen ne de kendine bir kimlik inşa edebilen bir kız, böylece farklı bir anne kompleksi geliştirmiş. Anneye karşı direnç sağlaması gereken Eva aksine anneyle özdeşleşmiş. Diğer bir taraftan burada özne olmayan ne kadar Eva gibi gözükse de, filmin sonuna doğru yaptığı konuşmalara istinaden asıl Charlotte’nin özne olmaya ihtiyaç duyduğunu düşünüyorum. 5“Öznenin kendinden bağımsız/ayrı gördüğü bir başkasına ihtiyacı vardır. Ancak bu öznenin özne olabilmesi, yani kendini bilmesi ve tanıması için zorunlu bir süreçtir ve bu süreçte başkası bir tehdit olarak algılanır. Böylece başkası baskı altına alınması gereken bir öğe olur ve baskılanır.” Charlotte’nin Eva’ya tavrı nedense bana bu alıntıdaki cümleleri hatırlatıyor. Sonra şu sözler yankılanıyor kulaklarımda:

 

 

 

“Hiç olgunlaşamadım. Yüzüm ve vücudum yaşlandı. Anılar ve tecrübeler edindim ama içimde henüz doğmamıştım bile.”

Bergman’dan yine bir yüzleşme filmi. Bergman’ın babasıyla olan sorunlarını genelde bilinir. Bütün biyografilerinde bu nota rastlamak mümkün. Fakat her zaman merak ettim; neden babasıyla olan sorunlarıyla anne ve kızlar ya da genel olarak kadınlar üzerinden yüzleşiyor diye. Buna verecek ilk cevabım filmlerini izledikçe Bergman’ın tam bir kadın yönetmeni olduğudur. Bergman kadınları iyi tanıyor ve onları anlıyor. İkinci cevabımı ise, film üzerine biraz araştırma yapmak için yine ‘Büyülü Fener’i karıştırırken aldım. Bergman’ın babasıyla ne kadar sorunu olsa da onunla zamanında bol bol yüzleşmiş ama ya annesiyle? Yıllar sonra konuşmuş onunla, içindekileri dökmüş usulca ama bu bir yüzleşme sayılır mı? Bergman çocukluğunda yaşadığı tüm zorluklardan dolayı alttan alta annesini suçluyor olabilir mi? Bence durum tam da böyle. Aslında Bergman tüm olanlar için sadece annesini suçluyor. Ve onunla asıl yüzleşmesini filmlere saklıyor. Ya anneyle yüzleşme (Güz Sonatı) ya büyükanneyle yüzleşme (Yüz Yüze) ya da özdeşleşmeyi sağladığın herhangi biriyle yüzleşme (Sessizlik)… Bu film onun özgürlüğü aslında.

6“Dört yaşındaki yüreğim ona duyduğum köpeksi bağlılıkla tükeniyordu.

Anneme aşırı bağlılığım onu rahatsız eder, sinirlendirirdi. Sevgi açlığım ve şiddetli patlamalarım onu kaygılandırırdı. Çoğu kez soğuk, alaycı sözcüklerle beni yanından uzaklaştırırdı. Öfke ve düş kırıklığı içinde ağlardım.”

Charlotte’ye baktığımızda aslında Bergman’ın kendi annesinden kimi parçalar bulmak da mümkün. Uzaklığı, aşırı sevginin onu bunaltması vs. Ne kadar Charlotte bunu korkudan, Bergman’ın annesi ise bunu çocuğunu iyi yetiştirmek adına yapıyor olsa da küçük bir çocuk için her şey nedensizdir. Charlotte’nin aslında ilgiye aç olması gibi Bayan Bergman’ın da tahammül edemediği tek şey ilgisizlik. 7“Annemin ilgisizliğe ve kayıtsızlığa katlanamadığını anlamıştım: Ne de olsa bunlar onun kendi silahlarıydı”. Bu cümlelere baktığım zaman Bergman’ın annesiyle yüzleşebilmek için böyle bir film çektiğine dair hissim güçleniyor. Ah o hayaletler, peşimizi hiçbir zaman bırakmıyorlar.

 

 

 

Bu yazıyı yazmadan önce filmle ilgili bir çok şey okudum. Ama hiçbir yerde (belki de gözden kaçırmışımdır) Chopin’le ilgili ayrıntılı bir analize rastlamadım. Belki de dikkatim, besteciyi çok sevdiğimdendir. Ben filmde çalınan 2.Prelüd’e takıldım. Yani ‘La Minör Prelüd’ü. Filmde bu sahne inanılmazdı, hatta o büyük yüzleşme sahnesinden bile çok sevdim bu kısmı. Anne muazzam bir edayla Chopin’i yorumlarken adeta kendini anlatmaktadır. Eva ise annesine bakarken tüm uyumsuzluklarını görür adeta. Hiçbir şeyin düzelemeyeceğini, köprünün altından çok sular aktığını hatta hala aynı anne-kız olduklarını, Eva’nın küçüklüğündeki gibi. Evet köprünün altından çok sular akmıştır ama diğer bir taraftan da bazı şeyler hala aynıdır. Anne ve kız hala kötü bir kombinasyondur. Hala kızının mutsuzluğu annenin zaferidir.

Bergman’ın Chopin prelüdleri içinde La Minör Prelüdü’nü seçmesinin filmin doğasıyla ve anne-kız çatışmasıyla muazzam bir uyum gösterdiğini düşünüyorum. Andre Gide’in bu parçayı anlatırken yazdığı satırlara yer vermek istiyorum: 8“Ahenkten yoksun olduğuna kuşku yok; bütün prelüdler içinde en yoksunu odur, ve uyumsuzluğu bundan daha ileriye götürmek de mümkün değildir. Chopin o eserde gerçekten benliğinin en uç noktalarına, öz varlığının parçalandığı bölgelere uzanmak ister gibidir…..Parçanın çok yalın, çok sakin üst partisi, huzura, ahenge götürmeyecek hiçbir unsur içermez; ama alt parti, insanın yakınmalarını umursamadan, durdurulamaz yürüyüşünü sürdürür.” Andre Gide bilmeden Charlotte ve Eva’yı anlatır sanki. O muhteşem anne-kız uyumsuzluğunu… Eva da benliğinin en uç noktalarına, öz varlığının parçalandığı bölgelere uzanmak istemez mi o anda? Ya da parçanın yalın üst partisi bilinci, ama yürüyüşünü durmaksızın sürdüren alt parti bilinçdışını çağrıştırmaz mı bizlere? O an ikisi de birbirine karışmaz mı? Ve Eva anlar bunun imkansız bir aşk olduğunu, tam da o an anlar. Ve bu aşktan kurtulmayı o an kafasına koyar. Artık gitme vakti gelmiştir.

KAYNAKÇA

1. Bilge, H. (20 Kasım 2009). Yalnızlığın Dibinde: Autumn Sonata (Sonbahar Sonatı). 24 Mayıs 2013, http://www.sanatlog.com/sanat/yalnizligin-dibinde-autumn-sonata-sonbahar-sonati/

2.    Aslan, M. M. (17 Haziran 2012). İki Yönetmen ve Sinemada Kesişen Akslar. 24 Mayıs 2013, http://mujdearslan.blogspot.com/?zx=895d5af7fe62986f

3.    Demirci, T. T (3 Nisan 2012). Lacan’ın Ayna Evresi Kuramı Üzerinden Persona Filminin Psikanalitik Yüzleri. 24 Mayıs 2013, http://surrealismus.blogspot.com/2012/04/lacann-ayna-evresi-kuram-uzerinden.html

4.    Yurttaş, H. (2010). Kristeva Konfreransı Ardından Dişi Özne Üzerine. Amargi Dergi, 18, Güz.

5.    Helene Cixous. (b.t.). 24 Mayıs 2013, http://mutlaktoz.wordpress.com/helene-cixous/

6.    Bergman, I. (2007). Büyülü Fener (2. Baskı). İstanbul: Agora Kitaplığı.

7.    Bergman, I. (1987). Büyülü Fener (2. Baskı). İstanbul: Agora Kitaplığı.

8.    Gide, A. (1983). Chopin Üzerine Notlar. (1.Baskı). İstanbul: Can Yayınları.

FİLMİN ALT YAZI METNİ

Bazen orada olduğumu bilmez ama karımı seyrederim.

 Bu odaya ilk geldiğinde ‘Tamam, burada kalabilirim.’ demişti.

 Birbirimizi tanıyalı daha bir kaç gün olmuştu.

 Trondheim’deki Piskoposluk konferansındaydı.

 Bir gazetenin temsilciliğini yapıyordu.

 Bir öğle yemeği sırasında buradaki papaz evinden bahsettim.

 Konferansın bitiminden sonra bir sabah cesaretimi toplayıp evi ziyaret etmeyi önerdim.

 Yolda benimle evlenmeyi isteyip istemediğini sordum.

 Bana cevap vermedi.

 Ama bu odaya girdiğinde, bana döndü ve şöyle dedi: “Güzelmiş.

 Burada yaşayabilirim.”

 O zamandan beri burada sessiz ve sakin bir hayat sürdük.

 Eva elbette bana geçmiş hayatını da anlattı.

 Liseden sonra üniversitede okumuş, bir doktorla nişanlanmış ve bir kaç yıI beraber yaşamışlar.

 İki tane kısa kitap yazmış.

 Vereme yakalanmış, nişanı bozmuş ve önce Oslo’ya sonra da güney Norveç’te küçük bir şehre yerleşmiş.

 Orada gazetecilik yapmış.

 Bu onun kitaplarından ilki ve onu çok seviyorum.

 Kitapta şöyle yazmış: “İnsan yaşamayı öğrenmeli.”

“Bunun için her gün alıştırma yapıyorum.”

“En zor olan kim olduğunu bilmemem.”

“Bu nedenle bir kör gibi ilerliyorum.”

