BERTRAND RUSSELL

BERTRAND RUSSELL

1872 yılında doğan Bertrand Russell, soylu bir İngiliz ailesindendir. Felsefeci, matematikçi, mantıkçı, konferansçı, hoca, yazar ve eleştirici olarak, çok yönlü kişiliğiyle tanınır. Dört yaşında babasını kaybetti. O günden sonra aydın bir kadın olan anneannesinden yakın ilgi gördü. Daha Trinity Kolejinde öğrenciyken, matematik ve felsefedeki üstünlüğünü kabul ettirdi. İleriki yıllarda bu iki bilim dalında çağımızın dahileri arasına girecekti. Russell, felsefe ve din inancının temelini aramak için öğrenim yaptığım söyler. Bu arada matematik ve felsefe kadar mantık alanında da başarılıydı.

1910 — 1913 yılları arasında yayınlanan «Principia Mathematica» adlı eseri, 1927 de ikinci kez basıldı. A.N. Whitehead’la işbirliği sonucu ortaya çıkan bu yapıt, onu uluslararası üne kavuşturdu. Böylece geçim zorluğundan da kurtulmuş oluyordu.

Russell’in felsefî yönü çok canlıdır. Cümlelerinde geometrik doğruluk ve derin anlam vardır. 1910 yılından sonra felsefeyle ilgili çalışmalarının arttığı görülür. Önceleri Kant ve Hegel’in etkisindedir. Bu temel üzerinde yükselen bir idealizmi benimsemiştir. Ama çok geçmeden buna cephe alacaktır. Gerek arkadaşı G.E. Moore, gerekse Leibniz’in eserleriyle idealizmin yanlışlığını anlar. Bunda «The Philosophy of Leibniz» adlı yapıtın rolü büyüktür. Artık o bir realist düşünürdür.

Düşünürümüz, pratik yönü akademik yönüne ağır basan bir kişiliğe sahiptir. 1918 yılında askerliğe karşı olan tutum ve çalışmalarından ötürü hapishaneyi boyladı.

1922— 23 yıllarında işçi adayı olarak sahnededir. 1927 de teorisinin pratikteki temsilcisi «Progressive Schooll»ü kurdu. Nükleer savaşa karşı çıkışı, dünyanın aydın çevrelerince yakınlık gördü. Bu çalışmalarından ötürü 1961 yılında bir kez daha hapsedildi.

Derin bir konuşma üslûbu, inatçı bir yolu vardır. Voltaire tarzına varan çelik bir inancı olduğu söylenir. Konuşmaları doyurucu ve sürükleyicidir. 1950 yılında Nobel edebiyat ödülünü aldı. Oldukça uzun sayılacak hayatı boyunca dört defa evlendi, üç çocuğu oldu.

Russsell sosyal ve etnik konulardaki çalışmalarıyla halk arasında tanınmıştır. İlk eserini 1896 da yazdı. Bu eser Alman Sosyal Demokrasisi üzerineydi ve o sırada Berlin’de bulunuyordu. Almanca ve Fransızcayı çok iyi bilmektedir. Bu dilleri okul öncesi, özel bir eğitimle öğrenmişti. Koleji bitirir bitirmez kendisini oraya üye seçtiler. Bu arada bir süre Paris İngiliz Elçiliği ateşelik görevini yürüttü.

Evlilik hayatı oldukça maceralıdır. 1894 yılında Alys Pearsall Smith’le evlendi. Çok geçmeden Berlin’e gitti, yukarda sözü edilen kitabı yazdı. Haslemere’deyken zamanın çoğunu felsefî çalışmalarla geçirdi. 1910 da felsefeyle ilgili ilk kitabım yazdı. Bu kitap Leibniz felsefesi üzerine bir çalışmaydı. 1903 te matematik kitabının hazırlıklarına başladı. Bu anıt eser, üç cilt olacaktı. O günlerde çalışmaya

dayanan sade bir hayat sürüyordu. 1908 de «Royal Society» ye alındı. İki yıl sonra da eski kolejine rektör oldu.

İnatçıydı, bildiği yoldan dönmezdi. Felsefedeki inançları yönünden hayli bocalama devri geçirdi. Askerlik ve nükleer savaş karşısındaki tutumları birbirine benzer. 1. Dünya Savaşıyla ilgili yazı ve çalışmaları, etkili bir kişi olduğundan, hükümetin dikkatini çekti. Oldukça ağır bir cezaya çarptırıldı. Hükümlülüğü sırasında kitaplığını bir arkadaşı satın aldı. En değerli eserleri bu arada kayboldu. O, bunu hep üzüntüyle anmıştır. Ardından diğer aksilikler birbirini izledi. Kolej, hocalığına son verdi. Gerçi Amerika’da Harvard Üniversitesi görev teklifinde bulunuyordu ama, İngiliz Hükümeti böyle «zararlı» bir kişiyi göndermeyi sakıncalı görüyordu. Askerî otoriteler de ağırlığını koyunca, gitmesine izin verilmedi. Tribunal’da çıkan bir yazısından ötürü 1918 de yeniden hapsedildi.

İkinci matematik kitabı olan «İntroduction to Mathematical Philosophy» yi böyle bir hava içinde, hapishanede yazdı (1919). 1 yıl sonra Rusya’yı ziyaret etti. Oraya gidişi de ayrı bir âlemdi. Önceleri İngiliz Hükümeti izin vermek istemedi, ardından Rus Hükümeti.

Rusya’da gördükleri de umduğundan farklıydı. İzlenimlerini «The Practice and Theory of Bolshevizm» adlı kitapta topladı.

Daha sonra Çin’e gitti. Peking Üniversitesinde sayısız konferanslar verdi. Ertesi yıl eşinden ayrılıp, Dora Black’ la evlendi. Artık gazeteci, konferansçı, yazar olarak da ünü sınırları aşıyordu. 1927 yılında eşiyle birlikte bir okul açtılar. Bu girişimleri 1935’e kadar sürdü. 1935 de Black’tan ayrıldı. Üçüncü eşi Patricia Helen Spence’dir. 1938 de Amerika’da çeşitli üniversitelerde görev aldı. İki yıl sonra New-York Kenti Koleji felsefe hocalığına atandı.

 

 

Bu tarihten sonra Russell, daha çok İngiltere’de kalmaktadır. Ardarda iki başarısına daha tanık oluyoruz. 1943 da liyakat nişanı, ertesi yıl da Nobel ödülü.

1952 yılında bu eşinden de ayrılır ve Edith Finch’le evlenir. 1961 deki hapisliği de onun savaş ve nükleer felâket karşısındaki direnişini engelleyemez. Nihayet geçen yılların önemli olayı, ünlü Vietnam Mahkemesini kurar. Beş hikâyenin yer aldığı «Satan in the Suburb» (Şeytan Banliyöde) adlı kitabı ise düşünürümüzün sanatçı yönünü göstermektedir.

Bertrand Russell 2 Şubat 1970 gecesi hayata gözlerini yumduğunda 98 yaşındaydı.

ANILARINDAN

ÇİN JAPONYA DÖNDÜKTEN SONRASI MEKTUPLAR

Şanghay’a vardığımızda kimse bizi karşılamaya gelmedi. Önce, «Bu davet soğuk bir şaka olsa gerek!» diye düşündüm. Ama pek az kişi böyle bir şaka için, o devirde büyük para olan 125 sterlin harcamayı göze alırdı. Evde oturup çalıştığım mutlu günlerimi anımsadım. Geldiğime pişman olmuştum. Az sonra durum değişti. Vapurun geleceği saati yanlış hesapladıkları için gecikmişlerdi. Çok beklememiştik ki, güverteye çıktılar. Bizi alıp Çin Oteline götürdüler. Üç hafta orada en göz kamaştırıcı günlerimi geçirecektim.

Dora’yla olan ilişkimi anlatmam gerekiyordu. Onlar, Dora’nın eşim olduğunu sanıyorlardı. Açıklayınca yanlış düşüneceklerinden korkuyordum. Dora’ya eşim gibi davranılmasını istedim onlardan. Gazeteler de böyle bildirmeliydi.

Çin’de kaldığımız sürece karşılaştığımız her Çinli, gerek bana, gerek karım bildikleri Dora’ya içten konukseverlik gösterdiler. Buna rağmen hepimiz Dora’yı «Miss Black» diye çağırmalarını istiyorduk.

Vaktimizi Şanghay’da pek çok olan Avrupalı, Amerikalı, Japon, Koreli ve onlar kadar çok olan Çinli dostlar arasında geçiriyorduk. Elbet bu değişik ülkelerin insanları hep aynı duyguda, düşüncede değildiler. Japon ile Koreli Hristiyan buna güzel bir örnektir. Bunun için konuklarımıza odalarda ayrı masalar gösterirdik. Günlerimiz masadan masaya taşınmakla geçiyordu. Birçok büyük ziyafette bulunduk. Yemeklerden sonra Çinli tanıdıklarla İngiliz tarzı hoş bir hava içinde sohbet ediyorduk. Pek memnun ediyordu bizi bu. Sanki başka bir âleme götürüyordu. İlk görüştüğümüzde Çinlilerin zekî, cana yakın’ olduklarını anlayınca şaşırmadık değil. Öbür zekî insanlardan hiç de başka değillerdi. Sun Yat Sen de beni yemeğe çağırmıştı. Ertesi gece ayrılacaktım. Bunun için davetini kabul edemedim. Çok üzgündüm. Az sonra o Kanton’a gitmiş, memleketin işgalinden sonra millî hareketin başlamasına önayak olmuştu. Ben Kanton’a gidemedim. Böylece Sun Yat Sen’ le bir kez daha görüşmemiz mümkün olmadı.

Çinli arkadaşlarım beni iki günlüğüne Hangchow’a götürmek istediler. Batı Gölü’nü göstereceklerdi. Kabul ettim. İlk gün gölü botla şöyle bir dolaştık. İkinci gün iskemlelerimizde dinleniyorduk. Eski uygarlıkla kaynaşmış harika bir güzellik vardı. İtalya’da gördüklerimi bile bastırıyordu. Oradan Nanking’e, Nanking’ten de botla Hankow’a geçtim. Yengeç ırmağı üzerindeki bu güzel günlerim, Volga’daki dehşetli günlerimin zıttıydı. Hankow’dan Changsha’ ya kültürel konuşma için geçmiştim. Orada da bir hafta kalmam rica edilmişti. Böylece her gün konferanslar vermem mümkün oluyordu. Fakat ikimiz de hem bitmiş, hem dinlenme umudunu yitirmiştik. Pekin’e varmağa can atıyorduk. Vaktimiz dolmuştu. Yirmidört saat bile bekleyemezdik. Hunan valisi, ne pahasına olursa olsun bizi memleketine götürmek istiyordu. Özel tren bile hazırlatmıştı. Aldırış etmedik.

Anılarımda Chengsha kenti önemli yer alır. Burada yirmidört saat içinde yemeklerden sonra dört konferans verdim. Modern otel yoktu. Misyonerler bize yakınlık gösteriyorlardı. Dora bir misyonerin evinde, ben öbüründe kalıyorduk. Davetleri kabul etmemek için en iyi çarenin otelde kalmak olduğunu anlamıştık. Bazan zor durumlara düşüyor, pisliklerle karşılaşıyorduk. Bitler sürüyle yataklarımıza doluyorlardı.

Tuchun askerî valisi bizlere muhteşem bir ziyafet vermişti. Orada ilk kez Dewey’le karşılaştım. Çok zarif, kibar biriydi. Hasta olmuştum. John Dewey bize büyük yakınlık göstermişti. (Bu eğitimci Atatürk’ün davetiyle Türkiye’ye de gelmiştir. Çev. notu.) Ona hastahanede sayıklayarak, «Barış için bir plân hazırlamalıyız » demişim. İyi olduğum zaman anlattılar bunu.

Bu ziyafette yüzden fazla konuk vardı. Geniş bir salonda oturuyorduk. Ziyafet için başka bir salona alındık. Burası düşünemeyeceğimiz kadar muhteşemdi… Vali ortamızdaydı. Konuşmasına özür dileyerek başladı. Günlük yaşantılarını gördüğümüzden memnun kaldıklarını belirtti. Herhangi bir art düşüncem yoktu ama, tercümanın, nükteli sözlerimi eksik verdiğine tasalanıyordum.

Başkentteki ilk aylarımızda mutluluk içindeydik. Bütün zorluklar, anlaşmazlıklar artık geride kalmıştı. Hepsini unutmuştum. Çinli arkadaşlarımız çok hoştu. İşimiz güzel, başkent düşünülemeyecek kadar cana yakındı.

Delikanlı bir ahçımız vardı, iyi bir yardımcıydı bu. Biraz İngilizce de biliyordu. Böylece bütün işlerimiz İngiltere’dekinden daha düzenli gidiyordu. Yemek daha biz eve gelmeden hazırdı. Bugün bilmem kim gelecek, şu yemekler hazır olmalı, dememiz yetiyordu. Delikanlı herşeyi biliyor, herşey elinden geliyordu. Ara sıra işimizi görmeğe dikici kadın gelirdi. Kıştan yaza kadar bize hizmet etti. Kışın çok şişmandı. Yazın sıcağıyle gitgide incelmeğe başlaması ilginçti. Giysileri de incelmeğe başlamıştı tabiî. Başkentte bol mağaza vardı. Eski, değerli eserlerle evimizi süsledik. Çinli arkadaşlarımız İngilizlerin modern mobilyaları dururken, bu eski eşyalara merak sarmamıza akıl erdiremediler. Daimî yardımcı olarak, bir de resmî tercüman verilmişti. İngilizcesi güzeldi. Bu dilde nükte yapabilmekle övünürdü. Onunla yakın bir ilişki kurmuştum. Çinli bir kızla nişanlanmıştı. Aralarındaki bazı zorlukları kaldırarak evlenmelerine yardımcı olmuştum. Ara sıra haberlerini aldığım bu mutlu çift, bir keresinde İngiltere’ye ziyaretime de gelmişlerdi.

Konferanslarım zamanımın çoğunu alıyordu. Ayrıca ilerlemiş öğrenciler için seminer de hazırlamıştım. Bu öğrencilerin hepsi Bolşevik’ti. Bir tek imparatorun yeğeni vardı onların dışında. Birer birer Moskova’ya kaçmanın yolunu buluyorlardı. Zeki, canlı delikanlılardı. Akılları fikirleri Çin geleneklerinden sıyrılmaktı. Çoğu çocuk denecek yaşta, eski geleneklere göre nişanlanmışlardı. Bir kısmı nişanlarını bozarak modern kızlarla evlenmekteydiler. Eski ve yeni Çin kuşağı arasında geniş bir çizgi vardı. Bu gençlerle aileleri arasındaki durum, gittikçe can sıkıcı oluyordu. Dora da okula gidip kızlara öğretmenlik yapmaktaydı. Hep evliliğe dair soruyorlardı ona. Serbest aşk, sevişme gibi sorulara bile oldukça açık cevaplar veriyordu. Elinden geldiğince Avrupa’daki öğretmenler gibi davranmağa çalışıyordu. Geniş düşünceliydi ama, ne de olsa geleneksel davranışların tümünü silememişti üstünden. Dora’ nın ve benim öğrencilerim için partiler veriyorduk. Önce kızlar odalara doldular. Hiç erkek girmeyecek sanmışlardı. Onları alıp erkek arkadaşlarıyla tanıştırdık. Aradaki buzlar eridikten sonra, düşüneceğimiz başka husus kalmamıştı.

Konferans verdiğim Pekin millî üniversitesi ilginç bir yerdi. Chacellor ile Vice Chacellor modern Çin’in amacını anlamış, saygılı kişilerdi. Hele Vice Chancellor tanıdığım en değerli ülkücülerdendi. Paraların çoğu öğretmen maaşlarına gidiyor, derslerse konuşmalar şeklinde geçiyordu. Öğrenciler profesörlerin öğrettiklerini sindirmiş görünüyorlardı. Bilgiye susamış haldeydiler. Memleketleri için kendilerini, göz kırpmadan feda ederlerdi. Öyle görünüyorlardı. Büyük uyanma ve umudun havası esiyordu her yerde. Yüzyıllardan beri uyukladıktan sonra Çin, modern dünyaya ayak uydurmak üzereydi. Fakat devletin reformcu karakteri henüz ortaya çıkmamıştı. İngilizler, reformcu kişilere yan gözle bakarak «Çin daima Çin’dir» diye kendilerini avutuyorlardı. Bu yarı cahillerin, kokmuş konuşmalarının saçma olduğuna inandırmak istiyorlardı beni. Oysa yarı cahil dedikleri bu genç kuşak, birkaç yıl içinde Çin’i kuşatıp İngilizleri de o çok sevdikleri imtiyazlarından edeceklerdi.

Komünistler Çin’e hakim olduktan sonra İngiltere’nin buraya karşı politikası A.B.D. ye bakarak daha belirlidir. Fakat zamanımıza kadar da daima karşı durumda olmuştur. 1926 yılında İngiliz kuvvetleri; üç defa silahsız Çinli öğrencilere yoktan yere ateş açtılar. Birçoklarını öldürdüler, yaraladılar. Ben böylesi saldırıdan sakınılmasını önce İngiltere’de, sonra da Çin’de kaç kez yazmıştım.

Çin’deki bir Amerikan misyoneriyle mektuplaşırdım. Bu olaydan kısa bir süre sonra ziyaretime gelmişti. Kötü davranışların Çinlileri kızdırdığını, İngilizlerin hayatlarının sebebi olarak benim tutumumu gösterdi. Oysa sır de hâlâ durabilmelerinin, kızgın Çinlilerin sakinleşmelerinin sebebi olarak benim tutumumu gösterdi. Oysa sır Çin’deki İngilizler değil, İngiliz hükümeti de yazılarımda! ötürü bana karşıydılar.

Çin’deki beyaz ırk, Çinliler arasındaki en önemli konuları bile bilemiyorlardı. Bir örnek vereyim: Çalıştığın Amerikan bankası, Fransız bankasının bir notunu bana gönderdi. Çinli tüccarların benim bu bankadaki muamelemin kabulüne yanaşmadıklarını bildiriyorlardı. Üç ay sonra Fransız bankası iflâs etmesin mi? Cindeki bütün beyaz bankerler şaşırıp kaldılar.

Doğuda İngilizler her bakımdan haklı sayarlar kendilerini. Hele çevreleriyle ilgilerini hemen tamamen keserler. 18. nci yüzyıldaki misyonerlerin verdiklerinden başka bir şey değildir bildikleri.

Doğuda bilgili gözüktükleri gibi, doğunun bilgililerine de küçümseyerek bakarlar. Yazık ki, bizim politik sağlamlığımız, onların bu görüşüyle değerlendirilmekteydi. Çinli reformcuların İmparatora yapamayacakları hareketleri bizimkiler Windsor’a gidip yapabilmekteydiler. Çin hak, kında görüşlerimi The Problem of China (Çin Problemi» adlı eserimde geniş geniş anlattım zaten. Burada bir daha söylemeyeceğim.

Her ne kadar tahrik edilmiş olsa bile Çin’in Avrupalılarla karşılaştırılması, memleketin filozofik bir sessizlik içinde bulunduğunu gösteriyordu. Bir keresinde İngiltere’den bir mektup almıştık. Gazeteler de geliyordu. Pazar günleri, bir sonraki konuşmalarım için çalışıyor ve tatil yapıyordum.; Bu sırada gördüğüm en güzel binalardan biri olan Gök Mabed’e bakmakla vaktimi geçiriyordum. Kış güneşi karşısında oturuyor, az konuşuyor, çok kez sakin havayı içimize çekiyorduk. Çılgınlıktan, heyecandan, karışıklıktan uzaktık. Huzur içindeydik. Bazen de başkent surları boyunca geziyorduk. Güneş batarken, ya da ay yükselirken buradaki canlılığın renkli nakışlarını unutamam.

Çinli, yaradılıştan nükteyi sever. Ben de onlar gibiydim. Sıcak bir günde, iki şişman iş adamı beni motorla, oradaki ünlü yarı harap pagodayı gezmeye çağırdılar. Gittik. Pagodanın sipiral merdivenini tırmanmaya başladım. Onların beni izleyeceğini sanıyordum. Tepeye çıktığım zaman hâlâ yerde olduklarını gördüm. Neden çıkmadıklarını sordum. Dediler ki:

— Biz de çıkalım mı, çıkmayalım mı, diye tartışıyorduk. Sonunda çıkmamaya karar verdik. Pagoda bir anda çökebilir. O zaman bir filozofun ölümüne kim tanıklık edecek?.

Durum ortadaydı: Hava sıcak, onlarsa şişmandılar.

Çinliler yaptıkları şakayı karşısındakine belli etmeye çalışırlardı. Bu yanlarıyla ünlüydüler. Başkentten ayrılırken, Çinli arkadaşlarım küçük bir zemin üzerine kazılmış mikroskobik bir yazı örneği verdiler bana. Elle yapılmıştı. Ayrıca aynı pasajın büyük, pek güzel el yazısıyla yazılmış kısmını da verdiler. Ne yazıyordu burada? «Eve gittiğimiz zaman Prof. Gile’e sorunuz » dediler. «Sihirbaz danışman» yazıyormuş. Gerçekten şaka yapıyorlardı benimle. Çünkü politik konularda onlarla hiç konuşmamıştım.

Başkentte kışlar pek sert geçer ve Moğolistan’ın buzlu havasını getirirdi. Bronşit olduğum gibi, kendime de iyi bakamadım. Belki çabucak iyi olabilirdim. Fakat Çinli arkadaşlarımın gönlünü kırmak istemedim. Başkentten motorlu arabayla iki saat uzaktaki sıcak su kaynaklarına gittik. Otelde çok güzel çay vardı. Ne yazık ki, birdenbire bir titreme tuttu. Hemen başkente dönmek zorunda kaldık. Arabamız yolda bozuldu. Geç kalmıştık. Başkentin kapıları kapanmıştı. Ancak bir saatlik telefon konuşmasından sonra açtırabildik kapıyı. Eve zor ulaştım. Ağır hastaydım. Az sonra Alman hastanesine kaldırıldım. Dora gündüzleri yanı başımdaydı. İngiliz hastabakıcı da geceleri başımdan ayrılmadı. Doktor her gelişinde, acaba bir gün önce öldü mü, diye meraklanıyormuş. Bu hastalık günlerime ait birkaç hayalin dışında birşey hatırlayamıyorum. Hastabakıcıyı bile tanımamıştım. Dora bana çok hasta olduğumu, nerdeyse ümitlerini keseceklerini söylediği zaman, «Pek ilginç ı diyebilmişim. Öyle halsizdim ki, beş dakika içinde olanı unuttum. Bana bir daha anlattılar. Adımı bile hatırlayamıyacak kadar bitkindim. Bir ay sonra kendime geldiğimde ve yeniden anlattıkları zaman, inanmak istememiştim. Hastabakacı da mesleğinin ehliymiş. Savaş sırasında Sırbistandayken, hastaneyi Almanlar alınca Bulgaristan’a geçmiş. Bulgaristan Kraliçesiyle samimi olduğunu anlatmaktan bıkmıyordu. Dini bütün bir kadındı. Görevinin kendisini ölü hale koymak değil, daha iyiye götürmek olduğunu söylüyordu. Mesleğiyle olduğu kadar içten duygularıyla da olgun bir kadındı.

Gittikçe iyileşiyordum. Fakat zayıf düşmüştüm. Bunun la beraber büyük bir mutluluk içindeydim. Dora çok yardımcı oldu bana. Onun sayesinde her kötü şey silindi gitti önümde.

Daha kendime gelirken, Dora hamile olduğunu anlamıştı. İkimizi de sevince boğmuştu bu. Uzun süredir gittikçe artan bir çocuk sevgisi vardı içimde. Nerdeyse umudumu yitiriyordum. Bir çocuğum olacağı için nekahat devresinde daha mutluydum. Ateş, kalp ağrısı, böbrek, dizanteri gibi bir sıra ciddî rahatsızlıkları da atlatmasını başarmıştım. Ne olursa olsun, sonunda iyileşiyordum ya, pek mutluydum.

Hasta yatağımda ölümden uzaklaştığımı anlamakla memnundum. Aslında herşeyi küçümseyen ve hayata değer vermeyen bir tabiatım vardı. Sonra bunun ne kadar yanlış olduğunu anlıyordum. Hayat şimdi bana tatlı hayallerin olduğu bir yerdi. Pekin’e yağmur az yağardı. Bu sırada hayli yağıyordu. Dört yan tatlı toprak kokusuna boğuldu. Pencerede bu toprak kokusunu duyamamanın acısı içinde düşünüyordum. Başka gün, güneş aydınlığı içinde, rüzgârın uğultusunda hep düşünüyordum. Pencerenin dışında akasya ağaçları vardı. Hayatın tadını duymağa başladığımda, çiçekler de açıyordu. Bu bana yaşama hıncı veriyordu. Birçok kimse de bunu sezmişlerdir…

Eğer ölseydim Batı Gölü’nün bir kıyısına gömeceklerdi beni, bir anıt yaptıracaklardı. Çinliler böyle söylemişlerdi. Yapmadıklarına üzülmedim değil. Böylece ben de bir tanrı olup çıkacaktım. Üstelik «ateist» dedikleri, dinsiz biri olarak… Ne tuhaftı bu!

Başkentte Sovyet diplomatik misyonu da vardı. Bize büyük nezaket göstermişlerdi. Başkentin en güzel şampanyaları onlardaydı. Benim için de bol bol şampanya patlattılar. Susuzluğumuz gidiyordu. Önce eşimi, sonra ikimizi başkentte motorla dolaştırdılar. Zevkli günler geçirdik. İhtilâlcilerin korkusuz motor sürüşleriyle çok heyecanlandık.

Hastalığımda beni kurtarmak için Rockfeller Enstitüsü’nün Pekin şubesi, özel bir serum kullanmış. Hayatımı kendilerine borçluydum. Politik durumumla onlara karşı olmama rağmen, saygılı davranışları değişmemişti.

Japon gazetecileri de Dora’nın başına belâ kesilmişler. Bana nasıl baktığım anlatmasını istemişler. Sonra da işi kısadan kesip, öldüğümü duyurdular. Haberler Japonya’dan A.B.D. ye, oradan da İngiltere’ye ulaşmıştı. İngiliz gazeteleri aynı gün Dora’dan boşandığımı yazıyorlardı. Çok şükür Saray işi ciddiye almadı, ya da mahkemece öyle kabul edildi.

Ortaya çıkan ölüm haberlerinin sonuçları beni umduğumdan çok sevindirdi. Bir misyoner gazetesindeki haber şöyleydi: «Misyonerler Mr. Bertnard Russell’in ölümüyle ilgili haberlerden sonra ve kendisinin göğe yükselmesinden ötürü başsağlığı dilerler.» Gökte daha değişik birşey göreceğimden korksam bile, daha ölmemiştim. Haber İngiltere’de birçok tanıdıklarımı üzüntüye boğmuştu. Başkentteki kardeşimden telgraf geldi. Hayatta olup olmadığımı bildirinceye kadar olandan haberleri yoktu.

Altı hafta sırtüstü yatmak beni sıkmıştı. Memleketime iyi olarak döneceğimden şüphe ediyordum. Fakat doktorlar beklemekten başka çare olmadığını söylüyorlardı. 10 Temmuzda durumum düzelmeye başladı. Pekin’i terketmeğe hazırlandık. Oysa hâlâ çok zayıftım. Değnek yardımıyla ayakta durabiliyordum…

JAPONYA

Hastalığımdan önceydi. Çin’den sonra Japonya’da da bir konferans turnesine çıkmam tasarlanmıştı. Hepsi bir konuşma yapacaktım. Bu arada birçok kişiyi ziyaret edecektim. Oniki gün kadar kaldık orada. Zevkli günler değildi bunlar. Ne olursa olsun, gezimiz ilgi çekici olmuştu. Japonlar, Çinlilere benzemiyorlardı. İyi halliydiler ve sırnaşıklıktan kurtulamamışlardı. Çöp gibi olduğumdan, birçok gelecek olaydan ötürü şimdiden üzülüyorduk. Bilhassa gazetecilerle karşılaşmamızı düşünüyorduk. Limandaydık daha, kayığa biniyorduk. Otuz gazeteciyi beni beklerken görmüştüm. Oysa gizli yapmıştık gezimizi. Fakat onlar polisin yardımıyla izimizi bulmuşlardı. Japon gazeteleri ölümümü tekzip etmedikleri için, Dora onlara daktiloyla yazılmış bir yazı dağıttı. Öldüğümü ve bundan dolayı konuşma yapmamın imkânsızlığını bildirdi. Gazeteciler derin bir göğüs geçirdiler. Dişlerine kadar güldüler. «Ah! Vereee funnee (Çok hoş şey!) diye söylendiler.

Önce Kobe’ye gittim. Japon Chronicle gazetesi editörü Rober Yooıng’u ziyaret edeyim dedim. Sahile yaklaşırken ellerinde bayraklarla büyük bir alay gördük. Gelişimizi kutluyorlardı. Hoş sürprizlerdi bunlar. Çok geçmeden durum ‘lir grev halini almış, polis de davetli yabancıların dışında kimsenin gözünün yaşına bakmamıştı. Grevciler sakin bir hristiyan sayılan Kagawa tarafından yönetiliyordu.

Robert Young hoş bir insandı. Daha küçükken memleketi İngiltere’yi terketmişti. Ülkülerini her zaman korumasını bilmişti. Çalışma yerinde Bradlaugh’nin büyük resmi asılıydı. Ona hayrandı. En iyi gazete olarak bildiğim gazetesine 10 siterlinlik para ile başlamıştı.

Beni şahane güzellikteki Nara bölgesine ziyarete götürdü. Orada eski Japon stilleri hâlâ görülmekteydi. Japonların Kaizo magazinlerinin editörlerinin eline düştüğümüzde de, Kyotu ile Tokyo dolaylarını dolaştık. Gazeteciler daima bizi gözetliyorlardı. Makinalar, flâş ışıkları ta yataklarımıza kadar izliyorlardı. Birçok yerlerden seçkin bilginler gelip, bizi davet ediyorlardı. Bazen de son derece bayağı şekliyle polis nezaretinde bulunuyorduk. Otelde mi yatıyoruz, bitişik odamızda polisler ve bir de daktilo. Kapıcılar bir kral gibi peşimizdeydiler. «Bu kapıcıların da Allah belâsını versin » diye mi söylendik? Hemen polis daktilosunun tıkırtıları duyuluyordu. Söylediklerimiz harfi harfine yazılıyordu. Profesörler şerefimize parti mi veriyorlar? Biriyle konuşmayalım; hemen flâş yanar, fotoğraf çekilir, tabiî konuşmalar da birden sona eriverirdi.

Japonların kadınlara karşı tutumu da ilkseldi. Kyoto’da ilginç bir olay geldi başımıza. Sivrisinek bol, cibinlik delik deşikti. Dora’yla sabaha kadar uyuyamamıştık. Sabahleyin bundan dert yandım. Benimki akşam yamandı. Fakat Dora’nınkine el değmemişti. Ertesi gün bunu söylediğimde, «Bayanın da şikâyetçi olduğunu bilmiyorduk » dediler.

Yörede bir trene binmiştik. Yanımda Japonya’da gezi yapan tarihçi Eileen Power vardı. Oturacak yer bulamadık. Bir Japon kalkıp yerini verdi, Dora oturdu buraya. Bir diğer Japon’un verdiği yere de oturmadım. Eileen’e verdim orayı. O zaman Japonlar bana öyle tiksintiyle baktılar ki, aniden bir olay patlayacak sandım.

Miss İto adında, karşılaştığım Japonların en hoşu olan bir hanım vardı. Genç ve güzeldi. Bir anarşistle yaşıyordu. Üstelik bir de oğlu olmuştu ondan. Dora ona: «Devlet otoritelerinin sana bir şey yapacağından korkmuyor musun?» diye sordu. Elini boğazına götürerek, «Er geç bir şeyler yapacaklarını biliyorum,» dedi. O sırada yer sarsıntısı olmuştu. Polis, İto’nun sevgilisi anarşistle oturduğu eve geldi. Anarşist ile oğulları sandıkları yeğenlerini gördüler evde. Polis merkezine kadar gelmelerini bildirdiler. Merkezde üçü de ayrı ayrı odalara alındılar…

Boğucu sıcakta on saatlik yolculuktan sonra Kyoto’dan, Yokhama’ya yöneldik. Karanlık çökünce vardık oraya. Flâşların magnezyum ışıkları Dora’yı paniğe uğrattı. Çocuğunun düşeceğinden korkarak kendimden geçtim. Elimden bir kaza çıkacaktı nerdeyse. Fotoğraf çekme serüvenleri insanı işte böyle çılgın hale sokabiliyordu. Aynı olay Tokyo’ya giderken de oldu. Sanki Hintlilerle sarılmış ilk Amerikalılar gibi bir durumumuz vardı. Bu yabancıların elinden karısını kurtarmak için insanın yırtıcı olması gerekiyordu.

Deneylerime dayanarak, Millî Yayınlara, Japon milletine veda mesajımı yayınlaması için gönderdim. Daha şövenistlik davranmalarını imâ ettim. Başka gazetelere veda mesajları göndermedim.

Yokohama’dan Canadian Pasific Vapuruyla yola çıkarken, anarşist Ozuki ile Miss İto uğurlamışlardı bizi. Empress of Asia’ydı bu Pasifik vapurunun adı. Empress of Asia’ da sosyal hava birden değişivermişti. Dora’yı gemide doktora göstermiştik. Ağustos sonlarında İngiltere’de Liverpool’a vardığımızda, Dora’nın annesi rıhtımdaydı. Hem, «Hoş geldiniz,» diyordu bize, hem Dora’ya salıkta bulunuyordu. 27 Eylül’de evlendik. Ekim 16 da oğlum John doğdu. Yıllardır özlediğim an gelmişti işte, oğlum olmuştu!..

MEKTUPLAR

 

6 Yu Yang Li
Avenue Joffre
Shanghai, Çin

5 Ekim 1920

Muhterem efendim,

Dünyanın en büyük filozofunun şimdi Çin’e gelmesinden dolayı pek çok memnunuz. Bunun, Çinli öğrencilerimizin kronik hale gelen birçok dertlerinin giderilmesinde önemli bir aşama olacağına inanmaktayız. 1919 yılından bu yana çevrelerindeki en büyük umut Çin’in geleceği üstünedir. Çin toplumu için ihtilâlci bir ortamın yaratılmasına çalışılmaktaydı. O yıl Dr. John Dewey, aydın sınıfa büyük etkiler yapan kişi olarak görülmüştü.

Çinli öğrencilerin de pek çoğunun temsilcisi olarak bunu söylememe izin vermenizi rica edeceğim:

Her ne kadar Dr. Dewey, memleketimizde başarıyla etkili çalışmalarda bulunmuşsa da, öğrencilerin çoğu onun tutucu teorierinden tatminkâr değildirler. Çünkü onların istediği Anarşizm, Sendikacılık, Sosyalizm, v.s. dir. Sosyal ihtilâlci felsefe bilgileri üzerindedir. Bizler Mr. Kuropotkin’in peşindeydik. Çin’de anarşist bir felsefenin ortaya çıkmasını sağlamaktı amacımız. Ümidimiz sizdedir. Muhterem efendim, temeli Anarşizm olacak Sosyal Felsefenin bütün ilkelerini bize lütfediniz. Ayrıca Amerikalı felsefeci Dr. Dewey’in yanlışlarını da ortaya koymanızı rica ediyoruz. İngiltere’de olduğunuz gibi Çin’de de aynı özgürlük içinde olacağınızı umarız. Dr. Dewey’in memleketimizdeki başarısının çok üstünde bir başarı kazanmanızı da dileriz.

Ben Pekin Devlet Üniversitesinin eski bir üyesiyim. Şanghay.da sizinle birçok kez karşılaştık. İlk kez de The Grest Oriental Otel’de gece resepsiyonunda görüşmüştük.

Ebedi Yoldaşınız
Johnson Yuan Çin Anarşist 1. Komünist Birliği
Sekreteri

 

The Nation, Ocak 8, 1921 yılında çıkan ve Ottoliııe Morel’e yazılan mektup.

 

Ottoline Morel’e          28 Ekim 1920

Çin’e ayak bastığım andanberi vaktim çok ilginç geçiyor. Çinli öğrencilerle kimi çok, kimi az Avrupalılaşmış gazeteciler arasındaydım. Sayısız konuşmalar yaptım. Einstein bahislerinden, kültürel ve sosyal birçok probleme kadar… Öğrencilerin öğrenme hevesleri düşünemeyeceğimiz kadar fazlaydı. Ben konuşmağa başlayınca, onlar ziyafet masasına bakan açlar gibiydiler. Her yerde beni bile sıkan eşsiz bir saygı içindeydiler. Şanghay’a vardığımızın ertesi günü büyük bir ziyafet vermişlerdi. İkinci bir Konfiçyüs’tüm sanki. Öylesine ilgi gösteriyorlardı. Kentin bütün gazetelerinde resimlerim çıkıyordu. Ben ve Miss Black sayısız okul, konferans ve kongrelerde konuşuyorduk. Tuhaf, çelişkilerle dolu bir ülkedeydik, Şanghay’ın büyük bir kısmı tamamen Avrupalıdır, hattâ Amerikalı. Sokak adları, ilânları İngilizce ve Çince. Muhteşem iş binaları, bankalarıyla zengin bir görünümü var. Fakat yan sokakları hemen hemen tamamen Çinlidir. Glaskov gibi geniş bir kentti burası. Avrupalıların sefil ve hastalıklı halleri vardı. Çin’in büyük gazetelerden biri beni yemeğe çağırtıyordu. 1917 de bitirilmiş modern bir binada bulunuyordu. Son model makinaları varsa da Çin harflerine uymadığı için Linotype yoktu. Gazete idarecileri binanın üst katında bana Çin yemeklerini, Çin pirincini, Çin şarabını ikram ettiler. Tabak tabak yiyeceklerin önünde çöplerle yeme sanatını da öğreniyorduk. Yemekten sonra sevilen Çin müziğini de sunabileceklerini bildirmişlerdi. Yedi telli, eski model bir müzik âleti getirmişlerdi. Kara odundan yapılmıştı. İki bin yıllık.. Eski bir tapınaktan alındığını da eklediler. Masa üzerine koyulup, gitar gibi parmakla çalınmaktaydı. Çalınan müzik parçalarının da tam dört bin yıllık olduğunu kesinlikle söylediler. Ama bir Avrupalı için modern müzikten daha güzel, tatlı ve hoş bir parçaydı… Müzik bitince gazeteciler yine kaynaşmağa başladılar.

Şanghay’dan Çinli arkadaşlarım beni Hangchov yöresindeki Batı Gölü’ne götürdüler. Söylediklerine göre Çin’in en güzel doğal manzaraları buradaymış. Göl büyük değildi. —Grasmere kadar— çevresi ormanlık tepeler, sayısız pagodalar ve tapınaklarla süslüydü. Binlerce yıl imparatorlar güzelleştirmiş, ozanlar övmüşlerdi. (Eski Çin ozanları modern Avrupanın para babaları gibi bir şey olacak) Göldeki adada evler, manastırlar .vardı.

Çinlilerin dininin insana hoş gelen tarafları yok değildi. Eğer bir tapınağına giderseniz, sigara ve çok lâtif demlenmiş çay sunarlar, sonra çevrenizde dönerler. Budizm, zahitlik olarak düşünenler için hoştu. Azizleri şişkoydu. Halkın yaşadığı hayatla alay ediyormuş gibiydiler. Hiç kimse din olarak inanmıyordu. Hattâ rahipleri bile. Bir yandan da durmadan zengin tapınaklar yapılıyordu.

Kır evlerinde de yakınlık görüp, çay içersiniz. Buraları Çin resimleri gibidir. Her yerde konfor yoksa da güzellik vardır. Bu kır evlerinin en büyük odası, diğer odaların tam tersi, Avrupa tipine yakındır.

Göl kenarında gördüğüm unutulmaz hususlardan biri de, bilginlerden emekli olanlara yer bulunmasıydı. Sekizyüz yıl önce gölde yapılmış yapılarda otururlardı. Bilginler eski Çin’de de böyle güzel yerlerin sahibi oluyorlardı.

AvrupalIların Çin’deki etkileri sanki, 18 nci yüzyıldan başlayıp zamanımıza kadar olan devir, endüstri ve Fransız ihtilâli safhalarını geçirmemiş olan zaman diye iki bölüme ayrılır. Halkın ırkına has millî zevkleri vardı. Buna sahip olmanın yollarını çok iyi biliyorlardı. Artistik duygularla zevklenme hususlarında Avrupalılardan başka özellik gösteriyorlardı. Halkın büyük bir kısmı, hattâ en aşağı sınıf bile nükteyi biliyorlar, nükteden hoşlanıyordu.

Çinliler adımı doğru dürüst söyleyemiyorlar, yazamıyorlardı. Onlar beni Luo-Su diye kendilerine uygun bir isimle çağırıyorlardı.

Hangchovv’dan Şanghay’a geri döndük. Oradan da trenle Nankin’e vardık. Burası hemen hemen terkedilmiş bir kentti. 23 mil uzunluğunda kent duvarları vardı. Kent daha Taiping isyanında harap olmuş, 1911 ihtilâlinde yine zarar görmüştü..

Buradan da Yangçe boyunca giderek Hangkow’a vardık. Gezimizin üçüncü günüydü. Güzel manzaralar görüyorduk. Oradan da trenle Cheng-Sha denen Hu-Nan merkezine vardık. Büyük bir eğitime ait konferans düzenlenmişti. Cheng Sha’da her ne kadar üç yüz Avrupalı varsa da, Avrupalılaşma açık olarak görülmüyordu. Kent de tipik ortaçağ merkezlerini andırmaktaydı. Dar sokakları vardı. Her evden neşeli insanların şarkıları duyuluyordu. Sokaklarda sandalyelerden, onları çeken Çinlilerden ve sedan sandalye tipi araçlardan başka bir şey görülmüyordu. Avrupalıların birkaç banka, fabrika, misyon ve hastaneleri vardı. Batı metoduyla çalışılıyor, tedaviler yapılıyordu. Hu-Nan Eyaletinin valisiyse Çin’de gördüğüm valilerin en akıllılarındandı. Son gece muhteşem bir ziyafet verip bizi geç vakitlere kadar eğlendirdi.

Prof, ve bayan Dewey de oradaydılar. Onlarla ilk kez burada tanıştık. Vali Avrupa dillerinden bilmiyordu. Buna rağmen onun yanında oturuyordum. Komplimanlarımızı tercümanlarla yapıyorduk. Onda iyi izlenimler bıraktık sanıyorum. Kültürünü artırma isteğindeydi. Çin’de herkes kültürünü artırmak istiyordu zaten. Bu en büyük ihtiyaçlarıydı. Daha iyi bir idareci olma yeteneğinden böylece yoksun kalmıyorlardı. Söylendiğine göre kötü idare Avrupa’ya bakarak Çin’de daha az tehlikeli oluyordu. Zamanla tamamen düzelecekti.

Şimdi başkent Pekin yolundayız. 31 Ekimde oraya varacağımızı umuyorum.

Bertrand Russell

 

S. Yamamoto’dan

 

Tokyo Japonya
25 Aralık 1920

Muhterem Efendim,

Bize gösterdiğiniz içten yakınlığa ve «The Prospects of Bolshevik Russia» nin sayısını —ki henüz aldık— gönderdiğiniz için teşekkürlerimizi arz ederiz.

«Vatanperverlik» başlıklı yazınızı tercüme edip, yeni yılda Kaizo’da yayınlayacağız. Genç kuşak büyük bir zevkle okuyacaktır. Şimdi bütün konuşmalarımız, bilhassa centilmenler arasında olduğu gibi, öğrenci ve işçi çevrelerinde de[ sizin bu yazınız üzerine olacaktır.