“Eğer birisi beni olduğum gibi severse, belki o zaman kendimi kabul edebilirim.”

“Ama bu olasılık şu anda oldukça uzak görünüyor.”

 Keşke ona zaten sevildiğini söyleyebilsem.

 Koşulsuz olarak.

 Ama bunu ona, inanacağı şekilde söyleyemiyorum.

 Doğru sözcükleri bulamayı hiç beceremiyorum.

 Anneme mektup yazdım.

 Rahatsız olmazsan okuyayım mı?

 Hayır, hayır.

 Gel içeri, otur.

 Bekle radyoyu kapatayım, bir öğleden sonra konseri vardı.

 Konserini dinlemek istiyorsan, daha sonra da gelebilirim.

 Mektubu okumanı gerçekten çok istiyorum.

 Canım annem! Dün şehre inmiştim ve bir rastlantı sonucu eşi ve çocuklarıyla anne ve babasını ziyarete gelen Agnes’le karşılaştım.

 Bana Leonardo’nun öldüğünü söyledi.

 Güzel annem benim.

 Senin için bunun ne kadar kötü bir şey olduğunu anlayabiliyorum.

 Merak ettiğim şey, senin bir kaç günlüğüne ya da haftalığına- nasıI istersen ve senin için nasıl mümkünse- bizim yanımıza gelmeyi isteyip istemediğin.

 Hemen çok korkup hayır dememen için  evimizin yeterince geniş olduğunu söylemek isterim.

 Sana özel, rahat etmen için her şeyin olduğu bağımsız bir odan olacak.

 İstediğin kadar çalışabileceğin kuyruklu bir piyanomuz da var.

 Birkaç hafta otel dışında bir yerde kalmak güzel olmaz mı?

 Anneciğim, geleceğini söyle.

 Sana çok iyi bakacağız ve akla gelecek her şekilde şımartacağız.

 Görüşmeyeli de çok uzun zaman oldu.

 Ekimde yedi yıl oluyor! En derin sevgilerle.

 – Viktor ve kızın Eva.

 – Çok güzel olmuş.

 – Emin misin?

 – Elbette! – Canım annem, hoş geldin! – Eva birtanem! Bak geldim işte.

 Anneciğim! Burada olman ne güzel! Evet, inanabiliyor musun?

 Çok uzun bir yolculuktu.

 – Uzun olduğunu biliyorum.

 – Aslında uzun olan en son kısmı.

 – Ama burası çok güzel.

 – Uzunca bir süre kalacaksın değil mi?

 – Evet uzun kalacağımı düşünebilirsin.

 – Geldin, buradasın! Evet, ve şimdi her şeyi görebilmem için uzun bir yürüyüş yapacağız.

 Tanrım, bavulların ne kadar ağır! Bütün nota kağıtlarını mı getirdin?

 Evet.

 Bundan sonra burada kalmaya karar verdim, anladın değil mi?

 Öyle mi?

 Ne güzel olur.

 Bana biraz piyano dersi verirsin, değil mi?

 Elbette, beraber çalacağız.

 Viktor nerelerde?

 Şu anda evde değil.

 Bu kadar erken geleceğini bilmiyorduk.

 Ama öğle yemeğine kadar gelir.

 Burası senin.

 – Çok hoş.

 – Gerçekten mi?

 Manzarası da çok güzel! Burası banyo.

 Ne kadar modern.

 Ve çok hoş.

 Burada da gardırop var.

 Umarım yeter.

 Evet, her şey mükemmel.

 Baksana, çok yorgunum.

 Belim korkunç ağrıyor.

 En son gününde Leonardo’nun başında oturdum.

 İki saatte bir iğne yapılmasına karşın çok acı çekiyordu.

 Bazen ağladı.

 Ölümden korktuğu için değil, çektiği acılar nedeniyle.

 Hastanenin dışında inşaat çalışması vardı.

 Deldiler, çaktılar, takır tukur sesler çıkarttılar.

 Güneş yakıyordu, ne bir jakuzi vardı, ne de tente.

 Başka bir oda istedik ama birçok bölüm tamir nedeniyle kapalıymış.

 Akşama doğru inşaattan gelen sesler kesildi.

 Güneş batınca da camı açtım.

 Sıcak hala bir duvar gibiydi.

 Yaprak kıpırdamıyordu.

 Akşam Leonardo’nun eski bir dostu olan profesör geldi.

 Ve bana, “Çok zamanı kalmadı.” dedi.

 Daha fazla acı çekmemesi için yarım saatte bir iğne yapacaklarını söyledi.

 Huzur içinde ölmesi için.

 Daha sonra profesör gitti ve elinde bir iğne ile hemşire geldi.

 Bir şeyler yemem gerektiğini söyledi ama aç değildim.

 Kokudan çok rahatsız olmuştum.

 Leonardo birkaç dakika uyudu.

 Uyandığında odadan çıkmamı istedi.

 Bu arada gece hemşiresini çağırdı.

 O da elinde bir iğneyle hemen geldi.

 Birkaç dakika sonra koridora geldi, Leonardo’nun öldüğünü söyledi.

 Bütün gece yanında kaldım.

 18 yıllık dostum olduğunu düşündüm.

 13 yıl beraber yaşamış ama birbirimize kötü ya da kırıcı hiç bir şey söylememiştik.

 İki yıl boyunca hasta olduğunu ve durumunun umutsuz olduğunu bilerek yaşadı.

 Gidebildiğim kadar sık olarak onun  Nepal’daki villasına gittim, ziyaret ettim.

 Kibar ve düşünceli biriydi, başarılarımdan mutlu oluyordu.

 Sohbet eder, şakalaşır, oda müziği yapardık.

 Hastalığı hakkında hiçbir zaman konuşmadı, ben de sormadım.

 Bir gün uzun uzun bana baktı ve gülerek şöyle dedi: “Gelecek yıl bu zamanlarda ben olmayacağım.”

“Ama her zaman seninle olacağım, seni düşüneceğim.”

 Leonardo’nun bunu söylemesi çok hoştu.

 Zaten her zaman böyle teatral tavırları sevmiştir.

 Sürekli yas tuttuğumu söyleyemem.

 Tabii arada boşluk hissediyorsun.

 Ama diri diri kendini gömmenin bir manası yok.

 Görüşmediğimiz son yıllarda değişmiş miyim, ne dersin?

 – Hayır, hiç değişmemişsin.

 – Tabii, saçımı boyuyorum.

 Leonardo beni kır saçlı görmek istemiyordu.

 Bunun dışında değişmedim.

 Sen de öyle düşünmüyor musun?

 Bunu Zürich’ten almıştım.

 Uzun yolculuk sırasında rahat edeceğim bir şey istedim.

 Bahnhofstrasse’deki bir vitrinde gördüm.

 Denedim, üzerime mükemmel oturdu.

 Ayrıca çok da ucuzdu.

 – Sence de güzel değil mi?

 – Evet, çok güzel.

 Şimdi bavullarımı boşaltacağım.

 Bana biraz yardım et.

 Sırtım korkunç ağrıyor.

 Yatağın altına koymak için bir tahta bulabilir miyiz?

 – Sert zeminde yatmalıyım.

 – Yatağın altında zaten tahta var.

 Dün koymuştuk.

 Ne oldu Eva’cığım?

 Ağlıyor musun?

 Kötü bir şey mi söyledim?

 Nasıl konuştuğumu biliyorsun.

 Seni gördüğüme çok mutlu olduğum için ağlıyorum.

 Küçük bir çocukken yaptığımız gibi şimdi birbirimize sıkıca sarılalım.

 Hep kendimden bahsettim.

 Anlatma sırası şimdi sende güzel Eva’m.

 Gel şuraya oturalım.

 Peki, sen nasılsın?

 – İyiyim.

 Hem de çok iyi.

 – Çok sevindim.

 Ama çok izole bir hayat değil mi bu?

 Hayır.

 Viktor ve ben cemaatimizle çalışıyoruz.

 – Evet, elbette.

 – Genelde kilisede ben çalıyorum.

 Geçen ay bütün bir akşam boyu konser verdim.

 Önce eseri çaldım, sonra çaldığım eseri anlattım.

 – Çok başarılı oldu.

 – Bana da çalacaksın, unutma.

 – İstersen tabii.

 – Elbette, seve seve.

 Düşünebiliyor musun! Los Angeles’ta beş okul konseri verdim.

 Her konserde üç bin çocuk vardı.

 Çaldım ve anlattım.

 Ne kadar başarılı olduğunu tahmin bile edemezsin.

 – Ama çok da yorucuydu.

 – Anne, sana bir şey söylemeliyim.

 – Evet?

 – Helena burada.

 Bunu bana yazman gerekirdi.

 Helena’nın burada olduğunu söyleseydim gelmezdin ki.

 Ben yine de geleceğime eminim.

 Bense gelmeyeceğine kesinlikle eminim.

 Leonardo’nun ölümü yetmedi mi?

 Zavallı Lena’yı da buralara sürüklemek çok mu gerekliydi?

 Anne, Helena iki yıldan beri burada kalıyor.

 Sana Viktor’la benim, onun bizimle yaşamak isteyip istemediğini sormaya karar verdiğimizi yazmıştım.

 – Sana yazdım bunu.

 – Böyle bir mektup almadım.

 Ya da okumaya bile tenezzül etmedin.

 Bu biraz haksız bir suçlama değil mi?

 Evet, özür dilerim.

 Onu görmeye gücüm yok.

 En azından bugün.

 Anne! Helena mükemmel bir insan.

 Seni tekrar göreceği için de çok mutlu oldu.

 Ama, bakım evinde rahatı yerindeydi.

 Gerçekten yanımda olmasını istedim.

 Yanında daha fazla rahat ettiğinden emin misin?

 Evet, eminim.

Hem böylece ilgileneceğim birisi oluyor.

 Onun  Yani onun  Yani  Durumu kötüleşti mi?

 Elbette kötüleşti.

 Onun hastalığı böyle.

 Elbette, evet.

 Hadi gel gidip ziyaret edelim.

 – İstediğinden emin misin?

 – Seçim yapma şansım var mı?

 – Anne.

 – Eylemlerinin amaçlarını bilmeyen insanları hiç sevmemişimdir.

 – Beni mi kastediyorsun?

 Nasıl istersen öyle anla.

 Hadi gidelim.

 Lena, güzelim.

 Seni o kadar sık düşündüm ki.

 Her gün.

 Helena boğazının ağrıdığını söylüyor.

 Sana bulaştırmaktan çok korkuyormuş.

 Mikroplardan hiçbir zaman korkmadım.

 En son yirmi sene evvel nezle oldum.

 Odan ne kadar güzel.

 Manzarası da çok güzel.

 Benim odamdan görünenle aynı manzara.

 Helena yüzünü ellerinin arasına almanı ve ona bakmanı istiyor.

 Böyle, böyle iyi mi?

 Evet.

 Eva’nın sana bakıyor olmasından çok mutlu oldum.

 Hiçbir şeyden haberim yoktu.

 Hala bakım evindesin sanıyordum.

 Aslında buraya gelmeden seni ziyaret etmeyi düşünmüştüm.

 Burası oradan çok daha iyi, öyle değil mi?

 – Burada her gün beraber olabiliriz.

 – Evet.

 – Ağrın var mı?

 – Hayır.

 Saçların çok güzel olmuş.

 Senin şerefine yaptık, anne.

 İstersen sana kitap okuyabilirim.

 Bu hoşuna gider mi?

 Sonra arabayı alıp, civarda dolaşabiliriz.

 Biliyorsun, buralara daha evvel hiç gelmemiştim.

 – Ne diyor?

 – Helena “Yorgunsundur.”

 diyor.

 Kendini daha fazla zorlamana gerek yok.

 “Annem hala çok iyi.”

 diyor.

 – Lena’nın saati yok mu?

 – Elbette var.

 – Sehpanın üzerinde duruyor.

 – Lena, sana kol saatimi veriyorum.

 Bunu zamanında gelme konusunda kötü olduğumu düşünen bir hayranım verdi.

 – Lena yemeğini bizimle mi yiyor?

 – Hayır.

 Ana öğününü gün ortasında veriyorum.

 Ayrıca Lena rejim yapıyor.

 Bakım evinde haddinden fazla yemiş.

 Neden kendimi ateşim varmış gibi hissediyorum?

 Neden ağlamak istiyorum?

 Orada utançla duracaktım, zaten amaçlanan da buydu.

 Ve vicdan azabı çekecektim.

 Her zaman, her zaman vicdan azabı çekmeliyim.

 Buraya gelmek için o kadar acele ettim.

 Ne olacak sanıyordum ki?

 Kendime bile itiraf etmeye cesaret edemediğim, bu kadar çok özlediğim şey neydi ki?

 Benim anlaşılmaz, tuhaf annem.

 Helena’nın yanımızda kaldığını söylediğim anda onu görmeliydin.

 Gülümsemesini görmeliydin.

 Bunu bir gülümsemeye çevirebildiğini düşünebiliyor musun?

 Hem de şaşkınlığına ve korkusuna karşın.

 Sonra Lena’nın kapısının önünde, sahneye çıkmadan önceki bir aktristi.

 Müthiş korkmuş, ama kendine hakim.

 Gösteri mükemmeldi.

 Neden geldi ki aslında?

 Yedi yıl sonra kavuşmamızdan ne bekliyordu ki?

 – Ne bekliyordu acaba?

 – Kim bilir?

 Ben ne bekliyordum?

 İnsan umut etmekten hiç vazgeçmiyor mu?

 Sence?

 Anne ve kız olmaktan hiç kurtulunmuyor mu?

 Ağlamanın hiç gereği yok.

 Kahretsin.

 Orada oturmuştu, kocaman gözleriyle bana bakıyordu.

 Yüzünü ellerimin arasında aldım  ve hastalığın boyun kaslarını nasıl kastığını hissettim.

 Kahretsin.

 Üç yaşındayken yaptığım gibi kollarıma alıp yatağına götüremiyorum ki artık.

 Paçavraya dönmüş o yumuşak vücut.

 O benim Lena’m.

 Ağlamak yok, lanet olsun.

 Adını unuttuğum bir yazar şöyle demişti: Çocuk odasının kapısını açtığınızda  insanın üzerine ağır bir ruh düşmüş gibi olur, çünkü bunun çocuk odasının kapısı olduğu çoktan unutulmuştur.

 – Sence ben artık bir yetişkin miyim?

 – Evet.

 Yetişkin olmak, kendi hayal ve beklentilerini çekip çevirebilmektir.

 – Özlem duymamaktır.

 – Öyle mi dersin?

 İnsan bir yerden sonra şaşırmayı bırakıyor.

 Orada oturmuş elinde piponla çok akıllı biri gibi görünüyorsun.

 – Herhalde tam bir yetişkinsin.

 – Hiç sanmıyorum.

 – Ben her gün şaşkınlığa kapılıyorum.

 – Seni şaşırtan nedir?

 Sen mesela.

 Onun dışında akla mantığa aykırı hayallerim ve beklentilerim var, bir çeşit özlem de duyuyorum.

 – Özlem mi?

 – Sana duyulan özlem.

 Bunlar çok güzel sözcükler, öyle değil mi?

 Ama gerçekte hiçbir anlamı olmayan sözcükler.

 Güzel sözcüklerin arasında doğdum.

 Annem asla kızgın, vazgeçmiş ya da üzgün değildir.

 O, “Acı çeker.”

 Sen de bu sözcükleri kullanıyorsun.

 Ama seninki bir meslek hastalığı.

 Burada oturmama karşın beni özlediğini söylüyorsun.

 – Bu da beni kuşkulandırıyor.

 – Ne demek istediğimi biliyorsun.

 Hayır.

 Eğer bilseydim beni özlediğini söyleme fikri aklına bile gelmezdi.

 Mutfağa gidip dana rostoya bakacağım.

 Anneme göre kötü yemek yapan biriyim.

 O gerçekten çok oburdur.

 – Ben senin  – Mükemmel yemek yaptığımı düşünüyorsun.

 Teşekkürler canım.

 Kafeinsiz kahve istediğini unutmamam gerekiyor.

 Ziyaretimi kısa keseceğim.

 Ama dört gün dayanabilirim.

 Sonra Afrika’ya giderim, önceden planladığım gibi.

 Bu çok acı Charlotte.

 Acı.

 Acı.

 Acı.

 Viktor.

 Neden uyuyamadığını merak ederdim.

 Artık biliyorum.

 Bu kadın normal uyku uyusaydı enerjisiyle çevresini mahvederdi.

 Uyku sorunu, doğanın onu katlanılabilecek hale getirmek için kullandığı bir araç sadece.

 Evet, kesinlikle kırmızı elbisemi giyeceğim.

 Sırf canı sıkılsın diye yapacağım bunu.

 Eva, Leonardo’nun ölümünün hemen ardından daha uygun bir şey giymemi ister elbette.

 Viktor.

 Birazdan yemek için nasıl hazırlık yaptığını göreceksin.

 Bize yalnız, ama yas tutan bir insan olduğunu hatırlatacak olan mükemmel elbisesine dikkat et.

 Hep sinirliyim.

 Viktor ve Eva bana karşı çok iyi davranıyor, burada olmamdan mutlu olduklarını gösteriyorlar.

 Viktor gerçekten iyi bir insan.

 Sulu gözlü Eva böyle bir eş bulduğu için şanlıymış.

 İşte! Eminim duş da çalışmıyordur.

 Tamam, çalışıyormuş.

 – Anneciğim, ne güzel bir elbise bu.

 – Bana yakıştığını düşünüyorum.

 Bir gün, büyük bir defileden dönen eski dostum Samuel Parkenhurst’la karşılaştım ve bana: “Charlotte, sonbahar modasının gösterildiği bir defileden geliyorum.”

“Orada tam senin için yapılmış kırmızı bir elbise vardı.”

 dedi.

 Evet, kadeh kaldıralım.

 Evimize hoş geldin, sevgili Charlotte.

 Alo! Paul sen misin?

 Alo! Evet.

 Hayır, hayır.

 Biz de şimdi yemekten kalkmıştık.

 Evet, böyledir.

 Bu ülkede, akşam yemeği saat dörtte yenir.

 Ne?

 Bir konser daha mı?

 Bir dakika bekle.

 Bekle.

 Yüksek sesle konuş, seni duyamıyorum.

 Hatlar çok cızırtılı.

 Bekle biraz, ajandamı almalıyım.

 Ve gözlüklerimi.

 Eva bakar mısın gözlüklerimi camın kenarındaki masaya mı koymuşum.

 Neredesin?

 Monte Carlo mu?

 Monte Carlo’da ne işin var?

 Sakın benim paramla kumar oynama! Teşekkürler tatlım.

 Tamam.

 Evet, ihtiyar kadın gözlüklerini burnuna taktı.

 Evet, bir bakalım.

 Hayır, bu imkansız! O zaman tatildeyim, ve bunu çok iyi biliyorsun.

 Hayır, işe yaramaz.

 Hiç şansın yok.

 Bak, buraya yazmışım.

 Boş, boş, boş.

 Ne kadar para verdiler dedin?

 Aman Tanrım! Pekala, konseri ayın 17’si çarşamba gününe alırlarsa, bu iş olur.

 Tamam.

 Ve onlara, platformun arkasına düzgün bir tuvalet yapmalarını söyle.

 Evet.

 Böylece bir vazonun içine işemem gerekmez.

 Şatonun ne kadar barok olduğu umurumda bile değil.