Asıl üzüntümüz, devlet idarecilerinin isteklerine uyarak, Japonya’da yaptığınız konuşmaların metinlerinde bazı! kısımları çıkarmak zorunda olmamızdır. Devletin bu emri gereğince değerli ifadelerinizin eksikliğinden dolayı affınıza sığınıyoruz. Bunun için sevginizi bizden esirgemeyeceğinize inanmaktayız. Fakat bundan sonra umuyoruz ki, yazılarınızı aynen tercüme edebileceğiz.

Buradaki milyonlarca gencin size olan büyük hayranlığı her türlü tasavvurun üstündedir.

Prensiplerinizin tamamen bizim düşüncelerimize uygun olduğunu bildirmek isterim. Yaşadığımız sürece sizinle beraber olacağız. Fakat memleketimiz üç bin yıllık bir geleneğin çekingenliği içinde olduğundan, esefle bildirmek gerekir ki; reformları yapmak mümkün olamamaktadır. Ancak adım adım ilerliyeceğiz. Yayınlarınız biz genç Japonların gelecek günlerine ışık tutmaktadır.

Geçmişin karışık otuz yılı içinde özellikle Japonya’da Fizik ve Tıp bilimi ilerledi. Asıl önemli olan yeni icatlarda bulunmasıdır. Evet, bilim yolumuzda bizi memnun eden sonuçlar varsa da, bu A.B.D. nin ardından yürüme anlamına gelmemeliydi. Bizim memleketin insanının önemli bir kısmı sınıf farkları yüzünden hâlâ esir muamelesi görmektedirler. Öbürlerinin geriye bakışları bizleri utandırıyordu. Japon askeri ve centilmen klikleri, gençleri taşkın bir yola sürüklemedeydiler. Bunun için millet onlara iyi gözle bakmıyordu. Şimdiki Japon dünyasının düşüncesi bu savaşın altından geçen akımlar olarak beliriyor. Eğer bunların sonunda milletimiz saldırgan olacaksa, kederimiz, kızgınlığımız son derece büyük olacaktır. idarecilerimizin yansı subaylarımızın da onda sekizi sadece ve sadece saldırgan emellerle yaşama gücü buluyorlar. Doğrudur bu. Fakat yenilerde de bir uyanma başladı.

Biz genç kuşaklar, gözlerimiz açmaya başladık artık. Uygar dünyanın da beğeneceği ilerleme yolunu seçmiş bulunmaktayız. Yazılarınızın biz genç kuşaklara yol gösterip, hız vereceğine inanıyoruz.

Lütfen Miss Black’a da ayrıca saygılarımızı bildirmenizi rica ederiz.

Hürmetkârınız
Yamamoto

 DÖNDÜKTEN SONRASI

Eylül 1922 de Çin’den döndüm. Hayatım daha az dramatik bir safhaya girdi. Heyecanlı bir devre başlıyordu. Gençliğimden Matematiğin Prensibi adlı eserimin bitimine kadar olan zamanda, entellektüel alanda çalıştım. Daima anlamak, insanları tanımak tek isteğimdi. Bir anıt gibi kalmak, hatırlanmak, unutulmamak istiyordum. Hayatım boş geçmesin istiyordum. Birinci Dünya Savaşının kopmasından, Çin’den dönüşüme kadar sosyal meseleler benim heyecan kaynağım oluyordu. Savaş da, Sovyet Rusya da trajedi hisleri uyandırmadaydı. İnsanlığa daha az acı verecek, ağrılarını dindirecek yolları arayıp bulmak düşüncesiyle doluyordum. Gizli sırları arayıp bulma çabası içinde, bu sırlan insanlara duyurmak, konuşmak, tartışmak, herkesin inandırmak, tüm insanların anlaşmasını sağlamak istiyordum. Fakat yavaş yavaş gayretim azaldı, umudum kırıldı. Amacım insanların yaşama düzenini değiştirmek değildi. Geleceği biraz daha aydınlık görmelerini sağlamak, pek umutlu değilsem bile, kampanyama devam etmekti.

1894 den beri bir çocuğum olmasını çok istiyordum. Zamanla bu isteğim büyüyor, önüne geçilemez derecede artıyordu. 1921 yılının Kasım ayında ilk çocuğum doğdu. Ne çok sevinmiştim! Artık on yılım sanki hem annesinin, hem de babasının sorumluluğunu taşıyarak geçti. Babalık duygulan içiçe, yüce duygulardı. Artık hayatım mutluluk, sakinlik içinde geçiyordu.

İlk kez kendime yerleşecek bir yer bulmam gerektiğini anladım. Bir ev kiralayayım, dedim. Moral ve politik dertler yanında ev sahibi de bizi istemiyordu. Sidney sokağında bir ev satın aldık. Bu evde ikinci yavrum dünyaya geldi. Bütün yıl Londra’da bulunmak çocuklara iyi gelmediğinden, Cornvvall’da da bir ev satın aldım. Böylece bu iki kent arasında mekik dokuduk.

Cornish sahillerinin güzelliklerini her zaman zevkle anarım. Burada iki yavrum deniz, kayalar, güneş ve rüzgârda pek mutluydular. Sağlıklı büyüyorlardı. Artık bütün babaların yapabileceğinden fazla onlarla haşır neşir oluyordum. Yılın yarısını burada geçiriyor, boş zamanlarımızı değerlendiriyorduk. Gündüzleri karımla işlerimizi yaparken, çocuklar bakıcının yanında oluyorlardı. Yemeklerden sonra evden çıkıp yürüyerek bir plâja gidiyorduk. Küçükler yalınayak dolaşıyorlar, denizde oynuyor, kumda evler yapıyorlardı. Eve geç döndüğümüz için iyice acıkıyorduk. Büyük bir çay sofrasının başına toplanıp karnımızı doyurduktan az sonra, önce çocukları yatırıyor, arkasından da biz yatak odasının yolunu tutuyorduk.

Böyle bir ortam içinde eğitim çalışmalarına başlamam kadar olağan bir şey olamazdı. Principles of Social Reconstruction konusunun özetini yazdım. Fakat zihnimde geniş bir yer tutuyordu bu konu. On Education adında, eğitimle ilgili bir eser de yazdım. Bilhassa çocuklarla ilgili bu eser 1926 yılında satışa çıkarıldı. Çok satıldı. O zamanki düşüncelerime şimdi göz gezdirdiğim zaman, koyduğum kuralların küçük çocuklar için çok sert, çok haksız olduğunu anladım.

1921 27 arasındaki altı yılım yazın şiirli güzellikleri için de geçti. Hele baba olduğum için para kazanmak zorunluğunu duyuyordum. Elimdeki paralarla iki ev almıştım. Çin’den döndüğüm zaman zaten param yoktu. Buna üzülmedim dersem yalan olur. Gazeteciliğe ait nasıl iş verirlerse kabul edecektim. 1922 yılında Çin hakkında bir eser yayınladım. 1923 de eşim Dora’yla Prospect of İndustrial Civilisation’u çıkardıksa da hemen hemen hiç para getirmemişlerdi. İki küçük eser A.B.C. of Atom (1923) ve A.B. C. of Relativity (1925) ve diğer küçük kitaplar İcarus or The Futur of Science (1924), What I Believe (1925) eserleriyle öncekinden fazla kazancım olmuştu. 1924 de A.B.D. içindeki konferans turum faydalı olmuştu. Fakat 1926 yılındaki kitabımın çıkışına kadar geçim durumum pek iyi değildi. O yıl eğitime ait olan eserim çıkmıştı. 1933 yılına kadar Marriage and Morals (1929), The Conquest of Happiness (1930) bana gelir getiren eserler olmuştu. Bu yıllarda yayınladığım kitaplardan çoğu popüler yayınlardı. Daha çok para kazanmak için yazılmıştı. Bu arada bilimsel eserler de yayınlamağa vakit bulabilmiştim. Principia Mathematica’mn yeni baskısı 1925 yılında çıktı. Buna yeni ekler koymuştum. 1927 de The Analysis of Matter çıktı.

1927 yılında Dora’yla düşüncemize uygun çocuklar yetiştirmek için bir okul kurmayı kararlaştırdık. Kurduğumuz bu okulu yıllarca yürüttük. Belki hatalarımız vardı, fakat diğer okullardan daha yeterliydi. Kardeşimin evini kiraladık ama, küçük geliyordu bize. 1927, 1929, 1931 yıllarında A.B.D. turundan aldığım paralar okulun finansmanını sağlaması bakımından yararlı oldu. Dora da ayrıca

aynı memlekete geziye çıktı. A.B.D. de olmadığım zamanlar yalnız para kazanmak için kitaplar yazmağa başladım. Bunun için de okula bütün zamanımı veremedim.

İkinci zorluk, prensiplerimizi kılı kırk yararcasına okul mensuplarına anlatmak oluyordu.

Çocukların eğitim problemi pek güç oluyordu. Önce okula girmek isteyenlerin hepsini almağa karar verdik. Veliler de çocuklarını yeni metodlarımızla okutmak istiyorlardı. Fakat yavrularını hırpalayarak, baskıyla büyütmüşlerdi. Okuldan çıkar çıkmaz, bu ana babalar hemen çocuklara zorbaca davranıyorlardı. Zayıf öğrencilerin durumu daha acıklıydı. Öğrencilerin sınıfların dışında kırıcı olmamaları için devamlı gözaltında tutulması gerekiyordu. Onları büyük, ortanca, küçükler diye üçe ayırdık. Ortancalardan biri her zaman küçükleri dövüyordu. «Neden dövüyorsun?» dedim. «Büyükler beni dövüyorlar, ben de küçükleri dövüyorum. Haksız mıyım yani?» diye karşılık verdi. Kendisini haklı görüyordu. Çorbaya saç iğnesi atmaktan, hayvanlara ağaçlarla eziyet etmeye kadar neler, neler oluyordu.

İki çocuğumun öğrencilerle arası açılmasın diye, özel tatillerimizin dışında, onlara ayrı davranmıyorduk. Böylece çocuklarımızla aramızda bir soğukluğun başladığı belli oluyordu.

Hür bir okuldu, sağlık ve temizliğe çok dikkat ediliyordu; yıkanma, diş temizliği ve uyku saatleri hep aynı zamanlarda oluyordu. Bu konularda serbestlik tanımıyorduk. Fakat bazı akılsızlar, bilhassa sansasyonel haberler ariyan gazeteciler tamamen sıkıcı, eğitimce boğucu bir hava getirdiğimizi yayıyorlardı. Büyük öğrencilere, «Dişlerinizi fırçalamalısınız,» dediğimiz zaman, «Burası hür bir okuldur » diyorlardı bize.

1929 yılında Marriage and Moral adlı eserimi yayınladım. O sırada boğmacadan öksürdüğüm için yazılarımı dikte ettiriyordum. Bu kitap 1940 da New York’ta hücuma uğramama sebep oldu. «Evlilikte karşılıklı uygunluk çok kez umulamaz. Karıkoca nasıl serüven geçirirse geçirsinler, iyi bir arkadaş gibi kalmalıdırlar» diye yazmıştım. Elbet böyle bir evlilikte çocuk da olmamışsa boşanma en iyi sonuçtu. Kolay boşanma üzüntüleri hafifletirse de, evlenme konusunda güçlü düşüncelerim yoktu henüz…

1930    yılında The Conquest of Happness kitabımda mutluluk, kişisel mutsuzluklar ve sosyalekonomik sistemlerin getirdiği değişikler üzerine bilgiler veriyordum. Okuyucular bu kitabı kendi görüşlerine göre üç ayrı bölümde incelediler. Yanlış yorumlamayan okuyucular beğendikleri için çok satıldı.

Kodamanlar iler tutar yerini bırakmadılar, alaya aldılar. Profesyonel ruhbilimciler aksine çok beğendiler. Kitabım böylece değerlendi. Kimin görüşü doğruydu? Bilemiyordum. Fakat uzun hayatımın deney süzgeçinden geçerek, kendi kendimi bularak tam zamanında yazmıştım ba kitabı.

Bundan sonra birkaç yıl çok üzüntülü yaşadım. 1931 Kristmasını (Noel) A.B.D. den dönerken Atlantik’te geçirmiştim. Chrisümas at Sea (Denizde Kristmas) adlı yazımı, en büyük gazetenin sahibi olan Hearst’e yayınlamak üzere göndermiştim.

TELEGRAPH HOUSE’DE SON YILLAR

Ben Dora’dan ayrıldıktan sonra, o, İkinci Dünya Savaşına kadar okuldaki işine devam etti. Çocuklarımızı Dartington okuluna göndermiştik. Oradan çok memnundular. 1932 yazını Carn Voel’de geçirmiştim. Sonra burayı Dora’ya verdim. Burada Education end Social Order kitabım yazdım. Okul derdi kalmayınca bana karşı olanlara yazılar hazırlamağa başladım. Bütün gücümü kitap yaz mağa verdim…

1931    yılında A.B.D. de turnedeyken Norton Yayıneviyle kontrat yapmıştım. 1934 yılında bu yayınevi Freedom and Organisation (1814-1914) eserini çıkardı. Bunu Patricia Spence (daha çok tanınan adıyla Peter Spence) ile beraber hazırladık. Çalışmadan çok memnun kalmıştım. Yazının bir kısmının hazırlandığı Portmerion oteli de hoşuma gitmişti. Otelin sahibi arkadaşımdı: Clough Williams Ellis… İyi bir mimardı. Eşi Amabel de yazardı. Otelde bize çok ilgi gösterdi.

Son kitabımı da bitirdikten sonra, Telgraf Evi denen evimize dönerek Dora’ya başka bir yerde oturmasını rica ettim. Çünkü kardeşimin ikinci eşini geçindirmek için paraya ihtiyacım vardı. Ayrıca Dora’yı ve çocuklarımı da geçindirmek zorundaydım. Üstelik ben de acınacak haldeydim. Parasızdım. Artık halk eskisi gibi kitap okumuyordu. Tabiî bu sırada popüler eser de veremiyordum. Kalifornia’ da, gazeteler kralı Hearst’ın kendi şatosunda kalma teklifini kabul etmeyişim de gelir kaynağımı kurutmuş oluyordu. Hearst’ın gazeteleri bana her hafta yazacağım makaleler için yılda 1.000 sterlin (25 bin lira) vereceklerdi.

Telgraf Evi güzeldi. Satmaktan başka çarem yok, diye düşündüm. Fakat bu evin önemli bir bölümü okuldu. Satmak kolay değildi. Burada kalmağa ve evi alıcılara cazip göstermeğe çalıştım.

Kanarya adalarına kadar uzanıp bir tatil yapayım dedim. Çok dinlendirici oldu bu. Ne yapacağım bilmez halimi üstümden atmış, yaratıcı muhayyileme kavuşmanın sevinci içindeydim.

Harbin korkunçluğuna dair bir eser hazırlamak istiyordum. Kitabımın adı Which Way to Peace? (Barışa Hangi Yoldan Varılır?) dı. Birinci Dünya Savaşındaki tutumumu, sükûneti salık veriyordum. Ayrıca, bir dünya devleti kurulduğu zaman ayaklanmalara karşı kuvvet kullanmanın doğal olacağını söylüyordum. Fakat harp başkaydı. Hiç kimsenin vicdanı bu felâketi kabul etmemeliydi. O günlerde ortalık iyi değildi. Havada harp kokusu vardı. İmparatorluk Almanya’sının üstünlüğünü ister istemez kabul ediyorduk. Bu tehlikeli bile olsa, dünya savaşının önlenmesini istiyorduk. Nazilerin inat, kaba, tutucu, akılsızca davranışlarını gördüm. Bu güçlükler içinde ben hâlâ sükuneti savunuyordum. 1940 yılında İngiltere kuşatılma tehlikesiyle karşılaştığı zaman, Birinci Dünya Savaşında olduğu gibi, yenileceğimize kesinlikle inanıyordum. Olanaklar çok sınırlıydı. İkinci Dünya Savaşından sonra, acılar çekme pahasına da olsa, zaferi elde etmek zor olacaktı.

Hayatım boyunca mukavemetçi olmamak düşüncesine tamamen bağlanmadım. Polise ve yasalara saygım vardı. Bunların lüzumuna da inanıyordum. Ta Birinci Dünya Savaşının lüzumsuzluğunu açık açık söylediğim zaman da böyle düşünüyordum.

Mukavemete karşı gelmek, şiddetli olmayan bir davranış, en sağlam yoldu. Hep bunu yayıyordum. İngilizlerin Hindistan’ında Gandhi böyle zafere ulaşmıştı. Fakat böyle bir sonuca varmak için erdemli çalışmalar gerekmekteydi. Hintliler demiryolu üzerine mi oturmuşlar? Otoriteler trenleriyle geçiyordu üstlerinden, Hintliler ölüyorlardı. Barış sevgisi, vatan sevgisiydi onları yaşatan. İngilizler anlamadılar bunu.

Hiçbir zaman aşırı düşünceler ortaya koymak istemem. 193240 yılları arasında olaylar öyle gelişti ki, görüşlerimde değişmeler oldu. Fakat ihtilâlciliğe kadar gitmedi bu. Hiç karşı koymadan olmaz. Kabul ediyorum. Birinci Dünya Savaşı bence yok yere çıkmıştı ama, İkinci Dünya Savaşının birçok nedenleri vardı.

Peter Spence’le bir buçuk yıl beraberdik. Ona derin sevgilerle bağlandım. The Amberley Papers’de babamın kısa hayatını yazdım. Sanki fildişi kulede yaşamıştı babam. Modern meselelerden hiç haberi yoktu. Onun radikalizmi kendisini mutlu kılmağa yetiyordu. Bütün hayatı boyunca gittiği yolun doğru olduğuna inanmıştı. Aristokrasinin imtiyazlarına karşı çıkmıştı. İster istemez onun nimetlerinden yararlanmıştı, o da başka…

Onlar bolluk içinde, konforlu bir ömür sürmüşlerdi. Ümit dolu dünyaları olmuştu. Ben onları haklı buluyordum. Anılarım onlara bir evlâdın vereceği sevgiyle doluydu. Çok önemliydi bu benim için. Fakat kendimi çıplak gerçekler devrinde gördüğüm zaman onlardan uzaklaşıyordum.

Bundan sonraki eserim Power, A New Social Analysis kitabıydı. İster sosyalist olsun, ister kapitalist, hürriyetsiz bir dünya düşünülemezdi. Liberal deyimleri kullandığım taze canlılık içinde bir dünya… Hâlâ da bu düşüncedeyim. Bence bu kitabın önemli tezi, hürriyetin gerçekleşeceğini ümit etmekti. Marksizmden, klâsik ekonomik sistemlerden belgeler verme yerine, onların paylaştıkları öz düşünceler üzerinde duruyordum. Zenginlik yerine güçlü olmayı, basit toplumsal düşünceleri, pratikte kullanışlı olacak toplumsal adaleti, kuvvet eşitliklerini anlatıyordum. Demokratik olmadıkça devlet idarecilerinin gelişemiyeceğini, idarecilerinin kuvvetlerine gem vurulmalarının çarelerini söylüyordum. Tezimin bazı bölümleri kitabımdan alınarak, Burnham’ın Managerial Revolution’unda halka mal edildi.

1936 yılında Peter Spence’le evlendim. Bir yıl sonra yavrum Conrad doğdu. Ne mutluyduk!

Conrad’ın doğumundan birkaç ay sonra Telegrapb House denen evimizi satabildik. Birdenbire iki teklif gelmişti. Biri Polonya’lı Prensten, öbürü bir iş adamından. Arttırmada ev iş adamında kaldı. Çok para harcadığımdan elimde bir şey kalmıyacak diye korkuyordum.

Bu güzel evden ayrılırken elbet pek üzüldük. Ağaçlarını, çayırını, kuleli odasını, aydınlığını sevmiştik. Kardeşimin küçüklüğünden beri tam kırk yıldır biliyordum burayı. Ayrılmak kolay olmadı.

Power (Kuvvet) eserimi bitirdiğimde düşüncelerimin yine teorik felsefeye doğru kaydığını anlıyordum. 1918 yılında zindandayken eğilmiştim bu meseleye. Ondan önce hepten cahiliydim. The Analıysis of Mind’i yazdım. Aynı konuda birçok makaleler de hazırladım. Fakat söylenecek daha çok şey vardı. Logical Pozitivistlerle görüşlerim uyuyordu. Bazı bölümlerde Emricism’den, yeni Skolatizme doğru kaymalardan kurtulmalıydı.

Oxford’a davet edildim. Konuşma konusunu kendim seçtim. «Words and Façts» Kelimeler ve gerçek anlamına gelen bir konuşmaydı bu. Bunu 1940 yılındaki An Inquiry into Meaning and Truth’un yayınlanması izledi.

Oxford yakınında bir ev satın aldık. Bir yıl kaldık burada. Ziyaretimize yalnız bir Oxford’lu bayan gelmişti. Pek saygıdeğer kişiler sayılmıyorduk. Bize karşı ilgisizdiler. Cambridge’de de böyle olmuştu. Bu eski kültür kentlerini görgü kurallarına uymayan yerler olarak tanıdım.

Albert Einstein’den

Caputh bei Potsdam
Waldstr, 7/8 den
14 Ekim 1931

Sevgili Bertrand Russel,

Uzun zamandan beri sana mektup yazmayı ne kadar istiyordum. Sana karşı duyduğum derin hayranlığı belirtmek arzusuyla doluydum. Senin mantığında açıklık, önem ve sağlamlık var. Felsefe ve insanlık meselelerini kapsayan eserlerinde bizim kuşak için benzeri bulunmaz örnekler var.

Dışardaki objektif olayları sana bildirmeyi lüzumsuz görüyorum. Ama pek de tanınmamış bir gazeteci bugün ziyaretime geldi. Onunla konuştuktan sonra hemen sana yazmak istedim. Ulusların karşılıklı anlaşmaları konusunda, halk eğitimi alanında çalışmaktayım. Metodumuz devlet adamları ve gazetecilerin sistematik olarak bütün ülkelerde yazılar yazmaları, birlik kurmaları olacaktır.

Dr. J. Revesz yakında İngiltere’yi ziyaret edecek. Onun projeleri, düşünceleri hakkında kısa bir konuşma yaparsanız, faydalı olur kanısındayım. Belki kararsızlık gösterirsiniz, ama onun projeleri sizin de dikkatinizi çekecek kadar ilginçtir.

Derin hayranlıklarımla.

Not: Mektubuma cevap vermeğe lüzum yoktur.

Sizin
A. Einstein

Telegraph House
Harting, Petersfield
7.1.1935

Sevgili Einstein,

Çok zamandan beri sizi davet etmek istiyordum. Fakat bu yıla kadar sizi çağırmak için bir evim bile yoktu. Artık bu engel kalktı. Sizi bir hafta sonu için olsun beklemekle sevineceğim. Ayın 12, yada 19 u benim için uygun olacaktır. Ondan sonra altı haftalık İskandinavya ve Avusturya gezilerim başlayacak. 12 ve 19 ncu günler uygun değilse, Mart’ın ikinci yarısına kadar sizi bekliyorum. Gelişiniz bize zevk bahşedecektir. Dünyanın fizik ve insan meseleleri üzerinde konuşuruz. Düşüncelerinizden çok faydalanacağız.

En içten saygılarımla

Bertrand Russel

 

AMERİKA

1938-1944

1938    Ağustosunda Kidlington’daki evimizi de sattık. Bir gecede evden çıktık. Alan adam böyle istemişti. Bir karavan kiraladık. Günümüzü Pembrokeshare sahillerinde geçiriyorduk. Peter, ben, John, Kate, Conrad ve üç çocuğu, hep bir aradaydık. Conrad’ların köpekleri Sherry’yi de söylemeliyim. Hele hava yağmurlu olduğu zaman, karavanın içinde sıkışıp kalıyorduk. Bazan çekilmez oluyordu bu. Eşim Peter, yemek yapmağa bile usanmağa başlamıştı artık. Sonunda John ve Kate Dartington’a döndüler. Peter, Conrad ve ben de A.B.D. yoluna koyulduk.

Chicago’da büyük bir seminer tertip etmiştim. Oxford’daki gibi konferanslara başladım. İki heceli konferansımızın adı Amerikalıların hoşlarına gitmemiş. Böyle giderse hizmette kusur edeceklermiş. Konferansların adını, «The Correlation between Oral and Somatic Motor Habits» diye değiştirmek zorunda kaldım. Böylece seminerim ilgi göldü. Çok güzel bir çalışma oldu bu. Üç ilginç öğrencim vardı: Dalkey, Kaplan ve Copoliwish. Sık sık tartışıyordum onlarla. Sonunda anlaşıyorduk. Ama felsefi tartışmalara seyrek giriyorduk. Seminerin dışında Chicago’daki hayatım hiç de iyi değildi. Kaba bir kentti. Kötü bir havası vardı. Kent başkanı Hutchins benden hiç hoşlanmamıştı. Bir yıllık anlaşma bitince, ayrılacağım zaman memnuniyetini belirtmişti.

Kaliforniya Üniversitesinde profesör olarak yeni işime başladım. Renksiz, soluk, çirkin Chicago’dan ayrıldığım zaman şiddetli kış vardı. Kaliforniya’yı ilkbaharın güzelliği içinde buldum. Mart sonuydu. Ancak Eylül ayında işe başlıyacaktım. Boş zamanımda konferans turuna çıkmalıydım.

1939 yazında A.B.D. de ilk çocuğum beni ziyaret etti. Az sonra savaş başladığından onları İngiltere’ye göndermek olanağı kalkmıştı ortadan. Öğrenimlerine burada devam etmeleri en doğrusu olacaktı. John 17 yaşındaydı. Kaliforniya Üniversitesine yazıldı. Kate 15 indeydi. Üniversite öğrenimi için daha küçüktü. Arkadaşların salıklarına uyarak, Los Angeles’teki en yüksek akademik standartları bulunan bir okula gönderdik. Sonradan anladım ki, bu okuldaki öğretim sistemi, kızımın da bilmediği kapitalist düzenin faziletlerinden ibaretti. Onu da üniversiteye yazdırmak zorunluğunu duydum. 193940 yıllarında iki çocuğumuz da bizimle beraberdi.

Yaz aylarında yakınımızda olan Santa Barbara’da ev kiraladık. Güzel bir yerdi burası. Fakat sırtımda bir ağrı başlamıştı. Siyatikten bir ay sırtüstü yatmak zorunda kalmıştım. Böylece konferanslarımın hazırlanması gecikmiş oluyordu. Gelecek akademik yıl için de çok çalışmak gerekliydi.

Buranın akademik havası Chicago’yu bile aratıyordu. Halkı için bir şey diyemem. Bulunduğum yerin başkanı düşüncelerimin tam karşısında olan bir kişiydi. Bir konferansçı çok liberal konuşursa, bu adam konferansın kötü, olumsuz olduğuna karar verir, onu kürsüden indirir, çıkardı işin içinden. Fakültede bir miting mi oluyor, uzun çizmelerini giyip başa geçer, onun arkasından gitmemek kimsenin haddine değildir. Herkes onun kaşlarını çatarak bakacağından korkar, titrer. Hitler yönetimindeki Reichstag toplantılarını andırıyordu bu.

1939    sonlarına doğru (193940 akademik yılı sonlarına doğru) New York Kolejine profesörlüğe çağırıldım. Kaliforniya Üniversitesi Rektörlüğüne bir yazıyla ayrılacağımı bildirdim. Mektubumu gönderdikten yarım saat sonra, New York dâvetinin kesin olmadığını öğrendim. Üniversite rektörlüğüne giderek istifamı geri aldığımı bildirdim. Fakat o bana artık çok geç olduğunu söyledi. Bundan çok memnundu.

New York Koleji’nin yöneticilerinin başında Yahudi ve katolikler vardı. Kolej, kent belediyesine bağlıydı. New York Belediyesi de Vatikan’ın uydusu durumundaydı. Kolej öğretmenlerinin akademik özgürlükleri vardı. Şüphesiz bana salık verilecek konular belliydi. Önce bir Amerikan papazı aleyhimde söylentiler uydurdu. Polise durum bildirildi. Bir hanımın kolejdeki kızı (ki bir kez bile karşı karşıya gelmemiştim) hakkımda dâva açtı. Kızların faziletleri için kolejde bulunmamın tehlikeli olduğunu ileri sürdüler. Bu benim değil, aslında New York Belediyesinin aleyhineydi. 1957 de çıkan Ben Niçin Hristiyan Değilim adlı kitabımla onlara güzel bir cevap verdiğime inanmaktayım.

Hemen bir toplantı yaptım. Bunun benimle ilgisi olmadığını anlattım. Belediye istediği kadar savunsun, davayı karşı tarafın kazanacağından endişeliydim. Davacı mahkemede eserlerimi okuyarak, sefih, ar ve haya duygularını kabartan, sert, dar fikirli, yalancı, manevî değerlere sırt çeviren kimse diyor, bayağılık sözcüğüne ne sığarsa hepsini bir bir sıralıyordu. Bir an sustuktan sonra hücumlarına devam edince, özür dilemelerini istedim. New York Belediyesi özürü reddetti. Aleyhimdeki bazı şeyler ise fantastik hale gelmişti. Güya pek körpelere şeytanî şekilde mastürbasyonun cezaya lâyık bir şey olmadığını söylüyormuşum.

Amerika’ya has bir dalavera şebekesi karşıma dikilmişti. New York Bölgesi nüfus memuru açık açık: «Katranlıyarak tüy dikmeli ve memleketten kovmalı!» diyerek suçluyordu beni. Artık bütün A.B.D. içinde yanına varılmayan, tehlikeli kişi olmuştum. İstenmeyen adamdım. Konferans turuna çıkmıştım ama, aleyhimdeki dalaveralar yüzünden ancak bir tanesini verebildim. Yahudi hahamı kontratımı feshetti. Fakat umurumda değildi bu. Onlar beni istemeseler, bana konuşacak yer vermeseler bile, ben halkın karşısına çıkabilirdim. Başka yerlerde de çıkabilirdim. Fakat katolikler beni linç ederlerdi. Polis de seyirci kalırdı buna. Gazetelerden, dergilerden hiçbiri benim yazımı yayınlamağa cesaret edemiyorlardı. Bütün geçim kaynaklarımın kuruduğunu anlıyordum. İngiltere’den para getirtmeme yasalar engel oluyordu. Bu beni büsbütün perişan ediyordu elbet. Üç çocuğum da vardı yanımda. Birçok liberal düşünceli profesörler bu durumu protesto ediyorlardı. Dr. Barnes — Argyrol kâşifi — ve Philadelphia’daki Barnes Vakfının sahibi pratik bir çare bulmuştu. Vakfından bir yıllık konferans kontratı imzalattı bana. Konusu felsefe olacaktı. Böylece zor durumdan kurtuluyordum. İngiltere’ye dönemediğim için bu konferanslar beni kurtarmasaydı, çocuklarımın üniversite öğrenimi de aksayacaktı.

1940 yılıydı. A.B.D. deyken aklım hep İngiltere’deydi.

İngiltere kuşatılacak mıydı acaba? Londra hâlâ yerinde miydi? Postacımız da biraz sadist zevkli olacak ki, bir gün: «Yeni haberleri duydunuz mu?» dedi. «Bütün Londra yıkılmış. Bir tek ev bile kalmamış.» Neye inanacağımızı şaşırmıştık. Eylül olmuştu. İngiltere galiba kuşatılmayacaktı.

A.B.D. deki son günlerimi Princeton’da geçirdim. Göl kenarında küçük bir evde oturuyorduk. Oradayken Einstein’i de gördüm. Evine gittim. Onunla, Gödel ve Pauli’yle konuştum. Konuşma bazı yerde sıkıcı oluyordu. Çünkü üçü de Yahudi’ydi. Menfadaydılar, kozmopolittiler. Almanlara has metafizik düşünceleri vardı.

Princeton toplumu, A.B.D. gördüklerimle karşılaştırırsam, daha içtendi. Oğlum John donanmaya girmek için İngiltere’ye gitti. Japonca öğrenmeğe başlamıştı. A.B.D. de durmak istemiyor, vatanıma geçmeyi arzuluyordum. Zorluklara karşı bir çare arıyordum. Washington’a gidip, lord olduğum için parlâmentodaki görevimin geri verilmesini isteyecektim. İdarecilerin de buna can attıklarını sezdim. Sonunda İngiliz elçiliğine gittim. Onlara dedim ki: «Bu savaşı faşizme karşı mı yapıyorsunuz?» Onlar, «Evet,» dediler. Kararsızlıkla: «Şimdi diyorum ki, siz tatbikçisiniz, ben yasa yapıcısıyım. Beni görevimi yapmaktan uzak tutarsanız, siz faşitsiniz…» Gülümsediler. İznimi çıkardılar. Mayıs 1944 de memleketime döndüm.

Kaynak: Bertrand Russell Anıları, Çeviri: Dr. İlhan Akçay, Deniz Yayınları, 1970, İstanbul

 

 

 

 

 

Bertrand Russell: YAŞANTIM/ Muammer SENCER

1956 yılında yedek subay okulu sınavlarına katılmak üzere ilk kez gittiğim Ankara’da rastlantıyla tanıdım Russell’i. Yeni koşutlarda olmanın sıkıntısı içinde Ulus’taki bir kitabevine girmiş yabancı kitapları karıştırıyordum. Batı Felsefesi Tarihi’ne rastladım. Kitap, filozofları, toplumsal koşulların ürünü gibi ele aldığını ilan ediyordu. Satın aldım onu. Düşünceleri, ekonomik ve siyasal koşulların ürünü gibi görmeye henüz alışmamıştık. Koşullanmış ergilerimiz (zihinlerimiz) için bir yenilikti bu. Dolayısıyla kıta görevi yaptığım Adapazarı’nda Batı Felsefesi Tarihi’ni çevirmeye koyuldum.

Russell’la böylece başlayan tanışıklığımız, beni onun hemen tüm yapıtlarını okumaya itli. “Principia Mathematica”da dahildir bunlara. Felsefe Tarihi’nin önsözüne yazdığım gibi, bu yapıtın Whitehaed yönünden yazılan bölümlerini Russell’in. Russell yönünden yazılan bölümlerini Whitehaed’in okumadığı söylenir şaka yollu.

Birinci dünya savaşından başlayarak, yaşantısını ilgilendiren çeşitli yazılar ve makaleler yayınlamış Russell. Türk okuyucusunun, özellikle Stockholm’de Amerika’nın yargılanması dolayısıyla ve nükleer silahlar karşıtı işlevlikleriyle tanıdığı bu düşünürü, söz konusu yazılardan esinlenerek daha yakından tanıtmak isteğine kapıldım. Pek çok akademik kişiye yön vermiş, siyasal düşünceleri etkilemiş ve zamanına, yaşadığı topluma göre ileri olmasını bilmiş olan Bertrand Russell olumlu bir örnektir.

Her nenden önce, bir insancı (hümanist) olarak ele alıyorum Russell’ı. Onun bize uygun düşmeyen yanları bulunabilir doğallıkla. Kendisinin de belirttiği gibi (s. 297) bir İngilizdir o. Hem de «tutkulu» bir İngiliz. Ancak, tek yanlılıktan sıyrıldığı yönleri ağır basar. Örneğin uzgörüşü. Çan Kay Şek (s. 270), 1914 Türk İngiliz savaşı (s. 258), Amerikan Faşizmi (s. 250) Süveyş harekatı ve Kıbrıs üzerine söylediklerinin yanlışlığını kimse saptayamaz. Önsezi ve öngörü ürünüdür onlar. (Ayrıca Çin, Hindistan, Güney Doğu Asya üzerindeki kanılarına da dikkat ediniz.) Dört ay önce basımevine verilen bu çalışmayı, yeniden değerlendirmek, anı yitimi nedeniyle güçleşiyor. Ancak Russell’in siyasal tutuklulara ilgisi, kanser kuşkusu ardında bile yaşantıya bağlılığı, dostlarına yardımı (örneğin Whitehead), gençleri elinden tutuşu (Wittgenstein, Scheffer, Nicod gibi), hele sonradan büyük yapıtlar veren Tarski’ye (mantıkçı, matematikçi) yer açmak için kürsüsünden çekilmeye kalkışı unutulur türden değil. Özellikle bu olayı, koltuklarına sımsıkı sarılıp, yetenekti gençleri bilim alanından uzaklaştırmak uğruna türlü dolaplar çeviren öğretim üyeleri ibretle okumalı (s. 274).

Düşüncelerinden ödün (taviz) vermemek için üniversiteden atılmağa, tutuklu kalmağa razı oluşunu klasik ve yozlaşmış sosyo ekonomik kuramlara karşı çıkışı nedeniyle bazen komünist bazen feodal kent soylu sayıldığını; tüm canlı düşüncelerini şu sıralar tartıştığımız müstehcenlik konusunda olduğu gibi yer yer Rousseau’nun itiraflarına benzer tümcelerini anımsıyorum Russell’ın. Amerikan devine karşı, insanî nedenlerle, güçlükleri göğüsleyip açtığı savaş nedeniyle bizim sağcılarımız (Orhan Seyfi Orhon. Ahmet Kabaklı gibi genç beyinler) gazetelerinde, Amerikalı ağızlardan aktardıkları bir deyimle «bunak» damgasını basmışlardı ona. Russell, bir mantıkçı serinkanlılığıyla bu savı da içerde yanıtlıyor (s. 343).

Mektuplar konusuna bir aksaklığı sonradan ayırt ettim: Başlangıçta, olayların izlenimi yitmeden, aynı konudaki aydınlatıcı mektupların okunmasında yarar görmüştüm. İmdi, onların, konuların akışını dağıtmamak açısından, kitap sonuna toplanmasının, daha yararlı olacağı; ancak bu biçimleriyle bile felsefecileri toptum ve siyaset bilimcilerini ilgilendireceği kanısındayım.

Kitapta adı geçen bilim ve siyaset adamlarının özgeçmişlerini birkaç satırla aydınlatmak isterdim. Ancak, Russell’ın bu konuda az çok bilgi vermesi ve kitabın zaten gereğince hacimli oluşu, bu düşüncemi uygulamamı engelledi. İsteyen okuyucunun, ansiklopedik nitelikte uzmanlık yapıtlarına başvuracağını umarım.

Yaşantım’ı okurken, bir takım tarihsel olayların ergimizde (zihnimizde) derinliğine aydınlanacağını, kendi yaşantımızı aynı yöntemle daha iyi de değerlendireceğimizi, başımızdan geçenleri daha düşündürücü bulacağımızı sanıyorum.

Kapağa, Russell’ın, Nobel alırken çekilmiş bir resmini koymak istemiştim. Bulamadım. Milliyet gazetesi, elindeki çeşitli Russell portrelerini vermek istemedi. Kapaktakini, Türk Haberler Ajansı Gene! Müdürü Kadri Kayabal’a borçluyum. Sayın Kayabal’a teşekkürler.

Muammer SENCER

(sh: önsöz)

KİTAPTAN

«ÖZGÜRLÜKÇÜ ON BUYRUK»

Yazan: Bertrand RUSSELL

1.         Herhangi bir nedenden, bağsız olarak güvenli olma.

2.         Gerçeği gizlemeyi beceri sayma.

3.         Başarı göstereceğin işte düşüncenin cesaretini kırmağa çalışma.

4.         Muhalefetle karşılaşırsan, eşinden çocuklarından da gelse, onu otoriteyle değil ikna yoluyla yenmeğe çalış. Otoriteye dayanan utku (zafer), gerçek değil imgeseldir (hayalidir).

5.         Başkalarının otoritesine saygı gösterme. Çünkü daima karşı otoriteler bulunabilir.

6.         Zararlı olduğunu sandığın düşünceleri bastırmak için kuvvet kullanma. Kullanırsan, düşünceler baskı altında tutar seni.

7.         Düşüncede eksantrik [tuhaf ] olmaktan korkma. Çünkü, şimdi onanan (kabul edilen) her düşünce bir zamanlar eksantrikti.

8.         Zeka işi uyuşmazlığı pasif uyuşmaya yeğ tut (tercih et). Eğer zekâya gereğince değer veriyorsan, birincisi İkincisine bakıldığında Daha derin bir uzlaşma içerir.

9.         Doğruluk sana uygun gelmezse bile iyice doğru ol. Çünkü doğruyu saklamağa çalışman daha uygunsuzdur.

10.       Aptallar cennetinde yaşayanların mutluluğunu kıskanma. Çünkü o, ancak bir aptala mutluluk gibi gelir.

Sh: 305-306

SON SÖZ

Basit. Ancak tüm benliğimi saran üç tutku yönetmiştir yaşantımı:

1.         Sevgi özlemi.

2.         Bilgi araştırması.

3.         insanlığın çektiği eziyet karşısında duyduğum dayanılmaz acı.

Bu tutkular, büyük rüzgârlar gibi, oradan oraya savurdu beni.

Önce sevgiyi aradım. Çünkü sevgi coşkunluğu getirir. Coşkunluk öylesine büyüktür ki yaşantımın geri kalan bölümünü bir kaç saatlik coşkunluk için feda edebilirim. Sevgiyi aynı zamanda, yalnızlığa derman olduğu için aradım, içinde, titreyen bir tinin dünyayı, dibine varılmaz soğuk bir uçurum gibi gördüğü yalnızlığa.

Sevgiyi, onun yol açtığı duygulanımla birlikte, azizlerin ve şairlerin hayal ettiği cennetin bir ön biçimini verdiği için istedim. Aradığım buydu, insan yaşantısı için pek elde edilir görünmeyen bir nesne de, sonunda onu buldum.

Eş tutkuyla bilgiyi araştırdım, insanların yüreklerini anlamak istedim. Yıldızların neden parladığını bilmek istedim. Sayılan su yüzünde tutan Pythagorasçı gücü anlamağa çalıştım. Bunu da bir parça başardım.

Sevgi ve bilgi beni göklere çıkardı. Fakat, acıma yer yüzüne indirdi. Yüreğimde yansır acı çığlıkları. Aç çocuklar, zalimlerin eziyet ettiği mazlumlar, bütün bir yalnızlık ve yoksulluk dünyası insan yaşantısının ne olduğunu anlatır. Bu kötülükleri bastırmağa çalışıyorum. Bastıramıyorum. Eziyet çekiyorum.

Yaşantım budur. Onu yaşamağa değer buldum. Bir şans daha verilseydi, yeniden yaşamak isterdim.

Sh: 382-383

Kaynak: B. Russell : YAŞANTIM/ Muammer SENCER, ERK Yayınları, Temmuz 1974. İstanbul

 

 

ÇAĞIMIZIN SORUNLARI ÜSTÜNE DÜŞÜNCELER

Türkçesi: Sabahattin Eyüboğlu-Vedat Günyol 

BERTRAND ARTHUR WİLLİAM RUSSELL

TARİHÇE-İ HAYAT

1872 — Bertrand Arthur William Russell, 18 Mayısta doğuyor. Whig’lere (Muhafazakâr Partiye (Tory) karşı olan, demokratik hakları savunan, sonraları Liberal Parti haline gelen parti.) bağlı ünlü bir aileden gelmektedir. Atalarından Lord William Russell, kralı tahttan uzaklaştırmayı amaç edinen bir komploya karıştığı suçlamasıyla 1683’de, idam edilmiştir. Büyükbabası Lord John Russell, parlâmento reformunda rol oynamış, başbakanlık yapmış, 1861’de Earl (Dük ve Marki’den sonra en yüksek soyluluk sırası ) ünvanını almıştır. Bertrand Russell, üçüncü Earl Russell olacaktır.

John Stuart Mili, Russell’in vaftiz babalığını yapıyor. Sonraları Russell’ı, vaftiz babası ve Voltaire ile karşılaştıranlar çıkacaktır.

1875 — Bertrand Russell üç yaşında iken, onu bir agnostik (bilinemezci) olarak yetiştirmek isteyen babası Lord Amberley ölüyor. Russell, büyükannesinin yanında büyüyor ve eğitiliyor. Özel öğretmenlerden ders alıyor. Çok iyi Fransızca, Almanca öğreniyor.

1890 — On sekiz yaşında, utangaç bir öğrenci olarak Cambridge’de Trinity College’e giriyor. Matematik ve felsefede çok üstün yetenekli bir öğrenci olarak kendini gösterip hayranlık uyandırıyor. Okul öğretim kadrosunda kendisine yer verilmek isteniyorsa da kabul etmiyor.

1894 — Paris’te, İngiliz Büyükelçiliğinde, ataşe olarak birkaç ay çalışıyor. Aynı yıl, Alys Pearsall Smith ile evleniyor.

189596 — Almanya’da, önce Berlin’de sosyal demokrasi üzerinde çalışıyor ve «Alman Sosyal Demokrasisi »’ni yazıyor. Sonra, Haslemere’de felsefe çalışmaları yapıyor.

1900 — Almanya çalışmaları ilk ürününü veriyor: «A Critical Exposition of the Philosophy of Leibniz» (Leibniz Felsefesinin Eleştirel Açıklaması).

1903 — «Matematiğin ilkeleri»’ni yayınlıyor. Sonra, arkadaşı Whitehead ile matematik mantığı üzerinde çalışıyor. Ortak eserleri «Principia Mathematica» 1910, 1912 ve 1913’de çıkıyor. Bütün bu yıllarda Russell çok sade bir hayat yaşıyor, durmadan çalışıyor.

1908 — «Royal Society»’ye üye seçiliyor.

1910 — Eski koleji ona onursal öğretim üyeliği, payesini veriyor. Aynı yıl «Felsefe Denemeleri»’ni yayınlıyor.

191415 — Birinci Dünya Savaşı patlayınca, savaş düşmanlığı kampanyasında etken rol oynuyor. Bir yazısından dolayı 100 Sterlin para cezasına çarptırılıyor. Bu, o günlerde küçük bir servet demektir. Cezayı ödeyemeyince kitaplığı haczediliyor. Bir arkadaşı kitaplığını satın alarak haraç mezat gitmesini önlüyorsa da birçok değerli kitabın bu arada kaybolduğu görülüyor. Savaş düşmanlığı yüzünden eski koleji onursal öğretmenlik payesini geri alıyor. Harvard Üniversitesi ona bir kürsü vermek istiyor ama pasaport alamıyor. Konferanslar vermek teşebbüsü de askerî makamlarca önleniyor.

1918 — Konferans olarak hazırladığı fakat yayınlayamadığı yazıları Birleşik Amerika’da «Siyasal Ülküler» adı altında çıkıyor. «Tribunal» Gazetesindeki savaşa karşıt bir yazısı yüzünden altı ay hapse hüküm giyiyor. En iyi eserlerinden biri sayılan «Matematik Felsefeye Giriş»’i cezaevinde yazıyor (1919).

1920    — Sovyetler Birliği’ni kısa bir ziyaretten sonra «Bolşevizm’in Teori ve Pratiği »’ni yazıyor. Sonbaharda Çin’e giderek Pekin Üniversitesinde felsefe dersleri veriyor.

1921    — Bir yıl kaldıktan sonra Çin’den dönüyor. Eşinden ayrılıp Dora Black’la ikinci evliliğini yapıyor. «Zihnin Analizi »’ni yazıyor. Konferanslar veriyor.

192330 — «Atomların Alfabesi», «Göreceliğin Alfabesi», «Eğitim Üzerine» (1926), «Felsefenin Anahatları» adlı eserleri yayınlanıyor. 1929’da eşiyle beraber, çocuklar için bir okul açıyor. Bu okulla ilgili çalışmaları üç yıl sürüyor. Yine 1929’da «Evlilik ve Ahlâk»’ı yazıyor.

193035 — «The Conquest of Happiness» (Mutluluğun Ele geçirilmesi), «The Scientific Outlook» (Bilimsel Bakış), «Education and the Social Order» (Eğitim ve Toplumsal Düzen), «Freedom and Organisation, 18141914» (Özgürlük ve Örgüt, 18141914) adlı eserlerini yayınlıyor. 1935’te ikinci eşinden ayrılıyor. Ertesi yıl Patricia Helen Spence ile üçüncü evliliğini yapacak ve bu eşi ile «The Amberley Papers»’ı yayınlıyacaktır.

1938 — «Power: A New Social Analysis» (İktidar: Yeni Bir Toplumsal Çözümleme) adlı eseri çıkıyor. Birleşik Amerika’ya giderek başlıca üniversitelerde dersler veriyor.

1940 — New York College’inde felsefe dersleri verirken, ahlâkla ilgili görüşlerini beğenmeyen üniversite yönetimi işine son veriyor. Aynı yıl «An Inquiry into Meaning and Truth» (Doğrunun ve Anlamın Araştırılması) adlı eseri yayınlanıyor. Beş yıllık bir anlaşma ile Barnes Vakfına öğretim üyesi oluyorsa da üç yıl sonra, görüşleri beğenilmediği için görevinden uzaklaştırılıyor.

1944 — İngiltere’ye dönüyor. Hayatının diğer yıllarım burada geçirecektir. Batı Felsefesi Tarihini yazmağa devam ediyor. Bir yıl sonra tamamlıyor.

1948 — «Human Knowledge, Its Scope and Limits» İnsan Bilgisi, Kapsamı ve Sınırları) çıkıyor.

1950 — Nobel Edebiyat Ödülünü alıyor. Aynı yıl «Unpopular Essays» (Tutulmayan Denemeler)’i çıkarıyor. Ertesi yıl da «New Hopes for a Changing World» (Değişen Bir Dünya İçin Yeni Umutlar) yayınlanıyor.

1952 — Boşanıyor ve dördüncü kez Edith Finch ile evleniyor. Beş hikâyelik bir hikâye kitabı «Satan in the Suburbs» (Kenar Mahallelerdeki Şeytan) yazıyor. (Basılışı 1953).

1954 — «Human Society in Ethics and Politics» (Politika ve Ahlâk Bakımından İnsan Topluluğu) adlı eseri çıkıyor.

1960 ve sonrası — Gazetelere yazılar yazıyor, konferanslar veriyor. Eserlerinin yeni baskıları ile uğraşıyor. Savaş düşmanlığı, özellikle nükleer bombaların kullanılmaması için etken rol oynuyor. Bu amaçla yapılan yürüyüşlere katılıyor. Vietnam Savaşma şiddetle cephe alıyor.

1970 — Yirminci Yüzyılın en büyük filozofu dünyaya gözlerini kapıyor.

ÜÇ ÇEŞİT ÇATIŞMA

Bir şeylerle çatışma halinde olmak insanın yaradılışı gereğidir. Bu çatışmada, insanların kimi yener, kimi yenilir. Genel olarak, yenilenlerin soyu azalır ya da tükenir. Bunun sonucu şudur ki, insandan insana geçen psikoloji, yenenlerin psikolojisidir. Yenme şansının yüzde elli olduğu her yerde, insan iyimserliği bu şansı olduğundan fazla görür. Bunun böyle olması, yaşayanlar için mutlu bir şeydir. Yenilenin görüşü ise unutulup gider.

İnsanların, ister istemez giriştiği çatışmalar üç çeşittir: Bunlar:

1.            İnsanın tabiatla,

2.            İnsanın insanla,

3.            İnsanın kendisiyle olan çatışmalarıdır.

Bu çatışmalar, özleri bakımından birbirinden çok ayrıdır ve tarih boyunca bunların görece önemi durmadan değişir. Bu üç çatışmayı yöneten yollar birbirinden apayrıdır. Tabiatla olan çatışmayı, fizik bilimleri ve teknik ustalık yürütür. İnsanla olan çatışma, politika ve savaşla yürür. İnsanın iç savaşım da, bugüne kadar din yönetmiştir. Bugün, bu çatışmayı psikanaliz metotlarıyla, bilimsel olarak yürütebileceklerini ileri sürenler vardır. Ama, bu metotların bütün ihtiyaçları karşılayacağını sanmıyorum.

Tabiatla olan çatışma, bir anlamda, en ağır basanıdır. Çünkü, bu çatışmada yenmek yaşıyabilmenin koşuludur. Buzlar çağında ya da bereketli topraklar kuruyunca, ya da depremler bütün vadileri altüst edince yok olan insanlar, tabiatla olan çatışmada yenilmişlerdir. Bütün kıtlıklarda ve hastalık salgınlarında ölenler gibi. Tabiata karşı elde edilen her zafer, insan soyunun sayıca artmasını mümkün kılmış ve başlıca da bu uğurda kullanılmıştır.

Ama, insan çevresini dizginledikçe, benzerleriyle olan ilişkileri önem kazanmaya başlıyor. Çünkü, tabiatı dizginleme, en ilkel insan gruplarından daha tutarlı toplumsal toplulukları gerektiriyor, bir de, günlük ekmek gittikçe daha kolay kazanılınca, arta kalan insan gücü düşmanları öldürmek üzere biriktirilebiliyor. İnsanın gelişmesinde, bir an gelir ki, teknik sayesinde insan, düşmanlarını öldürmekten çok, rakipleriyle anlaşma yoluyla zenginleşir. Bu döneme gelince, tekniğin gerekleri insanın insanla çatışmasının durmasını, ya da, hiç olmazsa, gevşemesini gerektirir. Bu dönemde (ki insanlık bugün ona ulaşmıştır) çözümlenmesi en önemli sorun, insanın kendisiyle olan çatışmasıdır. Öbür iki çeşit çatışma çağlar boyunca insan tabiatını, eskiden benimsenmiş ama, bugün teknik bakımdan eskimiş kalıplara sokmuştur. Dış savaş çağları, ruhundaki bir iç savaşta yansıdılar. Bu ruhtaki iç savaşta bir taraf öbür tarafa «günah» adını veriyor ve onu yenmeğe çalışıyor. Ama, bu savaşta, zafer hiç bir zaman dış çatışmadaki kadar tam olmuyor, ve her bozgundan sonra, günah çirkin başını kaldırıyor. Başlangıçta dış savaşın bir yankısı olan bu sonsuz iç savaş, sonradan, tam tersine, bir dış savaşın kaynağı oluyor. Günah, tabiatın sadece bir yanıdır ama, düşmanlarımın bütün tabiatıdır. Eski ahlâkçıların inancı buydu. Böyle olunca, kendi ile barış halinde olmayan ruh, dış dünya ile de olamaz. Ve dış davranışlar, insanın kendi içindeki savaşı gizlemek için sürüp gitmek zorundadırlar. Bunun içindir ki, insanın kendi ile savaşı, insanın gelişmesi sonunda en büyük önemi kazanmaktadır.

Her çeşit savaşın bir uzlaşma ile bitmesi gerekir. Tabiatla çatışma bir uzlaşma ile bitmiştir. Çünkü, insan tabiatın sırlarını öğrendiği için onunla işbirliği yapabilecek duruma gelmiştir. İnsanın insanla çatışmasının, herkese yetecek kadar besin bulunmadıkça, bir görevi vardır. Ama, tabiatın dizginlenmesiyle herkesi beslemek olanağı kazanılınca ve gelişen teknik işbirliğini geniş ölçüde yararlı hale getirince, insanın insanla çatışması bir «anachronisme» oluyor. Bu çatışmanın, dünya devleti istiyenlerin düşündüğü gibi, politik ve ekonomik bir birleşmeyle sona ermesi gerekir. Bu yoldan insanla insan arasında bir dış uzlaşma kurulabilir. Ama, insan kendi kendisiyle uzlaşmaya varmadıkça, (kendi içinin bir yanını yenilmesi gereken bir düşman saymaktan vaz geçemedikçe) bu dış uzlaşma temelli olmayacaktır. İşte, insanların tarihi, geçmişi ve umarım, yarını, kısaca budur.

Sh:205-207

SOFTALIK VE HOŞGÖRÜ

Woodrow Wyatt

Softalığı nasıl anlatırsınız, Lord Russell?

Lord Russell

Bir adam bir konuya başka her şeyi hiçe sayacak kadar aşırı bir önem verirse, o adama softa demek yerinde olur sanıyorum. Bir örnek vereyim. Her aklı başında adam köpeklere eziyet edilmesinden hoşlanmaz. Ama, siz tutup köpeklere eziyet etmenin, başka hiç bir eziyetle ölçülemeyecek kadar korkunç olduğunu ileri sürerseniz, bir softa olursunuz.

Wyatt

İnsanlık tarihinde, büyük halk topluluklarının sık sık softalığa kapıldığı olmuş mudur?

Russell

Evet, çok yerde, çok kez olmuştur. İnsan topluluklarının yakalandığı kafa hastalıklarından biridir bu.

Wyatt

Bunların en kötü örnekleri hangileridir sizce?

Russell

Çok değişik örnekler verebilirim, sanıyorum. Yahudi düşmanlığını alalım. Bu, en kötülerinden biridir, çünkü çok yakın zamanlarda en kötü örneğini gördük. Korkunçluğunu düşünmeğe bile zor dayanır insan. Söylenmesi doğru değil söylenmesi doğru sayılmaz, biliyorum ama Yahudi düşmanlığı Hıristiyanlıktan doğmuştur. Hıristiyanlıktan önce varsa bile çok azdı bu düşmanlık. Roma devleti Hıristiyan olur olmaz, Yahudi düşmanı da olmaya başladı.

Wyatt

Neden acaba?

Russell

Çünkü İsa’yı Yahudiler öldürdü dediler ve Yahudi düşmanlığını bu bakımdan haklı gösterdiler. Elbette ekonomik nedenleri vardı bu işin ama, öne sürdükleri İsa’nın öldürülmesi oldu.

Wyatt

Halkın sürü halinde softalığa tutulduğu olur mu dersiniz? Tutulması nedendir sizce?

Russell

Bunda beraberlik duygusunun payı olsa gerek. Softalar topluluğunda birbiriyle dost olmanın verdiği bir rahatlık duygusu vardır. Aynı şey hepsini birden coşturur. Bunu herhangi politika partisinde de görebilirsiniz. Her partide, her zaman bir softalar grubu vardır. Bunlar birbirlerine pek bağlıdırlar ve bu bağlılık bir başka gruba düşmanlık eğilimi ile birleşip yayılırsa softalık kolayca gelişir.

Wyatt

Ama, softalık, zaman zaman iyi işler görmekte bir çeşit güç kaynağı olabilir mi?

Russell

Softalığın güç kaynağı olduğu su götürmez ama, tarihte softalığın iyi işlere kaynak olduğu görülmemiştir. Bence her zaman kötü işlere yol açmıştır. Çünkü, tek yanlıdır, çünkü işe kin karıştırmaması hemen hemen imkânsızdır. Softalığınızı paylaşmıyan insanlara ister istemez düşman olursunuz. Bunu önlemek çok güç.

Wyatt

Ama softalık ekonomik amaçlar gözetince, örneğin, Haçlı Seferlerinde olduğu gibi, softalık olmaktan, belki zararlı olmaktan da çıkmıyor mu?

Russell

Orasını bilmem… Haçlı Seferlerinden bir hayır geldiğini sanmıyorum. Bu seferlerde iki akım vardı: Bir, softalık akımı, bir de ekonomik akım. Ekonomik akım, gerçekten çok güçlüydü. Ama, softalık olmadan işe yaramazdı. Softalık orduları sağladı, ekonomik neden ise kumandanları diyebiliriz kabaca.

Wyatt

Peki, softalıkta büyücülüğün nasıl bir yeri olmuştur, dersiniz?

Russell

A… büyücülüğün korkunç, çok korkunç bir yeri oldu. En çok da… 1450 ile 1600 aralarında. Korkunçtu o yıllarda büyücülük. Ünlü bir kilise adamı The Hammer of Female malefactors adlı, büyücü kadınlarla ilgili bir kitap yazdı. Bu kitap, halkın da inandığı büyücülerin avlanıp yakılmasına büyük ölçüde yol açtı. Öyle sanıyorum ki, Jeanne d’Arc’ın kendisi bile büyücü olduğuna inanıyordu. Her halde, halkın büyücü diye suçlandırdığı kimselerin çoğu büyücü olduklarına inanmışlardı ve bu, korkunç işkencelere yol açtı. Sir Thomas Browne’ı okuduğunuz zaman onu iyi yürekli, bilgili bir insan sanırsınız. Ama gerçekte, büyücü yargılandırmalarında suçlandıranlardan yana oldu. Önce, büyücülüğü inkâr etme bir çeşit tanrısızlıktı. Çünkü, Kutsal Kitap «Bir cadının yaşamasına göz yummayacaksın!» diyor. Büyücülerin yakılmasının doğru olduğuna inanmadınız mı, Kutsal Kitab’a inanmıyorsunuz demekti, öyleyse, Tanrınız yoktu.

Wyatt

Neden, hiç değilse görünüşte, sağlam kafalı olan bir çok insan böylesine softa oluyor?

Russell

Sağlam kafa görece bir deyimdir. Çok çok az insan tam anlamıyla sağlam kafalıdır. Hemen her insanın deliliğe kaçan yanları vardır. Hiç unutmam. California’da, yağmurlu bir günde, otomobille geziyorduk. Yolda, sırsıklam bir yayayı arabamıza aldık. Bu adam, her çeşit ırk düşmanlığına karşıydı. Bunun korkunç bir şey olduğunu söyledi. Ben de, kendisine hak verdim. Sonra, içimizden biri Filipinlerden söz açar açmaz, bu adam, bütün Filipinlilerin aşağılık kişiler olduğunu söyledi. Gördünüz mü, onun kafasında da bir sakatlık varmış, demek.

Wyatt

Softalık konusuna neden bu kadar önem veriyorsunuz?

Russell

Çünkü, dünyanın uğradığı kötülükler, çok büyük ölçüde softalıktan gelir.

Wyatt

Ama, Roma Katolik kilisesi, her halde, bazı dogma’lara inanmanın, bunlara inanmaksızın yaşamaktan daha önemli olduğunu düşünüyordu. Onun görüşü ile bizimki arasında bir ayrılık var mı?

Russell

Var, hem de çok büyük. Roma Katolik kilisesi dünya ölçüsünde değildir. Bir çok ulusları avucuna alamıyordu. Hidrojen bombasıyla hepsini alabilir.

Wyatt

Bunu biraz açıklar mısınız?

Russell

Evet. Elbette açıklamaya değer. Bence, hepimizin başında korkunç bir tehlike olan Doğu Batı gerginliği, en çok ya softaca bir komünizmden, ya da softaca bir komünizm düşmanlığından doğuyor yerine göre. Her iki yan da, inançlarına aşırıca bağlanıyorlar. İnançları softalık diye anlattığım şeye benziyor. Yani demek istiyorum ki, birinin öte yanda kötü gördüğü şeyin önlenmesini, insan soyunun dünyada kalmasından daha önemli saymak softalıktır. Hepimizin başındaki tehlike, bu softalıktır, her iki yanda da bulunan bu softalık.

Wyatt

Peki, hoşgörü sizce nedir?

Russell

Düşüncenizin yönüne göre değişir bu. Düşünüşte hoşgörü, gerçekten hoşgörüyse, her hangi bir suç olmadıkça, hiç bir düşüncenin cezalandırılmaması demektir.

Wyatt

Tarihte hoşgörüsü olan çağlara örnek gösterebilir misiniz?

Russell

Evet. Otuz Yıl Savaşı’ndan sonra. İngiltere’de hemen arkasından başlamadı, çünkü o sırada biz bir içsavaş içindeydik: Ama, bu savaştan biraz sonra. İlk hoşgörür devlet Hollanda oldu. XVII. yüzyılın bütün ileri aydınları hayatlarının bir çok yıllarında Hollanda’ ya sığınmışlardır: sığınmamış olsalar, silinip giderlerdi. İngiltere başka memleketlerden daha iyi değildi, o günlerde. Parlamento Hobbes’un bozuk, hem de çok bozuk kafalı olduğu sonucuna varmış ve İngiltere’de kitap yayımlamasını yasak etmişti. Bu yasak uzun, hem de çok uzun bir süre devam etti.

Wyatt

Eski Atina için hoşgörür bir devlet diyebilir misiniz?

Russell

Az çok hoşgörürdü. XVIII. yüzyıla kadarki yeni devletlerden daha hoşgörürdü. Ama, tam bir hoşgörürlük değildi onunki de. Sokrates’in nasıl öldürüldüğünü herkes bilir. Ondan sonra da baskı görenler oldu. İskender’in ölümünden sonra Anaxagoras da, Aristoteles de kaçmak zorunda kaldılar.

Wyatt

Peki, insan yaşadığı dönemin hoşgörür olduğunu nasıl bilir? Nerden anlaşılır bu?

Russell

Özgür kurumlardan anlarsınız. Basın özgürlüğü olur, düşünce özgürlüğü olur, propaganda özgürlüğü olur. Dilediğinizi okumakta özgür, dilediğiniz dine girip çıkmakta özgür olursunuz.

Wyatt

Ama bugün Batı’da bütün bu özgürlükler var, yine de siz biraz önce softalığın hiç bir zaman bugünkü kadar koyu olmadığını söyler gibiydiniz.

Russell

Batı’da bu özgürlüklerin gerçekten var olduğunu sanmıyorum. Amerika’yı alın örneğin. Ne yaptılar orda? Bütün kitaplıklara gittiler, Rusya üstüne bilgi veren ne varsa yok ettiler. Buna tam bir hoşgörü diyemezsiniz.

Wyatt

Coşkun olmazsak iş yapamıyoruz. Fazla coşarsak softalığa düşüyoruz. Doğru yolda olduğumuzu, softalığa kaymadığımızı nasıl kestirebiliriz?

Russell

Kesin olarak bilemezsiniz, ama şu yapılabilir bence: Yalnız doğru olduğuna inandığınız bir işi yapmakla kalmayıp, doğru görünenden başka bir yola girmemeği ilke edinirsiniz. Aldanabilip de bir yıkıma sebep olacağınız işten kaçınırsınız. Bu davranışı insanları diri diri yakma işinde deneyelim, örneğin. Ortaçağın işkenceler döneminde din adamlarının bildikleri tam anlamıyla doğru olsaydı, dinsizlerin yakılması iyi bir iş olurdu. Ama bildiklerinizin doğru olmadığına en küçük bir ihtimal de olsa kötü bir iştir yaptığınız. Bence böyle bir ilkeye uymalısınız.

Wyatt

Bu ilkeyi politika partilerine ve hükümetlere de uygulayabilir misiniz?

Russell

Elbette. Bir politika partisinde olan öteki partinin doğru yolda olmadığına inanır, ama gidip o partideki insanları öldürmeğe hakkı olduğunu söyleyemez.

Wyatt

Hoşgörünün sınırları nedir? Ne zaman hoşgörü başıboşluğa ve kargaşalığa götürür?

Russell

Buna verilecek orta halli bir cevap şu olabilir: Gerekli yasaya uygun olarak düşünceleri savunma tam bir hoşgörü ile karşılanmalı. Ama, yasa değişinceye kadar suç sayılan işlerin savunulması karşısında tam bir hoşgörü istenemez. Bir örnek alacak olursak, ölüm cezasının olmadığı bir yerde, bu cezanın konması düşüncesinde olabilirsiniz. Ama, sizce ölümü hakketmiş bir insanı gidip öldürmekte serbest olamazsınız.

Wyatt

Softalık dünyaya dalga dalga yayılır mı, dersiniz? Bizim dünyamız böyle bir dalga içindeyse, bu dalga nasıl sona erebilir?

Russell

Dünya düzelince dalga da durur ama, sürekli bir dengeye ulaşmadıkça da bu dalga durmaz. Kararsız bir durum sürüp gittikçe, softalığı besliyen koşullar var demektir. Onun için, softalığı yenmek istiyorsanız, dünyada bir çeşit durulma sağlamak zorundasınız.

Wyatt

Dünyada softalığın azalacağını umuyor musunuz?

Russell

Evet, umuyorum, hem de çok. Bu iş, politikalara bağlı bence. Dünya savaşını büyük bir tehlike olmaktan çıkaran bir politika sistemimiz olursa, Doğuda da Batıda da hoşgörünün ve anlayışın çarçabuk gelişebileceğini sanıyorum. Ama, bu gerginlik kaldıkça bunun gerçekleşmesi çok zordur.

Sh:27-34

FELSEFE NEDİR

Wyatt

Lord Russell, felsefe nedir?

Russell

Çok tartışma götürür bir sorun bu. Öyle sanıyorum ki, iki filozoftan bile aynı karşılığı alamazsınız. Benim görüşüme göre, henüz kesin olarak bilinmeyen konular üstünde kafa yormaktır.Bu, yalnız bana göre böyledir, başkalarına göre değil.

Wyatt

Felsefeyle bilim arasındaki ayrılık nedir?

Russell

Kabaca, şu. Bilim bildiğimiz şeyler, felsefe de bilmediğimiz şeylerdir. Onun için de, insan bilgisi ilerledikçe, sorunlar felsefe alanından bilim alanına geçer.

Wyatt

Demek, bir şey bulunup açıkça ortaya kondu mu, felsefe olmaktan çıkıp bilim olur, öyle mi?

Russell

Evet. Nitekim felsefe diye ele aldığımız nice sorunlar artık felsefe olmaktan çıkmıştır.

Wyatt

Felsefe neye yarar?

Russell

İki şeye yarar bence. Bunlardan biri, henüz bilimin çözemediği şeyler üzerinde düşüncemizi işletmektir. İnsanı ilgilendirmesi gereken şeylerin de pek azı henüz bilimce çözümlenmiştir. Pek önemli nice şeyler vardır ki, bilim, şimdilik hiç değilse, bunlar üstüne pek az şey biliyor. İnsanların düşüncesi niçin bir sınırda kalsın ve yalnız bugün bilinenin içine kapansın. Bence, varsayım yoluyla dünya görüşümüzü genişletmek felsefenin sağladığı yararlardan biridir. Aynı ölçüde bir başka önemli yararı daha vardır bence. O da, bize, bildiğimizi sandığımız şeyleri bilmediğimizi göstermesidir. Bir yandan felsefe bizi günün birinde bileceğimiz şeyler üzerinde düşündürmek, öbür yandan da, bilgiye benzeyen nice şeylerin bilgi olmadığını alçak gönülle, göstermektir.

Wyatt

Felsefenin üzerinde düşünüp de de sonradan elle tutulur sonuçlar vermiş olan konulara bir kaç örnek gösterebilir misiniz?

Russell

Gösterebilirim. Bu örnekler en kolay da Yunan felsefesinde bulunur. Yunanlıların ileri sürdükleri ve kendi zamanlarında denenmemiş olan birçok varsayımlar sonradan değer kazanmışlardır. Örneğin, atom varsayımını alalım. Demokritos maddenin küçük parçacıklarından kurulu olduğunu ileri süren atom varsayımını bulmuştu. 2000 yılı aşkın bir zaman sonra, bunun bilimsel bir görüş olduğu anlaşıldı. O zamansa bu, sadece bir düşünceydi. Aristarkhos’u alalım. Güneşin dünyanın çevresinde değil, dünyanın güneşin çevresinde döndüğü ve gökteki değişikliklerin dünyanın dönmesinden ileri geldiği düşüncesini ortaya atan ilk insan o olmuştur. Bu, bir bir yana atılıp unutulmuş olan varsayım, 2000 yıl sonra Copernicus ile yeniden ele alındı. Ama, Aristarkhos bunu düşünmemiş olsaydı, Copernicus belki de hiç üstünde durmayacaktı.

Wyatt

Nasıl oluyor bu, bir çeşit sezgiyle mi?

Russell

Yo, hayır. Bu varsayımları ilkin düşünenler, «doğrusu budur» diyemezler; sadece «doğru bu olabilir» diyebilirler. İyi bir bilimsel hayal gücünüz varsa, birçok şeyin doğru olabileceğini düşünebilirsiniz. İşte, bilimin özü de budur. Önce, bir şeyin doğru olabileceğini düşünür, sonra doğru olup olmadığını yoklarsınız, çok kez de doğru olmadığını görürsünüz.

Wyatt

Platon’a göre, Demokritos teorisi, Teokritos’un atom teorisi saçma sapan bir şeydi, değil mi?

Russell

Platon’u ürkütmüştü bu düşünce. Demokritos’un bütün kitaplarının yakılmasını istemişti. Çünkü, Platon bilimi sevmiyordu. Matematiği seviyordu ama, bilimsel olan başka hiç bir şey sevmiyordu.

Wyatt

Demek, size göre felsefe, bir anlamda, bilimin hizmetindedir.

Russell

Eh, bir bakıma öyledir. Ama, tabiî, bilimin bir uşağı değildir sadece. Çünkü, bir çok şeyler vardır ki, bilim uğraşamaz onlarla. Örneğin, bütün değer sorunları. Bilim, bir araç olarak değil, amaç olarak neyin iyi, neyin kötü olduğunu söyleyemez size.

Wyatt

Zamanla filozofların ve halkın felsefeye karşı davranışlarında nasıl bir değişiklik oldu dersiniz?

Russell

Düşündüğünüz felsefe okuluna göre değişir bu. Platon ve Aristoteles’de, en önemli şey dünyayı anlamaktı; bence de felsefenin yapması gereken şey budur. Onlardan sonra gelen stoacılarda, ahlâk önem kazanıyor. Kahraman olmanız, felâketlere sabırla katlanmanız gerekiyor bu felsefeye göre. Halk arasında da «filozof» bu anlamı kazandı.

Wyatt

Sizce Marx’a bir filozof denir mi?

Russell

Bir bakıma filozoftur, şüphesiz. Ama bugün filozoflar arasında önemli bir ayırma var. Kimi filozoflar dünyanın düzenini sürdürmek, korumak; kimi filozoflar da dünyanın düzenini değiştirmek istiyorlar. Marx, tabiî, İkinciler arasında. Bana kalırsa, her ikisi de, filozofun asıl yapacağı iş değildir. Bence, filozofun işi, dünyayı değiştirmek değil, anlamaktır, oysa Marx bunun tam tersini söyler.

Wyatt

Siz kendinize nasıl bir filozof dersiniz?

Russell

Ben şimdiye kadar kendime sadece mantıksal atomist demişimdir. Ama, bu isim takmalarına pek meraklı değilim, kaçınırım bundan.

Wyatt

Mantıksal atomist ne demektir?

Russell

Şu demektir bence: Ele aldığınız her hangi bir konunun özüne varmak için, tutulacak yol çözümlemedir. Her şeyi çözümliye çözümliye, öyle bir yere gelirsiniz ki, orada artık çözümlenemez şeyler çıkar karşınıza. İşte, bunlar mantıksal atomlardır. Bunlara mantıksal atomlar diyorum, çünkü, onlar artık madde değildir. Bunlara, nesneleri meydana getiren idea (kalıplar) diyebiliriz.

Wyatt

Felsefenin bugünkü başlıca yönü nedir?

Russell

Bu konuda İngilizce konuşan memleketlerle Avrupa memleketlerini ayırmak gerekir. Yönler eskisinden çok daha ayrı birbirinden, çok daha ayrı. İngilizce konuşulan memleketlerde ve hele İngiltere’de yeni bir felsefe akımı var. Bence, bu akım, felsefeye ayrı bir alan bulmak isteğinden doğmuştur. Biraz önce söylediğime göre, felsefe sadece yarım bir bilimdir. Bu görüşten yana olmayanlar var. Onlar, felsefenin kendi dünyası olmasını istiyorlar. Bu istek, dilci felsefe diyebileceğimiz bir yola götürdü. Bu yolda, filozofun önemli işi, soruları cevaplandırmak değil, soruların anlamını iyice açmaktır. Ben, bu görüşe katılmıyorum. Ama, size bunu bir örnekle anlatabilirim. Bir gün bisikletle Wincester’e gidiyordum. Yolumu kaybettim. Bir köy dükkânına gittim. Bana Wincester’e giden en kısa yolu gösterir misiniz, dedim. Bunu sorduğum adam dükkânın arkasında benim görmediğim birisine seslendi: «Bir bay Wincester’e giden en kısa yolu soruyor» dedi. İçeriden bir ses geldi:

«Wincester’e mi?»

« Evet.»

«Wincester’e giden yol mu?»

«Evet.»

«En kısa yol mu?»

«Evet.»

«Bilmiyorum.»

Böylece, sorduğuma cevap alamadan ayrıldım ordan. İşte Oxford felsefesi bunu yapmamızı istiyor.

Wyatt

Yâni, soru doğru olacak, cevabın önemi yok, öyle mi?

Russell

Evet, cevap vermek başkalarına düşüyor.

Wyatt

Avrupa felsefesinden ne bakımdan ayrılıyor bu?

Russell

Avrupa’da felsefe, daha kanlı canlı. Ben onunla da anlaşamıyorum, ama, bir bakıma daha gürbüz bir felsefe, ilk çağ felsefelerine daha yakın. Kierkegaard’ın varoluşçuluk görüşünden gelen değişik birçok felsefe var. Bir de, gelenekçi din üzerine polemikler çıkarmakla uğraşan felsefeler. Buna benzer birçok şeyler. Bana sorarsanız, pek önemli bir şey yok bütün bunlarda.

Wyatt

Peki ama, nasıl davranması gerektiğini öğrenmek istiyen birisine sizin felsefe yolunuz nasıl yararlı olabilir?

Russell

Bir çokları bana mektuplar yazıp, nasıl davranacaklarını bilmediklerini, şaşkına döndüklerini, çünkü, eski yolları bıraktıklarını, bunların yerine ne koyacaklarını bilmediklerini söylüyorlar. Benim inandığım felsefenin şu bakımdan bir yararı olabilir. Bu felsefe, insanlara yaptıkları işin doğruluğundan kesinlikle emin olmadıkları zaman güçlü davranmalarını sağlar. Bence, kimse hiç bir şeyden kesinlikle emin olamaz. Olursa, muhakkak aldanır. Çünkü, hiç kendinliğe ulaşamaz. Onun için, insan bütün inançları bir şüphe ile karşılamak ve şüpheye rağmen de, güçlü davranabilmek zorundadır. Savaş plânını hazırlayan bir general de böyle davranır nihayet, düşmanın ne yapacağını pek kesin olarak bilmez ama, iyi bir komutansa yanılmaz, kötü komutansa yanılır. Ama, gündelik hayatta insan olasılıklara dayanarak iş görmek zorundadır. Felsefenin yapacağı şey de, onlara tam bir kesinlik içinde olmaksızın güçlü davranma cesaretini vermektir.

Wyatt

Peki, insanları, güvendikleri şeyler üzerinde şüpheye düşürmek doğru bir şey midir, sizce? Rahatlarını kaçırmaz mı onların?

Russell

Bir zaman için kaçırır, tabiî. Ve bence, biraz rahatı kaçmak kafa eğitiminin önemli bir yanıdır. Ama, bir bilim yükü edinirlerse, duydukları şüpheyle altüst olmamalarını sağlayacak bir safra yüklenmiş olurlar.

Wyatt

Felsefenin geleceği için ne düşünüyorsunuz?

Russell

Felsefenin gelecekte Yunanlılar zamanındaki ya da ortaçağdaki yerini tutacağını sanmıyorum. Bilimin yükselişi felsefenin önemini ister istemez azaltacaktır.

Wyatt

Felsefenin bugünkü dünyada ve gelecek yıllardaki değerini özetler misiniz?

Russell

Bizim zamanımızda önemli bir yeri olduğunu sanmıyorum. Önce şundan ötürü: Demin söylediğim gibi, birçok önemli sorunlar vardır ki, bilim, hiç değilse, bugün, bunlarla uğraşamaz ve bunlar bilimsel bir davranışla ele alınamaz. İkinci olarak da şundan dolayı: felsefe insanların düşünce bakımından biraz daha alçak gönüllü olmalarına, kesin olarak bildiğimizi sandığımız şeylerin doğru çıkmadığını ve bilime kestirme yoldan varılamayacağını anlamasına yarıyor. Bence, her filozofun her zamanki işi dünyayı anlamaktır, bu anlama da kestirip atmaya gelmeyen uzun ve zor bir iştir.

Sh:35-41

DİN

Wyatt

Sizin hiç dinsel duygularınız oldu mu, Lord Russell?

Russell

Oldu, oldu. Erginlik çağımda, enikonu dindardım. Belki matematik dışında, her şeyden çok dinle ilgilenmekteydim. Dinle ilgilenmem beni, ona inanmak için bir neden var mı yok mu sorununa götürdü ki dinle her ilgilenenin aynı sonuca vardığı pek söylenemez.Ben üç sorun üzerinde durdum. Öyle geldi ki bana, Tanrı, ölümsüzlük ve özgür insan iradesi (cüzi irade) en önemli üç sorundu ve bunları ters yönden birer birer inceledim, özgür insan isteminden başladım, adım adım ilerliyerek, bunlardan hiçbirine inanmak gerekmediği sonucuna vardım. Bunun beni çok sarsacağını sanmıştım, ama, garip değil mi, hiç de öyle olmadı.

Wyatt

Bu üç şeyden hiçbirine inanmak gerekmediği düşüncesine nasıl vardınız?

Russell

Serbest insan iradesi konusunda ileri sürülenleri yeterli bulmadım ve hâlâ da bunların inandırıcı olmadığı kanısındayım. Ama düşündüm ki, maddenin bütün hareketlerini dinamik kanunlar yönettiği için, insanın konuşurken dudaklarının oynamasının önceden ayarlanması gerekir, o kadar ki, söyleyeceği sözleri değiştirme gücü olamazdı. Bunun sağlam bir kanıt olduğunu sanmıyorum ama, o zaman bana inanılır gibi gelmişti. Ölümsüzlüğe gelince, ha bakın, bedenle ruh arasındaki ilişki ne olursa olsun, bu ilişki herkesin sandığından çok daha derindir. O kadar ki, beyin çürüdüğü zaman, ruhun yaşamakta devam etmesi düşünülemez. Tanrıya gelince, onun varlığına inanların ileri sürdükleri birçok kanıtlar varsa da, ben düşündüm ve hâlâ da öyle düşünüyorum ki, bunların hiçbiri geçerli değildir ve Tanrının varlığına inanmak isteği olmasa, kimse bu kanıtları kabul edemezdi.

Wyatt

Fizik yasaları cüzi irade diye bir şeyin olamayacağını ortaya koyar diyorsunuz. Ne demektir bu, anlamıyorum.

Russell

Evet, delikanlılık çağımda böyle düşündüğümü söylemeliyim. O zamanki düşünceme göre fizik yasaları gereği, ilk nebula halinden bu yana, maddenin bütün devinmeleri önceden belirlenmiştir. Söylenen her söz de bu yasaların içine girer. Böyle olunca, diyorum ki ilk nebula çağında, bay filânın, her durumda söyliyeceği söz fizik yasalarınca saptanmıştır. Bu demektir ki, bay filân, söyleyeceği hiçbir sözü özgür iradesiyle söyleyemez.

Wyatt

Sizce Tanrı diye bir şeyin olmadığı kesin midir? Yoksa, Tanrının varlığı ispatlanmamış mı değildir sadece?

Russell

Böyle bir şeyin olmadığı kesindir demiyorum, hayır. Diyorum ki, Olympos tanrıları ya da Norveç tanrıları için durum neyse, Tanrı için de odur. Olympos veya Valhalia tanrıları da var olabilir. Var olmadıklarını ispatlayamam ama, bence Hristiyan Tanrısının var olması, ötekilerin var olmasından daha olası değildir. Hepsinin varlığı bir olasılıktan öteye geçmiyor bence.

Wyatt

Sizce din, etkileri bakımından yararlı mı, zararlı

mı?

Russell

Etkilerinin çoğu, tarih boyunca zararlı olmuştur bence. Gerçi, din sayesinde eski Mısır rahipleri takvimi bulmuşlar, ay ve güneş tutulmalarını önceden kestirebilecek kadar izlemişlerdir. Bunlar bence, dinin yararlı etkileridir. Ama etkilerinin büyük çoğunluğu kötü olmuştur kanımca. Kötü olmuştur çünkü, dinin buyruğu ile insanlar, varlığı iyice kanıtlanmamış şeylere inanmak zorunda kalmışlar; ve bu, herkesin düşüncesini bozmuş, eğitim sistemlerini bozmuş, ve bence, tam bir ahlâk sapkınlığına yol açmıştır. Neyin doğru, neyin yanlış olduğu üzerinde durulmaksızın bazı şeylere inanmak doğru, bazı şeylere inanmaksa yanlış sayılmıştır. Genel olarak, dinin büyük zararları olduğu kanısındayım. Din, tutuculuğu ve eski alışkanlıklara bağlılığı Tanrı buyruğu haline getirmekle büyük ölçüde zararlı olmuştur; insanlar arasında hoşgörüsüzlüğü ve kinleri yüceltip beslemekle daha da zararlı olmuştur. Özellikle Avrupa’da, dinin doğurduğu hoşgörüsüzlük korkunç ölçülere varmıştır.

Wyatt

Özgür düşünceyi engelleyen bir çeşit düşünce sansürü olduğu kanısında mısınız?

Russell

Evet, bu kanıdayım. Demek istiyorum ki, dünya yüzünde herhangi bir okulu, erkek veya kız okulunu alırsanız alın, göreceksiniz ki, hepsinde bir çeşit inanç aşılanmaktadır. Hristiyan ülkelerde bir çeşit inanç, komünist ülkelerde bir çeşit inanç. Her ikisinde de bir şey öğretilmekte ve öğretilen şeyin doğruluğu tarafsızca incelenmemekte; bir yandaki çocuklar, öbür taraf üstüne düşüncesini kendiliğinden bulmaya alıştırılmamaktadır.

Wyatt

Çağlar boyunca, insanlarda bir din ihtiyacını yaratan nedir?

Russell

Her şeyden önce korkudur, sanıyorum. insan kendini güçsüz hisseder daha çok. Onu korkutan üç şey vardır.

Biri, Doğa’nın ona yapabileceği şey. Doğa onu yıldırımla çarpabilir veya bir depremle yok edebilir.

Öteki, başka insanların ona yapabilecekleri şey. Bir savaşta onu öldürebilirler.

Üçüncüsü, ki dinle pek ilgilidir, insanın kendi azılı tutkularının ona yaptıracağı şey; durgun bir zamanında yaptığına pişman olacağı şeyler. Bu yüzden birçok insan büyük bir korku içinde yaşar. Din de bu korkulara pek fazla kapılmasına yardım eder.

Wyatt

Ama din kurucularının buyurdukları bu değildir her zaman.

Russell

Hayır ama, din kurucuları ile — dinlerin kurucuları demek istiyorum — artlarından gidenlerin öğrettikleri arasında pek az ilişkiler vardır, pek az gerçekte. Bir örnek verelim. Gördüğüme göre, asker kişiler Doğu devletleriyle olan çatışmalarda Hristiyan inancına pek önem veriyorlar. Onlara bakılırsa, Hristiyan değilseniz savaşta güçlü olamazsınız. Ama ben, İsa’nın Dağdaki vaazını bir daha okudum ve içinde Hidrojen bombasını öğütleyen bir kelime, tek bir kelime bulamadım.

Wyatt

Evet ama, öyleyse siz dinin hâlâ bugün de zararlı olduğuna mı inanıyorsunuz? Demek istiyorum ki, eleştirdiğiniz şeyler geçmişle ilgili. Bugün için ne diyorsunuz?

Russell

Dün neyse bugün de o. Verdiğim H. bombası örneği eski bir hikâye değil, keşki öyle olsaydı. Bence bugünkü günde din, kiliselerdeki durumuyla, dürüst düşünceyi köstekliyor aslında ve hiç de önemli olmayan şeylere önem veriyor. Onun önem ölçüsünün tamamıyla yanlış olduğu söylenebilir.

Wyatt

Buna bir örnek verebilir misiniz?

Russell

Verebilirim elbette. Roma İmparatorluğu çökerken, kilise uluları Roma İmparatorluğunun yıkılmasına hiç de aldırış etmiyorlardı. Başlıca kaygıları, bakireliği korumaktı. Onlarca önemli olan buydu.

Wyatt

Ne yaptılar, peki?

Russell

Halka din öğütleri verdiler. Orduların sınırlara dayanması, vergi sistemlerinde reform yapılıp yapılmaması onları ilgilendirmedi. Din kuralları onlarca, kendi imparatorluklarının yaşamasından daha önemliydi. Onun için bugün de, insan soyunun çökebileceği bir sırada, görüyorum ki, kilise uluları suni döllenmeyi önlemeyi, hepimizi birden yokedebilecek olan bir dünya savaşını önlemekten daha önemli sayıyorlar. Bence, bu, önem ölçüsünde ne büyük bir aldanma olduğunu göstermeye yeter.