 90’larda mı?

 Ah! Kendine iyi bak, ama çok abartma.

 Unutma, eskisi kadar genç değiliz.

 Evet.

 Seni seviyorum.

 Bunu biliyorsun.

 Menajerim aradı.

 Çok iyi biridir.

 Benim şu dünyadaki tek dostum.

 Eva, otuz yıldır çalıştığım, bizim yaşlı Paul’ü hatırlarsın, değil mi?

 Ah, ne güzel, ne eski bir enstrüman.

 Sesi ne güzel! Ve akordu da yeni.

 Şimdi gerçekten mutluyum.

 Boşu boşuna tasalanmışım.

 – Ne demek istedin anne?

 – Sence ne demek istedim yavrum?

 Bu kadar yıldan sonra seninle yeniden karşılaşmanın  tedirgin edici olduğunu anlamıyor musun?

 Dün arayıp gelemeyeceğimi söylemeyi bile düşündüm.

 Hayır, şeker almayacağım, teşekkürler.

 Bu garip kahvenin tadı gerçekten hiç hoş değil.

 Ama uyuyamıyorum, başka ne yapabilirim ki?

 Bakıyorum da Chopin’in prelütleriyle uğraşıyorsun.

 – Benim için bir şey çalar mısın?

 – Şimdi değil anne.

 Çocuk gibi davranma Eva.

 Eğer çalarsan beni çok mutlu edersin.

 Eva güzelim, daha dün annenin seni  dinlemeyi istemesini umduğunu söylemiştin.

 Ama ben  Yani, tekniğiyle çalamıyorum.

 Hep hile yapıyorum.

 Bu açılış için parmakların nasıl konacağını bile umursamadım.

 – Beceremezdim.

 – Birtanem yeterince bahane dinledik.

 Haydi başla artık.

 Canım Eva’m benim.

 – Hepsi bu mu?

 – Hayır.

 Tabii ki çok etkilendim.

 – Beğendin mi?

 – Seni beğendim.

 – Ne kastettiğini anlamadım.

 – Keyfimiz yerindeyken, bir şey daha çalar mısın?

 – Hatalarımı bilmek istiyorum.

 – Ama, hiç hata yapmadın ki.

 – Bu prelüdü çalış tarzımı beğenmediğin her halinden belli.

 – Herkesin yorumu farklı olabilir.

 Evet, elbette.

 Senin yorumun ne?

 – Ama sen kızgınsın tatlım.

 – Hayır, beni üzen şey, çaldığım prelüt hakkında düşündüğünü söylemeye bile tenezzül etmemen.

 Gerçekten istediğin buysa, tamam.

 Tekniğini bir yana bırakırsak, hiç fena değildin.

 Ama Cortot’un parmak konumlarına biraz daha çalışabilirdin.

 Çünkü bu eseri yorumlama konusunda sana yardımcı olabilirdi.

 Şimdi, sadece kendi fikrimi söyleyeceğim.

 Chopin güçlü duygulara sahipti, ama ağlamaklı değildi.

 Duygusal ve ağlamaklı olmak arasında temel farklar vardır.

 Çaldığın bölüm daha çok bastırılmış acılardan söz ediyordu.

 Hayallerden değil.

 Bu nedenle sakin, net ve dokunaklı olmalısın.

 Şimdi bu ilk tempoyu dinle.

 Acı çekiyor ama bunu göstermiyor.

 Sonra, biraz hafifliyor.

 Ardından hızla kayboluyor.

 Ama acı hala orada duruyor.

 Ne daha az, ne de daha çok.

 Kendini dizginleme sürekli en üst düzeyde.

 Chopin gururlu, alaycı, öfkeli, acı çeken ama çok erkeksi biriydi.

 Yani ağlamaklı bir kadın gibi değildi.

 İkinci bölüm hırçın ve kaba çalınmalı.

 Kulağa hoş gelmemeli.

 Yanlış, zahmetli yada mücadele ederek başarmışsın gibi çalmalısın.

 Şöyle yani.

 Dur göstereyim.

 Anlıyorum.

 Alınma söylediklerime Eva.

 Niye alınayım ki?

 Tam tersine.

 Bu korkunç predülerle kırk beş yıldır çalışıyorum.

 Ama hala çözemediğim bir sürü sırrı var.

 Hala bir türlü anlayamadığım.

 Küçükken sana neredeyse tapardım.

 Sonra yıllar boyu senden de piyanodan da sıkıldım.

 Şimdi yine beğeniyorum.

 Ama farklı bir şekilde.

 – Öyleyse umut var demektir.

 – Tabii, elbette.

 – Eva, neredesin?

 – Yukarıdayım anne.

 Canım, burada mı oturuyorsun?

 Üzerimi değiştirdim, eğer istersen yürüyüşe çıkabiliriz.

 – Burası bebek odası değil mi?

 – Evet, burası Erik’in odası.

 Hiçbir şeyi değiştirmemişsin.

 Viktor ve ben bu odayı başka bir şey yapmayı düşündük, ama olmadı.

 Bazen gelir burada tek başıma oturur, düşüncelere dalarım.

 – Haydi gel, gidelim.

 – Anne bekle.

 Baksana burası ne kadar güzel.

 Erik dört yaşını doldurmasına bir gün kala öldü.

 Evet, bunu zaten biliyordun.

 Viktor olanları hala atlatamadı.

 Aralarında özel bir bağ vardı.

 Dış görünüşte bir süre yas tuttum ama içimde onun hala yaşadığını hissediyordum.

 Sanki birbirimizin içinde yaşıyorduk.

 Biraz konsantre olduğumda hemen yanı başımda beliriveriyor.

 Bazen, tam uykuya dalacakken nefesini yüzümde hissediyorum.

 Sonra elleri ile bana dokunuyor.

 O kendi dünyasında yaşıyor ama istediğimizde birbirimize dokunuyoruz.

 Sınırlar ve aşılması imkânsız duvarlar yok aramızda.

 Bazen oğlumun yaşadığı, nefes aldığı yerin nasıl bir yer olduğunu merak etmiyor değilim.

 Ama bunun tasvir edilemeyecek, duygulardan bağımsız bir dünya olduğunu da anlıyorum.

 Ne demek istediğimi anlıyor musun?

 Bence insan eşi benzeri görülmemiş bir yaratık, tıpkı anlaşılması imkansız bir düşünce gibi.

 Ve içinde, en aşağılıktan en yüceye kadar her şey var.

 İnsan Tanrı’nın bir görüntüsüdür.

 Ve Tanrı her şeyi içerir.

 İnsan böyle yaratılıyor.

 Aynı zamanda cinler ve azizler, peygamberler, sanatçılar ve yıkıcı olan herkes.

 Her şey, yan yana ve birbiriyle iç içe geçerek gelişiyor.

 Sürekli değişen devasa motifler gibi.

 Ne demek istediğimi anlıyor musun?

 Ve aynı biçimde sınırsız sayıda gerçeklikler olmalı.

 Bizim körelmiş algılarımızla anlayabileceğimizden çok daha fazla.

 Kargaşalı gerçeklikler.

 Birbirlerini saran, birbirlerinin içinde ve dışında.

 Sınırları koyan şey sadece korku ve mantıktır.

 Sınır diye bir şey yoktur.

 Düşünceler için.

 Duygular için.

 Sınırları yaratan korkularımızdır.

 Sence de öyle değil mi?

 Düşünsene, Beethoven’ın Hammerklaver Sonatı’nı çalarken, o yavaş kısma geldiğinde, sınırları olmayan bir dünyada yaşadığını hissediyor olmalısın.

 Asla karışıp kaynaşamayacağın bir devinimin içinde.

 Haydi gel, hava kararmadan yürüyüşümüzü yapalım.

 Tamam.

 Sanki Helena’nın seslendiğini duyar gibi oldum.

 Affedersin.

 Viktor, Eva’nın aslında korkunç mutsuz olduğunu düşünüyorum.

 Yaptığı konuşmaları duyunca dehşete kapılıyorum.

 O kadar gergin ve o kadar mantık dışı ki.

 Bir dakika ara ver, sevgili Charlotte.

 Şimdi ben karımı nasıl algıladığımı anlatayım.

 Ona evlenme teklif ettiğimde ilk olarak beni sevmediğini söyledi.

 – Ama, ne diyorsun Viktor?

 – Başka birini sevip sevmediğini sordum.

 Şu ana kadar hiç kimseyi sevmediğini, çünkü sevme yetisinden mahrum olduğunu söyledi.

 Burada yıllardır Eva ile birlikte yaşadık.

 Sonra Erik doğdu.

 Çocuğumuz olmasından umudu kesmiş evlat edinme hakkında konuşuyorduk.

 Hamilelikle beraber Eva baştan ayağa bir değişim geçirdi.

 Mutlu, yumuşak, dışa dönük ve sosyal birisi oldu.

 Tembelleşti.

 Piyano çalışmalarına ve kilisenin işlerini boş verdi.

 Şurada saatlerce oturup güneşin dağların ve ovaların üzerinden geçişini izleyebilirdi.

 Birden bire çok mutlu bir hayatımız olmuştu.

 Ben Eva’dan oldukça yaşlıyım ve bunun hayatımızı daha da grileştirdiğini düşünüyordum, umarım ne dediğimi anlıyorsundur?

 Şöyle bir çevreme bakıp: “İşte, yaşam denilen şey buymuş.”

“Böyle de devam edecek.”

 Diyebilecek bir durumdaydım.

 Ama sonra her şey değişti.

 Affet Charlotte hala biraz zorlanıyorum.

 Evet, sonra dolu dolu geçen birkaç yıl.

 Erik.

 Eva’yı görmeliydin.

 Gerçekten, onu o zaman görmeliydin.

 Erik’in doğduğu dönemi hatırlıyorum.