Wyatt

Evet ama, dinlerin eğitimi yaymakta bazan bir hayli yararı olduğunu kabul etmez misiniz? Örneğin, Birmanya gibi, başka hiçbir eğitim sisteminin kullanılamadığı yerlerde, budist rahipleri yoksulları eğitmekte bir hayli iş görmemişler midir?

Russell

Evet, olabilir. Benediktenler de bu yolda hayli yararlı olmuşlardır, ama zararlı olduktan sonra. Önce bir hayli kötülük etmişler, sonra da birazcık iyilik.

Wyatt

Kimi insanlar inançsız, dinsiz olamayacaklarını, onsuz hayatın zorluklarına karşı koyamayacaklarını sanıyorlar. Onlara ne dersiniz?

Russell

Böyle düşünenler bir çeşit korkaklık gösteriyorlar, derim. Bu korkaklık başka alanlarda ayıp sayılır. Ama din alanında oldu mu, korkaklık övülüyor. Bense, hangi alanda olursa olsun, korkaklığı övemem.

Wyatt

Peki ama, neden korkaklık diyorsunuz buna?

Russell

Hayatla, şunsuz yada bunsuz savaşamazsınız demek korkaklıktır. Herkes hayatın kendisine verdiği imkânlarla hayat savaşına girmek zorundadır. Yüreklilik, bir bakıma budur.

Wyatt

Sizce insanların kendi sorunlarını Tanrıya, bir papaza ya da bir din kuruluşuna yüklemeleri, bu sorunlarla kendi başlarına savaşmamaları korkaklıktır mıdır, demek istiyorsunuz?

Evet. Dünyanın içinde bulunduğu çok tehlikeli durumu ele alalım. Bana boyuna gelen mektuplarda hep «Tanrı dünyayı korur» diye yazıyorlar. Ama Tanrı geçmişte hiç korumadı, yarın ne diye koruyacakmış, anlamıyorum.

Wyatt

Ama din zararlı ise, insanlar yine de hep bir dinleri olmasını istiyorlar.

Russell

İnsanlar istemiyor ki! Kimi insanlar istiyor. Onlar da dini istemeye alışmış olanlardır. Örneğin, kimi memleketlerde halk sırık üstünde yürür ve sırıksız yürümekten hoşlanmaz. Din de tam böyle bir şeydir. Kimi memleketler alışmıştır buna. Ben Çin’de bir yıl yaşadım ve gördüm ki, orta halli Çinlilerin herhangi bir dine inandıkları yok. Öyleyken Hristiyanlar kadar mutlu olabiliyorlar. Hattâ, kötü koşullar içinde oldukları düşünülürse, Hristiyanlardan daha mutludurlar bence.

Wyatt

Ama bir Hristiyan’a sorarsanız, Çinliler Hristiyan olsalar daha mutlu yaşarlar, der.

Russell

Bence bunun doğruluğu hiç de ispatlanmış değildir.

Wyatt

Ama insan kendi dışında bir inanç nedeni aramaz mı? Kendinden büyük sandığı birine inanmak istemez mi? Bu, sadece bir korkaklık ya da başkasına güvenme sorunu değil, onun uğrunda bir şeyler yapmak isteği de olabilir.

İnsanın kendinden büyük nice şeyler daha var. Her şeyden önce ailesi, sonra ulusu var, sonra da bütün insanlık. Bütün bunlar bir tek insanın kendinden daha büyük şeylerdir. İçimizde doğabilecek iyilik duygularını doyurmamıza bunlar da yeter.

Wyatt

Din kurumlarının insanlığı hep pençesi altında tutacağını mı sanıyorsunuz?

Russell

Bu bence, insanların kendi toplumsal sorunlarını çözümleyip çözümlememelerine bağlıdır. Büyük savaşlar ve büyük baskılar sürüp giderse, çoğu insanlar mutsuzluk içinde yaşarsa, din de sürüp gider her halde. Çünkü, benim gördüğüm kadarıyla, Tanrının iyiliğine inanç, olan bitenlere ters düşmektedir. Tanrının iyiliğini gösteren hiçbir kanıt yokken ortada, halk inanıyor buna. Ama her şey yolunda gittiği zamansa, inanması gerekirken, inanmıyor Tanrının iyiliğine. Onun için diyorum ki, halk eğer toplumsal sorunlarını çözümlerse, din ortadan kalkar. Ama çözümleyemezse, o zaman ortadan kalkacağını sanmam. Buna geçmişten örnekler bulabilirsiniz. XVIII. yüzyılda, her şey yolundayken, okumuş yazmış insanların çoğu dine bağlı değildiler, serbest düşünceliydiler. Ama Fransız Devrimi olunca, bazı İngiliz aristokratları serbest düşüncenin insanı giyotine götürdüğü kanısına vardılar. Serbest düşünceyi bir yana bırakıp, hepsi koyu dinci kesildiler. Böylece Victoria dönemi başladı. Aynı şey Rus Devriminde de oldu. Rus Devrimi halkı ürküttü, Tanrı’ya inanmazlarsa, malları mülkleri ellerinden gidecek sandılar ve Tanrıya inanır oldular. Bence toplumsal karışıklıklar dinin işine yaramaktadır.

Wyatt

Sizin ve benim, ölünce yok olup gideceğimize inanıyor musunuz?

Russell

İnanıyorum elbette. Başka türlü olması için bir neden yok. Ölünce, beden dağılıp gidiyor, biliyoruz bunu. Beden dağıldıktan sonra, düşüncenin yaşamakta devam etmesi için de hiçbir neden görmüyorum.

Sh:42-50

DİN VE BİLİM

Büyük fizikçilerin ve biyolojistlerin çoğu, son yıllarda bilimin yeni buluşlarıyla eski maddeciliğin gözden düştüğünü ve din gerçeklerinin göze girmeye yüz tuttuğunu ileri sürdüler. Bilginlerin belirsiz terimlerle ve bir görüş olarak ortaya attıkları bu düşünceyi, din adamları kapıştılar, yaydılar. Bu arada gazetelerde din adamlarının ağzından öyle sarsıcı haberler verdiler ki, büyük kalabalıklar nerdeyse Kutsal Kitabın dediklerini fizik biliminin doğruladığını sandılar. Bana kalırsa, yeni bilimlerden alınacak ders, halkın sürüklendiği bu görüşe indirgenemez. Bir kere bilginler, söyledikleri sanılan şeylerin hepsini söylemiş değildirler. Sonra da, geleneksel din inançları yararına söylediklerini, birer bilgin olarak, gerçekten bilimsel bir ağızla değil, daha çok erdemi ve mülkü savunmak istiyen birer yurttaş olarak söylediler. 1914- 1918 savaşı ve onun ardından gelen Rus devriminden sonra bütün çekingen insanlar eskiye bağlanır oldular; profesörlerin de, çokluk, çekingen yaradılışlı kimseler olduklarını bilirsiniz. Ama, bunları bir yana bırakalım da bilimin gerçekten ne dediğini görelim.

1)           Tanrı karşısında insan — Son yıllara kadar, insanlara bir «cüzi irade» (*) tanıyan katolik dinbilimi, yanlışlığını ortaya koyabileceğimizi ileri sürüyorlar. Lord Tennyson’un yiğitçe söylediği bu sözde olduğu gibi: «Yürek öfkelenmiş bir insan gibi şahlandı ve duydum diye karşılık verdi.»

 

(*) Ötedenberi din bilginleri insanın Tanrı karşısındaki durumunu tartışmışlardır. Bir görüşe göre, dünyada olup biten her şeyi Tanrı önceden kararlaştırmıştır, her evrenin tabiî yasalarına bir yakınlık gösteriyor ve bu yakınlık mucizelere inanmalarına da engel olmuyordu. XVIII. yüzyılda Newton’un etkisi altında dinbilim ile tabiat yasaları arasındaki bağlantı daha da arttı. Öyle sanılıyordu ki, Tanrı dünyayı bir plâna göre yaratmıştır ve tabiat yasaları da bu plânın tâ kendisidir. XIX. yüzyıla kadar dinbilimi düşünceye dayanıyordu, sağlam ve açık seçikti; ama, Tanrıya inanmaz olmuş aklın saldırılana karşı koyabilmek için, son yüzyıl içinde, gittikçe duygulara daha çok başvurur oldu. İnsanların kafa gücünü serbest bırakıp kendilerini çekmeğe uğraştı. Böylece, bir deli gömleği olmaktan çıktı, yumuşak bir hırka haline geldi. Bugün, düşünceye dayanan eski ve ağırbaşlı geleneği sürdüren bir kaç bilgin katolik din adamı ile bâzı toptancılardan başkası kalmadı. Diğer bütün din adamları kafadan çok yüreğe seslenerek mantığın tırnaklarını körletmeğe çalışıyor ve duygularımızla aklımızın sürüklendiği bir sonucun kesin bütün yapacaklarını önceden alnına yazmıştır. Bununla çatışan bir başka görüşe göre, insanoğlunun, az da olsa, kaderini değiştirme gücü vardır. İnsan, kendi çabasıyla, Tanrının kendisine çizdiği kaderi değiştirebilir. Bu son görüşe göre, Tanrı iradesi karşısında insan iradesinin, eski deyimle, küllî iradenin karşısında cüzi iradenin bir yeri vardır. İslâmlıkta olsun, Hıristiyanlıkta olsun, aynı tartışma yüzyıllarca süregelmiştir. Hıristiyanlar arasında bu iki görüşe göre, değişik mezhepler türemiş ve bu mezhepler arasındaki kavgalar XVII. yüzyıl sonlarına kadar önemli çatışmalara yol açmıştır. Örneğin, Jansenistlerle Cizvitler arasındaki çatışma. Cizvitlerin cüzi iradeyi kabul etmelerine karşılık Jansenistler, kötü bir insanın ancak Tanrının bağışlamasıyla kurtulabileceğine — bunun dışında — ne yaparsa yapsın cehennemlik olacağına inanıyorlardı. Doğuda bu çatışma hep küllî iradeden yana çözülmüş ve bundan ötürü de Doğu, genel olarak, çok daha kaderci, fatalist kalmıştır. (Çevirenlerin notu).

Günümüzde, yüreğin atomlarla, nefes borularıyla, denizkestaneleriyle ve araya bilim karışmadığı sürece ilgilenmeyeceği daha birçok konulara bağlı duyguları vardır.

Günümüzün din bilginlerinin ileri sürdükleri düşüncelerden biri atomların davranışını bilmeyişimize dayanarak, insanın cüzi iradesini kurtarmaktır. Görülecek kadar büyük olan cisimlerin hareketleri ile ilgili eski mekanik yasaları, bu cisimler için doğruluklarını hiç de yitirmiş sayılmazlar; ama bu yasalar, atomlara, hele proton ve elektronlara uygulanamıyorlar. Yalın atomların hareketlerini yöneten yasalar var mı, yok mu? Bu hareketler ne dereceye kadar rastlantılara bağlı? Bunu kesin olarak bilemiyoruz henüz. Büyük cisimlerin hareketlerini yöneten yasaların statistik yasaları olması, her biri bir rastlantının etkisi olan birçok hareketlerin ortalama sonucunu vermesi olağan görünüyor. Bu yasalardan bazıları ve özellikle termodinamiğin ikinci yasaları statistik yasaları sayılıyor. Bunlara eklenecek başka yasalar da olabilir. Atomun olağan bir kaç hali vardır, bunlar içiçe değil, birbirinden küçük, belli aralıklarla ayrılmışlardır. Bir atom, bu hallerin birinden ötekine atlıyabilir, atlarken de birbirinden ayrı sıçrayışlar yapabilir. Bugün için şu ya da bu koşullar altında sıçramanın ne türlü olacağını önceden kestirmemizi sağlıyan bir yasa bilmiyoruz. Bundan da şu sonuç çıkarılıyor ki, atom bu bakımdan, hiç bir yasaya uymuyor, benzetme yoluyla «iradei cüziye» diyebileceğimiz bir güç taşıyor. «Fizik dünyanın özü» adlı eserinde Eddington bu olanak üzerinde bir hayli duruyor (s. 311). Ona göre, insan düşüncesi beynin atomlarını, şu ya da bu hale geçirebilir ve böylece, sanki bir düğmeye basarak istemine uygun, geniş sonuçlar elde edebilir. İstemin kendisine gelince, onun nedeni olmadığını sanıyor. Dediği doğruysa, fizik dünya, en büyük gövdelerde bile, yasalarla önceden belirlenmiş değildir, nedensiz insan istemlerine göre değiştirilebilir demektir.

Bu görüşün üstünde durmadan önce, « b e I i r i m s i z I i k (indetermination) ilkesi»nden söz etmek istiyorum. Fiziğe 1927’de Heisenberg’in soktuğu bu ilkeyi (her halde adı dolayısıyla) birçok din adamı iyi karşıladı. Çünkü, bu ilke onları matematik yasalarının kulluğundan kurtarabilecekti. Doğrusunu isterseniz, beni biraz şaşırtan Eddington’un bu ilkenin kullanılmasını desteklemesidir. (Önceki kitap, s. 306). Bu ilkeye göre, bir parçacığın durumu ve hızı önceden belirlenemez. Bu iki belirlemenin her birinde bir yanlışlık payı olacaktır ve her iki yanlışlığın sonucu da değiştirilmez. Başka türlü söyleyecek olursak, birinin belirlenmesi ne kadar doğru olursa, öbürününki de o kadar yanlıştır. Yanlışlık payı çok küçüktür elbet. Tekrar söyleyeyim ki, Eddington’un bu ilkeyi «cüzi irade» sorununa bağlamasına şaşıyorum. Çünkü, bu ilke tabiat olaylarının belirli olmadığı sonucuna götüremez. Bu ilke sadece şunu gösterir ki, eski «zaman mekân» görüşü yeni fiziğin ihtiyaçlarını tam karşılıyamıyor. Bu, artık her bakımdan bilinen bir şey. Eski Yunanlıların bulduğu «zaman mekân» kavramları günümüze kadar büyük bir başarıyla iş gördüler. Einstein, onların yerine «mekân zaman» dediği yarı hayvan yarı insan, bir çeşit karma anlam getirdi, ve yirmi yıl kadar her şey bu görüşle yolunda gitti. Ama, modern quanta mekaniği daha kökten bir yenilenme zorunluğu ortaya koydu.

Belirimsizlik ilkesi bu zorunluğun açıklanmasından başka bir şey değildir. Ama, bu hiç de fizik yasalarının tabiat olaylarını belirliyecek güçte olmadığını göstermez.

J.E. Turner (Nature dergisi, 27 Kasım 1930) diyor ki «Belirimsizlik ilkesinin yanlış anlaşılması, büyük ölçüde, belirli kelimesinin ikiliğinden doğmuştur. Bir anlamda, bir nicelik ölçüldüğü zaman belirlidir. Bir başka anlamda, bir olay bir nedenin sonucu olduğu zaman belirlidir. Belirimsizlik ilkesi ölçülere uygulanabiliyor. Ama, nedenlere uygulanamıyor. Bir parçacığın hızı ve yeri belirimsizlik ilkesine göre tam ölçülemiyeceği için, belirsizdirler. Bu ölçülemeyiş hem kendi nedenine, hem de ölçme dediğimiz şeyin ölçülen üzerinde fizik bir etki yapmasına bağlı fizik bir iştir. Belirimsizlik ilkesinde, fizik bir olayın nedensiz olabileceği sonucuna götürecek hiç bir şey yoktur.» Turner’le birlikte şunu söyliyebiliriz: «Doğrulanmadığı sürece belirimsiz sayılan bir değişmenin kesin anlamda belirimsiz, yâni nedensiz olduğunu ileri süren her düşünce, bir yanlışa ve yanlış anlamaya dayanır.» Şunu söyliyelim ki, atoma ve onun sözde cüzi iradesine, gelince bir atomun canı istediği gibi davrandığını bilmiyoruz. Bir atomun canı istediği gibi davrandığını ileri sürmek canı istediği gibi davranamıyacağını ileri sürmek kadar yanlıştır. Bilim, son zamanlarda, atomun eski fizik yasalarına uymadığını ortaya koydu, ve bâzı fizikler bundan atomun hiç yasaya uymadığı sonucunu çıkarmakta belki çok acele ettiler. Eddington’un düşüncenin beyin üzerindeki etkileriyle ilgili görüşü aynı konu üzerinde Descartes’ın görüşlerini hatırlatıyor. Descartes yaşama gücünün (vis viva) saklanımını (conservation) biliyordu ama, itme gücündekini bilmiyordu. Onun için de, düşüncenin, canlı varlıkların yönünü değiştirebileceğine inanıyordu, hareketlerinin hızını değil. Hızın saklanımı ortaya çıkarılınca, Descartes’ın görüşünden vazgeçildi. Eddington’un görüşü de, onun gibi, bir yana bırakılabilecektir. Çünkü, deneyci fizikçiler, bugün yarın tek tek atomların davranışını düzenleyen yasaları bulabilirler. Geçici olabilecek bir bilgisizliğin üstüne dinsel bir yapı kurmak aşırı bir atılganlıktır. Böyle yapılar kurulabilse bile, ancak zararlı olabilirler. Çünkü, insanların elinden yeni buluşlar umudu alınmış olur.

Ama, cüzi irade inancına salt görgül (empiric) açıdan da karşı konabilir. Hayvanların ya da insanların davranışları sıkı bir bilim gözlemi altında tutulabiIdiği zaman, Pavlov’un deneylerinde olduğu gibi, bu davranışların başka alanlardaki olaylar gibi bilim yasalarıyla doğrulanabildikleri görülmüştür. Gerçi, insanların bütün yapacaklarını önceden kestiremiyoruz. Ama, bu kestiremeyiş mekanizmanın karmaşıklığı ile kolayca açıklanabiliyor. Böylesi savları (iddiaları) yakından inceledik mi, yanlış oldukları görülür her zaman. Dünyayı gelişi güzel bir yönetimin buyruğunda görmek isteyenler, bunun ne demeğe varacağını düşünemiyorlar. Tabiatın akışı üstüne ileri sürdüğümüz bütün düşünceler nedensel (causal) düşüncelerdir ve eğer tabiatı nedensel yasalar yönetmiyorsa, bizim bütün düşüncelerimiz yıkılır. O zaman, kendi görgümüz dışında hiç bir şey, nedensel yasalara bağlı olduğu için, biz, kesin anlamda, yalnız yaşadığımız anın görgüsünü bilebiliriz. Düşünce yoluyla başka insanların varlığını, hattâ kendi geçmişimizi bilemezsek, nasıl bunca şeylerin varlığını ileri sürebiliriz. Nedensellik ilkesi doğru ya da yanlış olabilir. Ama, onun yanlış olduğu savını tutan ve bu savı tutmakla yüreği rahatlayan kimse kendi düşüncesinin bu davranışla neler yitirdiğini, bindiği dalı kestiğini bilmiyor. Kendini yakından ilgilendiren bütün nedense! yasaları kabul ediyor, yediği yemeğin kendini beslediğine, para yatırdığı bankanın kendi imzasını taşıyan çeki ödeyeceğine inanıyor ama, kendini yakından ilgilendirmeyen ya da işine gelmiyen yasaları şu ya da bu sebeple tanımak istemiyor. Böyle bir davranışa en azından «çocuksu» denebilir.

Atomların davranışları hiç bir yasaya bağlı değildir demenin iler tutar bir yanı yoktur. Atomların tek tek davranışlarını az çok aydınlatan son zamanların deneysel metotları olmuştur. Bu davranışın yasalarının henüz bulunmamış olmasında şaşılacak bir şey yoktur. Bir takım olayların yasalara bağlı olmadığı ispatlanamaz. Böyle bir ispatlama kökünden ve teorik bakımdan olacak şey değildir. İleri sürülebilecek tek şey, bu yasaların henüz bulunmamış olduğudur. Diyebilirsiniz ki, bu yasalar gerçekten var olsaydı atomu inceleyen onları bulacak kadar yetkilidir. Ama ben böyle bir düşüncenin, bir evren teorisine temel olacak kadar sağlam bir öncül (premisse) olduğunu sanmıyorum.

2)           Matematikçi Tanrı — Sir Arthur Eddington atomların matematik yasalarına uymayışından dini çıkarıyor. Sir James Janes ise, dini atomların bu yasalara uymasından çıkarıyor. Bu çıkarmaları din adamları hep seve seve kabul ediyorlar. Çünkü, mantık isteği onlarca soğuk aklın isteğidir; bununsa, bizim daha derin olan din duygularımızla bir ilişkisi yoktur. Eddington’un sıçrayan atomlar görüşüne dayanan düşüncesini gözden geçirdik. Şimdi, Jeans’ın yıldızların soğuması üstüne kurduğu düşünceyi gözden geçireceğiz. Jeans’ın Tanrısı Platoncadır. Onca, Tanrı, ne mühendis, ne biyolojisttir, sadece matematikçidir (The Mysterious Universe, s. 134). Doğrusunu isterseniz, bence bu çeşit Tanrı, büyük işlere girişen insanlara benzetilen Tanrı’dan daha iyi. Çünkü, ben düşünceyi, yapmaktan daha önemli buluyorum. Yapıcı bir Tanrı düşünen din adamı adele gücünün etkisi altında gibi görünüyor. Kasları gergin bir insan yapıcı bir Tanrıya inanır. Kasları gevşek bir adamsa bir düşünce ve derinleştirme Tanrısına inanır. Sir James Jeans Tanrıcı görüşlerine güvendiği için, evrimcilerin görüşlerine pek sert davranıyor. Esrarlı evren üstüne yazdığı kitap, güneşin bir hayat tarihçesiyle başlıyor. Nerdeyse güneşin bir mezar taşı kitabesini yazıyor. Onca, yüz binlerce yıldızın bir tekinin, yalnız bir tekinin gezegenleri vardır. Ama, aşağı yukarı 2 milyon yıl önce, güneş nasılsa bir başka yıldızla buluşmuş, bu buluşma da bir hayli bereketli olmuş; çünkü, var olan gezegenler düzeni ondan doğmuş. Gezegenleri olmayan yıldızlar hayat yaratamazlar. Onun için de hayat evrende binde bir rastlanan bir şeydir. «Evrenin, başlangıçta bizimkine benzer bir hayat yaratmak üzere kurulduğu inanılmaz bir şey gibi geliyor, diyor Sir James Jeans, öyle olsaydı, bu düzenin büyüklüğü ile yarattığı şey arasında iyi bir orantı bulunurdu.» Evrenin bu az raslanılır köşesinde bile, yaşama yalnız çok sıcak ile çok soğuk iklim arasındaki bir ortamda mümkündür. «İnsan soyunun tragedyası şudur ki, evrenin özü hayatı besleyip sürdüremeyecek kadar sıcak olduğu halde insanoğlu, ister istemez soğuktan öleceğe benziyor.» Hayatı yaradılışın amacı olarak gören tanrıbilimciler, astronomide de aldanıyorlar, kendilerine ve benzerlerine gereğinde çok değer veriyorlar. Jeans’ın modern fizik üstüne, madde ve ışınlaşma üstüne, görelilik ve eter üstüne yazdığı güzel bölümleri özetlemeğe kalkmıyacağım. Bunlar yeterince kısa oldukları için hiç bir özet onları tam anlatamaz. Bununla beraber, okuma isteğinizi arttırmak için, kendi verdiği özeti buraya alacağım.

«Kendimi özetliyecek olursam diyebilirim ki: Düzensiz ve buruşuk yüzeyli bir sabun köpüğü, göreci teorinin ortaya koyduğu evreni yalın ve kabaca anlatmak için verilebilecek en iyi örnektir bence. Evren, sabun köpüğünün içine değil, yüzeyine benzer ve hiç unutmamalı ki, sabun köpüğünün yalnız iki boyutu vardır, evren kabarcığınınsa dört: Üç uzay boyutu, bir de zaman. Bu kabarcığı meydana getiren öz, yâni sabunun zarıysa, boş zaman ile, içiçe boş uzaydan başka bir şey değildir.»

Kitabın son bölümü, sabun köpüğünü matematikçi bir Tanrı gücünün, matematik özelliklerine duyduğu ilgiyle şişirdiğini ispatlamaya çalışıyor. Tanrıbilimciler bu küçük okşayıştan kendilerine büyük pay çıkardılar. Bilginler kendilerine bir Tanrı versin de, bu Tanrı nasıl olursa olsun. Sir James Jeans’ın Tanrısı, Eflatununki gibi toplamlara meraklı bir Tanrıdır. Ama, soyut bir matematikçi olduğu için, vardığı rakamın ne olduğu onu ilgilendirmez. Sayın bilgin, yeni fizikten aldığı bir çok çetin tanıtlarla bu Tanrıya, aslında olmayan derinlik havası veriyor. Bu görüş kısaca şöyledir: Madem iki elma iki elmaya eklenince dört elma eder, öyleyse Tanrı iki kere ikinin dört ettiğini biliyordu. Buna karşı, bir kadınla bir erkeğin, kimi zaman üç ettiği ve Yaradanın toplamda sanıldığı kadar güçlü olmadığı söylenebilir. Daha ciddî konuşacak olursak, diyebiliriz ki, Sir James Jeans, piskopos Berkeley’in teorisini yeniden ele alıyor. Bu teoriye göre, var olan yalnız idea’lardır, ve dış dünyada gördüğümüz süreklilik tam olmasa da, Tanrının uzun zaman nesneleri de düşünmesinden geliyor. Örneğin, nesneler hiç bir insan onlara bakmadığı zaman var olmaktan çıkmıyorlar. Çünkü, Tanrı onlara her zaman bakıyor, daha doğrusu, bu nesneler onun kafasında her zaman birer düşünce olarak yaşıyor. «Evreni en iyi anlatmanın yolu, çok eski ve uyarsız da olsa, onu bir salt düşünce olarak göstermektir. Bu düşünce, daha anlaşılır bir kelime bulamadığımız için, matematikçi düşünür dediğimiz bir varlığın düşüncesidir.» Biraz ileride şunu öğreniyoruz ki, Tanrının düşüncesini yöneten yasalar uyanık hayatımızın olaylarını yöneten yasalardır ama, düşlerimiz yöneten değil.

Heyecanlarına dokunmıyan başka bir konuda Sir James Jeans’ın bu ispatlamasında arıyacağı bilimsel kesinliği aramadığını görüyoruz. Bir çok ayrıntılar bir yana, soyut matematik ile uygulanan matematik alanlarını birbirine karıştırmakla temelden bir yanılgıya düşmüş oluyor. Soyut matematik hiç gözleme bağlı değildir, onun işi sembollerledir ve değişik sembollere dayandığı içindir ki deneye başvurulmaksızın incenelebilir. Fizik ise, tersine, ne kadar matematiksel olursa olsun, baştan başa gözleme ve deneye, yani, önünde sonunda, duyuların algısına bağlıdır. Matematikçi her çeşit matematikle uğraşır ve uğraştığı dalların sadece bir kaçı fizikçinin işine yarar. Ve fizikçinin matematiği kullanırken ileri sürdüğü, soyut matematiklerin ileri sürdüğünden apayrıdır. Fizikçi kullandığı matematik sembolerinin, sadece duygu izlenimlerinin yorumlanmasına, birbirine bağlanmasına ve önceden kestirilmesine yaradığını söyler. Yaptığı iş ne kadar soyut olursa olsun, deneyle ilişiğini kesmez. Matematik formüllerinin evreni yöneten bâzı yasaları anlatabileceği ortaya konmuştur diye Jeans bu yasaların işleyişini görme hevesiyle dünyayı bir matematikçinin yarattığı sonucuna varıyor. Bu görüşe kesinlik kazandırmaya çalışsaydı, eminim ki, ne kadar aldatıcı olduğunu görmekte gecikmezdi. Hem zaten, her hangi bir usta matematikçi bir dünyayı, herhangi bir dünyayı genel yasalar çerçevesi içine sokabilir. Böyle olunca, yeni fiziğin matematik niteliği dünya ile ilgili bir olay değil, sadece fizikçinin ustalığını gösteren bir şeydir. Sonra şu da var: Eğer Tanrı onu savunan kahramanların sandıkları kadar arı bir matematikçi olsaydı, düşüncelerine kaba bir dış varlık vermek isteğine kapılmazdı. Bir takım eğriler çizmek ve geometrik yapılar kurmak hevesi okul çağındaki çocukların işidir ve bir öğretmen bunları kendine yakıştırmaz. Bununla beraber, Sir J. Jeans bu hevese kapılmış görüyor yaratıcısını. Onca, dünya düşüncelerden kuruludur.

Bu düşünceler üç türlüdür: Tanrı düşünceleri, uyanık insanların düşünceleri ve uyuyan, kötü düşler gören insanların düşünceleri. Bu son iki çeşit düşünce Evren’in yetkinliğine ne ekliyor, orası pek anlaşılmıyor. Tanrı düşüncelerinin en iyileri olacağı besbelli ama, öteki baş belâlarının neye yaradığı belli değil. Bir zamanlar çok bilgin ve çok softa bir tanrıbilimci tanımıştım. Bana, uzun araştırmalardan sonra her şeyi anladığını, yalnız Tanrının niçin dünyayı yarattığını anlamadığını söylemişti. Bu çetin sorun üstünde Sir J. Jeans’ın durması iyi olur. Belki bunu çözümler de din bilginlerinin gönlünü hoş eder.

3)           Yaratıcı Tanrı — Bugünkü bilimin karşılaştığı en ciddî zorluklardan biri Evren’in bir dağılmaya doğru gitmesinden geliyor. Örneğin, dünyada radyoaktif nesneler var. Bunlar durmadan daha basit öğelere ayrılıyorlar ve bunları yeniden birleştirmenin yolu bulunamıyor. Ama, dünyanın dağılma halinde olduğunu gösteren yalnız bu değil. Daha önemli ve daha çetrefil gerçekler de gösteriyor bunu. Her ne kadar basit öğelerin karmaşık öğeleri nasıl yarattığını bilmiyorsak da, böyle bir şeyin nasıl olabileceğini düşünebiliriz ve belki de bir yerde buna benzer oluşmalar vardır. Ama, termodinamiğin ikinci yasasına gelince, daha büyük bir zorlukla karşılaşıyoruz.

Kaba olarak termodinamiğin ortaya koyduğu ikinci yasa şudur: Nesneler kendi hallerine bırakıldıkları zaman düzensiz bir duruma düşerler ve kendiliklerinden ilk düzenlerini bulamazlar. Sanıldığına göre, çok eski bir zamanda Evren tam bir düzen içindeydi, her şey yerli yerindeydi, sonradan gittikçe düzeni bozulmaya başladı, o kadar ki. Evren’i ilk durumuna götürmek için bir zor görmesi gerekir. Termodinamiğin ikinci yasası, ilk biçimiyle daha az bir şey atıyordu ortaya. Özellikle diyordu ki, yan yana gelen iki nesnenin ısıları ayrı ayrıdır; bunlardan daha sıcak olanı bu buluşmada daha soğuk, daha soğuk olansa daha sıcak olur ve sonunda iki nesnenin ısısı eşitleşir. Bu açıdan yasa herkesin bildiği şu olayı ortaya koyar: Elinizde kızıl kor haline gelmiş bir nesneyi tuttuğunuz zaman, bu nesnenin kendisi bir yandan soğurken çevresindeki hava da ısınır. Ama, çok geçmeden görülür ki bu yasanın daha genel bir anlamı vardır. Çok sıcak nesnelerin parçacıkları çok hızlı bir devinim içinde oldukları halde, soğuk nesnelerin parçacıkları daha ağır devinirler. Çabuk devinimli bir çok parçacıklar ağır devinimli parçacıklarla bir arada bulundular mı, zamanla çabuklar ağırlara çarpa çarpa iki taraf ortalama bir hıza varır. Bu gerçek, enerjinin bütün biçimlerine uygulanır. Bir yerde çok büyük bir enerji, onun yanı başında küçük bir enerji varsa, her zaman büyük enerji küçük enerjiye geçerek eşit duruma girerler. Bu oluşu bir demokrasi eğilimi olarak belirtebiliriz. Bu oluş tersinmez olduğu (yâni küçük enerji büyük enerjiye geçmediği için) geçmiş zamanlarda devlet gücünün dağılışında her halde bugünkü kadar eşitlik yoktu (yâni güç, azınlıktan çoğunluğa geçemiyordu.) Bugün madde dünyası bitimli sayıldığına, ve bilinmemekle beraber belli elektron ve proton sayısı ile kurulduğuna göre, enerjinin belli bir yerde başka bir yerden daha fazla birikmiş kalması teorik bakımdan zamanla sınırlıdır. Dünyanın gelişmesini geriye doğru izliyecek olursak, sayısız yıllar sonra (ama her halde 4004’den fazla) dünyanın daha öncesi olamayacak bir durumuna varırdık, eğer termodinamiğin ikinci yasası orada yürürlükte ise, Dünyanın bu ilk halinde, enerji mümkün olduğu kadar eşitsizlikle dağılmış olacaktı. Bu konuda Eddington şunları söylüyor:

«Sonsuz bir geçmiş düşüncesinin zorunluğu meydandadır. Kendimizi sonsuz bir hazırlama çağının mirasçıları sayamayız. Kendinden öncesi olmayan bir zamanı düşünmek de imkânsız. Zamanın başlangıcı dilemma’sı bizi daha da şaşırtırdı, eğer sonsuz zamanla bizim aramıza giren daha ezici bir başka zorunluk bu dilemmayı gizlemeseydi. Evren’in derece düşümünü inceledik. Bu konu üzerinde düşündüklerimiz doğruysa, evrendeki büyük değişme zamanın başlangıcı ile bizim zamanımız arasında bir yerdedir.

«Geçmişe doğru yükseldikçe, git gide düzenli bir dünya buluyoruz. Daha yukarılara gitmemize hiç bir engel çıkmazsa, öyle bir zamana varırız ki, orada dünyanın enerjisi rastlantıya hiç yer vermiyen kusursuz bir düzen içindedir. Bugünkü tabiat yasaları sistemine göre daha yukarı çıkamıyoruz. Kusursuz düzen sözünün bir kaçamak olduğunu sanmıyorum. Bizi ilgilendiren düzen tıpa tıp belirlenebilir bir düzendir ve kusursuz olduğu bir nokta vardır. Gittikçe yükselen sonsuz düzenleme halleri olamaz. Kusursuzluk noktasının da gittikçe daha yavaş yaklaşılan bir yer olduğunu sanmıyorum. Kusursuz ya da tam düzen, kusurlu düzenden daha az fire verme yolunda değildir.

«Hiç duraksamadan kabul edebiliriz ki, üç çeyrek yüzyıldan beri kurulan fizik şeması ile Evren’in öz temellerinin kusursuz bir düzen içinde yaratılmış olduğu bir zaman bulabiliriz. Elverir ki, daha önce var olan öz temellerde bu düzen bulunup da sonradan kaybedilmiş olmasın. Ayrıca, bu düzende hiç bir şey rastlantıdan doğmuş olamazdı. Çünkü o, rastlantı ile doğamayacak bir şeydir.

«Uzun zaman bu durum fazla kaba maddeciliğe karşı kullanıldı. Bu, biz insanların zamanından sonsuz uzaklıkta olmayan bir zamanla Yaradan’ın işe karışmasının bilimsel bir tanıtı sayılır. Bence bu fizik şemadan sonuçlar çıkarmakta acele etmemeliyiz.

«Bilginler ve tanrıbilimciler, bugünkü termodinamik araştırmaların hepsinde ustaca gizlenen Tanrıcı doktrinin çocuksu kabalığını görmelidirler. Bu doktrine göre, Tanrı bir kaç milyar sene önce Evren’e son biçimini vermiş ve sonra onu rastlantıya bırakmıştı. Bilginin yapacağı burada, termodinamik gelişme üstüne bir varsayımda kalmak ve bir inanç bildirme yoluna gitmemektir. Bir bilim adamı olarak ben, dünyanın bugünkü durumunun bir sıçramadan doğduğuna inanmıyorum. Bilim dışı bir açıdan da, sözü geçen varsayımın gerektirdiği süreksiz bir Tanrılık kavramını da kabul edemem. Bu işin içinden nasıl çıkılır bilmem.» (Eddington: The Nature of the Physical World, 1928, s, 83 vd.).

Bu sözlerden anlaşıldığına göre, Eddington bir yaratıcının elinden çıkmış belli bir yaradılışı tutmuyor.

Tutmamasının tek nedeni de, bu düşünceden hoşlanmamasıdır. Kabul etmediği sonucu destekliyen bilimsel tanıt «cüzi irade» yi destekliyen tanıttan çok daha sağlamdır. Çünkü, biri bilimsizliğe, öbürüyse (bizim burada incelediğimiz) bilgiye dayanıyor. Bu da gösteriyor ki, bilginlerin bilimlerinden çıkardıkları Tanrıbilim sonuçları sadece hoşlarına gittiği için kabul ettikleri sonuçlardır. Ne kadar akıl yoluna baş vurursa vursunlar, bu sonuçların dinsel inançlara aykırılığını bir türlü benimsemiyorlar. Bana kalırsa şunu kabul etmeliyiz ki, Evren’in bizden sonsuz bir uzaklıkta olmayan bir zamanda bir başlangıcı olduğu düşüncesi, son zamanlarda bilginlerin bize kabul ettirmek istediği Tanrıbilim sonuçlarından çok daha savunulmaya elverişli görünüyor. Bilimsel kanıtın ispatlayıcı bir kesinliği yoktur. Termodinamiğin ikinci yasası her yerde, her zaman geçmeyebilir. Ya da, Evren’in uzayda sonlu olduğunu düşünmekte aldanıyoruz. Ama, bu çeşit kanıtlarda her zaman olduğu gibi, bu kanıt da iyidir ve bence yeni bir duruma kadar dünyanın, bilinmemekle beraber, belli bir zamanda bir başlangıcı olduğunu kabul edebiliriz.

Bundan, dünyanın bir yaratıcısı olduğu sonucuna varabilir miyiz? Bilimin sağlam kurallarına bağlı kalmak istiyorsak, elbette hayır diyeceğiz. Dünyanın bir başlangıcı olmadığı düşüncesine hiç bir mantık karşı koyamaz, bunu garip bulabiliriz sadece. Ama, garip görünen bir şeyin gerçekleşmiyeceğini gösteren hiç bir tabiat yasası da yoktur. Bir yaratıcı öne sürmek bir neden öne sürmektir. Nedensel sonuçlamalarsa, bilimde ancak nedensel yasaların gözlemine dayandığı zaman kabul edilebilir. Oysa, hiçten başlayan bir yaradılış şimdiye kadar görülmüş bir şey değildir. Böyle ce, dünyanın nedeni bir yaratıcıdır demek, dünyanın neden yoktur demekten daha akla uygun değildir.

Ayrıca, dünyayı bir yaratıcının kurduğu varsayımı, bence hiç bir fayda sağlamıyor. Bir yaratıcı olsun olmasın, dünya neyse odur. Size kötü şarap satmaya kalkarlarsa, bu şarap üzümden çıkarılacak yerde laboratuvarlarda hazırlandı diye onu daha iyi bulmazsınız. Onun gibi, «hiç de hoş olmayan bu Evren’in» belli bir amaçla bir laboratuvardan çıkmış olmasında ne kazancımız olacağını göremiyorum.

Bâzı kimseler (ki Eddington onlar arasında değildir) şununla avunuyorlar ki, dünyayı Tanrı yaratmış olursa, bozulduğu zaman onu düzeltebilir. Bense, hoşa gitmiyen bir oluşun durmadan tekrarlanmakla ne diye daha hoş olabileceğini kavrıyamıyorum. Belki de dinsel duygum eksik de ondan.

Bugünlerde eski biçim maddecilikten ve onu yeni fiziğin çürüttüğünden çok söz ediliyor. Aslında, fiziğin değişen yanı teknik yanıdır. Filozoflar ne derse desin, eskiden fizik, teknik bakımından maddenin küçük sert parçalardan meydana geldiği düşüncesine dayanıyordu. Bugün öyle değil artık. Ama Demokritos’dan sonra, bu küçük sert parçalara inanmış filozoflar pek azdır. Berkeley ve Hume buna hiç inanmıyorlardı her halde. Leibniz, Kant ve Hegel de öyle. Kendisi de fizikçi olan Mach çok başka bir doktrin ileri sürüyordu. Az çok felsefeye bulanmış bilginliği ile bu küçük sert parçaların teknik bir uydurma olduğunu kabul etmeğe hazırdı. Böyle anlaşılınca, maddecilik ölmüştür. Ama, daha önemli bir başka açıdan maddecilik her zamankinden daha diridir. Önemli sorun, maddenin küçük parçacıklar ya da başka bir şeyden kurulu olup olmadığını bilmek değil, tabiattaki gelişmenin fizik kanunlarına bağlı olup olmadığını bilmektir. Biyolojik, fizyoIojik ve psikolojik ilerlemeleri her zamankinden daha büyük bir olağanlıkla gösterdi ki, tabiat olayları fizik yasalarının buyruğundadır. İşte gerçekten önemli olan da budur. Bunu anlatmak için, hayat bilimleri ile uğraşanların düşüncelerinden bâzıları üzerinde duracağız.

4)           Evrimci Tanrıbilim — Evrim önceleri dine düşman sayıldı. Köktenciler (Fondamentalist) hâlâ öyle sayıyorlar. Ama, yeni türeyen bütün bir dinciler okulu da evrimde çağlar boyunca ağır ağır gerçekleşen bir Tanrı plânı görüyor. Kimi, bu plânın Tanrının düşüncesinde olduğu, kimi de canlı yaratıkların belirsiz isteklerinde saklı olduğunu ileri sürüyor.

Kimine göre, bizler Tanrının isteklerini gerçekleştiriyoruz, kimine göre de, sandığımızdan daha iyi olan kendi isteklerimizi. Tartışılan bir çok sorunlar gibi evrim sorunu da bir hayli ıvır zıvırla doldu. Eskiden Huxley ve Gladston Nineteenth Century dergisinde hıristiyan dininin doğruluğu üstüne tartışılırken her şey Gadarin domuzunun bir Yahudiye mi yoksa bir gentil’e (Yahudilere göre yabancılar, hıristiyanlara göre payenler) mi ait olduğu konusu etrafında dönüyordu. Çünkü, ancak ikinci halde bu hayvanların öldürülmesi, özel bir mala haksızca saldırış oluyordu. Yine bunun gibi evrimin erekliliği (finality) sorunu da amophila’nın yaşayışı, tersine çevrilen deniz kestanelerinin davranışı, axoiatl’ın karada ve denizdeki alışkanlıkları gibi ayrıntılara döküldü. Oysa, bu sorunları, ne kadar önemli de olsalar, uzmanlara bırakmak gerekir.

Fizikten biyolojiye geçerken sanki cosmic’den kilise dünyasına geçiyoruz. Fizikte ve astronomide, genel olarak evrenle karşılaşırız, sadece evrenin bizim bulunduğumuz köşesiyle ya da bizim gördüğümüz yanıyla değil. Kozmik bakımdan hayat, az önemli bir olaydır. Çok az yıldızın peykleri vardır ve hayata elverişli koşullar gösteren peykler de çok azdır. Dünyamızda bile, hayat maddenin çok küçük bir parçasına, yüze en yakın yerine özgüdür. Varlığın en uzun geçmişinde dünya yuvarlağı hayatla uzlaşamayacak kadar sıcaktır. Varlığının en uzun geleceğinde de hayatla uzlaşamayacak kadar soğuk olacaktır. Şu anda hayatın yalnız bizim dünyamızda olup başka hiç bir yerde olmaması hiç de imkânsız değildir. Ama çok cömert davranıp da uzaya serpili yüz binlerce başka yıldızlarda hayat olduğunu kabul etsek bile, bütün yaradılışın amacı hayattır diyemeyiz. Çünkü, yaşıyan madde, koca evrenin önemsiz bir ürünüdür nihayet. Bir çok yaşlı baylar, sonu iyiye bağlanmak şartıyla bir takım sıkıcı hikâyeler dinlemekten hoşlanırlar. Bütün bu hikâyelerin hepsinden uzun ve vardığı sonuç hepsinden daha kısa olan bir hikâye düşünün. Böyle biyolojistlerin görüşüne göre, Tanrının yaratıcı çalışmaları üzerine çok az bir fikir edinebiliriz. Üstelik de hikâyenin sonucu bu kadar uzun bir önsöz yanında çok küçük kalır. Tilkinin kuyruğu ile, ardıç kuşunun ötüşü ile, yabani tekenin boynuzlan ile uğraşılmasına bir şey demem. Ama, tanrıbilimcilerin böbürlene böbürlene uğraştıkları bunlar değildir. Onları ilgilendiren insanın ruhudur. Ne yazık ki, insan soyunun değerleri üstüne söz söyliyecek tarafsız bir yargıç yoktur. Bana sorarsanız insanın zehirli gazlarını, mikrop savaşı araştırmalarını, bütün işkencelerini, baskılarını, türlü kötülüklerini düşününce, yaradılışın baş tâcı sayılan bu soyu pek o kadar parlak görmüyorum. Ama geçelim bunu.

Evrimin oluşmasında kendinden ya da aşkın bir ereklilik (finality) varsayımı gerektiren bir şey var mı? Asıl sorun budur. Biyolojist olmayan biri için bu konuda duraksamadan konuşmak zordur. Bununla beraber, ereklilikten yana ileri sürülen tanıtlar hiç de inandırıcı gelmedi bana. Canlıların ve bitkilerin davranışı şu ya da bu özellikleri dolayısıyla şu ya da bu sonuçlara varınca, biyolojist bunları davranışın bir amacı diye yorumluyor. Hiç değilse bitkilerde, biyolojist, genel olarak, bu erekliliğin organizmaca bilinçli olarak duyulmadığını kabul ediyor. Sonucu Tanrının baştan zorla koyduğunu ispatlamak istiyorsa, işine gelir bu. Ama benim anlamadığım şu: Neden akıllı bir Yaradan organik dünyada olan biten her şeyi önceden kurar da, amaçlarını bize zorla kabul ettirmeğe kalkar, bu amaçları kendinden bilmeğe zorlar bizi? Bir de şu var: Bilimsel araştırmanın gelişmesi, yaşıyan maddenin fizik ve kimya yasalarından başka bir şeyle yönetildiğini gösteren hiç bir tanıt getirmiş değildir. Örneğin, sindirim oluşmasını ele alalım: Bu oluşmanın ilk adımı dışarıdan yiyeceğin alınmasıdır. Bu alış bir çok hayvan üstünde ve özellikle tavuklarda incelenmiştir. Yeni doğan civcivlerde, yutabilecekleri tane büyüklüğünde ve biçimindeki her şeyi gagalamaya iten bir tepke (reflexe) vardır. Bir çok denemelerden sonra, bu koşulsuz tepke koşullu bir tepke oluyor. Tıpkı Pavlov’un incelemesinde olduğu gibi. Aynı davranışı çocuklarda da görüyoruz. Onlar da yalnız annelerinin memelerini değil, fizik bakımından emilebilecek her nesneyi emerler, omuzlarından, kollarından, ellerinden yiyecek çıkarmaya çalışırlar, aylarca süren denemelerden sonradır ki, yiyecek alma çabalarını memelerde sınırlarlar. Emmek çocuklarda, başlangıçta, koşulsuz bir tepkedir, hiç de bir akıl işi değildir. Emmenin başarılı olması ananın aklına bağlıdır. Emme ve yutma deneme yoluyla koşullu olan koşulsuz tepkelerdir. Sindirim sırasında yiyeceğin geçirdiği kimyasal değişmeler bütün aşamalar içinde titizce incelenmiş ve hiç bir yerde bir hayat ilkesinin işe karıştığı varsayımını haklı çıkaracak tek şey görülmemiştir.

Bir de üremeyi ele alalım. Canlılar dünyasında evrensel olmamakla beraber, en ilginç canlı özelliklerinden biridir. Bu oluşmanın da bugün esrarlı diyebileceğimiz hiç bir yanı yoktur. Bütün inceliklerini bildiğimizi söylemek istemiyorum. Ama, mekaniksel ilkelerin açıkladığı olaylar o kadar boldur ki, bunlara dayanarak üreme işinin tam bir açıklamasına varabileceğimiz umulabilir. Otuz yıl önce J. Loeb bir yumurtadan, ispermatozoitleri işe karıştırmadan civciv çıkartma yolunu buldu. Kendi denemelerinin ve başka araştırıcıların vardıkları sonuçları şöylece özetliyor: «Kesin olarak söyliyebiliriz ki, bâzı fizik kimyasal etkenler spermatozoitlerin gördüğü işin tıpkısını görebilmektedir.» (The Mechanistic Conception of Life, 1912, s. 1.)

Üremeye sıkı sıkıya bağlı olan soyaçekim sorununu da ele alalım. Bu konu üstündeki bilimsel bilgilerimizin durumunu Prof. Hogben Canlı Maddenin Yapısı adlı kitabında ve özellikle akrabalığın atomcu kavramı bölümünde pek ustaca göstermiştir. Bu bölümü okuyunca bilgin olınıyan herkes Mendel teorisini, kromozomu, mutant’ları falan gerektiği kadar anlar. Bu konular üstüne bunca bilgilerimiz varken soyaçekimin hâlâ önünde boyun eğeceğimiz bir sır sayılmasını anlamıyorum. Deneyse! ambriyoloji daha yeni olmakla beraber övülecek sonuçlar vermiştir. Bu koldaki çalışmalar organizmanın eski biyolojide sanıldığı kadar katı olmadığını göstermiştir.

«Bir kertenkele yavrusunun gözünü bir başka canlının kafasına aşılamak bugünkü biyolojinin gündelik deneyleri arasındadır. Bugün laboratuvarlarda beş pençeli, iki kafalı deniz kertenkeleleri elde ediliyor.» (Hogben, Adı geçen eser, s. 111.).

Ama okucuyu diyebilir ki, bütün bunlar yalnız bedeni ilgilendirir. Ruh üstüne ne diyeceğiz? Ruh bakımından sorun o kadar basit değil. İlkin şunu söyliyeyim: Canlıların kafa oluşmaları tamamiyle varsayımlara dayanır. Canlılar üzerindeki bilimsel inceleme yalnız davranışlarım ve gözleme girebilen oluşmalarını ele almalıdır. Bununla canlıların ruhları olmadığını söylemek istemiyorum. Demek istiyorum ki, bilimin sınırları içinde kalmak istiyorsak, ruhlarından şu ya da bu şekilde sözetmekten vaz geçmeliyiz. Beden davranışı nedenleri açıklamaya yeter, yâni bu açıklama ruh diye gözleme girmez bir varlığın işe karışmasını gerektirmez. Koşullu tepkeler (reflexe) teorisi, eskiden yalnız ilk denemelerle açıklanabileceği sanılan bütün haller için doyurucu bir açıklama yolu getirdi. İnsanlarda bile bedensel davranış ruh diye bir etkene başvurmaksızın açıklanabiliyor. Ne var ki, insanların davranışı daha karmaşık olması ve kendi düşüncelerimizle bir ruhumuz olduğu kanısına varmamız yüzünden bu teori insan konusunda kolay kolay kabul edilmiyor. İnsanda, genel olarak, ruh adı verilen bir şey bulunduğunu biliyoruz, orası su götürmez. Ama, bir şeyler bilmekle, bildiğimiz şeyin ne olduğunu tam olarak söyliyemiyoruz. Bedensel davranışımızın sadece fizik nedenlere dayanmadığını ispatlamak da ayrıca zor. Kendimizi yoklayınca, öyle geliyor ki bize, içimizde irade denen bir şey var; «irademize bağlı» dediğimiz davranışların nedeni odur. Bununla beraber, bu davranışların bir fizik nedenleri zincirine bağlı olmaları pek olağandır. Fiziğin konusu artık eski anlamdaki madde olmadığı için düşünce dediğimiz şeyin fiziğin eski madde kavramı yerine koyduğu bütünlüklerin bir parçası olması da pek âlâ mümkündür. Ruh madde ikiliği tarihe karışmıştır; madde ruha, ruh da maddeye, bilimin başlangıcında sanıldığından çok daha benzer olmuştur. Gerçekten var olan şey eski materyalizmin bilardo bilyaları ile eski psikolojinin ruhu arasındaki ortalama bir şeydir diyesimiz geliyor.

Ama burada yapılacak önemli bir ayırma var. Önce ele alacağımız sorun dünyanın hangi özden yapıldığını bilmektir. Nedensel yapısı sorunu sonra gelir. Bilim tâ başlangıcından beri hemen yalnız gözlemlediğimiz şeyin nedenlerini aradı. Oluşmaları kuran öğeleri çözümleme yoluna gitmedi. Fiziğin alabildiğine soyut şeması dünyanın nedensel yapısını verirken, onu kuran nesnelerin rengini, çeşitliliğini, bireyselliğini hesaba katmaz görünüyor. Fiziğin ortaya koyduğu nedensel yapı, insan bedeninin davranışını yöneten nedensel yasaları bilmemize yarar; bunu söylemekle fiziğin yaptığı soyutlamanın bize insan ruhunun özü ya da madde dediğimiz şeyin gerçek kuruluşu üstüne bir şey öğretir demek istemiyorum. Eski materyalizmin bilardo bilyaları yeni fiziğin şemasına giremiyecek kadar somut ve duygusaldı. Ama aynı şeyi düşünceler için de söyliyebiliriz. Nedensellik oluşmalarını incelediğimiz zaman gerçek dünyanın somut çeşitliliği bize sudan bir şey gibi geliyor. Bir örnek alalım. Kaldıraç ilkesi, anlaşılması kolay bir şeydir. Kaldıraçın işlemesi, dayanak noktasının, küçük bir karşı komanın karşılıklı durumlarına bağlıdır. Öyle bir kaldıraç düşünün ki, dâhi bir ressam bakmaya doyulmaz resimler yapmış olsun üstüne. Bu resimler bizi duygulandırma bakımından kaldıraçın mekanik özelliklerinden çok daha önemli olmakla beraber, bu özellikler üstüne hiç bir tepki yapmazlar ve kaldıraçın gücünü açıklarken onları hiçe sayabiliriz. Dünya da böyledir. Kavradığımız haliyle dünya zengin ve değişiktir. Kimi yanları güzel, kimi yanları çirkindir; kimi yanları iyi, kimi yanları kötü. Ama, bütün bunların nesnelerin nedensel özellikleriyle hiç bir ilişkisi yoktur. Bilim ise, yalnız bu özelliklerle ilgilenir. Bu özellikleri bütünüyle bilmekle dünyayı tam olarak bileceğimizi söyliyemem. Çünkü, dünyanın somut çeşitliliği de daha az bilinmesi gereken bir şey değildir. Benim bundan demek istediğim şu: Bilim nedensel diyebileceğimiz bir çeşit bilgidir. Bu bilgi yalnız fiziksel ve kimyasal özelikler konusunda canlı varlıklar için bile tam bir bilgi olabilir pekâlâ. Bunu söylerken, bugün kesin olarak bilinen gerçeklerin ötesine gidiyorum. Ama, son yıllarda fizyoloji, biyolojik kimya ve ambriyoloji alanında duyular üzerinde yapılan araştırmalarda elde edilen sonuçlar bu inancı büyük ölçüde destekliyorlar. (Bak: The Basis of Sensation, E. . D, Adrian 1928.).

Lloyd Morgan’ın Emergerst Evolution (1923) ve Life and Spirit (1926] adlı eserlerinde dinsel eğilimli bir biyolojistin görüşünü en iyi açıklanmış şekliyle görebiliriz. Lloyd Morgan, dünyanın gelişmesinde, özellikle Emergerst evolution dediği şeyde tanrısal bir maksat olduğuna inanıyor. İyi anladımsa, Emergent evolution dediği şey şudur: Az ya da çok sayıda nesneler kimi zaman o türlü bir bütün kurarlar ki, bu bütünün bir özelliği ayrı ayrı nesnelerin hiç birinde bulunmaz, bu nesnelerin hiç bir özeliğine ya da bunların düzenine bağlanamaz. Atom, molekül ve kristalin gösterdiği özellikler, aldanmıyorsam, Lloyd Morgan’a göre, bunların kurucu öğelerinin özelliklerine bağlanamaz. Daha yüksek bir ölçüde, canlı organizmaların ve hele ruh denen şeyi taşıyan üstün organizmaların durumu da budur. Lloyd Morgan’a göre, ruhlarımız fizik organizmadan ayrılamaz ama, ruhun özellikleri, uzayda atomların belli bir düzeni olarak gördüğü organizmanın özelliklerine bağlanamaz. «Emergent Evolution, diyor, evren boyunca tanrısal maksat dediğim şeyin ortaya çıkması, görünür hale gelmesidir.» (Emergent Evolution, s. 288).

Yazar neye dayanarak bunları gösterdiğini söyleseydi, görünüşü daha kolay inceliyebilirdik. Ama benim gördüğüm kadarıyla Prof. Lloyd Morgan, öğretisinin kendi kendine dayandığını ve ispatlanması için akıl yoluna ihtiyacı olmadığını sanıyor. Prof. Lloyd Morgan’ın yanlış düşündüğünü ileri sürecek değilim. Ama bu demek oluyor ki, sonsuz gücü olan bir varlık vardır. Bu varlık çocukların menenjitten, yaşlıların kanserden ölmesini hoş görüyor. Bunlar olan şeylerdir ve evrimin birer sonucudur. Evrim tanrısal bir plânı gerçekleştiriyorsa, bu söylediğim olayların da plânda bulunması gerekir. İnsanın çektiği acının işlenmiş günahların bir cezası olduğunu söylüyorlar. Ama, dört beş yaşında bir çocuk hangi korkunç günahları işlemiş olabilir ki, bunca çocuğun çektiği acılar hakedilmiş olsun, iyimser din bilginlerimiz çocuk hastanelerimize bir gidip görsünler. Çocuğun kendisi günah işlemediyse anasının babasının işledikleri günahın cezasını çekermiş, bunu da söylerler. Ben de şunu söylerim ki, tanrısal adalet buysa benim adaletim bundan ayrıdır ve benimki üstündür. Yaşadığımız dünya gerçekten bir plâna uygun olarak gerçekleşiyorsa, bu plânı yapanın yanında Neron bir evliya kalır. Bereket versin, böyle tanrısal bir plânın varlığını ispatlıyan hiç bir şey yoktur. Bu plâna inananların şimdiye kadar ortaya en küçük bir kanıt bile koymamış olmaları, böyle bir plânın yokluğunu gösterir.

Bu bölümde, bilginlerin dinden yana düşüncelerinin bâzıları üzerinde durduk. Eddington ile Jeans’in birbirini tutmadığını, her ikisinin biyolojist din bilginlerinden ayrıldıklarım ama, hepsinin, önünde sonunda, dinsel vicdan karşısında bilimin boyun eğmesi gerektiğine inandıklarını gördük. Onlar ve hayranları bu davranışı akılcıların uzlaşmaya hiç yanaşmayan davranışlarından daha iyimser sayıyorlar. Oysa, bunun tam tersi doğrudur. Onların durumu bir umutsuzluk bir inanç kaybı ortaya koyuyor. Bir zamanlar din, cömert bir coşkunluk uyandırıyordu. İnsanlar Haçlı Seferlerine çıkıyor, birbirlerini odun yığınları üstünde yakıyorlardı inançları uğruna ya da inançları yüzünden. Din savaşlarından sonra, d i n b i I i m insanların düşüncesi üstündeki etkisini yavaş yavaş kaybetti. Din adına yapılamayan şeyler bugün artık bilim adına yapılır oldu. Şimdi endüstriyi bilim adına azdırıyoruz, aile ahlâkını bilim adına yıkıyoruz, beyaz ırktan olmayanları bilim adına köle ediyoruz, birbirimizi bilim adına zehirli gazlarla öldürüyoruz. Kimi bilginler bilimin bu türlü kullanılışını hoş görmüyorlar. Bilimin dizginsiz gelişmesi önünde korkulara kapılıp eski kör inançlarda sığınak arıyorlar. Prof. Hogben şöyle diyor: «Bugünkü bilimde ağır basan dinsel davranış yeni kavramların mantıklı sonucudur. Bu davranış eskiden, bilimle açıktan açığa çatışan genleneksel inançların dirilmesi umuduna dayanıyor. Bu umut bilimsel buluşların yarattığı bir şey değildir. Onun kökü çağımızın toplumsal havasındadır. Bir kaç zamandır milletler karşılıklı ilişkilerinde akıl yoluna başvurmaz oldular artık. Taraf tutmadan düşünmek yasalara aykırılık sayılır oldu. Geleneksel inancı eleştirmek ihanet adını aldı. Filozoflar ve bilim adamları tepeden inme yasalara boyun eğdiler. Eski inançla uzlaşmak bir uygarlık belirtisi sayıldı. Çağdaş felsefe, dünya savaşının yarattığı bu düşünce umutsuzluğundan insanları kurtarmanın yolunu bulmalıdır.»

Bugünkü durumumuzun devâsını geriye dönerek bulamayız. Bilimin insanlara verdiği yeni gücü iyi bir yöne çevirmenin yolu çocukça bir takım fantezilere bağlanıp kalmak değildir. Bilimin temellerini yıkmaya çalışan filozof küşümcülüğü de bilim tekniğinin iş alanındaki gelişmesini durduramaz. İnsanlara çekingen, duraksar bir inanç değil, sağlam ve gerçek bir inanç gerek. Bilim, özü gereği, sistemli bir bilgi araştırmasıdır. Bilgiyse, ne kadar kötüye kullanılırsa kullanılsın, özü gereği, iyi bir şeydir. Bilgiye inancımızı yitirmek, insanın en iyi yanına, en iyi güçlerimize inancımızı yitirmek demektir. Onun için hiç duraksamadan söyliyebilirim ki, sarsılmaz akılcı, olgun bir yaşa yakışmayan, çocukça avuntular arayan çekingen bilginlerden daha iyi niyetlidir ve daha sağlam bir iyimserlik içindedir.

Sh:160-185

TABU AHLAKI

Wyatt

Tabu ahlâkı, sözüyle ne demek istiyorsunuz, Lord Russell?

Russell

Bununla anlatmak istediğim ahlâk, en çok yapılmaması gereken şeyler üstüne bir sürü kurallar koyan ve bu kuralların nedenlerini vermeyen ahlâktır. Nedenleri kimi zaman bulunmaz, kimi zaman bulunur, ama bu kurallar her zaman kesin sayılır ve yapma dediği şeyleri yapmamak zorundasınız.

Wyatt

Ne türlü şeyler bunlar?

Russell

Uygarlığın bulunduğu düzeye bağlı şeyler. Asıl tabu ahlâkı ilkel kafanın özelliğidir. İlkel topluluklarda ondan başka türlüsü de yoktur, sanırım. Bu topluluklarda, örneğin, reisin yemek yediği kaptan yemek yiyemezsiniz. Yerseniz, ölürsünüz, derler. Bir çok kuralları vardır buna benzer. Hatırladığıma göre Dahomey kralı gözlerini belli bir yere uzun zaman dikemezmiş, dikerse, memleketinin orasında fırtına koparmış. Onun için, kural gereği gözlerini hiç durmadan bir bu yana bir o yana çevirmek zorundaymış.

Wyatt

Peki, ama bunlar yalnız ilkel topluluklarda görülebilen tabular olsa gerek. Bizimkiler ne oluyor?

Russell

Bizim ahlâkımız da, onun gibi tabularla doludur. En yüce şeylerde bile türlü türlüsü var. Günah diye kesilip atılmış öyle bir günah var ki, ben öylesini hiç işlemedim: «Komşunun öküzüne göz dikmiyeceksin» derler. Ben hiç dikmiş değilim.

Wyatt

Evet ama, gündelik yaşayışımızda rastlanan başka kurallar yok mu? Tabu ahlâkından bize vereceğiniz örnekler yok mu?

Russell

Var, tabiî. Tabu ahlâkının birçok yanları akla dayanan ahlâkla güzelce uzlaşıyor. Örneğin, çalmayacaksın, öldürmeyeceksin, diyoruz. Bunlar, akla uygun kurallardır ama, tabu olarak ortaya konurlar. Olmaması gereken sonuçlar doğururlar. Örneğin, bir katilin acı duymadan öldürülmesi yasaktır; oysa aklı başında bir insan bunu hoş görebilir.

Wyatt

Sizce Hintlilerin sığır eti yememeleri, yedirtmemeleri tabu ahlâkına girer mi?

Russell

Evet. Hint ahlâkının tipik özelliğidir sığır eti yememek. Müslüman ve Yahudiler de domuz eti yemeyeceksin, derler. Ama neden yemeyeceksin, belli değil. Bu, bir tabudur sadece.

Wyatt

Peki, bu tabuların yararlı iş gördükleri olmaz mı?

Russell

Kimisinin olur, kimisinin olmaz, yerine göre. Demek istiyorum ki, ahlâkınız akla dayanıyorsa, tabuları gözden geçirir ve hangilerinin yararlı olduğunu araştırabilirsiniz. Örneğin, ben kendi hesabıma, sığır eti yasağının bir şeye dayandığını sanmıyorum.

Wyatt

Siz dine inanmıyorsanız, ki inanmıyorsunuz, tabu ahlâkının akla sığmıyan bir çok kurallarını da hiçe sayıyorsunuz. Sizin inandığınız bir ahlâk sistemi yok mu?

Russell

Var. Ama, ahlâkı politikadan ayırmak çok güçtür. Bana göre ahlâk şu yoldan ortaya çıkıyor. Bir insan kendi için yararlı, komşuları için zararlı bir şey yapmak istiyor. Komşularının çoğu bundan zarar görecek olursa, birleşir, derler ki: «Biz bu türlü işleri sevmiyoruz, bunlardan başkasına zarar gelmesini önleyeceğiz.» ve işte, akla pek uygun olan bu davranış ceza yasalarına yol açıyor. Özel ve genel çıkarları uzlaştırma yoludur bu.

Wyatt

Herkesin genel bir ahlâka uyacak yerde kendi özel ahlâk sistemine uyması sakıncalı bir şey sayılmaz mı?

Russell

Sayılır öyle olursa ama, ahlâk pek o kadar özel olamaz. Çünkü, demin de söylediğim gibi, ceza yasalarıyla karşılaşır. Ayrıca halkın tutup tutmaması da var. Kimse halkın gözünde kötü olmak istemez. Böyle olunca da, herkesin kabul ettiği ahlâk çok güçlü bir, şey olur.

Wyatt

Günah diye bir şey var mıdır?

Russell

Hayır. Günah, tanımlanması zor bir şeydir. İstenmiyen işler demek istiyorsanız, vardır böyle işler. «İstenmiyen« iyilikten çok, kötülük getiren demektir. Böylesi işler de vardır. Ama, günahın işe yarar bir kavram olduğunu sanmıyorum. Bir cinayeti günah saydınız mı, onu cezalandırırken sadece cinayeti önlemeği değil, katilin azap çekmesi gerektiğini düşünürsünüz.

Wyatt

Günah düşüncesi, kimi zaman işkence yapmaya hak kazandırıyor mu demek istiyorsunuz?

Russell

Bence böyle oluyor geniş ölçüde. Demek istiyorum ki, cehennemi ancak katı yürekli insanlar uydurmuş olabilir. İnsanca duyguları olanlar, yaşadığı toplum ahlâkının cezalandırdığı suçları işleyenlerin öldükten sonra bile sonsuz işkenceler çekmesine razı olamazlar. Kendini bilen hiç kimse böyle bir görüşü kabul edemez.

Wyatt

Demek ki, sizce günah kavramı, sadece insandaki saldırgan duyguları ortaya çıkarıyor?

Russell

Evet, öyle sanıyorum. Günah, katı yürekli diyebileceğimiz bir ahlâkın özüdür. Sizi vicdan azabı çekmeden başkalarına işkence etme yoluna götürüyor. Buysa kötü bir şeydir.

Wyatt

Günah diye bir şey olmadığını kabul edersek, bâzı şeyleri nasıl kötü görebiliriz?

Russell

Bütün yapabileceğimiz, bence kötü görmeği ceza yasalarıyla bir arada düşünmektir. Sizde bir çeşit kamuoyu olması gerektir. Bunun ne kadar önemli olduğunu İtalyan Rönesans tarihini okurken anlarsınız. Bu tarih Machiavelli teorilerini doğurmuştur. O günlerde, kamuoyu, çoğu zaman, çok kez kamuoyunun hoş göremeyeceği şeyleri hoş görmüştür.

Wyatt

Özünde bozuk olan bir şeyler var mıdır sizce?

Russell

Bu kelimeyi pek kullanmak istemem. İyilikten çok kötülük getiren şeyler demek daha iyi. Bir şeyin iyilikten çok kötülük getireceğini gördünüz mü, onu yapmamakla daha iyi edersiniz. Özü bozuk sözünü kullanmak istiyorsanız, kullanın. Ama, ben bunun bir işe yarayacağını sanmıyorum.

Wyatt

Tabu ahlâkında cinsel ilişkiler büyük bir yer tutar. Siz, yazılarınızda da bu ilişkilere büyük bir yer ayırdınız. Cinsel bakımdan akıllıca davranmak isteyen insanlara ne öğüt verirsiniz?

Russell

Önce şunu söyleyeyim ki, benim yazılarımda cinsel konular yüzde bir ölçüdedir. Ama, okurlarımın çoğu öylesine bir cinsel saplantı içindedirler ki, yazılarımın geri kalan yüzde doksan dokuzunu fark etmemişlerdir. Bence insanların bu konu ile ilgisinin akla uygun ölçüsü yüzde biri geçmez. Başka şeyler için nasıl düşünüyorsam, cinsel ahlâk için de öyle düşünmem gerekir. Bu konuda da, yaptığınız şey başkasına zarar vermediği sürece, kötülenemez. Bir cinsel ilişkiyi, sadece eski bir tabu kötülüyor diye kötülememeli. Zarar verip vermediğine bakmalısınız. Başka her konu gibi, cinsel ahlâkın da temeli budur.

Wyatt

Demek ki, sizce kadını zorla elde etme ceza görmelidir de, uygunsuz cinsellik işi başkasına zarar vermiyor diye, görmemelidir.

Russell

Evet. Bir kadını zorla elde etme, insana karşı her hangi bir zor kullanmadan farksızdır. Uygunsuz cinsel ilişkiye gelince, koşullara bakmanız, buna karşı koymakta haklı bir sebep olup olmadığını araştırmanız gerekir. Bütün koşullar içinde, toptan bir kötüleme yoluna gidilmemeli.

Wyatt

Bir şeyin yapılıp yapılmaması üstüne kurallar koymak doğru mudur, sizce?

Russell

Bu konuda ben biraz aşırı düşünüyorum. Korkarım, böyle düşünmekte benden yana olacaklar pek azdır. Bence, uygunsuz yayınları yasak eden kurallar olmamalıdır. Öyle düşünmem, biraz da şundan: Bâzı dar kafalı yargıçlar, gerçekten değerli bir eseri, hoşuna gitmedi diye suçlandırabilirler. Ama bu, nedenlerden biri, sadece. Bir başka neden de şu: Bence yasaklar halkın, her şeyde olduğu gibi, açık saçıklıkla ilgisini büyük ölçüde arttırıyor. İçki yasağı döneminde Amerika’ya sık sık giderdim. Bu yasak ayyaşlığı eskisinden çok, hem de çok daha fazla arttırmıştı. Pornografi yasağı da aynı sonucu verir sanırım. Yasaklar üstüne ne düşündüğümü açıklamak için bir örnek vereyim size. Filozof Empedokles defne yaprağı çiğnemenin büyük, çok büyük bir ruh bozukluğu olduğuna inanıyor, defne yaprağı çiğnediği için de kendisinin on bin yıl karanlıklarda kalacağına yakınıyor. Kimse bana defne yaprağı çiğneme demedi. Ben de çiğnemiş değilim zaten. Ama, Empedokles’e çiğneme dediler, çiğnedi. Pornografi için de aynı şeyi söyleyebiliriz.

Wyatt

Sizce, herkesin, yazdığı müstehcen her şey yayınlanırsa, halkın ilgisini hiç arttırmaz mı bunlar?

Russell

Bence azaltır. Aşağılık, açık saçık posta kartlarına izin verildiğini düşünelim. Bence, ilk bir iki yıl bunlar kapış kapış alınır, sonra, herkes kanıksar ve kimse yüzlerine bakmaz olur.

Wyatt

Yazılar ve başka şeyler için de böyle midir?

Russell

Böyledir, sanıyorum, aklın sınırları dışına çıkmamak şartıyla. Ortaya konan güzel bir sanat eseriyse, halk bunu okur yine, ama pornografik olduğu için değil.

Wyatt

Şimdi konuşmamızın temeline, yâni, tabu ahlâkının düşüncesiz kurallarına gelelim. Bunların zararları ne oluyor sizce bugün?

Russell

Türlü türlü zararları oluyor. Zararın bir çeşidi bu kuralların eski olmasından, içinde yaşadığımızdan ayrı bir toplumdan kalmış olmalarından geliyor. O topluma uyan ahlâk bizim zamanımıza uymuyor çok kez. Suni insan yetiştirme, bu eski kurallara uymuyor örneğin. Geçmişin ahlâkçıları bunun üzerinde düşünmemişler. Bunun bir zararı oluyor. Bir başka zarar, tabu ahlâkının eski işkenceleri sürdürmesidir. Buna birçok örnek verebilirim. Tanrılara insan kurban etme işini alın. Yunanlılar, tarihlerinin ilk günlerinden beri insan kurban edilmesine karşıkoydular. Bunu bir zamanlar yapmışlardı. Ama, artık kaldırmak istiyorlardı ortadan. Gel gelelim, bir kurum vardı ki bunun ortadan kalkmasını istemiyorlardı. Ona yapışıp kalmışlardı. Bu kurum Delphoi kâhinliğiydi. Kör inançlarla yaşıyordu bu kurum. Onun için de kör inançların azalmasını istemiyordu. Başka Yunanlılar da çok sonralara kadar insan kurban edilmesinde dayattı. Önemli bir başka örnek daha vereyim. Bir cesedi kesip biçmek ötedenberi çok kötü bir şey sayılmıştır ve imparator Karl V zamanında Vesalius adında pek büyük bir hekim cesetleri kesip bakmadan hekimlikte önemli olarak fazla iş görülemeyeceğini anladı ve kesip biçmeğe başladı. Kari V hastalıklı bir adamdı ve yalnız bu hekim onu iyi edebiliyordu. Onun için korudu kendisini. Ama imparator tahtından ayrıldıktan sonra Vesalius’ü koruyan kalmadı ve bir insanın bedenini iyice ölmeden kesip biçti diye suçlandırıldı. Ceza olarak Kudüs’e günahlarını temizlemeğe yollandı. Yolda gemisi battı ve kendisi de türlü eziyetler içinde öldü gitti. Bütün bunlar ceset kesmek yasak (tabu) olduğu için geldi başına. Tabu ahlâkından bugün de kötülük geliyor. Örneğin, doğum kontrolünü alalım. İnsan topluluklarının çoğunda, bu konuda, aşılmaz bir tabu vardır, bu yüzden de bir çok kötülükler doğuyor, çok büyük kötülükler. Yoksulluk ve savaş doğuyor bundan, birçok toplum sorunları da çözülemez oluyor. En önemlisi bu, zararların. Daha bir çokları da vardır her halde. Boşanma yasağı hiç şüphesiz zararlı bir şeydir. Bu yasak, sadece, eski geleneklere dayanır ve bugünkü koşulları hesaba katmaz. 

Sh:68-75

ZARARLI DÜŞÜNCELER

İnsanların başına gelen belâlar ikiye ayrılır. Birinciler insana dış çevreden gelir, İkincilerse, insanların insanlara ettikleridir. İnsanlar bilgide ve teknikte ilerledikçe, ikinci belâların yüzdesi durmadan artmaktadır. Eski zamanlarda açlık doğal nedenlerden ileri geliyordu ve insanlar bununla ne kadar savaşırlarsa savaşsınlar, birçokları yiyecek kıtlığından ölüyordu. Bugün dünyanın bir çok yerleri kıtlık tehlikesiyle karşı karşıyadır ama, bunda doğal nedenlerin payı olsa da, asıl nedenler insanlardan gelmektedir. Altı yıl dünyanın uygar milletleri bütün güçlerini birbirlerini öldürmeğe harcadılar ve birden bire, birbirlerini sağ bırakmanın zorlaştığını gördüler. Ekinleri yok ettikten, tarım makinelerini parçaladıktan, gemileri yollarından ettikten sonra, gördüler ki, bir yerdeki bollukla başka bir yerdeki kıtlığı gidermek hiç de kolay bir iş değil. Oysa, ekonomik düzen yolunda gitse, bu iş hiç de güç olmayacak. Bununla görüyoruz ki, insan bugün insanın en büyük düşmanıdır. Gerçi, tabiat gereği yine de ölüyoruz. Ama, hekimliğin ilerlemesi sayesinde, insanın yaşayabildiği kadar yaşaması gittikçe daha olağan bir hal alıyor. Bundan öteye yaşamak, cennetin sonsuz hazlarını tatmak istiyoruz. Nedense bu biteviye yaşamak isteğinin hiç sonu gelmiyor. Ama, yaşını başını almış, saf bir insana sorarsanız, bu dünyadaki hayatı tattıktan sonra, başka bir dünyada çocuk olmayı istemem diyecektir, size. Onun için gelecekte insanların üstünde duracakları en önemli kötülükler ya budalalıkları, ya kötü niyetleri ya da her ikisi yüzünden birbirlerine ettikleri kötülükler olacaktır.

İnsanların birbirlerine, dolayısıyla, kendi kendilerine ettikleri kötülüklerin kaynağı, bence, düşünceler ya da inançlardan çok tutkulardır. Ama, zararlı düşünceler ve ilkeler, her zaman değilse bile, genel olarak, kötü tutkuları perdelemişlerdir. Lizbon’da dinsizlerin ulu orta yakıldığı zamanlar, bâzı kurbanlar hak yoluna döndüklerini söylemekle ateşe atılmazdan önce boğularak ölmek mutluluğuna erebiliyorlardı. Kurbanların işkenceler içinde kıvrandıklarını görmek, tatsız bir hayat içinde yaşayan halkın görüp göreceği başlıca zevklerden biri oluyordu. Dinsizleri yakmanın doğru bir şey olduğuna inanmanın da elbette bu zevkte bir payı olacaktı. Aynı şeyi savaş için de söyleyebiliriz. Güçlü kuvvetli ve hoyrat insanlar savaşta bir tat bulurlar, elverir ki savaşı kazansınlar, karıları kızları kaçırılmasın, malları ellerinden gitmesin. Bu zevkin, halkı savaşların doğruluğuna inandırmakta büyük bir payı vardır. «Tom Browne’s Schcoldays» adlı kitabın kahramanı ve halk okullarının ünlü reformcusu Dr. Arnold çocukları kırbaçlamanın yanlış olduğunu düşünen kafasız bir kaç kişiyle karşılaşır. Bu düşünceye karşı nasıl bir öfkeye kapıldığını okuyan herkes, onun kırbaçlamaktan zevk aldığını ve bu zevkin elinden alınmasını istemediğini görür. İşkenceyi haklı çıkaran düşüncelerin insanın içindeki hoyratlık güdülerinden geldiği görüşünü destekleyecek örnekler boldur. Saçmalığı meydana çıkmamış eski zaman düşüncelerini gözden geçirirsek, görürüz ki, bunların onda dokuzu acı çektirmeyi haklı gösteren düşüncelerdir. Örneğin, hekimlik mesleğini alalım. Acı duymayı önleyen bayıltıcı ilâçlar bulunduğu zaman, bunu günah sayanlar, Tanrının isteğine aykırı görenler oldu. Delilik, insanın şeytanın eline düşmesi sayılıyordu ve bir deliyi döğmekle içindeki şeytanların kaçırılacağına, rahatsız edileceğine inanılıyordu. Bu düşünce ile deliler, yıllar yılı, sistemli ve bilinçli olarak döğülüyordu…

Ahlâk eğitimine de bakın. Vezin ve kâfiye ile nasıl haklı çıkarıldığını görürsünüz:

Bir ceviz ağacını, bir kadını ve bir köpeği

Ne kadar döğersen o kadar iyi.

Ceviz ağacını döğmekle nasıl bir ahlâk elde edildiğini bilemem. Ama, hiç bir uygar insan kadınları döğmeyi haklı çıkaramaz. Cezanın iyileştirici bir etkisi olduğu inancı kolay kolay ortadan kalkmıyorsa, bunun başlıca nedeni bence, cezanın sadik güdülerimize hoş gelmesidir.

İnsan hayatındaki kötülüklerde, inançlardan çok tutkuların payı olmakla beraber, inançlar, özellikle, eski ve sistemli oldukları ve bir çok kurumlan içine aldıkları zaman, istenen görüş değişmelerini geciktirmese de belirli duyguları olmayanların yanlış yola sapmasında bir hayli ağır basar. Benim konum «İnsanlığa zararlı düşünceler» olduğuna göre, zararlı inanç sistemlerini ele alacağım.

Geçmiş zamanın tarihi bakımından, en açık örnek, herkesin kendi açısına göre, din ya da hurafe dediğimiz inançlardır. İnsan kurban etmenin ekinleri geliştireceğine inanılırdı; bu inanç ilkin sadece büyülere dayanıyordu, sonra, kurban kanının Tanrıların hoşuna gittiğine inanıldı. Tanrılar da kendilerine tapanlara benzetilmişti. Zaten Kutsal Kitapta fethedilen bir yerin halkını öldürmek dinsel bir ödev sayılıyordu. Sığırlarını, koyunlarını öldürmemek bile günah. Mısırlılar ve Etrüskler gelecek hayatın karanlık ve belâlı korkuları içinde yaşadılar. Ama, bu korkular Hıristiyanlığın getireceği korkular yanında hiç kalır. Nice dertli ermişler beden hazlarından kaçarak çöllerde tek başlarına yaşadılar. Etten, şaraptan, kadından yoksun bıraktılar kendilerini, hem de buna hiç zorlanmadıkları halde. Ruhun hazları bedenin hazlarına üstün sayıldı. Bu hazlar arasında da paganların ve dinsizlerin cehennemde çekecekleri sonsuz işkenceleri düşünmek büyük bir yer tutuyordu. Keşişliğin zararlı yanlarından biri şu ki, beden hazlarından başka hiç bir yerde kötülük görmüyor. Oysa, hazların yalnız en iyileri değil, en kötüleri de ruhumuzdan gelir. Milton’da, şeytanın insana ettiği eziyetleri seyrederken duyduğu zevkleri bilirsiniz. Milton şöyle dedirtiyor ona:

Ruh azabın kendi yeridir ve kendiliğinden

Cenneti cehennem yapabilir, cehennemi cennet.

Ve şeytanın psikolojisi Tertullian’ınkinden pek ayrılmıyor, o da, cennetten lânetlilerin çekecekleri azapları seyredebilme düşüncesiyle coşup taşıyor. Beden hazlarının küçümsenmesi ne iyilik getirdi, ne hoşgörü, ne de kör inançlardan sıyrılmış bir insan hayatının bizi götürebileceği erdemlerden hiç birini. Tam tersine, bir insan kendi kendine işkence etti mi, başkalarına işkence etmek hakkını da bulur kendinde ve bu, o hakkı destekleyecek her dogmatik sistemi kabul etmeğe götürür.
Keşişçe zalimlik, ne yazık ki, yalnız Hıristiyan dogmasının en azgın biçimleri içinde kalmıyor yalnız. İlk azgın inançlar gevşiye dursun, dünya aynı psikolojinin yeni ve korkunç başka biçimlerini yarattı. Nazi’ler başa geçmeden önce, çalışmalar, didinmeler içinde yaşadılar, güçlüğe ve Nietzsche’nin zor hayat düsturuna olan inançlarıyla, rahatlarından, zevklerinden çoğunu hiçe saydılar. Devletin başına geldiklerinden sonra bile. «Tereyağı yerine silâh» sloganı, yine gelecek zaferin mânevi hazlarına, beden hazlarını feda etmeyi gerektiriyordu. Milton’un şeytanı da cehennem ateşlerinde yanarken aynı umutla avutuyordu kendini.

Politik bakımdan zararlı yanlış inançlar doğuran bir başka tutku da gururdur millet, ırk, cins, sınıf ve inanç gururu. Ben gençken, Fransa’ya, İngiltere’nin gelenekten düşmanı gözüyle bakılırdı. Bir İngilizin üç Fransızı tepeliyebileceği su götürmez bir gerçek sayılıyordu. Düşman Almanya olunca, bu inanç değişti ve İngiliz halkı artık Fransızların kurbağa yeme merakları ile alay etmez oldu. Ama, hükümetin bütün çabasına rağmen, yine de pek az İngiliz’in, Fransızlara eşit gözüyle baktıklarını sanıyorum. Amerikalılarla, İngilizler Balkanları yakından tanıyınca, Bulgarlarla Sırpların, Macarlarla Romanyalıların düşmanlıkları karşısında hayretle karışık bir nefret duymuşlardır. Bu düşmanlıkların saçma olduğu ve bu küçük milletlerin her birinin kendi üstünlüklerine olan inançlarının nesnel hiç bir temeli bulunmadığı onlarca apaçıktı. Ama, Amerikalılarla İngilizlerin çoğu, bir türlü anlamıyorlar ki, büyük bir devletin millî gururu, küçük bir Balkan memleketininki kadar savunulur şey değildir.

Irkıyla öğünmek, milletiyle öğünmekten çok daha zararlıdır. Ben Çin’deyken, okumuş Çinlilerin, tanımak mutluluğuna erdiğim birçok başka insanlardan belki çok daha uygar olduğunu hayretle görmüştüm. Oysa, nice kaba ve bilgisiz beyaz insan bilirim ki, sırf derileri sarı diye, en iyi Çinlileri bile aşağı görmüşlerdir. Genel olarak, bu bakımdan İngilizleri Amerikalılardan daha çok kınayabiliriz ama, her zaman değil… Yalnız geleneksel Çin bakımından değil, bizim batı üniversitelerimiz bakımından da geniş bilgileri olan bir Çinliyle tanıştım. Benim de bu kadar geniş kültürüm olmasını isterdim doğrusu. Birlikte bir garaja bir otomobil kiralamağa gittik. Garajın sahibi kötü cinsten bir Amerikalıydı. Çinli dostumuza çok kötü davrandı, onu Japon diye tersledi ve bilgisiz hoyratlığıyla kanımı beynime çıkarttı. Politik güçlerine dayanarak İngilizlerin Hindistan’daki davranışları da buna benzer. İngilizlerle okuryazar Hintliler arasındaki çatışmaların başlıca nedeni bu davranıştı…

Erkek cinsinin üstün olduğu inancı, ki bugün batı milletleri arasında resmen ortadan kalkmıştır, garip ve bir kötü böbürlenme örneğidir. Erkeğin doğuştan üstünlüğüne inanmak için hiç bir sebep yoktu bence. Bu üstünlük beden bakımından olurdu yalnız. Bir sürü cins boğaların beslendiği bir yere gittiğimi hatırlıyorum. Orada, bir boğanın soyluluğu dişi atalarının süt verme değerlerine bağlanıyordu. Şecereyi boğalar yapmış olsaydı, iş değişirdi. Dişi ataların sözü bile geçmezdi, sadece uslu, namuslu oldukları söylenirdi. Oysa, erkek atalar savaş üstünlükleriyle övülürdü. Sığır konusunda cinslerin değer bakımından göreceliğini kabul ederiz de, kendimize gelince, aynı tarafsızlığı göstermek gücümüze gider. Eski zamanlarda erkeğin üstünlüğüne kolay inanılırdı. Çünkü, bir kadın ağzını açar açmaz kocası onu döğebilirdi. Bu güç üstünlüğün ardından başkaları da gelirdi. Erkekler kadınlardan akıllıdır, daha yaratıcıdır, daha az heyecana kapılırlar, falan filân… Kadınlar oy hakkı alıncaya kadar, anatomistler beyin incelemesinden, erkeğin düşünce gücünün kadınınkinden fazla olduğunu gösterecek bir takım kurnazca kanıtlar koyarlardı ortaya. Bu kanıtların hepsinin aldatıcı olduğu anlaşıldı sonradan. Ama, her seferinde bunların yerini, aynı sonuçlara varan kanıtlar aldı…

Erkek eğemenliğinin bir hayli zararları oldu. İnsan ilişkilerinin en mahremi olan evlenmeyi bir efendi . köle ilişkisi haline soktu. Bir erkeğin kadın edinmesi için hoşa gitmesi gereğini ortadan kaldırdı. Kadına hoş görünme hakkının evlenme dışında kalmasına sebep oldu. Dürüst kadınların evlerinde kapalı kalarak aptal ve tatsız kimseler olmalarına yol açtı. Hoşa giden, merak uyandıran kadınlar yalnız serbest yaşayan kadınlar oldu. Ev hanımlarının tatsızlığı yüzünden, en uygar memleketlerin en uygar insanları cinsel sapıklıklara kaydılar. Evlenmede eşitlik olmaması yüzünden erkekler, zorbaca alışkanlıklar edindiler. Bütün bunlar, bugün uygar memleketlerde az çok ortadan kalktı. Ama, kadınların ve erkeklerin yeni duruma alışmaları için daha çok zaman ister. Kadının kölelikten kurtulması, ilkin her yerde kötü sonuçlar veriyor. Eski ezenleri acılığa, eski ezilenleri de üstünlük hevesine götürüyor. Ama, başka konularda olduğu gibi, bunda da zamanla bir ayarlama olabileceğini umabiliriz…

Mutlu olabilmek için kendimizi büyük görmeğe, kendi gururumuza türlü dayanaklar aramaya kalkıyoruz. Biz insanız diyoruz, onun için de, yaradılışın amacı insanlardır. Biz Amerikalıyız, onun için de Tanrının öz yurdu Amerika’dır. Biz beyaz ırktanız, onun için de, siyah soydan olan Ham’ı ve evlâtlarını Tanrı lânetlemiştir. Biz katoliksek, protestan olmak bir felâkettir, ya da tersine. Biz erkeğiz, onun için de kadınların aklı yoktur. Biz dişiyiz, onun için de erkekler kabadır. Biz doğuluyuz, onun için de batılı yabandır, kıllıdır. Biz batılıyız, onun için doğu sönmüş bir yerdir. Biz kafamızla çalışıyoruz, onun için de, yalnız okur yazar sınıflar önemlidir. Biz kolumuzla çalışıyoruz, onun için de, insanı insan eden kol gücüdür. Son olarak ve hepsinden önemlisi de, her birimizde kimsede olmayan bir değer vardır: Biz KENDİMİZİZ.