 O aralar Mozart’ın sonatlarını ve piyano konserlerini çalıyordum.

 – Bir gün bile boş zamanım yoktu.

 – Evet, yoktu.

 Birçok kez davet etmemize rağmen hiç zaman bulamamıştın.

 Evet.

 Erik’in boğulması ile birlikte bu grilik daha da grileşti.

 Eva için durum daha da farklıydı.

 – Farklı mı?

 Nasıl farklı yani?

 – Onun duyguları yaşıyor.

 Hem de hiç değişmeden.

 En azından öyle görünüyor.

 Charlotte biliyor musun, eğer oğlunun yanı başında yaşadığını hissediyorsa belki de durum gerçekten öyledir.

 Bu konuda çok sık konuşmaz.

 Sanırım bunun beni üzeceğinden korkuyor.

 Üzerdi de.

 Ama bana söyledikleri doğru geliyor.

 – Ben ona inanıyorum.

 – Elbette.

 Çünkü sen bir din adamısın.

 Küçük inancım onun sayesinde ayakta duruyor.

 – Seni yaraladıysam özür dilerim.

 – Önemli değil, sevgili Charlotte.

 Senden ve Eva’dan farklı olarak ben net olmayan, kararsız bir insanım.

 Tabii bu kendi hatam.

 Aslında birkaç uyku hapı alıp keyfime bakmalıyım.

 Sanırım öyle yapacağım.

 Burası o kadar huzurlu ve sakin ki.

 Sadece tatlı bir sesle çatıya vuran yağmur damlaları var.

 – İhtiyacın olan her şey var mı?

 – Evet, her şey tamam.

 İstediğim bisküviler, maden suyu, kasetçalar ve kasetler, iki tane de polisiye roman   ve gözbağım, kulak tıkaçlarım, ekstra yastığım ve seyahat battaniyem.

 İsviçre’den getirdiğim lezzetli çikolatayı tatmak ister misin?

 Zürih’den yeni geldi.

 Haydi.

 İki parça al.

 Teşekkürler anneciğim, ama çikolata ile aram o kadar iyi değil.

 Garip.

 Küçükken tatlı şeylere bayılırdın diye aklımda kalmış.

 Şekerlemeleri Helena severdi, ben değil.

 Daha iyi ya, o zaman bütün çikolata bana kalıyor.

 – İyi geceler anne.

 – İyi geceler yavrum.

 Baksana, Viktor gerçekten çok iyi bir insan.

 – Değerini bilmelisin.

 – Biliyorum.

 Eva güzelim söyle bana gerçekten mutlu musunuz?

 – Her şey yolunda mı?

 – Viktor benim en iyi dostum.

 O olmasaydı yaşam nasıl olurdu bilemiyorum.

 Ama bana onu sevmediğini söyledi.

 – Öyle mi dedi?

 – Evet.

 Ne oldu ki?

 Biraz şaşırtıcı.

 – Bu bir sır mıydı yoksa?

 – Hayır.

 Ama bunu söylemesinden hoşlanmadın.

 Viktor kendisini başkalarına kolayca açan biri değildir.

 Ama biz senin hakkında konuşuyorduk.

 Bilmek istediğin bir şey varsa doğrudan bana sorabilirsin.

 Olabildiğince dürüst davranmaya çalışacağıma söz veriyorum.

 Ama birtanem, bunu büyütmemelisin.

 Yaşlı bir annenin kızının durumunu merak etmesi yadırganacak bir şey değil ki.

 İnan ki konuşurken çok hassas davrandık.

 Başka insanları neden rahat bırakamadığını bir anlasam.

 Ben seni gereğinden fazla rahat bıraktığımı düşünüyorum.

 – Evet, bu konuda haklısın.

 – Haydi gel, sarıl bana.

 Ve yaşlı annenin yaptıklarına kızmayacağına söz ver.

 – Kızmadım.

 – Seni seviyorum, biliyorsun.

 Ben de seni seviyorum.

 Yalnız olmak her zaman iyi bir şey değil.

 Bu nedenle seni ve Viktor’ı kıskanıyorum.

 Kıskanıyor musun?

 Leonardo’da öldüğü için artık tümüyle yalnızım.

 – Evet, bunu anlaman gerek.

 – Evet anne, anlıyorum.

 Hayır, hayır, kendime acımaktan neredeyse ağlamaya başlayacağım.

 Baksana, bu polisiye romanlar hiç de kötü değil.

 Yeni bir yazar; Adam Kretzinsky.

 Böyle birini duydun mu hiç?

 – Hayır.

 – Ona Madrid’te rastladım.

 Çok çılgın bir adam.

 Başladığımdan beri elimden bırakamıyorum.

 – Hem de hiç.

 – Lşığı kapatayım mı?

 Evet, teşekkürler, memnun olurum.

 Kahvaltı yapmak istediğin zaman bana seslen.

 – Benim için zahmete girme.

 – Ama seni şımartmak istiyorum.

 Peki, bu kadar ısrar ediyorsan.

 Sert kahve, sıcak süt.

 İki dilim tahıllı Alman ekmeğinin arasına Jarsberg peyniri, üzerine bal sürülmüş bir dilim kızartılmış beyaz ekmek.

 – Böyleydi değil mi?

 – Bir bardak da sıkılmış portakal suyu.

 Onu neredeyse unutmuştum.

 Tamam meyva suyunu da getiririm.

 Hoşça kal birtanem.

 İyi geceler, iyi geceler.

 İyi geceler, güzel annem.

 Şu hesaplarıma bir baksam hiç fena olmaz.

 Leonardo’dan kalan paraları Brammer’in yatırıma çevirmesi gerektiğini de unutmamam lazım.

 Ev de fena para etmez hani.

 Evet Leonardo, sen ne varlıklarınla ne de borçlarla ilgilendin.

 Dünya sorunlarının üstüne çıkmıştın.

 Evet, bütün sorunlarını sevgili Charlotte’ne bıraktın.

 3.735.866 frank.

 Ne kadar çok paran varmış Leonardo.

 Hepsini sevgili Charlotte’una vasiyet ettin.

 Benim de bir miktar param var.

 İkisinin toplamı neredeyse beş milyon frank ediyor.

 Bu kadar parayı ben ne yapayım?

 Viktor ve Eva’ya iyi bir araba alırım.

 Bahçede duran külüstür çok tehlikeli görünüyor.

 Pazartesi şehre gidip arabalara bakmalıyız.

 Bu onları da sevindirir.

 Beni de.

 “Kız bakireliğinin kırmızı çiçeğini sessizce adama sundu.”

“Adam gönülsüz bir şekilde bunu kabul etti.”

 Aman, saçma sapan şeyler.

 Ama Adam gerçekten bir geri zekalıydı.

 Gerçi benim için neredeyse ölmeyi göze almıştı.

 Aslında ben kendime yeni bir araba alsam ve Viktor’la Eva’ya Mercedes’i versem.

 Evet.

 Böyle yaparsam buradan Paris’e uçar, arabayı da oradan alırım.

 Ve bu uzun yolda tekrar araba kullanmam gerekmez.

 Yarın uyandığımda arayıp Ravel’i biraz sıkıştırmalıyım.

 Tanrım, son zamanlarda nasıl da tembelleştim.

 Affedilmesi mümkün değil.

 Anne, ne oldu?

 Beni çağırdığını duydum.

 Odana gittiğimde orada yoktun.

 Seni uyandırdıysam özür dilerim, ama tatsız bir rüya gördüm.

 – Rüyamda  – Evet?

 – Ne olduğunu hatırlamıyorum.

 – İstersen sana eşlik edebilirim.

 Yok, teşekkürler canım.

 Biraz burada oturup kendimi toplarlayayım.

 Hadi sen git ve yat.

 – Peki, öyle olsun.

 – Eva?

 – Evet, anne?

 – Benden hoşlanıyor musun?

 – Sen benim annemsin.

 – Evet, bu da bir cevap.

 – Sen benden hoşlanıyor musun?

 – Ben seni seviyorum.

 Bu doğru değil.

 Eva’cığım, senin ve babanın yanında kalmak için kariyerimden vazgeçtiğimi hatırlıyor musun acaba?

 Sen hatırlıyor musun; sırtındaki sakatlıktan dolayı artık günde altı saat alıştırma yapamadığın için çalışının kötüleştiğini ve daha kötü çaldığını.

 Çok sert eleştiriler aldığını.

 Unuttun herhalde.

 – Ama Eva 

– En kötüsü hangisiydi bilemiyorum.

 Evde olup anne ve eş rolü oynadığın zaman mı, yoksa turnede olduğun zaman mı?

 Bunu her hatırlayışımda senin yaşamı babama ve bana cehenneme çevirdiğini daha çok anlıyorum.

 Ama Eva, bu doğru değil.

 Baban ve ben birlikte çok mutluyduk.

 Josef beni seviyordu, onun için her şeyi yapabilirdim.

 Tabii ya.

 O yüzden aldattın.

 Onu aldatmadım.

 Babana karşı her zaman dürüsttüm.

 Martin’e aşık oldum ve sekiz ay onunla beraber seyahat ettim.

 Bu dönemin çok kolay geçtiğini mi sanıyorsun?

 Ama babamla akşamları oturan yine de bendim.

 Onu teselli eden de bendim.

 Senin yine de onu sevdiğini defalarda tekrar eden de bendim.

 Kesinlikle ona döneceğini söyleyen de.

 Senin mektuplarını da, uzun ve komik mektuplarını da ona ben okudum.

 Seyahatlerinden, ilginç olanlarından parçalar anlattım ona.

 İki aptal gibi oturur, mektuplarını ikişer, üçer defa okurduk.

 Dünyada senden daha mükemmel birinin olmadığını düşündük.

 Eva, benden nefret ediyorsun.

 Bilmiyorum.

 Aniden çıkıp geliyorsun.