İçimizi rahat ettiren bu düşüncelerle dışarı çıkar, dünya ile savaşırız. Bunlar olmasa, cesaretimizi yitirebiliriz. Bunlar olmasa, kendimizi küçük görürüz. Çünkü, bize eşitlik duygusunu vermediler. Kendimizi, içten gelen bir duyguyla başkalarına eşit sayarsak, ne onlardan iyi, ne onlardan kötü bilirsek, belki o zaman hayat, bir savaşa daha az benzeyecek, büyüklük efsaneleriyle daha az zehirleneceğiz.

İnsanların düştüğü en ilginç ve en zararlı ham hayallerden biri de kendini Tanrı dileğinin özel aracı saymalarıdır. Biliyoruz ki, İsrail oğulları Adanmış Toprak’a geldikleri zaman, Tanrının buyruğunu kendileri yerine getiriyorlardı, Hitit’ler, Amorit’ler, Kenanlılar, şunlar bunlar değil. Belki bu ötekiler de uzun tarih kitapları yazmış olsalardı, bu iş biraz başka türlü olurdu. Hitit’lerden kalan yazıtların hiç birinde de, kendilerini Tanrıların hor gördüğü berbat insanlar saymazlar her halde. Roma Roma olduktan sonra, Tanrıların dünyayı fethetmek üzere Romalıları seçmiş olduğu meydana kondu. Müslümanların inandıklarına göre, gerçek iman uğrunda ölen her asker dosdoğru cennete gider. Bu cennetse, Hıristiyanlarınkinden çok daha çekicidir. Çünkü, huriler, harp çalan meleklerden daha hoştur… Tanrıyı bizden yana bilmek iyi bir şey ama, düşmanımızın da Tanrıyı kendinden yana saydığını gördük mü, iş karışıyor biraz. Birinci Dünya Savaşı sırasında ozan şöyle diyordu:

Allah İngiltere’yi batırsın, Allah İngiltere’yi korusun

Allah şunu yapsın, Allah bunu yapsın!

«Allah Allah» dedi Allah «Gel de çık bu işin içinden».

Bugün, dünyanın iki şeye ihtiyacı var: Biri düzen, savaşları önleyecek düzen, insanların daha verimli çalışmasını sağlıyacak ekonomik düzen, özellikle, savaşın yıktığı memleketlerde, sağlam uluslararası işbirliğini sağlıyacak bir eğitim düzeni. Öteki de, bir takım ahlâk değerleri; çağlar boyunca, ahlâkçıların savuna geldikleri, ama, az dinletebildikleri, değerler. En çok muhtaç olduğumuz değerler, anlayış ve hoşgörüdür. Bir çok azgın bir sürü «izm»lerin istediği yobazca inançlar değil. Bence, bu iki amaç, düzen ve ahlâk, birbirine sıkı sıkıya bağlıdır. Birine kavuşuldu mu, öbürü de ardından gelir. Ama, dünya gerçekten doğru yola girmek istiyorsa, her ikisine birden yönelmelidir. Böylece, savaşın tabiî meyvaları olan kötü tutkular yavaş yavaş azalacak ve insanların birbirine yardım etmesini sağlayacak düzenler gittikçe çoğalacaktır. Bir düşünce ve ahlâk gerçeği olarak hemen şunu ortaya koymalıyız ki, hepimiz bir ailedeniz ve bu ailenin bir kolunun mutluluğu başka kolunun yıkımı üstüne sağlamca kurulamaz. Bugün, ahlâk bozukluğu açık düşünceye engel oluyor, bulanık düşüncelerse ahlâk bozukluğunu besliyor. Pek ummuyorum ama, belki hidrojen bombası insanları korkutup ahlâk temizliğine götürecektir. Bu olursa, bu bombayı bulanlara ne kadar teşekkür etsek azdır.

Sh:133-141

İNSANLIĞIN GELECEĞİ NE OLABİLİR?

Woodrow Wyatt

Lord Russell, bu konuşmalarımızda çok değişik konulara değindik. Bütün bunların özü olarak, insanların umutları ve korkuları üzerine ne düşünüyorsunuz?

Lord Russell

Çok zor bir som bu. Gelecekte olabilecek şeyleri görüyorum, kimi karanlık, kimi umut dolu şeyler. Ama, …

Wyatt

Peki, karanlık olanlardan başlayalım. Bu konuda ne umutlarımız olabilir?

Russell

İnsan soyunun büyük bir savaşla kendini yok etmeyeceğini farzedersek ki öyle umuyoruz benim gördüğüm en büyük tehlike, insanlığın bir kışla düzenine girmesidir. Bilimsel buluşlar, yönetim olanakları ve örgütlenmelerin etkisi ile dünya öylesine sıkı bir düzene girer ki, hiçbir yerde yaşamanın tadı kalmayabilir.

Wyatt

Yönetici insan tipinin ağır basacağı düşüncesinde misiniz?

Russell

Ağır basabilir, sanırım. Bir çeşit bilimsel etkinlikle birleşen yönetici insan tipi. Çünkü, yönetici tipi,

bugün daha önce hiç yapmadığı şeyleri yapabilecek güçtedir. Bu yapabileceği şeylerin kimisi iyi ama, bir çoğu da değildir.

Wyatt

Bu yönetici insan tipi, kötü olacak neleri yapabilir?

Russell

En başta şunu yapabilir: Ana okulundan başlayıp daha yukarısına da el atarak, insanların inanç ve düşünceleri üzerinde çok büyük bir güç kazanabilir. O kadar ki, bir insanın düşündüğü, umduğu ve korktuğu her şey, eğitimin başlarınca belirlenmiş olur. İnsan ancak, onların dilediklerini umacak, onların dilediklerinden korkacak. Böyle bir eğitimin temellerinden biri şu olacak ki, her zaman hiç de iyi olmayan hükümetin hep iyi olduğunu düşünecek.

Wyatt

Böyle bir eğitimi kötüleyebilecek sizin gibi güçlü ve bağımsız düşünceli insanlar olmayacak mı her zaman?

Russell

Hayır, sanmıyorum. Benim de içinde olduğum tipteki insan, modası geçmiş bir dünyada yetişmiştir, demek istiyorum. Gelecek için düşündüğüm dünyaya göre, çok daha rastlantılara bağlı bir dünya idi bu. Dünyada, çok daha fazla kaçamaklar, istisnalar vardı ve insanlar orada, gelecekte olacağım düşündüğüm gibi, aynı kalıptan çıkma değillerdi.

Wyatt

Yönetici tipinin baskısı altında, insanın kişisel bir hayatı olamayacağı üstünde durdunuz, bunu biraz daha açıklar mısınız?

Russell

Olur, peki… Bütün bu işin çok, çok önemli olan bir yanını, genetik bilimini alalım. Diyelim ki, bilimci bir hükümet, bizimkinden daha iyi olmasını istedikleri bir insan soyu yetiştirmek olanaklarını iş ediniyor kendine. Salt bilimsel bakımdan pek açıkça ortaya konabilir ki, yetiştirilecek yeni insan soyunun, diyelim, erkeklerin yüzde beşinden, kadınların da yüzde otuzundan üretilmesi; bunu sağlama bağlamak için, geri kalanların kısırlaştırılması gerekiyor. Hiç de hoş bir şey olmaz bu, tabii. Ama, ileride bu yola gidilmesi bence hiç de olmayacak birşey değildir.

Wyatt

Ama bilimin böylesi şeyleri yaptıracak kadar insanların kafasını sarabilmesi ciddî olarak düşünülebilir mi sizce?

Russell

Evet, insanlar savaşta zafer kazanmak kaygısıyla bu yola gidebilirler. Çünkü, buna elverişli bir soy yetiştirileceği açıkça bellidir. Böylesi bir soy, savaşta, gelişi güzel yetiştirilen insanlardan çok daha etkin olabilir elbette. Halkı kolayca inandırabilirsiniz ki, bilimsel yoldan insan yetiştirme gereklidir. Çünkü, bu işi karşı taraf nasıl olsa yapacaktır, nasıl şimdi karşı taraf atom silâhları yapıyor diye, bizim de yapmamız gerekiyorsa.

Wystt

Bütün bunlar Orwel’in 1984 ve A. Huxley’in Yeni Dünya adlı romanlarında düşünülen şeyler. Ama, sizce komünist dünya dışında geçerli mi? Örneğin, konformist düşünce v.b.’nın pek ileri gitmesi demek istiyorum?

Russell

Bence bu tehlike Batı’da, komünist dünyada olduğundan bir parça daha azdır. Ama orada pek korkulur derecede var… pek korkulur derecede.

Wyatt

Sizce, konformist inanç ve giysiler, alışkanlıklar, düşünceler filân neler olabilir?

Russell

Sanatı alalım. Özellikle, Amerika’daki gezilerim sırasında tekrar tekrar gördüm ki, sanata çok büyük bir saygı gösteriyorlar, Avrupalı sanatçıları yüceltiyorlar ve avuç dolusu dolar veriyorlar onlara. Ama, hiçbir Amerikalı çocuğun sanatçı olabilmesi için gerekli özel bir çeşit kafayı edinmesine olanak bırakmıyorlar. Onun için, beğendikleri büyük sanatçılar Amerikalı değil, Avrupalıdır.

Wyatt

Sizce, sanat Rusya’da zarar gördü mü?

Russell

A, orasını bilmem. Çünkü, 1920’den bu yana gitmedim oraya. Ama, zarar görmüştür elbet diyebilirim. Doktor Jivago adlı romana rağmen, öyle sanıyorum ki, edebiyat orada bir hayli zarar görmüştür. Demek istiyorum ki, Çarlık Rusya’sında edebiyat pek üstün bir durumdaydı. Bugün öyle olduğunu kimse söyleyemez sanırım.

Wyatt

Rusya’daki bale sanatı üstüne ne dersiniz?

Russell

Bale çarlık zamanından kalma bir sanattır. 1920 de Rusya balesini gördüğüm zaman, bende vazoya konmuş kesik çiçekler izlenimi bıraktı. Çok güzeldi, çok hoştu. Ama, topraktan çıkma bir tazeliği ve canlılığı yoktu. Şimdi artık sadece müzelik bir sanat bence.

Wyatt

Sizce bütün bunlar hiçbir yeniliğin doğmayacağı genel bir kemikleşmeye götürür mü?

Russell

Evet, bu tehlikenin çok büyük olduğunu sanıyorum. Bir çeşit durağan Bizans toplumu ki, kuşaklar boyunca hepsi ayni kalıyor, sonunda öylesine kalıplaşıyor ki, halk dayanamıyor ona ve sıkıp atıyor bir yana.

Wyatt

İnsanların karşılaşabilecekleri zorluklardan biri, hiçbir şeyi ölçüyü kaçırmadan yapamamasıdır. Bir şeye çok iyi başlıyor, sonra aşırılığa götürüyorlar. İnsanlar günün birinde ılımlı olmasını öğrenebilecekler mi dersiniz?

Russell

Öğrenmelerini dilerim, umarım elbet. Çok zorunlu bir şey bu. Hem hiç de olmayacak birşey değil. Gelecek üstüne giriştiğimiz karanlık tahminleri bir kutsal kitap gerçeği saymıyorum. Büyük umudum, bütün bunların gerçekleşmemesidir.

Wyatt

Şimdi daha iç açıcı şeylere dönebilir miyiz?

Russell

Bence, gerekli olan ilk şey, dünyadaki kötülüklerin, şimdiye kadar önlenememiş kötülüklerle birlikte, önlenebilmesidir. Kötülükler hâlâ yaşıyor. Çünkü, insanların yüreklerinde kötülüğe giden ve başkalarım mutlu kılma isteğine yanaştırmayan tutkular var. Modern tekniğin güçlükleri ile birlikte yeni dünyanın bütün derdi bence, insan tekinin psikolojisinden, insan tekinin kötü tutkularından gelmektedir. Yeni ve iyice bütünleşmiş bir dünyada mutlu olabilmek için, ne kadar nefret de etseniz, komşumuzun da mutlu olmasına katlanmanız gerçekleşirse, daha da iyi gerçekleşirse… Bütün bunlar gerçekleşirse, şimdiye kadar var olmamış daha mutlu bir dünya kurulabilir.

Wyatt

İnsanlar tutkularını sizin önerdiğiniz yola yöneltirlerse, hangi çeşit kötülüklerin ortadan kaldırılabileceğini düşünüyorsunuz?

Russell

Eh, hepsinden önce savaş, sonra yoksulluk. Eskiden yoksulluk halkın çoğunluğu için önlenemez bilseydi. Bugün öyle değil. Dünya isterse, kırk yıl içinde yoksulluğu ortadan kaldırabilir. Hastalık bir hayli azaldı elbet. Daha da azalabilir. İnsanların daha sık sevinçli günleri olmaması için hiçbir neden yoktur.

Wyatt

Peki, şimdi, öyle sanıyorum ki, olumlu iyiliklerin yaratılması konusuna geldik. İnsan ileride daha hangi olumlu iyilikler sağlayabilir?

Russell

Bence bunların birçoğu eğitime bağlıdır. İnsan soyunun ortak çıkarlı bir aile olduğunu eğitim yoluyla durmadan aşılamak gerekir. Bundan ötürü, işbirliği yapmak yarışmaktan daha önemlidir ve komşumuzu sevmek, sadece kiliselerin sözle aşıladıkları bir ahlâk ödevi değil, kendi mutluluğunuz bakımından en akıllıca bir davranıştır.

Wyatt

Bilimin insanlara getirebileceği iyiliklerden biri, oldukça kısa zamanda, haftalık çalışma süresinin on saate kadar indirilmesidir. Geri kalan boş saatlerinde ne yapacak insanlar?

Russell

Mutlu olduğum zamanlarda hayal ettiğim dünya gerçekleşirse, insanlar eskiden varlıklı ve kültürlü insanların yaptıklarını yapacaklardır. Bir XVIII. yüzyıl aristokratını alın örneğin. Çok kez, pek kültürlü bir insandı o. Bir hayli boş vakti vardı ve, bir çoklarının yapılmayacak şeyleri yapmış olmalarına rağmen, boş vakitlerinde, ne yapacakların; biliyorlardı. Birçokları hayli güzel işler başardılar, sanatı yüreklendirerek, güzel parklar, güzel evler, özlenmeye değer şeyler yaparak. Sevinçli günlerimde kurduğum dünyada, boş vakitlerini değerlendirmek herkesin elinde olacak. Çünkü, herkes yeterli bir kültür düzeyine erişmiş olacak.

Wyatt

Serüven isteğinin yeri ne olacak bu konuda?

Russell

Serüven isteğini baştakiler bir yola koymalıdır. Bu demektir ki, baştakiler, fazla para ve zaman harcamalarına gitmeksizin, gürbüz gençlerin hoşlandığı gerçekten serüvenli ve gerekirse tehlikeli girişimlere olanak hazırlamalıdırlar. Yüksek dağlara tırmanmak elinizde olmalıdır. Uzay gezileri yapılırsa, uzay gezilerine düşkün olabilmelisiniz. Böylesi şeyler sağlanmalı; böylece bugün büyük ölçüde savaşa yönelen itiler daha iyi bir yola konmuş olur.

Wyatt

Geleceğin insanlarına son olarak başka hangi öğütü vermek istersiniz?

Russell

Şunu demek isterim ki, bilgileriniz insanın hiçbir zaman elde etmediği güçler veriyor size. Bu güçleri iyiye de kullanabilirsiniz, kötüye de. İnsanlığın bir aile olduğunu, hep birlikte mutlu, ya da hep birlikte mutsuz olacağını aklınıza koyarsanız, bu gücünüzü iyiye kullanabilirsiniz. Büyük yığınların yoksulluğu üstüne kurulmuş bir azınlık mutluluğu sağlayabileceğiniz günler geçmiştir. O zamanlar geçmişte kaldı. İnsanlar katlanamaz artık buna ve mutlu olmak isterseniz, başkalarının da mutlu olduklarını öğrenmeğe alışmak zorundasınız. Eğer insanlar akıllıca eğitilirlerse, daha anlayışlı olurlarsa, kendi mutlulukları için başkalarının da mutlu olmasını kaçınılmaz bir koşul saymakta güçlük çekmezler. Zaman zaman hayalimde, hepsi gürbüz, hepsi akıllı, hiçbiri ezmeyen, hiçbiri ezilmeyen bir mutlu insanlar dünyası gördüğüm oluyor. Bir dünya ki, orada insanlar, ortak çıkarlarının kendi çıkar çabalarından daha az ağır bastığı bilincine varmışlardır, insan zekâsının ve hayal gücünün yarattığı gerçekten parlak olanakları gerçekleştirme çabasındadırlar. Böylesi bir dünya, insanlar olmasını isterlerse olabilir ve eğer olursa gerçekten olursa çok daha şerefli, çok daha mutlu, bundan önce görülmedik hayaller ve mutlu coşkularla dolu bir dünya olur bu.

Sh:122-129

DÜNYA AYDINLARINA MEKTUP

1984 yılında Bertrand Russell, birçok aydına mektup göndererek, nükleer silâhların yasaklanması için yapılacak bir konferansa katılmalarını istemişti. S. Eyuboğlu ile V. Günyol da bu konferansa çağrılmışlardı:

BERTRAND RUSSELL

PEACE FOUNDATION   8 Ekim 1964

Sayın Bay Günyol,

Akdeniz bölgesinin nükleer silâhlardan arınması için bundan kısa bir süre önce Cezayir’de toplanan konferansa bir temsilci göndermiştim. Bundan son derece olumlu bir sonuç elde edildi. Nükleer silâhların daha da geliştirilmesi ve yayılması tehlikesine karşı, uluslararası kamuoyunu harekete geçirebilme konusunda umutluyum. Cezayir konferansının bir devamı olarak, Bertrand Russell Barış Kurumu, Ortadoğu bölgesinin nükleer silâhlardan arınması için yakın bir gelecekte bir konferans toplamaya hazırlanmaktadır. Bu konferansa delege olarak, dünyanın birçok kesiminden seçkin kişileri ve barış adına çalışanları çağıracağız. Arap dünyasından hükümet dışı en seçkin kişilerin de bu konferansta sesini duyuracağını umut ediyorum.

Bu arada şunu da belirteyim ki, Arap halkları ve Arap dâvası ile bir anlayışa varılması konusundaki istekleri ve hükümet politikasına karşı tutumlarıyla bilinen İsrail solcularından bazılarını da bu konferansa çağırmayı amaçlıyorum. Konferans, ya İsviçre’de yada İsveç’te toplanacak. Bu iki ülkeden hangisinin konferans yeri olacağı konusunda size çok yakında bilgi vereceğim. Ortadoğu’nun nükleer silâhlardan arınmasına ve tasarlamakta olduğumuz bu konferansa büyük önem veriyorum. Ortadoğu’da nükleer silâh yarışının kesin olarak önlenmesi yada nükleer silâhların gelişmesinin engellenmesi mutlaka gereklidir. Sizin de bu konferansa bir delege olarak katılma olanağı bulacağınızı yürekten umut ediyorum. Bu konferansa katılmanız özellikle önemlidir. Cevabınızı ilgiyle bekliyor ve konferansın planlanmasına büyük ölçüde yardımcı olacak kararınızı öğrenmekte sabırsızlanıyorum.

En iyi dileklerle, İçtenlikle sizin
Bertrand Russell

Sh:247

Kaynak: Bertrand Russell ,ÇAĞIMIZIN SORUNLARI ÜSTÜNE DÜŞÜNCELER Türkçesi: Sabahattin Eyüboğlu- Vedat Günyol  ,1972 İstanbul

 

http://i.ebayimg.com/00/s/MTIwMFgxNjAw/z/InIAAOxyffZSZbwc/$T2eC16R,!yoFIeooLh7RBSZbwbqgkg~~60_35.JPG

İKTİDAR-Power: A New Social Analysis-Bertrand Russell

Dilimize Çeviren : METE ERGİN 

İKTİDAR GÜDÜSÜ

İnsanla öteki hayvanlar arasında kimi ansal, kimi duygusal çeşitli ayrılıklar vardır. Duygusal ayrılıkların belli başlılarından biri, insanların güçlü isteklerinden bazılarının, hayvanlarınkinin aksine, esas itibariyle sınırsız ve doyurulmak olanağından yoksun bulunuşudur. Boa yılanı yiyeceğini yedikten sonra, tekrar acıkıncaya kadar uyur; eğer öteki hayvanlar aynı şeyi yapmıyorlarsa bu, ya yiyeceklerinin yetmediğinden, ya da düşmandan korkmalarındandır. Bir kaçı dışında, hayvanların faaliyeti sağ kalma ve çoğalma ihtiyacına, bu iki temel ihtiyaca dayanır; hayvanların faaliyetleri, bu iki ihtiyacın zorunlu kıldığı faaliyetler dışına çıkmaz. İnsanlar için durum başkadır. Gerçi insan soyunun büyük bir bölümü vazgeçilmez ihtiyaçlarını karşılamak için, daha başka amaçlara harcayacak enerjileri kalmayacak kadar çok çalışmak zorundadır; ne var ki, geçimlerini sağlama bağlamış olanlar, faaliyetten geri kalmazlar. Xerxes, Atina seferine çıktığı zaman, besin yönünden de, üst baş yönünden de, kadın yönünden de hiç bir eksiği yoktu. Trinity Kollejine öğretim Üyesi seçildiği andan itibaren, Newton’ın maddi rahatı sağlama bağlanmış bulunuyordu, ama Newton da Principia’sını, maddi rahatı sağlama bağlandıktan sonra yazdı. St. Francis ile İgnatius Loyola, Tarikatlerini kurarlarken, ihtiyaçlarını gidermek zorunluluğuyla hareket etmemişlerdi. Bunların hepsi de sivrilmiş kişilerdi, ama aynı belirgin nitelikler, son derece tembel pek az insan dışında, herkeste görülebilir. Kocasının iş alanındaki başarısından emin olan ve çalışmak zorunda kalma korkusu bulunmayan Bayan A. zatürreye yakalanma tehlikesini çok daha ucuz bir yoldan önleyeceği halde, Bayan B’den daha iyi giyinmek ister. Eğer Bayan A’nın kocası bir asalet ünvanına kavuşur ya da parlamentoya seçilirse, karı koca ikisi de sevinirler buna. Kuruntularda, hayal edilen zaferlere sınır yoktur, bu hayallere olabilir gözüyle bakıldı mı da, gerçekleşmeleri için çaba harcanır.

Hayal gücü, temel ihtiyaçları doyurulmuş insanoğullarını, dur durak bilmeyen çabalara zorla yönelten bir üvendiredir. [dürtü] Pek çoğumuz hayatımızda nadiren şöyle diyebilmişizdir:

Şİmdi ölecek olsaydım eğer,

Bu benim en mutlu anım olurdu, zira korkarım ki,

Ruhun alabildiğine doymuştur ve korkarım ki,

Bilinmeyen bir âkibette böylesine bir doymuşluğun

Yerini alacak huzur bulunmayacaktır.

Pek ender olan tam mutluluk anlarımızda da, doymuşluğun sürekli olmadığını bildiğimiz için, Otello gibi ölümü istememiz doğaldır. Sürekli mutluluğu sağlayacak şey, insanoğlu için olanaksızdır: yalnız Tanrıdır tam mutluluğa erişen, zira ‘saltanat ve iktidar ve şan ve şeref’ Onundur. Yeryüzündeki saltanatlar, başka saltanatlarla sınırlıdır; yeryüzündeki iktidarı ölüm kısa keser; piramitler de diksek, ‘ölümsüz şiire bağlı’ da olsak, yeryüzündeki şan ve şeref, yüzyılların geçişiyle söner. İktidarı az olanlara, şan ve şerefi az olanlara, biraz daha fazlası yetecekmiş gibi gelir, ama böyle sananlar yanılmış olurlar: istekler doymak bilmezdir, sınırsızdır ve onlar ancak Tanrının sonsuzluğunda yatıştırılabilir.

Var olmak ve çoğalmak hayvanlara yettiği halde, insanoğlu yayılmak ister ve insanoğlunun bu konudaki istekleri sadece hayal gücünün olanaklarıyla sınırlıdır. Her insan, eğer elinden gelse, Tanrı gibi olmak ister; pek az rastlanan bazı insanlar vardır ki, bunun olanaksızlığını kolay kolay kabul edemezler. Bunlar, Milton’un Şeytan’ıyla aynı hamurdan yoğurulmuş, tıpkı Milton’un Şeytan’ı gibi, soylulukla inançsızlığı kendilerinde birleştirmiş kişilerdir. ‘İnançsızlık’la, dinsel inançlara dayanan şeyi söylemek istemiyorum: birey olarak insan iktidarının sınırlılığının kabul edilmeyişini anlatmak istiyorum. Soylulukla inansızlığın meydana getirdiği bu, devlere yakışan karışım, özellikle büyük fatihlerde belirgin olarak görülür, ama yine de bunun bir kırıntısı her insanda vardır. Toplumsal işbirliğini zorlaştıran da budur, zira her birimiz bu işbirliğini, içinde kendimize Tanrı yerini verdiğimiz, Tanrı ve Tanrıya tapanlar arasındaki işbirliği biçiminde anlamak isteriz. İşte, zaman zaman dalgalanmalara, kan dökülmesine yol açan rekabet hırsı, canı ve şerefi tehlikeye atarak başkalarını yönetmek ihtiyacı, başkaldırma dürtüsü bundan ileri gelir. Bireyin anarşi yolundan kendini zorla kabul ettirmesini önleyecek törel kurallar ihtiyacı da yine bundan doğar.

İnsanoğlunun sınır tanımayan isteklerinin en bellibaşlıları, iktidar ve şan kazanma istekleridir. Bunlar, her ne kadar çok yakın akraba iseler de, aynı şey değillerdir: Başbakanın şanından çok iktidarı, Kralın ise iktidarından çok şanı vardır. Bununla birlikte, bir kural olarak, şan kazanmanın en kolay yolu iktidar kazanmaktır; bu, özellikle, kamuyu ilgilendiren olaylarda faal rol oynayan kişiler için böyledir. Bundan ötürü, şan kazanma isteği de çoğunlukla, iktidar sahibi olma isteğinin doğurduğu davranışların aynını doğurur ve bu iki güdüye uygulama alanında hemen hemen hep özdeş gözüyle bakılır.

Özel İktisadî çıkarın toplum bilimde temel güdü olarak kabul edilebileceğini ileri süren, yerleşmiş fikirlere bağlı iktisatçılarla, bu konuda onların görüşünü paylaşan Marx yanılmışlardır. Mal hırsı, iktidar ve şan hırsından ayrıldığı zaman, sınırlıdır; geçimi sağlayacak insaflıca bir parayla doyurulabilir. Gerçekten de pahalıya doyurulabilecek güçlü istekleri bize veren şey ise, maddî rahat aşkı değildir. Bozulma dolayısıyla köle haline getirilmiş bir yasama organı, ya da uzmanlar tarafından seçilen Eski Şaheserlerden meydana getirilmiş özel bir resim galerisi gibi şeyler, içinde rahat rahat oturulacak bir yer sağlamak için değil, iktidar ve şan elde etmek için istenir. Akla yakın ölçüde bir rahat, sağlama bağlandı mı, bireyler de toplumlar da, servetten çok iktidar peşinde koşarlar: iktidar sağlamak için servet sahibi olmak ya da iktidarlarını arttırmak amacıyla servetlerini arttırmak isteyebilirler, ama her iki halde de bunların temel güdüleri İktisadî değildir.

Yerleşmiş fikirlere bağlı iktisatla, Marxsist iktisadın düştüğü bu yanılma sadece kuramsal olmayıp, uygulama alanında çok daha büyük önem taşımaktadır ve son zamanlardaki bazı bellibaşlı olayların yanlış anlaşılmasına yol açmıştır. Ancak, toplumsal meselelerde önemli rol oynayan faaliyetlerin sebebinin iktidar aşkı olduğunu anlamak suretiyle eski ya da yakın çağ tarihi üzerine, doğru bir yorumda bulunulabilir.

Bu yazıda ben, fizikte nasıl Enerji temel kavramsa, aynı şekilde sosyolojide de iktidarın temel kavram olduğunu ispatlamağa çalışacağım. Enerji nasıl çeşitli biçimler alıyorsa, iktidarın da aynı şekilde, servet, silâh gücü, sivil makamlar, düşünceye söz geçirme gibi biçimleri vardır. Bunların hiç biri ötekine üstün sayılamayacağı gibi, bu biçimlerin hiç biri ötekileri kendinden türetmiş de değildir. İktidarın bir biçimini, diyelim serveti, ötekilerden ayrı olarak incelemeğe kalkışmak ancak yarım bir başarı sağlar, tıpkı enerjinin bir biçimini, öteki biçimleri de dikkate almadan incelemeğe çalışmanın belirli noktalarda yetersiz kalacağı gibi. Servet nasıl askerî iktidarın ya da düşünce üzerinde etki kurmanın sonucu olabilirse, aynı şekilde askerî iktidar ve düşünce üzerinde etki kurabilme de servetin sonucu olabilir. Toplumsal dinamiğin yasaları, iktidarın şu ya da bu biçimi içinde değil, sadece iktidar içinde ifade olunabilecek yasalardır. Eski zamanlarda askerî iktidar, iktidarın öteki biçimlerinden ayrı durumdaydı, bunun bir sonucu olarak da zaferler ya da yenilgiler kumandanların rasgele niteliklerine bağlı görünüyordu. Zamanımızda ise, İktisadî iktidar, bütün öteki iktidar biçimlerinin kaynağı olarak ele alınmaktadır; bu da bence, tarihi tamamıyla askerî yönden ele alan ve bundan ötürü modaları geçen tarihçilerinki kadar büyük bir yanlıştır. Propagandaya iktidarın temel biçimi gözüyle bakanlar da vardır. Bu hiç de yeni bir görüş değildir; magna estveritas et prevalebit (Gerçek yücedir ve sonunda egemen olacaktır. Lât. Özdeyiş.) veya ‘şehitlerin kanı Kilisenin ektiği tohumdur,’ (Tertullian’ın bir özdeyişi.) diyen eski özdeyişlerde de bunu görüyoruz. Bu görüşte de, askerî ya da İktisadî görüşteki kadar gerçek ve yanılma payı vardır. Propaganda, eğer hemen hemen tamamıyla ortak bir görüş yaratabilse, karşı konulmaz bir iktidar doğurabilir; ne var ki, askerî ya da İktisadî kontrolü elinde bulunduranlar, eğer isterlerse, bunu propaganda amacıyla kullanabilirler. Konumuzla fizik arasında analoji kurmağa devam edelim: iktidar da, enerji gibi sürekli olarak bir biçimden başka bir biçime geçmektedir ve bu biçim değiştirmelerin yasalarını aramak da sosyolojiye düşer. İktidarın her hangi bir biçimini, hele günümüzde çok yapılageldiği gibi, özellikle İktisadî biçimi ötekilerden ayırmağa çalışmak, uygulama alanında büyük önem taşıyan yanlışlar doğurmuştur, hâlâ da doğurmaktadır.

İktidar bakımından çeşitli toplumlar birbirlerinden birçok yollardan ayrılırlar. Önce, bireylerin ya da örgütlerin sahip oldukları iktidar derecesi bakımından ayrılırlar; meselâ, örgütlenmedeki artış dolayısıyla Devlet’in bugün eskisine oranla çok daha fazla iktidara sahip olduğu apaçıktır. Toplumlar, birbirlerinden en etkili örgütlerinin cinsine göre de ayrılırlar: bir askerî despotizm, teokrasi, plütokrasi, benzerlikleri çok az olan tiplerdir. Toplumlar bir de, iktidarın değişik yollardan elde edilişi bakımından ayrılırlar birbirlerinden: babadan oğula kalan krallıklar bir cins yüksek kişi ortaya çıkarır; büyük bir din adamında aranılan nitelikler ikinci bir cinsi; demokrasi, üçüncü bir cinsi; savaş da dördüncü bir cinsi ortaya çıkarır.

İktidara geçme olanağına sahip kişilerin sayısını sınırlayacak, aristokrasi ya da babadan oğula kalma krallıklar gibi toplumsal kuramların bulunmadığı yerlerde, genellikle, iktidara geçme şansına en çok sahip olanlar, iktidara geçmeyi en çok isteyenlerdir. Bundan da, iktidarın herkese açık olduğu sistemlerde, iktidar sağlayan makamlara, bir kural olarak, sıradan insanlardan olağanüstü iktidar aşkıyla ayrılan kimselerin oturacağı sonucu çıkar, iktidar aşkı, insanoğlunun en güçlü güdülerinden biri olmasına rağmen, hiç de eşit dağıtılmamıştır ve rahatlık aşkı, zevk aşkı, hattâ bazen onaylanmak aşkı ile sınırlanmıştır. İktidar aşkı, fazla çekingen yaratılışlılarda öndere uyma kılığına bürünmüştür ki, bu da atılgan insanlardaki iktidar dürtüsünün yayılma alanını büyütür. İktidar aşkı güçsüz kişilerin, olayların akışını etkiliyebilmeleri olanağı da çok azdır. Toplumsal değişmelere yol açan kişiler, bir kural olarak, toplumu değiştirmek isteğini kendilerinde güçlü bir şekilde duyanlardır. Bundan ötürü de, iktidar aşkı, önemlilikleri bir rastlantıdan ibaret olan kişilerin belirgin niteliğidir, iktidar aşkını insanoğlunun biricik güdüsü diye kabul edersek, hiç şüphesiz yanılmış oluruz, ama iktidar aşkı sosyolojinin inceleyeceği değişiklikleri meydana getiren bellibaşlı güdü olduğuna göre de, bu yanlış, sosyolojideki eğreti yasaları araştırmamızda bizi sanıldığı kadar yolumuzdan saptırmaz.

Toplumsal dinamiğin yasaları —bence— çeşitli biçimleri içinde düşünülen iktidarla ifade olunabilir. Bu yasaları bulabilmek için, önce iktidarın biçimlerini sınıflandırmak, sonra da bireylerin ve örgütlerin, insanların hayatlarına kumanda etme olanağını ellerine geçiriş yolları bakımından önem taşıyan, değişik tarihsel örnekleri gözden geçirmemiz gerekir.

Bu nedenle iki amacı birden gözönünde tutacağım: toplumsal değişimlerin genel analizinde, iktisatçıların öğrettiklerinden daha elverişli olduğunu sandığım analiz yolunu teklif etmek ve içinde yaşadığımız zamanla, yakın geleceği, imgelemleri on sekizinci yüzyıl ile on dokuzuncu yüzyılın egemenliği altında bulunanlar için daha anlaşılır hâle getirmek. On sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıllar, çeşitli bakımlardan öteki yüzyıllardan ayrı tutulması gereken yüzyıllardır, bizlerse şimdi, yine birçok bakımlardan, bizden önceki o çağların hayat ve düşünüş biçimlerine döner gibiyiz. Kendi çağımızı, çağımızın gerektirdiklerini, eski ve orta çağları anlamamız şarttır, zira kendini boş yere on dokuzuncu yüzyıl için geçerli olan açık gerçeklerin egemenliğine kaptırmamış bir ilerlemeye ancak bu şekilde varabiliriz.

Sh: 7- 14

ÖNDERLER VE ÖNDERLERİN ARDINCA GİDENLER

İktidarı alma dürtüsü iki biçimde ortaya çıkar: açık olarak (önderlerde); kapalı olarak (önderleri izleyenlerde), insanlar kendi istekleriyle bir önderin ardına takıldıkları zaman, bunu, önderin kumanda ettiği grup yoluyla iktidarı elde etmek amacıyla yaparlar ve önderin zaferleri onlara kendi zaferleriymiş gibi gelir. Birçok insan, bağlı bulundukları grupu zafere ulaştıracak yeteneği kendinde göremez ve bundan ötürü, üstünlüğün elde edilmesi için gerekli cesarete, basirete sahip görünen bir önder ararlar. Dinde bile bu dürtüyü görürüz. Nietszche Hristiyanlığı, insanlara köle töresi telkin etmekle suçlamıştır, halbuki Hristiyanlık, öteden beri şu amacı sonuçsal zafer bellemiştir: ‘Ne mutlu zayıflara, zira yeryüzü onlara kalacaktır.’ Ya da, bunu daha açık bir şekilde ortaya koyan, şu bilinen İlâhiyi ele alalım :

Savaşa gidiyor Tanrının Oğlu.

Bir krallık tacı kazanmak için.

Kan kırmızı sancağı süzülüyor uzakta.

Kimdir onun ardında giden?

Kendi elemini en iyi içebilen,

Acılarını rahatça yenebilen,

Haçını sırtında sabırla taşıyabilendir,

Onun ardında giden.

Eğer bu bir köle töresi ise, o zaman, seferin bütün cefalarına sırf çıkar ve serüven aşkına göğüs geren her askerin, seçim kampanyası sırasında canını dişine takarak çalışan her politikacının köle sayılması gerekir. Ne var ki, aslında, gerçekten de yardımlaşmaya dayanan her girişimde, önderin ardı sıra gidenler, psikolojik bakımdan, hiç de önderin kendisinden daha fazla köle değillerdir.

Örgütlenmenin kaçınılmaz hale getirdiği ve toplumdaki organik dayanışma geliştikçe, azalacağına artan iktidar eşitsizliğini katlanılabilir yapan da işte budur.

Bilgimiz içine giren en eski çağlardan beri, insan topluluklarında iktidar dağılımı eşitsizliği hep var olagelmiştir. Bu kısmen dış zorunluluğa (objective necessity), kısmen de insan tabiatında bulunan nedenlere (cause=illet) dayanmaktadır. Bütün toplu girişimler ancak yönetici bir kuruluş altında gerçekleşebilir. Bir ev yapılacaksa, evin plânları üzerinde birinin karar vermesi gerekir; demiryolları üzerinde tren işletilecekse, varış kalkış saatlerini gösteren tarife makinistlerin keyfine bırakılamaz; yeni bir yol yapılacaksa, yolun nereden geçeceğine birinin karar vermesi şarttır. Demokratik yollardan seçilmiş bir hükümet de yine bir hükümettir, bundan ötürü de, psikolojiyle hiç bir ilişkisi bulunmayan gerekçelerle, —eğer girişimlerin başarıya ulaşması isteniyorsa— emir veren bir takım insanlar ve onların emirlerine itaat eden başka insanlar bulunmalıdır. Bununla birlikte, bu gerçekle, fiilî iktidar eşitsizliğinin, teknik nedenlerin zorunlu kıldığı iktidar eşitsizliğini aştığı gerçeği sadece birey psikolojisi ve fizyolojisiyle açıklanabilir. Bazı insanların karakterleri, onları hep kumanda etmeğe, ötekilerinin karakterleri de itaate yöneltir; bu iki uç arasında da, bazı durumlarda kumanda etmek isteyen, bazı durumlarda da öndere uymağı tercih eden, ortalama insanlar yığın; bulunur.

Adler, İnsan Tabiatını Anlama konulu kitabında, boyun eğen ve boyun eğdiren olmak üzere iki tip ayırır. ‘Uşak ruhlu birey,’ der Adler, ‘başkalarının koyduğu kurallar ve yasalara göre yaşar ve tip, âdeta içinden gelen bir zorlamaya uyarak, kendine uşakça bir mevki arar.’ Adler, devamla, ‘Nasıl herkesten üstün olabilirim?’ diye soran, boyun eğdiren tipin ise, bir yöneticiye ihtiyaç duyulduğu zaman ortaya çıktığını ve ihtilâllerde başa geçtiğini söyler. Adler, her iki tipi de, hiç değilse her iki tipin en aşırılarını, istenilmeyen tipler olarak niteler ve bunları eğitimin ürünleri sayar. ‘Otoriter eğitimin en büyük kusuru,’ der Adler, ‘çocuğa bir iktidar ülküsü aşılaması ve ona iktidarın ele geçirilmesine bağlı zevkleri göstermesidir.’ Biz de Adler’in bu sözüne, otoriter eğitimin —işbirliği yapan iki insan arasındaki biricik ilişkinin, birinin emir vermesi, ötekinin de ona itaat etmesi şeklindeki ilişki olduğu yolunda bir duygu telkin etmesi dolayısıyla müstebit tip kadar, köle tip de yetiştirdiğini ekleyeceğiz.

İktidar aşkı, çeşitli sınırlı biçimler içinde her zaman evrensel, ama salt biçim içinde enderdir. Evinin yönetiminde iktidar sahibi olmaktan zevk duyan kadın, Başbakanın zevk aldığı siyasal iktidar biçiminden pekâlâ çekinebilir; buna karşılık, iç savaş sırasında Amerika Birleşik Devletleri’ni yönetmekten korkmayan Abraham Lincoln, büyük bir ihtimalle kendi evi içindeki bir savaştan kaçınırdı. Eğer Bellerophon kazaya uğrasaydı, İngiliz subaylarının vereceği, filikalarla kaçma emrine, Napolyon belki de kuzu gibi itaat ederdi. İnsanlar iktidarı, sözü geçen şeyi ancak kendi yetenekleriyle idare edebileceklerine inandıkları sürece isterler, ama kendilerini yeteneksiz gördükleri anda, bir önderin ardına takılmayı tercih ederler.

Kumanda etme dürtüsü kadar gerçek ve onun kadar yaygın olan boyun eğme dürtüsünün kökü korkuya dayanır. Düşünülebilecek en yaramaz, en ele avuca sığmaz çocuk çetesi, yangın gibi korku verici bir durumda, yetkili bir yetişkinin emirlerine kuzu gibi boyun eğecektir; Birinci Dünya Savası patladığı zaman, Pankhurstlar, Llyod George’la barış yapmışlardı. Tehlike büyük olduğu zaman, çoğu insanlar hemen bir Yetkili makam arar ve ona boyun eğerler; bu gibi anlarda ihtilâl çıkarmağı aklına getirebilen kişi pek azdır. Savaş patladığı zaman bütün halk Hükümete karşı aynı duyguyu besler.

Örgütler, tehlikeleri önlemek amacıyla tasarlanmış olabilir de, olmayabilir de. Kömür madenleri işletmeleri gibi İktisadî örgütler, bazı durumlarda tehlikeyle içiçedir, ne var ki, bu gibi durumlar gelip geçicidir ve bunlar atlatıldıktan sonra iktisadı örgütler eskisine oramla daha da serpilir. Genel olarak, tehlikeleri karşılama, İktisadî örgütlerin ya da içişleriyle ilgili hükümet örgütlerinin esas amacının bir bölümü değildir. Buna karşılık, ordular ve donanmalar gibi, tahlisiye ve itfaiye kuruluşları da tehlikeleri karşılamak amacıyla meydana getirilmişlerdir. Biraz daha uzak bir anlamda, aynı şey, varlığının amacı kısmen, insan yaratılışının derinlerinde yatan metafizik korkuları yatıştırmak olan dinsel kuruluşlar için de geçerlidir. Bunun doğru olup olmadığı konusunda kuşkuya düşen çıkarsa, aşağıya aldığım iki örneğe benzer İlâhileri aklıma getirsin :

Yüzyılların Kayası, benim için yani da,

Senin bağrında saklanayım;

Seller götürürken dört yanı,

Ve fırtınalar hâlâ kükrerken,

Ey ruhumun sevgilisi, ey İsa,

Bırak senin sinesine kanat açayım.

Tanrı iradesine boyun eğmede, yeryüzündeki hiç bir varlığa asla boyun eğmeyecek bir çok hükümdara din yolunda alçalmayı kabul ettiren, kesin bir güvenlik duygusu vardır. Boyun eğdiğimiz önder insan da olsa, Tanrı da, Bütün boyun eğişlerin kökü korkuya dayanır.

Saldırganlığın kökünün de korkuya dayandığı öteden beri kabul edilegelmiştir. Yalnız ben, bu kuramın biraz fazla zorlanmış olduğunu kabul etme eğilimindeyim. Gerçi bazı saldırganlıkların, meselâ, D. H. Lawrence’inki gibi saldırganlıkların temelinde korkunun bulunduğu doğrudur. Ama korsanların başına geçen adamların, yüreklerinde eskiden beri yer etmiş baba korkusunu taşıyan kişiler olduğundan, ya da Napolyon’un Austerlitz’de, Madame Mere’le hesaplaştığını varsaydığından da çok kuşkudayım. Attila’nın anası hakkında fazla bir şey bilmiyorum, ne var ki, anasının Attila’yı bebekken fazla şımarttığım, Attila’nın da sonradan bu şımarıklığı yüzünden, kendisine zaman zaman karşı koyduğu için dünyayı sinirlendirici bulduğunu şüpheyle karşılarım. Öyle sanıyorum ki, büyük önderlere ilham kaynağı olan saldırganlık tipi, utangaçlıktan doğan saldırganlık değildir; büyük önderler, diyebilirim ki, sadece yüzeyle kalmayıp, bilinçaltının derinliklerine kadar işleyen olağanüstü bir kendine güven duygusuna sahiptirler.

Bir önder için gerekli olan kendine güven duygusu çeşitli nedenlerden doğabilir. Kendine güven duygusu yaratan nedenler içinde, tarihte en çok rastlananı, kalıtım (veraset) yoluyla kumanda mevkiinde bulunulmasıdır. Meselâ, Kraliçe Elizabeth’in buhran dönemlerinde yaptığı konuşmaların metnini okuyunuz: bu konuşmalarda, kadının üstüne çıkan ve kadını da, kadın yoluyla ulusu da, ne yapılması gerektiğini bildiğine inandıran hükümdarı göreceksiniz; insanlara böylesine bir inanç telkin etmeği ise hiç bir sıradan kişi hayalinden geçiremez. Kraliçe Elizabeth örneğinde ulusun çıkarlarıyla, hükümdarın çıkarları birbirine uygundu; ona “Good Queen Bess’ demeleri de bundandı. O, kimsede öfke uyandırmadan, babasını bile övebilirdi. Kumanda etme alışkanlığının, sorumlulukları yüklenmeyi ve çabuk karar almayı kolaylaştırdığına şüphe yoktur. Kalıtsal (mevras) şefi ardınca giden bir klan, oylama yoluyla şefini kendi seçse belki daha iyi yönetilir. Öbür yandan, şefini, çok göze çarpan değimlerinden (liyakatlerinden) ötürü ve önemli yönetim yerlerinde büyük tecrübe kazanmış kişiler arasından seçen orta çağ kilisesi, gibi bir kuruluş, aynı çağdaki kalıtsal monarşilerin elde ettiği sonuçlara oranla çok daha iyi sonuçlar elde ediyordu.

Tarihte bilinen en yetenekli önderlerin bazıları ihtilâl ortamları içinden çıkmıştır. Biz şimdilik, Cromwell’i, Napolyon’u ve Lenin’i başarıya ulaştıran nitelikler üzerinde duralım. Bunların üçü de, güç dönemlerde kendi ülkelerine hâkim olmuşlar ve doğuştan boyun eğer yaratılıştı olmayan yetenekli kişilerin kendi istekleriyle hizmet etmelerim sağlamışlardır. Yine bunların üçü de, meslekdaşlarının, ‘zor durumlarda sağlam yargıda bulunabilmek’ dediği niteliğin yanısıra, sınırsız bir cesarete, sınırsız bir kendine güven duygusuna sahiptiler. Bununla birlikte, üçünden ikisi, Lenin’le Cromvvell bir tipe, Napolyon ise başka bir tipe girer. Cromwell de, Lenin de, bir çeşit derin dinsel inanç sahibiydiler ve yüce bir amacın yerine getirilmesi için atanmış birer elçi olduklarına inanıyorlardı. Bu bakımdan onlar, kendi iktidar dürtülerini tartışma götürmez bir kesinlikle haklı görmüşler ve her ikisi de iktidarın —lüks ve rahatlık gibi— kozmik amacın kimliğiyle uzlaşması olanaksız nimetlerine önem vermemişlerdi. Bu özellikle Lenin için doğrudur, zira Cromwell, hayatının son yıllarında, bazı günahlar işlediğini kendi de kabul etmişti. Bununla birlikte, gerek Lenin’in, gerek Cromwell’in, ardları sıra gidenlere önderliklerini kabul ettirecek bir güven duygusu aşılayabilmeleri olanağım sağlayan, onlara cesaret veren şey, büyük bir yeteneğin yanısıra, inan sahibi de oluşlarıydı.

Cromvvell ve Lenin’in aksine, Napolyon, iin peşinde, çıkar peşinde koşan bir askerdi. İhtilâlin Napolyon’a uygun gelişinin sebebi, onun ihtilâl sayesinde fırsat ele geçirmiş olmasındandı, yoksa, bu sebep dışında ihtilâl umurunda bile değildi Napolyon’un. Her ne kadar Napolyon Fransız yurtseverliğini hoşnut bırakılsa da, Fransa da onun için bir fırsattan ibaretti; hattâ Napolyon gençliğinde kafasından Fransa’ya karşı Korsika saflarında çarpışmak düşüncesini bile geçirmişti. Onun başarısı, bir takım olağanüstü karakter niteliklerinden çok, savaş tekniğindeki ustalığından ileri gelmiştir: Napolyon, başkalarının yenilgiye uğrayacağı durumlardan zaferle çıkmasını bilmişti. Brumaire ve Marengo gibi son derece ciddî durumlarda, Napolyon başarısını tamamıyla başkalarına borçludur; ne var ki, o, yardımcılarının başarılarım da kendi başarısına ekleyebilecek yeteneklere sahipti. Fransız ordusu, muhteris gençlerle doluydu; öteki muhteris gençlerin başarıya ulaşamadıkları yerde Napolyon’un başarıya ulaşmasını sağlayan şey, onun psikolojisi değil, zekâsıydı. Napolyon’un, en sonunda kendisini yere çalan yıldızına olan inancı, zaferler kazanmasına yol açan nedenlerden ileri gelmiyordu; bu inanç, onun zaferlerinin sonucunda doğmuştu.

Zamanımıza gelelim: psikolojik olarak Hitler’in Cromvvell ve Lenin’le, Mussolini’nin de Napolyon’la aynı sınıfa sokulması gerekir.

Ün ve çıkar peşinde koşan asker, veya korsan reisi, ‘bilimsel’ tarihçilerin sandığından çok daha önemli bir tiptir tarihte. Bunlar, bazen Napolyon gibi, amaçları kısmen kişisel olmayan asker topluluklarının başına geçebilirler: Fransız ihtilâl orduları kendilerine Avrupa’nın kurtarıcısı gözüyle bakıyorlardı ve İtalya da, Batı Almanya da onları kurtarıcı saymıştı, ne var ki, Napolyon, kendi işine uygun düşenden fazla serbestlik getirmedi. Kişisel olmayan amaçlar bir bahane olarak nadiren ileri sürülmüştür. İskender, Doğu’yu Helenleştirmek amacıyla işe başlamış olabilir, ama onun ardı sıra giden Makedonyalıların, seferlerin bu yönüyle fazla ilgilendikleri şüphelidir. Romalı generaller, Cumhuriyetin son yüz yılında, çoğunlukla para için sefer açıyor ve askerlerinin bağlılığını, onlara toprak, servet dağıtmak suretiyle sağlıyorlardı. Cecil Rhodes, Britanya İmparatorluğunda, mistik bir inanç iddiasıyla ortaya atıldı, ama sonunda bu, kâr sağlayan bir inanç halini aldı ve aynı Cecil Rhodes, Matabeleland’ın fethi için kiraladığı askerî birlikleri, servet vaadiyle savaşa yürüttü.

Dünyadaki savaşlarda, örgütlenmiş para hırsı çok büyük roller oynamış ve bu durum ya pek az kimse tarafından aşağılık sayılmış, ya da hiç sayılmamıştır.

Kendi halinde, sıradan bir vatandaşın, her hangi bir öndere boyun eğişinin korkudan ileri geldiğini söylemiştik. Ne var ki, kendileri için daha barışçı bir iş olanağı açılmadıkça, durum bir korsan çetesi için aynı değildir. İsyankâr bir toplulukta bir önder bir kere yetki sağlayabilirse, artık o topluluğun isyankâr bireylerine korku aşılayabilir, ne var ki, önder, önder oluncaya ve çoğunluk tarafından önder olarak tanınıncava kadar, korku salacak durumda değildir. önder olmak isteyen kimsenin böyle bir toplulukta, yetkiyi sağlayacak üstün yetenekler ortaya koyması gerekir; bu yetenekler de kendine güven, çabuk karar verebilme ve en doğru tedbirleri almakta gösterilecek ustalıktır. Önderlik bağıntılıdır: Sezar, Antonyüs’ü kendine itaat ettirebilirdi, ama yalnız o ettirebilirdi, başkası değil. Birçok kimseye siyaset zor gelir ve bu yüzden bu kimseler, bir önderin ardı sıra gitmenin kendileri için daha hayırlı olacağım düşünürler —bunu, tıpkı köpeklerin sahiplerine bağlanışı gibi, içgüdüsel bir yoldan, bilinçsiz olarak yaparlar. Zaten eğer böyle olmasaydı, toplu siyasal hareket diye bir şey de düşünülemezdi.

işte bu şekilde, iktidar aşkı, bir güdü olarak çekingenlik duygusuyla sınırlıdır; aynı şekilde, bu çekingenlik duygusu, kendi kendini yönetme duygusunu da sınırlar, iktidar, başka türlü gerçekleştirilmesi olanağı bulunmayan isteklerimizi gerçekleştirebilme olanağını verdiğine ve bize başkalarının saygısını sağladığına göre, çekingenlik sınırının işe karıştığı noktaya kadar, iktidar arzusunu doğal saymak gerektir. Sorumluluk alışkanlığı bu çeşit çekingenliği azaltır, bundan dolayı da sorumluluklar, iktidar arzusunu arttırabilir. Zulüm ve baskı uygulamaları iki türlü sonuç doğurabilir: kolaylıkla korkutulabilenlerde gözaltında bulunmaktan kaçınma isteği uyanır, buna karşılık daha cesur olanlar, zulme boyun eğmektense, ona karşı koyabilecek bir duruma gelme çarelerini ararlar.

Anarşiden sonra gelen ilk doğal merhale istibdattır, zira hâkimiyet ve boyun eğmenin içgüdüsel mekanizmaları istibdadı kolaylaştırır; aile Devlet ve iş hayatı bunun örnekleriyle doludur. Eşit işbirliği istibdattan daha zor olduğu gibi içgüdüye de o kadar uygun değildir. İnsanlar eşit işbirliğine kalkıştıkları zaman, boyun eğme dürtüleri bir rol oynamayacağından, herkesin ötekiler üzerinde tam bir hâkimiyet kurmak için çaba harcaması doğal bir sonuç olarak ortaya çıkar. Böyle bir durumda, ilgili olan bütün tarafların, kendilerinin tümü dışındaki başka bir şeye ortaklaşa bir bağlılık göstermeleri âdeta zorunlu hale gelir. Çin’de, iş hayatında, aile şirketleri, Konfüçyüs doktrinine uygun bir ‘aileye bağlılık’ duygusundan ötürü çoğunlukla başarıyla yürütülür; buna karşılık, hissedarları birbirine dürüst davranmağa zorlayan bir güdü bulunmadığından, anonim şirketler genellikle yürümez. Düşünce ve karara dayanan bir yönetimin var olduğu yerde, başarı için, yasalara, ulusa, ya da bütün partilerin saygı duyacakları bazı ilkelere herkesin saygı göstermesi gerekir. Dostlar Cemiyeti, tartışmalı bir konu üzerinde karar alınacağı zaman, sadece oya başvurup, çoğunluğun vereceği oyla yetinmezler: eskiden, Kutsal Ruh tarafından hazırlatıldığı kabul olunan ‘toplantının esas anlamına’ varana kadar tartışırlar. Sözü edilen cemiyet olağanüstü derecede homojen bir topluluk olarak karşımıza çıkmaktadır, ne var ki, belirli bir homojenlik de bulunmadan, sadece tartışma yoluyla yönetim düşünülemez.

Tartışma yoluyla yönetimi mümkün kılmağa yetecek kadar dayanışma duygusu, Fugger’ler, Rotschild’ler gibi ailelerde, Quakerler gibi ufak bir dinsel toplulukta, barbar bir kavimde ya da savaş halinde, tehlike içinde bulunan bir ulusta fazla güçlük çekmeden yaratılabilir. Ne var ki, dışarıdan bir basınç şarttır : her hangi bir gurupun üyeleri, yalnız kalmak korkusuyla birbirlerine sarılırlar. Homojenliği en kolay sağlayan şey, ortaklaşa bir büyük tehlikedir. Ancak bu, bir bütün olarak dünyadaki iktidar sorununa bir çözüm sağlamaz. Şu anda, öğelerin birbirleriyle tutuşmasını sağlayan —meselâ savaş gibi— büyük tehlikeleri önlemek isteriz, ama toplumsal işbirliğini yok etmek istemeyiz. Bu, siyasal yönden olduğu kadar, psikolojik yönden de çözümü zor bir sorundur ve analojilere dayanarak yargıda bulunabilirsek, çözüldüğü takdirde, başlangıçta bir ulusun despotizmi altında çözülecek gibi görünmektedir. Liberum veto’ya alışmış uluslararasında serbest işbirliği, ‘Ayrılma’dan önceki Polonya aristokrasisi arasındaki kadar güçtür. Burada da, Polonya aristokrasisinde olduğu gibi, ortadan kalkış, sağduyuya yeğ tutulabilir. İnsanlık yönetime muhtaçtır, ne var ki, anarşinin hüküm sürdüğü bölgelerde, insanlık, önce yalnız despotizme boyun eğecektir. Şu halde, despot da olsa, önce bir hükümet kurma yollarım araştırmamız gerekir; hükümet kavramına iyice alışmadan, hükümet olağan sayılmadan, onu demokratik hâle getirmeği umamayız. ‘Mutlak iktidar, örgütlerin kuruluşunda yararlıdır. İktidarın, o iktidar altındaki herkesin yararına kullanılmasını isteyen toplum basıncının gelişmesi daha ağır, ama o derecede de emin olur. Din ve siyaset tarihi içinde hiç eksilmeden süregelen bu basınç, ekonomik alanda da kendini göstermeğe başlamıştır.’ (Berle ve Beans, «The Modern Corporation and Private Property» (Modern Şirketler ve özel Mülkiyet), S. 353. Yazarlar, endüstriel şirketlerden söz ediyor burada.)

Buraya kadar hep kumanda edenlerle, itaat edenler üzerine söz söyledim, halbuki üçüncü bir tip de vardır — yani, çekilenler. Bazı kimseler zorba olmadıkları halde, boyun eğmeyi reddedecek kadar da cesurdurlar. Bunlar toplum yapısına kolay kolay uymazlar ve şu ya da bu şekilde, bir başlarına özgür yaşayabilecekleri bir sığmak ararlar. Bu yaratılıştaki insanlar zaman zaman büyük tarihsel önem kazanırlar. Sözünü ettiğimiz kaçışlar, sığmışlar bazen zihinsel, bazen de fiziksel olur; bazen bir târiki dünya gibi mutlak yalnızlığı, bazen de bir manastır hayatının toplumsal yalnızlığını gerektirir. Zihinsel kaçaklar arasına belirsiz mezheplere bağlı olanlar, bütün ilgilerini masum heveslere, zararsız meraklara verenler ve yalnızca derin, ama önemsiz bilgilerle uğraşanlar girer. Fiziksel kaçaklar arasında ise, medeniyetin sınırlarını arayanlar ve on beş yıl sadece Kızılderililer arasında büyük bir mutluluk içinde yaşayabilen, ‘Amazon bölgesi uzmanı, tabiat bilgini,’ Bates gibi kâşifler sayılabilir. Târiki dünya yaratılışı, insana ünlülüğün ayartıcılığına karşı koma, kamuoyunun ilgisizliğine ya da çoğunluğun düşmanlığına rağmen önemli işleri yürütebilme ve yürürlükteki yanlışlara karşıt fikirlere varabilme gücünü kazandırdığı için, bazen, mükemmelliğin çeşitli biçimlerinde temel öğe olarak görülür.

Çekilenlerinin bazıları aslında iktidar aşkından yoksun değil, iktidara bilmen yollardan ulaşma yeteneğinden yoksundur. Bu gibi kimseler dinsel inanışlara aykırı akımlara önayak olurlar, aziz mertebesine ulaşırlar, tarikat ya da edebiyatta yeni okul kurarlar. Bunlar, hem boyun eğme isteğini hem de başkaldırma dürtüsünü bir arada taşıyan insanları kendilerine çömez olarak bağlarlar; başkaldırma dürtüsü ortodoksluğu önler, boyun eğme isteği ise yeni doktrinlerin eleştirmesiz benimsenmesini sağlar. Tolstoy ve çömezleri bu örneği temsil ederler. Gerçek münzevî tamamıyla başkadır. Bu tipin mükemmel bir örneği, sırf sürgüne gitmiş olmak için iyi Dük’le birlikte sürgüne giden, sonradan da saraya dönmektense kötü Dük’le ormanda kalmağı tercih eden kara sevdalı Jacques’tır. Bir çok Amerikalı öncü, uzun zaman güçlüklere, yoksunluklara göğüs gerdikten sonra, tam medeniyet kendi bulundukları yere ulaşınca, çiftini çubuğunu satıp daha Batıya göçmüştür. Bu yaratılıştaki insanlar için dünyanın ortaya koyduğu fırsatlar gittikçe azalmaktadır. Bunların bazıları suç işlemeğe, yönelir, bir kısmı huysuz kesilir, topluma karşı bir felsefe güder. Bunlar hemcinsleriyle fazla temasta oluşları sonucunda insan sevmez hale gelirler ve yalnız başlarına kalamadıkları anda da bu insan sevmezlikleri şiddete dönüşür.

Çekingenler arasında örgütlenmeyi sadece onların bir öndere boyun eğme dürtüleri değil, aynı zamanda, tümü aynı duyguyu besleyen kalabalığı meydana getirenlerden biri olmalarını hissetmelerinin yarattığı güven duygusu sağlar. Heyecanlı bir mitingde, birisinin amacına sempati duyuldu mu, yakınlaşma ve güvenle karışık bir yücelmişlik gelir insana : paylaşılan duygu yoğunlaşa yoğunlaşa, ego’nun çoğaltılmasının yarattığı yüçelmiş bir iktidar duygusu dışında başka hiç bir duyguya yer bırakmaz olur. Toplu heyecan, insana sağduyuyu, insanlığı hatta kendini koruma duygusunu bile unutturan, iğrenç kırımlara girişilmesini mümkün kılan, kahramanca şehit olmağı göze aldıran tatlı bir sarhoşluktur. Bir kere tadı alındımı, öteki sarhoşluklar gibi bu sarhoşluğa da karşı koymak zordur, ama sarhoşluk, eninde sonunda uyuşukluğa, yorgunluğa sürükler ve ilk ateşin tazelenmesi istendiği zaman, her seferinde bir öncekinden daha güçlü bir kamçılayıcı gerektirir.

Müzikle de, heyecan verici bir olayın seyriyle de sağlanabilen bu duygunun yaratılabilmesi için bir önderin bulunması şart değilse bile, yine de bu duyguyu en kolay ve en genel yoldan bir hatibin sözleri uyandırır. Şu halde, toplu heyecanın verdiği zevk, önderlerin iktidarı içinde önemli bir öğedir. Önder, uyandırdığı duyguları paylaşmak zorunda değildir; o, Shakespeare’in Antonius’u gibi kendi kendine şöyle diyebilir :

Ok yaydan çıktı artık :

belâ, bir kere ayaklandın ya sen,

İstediğin yolu seç, git hangi yöne istersen!

Ne var ki, önder, ardından gelenler üzerindeki iktidarından zevk almadıkça kolay kolay başarıya ulaşamaz. Bu yüzden de önder, başarısını kolaylaştıracak cinsten durumları, başarısını kolaylaştırmağa elverişli güruhları seçme eğiliminde olacaktır. En elverişli durum, tam kararında bir tehlikenin, yani insanlara, ona karşı çarpışacak cesareti verecek kadar ciddî olan, ama korkuyu her şeyin üstüne çıkaracak kadar da yıldırıcı olmayan bir tehlikenin var olduğu durum —meselâ, korkunç kabul edilen, ama yenilmez sayılmayan bir düşmana savaş açılması gibi bir durumdur. Usta bir hatip savaş isteği uyandırmak istediği zaman, dinleyicilerinde üst üste iki tabaka halinde iki inanç yaratır: bunlardan biri yüzeysel tabakadır ve bu tabakada, büyük bir cesaretin zorunlu olduğunu göstermek için düşmanın gücü büyütülür; alt tabakada ise, zafere kesin bir inan yer alır. Bu iki inanç, şöyle bir sloganda birleştirilebilir: ‘haklı, zorluyu yenecektir.’

Hatiplerin istediği kalabalık, düşünmekten çok heyecanlanmağa yatkın, korkular ve bu korkuların sonucu nefretlerle dolu, derece derece uygulanan, ağır işleyen metotlar karşısında sabırsızlık gösteren, hem iyice çileden çıkmış hem de hâlâ bir umut besleyen kalabalıklardır. Hatip, eğer insan erdemlerine inanmayan biri değilse, kendi çalışmalarını haklı gösteren bir takım inançlara sahip olacaktır; duygunun akıldan daha iyi bir kılavuz olduğunu, fikirlerimize beyinden çok kanla biçim verilmesi gerektiğini, insan hayatındaki en iyi öğelerin tek tek değil, toplu öğeler olduğunu düşünecektir. Eğer hatip, eğitimin dizginlerini de elinde tutuyorsa, bu eğitimi, sırayla yer değiştiren bir talim ve toplu sarhoşluktan ibaret hale getirecek, bilgiyle yargılama ise insanlık dışı bilimin soğuk kölelerine bırakılacaktır.

Bununla birlikte iktidar âşığı bireylerin hepsi hatip dediğimiz tiplere bağlı değildir. İktidar aşkları mekanizmaya olan hâkimiyet tarafından beslenen tamamıyla değişik tipte insanlar da vardır. Meselâ, Bruno Mussolini’nin, Habeşistan savaşında yaptığı hava akınları üzerine anlattıklarını alalım :

‘Ormanlık tepeleri, tarlaları ve küçük köyleri ateşe vermek zorundaydık… O kadar eğlenceli bir işti ki… Daha bombalar yere değer değmez beyaz bir duman çıkararak patlıyor, muazzam alevler yükseliyor, kuru otlar hemen tutuşuyordu. Hayvanları düşünüyordum : Yarabbi, nasıl da kaçışıyorlardı… Otomatik bomba hazneleri boşaldıktan sonra, bombalan elimle atmağa başladım… Son derece zevkli bir şeydi bu : Yüksek ağaçlarla çevrili büyücek bir Zariba’ya (Ağaçlar, fundalar, ya da dikenli tellerle çevrili, bir veya birkaç evin bulunduğu yer.) bombayı isabet ettirmek kolay iş değildi. Samandan yapılmış dama dikkatle nişan aldığım halde ancak üçüncü atışta isabet ettirebiliyordum. İçerdeki hırpaniler damlarının alev aldığını görünce kendilerini dışarı atıp deliler gibi kaçıyorlardı.

‘Ateşten bir çember içinde kalan beş bin kadar Habeş hapı yuttu. Cehenneme dönmüştü orası.’

Hatip, başarı kazanmak için büyük çapta sezgi psikolojisine ihtiyaç duyduğu halde, Bruno Mussolini tipindeki havacı, insanların, yanarak ölmenin tatsız bir şey olduğunu bilmeleri olgusunun içine aldığı psikolojiden fazlasına ihtiyaç duymamaktadır zevk almak için. Hatip, eski çağlardan kalma bir tiptir; iktidarı mekanizmaya dayanan insan ise modemdir. Yüzde yüz değil: meselâ. Birinci Pön Savaşı sonunda, başkaldıran ücretli askerleri ezmek için Kartaca fillerinin nasıl kullanıldığını (Diodorus Sicilus, Kitap XXV (parça). Bak. Flaubert’in, «Salambo adlı eseri.) okuyun; burada da, bilim değilse bile, psikoloji, Bruno Mussolini’nkinin aynıdır. Ama işi orana vurursak, mekanik iktidar, eski zamanlardan çok çağımızın belirgin özelliğidir.

Mekanik iktidara dayanan zümre hakimiyeti psikolojisi, henüz hiç bir yerde tam anlamıyla gelişmiş değildir. Bununla birlikte, yakında gerçekleşmesinden korkulan bir ihtimaldir ve nitelik itibariyle değilse bile, nicelik itibariyle oldukça yenidir. Teknik yönden eğitilmiş bir oligarşinin, uçaklara, donanmalara, güç merkezlerine, motorlu ulaştırmaya v. b. Hâkim olarak, uyruklarının hemen hemen tamamıyla isteği dışında bir diktatorya kurması böyle psikolojide pekâlâ gerçekleşe bilirdi şimdi. Laputa imparatorluğu, güneşle âsi bir eyâlet arasına girebilme gücü sayesinde ayakta tutulmuştu; aynı derecede korkunç bir şey, bilimsel teknologların meydana getirecekleri bir birlik için de pekâlâ mümkün olabilirdi. Bunlar, serkeş bir bölgeyi, önce doyurup, ışık, ısı, elektrik gücü gibi rahatlıklara alıştırdıktan sonra, bunların hepsinden yoksun bırakıp, açlıktan ölüme mahkûm edebilir; o bölgeyi zehirli gazlar, bakteriler altında bırakabilirlerdi. Böyle bir durumda karşı koymak boşuna olurdu. Dizginleri ellerinde tutanlar, mekanik yoldan eğitilmiş olacaklarından, sanki insanlar, makinistin kendi çıkarma işleteceği yasalarla yönetilen ruhsuz nesnelermiş gibi, insan hayatına da kendi makinelerine hangi gözle bakmayı öğrendilerse, o gözle bakabilirlerdi. Böyle bir rejimin en belirgin özelliği, daha önceki zorba rejimlerin hiç birinde görülmemiş, soğuk bir insaniyetsizlik olurdu.

Bu kitapta benim işlediğim tema, madde üzerindeki iktidar değil, insanlar üzerindeki iktidardır; ne var ki, madde üzerindeki iktidara dayanarak, insanlar üzerinde teknolojik bir iktidar kurmak da mümkündür. Güçlü mekanizmaları kontrolleri altında tutmağa alışmış ve bu kontrol yoluyla insanlar üzerinde iktidar sahibi olmuş kimselerin, uyruklarına, dürüstlükten ne derece uzak yoldan olursa olsun yine de insanları ikna etme gücüne dayanan kimselerinkinden çok daha başka, imgesel bir görüş açısından bakmaları beklenebilir. Çoğumuz, hayatımızda bir gün, hiç umursamadan bir karınca yuvasını bozup, meydana gelen kargaşalığı az çok zevkle seyretmişizdir. New York’taki bir gökdelenin tepesinden bakıldığı zaman, aşağıda gidip gelen insanlar artık insan olmaktan çıkar, belli belirsiz bir saçmalık kazanırlar. Jüpiter gibi insan da yıldırımla silâhlanmış olsa, yıldırımı eline geçiren insan, aynen ona karınca yuvasını bozduran isteğe benzer bir dürtüyle, yıldırımı insan kalabalığı içine savurmağa kalkardı. Uçağından Hebeşlere bakan Bruno Mussolini’nin duygusunun da böyle bir duygu olduğu anlaşılıyor. Suikaste uğramak korkusundan hep uçaklarda yaşayan, ara sıra, o da ancak yüksek dağ doruklarına ya da deniz üzerindeki sal biçimi alanlara inen bir hükümet tasavvur ediniz. Böyle bir hükümetin, uyruklarının mutluluğu için derin bir kaygı besleyeceği düşünülebilir mi? Tam tersine, böyle bir hükümetin uygulamada, uyruklarına tıpkı eh altındaki makinelere baktığı gözle, sanki onlar kişiliği olmayan şeylermiş gibi bakması, ama o          uyrukların makine olmadıklarını gösteren her hangi bir belirti ortaya çıktığı zaman da, kendi ortaya attıkları aksiyomlar astları tarafından tartışüan kişilerin soğuk gazabına kapılıp, karşı koyanları, en az zahmetli bir yoldan, ama bu yol ne olursa olsun, ortadan kaldırmağa kalkışması ihtimali daha akla yakın değil mi?

Okur, bütün bunları gereksiz bir kâbustan ibaret sayabilir. Keşke ben de böyle düşünen okurun görüşünü paylaşabilseydim. Ben kuvvetle inanıyorum ki, mekanik güç yepyeni bir düşünüş tarzı yaratma yolundadır; işte bu yüzden de, bence, hükümetleri kontrol altına alma yolları araştırmanın önemi, çağımızda, eski zamanlara oranla çok daha büyüktür. Teknik ilerlemeler yüzünden Demokrasi çok güçleşmiş olabilir, ama çok daha önemli bir hale gelmiş olduğu da gerçektir. Eli altında sınırsız mekanik güç bulunduran insan, eğer kontrol edilmezse kendini bir tanrı gibi — Hristiyanların Sevgi Tanrısı değil, putperestlerin Tor’u, Vulkan’ı — hissedebilir.

Leopardı, volkanik hareketin

Vezüv yamaçlarında neler yaptığını şöyle tasvir ediyor:

Hayat izi bırakmayan kömür tozlarıyla örtülü,

Bir başına dolaşan hacının ayak sesleriyle yankılanan

Eğri büğrü, kambur kambur donmuş lavdan

Kabartmalarla örtülü;

Yılanın güneş altında halka olup pusuya yattığı,

Bir yarın içinden,

Göz göz olmuş kayaların üzerinden aşan

Bir tavşanın kendini yuvasına attığı bu yerler —

Vaktiyle burada mutlu çiftçiler orak sallardı,

Toprak işlenirdi burada, sararan başaklar vardı,

Sığırlar böğürür, sürüler otlardı; ve buralarda

Bağlar, bahçeler, saraylar :

Güçlü beylerin boş vakitlerinde baş dinlediği,

En çok sevdiği yerlerdi bunlar; ve buralarda

Ünlü kasabalar vardı,

Ne yazık ki, o amansız dağ, gürleyerek ağzını açta,

Ateş kusarak, ergimiş madenden sellerivle

Hepsini bir anda mahvetti bütün insanlarıyla.

Burada, koskoca bir harabe Yerin altında yatıyor yekpare.

Bugün aynı sonuçlan insanlar kendi elleriyle alabilirler. Vaktiyle Guernica’da almışlardı buna benzer sonuçlar; belki çok yakında, Londra’nın henüz ayakta durduğu yerde de alırlar. Böylesine bir yıkım yoluyla hâkimiyete ulaşan bir oligarşiden insanlık ne hayır bekleyebilir? Yeni tanrıların yıldırımlarıyla yıkılacak yer Londra değil, Berlin de olsa, Roma da olsa, Paris de olsa, böyle bir işten sonra, bu işi yapanların kişiliğinde bir parçacık bile insanlık yaşar mı artık?

Vaktiyle biraz insanca duygulan bulunanlar merhametlerini baskı altında tutmak için kendilerini zorlamaktan çıldırmazlar ve merhametlerini baskı altında tutmak ihtiyacında bulunmayanlardan bile korkunç hale gelmezler mi?

Eskiden insanlar sihirli güçler elde etmek için ruhlarım Şeytana satarlarmış. Bugün insanlar bu güçleri bilim yoluyla elde ediyor ve birer şeytan haline gelmek zorunda görüyorlar kendilerini. Kudret zararsız hale getirilmedikçe ve şu ya da bu fanatik zorbalar grupunun değil beyazı, sarısı karasıyla, faşisti, komünisti, demokratiyle bütün insanlığın hizmetine verilmedikçe dünya için bir umut yoktur; zira fen şunu kaçınılmaz hale getirmiştir: ya bütün insanlar yaşayacak, ya bütün insanlar ölecek. 

Sh:15-34

İKTİDARIN BİÇİMLERİ

İktidar, alınması düşünülen sonuçların ürünü olarak tanımlanabilir. Böyle olunca da iktidar, nicel (quantitative=kemmî) bir kavramdır : aynı isteklere sahip iki kişiden biri, ötekinin gerçekleştirdiği bütün istekleri ve bunların yanısıra daha başka istekleri de gerçekleştirirse, ondan daha iktidarlıdır. Ne var ki, biri bir grup isteği, öteki de başka bir grup isteği gerçekleştiren iki kişinin iktidarları arasında bir ölçüştürme yapmağa imkân yoktur; meselâ, her ikisi de iyi resimler yapıp zengin olmak isteyen ve biri iyi resimler yapmağı, öteki de zengin olmağı başaran iki ressamdan hangisinin daha fazla iktidara sahip bulunduğunu kestiremeyiz. Bununla birlikte rahatlıkla şöyle söyleyebiliriz : kabaca, eğer A gerçekleştirmeyi düşündüklerinin çoğunu, B de gerçekleştirmeği düşündüklerinin azını gerçekleştirmişse, A’nın iktidarı B’ninkinden fazladır.

İktidarın, her biri kendine göre insan ihtiyaçlarını doyurma kudretine sahip biçimleri, çeşitli yollardan sınıflandırılabilir. Evvelâ, insanlar üzerinde iktidar ve ölü madde ya da hayatın insan dışındaki biçimleri üzerinde iktidar vardır. Ben başlıca, insanlar üzerindeki iktidara ele alacağım, ama modem dünyadaki değişmenin belli başlı nedeninin de fenne borçlu bulunduğumuz, madde üzerindeki gittikçe artan iktidar olduğunu hatırlamak gerekecektir.

İnsanlar üzerindeki iktidar, bireylerin etki altına almış tarzına ya da bireylerin etki altına alınması için kurulmuş örgütlerin tipine göre sınıflandırılabilir.

Birey şu yollardan etki altına alınabilir:

A. Bedeni üzerine doğrudan doğruya bir güç uygulayarak (meselâ, hapsederek, öldürerek);

B. Kandırma ve belli bir yöne sevketme aracı olarak mükâfat ya da ceza vererek (meselâ, iş vermek veya işsiz bırakmak);

C. Fikirlerini etkileyerek (meselâ, en geniş anlamıyla propaganda).

En son sınıflandırma başlığı altına, başkalarında bulunması istenilen alışkanlıkların, meselâ askerî talim yoluyla yaratılması fırsatını da almak zorundayım; yalnız burada bir tek fark vardır, o da, bu durumda eylemin, fikir denilebilecek ansal bir aracı (intermediary = mutavassıt) bulunmaksızın sonuç olarak ortaya çıkmasıdır.

Bu iktidar biçimleri en yalın, en basit halleriyle, sahteciliğin ve yapmacıklılığın zorunlu sayılmadığı, hayvanlarla olan ilişkilerimizde görülür. Belinden bağlanan iple, ciyak ciyak bağırtılarak geminin ambarına indirilen domuzun bedenine doğrudan doğruya bir fiziksel güç uygulanıyor demektir. Öte yandan, atalar sözündeki gibi, burnunun ucuna sallandırılan havucun ardı sıra giden eşeği, böyle yapmakta kendi çıkarı bulunduğuna aklını yatırmak suretiyle, bizim istediğimiz gibi hareket etmeğe yöneltmiş oluyoruz. Bu iki örnek arasında ise, mükâfatlar ve cezalar yoluyla birtakım alışkanlıklar kazandırılmış olup, bu yoldan istenileni yerine getiren hayvanlar bulunmaktadır; ayrıca, daha başka bir yönden, koçları zorla sürüklenerek iskeleden geçirilince bütün sürünün onun ardı sıra isteye dileye gitmesi örneğindeki gibi, gemiye binmeğe kandırılan koyunlar da buna eklenebilir.

Bütün bu iktidar biçimlerinin insanlar arasında da örnekleri vardır.

Domuz örneği, askerî güçle polis gücünü temsil eder.

Havucun ardı sıra giden eşek, propaganda gücünün tipik bir örneğidir.

İstenileni yerine getiren hayvanlar, ‘eğitimin’ gücünü gösterir.

Zorla sürüklenen önderlerinin ardı sıra isteyerek giden koyunlar, çok görüldüğü üzere, çok sayılan ve sevilen bir önderin her hangi bir klik’e ya da parti şeflerine bağlanmış bulunmasının söz konusu olduğu zamanlardaki parti siyasetini temsil eder.

Aezop tarzı bu analojileri Hitler’in yükselişine uygulayalım. Havuç, Nazi programı (meselâ, faizin kaldırılmasıyla ilgili bölümü) idi; eşek de, orta sınıfın aşağı tabakaları. Koyunlar ile önder, Sosyal Demokratlar ile Hindenburg’du. Domuzlar (sadece başlarına gelen felâketler bakımından), toplama kamplarındaki kurbanlardı; istenileni yerine getiren hayvanlara gelince, onlar, Nazi selâmı veren milyonlardır.

En önemli örgütler, uyguladıkları gücün cinsine göre aşağı yukarı ayırdedilebilir. Ordu ile Polis, beden üzerine zorlayıcı güç uygular; ekonomik örgütler, esas itibariyle, teşvik edici ve vazgeçirici olarak mükâfatlarla cezalara başvurur; okullar, kiliseler ve siyasal partiler fikirleri etkilemeyi hedef tutar. Ne var ki, her örgüt en karakteristik gücünün yanısıra başka güç biçimleri de uyguladığından, aralarındaki ayrımlar kesin çizgilerle çizilmiş değildir.

Yasa gücü bu karmaşıklıkları ortaya koyacaktır. Yasa gücünün en son sınırı, Devletin zorlayıcı gücüdür. Doğrudan doğruya fiziksel zorlamamanın (bazı sınırlamalarla) Devlete ait bir ayrıcalık oluşu medenî toplulukların belirgin niteliği, Yasa da, Devletin kendi vatandaşlarıyla olan İlişkilerinde bu ayrıcalığı kullanmak için başvurduğu belirli bir takım kuralların tümüdür. Ne var ki, Yasa, cezayı sadece istenmi1 yen edimleri (amel, fiil) fiziksel bir şekilde olanaksız kılmak amacıyla değil, aynı zamanda bir ikna aracı olarak da kullanır; meselâ, para cezası bir edimi olanaksız kılmaz, sadece çekici olmayan hale getirir. Bundan başka — ve bu çok daha önemli bir husustur — Yasa, kamuoyunun desteğini sağlamadığı zaman hemen hemen tamamıyla güçsüzdür; bunun en güzel örneğini de, Amerika Birleşik Devletlerin’de ya da İrlanda’da 1880’lerdeki İçki Yasağı sırasında kaçakçıların, halkın çoğunluğunun sempatisini kazanmış olması ortaya koyar. Bundan ötürü Yasa, etkili bir iktidar olarak, polisin yetkilerinden çok fikir ve oya dayanır. Yasa’dan yana olmanın derecesi, bir topluluğun belirgin niteliklerinin en önemlilerinden biridir.

Bu bizi geleneksel iktidar ile yeni kazanılmış iktidar arasında zorunlu bir ayırım yapma durumunda bırakıyor. Geleneksel iktidar sırtını alışkanlık gücüne dayamıştır; o yüzden ne ikide birde kendini haklı göstermek, ne de her hangi bir muhalefetin kendisini devirebilecek güçte olmadığını durmadan ispat etmek zorundadır. Ayrıca, geleneksel iktidar, hemen hemen her zaman, hükümdara karşı koymanın kötü olduğu anlamını taşıyan dinsel ve dinsel olmayan inançlardan yararlanır. Bu yüzden de geleneksel iktidar, ihtilâl iktidarının ya da zorla ele geçirilmiş iktidarın güvenebileceğinden çok da

ha büyük ölçüde kamu oyuna güvenebilir. Bunun az çok zıt iki türlü sonucu vardır: bir yandan, geleneksel iktidar kendini güven altında hissettiği için, ihanete uğramak korkusuyla tetikte durmaz ve fazla hareketli siyasal zorbalıktan kaçınabilir; öbür yandan, çok eskiden kalma kuramların inatla tutunduğu yerlerde, iktidar sahiplerinin her zaman düşmek eğiliminde oldukları adaletsizükler ezeıi göreneğin onayıyla karşılanır ve bundan ötürü, halkın desteğini sağlamağı uman yeni biçim bir hükümet yönetimi için düşünülemiyecek kadar göze batıcı olabilir. Fransa’daki terör dönemi, ihtilâl, corvee (Angarya.) ise geleneksel istibdad tipine örnektir.

Geleneğe ya da onaya dayanmayan iktidara ben ‘yalın’ iktidar diyorum. Yalın iktidarın belirgin nitelikleri, geleneksel iktidarın belirgin niteliklerinden büyük çapta ayrılır. Geleneksel iktidarın tutunduğu yerde, rejimin karakteri, hemen hemen sınırsız ölçüde, onun kendini güven altında hissedip, hissetmeyişine bağlıdır.

Yalın iktidar genellikle askerî olup, ya bir iç istibdad biçimini ya da ülke dışında yapılan bir fetih biçimini alabilir. Yalın iktidarın önemi, özellikle ikinci biçimi içinde gerçekten de çok büyüktür — bence, bir çok ‘bilimsel’ tarihçinin kabul etmek istediğinden de büyüktür. Büyük İskender’le Jül Sezar, muharebeleriyle tarihin bütün gidişini değiştirmişlerdir. Ne var ki, birincisi olmasaydı, Yunanca yazılmış Dört Incil bulunmaz ve Roma imparatorluğu sınırları içinde Hristiyanlık vaazedilemezdi. İkincisi olmasa, Fransızlar, Lâtince kökten gelen bir dil konuşamazlar ve Katolik Kilisesi de ortaya çıkamazdı. Beyazların Amerika Kızılderililerine askeri üstünlükleri, kılıç iktidarının daha da inkâr edilmez bir başka örneğidir. Silâh gücüyle fet1 hin medeniyetin yayılmasındaki rolü, her hangi başka tek bir aracın rolünden çok daha büyük olmuştur. Ama yine de askerî iktidar, bir çok hallerde, servet, teknik bilgi ve kör inançlar gibi başka başka biçimlerdeki güçlere dayanır. Durumun her zaman için böyle olduğunu söylemek istemiyorum; meselâ, İspanya Tahtı Veraset Savaşında, Marlborough’ların dehası sonucu belirleyen esas olmuştur. Ne var ki, bunu genel kuralı bozmayan bir istisna saymak gerekir.