 Gelmenden dolayı mutlu oluyorum, beklentim neydi onu da bilmiyorum.

 Belki yalnız ve üzgün olduğunu sanıyordum.

 Bilmiyorum, kafam çok karışık.

 Artık tümüyle yetişkin olduğumu, seni, beni, Helena’nın hastalığını, çocukluğumuzu yerli yerine oturtuğumu sanıyordum.

 Ama şimdi hepsinin sadece bir kargaşa olduğunu görüyorum.

 Helena.

 Helena tamam geçti.

 Uyan.

 Uyan hadi.

 İşte böyle.

 Ben yanında oturacağım.

 Yeniden uyuyabilirsin.

 Senin için zaman bulduğunda oynadığın oyuncak bir bebektim.

 Hastalanır ya da rahatsızlık verirsem hemen bakıcıya havale ederdin.

 Odana kapanır, çalışırdın.

 Rahatsız edemezdim.

 Kapının dışında durur, seni dinlerdim.

 Kahve molası verdiğin zaman içeri girer, gerçek olup olmadığını anlamak için bakardım.

 Her zaman çok hoş ama bir o kadar da uzaktın.

 Sana bir şey sorduğumda cevap bile vermezdin.

 Teşekkürler.

 Annen şimdi yalnız kalmak istiyor.

 Neden dışarı çıkıp oynamıyorsun?

 Orası çok güzel.

 Sen güzel olduğun için bende güzel olmak istedim.

 Giyimime o kadar dikkat ediyordum ki  Görüntümden hoşlanmayacaksın diye endişeleniyordum.

 Çirkin ve zayıftım.

 Kocaman gözlerim iri dudaklarım ve kirpiklerim yoktu.

 Kollarım incecikti, ayaklarımsa kocaman.

 İğrenç göründüğümü düşünüyordum.

 Bir defasında üzülmemeyim diye gülerek ‘Bir erkek olmalıymışsın.

‘ dedin ama yine de üzüldüm.

 Birgün baktım ki bavulların merdivenin yanında duruyor, sen de telefonda yabancı bir dilde konuşuyorsun.

 Seyahatini engelleyecek bir şey olsun diye Tanrı’ya dua ettim.

 Ama her defasında gittin.

 Yanıma geldin, sarıldın, öptün.

 Yeniden sarıldın, tekrar öptün.

 Bana baktın, gülümsedin.

 Kokun çok güzeldi ama bir o kadar da yabancıydı.

 Ben de yabancılaşmıştım.

 Gidiyordun.

 Beni görmedin.

 Sonra kayboldun.

 O an “Şimdi kalbim duracak.”

“Ölecek gibi acı çekiyorum.

 Bir daha hiç mutlu olamayacağım.”

“Sadece beş dakika geçti.

 İki ay nasıl dayanacağım?”

 dedim.

 Sonra babamın dizlerinde ağladım.

 Babam küçük, yumuşak elini başımın üzerine koydu, kıpırdamadan oturdu.

 Oturdu ve piposunu içti.

 Etrafımızı piponun dumanı sardı.

 Bazen, “Bu akşam sinemaya gidelim mi?”

 ya da “Bugün akşam yemeğinde dondurma yiyelim.”

 derdi.

 Bense ölüyordum, dondurma da, sinema da umurumda değildi.

 Günler, haftalar böyle geçti.

 Yalnızlığımızı çok iyi paylaştık.

 Konuşacak çok şeyimiz yoktu.

 Ama babam o kadar huzur veriyordu ki.

 Onu hiç rahatsız etmedim.

 Bazen dalgın olurdu.

 Sürekli ekonomik sıkıntı içinde olduğunu bilmiyordum ki.

 Ama yanına her gelişimde yüzü aydınlanırdı.

 Ya konuşurduk ya da küçük solgun eli ile başımı okşardı.

 Ya da Otto Amca deri koltukta oturur, konyak içerdi.

 Kendi aralarında sessizce konuşurlardı.

 Hep birbirlerini duyup duymadıklarını merak ederdim.

 Ya da Harry Dayım gelirdi ve satranç oynarlardı.

 O zaman ortalık daha da sessiz olurdu.

 Evde bulunan üç saatin tiktaklarını duymak mümkün olurdu.

 Eve gelmene daha günler varken heyecandan ateş basardı.

 Bu kez de gerçekten hasta olacağım diye tedirgin olurdum, çünkü hasta insanlardan ne kadar tedirgin olduğunu biliyordum.

 Geldiğindeyse mutluluğumu kontrol edemez, bu nedenle de hiç bir şey söylemezdim.

 Bazen biraz tezcanlı davranıp “Eva annesi eve geldiği için hiç o kadar da mutlu olmadı.”

 derdin.

 O zaman yüzüm kızarırdı.

 Ter basardı.

 Hiçbir şey demezdim, çünkü kelime bulamazdım.

 Bizim evdeki bütün kelimelerin sahibi sendin.

 – Eva  Abartıyorsun.

 – Bitirmeme izin ver.

 Biliyorum, biraz sarhoşum ama içmeseydim söylediklerimden hiçbirini söyleyemezdim.

 Daha fazla bir şey söyleyemeye cesaret edemeyecek hale gelirsem, söylediklerimden utandığım için susarsam, o zaman açıklamalarını yaparsın.

 Her zaman olduğu gibi seni dinleyeceğim, söylediklerini anlayacağım.

 Seni seviyordum, anne.

 Benim için ölüm kalım meselesiydi, ama bir türlü sözlerine güvenemiyordum.

 Çünkü sözcüklerle yüzündeki ifade birbirine uymuyordu.

 Çok güzel sesin var anne.

 Küçükken benimle konuşunca bunu bütün vücudumda hissederdim.

 Ama içgüdüsel olarak, söylediğin şeylerin hiçbir zaman söylemek istediğin şeyler olmadığını anlardım.

 Sözcüklerini hiçbir zaman anlamadım.

 En kötü olanı, kızgın olduğun anlarda gülmendi.

 Babamdan nefret ettiğin anlarda ona “Canım” diye hitap ederdin.

 Benden sıkıldığın zamanlarda ise “Birtanecik kızım” derdin.

 Sessizlik çöktü.

 Ne dememi bekliyorsun?

 Kendini savunabilirsin mesela.

 Bir işe yarar mı?

 – Nereden bileyim?

 – Gittiğim için beni suçluyorsun.

 Evde kaldığım için de suçluyorsun.

 Benim için o yılların bir cehennem olduğunu sanırım hiç anlamadın.

 Sürekli sırtım ağrıyordu.

 Piyano egzersizleri yapamıyordum.

 Konserlerim çok kötü geçiyordu.

 Önemli işler iptal ediliyordu.

 Hayatımın tümü ile anlamsızlaştığını düşünüyordum.

 Aynı zamanda sürekli senden ve babandan uzaklarda olduğum için vicdan azabı çekiyordum.

 Alaycı alaycı gülümsüyorsun.

 Ama ben gerçekleri anlatmaya çalışıyorum.

 Nasıl düşündüğümü anlatmaya çalışıyorum sonra sen bunları nasıl anlarsın umurumda bile değil.

 Bu konular açılmışken konuşalım, bitirelim, bir daha konuşmayalım.

 Anlamaya çalışıyorum.

 Hamburg’daydım.

 Beethoven’in ilk senfonisini çalıyordum.

 Çok zor değildi, her şey yolunda gitmişti.

 Konserden sonra orkestra şefi Schmeiss’a dışarı çıktık.

 Geçenlerde öldü.

 Bir şeyler yiyip içmek için bir yere gittik.

 Uzun bir süre yiyip içtikten sonra, sırt ağrımı neredeyse hiç hissetmediğim bir anda ihtiyar Schmeiss şöyle dedi: “Neden çocuklarının ve eşinin yanında saygın bir yaşam sürmek yerine kendini sürekli bir aşağılanma tehditiyle karşı karşıya bırakıyorsun?”

 Gözlerimi ona diktim, gülerek “Kötü çaldığımı düşünüyorsun.”

 dedim.

 “Hayır, kesinlikle hayır.”

 dedi.

 Sonra: “18 Ağustos 1934’ü düşünmekten kendimi alıkoyamıyorum.”

“Linz’de Beethoven’in ilk senfonisini çalmıştık.

 20 yaşındaydın.”

“Salon tıklım tıklım doluydu.

 Mükemmel çalıyorduk.”

“Orkestra da ateş gibiydi.”

“Bittiğinde müzisyenler selam verirken insanlar ayaklarını yere vuruyor, bağrışıyorlardı.”

 dedi.

 Sonra ekledi: “Üzerinde basit kırmızı yazlık bir elbise vardı.”

“Saçların beline kadar iniyordu.”

“Bunların hepsini nasıl hatırlıyorsun?”

 diye sordum.

 “Nota kağıtlarının üzerinde yazılı.”

“Hayatımdaki büyük olayları onlara not ederim.”

 dedi.

 Otele geri döndüğümde bir türlü uyuyamadım.

 Sabahın üçünde babanı aradım, turneleri bırakmaya karar verdiğimi söyledim.

 Evde senin ve babanın yanında kalacaktım, gerçek bir aile olacaktık.

 Josef müthiş mutlu oldu.

 O kadar duygulandık ki ikimizde ağladık.

 İki saate yakın konuştuk.

 İşte böyle oldu.

 Ve o yaz  O yaz çok mutluyduk.

 Mutluyduk, değil mi?

 Söylesene.

 Hayır.

 – Sen mutlu değil miydin?

 – Hayır, mutlu değildim.

 Ama, “Geçirdiğim en iyi yazdı.”

 demiştin.

 Evet.

 Senin üzülmeni istememiştim.

 Demek öyle.

 Öyleyse öyledir.

 Ne hata yaptım ben?

 14 yaşındaydım, iyi dostların olmadığı için bütün birikmiş enerjini bana karşı kullandın.

 Beni ihmal etmiştin, şimdi bunu düzeltecektin.

 Kendimi savunabileceğim kadar savunmaya çalıştım, ama sana karşı hiç şansım yoktu.

 Nazik ilgini ve tedirgin ses tonunu sürükleyerek gelirdin.

 Sevgi dolu enerjinden kurtulabilen tek bir ayrıntı bile yoktu.

 Biraz kambur yürüyordum, hemen jimnastik yapmaya başladık.

 Kötü olan sırtını de örnek göstererek birlikte egzersizler yaptık.

 Uzun saçlarımın bana çok sıkıntı verdiğini düşündüğün için onları kısacık kestirdin.

 Bundan nefret ettim.

 Sonra dişlerimin eğri olduğunu düşündün, diş teli taktırmamı sağladın.

 İğrenç oldular.

 Artık büyüdüğümü bu nedenle pantolon ya da etekle dolaşmamam, elbise giymem gerektiğini söyledin, bana hiç sormadan diktirdiğin ya da diktiğin elbiseleri giydirdin.

 Hayır diyemedim, çünkü seni üzmekten korkuyordum.

 Anlamadığım kitaplar getiriyor, bunları okumamı bekliyordun.

 Okudum, okudum.

 Sonra seninle bu okuduklarımı değerlendirecektik.

 Anlatıyor, açıklıyordun.

 Ne dediğini anlamıyordum bile.

 Sınırsız aptallığımı ortaya çıkartacaksın diye korkuyordum.

 Felçli gibiydim ama bir şeyi çok net ve iyi anlamıştım.

 Bana ait sevilecek ya da kabul edilebilecek ufacık bile bir şey yoktu.

 Sense takmıştın.

 Bu da benim daha da korkmama, neredeyse yok olmama neden oluyordu.

 Ne istersen onu söylüyordum, hareketlerini, mimiklerini yapıyordum.

 Yalnız kaldığımda bile bana ait olan her şey rahatsızlık verdiği için kendim olmaya cesaret edemiyordum.

 Anne gerçekten çok korkunçtu.

 O yılları düşününce hala titremeye başlıyorum.

 Gerçekten korkunçtu.

 Senin beni, benim de seni sevdiğimden o kadar emindim ki senden nefret ettiğimi bile anlamamıştım.

 Senden nefret edemezdim bu nedenle nefretim ruhsal çöküntüye dönüştü.

 Korkunç rüyalar görüyor, tırnaklarımı yiyor, saçlarımı tutam tutam yoluyordum.

 Ağlamak istiyordum, ağlayamıyordum.

 Sesimi çıkartamıyordum.

 Bağırmak istiyordum ama ağzımdan sadece boğulmuş hırıltılar çıkıyordu.

 Bu da beni daha çok korkutuyor, delirdiğimi düşünmeme neden oluyordu.

 – Sonra hayatıma Stefan girdi.

 – Bir çocukla asla yapamazdınız.

 Anne 18 yaşındaydım.

 Stefan bir yetişkindi.

 – Başarırdık biz eğer  – Başaramazdınız.

 Başarırdık.

 Biz çocuk istemiştik ama ilişkimizi bozdun.

 Doğru değil.

 Kesinlike doğru değil.

 Sana bunun tam tersini söyledim dedim ki: “Bunları dikkate almalı ve bekleyip görmeliyiz.”

 Stefan’ın bir sığır olduğunu bir türlü anlamıyordun ki.

 Her şeyi bilmiyorsun.

 Stefan’la konuşurken yanımızda mıydın?

 Biz yatarken yatağımızda sen de mi vardın?

 Ne dediğin hakkında gerçekten herhangi bir fikrin var mı?

 Kendin dışında herhangi bir canlıya değer verdiğin oldu mu?

 Eğer çocuğu gerçekten istemiş olsaydın, kürtaja kesinlikle zorlayamazdım.

 Ne yapabilirdim ki?

 Korkmuş ve güvensizdim.

 – Yardıma ve desteğe ihtiyacım vardı.

 – Sana yardım etmeye çalıştım.

 Kürtajın tek çözüm olduğundan kesinlikle emindim.

 Bu kararın doğruluğundan hep emin oldum.

 Ama senin bu duygular hissetmen, bunları içinde taşıman çok kötü olmuş.

 – Neden bir şey söylemedin?

 – Hiçbir zaman dinlemiyorsun ki.

 Çünkü her zaman gerçeklerden kaçtın.

 Çünkü duygusal olarak sakatlanmış birisin.

 Çünkü benden de Helena’dan da nefret ediyorsun.

 Çünkü çaresiz biçimde kendi içine kapanmışsın.

 Çünkü hep kendinsin.

 Çünkü seni sevmiştim.

 Çünkü beni iğrenç, başarısız ve aptal olarak görüyordun.

 Beni de kendin gibi sakatlamayı başardın.

 İçimde duygusal ve incinebilir olan ne varsa hepsine saldırdın.

 Karşıma çıkan yaşayan her şeyi boğmaya çalıştın.

 Benim nefretimden söz ediyorsun.

 Senin nefretin de benimkinden az değildi.

 Senin nefretin hala benimkinden az değil.

 Ben küçüktüm, her şekle girebilirdim, sevgi doluydum.

 Sevgimi kazanmak için beni bağladın tıpkı başka insanların seni sevmesini istediğin gibi.

 Tamamen çaresiz haldeydim.

 

Her şey sevgi adına yapılıyordu.

 Sen her zaman beni, babamı ve Helena’yı sevdiğini söyledin.

 Sevginin ses tonunu ve mimiklerini biliyordun.

 Senin gibi insanlar çok tehlikelidir.

 Sizi bir yere kapatmalı, zararsız hale getirmeli.

 Bir anne ve bir kız.

 Duyguların, kafa karışıklığının ve yıkımın berbat bir karışımı.

 Sevgi ve ilgi adına her şey mümkün, her şey yapılabilir.

 Annenin sakatlıkları kızına da geçer.

 Annenin başarısızlıklarını kızı da yaşamalıdır.

 Annenin mutsuzluğu kızının da mutsuzluğu olmalıdır.

 Sanki göbek bağı hiç kesilmemiş gibi.

 Anne, öyle mi gerçekten?

 Kızının mutsuzluğu annenin zaferi midir?

 Anne, benim acım senin gizli zevkin midir?

 Tanrım, nasıl da sırtım ağrıyor.

 Yere uzanırsam alınmazsın değil mi?

 Bir tek bu işe yarıyor.

 Çocukluğuma ilişkin çok az şey hatırlıyorum.

 Ama hatırladıklarım arasında anne ve babamın bana herhangi bir şekilde dokunduğuna dair bir anı yok.

 Okşamak ya da ceza vermek için.

 Sevgiyi ifade etmek konusunda hiçbir bilgileri yoktu.

 Şefkat, dokunuş, yakınlık, sıcaklık.

 Duygularımı sadece müzik aracılığla gösterebiliyordum.

 Bazen geceleri uyuyamadığımda hiç gerçekten yaşayıp yaşamadığımı düşünüyorum.

 Acaba bu durum bütün insanlar için geçerli midir?

 Ya da bazı insanların yaşamak konusunda yetenekleri var mıdır?

 Yani, bazı insanlar, gerçekten yaşamaz ama  Sadece var mı olur?

 O zaman, çok sıkılıyorum.

 İçim çok sıkılıyor.

 Bana ait, çok çirkin bir resim görüyorum.

 Hiçbir zaman yetişkin olmadım.

 Yüzüm ve vücudum yaşlandı.

 Anılar ve deneyimler kazandım ama onun dışında sanki hiç doğmamış gibiyim.

 Hiçbir yüzü hatırlamıyorum.

 Kendi yüzümü bile.

 Bazen annemin yüzünü hatırlamaya çalışıyorum.

 Ama hafızamda canlandıramıyorum.

 Elbette iri, esmer, mavi gözlü, büyük burunlu, dolgun dudaklı olduğunu hatırlıyorum.

 Ama parçaları bir türlü birbirine uyduramıyorum.

 Göremiyorum.

 Tıpkı senin, Helena’nın ve Leonardo’nun yüzünü görmediğim gibi.

 Seni ve kız kardeşini doğurduğumu biliyorum.

 Ama doğumdan acıdan başka bir şey hatırlamıyorum.

 Acı, nasıl bir acı?

 Onu bile hatırlamıyorum.

 Leonardo bir kez  Hatırlayamıyorum.

 Tamam.

 “Gerçekliği algılamak bir yetenek işidir.”

 demişti.

 “İnsanların çoğu bu yeteneğe sahip değillerdir.”

“Bu nedenle şanslıdırlar.”

 Demek istediğimi anlıyor musun?

 Evet, anlıyorum.

 – Ama bu gerçekten garip.

 – Garip mi?

 – Senden hep korktum.

 – Anlamıyorum.

 Hep benimle ilgilenmeni, bana bakmanı istedim.

 Beni kucağına almanı ve avutmanı.

 Ama ben çocuktum.

 – Bunun bir önemi var mı?

 – Hayır.

 Beni sevdiğini görüyorum.

 Ben de seni sevmek istedim ama başaramadım.

 – Senin taleplerinden korktum.

 – Benim hiçbir talebim yoktu.

 Bense taleplerin var sanıyordum.

 Annen olmayı ben istemedim.

 Benim de senin gibi çaresiz olduğumu bilmeni istedim.

 Gerçekten mi?

 – Ne düşünüyorsun?

 – Leonardo ve Helena’yı düşünüyorum.

 Hiç anlam veremedim.

 Birbirlerini doğru dürüst tanımıyorlardı bile.

 Evet, Bornholm’de Paskalya’da birlikte olmuştuk.

 – Sen üçüncü gün gitmiştin.

 – Ansermet ile Cenova’da Narok’un ilk senfonisini çalacaktık.

 Zamanında orada olmaya odaklanmıştım.

 Onunla konseri rahatça gözden geçirmeyi istiyordum.

 Evet, gereğinden önce gitmiş olabilirim.

 Hava çok kötüydü, Lenonardo’nun keyfi yerinde değildi, senin de pek keyifli olduğun söylenemezdi.

 Bu aptal Paskalya’yı bana hatırlatıp ne yapmak istediğini anlamıyorum.

 O zaman açıklayayım.

 Leonardo ve sen perşembe günü gelmiştiniz.

 Çok güzel bir akşam geçirmiştik.

 Şarap içmiş, şarkı söylemiş gülmüş, orada bir yerlerde bulduğumuz eski bir oyunu oynamıştık.

 Helena o zamanlar daha çok hasta değildi.

 Bütün akşamı mutlu ve keyifli geçirmişti.

 Leonardo onun mutlu olmasından mutlu olmuştu.

 Onunla şakalaşıp, konuşmuştu.

 Helena hemen ona aşık olmuştu.

 Gecenin geç saatlerine kadar birlikte oturmuşlardı.

 Ertesi gün Helena bana Leonardo’nun onu öptüğünü söyledi.

 O akşam misafirlerimiz vardı.

 Leonardo sarhoş oldu ve Bach’ın bütün solo dizilerini çaldı.

 Hiç kendi gibi değildi, ağır ve yumuşaktı, sanki devleşmişti.

 Kötü çaldı ama çok güzeldi.

 Helena orada, alacakaranlıkta oturmuştu.

 Yüzü ışıldıyordu.

 Böyle bir şeye hiç şahit olmadım.

 Seninle bir gece yürüyüşü yaptık.

 Hiç durmadan konuştun.

 Dediklerinden hiç birini duymadım.

 Sadece iki insanı düşündüm.

 Geri döndüğümüzde onları bıraktığımız gibi her biri kendi köşesinde oturur bulmuştuk.

 Sen gidip yattın, ben de Leonardo’ya merdivenlerden çıkması için yardımcı oldum.

 Yatak odanınızın kapısının önünde yüzünü bana çevirdi, baktı ve “İnanabiliyor musun?

 Pencereye çarpıp duran bir kelebek var.”

 dedi Aşağıya indiğimde Helen’a dik bir vaziyette sandalyede oturuyordu.

 Tümüyle sakin ve rahattı.

 Hastalığından ufacık bir iz bile görünmüyordu.

 Yüzünü unutamıyorum anne.

 Yüzünü unutamıyorum.

 Ertesi sabah anlaştığımızdan dört gün önce sen Cenova’ya gittin.

 Seni yolcu ederken “Leonardo’dan biraz daha uzun kalmasını istedim, Helena’ya iyi geldiğini düşündüğüm için.

‘ dedin ve gülümsedin.

 Leonardo birden huzursuz oldu, mutsuzlaştı.

 Paskalya gününde yağmurda uzunca bir yürüyüş yaptıktan sonra geri geldi.

 Helena’ya doğru gitti ve oradan ayrılmak zorunda olduğunu söyledi.

 Yine görüşeceklerdi.

 Sonra seni aradı ve yarım saat telefonda konuştunuz.

 Aynı akşam son uçakla oradan ayrıldı.

 Gece Helena’nın ağlamasıyla uyandım.

 Kalçasının ve sağ bacağının ağrıdığında şikayet ediyordu.

 Sabaha kadar dayanabileceğini sanmıyordu.

 Saat beşte ambulans çağırmak zorunda kaldım.

 Yani Lena’nın hastalanması da benim suçum.

 Evet, sanırım öyle.

 – Yani sence Lena’nın hastalığı  – Evet.

 Gerçekten böyle düşünüyor olamazsın.

 Helena bir yaşında iken onu terk ettin.

 Sonra beni de onu da durmadan ihmal ettin.

 Helena’nın hastalığı ciddileşince onu bir bakım evine gönderdin.

 – Bu doğru olamaz.

 – Doğru olamayacak olan ne?

 Tersini kanıtlayabiliyorsan, seni dinlerim.

 Bana bak, anne.

 Helena’ya bak.

 Gerçeklerden kaçamazsın.

 Tek bir gerçek ve yalan var.

 Seni affetmeme imkan yok.

 Bütün suçu bana yükleyemezsin.

 Her zaman çok özel olmak istersin.

 Senin durumun istisnaidir.

 Hayatında bir çeşit indirim sistemi yaratmışsın.

 Ama bir ara bu anlaşmanın tek yönlü olduğunu artık anlaman gerekiyor.

 Senin de herkes gibi bir suçu taşıdığını fark etmen gerekiyor.

 Ne suçu?

 Sevgili Eva, yanlış yaptığım her şeyi affedemez misin?

 Kendimi değiştirmeye çalışacağım.

 Sen bana öğretebilirsin.

 Birbirimizle konuşuruz.

 Bana yardım et.

 Daha fazla dayanamayacağım.

 Nefretin o kadar güçlü ki.

 Anlayamadım.

 Bencildim, çocuksuydum.

 Bana sarılamaz mısın?

 Hiç olmazsa dokun bana.

 Yardım et.

 Anne  gel  Yardım et.

 Anne, gel.

 Paul, benimle gelmen çok iyi oldu.

 Tek başıma bunu kaldıramazdım.

 Bilmiyorum, sanırım küçük bir şok geçirdim.

 Kızım Helena’nın da orada olmasını hiç beklemiyordum.

 Hastalığı iyice artmıştı.

 Neden ölmüyor ki?

 Sence böyle konuşmam zalimlik mi?

 Zavallı anneciğim.

 Nasıl da kaçar gibi, apar topar çıkıp gitti.

 Ne kadar korkmuş görünüyordu.

 Birden yaşlandı ve yoruldu.

 Suratı ufalıverdi, burnu ağlamaktan kızardı.

 Onu bir daha hiç görmeyeceğim.

 Paul, dinle, uyuma şimdi.

 Eleştirmenler benim iyi bir müzisyen olduğumu söyler.

 Kimse Schumann’ın konçertosunu ya da Braham’ın sonatını benim kadar sıcak bir tonla çalamaz.

 Tabii bununla böbürlenmiyorum.

 Böbürleniyor muyum?

 Birazdan karanlık çöker ve hava birden soğur.

 Eve gidip Viktor ve Helena için yemek yapmalıyım.

 Şu anda ölemem.

 İntihar etmekten de korkuyorum.

 Belki bir gün Tanrı beni kullanmak ister ve kendi cezaevimden beni kurtarır.

 Paul şu küçük köyü görüyor musun?

 Evlerde ışıklar yanmış bile.

 İnsanlar akşam işlerini yapıyorlar.

 Kimisi yemek hazırlıyor.

 Çocuklar ev ödevlerini yapıyorlar.

 Kendimi o kadar uzakta hissediyorum ki.

 Hep evimizi özlüyorum.

 Ama eve her gelişimde özlediğim şeyin başka bir şey olduğunu anlıyorum.

 Erik, yanağıma mı dokunuyorsun?

 Kulağıma bir şey mi fısıldıyorsun?

 Yanımda mısın şimdi?

 Sen ve ben birbirimizi asla terk etmeyeceğiz.

 Sensiz ne yapardım ben?

 Ama, sen de bensiz ne yapardın?

 Kemancılarının başına açtığı dertleri ve çalışırken çıkardıkları korkunç sesleri düşünsene – Evet.

 Helena’nın odasının ışığı yanıyor.

 Viktor oturmuş onunla konuşuyor.

 Ne güzel.

 O iyi biri.

 Ona annemin gittiğini söylüyor.

 Annen selam söyledi.

 Üzgün ve endişeliydi.

 Ağlamıştı.

 Eva dışarı yürüyüşe çıktı.

 Annesiyle karşılacağı için çok çoşkuluydu.

 Gereğinden fazla şey umut etti.

 Onu uyarmaya yüreğim elvermedi.

 Ne dediğini anlamıyorum.

 Ne istiyorsun?

 Daha sakin konuşmalısın.

 Sevgili küçüğüm.

 Yoksa anlaya  Eva! Çabuk gel.

 Bazen burada durur ve karımı izlerim, onun haberi olmadan.

 O kadar acı çekiyor ki.

 Charlotte kaçar gibi gittikten sonra anlatılması güç acılar çekti.

 Gecelerce uyuyamadı.

 Annesini kovaladığını, bu yüzden kendini asla affetmeyeceğini söylüyor.

 – Gidiyor musun?

 – Evet, postaneye gidip, kitap paketini alacağım.

 – Bu mektubu da postalar mısın?

 Tabii, memnuniyetle.

 Charlotte’a mı?

 Okumak istersen okuyabilirsin.

 Ben biraz Helena’nın yanına çıkıyorum.

 “Sevgili anneciğim.

 Sana karşı yanlış yaptığımı anladım.”

“Seni şevkat yerine koşullarla karşıladım ve eski, ekşimiş ama geride kalmış bir nefret yüzünden sana acı verdim.”

“Büyük bir hata yaptım, beni affetmeni istiyorum.”

 Bu mektubun sana ulaşıp ulaşmayacağını bilmiyorum.

 Okuyup okumayacağını da.

 Belki her şey için çok geç ama her şeye rağmen bu çabalarımın karşılıksız kalmayacağını umuyorum.

 Yine de bir şansımız var.

 Birbirimizi umursama ve birbirimizle ilgilenme olasılığından bahsediyorum.

 Birbirimize yardım etmekten.

 Şefkat göstermekten.

 Bir daha hayatımdan çıkmana izin vermeyeceğim.

 İnat edeceğim.

 Geç olsa bile vazgeçmeyeceğim.

 Çünkü geç olduğuna inanmıyorum.

 Çok geç olmamalı

 

 

 

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

....

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.