Geleneksel biçimde bir iktidar sona erdiği zaman onun yerini yalın iktidar değil, nüfusun çoğunluğunun ya da büyük azınlığının onayı ve isteği üzerine kumanda eden bir ihtilâlci otorite alır. Meselâ, Bağımsızlık Savaşında, Amerika’da bu böyle olmuştur. Washington’un otoritesinde, yalın iktidarın belirgin niteliklerinden hiç biri yoktu. Aynı şekilde, Reformasyon sırasında, Katolik Kilisesinin yerini almak üzere yeni Kiliseler kuruldu; bunların başarıları da, zordan çok onaya dayanıyordu. İhtilâlci bir otorite, eğer fazla zora başvurmadan yerleşmeği başarmak niyetindeyse, geleneksel otoritenin ihtiyaç duyduğundan çok daha büyük ve çok daha canlı bir halk desteğine muhtaçtır. 1911’de Çin Cumhuriyeti ilân edildiği zaman, yabancı eğitim görmüş kimseler parlâmanter bir Anayasa kararı verdiler, ne var ki, halk uyuşuk olduğundan, rejim, Anayasaya muhalif Tuçunlar (askerî valiler) idaresinde hemen yalın bir iktidar halini alıverdi. Daha sonra Kuo Min Tang tarafından sağlanan birlik ise parlâmentarizme değil, milliyetçiliğe dayanıyordu. Aynen buna benzer şeyler Lâtin Amerika’da sık sık olagelmiştir. Bu durumların hepsinde de, Parlâmento’nun otoritesi, eğer başarı kazanacak kadar halk desteği sağlayabilseydi, ihtilâlci olurdu; ne var ki, aslında muzaffer olan askerî iktidar, yalın iktidardı.

Geleneksel, ihtilâlci ve yalın iktidar arasındaki ayırım psikolojiktir. Geleneksel iktidara, geleneksel sıfatını verişim, bunun eskiden kalma biçimlere sahip oluşundan değildir: böyle bir iktidar aynı zamanda, kısmen göreneğe dayanan saygıya da hâkim olmak zorundadır. Bu saygı kaybolduğu oranda, geleneksel iktidar derece derece yalın iktidara geçer. Bu süreci Rusya’da, ihtilâl hareketinin derece derece gelişerek 1917’deki zaferine ulaşmasında görmek mümkündür.

İktidara ihtilâlci sıfatını, bu iktidar, Protestantizm, Komünizm ya da ulusal bağımsızlık gibi yeni bir akide, program ya da güçlü istek çevresinde birleşmiş büyük bir grup a dayandığı zaman veriyorum. Yalın iktidara yalın sıfatını, bu iktidar bireylerin ve grupların sadece iktidar seven dürtülerine dayandığı ve uyruklarının işbirliğini sağlayacağı yerde, korkutmak yoluyla boyun eğmelerini sağladığı zaman veriyorum. Görüleceği üzere iktidarın yalınlığı bir derece meselesidir. Demokratik bir ülkede, hükümet iktidarı, muhalif siyasal partilere göre yalın değil, ama inanmış bir anarşiste göre yalındır. Aynı şekilde, din yüzünden insanlara eza cefa edildiği yerlerde Kilise iktidarı, yerleşmiş dinsel inançlara karşı gelenlere göre yalındır, ama o inançlara körü körüne bağlı günahkârlara göre yalın değildir.

Konumuz bir başka noktada daha ikiye ayrılıyor, bu da, örgütlerin iktidarıyla, bireylerin iktidarı arasında oluyor. Örgütlerin iktidar sahibi olması başka şey, bireyin bir örgüt içinde iktidar sahibi oluşu ise bambaşka bir şeydir. Her ikisi de, pek tabiî, kendi aralarında ilişki halindedir: eğer Başbakan olmak isterseniz, sizin kendi Partiniz içinde iktidar sahibi olmanız, Partinizin de ulus içinde iktidar kazanması gerekir. Ama eğer geleneksel ilkenin çöküşünden önce yaşamış olsaydınız, ulusun siyasal kontrolünü ele geçirebilmeniz için, krallığın varisi olmanız gerekecekti; ama buna rağmen, bu durum size başka uluslara boyun eğüirebilme iktidarım vermeyebilirdi, zira bunun için, çoğunlukla veliahtların yoksun bulundukları başka niteliklere ihtiyacınız olacaktı. İçinde yaşadığımız çağda da, plütokrasinin geniş ölçüde kalıtıma dayandığı yerlerde, ekonomik alanda buna benzer bir durum hâlâ görülmektedir. Fransa’daki iki yüz plütokratik aileyi ve bunlara karşı kamuoyunu harekete geçiren Fransız Sosyalistlerini düşününüz. Ne var ki, plütokrasi arasında, sülâleler, İlâhî Adalet ilkesinin geniş yığınlar tarafından benimsenmesini sağlayamadıklarından tahta oturdukları zamanlardaki eski sürekliliklerini kaybetmişlerdir. Yükselmekte olan büyük bir bankerin kendi öz kardeşini yoksulluğa düşürmesini, bu iş kurallara göre yapıldığı ve yıkıcı yenilikler getirilmediği sürece, kimse Tanrıya karşı bir saygısızlık saymaz.

Çeşitli tipteki örgütler başa çeşitli tipte bireyleri getirir; toplumun çeşitli halleri için de durum aynıdır. Bir çağ, tarihte, göze çarpan bireyleri yoluyla görülür ve açık karekterini bu insanların karakterlerinden alır, önemin değişmesi için gerekli nitelikler değiştikçe, önemli adamlar da değişir. On ikinci yüzyılda Lenin gibi, şimdiki yüzyılda da Arslan Yürekli Rişar gibi adamların bulunduğu varsayılabilir; ne var ki, tarih bunları bilmez. Bir an için çeşitli iktidar tiplerinin ne cins bireyler yarattığını düşünelim.

Geleneksel iktidar bizde, ‘centilmen’ fikrinin doğmasına yol açmıştır. Bu, aşiret reis1 erinin sihirli niteliklerinden, kralların ulûhiyyetine, oradan şövalyeliğe, şövalyelikten de mavi kanlı aristokrata kadar gelen, uzun tarihli bir

kavramın az çok dejenere olmuş bir biçimidir. İktidarın geleneksel oiduğu yerde, hayranlık duyulan nitelikler, bol bol boş vakte ve tartışmasız üstünlüğe sahip bulunmanın yarattığı niteliklerdir. iktidarın monarşik olmaktan çok aristokratik olduğu yerde, terbiye içine, kendinden aşağı sınıftan kişilerle ilişkide kendini sertliğe başvurmadan kabul ettirmeye ek olarak, eşit olanlara da incelikle davranmak girer. Ama geçerli terbiye kavramı ne olursa olsun, sadece ve sadece, iktidarın, geleneksel iktidar biçimi içinde bulunduğu (ya da son zamanlara kadar olduğu) yerlerdedir ki, insanlar davranışlarının inceliğine göre ölçülür. Bourgeois gentilhome’u, hayatları boyunca toplumsal davranış incelikleri üzerinde durmaktan başka hiç bir şey yapmamış bir kadın ve erkek topluluğuna burnunu soktuğu zaman gülünç düşer. Centilmen’e duyulan hayranlıktan zamanımıza kalabilen taraf, kaltım yoluyla elde tutulan servete dayanır ve ekonomik iktidarla birlikte siyasal iktidar da babadan oğula geçmez olduğu takdirde hızla yokolmağa mahkûmdur.

İktidarın gerçek ya da sözde bilgi ve hikmet yoluyla kazanıldığı yerde, çok değişik bir karakter tipi ön plâna çıkar. Bu tip iktidarın en önemli iki örneği Çin ile Katolik Kilisesidir. Bu örnekten zamanımızda, eskisine oranla çok az şey kalmıştır; Kilise dışında, İngiltere’de bu iktidar tipinden çok şey bulunmaktadır. Ne tuhaftık ki, bilgi diye yutturulan iktidarın en güçlü olduğu yer vahşi topluluklardır ve bu topluluklarda medeniyet ilerledikçe, bu iktidar da gücünü yitirir. ‘Bilgi’ dediğim zaman, bunun içine, pek tabiî, büyücülerin ve sihirbazlarınki gibi varsayılı (farazi) bilgiyi de sokuyorum. Lhasa Üniversitesinde Doktor Payesi alabilmek için yirmi yıllık bir çalışmada bulunmak gerekir, bu paye ise, Dalay Lama’nınki dışında bütün yüksek mevkilere çıkabilmek için şarttır.

1000 yıllarındaki Avrupa’nın durumuyla bu durum arasında hemen hemen hiç bir ayrılık yok gibidir, nitekim Papa II. Silvester kitap okuduğu için sihirbaz olarak ün yapmış, bunun sonucunda da, metafizik dehşet saçma yoluyla Kilisenin iktidarını arttırabilmişti.

Allâme, onu tanıdığımız haliyle rahiple aynı soydandır; ne var kı eğitimin yaygınlaşması onun iktidarını elinden almıştır. Allamenin iktidarı kör inançlara, yani, geleneksel bir sihire ya da kutsal kitaba duyulan saygıya dayanır. Taç Giyme Törenine Ingilizlerin verdikleri önemde ya da Amerikalıların Anayasaya duydukları saygıda görüleceği üzere, bu kör inançlardan İngiliz dili konuşulan ülkelerde hâlâ bir şeyler yaşamaktadır; bu yüzden, Canterbury Başpiskoposu ile Yüce Mahkeme Yargıçları, eski bilginlerin geleneksel iktidarına hâlâ bir miktar sahiptir. Ne var ki, bu, Mısır rahiplerinin ya da Çinli Konfüçyen bilginlerinin iktidarlarının soluk bir hayaletinden başka bir şey değildir.

Centilmenin tipik erdemi onur ise, bilgi yoluyla iktidar sahibi olan adamın tipik erdemi de hikmettir. Bir insanın hikmet sahibi olarak ün kazanması için, derin vo belirsiz yığınla bilgisi varmış, tutkularına hâkimmiş ve insan yaratılışının çeşitli görünüşleri konusunda çok tecrübeliymiş gibi görünmesi gereklidir. Bu niteliklerin bir kısmını sadece yaşın verdiği sanılır; ‘presbyter, seigneur’ gibi deyimlerin saygı ifade eden deyimler oluşu işte burdan ileri gelir. Çinli dilenci gelip geçenlere, ‘büyük yaşlı efendi’ diye hitap eder. Ama hikmet sahibi adamların iktidarının örgütlendiği yerde, papazlar ya da okumuşlardan meydana gelen bir şirket vardır ve bütün bilgilerin bu adamların meydana getirdiği grupta toplandığı varsayılır. Bilge, savaşçı şövalyeden çok değişik bir tiptir ve hüküm sürdüğü yerde çok değişik bir toplum meydana çıkar. Çin ve Japonya bu iki tip arasındaki zıtlığın güzel bir örneğini meydana getirir.

Bugün medeniyet dünyasında bilgi, eskisine oranla çok daha büyük bir rol oynadığı halde, yeni bilgiye sahip olanlar arasında iktidarın, bilgilerine eş oranda gelişmemiş bulunuşuna, bu garip olguya daha önce de işaret ettik. Elektrikçi ya da telefoncu her ne kadar rahatımıza (veya rahatsızlığımıza) hizmet eden acaip şeyler yapıyorlarsa da, biz onlara ne birer büyücü gözüyle bakıyoruz, ne de, kendilerini kızdırdığımız takdirde gökten yıldırım yağdırabileceklerini düşünüyoruz. Bunun sebebi, fen bilgisinin, güç olmakla birlikte, esrarengiz olmayıp, öğrenmek için gerekli zahmete girmeği göze alan herkese açık bulunuşudur. Bundan ötürü, modern allâme insanda saygıyla karışık bir korku uyandırmaz, sadece bir müstahdem olarak kalır; allâme, Canterbury Başpiskoposu gibi bir kaç örnek dışında, kendinden öncelere iktidar sağlayan sahte parlaklığı kalıt alamamıştır.

Gerçek şudur ki, bilginlere uygun görülen hiç bir zaman gerçek bilginlere gösterilmemiş, sözümona sihirli güçlere sahip olanlara gösterilmiştir. Bilim insanlara doğanın gerçek yüzünü az çok tanıtmakla büyüye inanışı, bundan dolayı da allâmeye duyulan saygıyı ortadan kaldırmıştır. Böylece durum şu sonuca varmıştır bugün : fen adamları, zamanımızı daha önceki çağlardan ayıran niteliklerin temel nedenleri oldukları ve keşifleri, icatları yoluyla olayların gidişini son derece etkiledikleri halde, birey olarak, hikmetlerinden ötürü, Hindistan’daki çıplak bir fakirin ya da Malenezya’daki bir büyücünün sahip olabileceği kadar büyük ün sahibi değillerdir. Kendilerine gösterilen saygının yine kendi çalışmalarından ötürü azaldığım gören allâmeler, modern dünyaya karşı bir hoşnutsuzluk duyar olmuşlardır. Bu hoşnutsuzluğu en çok duyanlar Komünizm’e kayarlar, hoşnutsuzlukları derin olanlar ise fildişi kulelerine kapanırlar.

Büyük ekonomik örgütlerin gelişmesi yeni bir tip iktidarh birey doğurmuştur; bu, kendisine Amerika’da verilen adla, ‘executive’ (Plânlan ve amaçlan yerine getirmeğe uygun nitelikte olan) tiptir. Tipik ‘executive’ başkaları üzerinde çabuk karar verebilen, karşısındakinin hemencecik ruhunu okuyuveren, demirden iradeye sahip bir kişi izlenimi bırakır ve onları etkisi altına alır; bu tipin güçlü çene kemikleri bulunması, dudaklarının sımsıkı kapalı olması ve her zaman kısa, öz konuşabilmesi gerekmektedir. Yine bu tip, akranlarına saygı, asla birer hiç olmayan astlarına ise güven telkin edebilmelidir. O, büyük bir generalle, büyük bir diplomatın niteliklerini kendinde birleştirmiş olmalıdır: savaşmada amansızlık, görüşmelerde ise ustaca bir esneklik yeteneği. İşte insanlar Önemli ekonomik örgütlerin kontrolünü bu gibi nitelikler sayesinde ellerinde tutarlar.

Siyasal iktidar, demokrasilerde, buraya kadar gözden geçirdiğimiz üç tipten çok değişik bir başka tipin elinde bulunmak eğilimdedir. Başarı kazanmak isteyen bir politikacı önce kendi örgüt mekanizmasının güvenini kazanabilmeli, ondan sonra da, seçmenlerin çoğunluğunda bir dereceye kadar heyecan uyandırabilmelidir. İktidara geçme yolundaki bu iki aşama için gerekli nitelikler asla özdeş olmadığı gibi, pek çok politikacı bu her iki aşama için gerekli iki ayrı grup niteliklerden sadece bir grupuna sahiptir. Amerika Birleşik Devletlerinde Cumhurbaşkanı adaylarının, kendilerini parti idare Plânlan ve amaçlan yerine getirmeğe uygun nitelikte olan idarecilerine sevdirebilme sanatına sahip bulundukları halde, halk çoğunluğunun imgelemini harekete geçiremeyen kişiler olduğu sık sık görülen bir şeydir. Bir kural olarak bu tip adaylar her zaman yenilgiye uğrarlar, ama parti idarecileri bunların yenilgiye uğrayacağını önceden göremez. Bununla birlikte, bazen, parti örgütü bir adayın zafer kazanmasını sağlayabilir de; bu gibi durumlarda, seçimlerden sonra, kazanan adaya parti örgütü hâkim olur ve o kişi hiç bir zaman gerçek iktidara sahip olamaz. Bazen de tam tersine bir adam kendi mekanizmasını yaratabilme gücüne sahiptir; III. Napolyon, Mussolini ve Hitler bu tipin örnekleridir. Daha genel olarak, gerçekten de başarılı bir politikacı, zaten var olan bir mekanizmayı kullandığı halde, o mekanizmaya eninde sonunda hâkim olabilen ve onu kendi iradesine köle edebilen kişidir.

Bir demokraside, politikacıyı başarılı yapan nitelikler, ahvalin karakterine göre değişir; ahvalin sükûnet içinde bulunduğu zamanlarda gerekli olan niteliklerle, savaş ya da ihtilâl ahavali içinde gerekli olan nitelikler aynı değildir. Sakin ahvalde, bir politikacı, metanet ve sağduyu sahibi olduğu izlenimini bırakarak başarı kazanabilir, ama heyecanlı ahvalde bunlardan daha fazlası gerekmektedir. Bu gibi ahvalde etkileyici bir hatip olmak zorunluğu vardır — bununla birlikte yerleşmiş anlayışa uygun bir şekilde güzel ve sanatlı konuşma yeteneğine sahip bulunmak da şart değildir, zira Robespierre de, Lenin de güzel konuşma sanatından yoksun, ama kararlı, tutkulu ve cesurdular. Tutku, soğuk ve kontrol altına alınmış da olsa, mutlaka bulunmalı ve duyurulmalıdır. Heyecanlı ahvalde politikacının ne yargılama gücüne, ne nesnel olguları kavrama yeteneğine, ne de bir parçacık hikmete ihtiyacı vardır. Onun için gerekli olan biricik şey, insan yığınlarının tutkuyla istedikleri şeyin elde edilebileceğine, kendisinin de amansız azmi sayesinde bunu elde edebilecek insan olduğuna, o insan yığınlarım inandırabilme yeteneğine sahip bulunmaktır.

En başarılı demokrat politikacılar, demokrasiyi kaldırıp diktatör olabilen politikacılardır. Bu, pek tabii, ancak belirli koşullar altında mümkün olabilir; böyle bir şeyi on dokuzuncu yüzyıl İngiltere’sinde hiç kimse gerçekleştiremezdi. Ama böyle bir şeyin gerçekleştirilmesi olanağı bulunduğu zaman da, bu, demokrat politikacılarda, hiç değilse heyecanlı ahvalde bulunması zorunlu olan niteliklerin aynını, aynı derecede gerektirir. Lenin, Hitler ve Mussollini yükselişlerini demokrasiye borçluydular.

Ortada kurulmuş bir diktatörlük varken bir kimsenin ölen bir diktatörün yerini alması için gerekli niteliklerle, başlangıçta diktatörlüğün kurulması için gerekli nitelikler birbirinden tamamıyla ayrıdır. Kalıtım yoluyla babadan oğula geçen iktidarların devrilişinde, perde arkasından bir örgütü yönetme, entrika ve Sarayın gözüne girme, çok önemli metotlardır. İşte bu yüzden diktatörler, kurucularının ölümünden sonra karakterlerini mutlaka ve büyük ölçüde değiştirir. Her hangi bir diktatörün yerine geçmek için gerekli nitelikler, rejimin kurulması için gerekli niteliklerden genellikle çok daha az etkileyici olduğundan, kurucunun ölümünden sonra saray ayaklanmaları çıkması, çalkalanmalar görülmesi ve sonunda başka biz sisteme geçilmesi ihtimali çoktur. Bununla birlikte, modern propaganda metotlarının, DevIet’in Başına, onun kendi kendine sevgi kazandıracak niteliklerini ortaya dökmesine ihtiyaç bırakmadan halkın sevgilisini kazandırmak suretiyle, bu eğilime başarıyla tepki uygulayacağı umulur. Bu metotların ne dereceye kadar başarılı olacağını şimdiden kestirmek mümkün değildir.

Bireylerin, şu ana kadar üzerinde durmadığımız bir iktidar biçimi daha vardır ki, bu da perde arkası iktidarıdır. Saray nedimlerinin, entrikacıların, casusların iktidarı bu tip iktidardır. Bütün büyük örgütlerde dizginleri ellerinde bulunduran kişilerin iktidarı hatırı sayılır derecede oldu mu, bu kişilerden daha önemsiz adamlar (ya da kadınlar) ortaya çıkar ve kişisel metotlarla önderlerine söz geçirebilme olanağını elde ederler. Perde arkasından adam ya da örgüt yönetenlerle parti şefleri, tekniklerinin değişik olmasına rağmen aynı tipe dahildirler. Bunlar kendi arkadaşlarını kimseye sezdirmeden kilit noktalarına getirir ve böylelikle, zamanı gelince örgütü ellerine geçirirler. Kalıtım yoluyla geçmeyen bir iktidar biçimi olan diktatörlüklerde, diktatör ölünce bu tip adamlar onun yerini almağı umabilirler; bununla birlikte, bu tip adamlar ön plana geçmeyi tercih etmezler genellikle. Bunlar, şan ve şereften çok iktidar seven kimselerdir; çoğunlukla da toplumsal bir çekingenlikleri vardır. Bazen de bunlar, Doğu hükümdarlıklarındaki hadım ağalan ya da başka yerlerdeki kral metresleri gibi. şu veya bu sebeple önderlik unvanını taşıyabilme olanağından yoksundurlar. Nominal iktidarın kalıtsal olduğu yerlerde bunların etkileri en yüksek noktaya ulaşır, iktidarın kişisel bir hüner ya da çaba mükâfatı olduğu yerlerde ise en aşağı noktaya düşer. Bununla birlikte bu gibi kimseler, en modem hükümet biçimlerinde bile, sıradan insanlara esrarlı görünen bakanlıklarda mutlaka büyük etki sahibi olurlar. Zamanımızda bu bakanlıkların en önemlileri maliye ve dışişleri bakanlıklarıdır. II. Kayser Wilhelm’in zamanında, Baron Hoistein (Alman Hariciye Nezareti’nin daimî başı) hemen hemen hiç halk içine çıkmadığı halde sınırsız bir iktidar sahibiydi. Bugün de İngiliz Dış Bakanlığı daimî memurlarının iktidarlarının ne derece büyük olduğunu bilemiyoruz; bunu öğrenmek için gerekli belgeler belki bir gün çocuklarımızın eline geçer.

Perde arkası iktidarına sahip olabilmek için gerekli nitelikler bütün öbür iktidar biçimlerine sahip olabilmek için gerekli niteliklerden bambaşkadır ve her zaman için değilse bile, bir kural olarak, istenilmeyen niteliklerdir. Saray nedimlerine ya da perde arkasındakilere fazla iktidar sağlayan bir sistem de, işte bu yüzden, genellikle kamu yararına işleyen bir sistem değildir.

Sh:35-50

RUHBAN SINIFI İKTİDARI

Bu ve bundan sonraki bölümde, eski zamanlarda en çok önem kazanmış iki geleneksel iktidar biçimini, yani, ruhban sınıfı iktidarıyla, kral iktidarını ele alacağım. Bunların her ikisi de şimdi batış halindedir ve, bunlardan hiç birinin yeniden canlanamayacağım varsaymak her ne kadar acelecilik olursa da, çöküşleri, ister geçici olsun, ister daimî, hâlâ canlılığını koruyan iktidarların söz konusu olduğu yerde mümkün olamayanı, yani, bu iki kurumun dört başı mamur incelenmesini mümkün kılmaktadır.

Rahipler ve krallar, gelişmemiş biçimde de olsa, antropologlarca bilinen en ilkel topluluklarda bulunmaktadır. Bazen her ikisinin işlevi bir kişide birleşebilir. Buna sadece ilkel topluluklarda değil, yüksek medeniyet düzeyine ulaşmış Devletlerde de rastlanır. Ogüst, Roma’da Pontifex Maximus, (En büyük Başkahin. (Roma imparatorluğunda). Katolik Kilisesinde Papanın karşılığıdır.) taşra vilâyetlerinde ise tanrı idi. Halife, Müslüman dininin başı olduğu gibi, Devlet’in de başıydı. Mikado, Şinto dini içinde bugün aşağı yukarı aynı duruma sahiptir. Öteden beri krallar, kutsallıklarından ötürü, lâik işlevlerini genellikle kaybedip, birer rahip durumuna gelme eğilimindedirler. Bununla birlikte çoğu zaman ve çoğu yerde rahiple kral arasındaki ayırım açık ve kesin olmuştur.

Rahibin en ilkel biçimi, büyücüdür ve büyücünün iktidarı, antropologların dinsel iktidarla sihir iktidarı diye ayırdettiği üzere iki türlüdür. Dinsel iktidarlar doğaüstü varlıkların yardımına dayanır, buna karşılık sihir iktidarları sözümona doğal sayılır. Ne var ki, bizim varmak istediğimiz maksat yönünden bu ayırımın bir önemi yoktur.

Önemli olan, büyücünün, ister büyü, ister din yoluyla başkalarına iyilik ya da kötülük yapabilecek iktidara sahip sayılagelmesi ve bu iktidarların türlü tünü olduğuna, her önüne gelen tarafından elde edilemeyeceğine inanılmasıdır. Büyücü dışında her hangi bir insanın da belirli bir miktar sihir gücü elde edebileceği kabul olunmakla beraber, büyücünün sihrinin üstünlüğüne inanılır. Bir insan hastalandığı ya da başına bir kaza geldiği zaman genellikle bu, her hangi bir düşmanın kötüye kullanılan büyüsüne yorulur, ama büyücü, bu kötü büyüyü bozma çarelerini bilir. Nitekim, York Dükü Adası’nda, büyücü, gaipten haber olma yoluyla her hangi bir hastanın hastalık sebebini keşfettikten sonra eline bir parça kireç alıp sihirli bir dua okur :

Cinleri kovan kireç. Ahtapotu defediyorum; teo yılanım defediyorum; İngiet’in (gizli bir cemiyet) ruhunu defediyorum; yengeci defediyorum; su yılanını defediyorum; balivo yılanını defediyorum; pitonu defediyorum, kaia köpeğini defediyorum.

Cinleri kovan kireç. Çamurlu sıvıyı defediyorum; kete sarmaşığım defediyorum; To Pilana’yı defediyorum; To Wuwu Tawur’u defediyorum; Tumbal’i defediyorum. Birisi bunları denizin dibine daldırmış. Onları uzakta tutmak için buhar yükselecek; onları uzakta tutmak için gece bastıracak; onlar kendiliklerinden denizin derinliklerine dönecek. (Rivers, «Medicine, Magic and Religion,»S. 16.)

Bu sihirli duanın tamamıyla etkisiz olduğu sanılmasın. İlkeller telkine medenilerden çok daha elverişli olduklarından, bu yolla, yani telkin yoluyla onları çok kere iyileştirmek de hasta etmek de mümkündür.

Rivers’a göre Malenesya’nm çoğu yerlerinde, hastalıkları iyi eden adam afsuncu ya da rahiptir. Anlaşıldığına göre bu bölgelerde büyücülerle başkaları arasında kesin bir ayrılık yoktur ve büyücülüğün nispeten basit usullerine herkes başvurabilir. Ama Hekimliği büyü âyinleri ya da dinsel törenlerle birleştirenler sanatlarını genellikle özel bir süreç yoluyla, ya gösterme ya da talim etme yoluyla kazanırlar ve Malenezya’da böylesine bilgilerin elde edilebilmesi için öteden beri bunların satın alınma zorunluğu vardır. Mediko büyüsel ya da mediko dinsel sanatın her hangi bir dalında tam bir bilgi sahibi olabilmek için, paranın öğrenciden öğretmene geçmesi şarttır; aksi takdirde tam bilgi elde edilemez. (Rivers, «Medicine, Magic and Religion,»S. 44.Ç. Notu.)

Çok daha önemli büyüsel ya da dinsel iktidarları tekelinde bulunduran ve bunun sonucunda topluluk üzerinde geniş bir iktidar sahibi olan belirli bir ruhban sınıfının, yukarıda gösterdiğimiz başlangıçlardan çıkarak nasıl geliştiğini hayalde canlandırmak zor değildir. Mısır ve Babil’de, rahiple kral karşı karşıya geldiği zaman, rahiplerin iktidarı kralların iktidarından baskın çıkardı. Rahipler, ‘tanrısız’ Firavun îhnaton’u (Ahnaton da olabilir.) yendikleri gibi, Babil kralı antiklerikal bir eğilim gösterdiği için, anlaşıldığına göre, Cyrus’un Babil’i fethine yardım da etmişlerdir.

Ruhban sınıfı iktidarından tamamıyla özgür bulunuşları bakımından, antikitede Yunanistan ve Romanın eşi benzeri yoktu. Yunanistan’daki dinsel iktidar, başlıca, gaipten haber verme âyinleri içinde ve özellikle, Pitonez’in (Gaipten haber veren falcı kadın: özellikle, Yunanistan’da, Delf tapmağındaki kâhine.) (Pyhthoness) trans haline geçerek Apollo tarafından ilham edildiği varsayılan cevaplar verdiği Delf tapınağında toplanırdı. Bununla birlikte daha Heredot zamanında, kâhinlerin rüşvetle satın alındıkları herkesçe bilinen bir şeydi. Pisistratus (öl. M. Ö. 527) tarafından sürgün edilen önemli bir Atina’lı aile olan Alcmaeonidlerin, Pisistratus’un oğullarına karşı rüşvet yoluyla Delf tapınağının desteğini sağladığını gerek Heredot, gerek Aristo nakletmektedir. Heredot’un anlattıkları çok ilgi çekicidir : ‘Alcmaeonidler, eğer Atinalılar’a inanmak caizse, rüşvet vererek Pitonez’i kandırmışlar ve Ispartalılardan her kim gerek kişisel bir işi, gerek Devlet işi için gaipten haber almak üzere Pitonez’e danışmağa gelirse, Pitonez’in bunlara, Atinalılar’ı (Pisistratidler’in zulmünden) kurtarmaları gerektiğini söylemesini sağlamışlardı. Böylece, gaipten kendilerine hep aynı cevabın, Atinalılar’ı kurtarmaları gerektiği cevabının verildiğini gören Lacedaemonianlar, en sonunda dayanamayıp, yurttaşları arasında çok sivrilmiş bir kişi olan Aster’iıı oğlu Anchimolius’u Pisistratidler’i sürmekle görevlendirerek —hem de Pisistratus ailesine çok sıkı dostluk bağlarıyla bağlı oldukları halde— bir ordunun başında Atinalılar’ın üzerine göndermişlerdi. Zira Lacedaemonianlar, tanrılarla olan ilişkilerini, insanlarla olan ilişkilerinden üstün tutuyorlardı.’ (RmvJinson’un çevirisi, V. Kitap, Bölüm: 63)

Anchimolius yenildiği halde, tekrar açılan bir seferde yollanan daha büyük bir ordu başarı kazandı ve Alcmaeonidlerle öbür sürgünler iktidarı ellerine geçirdiler, böylelikle de AtinalIlar ‘özgürlük’ dedikleri şeyi yen ‘den tattılar.

Bu hikâyede dikkate değer bir çok noktalar bulunmaktadır. Heredot, siniklikten tamamıyla uzak, sofu bir adamdır, bu yüzden de, gaipten gelen habere kulak verdikleri için İspartalılar’dan yanadır. Ne var ki, Atina’yı İsparta’ya tercih eder, Atina’yı ilgilendiren meselelerde de Pisistratidler’e karşıdır. Bununla birlikte rüşvet veren taraf olarak Atinalıları göstermekte, ama gerek başarı kazanan taraf, gerek Pitonez, inançlara karşı geldikleri halde tanrılar tarafından her hangi bir cezaya çarptırılmamaktadır. (Heredot, Pitonez’in görevini kötüye kullanışına başka bir örnek daha veriyor. VI.Kitap, Bölüm : 66. Ç. Notu.) Alcmaeonidler, Heredot zamanında hâlâ nüfuz sahibiydiler; hatta onların en ünlüleri de, Heredot’un çağdaşı Perikles’di.

Aristo, Atina Anayasası üzerine olan kitabında, yukarıdaki hususu, daha da alçaltıcı bir ışık altında gösterir. Delf tapmağı M. Ö. 548 yılındaki yangında mahvolmuş, tapmağın yeniden kurulması için Alcmaeonidler tarafından bütün Yunanistan’da para toplanmıştı. Alcmaeondler — Aristo’nun iddiasına göre — bu paranın bir kısmını Pitonez’e rüşvet olarak vermişler, geri kalanını tapınağın kurulmasına harcamak için de, Pisistratus’un oğlu Hippias’in iktidardan uzaklaştırılması şartını koşmuşlardı; Apollo’nun onların safına katılışı işte bu yollardan olmuştur.

Bu gibi rezaletlere rağmen, Delf tapınağındaki gaipten haber alma âyinlerinin şu ya da bu grup tarafından kontrol altında bulunduruluşu siyasal yönden öylesine önemli bir mesele olarak sürüp gitmiştir ki, bu mesele, dinle bağlantısı bakımından “Kutsal” adını alan bir savaşın, Kutsal Savaş’ın çıkmasına yol açmıştır. Ama yavaş yavaş, herhalde gaipten haber verme kurumunun siyasal kontrole açık bulunduğu olgusunun herkes tarafından iyice anlaşılması, özgür düşüncenin yayılmasında bir etken rolü oynamış ve en sonunda Romalılar’m, kutsal şeylere saygısızlıkta bulunmanın utancını zerre kadar duymaksızın, Yunan tapmaklarını soyup soğana çevirmelerini ve bu tapınakların bütün yetkisini ortadan kaldırmalarını mümkün kılmıştır. Cüretkâr kişiler tarafından er geç lâik amaçlarla kullanılmak ve böylelikle de iktidarlarının dayandığı saygıyı kaybetmek, çoğu dinsel kurumların alınyazısıdır. Greko-Romen dünyasında bu, din orada hiç bir zaman Asya, Afrika ya da orta çağ Avrupasındaki kadar güçlü olamadığından, başka her yerdekinden daha patırtısız daha çalkantısız gerçekleşmiştir. Bu hususta Yunanistan’la Roma’ya benzeyen biricik ülke Çindir.

Buraya kadar sadece, bilinen hiç bir tarihsel başlangıcı olmaksızın, antikitenin karanlıklarından gelen dinler üzerinde durduk. Ne var ki, kurucuları bulunan dinler hemen her yerde bunların yerine geçmiştir; bu kuralın dışında kalan iki önemli din, Sinto dini ile Brahmanizmdir. Antropologların bugünkü ilkel kavimlerde buldukları cinsten, çok daha eski dinlerin nerden geldikleri hiç belli değildir. En ilkel kavimlerde, daha önce de gördüğümüz gibi, kesinlikle ayrılmış bir ruhban sınıfı yoktur; rahiplik işlevlerinin bu gibi kavimlerde başlangıçta sadece yaşlılara ve tahminen, özellikle etki uyandırabilecek yaşlılara ya da bazen , büyücülükte ün yapmış kimselere tanınan bir hak olduğu anlaşılıyor.

Medeniyetin ilerlemesiyle çoğu ülkelerde rahipler halkın geri kalanlarından git gide ayrılmağa ve gitgide iktidar kazanmağa başlarlar. Ama bunlar çok eskiden kalma bir geleneğin muhafızları olarak muhafazakârdırlar; servet ve iktidar sahibi olarak da, kişisel dine karşı düşmanca ya da kayıtsız bir tutum alma eğilimindedirler. Bunların bütün sistemi er geç ihtilâlci bir peygamberin ardı sıra gidenler tarafından yerle bir edilir. Budha, Isa ve Muhammed tarihsel yönden bunun en önemli örnekleridir. Bunların iktidarı başlangıçta ihtilâlciydi, ancak sonra sonra ve yavaş yavaş gelenekselleşti. Bu peygamberler, yerleşme süreçleri içinde, nominal olarak yıktıkları eski geleneklerin çoğunu genellikle özümsemişlerdir (absorbe temsil et.).

Gerek din yönünden, gerek lâik yönden yenilik getirenler — hiç değilse başarıları en uzun sürenler — ellerinden geldiği kadar eski geleneğe başvurmuşlar ve kendi sistemlerindeki yenilik öğelerini bütün güçleriyle minimum’a indirmeğe çalışmışlardır. Bunu başarmak için uygulanan plân, az çok hayal ürünü bir geçmiş icat etmek ve bu geçmişin kuramlarını canlandırmağa çalışıyor görünmektir. II. Krallar, XXITde (Eski Ahit, II. Krallar, 813.) bize rahibin Kanun Kitabını nasıl bulduğunu ve Kralın kavmini nasıl yeniden bu kitabın emirlerine uymağa yönelttiği anlatılıyor. Yeni Ahit, Peygamberlerin yetkilerine başvurmuştu; Anabaptistler, (Çocuk vaftizini reddeden bir Hristiyan mezhebinden olanlar.) Yeni Ahit’e başvurdular; Ingiliz Püritanları, lâik meselelerde, Fetihten önce İngiltere’de varolduğu kabul edilen kuramlara başvurdular. Japonlar, M.S. 645’de Mikado’nun iktidarını ‘yenilediler’; 1868’de ise M.S. 655 Anayasasını ‘yenilediler’. Orta Çağlardan ta Bruma’re 18’e (Fransız İhtilâlinde 9 Ekim 1799 tarihi; bu tarihte yapılan darbe.) kadar sürü sürü ayaklanmalar, Roma’nın cumhuriyetçi kuramlarını ‘yeniledi’. Napoleon. Charlemagne imparatorluğunu ‘yeniledi’, ama bu yenileyiş biraz fazla yapmacıklı olduğundan, tumturaklı şeylere önem veren bir çağı bile etkileyemedi. Bunlar tarih sahnesinde, yenilik getirmiş en büyük kişilerin bile geleneğin gücüne duydukları saygıyı gösteren, rasgele seçilmiş bir kaç örnektir sadece.

Papazlara ait örgütler içinde tarihte bilinen en kudretli örgüt Katolik Kilisesi olmuştur. Ben bu bölümde papazların iktidarını sadece geleneksel yönü bakımından ele alıyorum; bundan dolayı, Kilise iktidarının ihtilâlci olduğu ilk dönem üzerinde şimdilik durmayacağım. Roma İmparatorluğunun çöküşünden sonra Kilise, kendi adına bir şans eseri olarak, iki geleneğin temsilciliğini yapmak zorunda kaldı; Hristiyanlık geleneğine ek olarak, Roma geleneğinin temsilciliğini de üzerine aldı. Barbarların kılıç güçleri vardı, buna karşılık Kilise daha yüksek bir medeniyet ve eğitim düzeyine, kişilerin dışında tutarlı bir amaca, dinsel umutlarla kör inançlardan doğan korkulara dayanma araçlarına ve hepsinden önemlisi, bütün Batı Avrupa’yı içine alan biricik örgüte sahipti. Az çok oturmuş Bizans ve Moskova imparatorluklarıyla uğraşmak zorunda kalan Yunan Kilisesi tamamıyla Devlet’in boyunduruğu altına girdi; buna karşılık Batıda mücadele, çeşitli durumlar göstererek ta Reformasyon’a kadar sürdü ve bugün Almanya, Meksika ve İspanya’da hâlâ sürmektedir.

Barbar istilâsından sonraki ilk altı yüz yıl boyunca Batı Kilisesi, İngiltere, Fransa, Kuzey İtalya ve Hristiyan İspanya’da egemen olan, durulmamış, saldırgan Cermen kral ve baronlarıyla eşit koşullar altında ilişkiler kuramadı. Bunun çeşitli sebepleri vardı. Jüstinyen’in İtalya’daki fetihleri bir süre için Papalığı bir Bizans Kurumu haline getirmiş ve Batıdaki etkisini çok azaltmıştı. Kilisenin yüksek makamlarına gelenler, bir kaç kişi dışında, derebeylik aristokrasisi arasından seçiliyor ve bunlar, kendiişlerine karışmasından hoşlanmadıkları uzak ve yabancı bir Papa’dan çok, derebeylik aristokrasisiyle birleşme eğilimi duyuyorlardı. Kilisenin daha aşağı makamlarına gelenler ise çoğunlukla cahil ve evli kimseler olduklarından, Kilise uğruna mücadele etmektense, arpalıklarının oğullarının eline geçmesi için yollar aramakla uğraşmağı tercih ediyorlardı. O çağlarda yolculuk çok zor olduğundan, Roma, yetkilerini uzak krallıklar üzerinde kullanamıyordu. Büyük bir bölgeyi kapsayan ilk etkili yönetim Papa’nın yönetimi değil, bütün çağdaşları tarafından Papa’ya üstün sayılan Charlemagne yönetimi olmuştur.

1000 yılından sonra beklenildiği gibi dünyanın sonunun gelmediği görülünce, medeniyet hızla ilerlemeğe başladı. İspanya ve Sicilya’da Magriplilerle temas, skolastik felsefenin yükselişini hızlandırdı. Yüzlerce yıldan beri korsanlık yoluyla sağı solu haraca kesen Normanlar, Fransa ve Sicilya’da çağdaş dünyanın kendilerine öğretebildiği bütün bilgileri edinip, düzensizlik yaratan bir güç olmaktan çıkarak, düzenin ve dinin gücü haline geldiler; ayrıca, fetihlerini meşru kılmak bakımından Papa’nın yetkilerini de kendi çıkarlarına uygun buldular. Kiliseye bağlı İngiltere ilk defa olarak Normanlar yoluyla tamamıyla Roma’nın egemenliği altına girdi. Bu arada gerek Fransa Kralı, gerek İmparatoru, vassallerini kontrol altına almakta güçlük çekiyorlardı. VII. Greguvar’ın (Hildebrand) devlet adamlığı ve amansız enerjisi işte bu koşullar altında papalık iktidarının artması ve ondan sonraki iki yüz yıl boyunca eksilmeden sürmesi olanağını yarattı. Bu dönem ruhban sınıfı iktidarı yönünden üstün bir örnek meydana getirdiği için, üzerinde azıcık ayrıntılara girerek duracağım.

Papalığın, VII. Greguvar’ın tahta çıkışıyla (1073) başlıyan büyük günleri, V. Clement’in Papalığı Avignon’da kuruşuna (1306) kadar uzanır. Papalık bu dönemdeki zaferlerini öldürücü silâh gücüyle değil, meselâ kör inançlar gibi, ‘ruhanî’ silâhlar yoluyla kazandı. Bütün bu dönem boyunca Papalar, Roma şehrinin, kargaşa çıkarmağa eğilimli soylular tarafından, dışardan güdülen düzensiz halk yığınları karşısında eli kolu bağlı kalmış’ardır — zira, Hristiyanlık dünyasının geri kalan bölümü ne düşünürse düşünsün, Roma, Papalık makamına hiç bir zaman saygı duymamıştır. Büyük Hildebrand sürgünde ölmekle beraber, iktidar sahibi oldu ve bu iktidarı hükümdarların en büyüklerini bile dize getirmekte kullandı. Canossa, (Kuzey İtalya’da, Reggio Emila şehri dolaylarında, şimdi yıkıntı halinde bulunan bir şato. 1077 tarihinde burada konuk bulunan Papa VII. Greguvar, aforoz ettiği Alman Kral ve İmparatoru IV. Heinrich tarafından ziyaret edilmiş ve İmparator burada nedamet getirmiştir. ) o anki siyasal sonuçlan bakımından İmparator IV. Heinrich’in işine gelmekle beraber, daha sonraki çağlar için bir sembol oldu. Bismarck, Kulturkampf (Alman kültür seferberliği) sırasında, ‘biz Canossa’ya gitmeyeceğiz,’ dedi; ne var ki, bunu söylemekle zamansız böbürlenmiş oluyordu. Afaroz edilmiş bulunan IV. Heinrich, tasarılarını gerçekleştirebilmek için Papa tarafından affedilmek ihtiyacındaydı, Greguvar ise, nedamet getirmiş birini affetmeği reddedememekle birlikte, nedamet getirenin Kiliseyle uzlaşma isteğinin bedeli olarak, onu utanılacak bir duruma soktu. Politikacılara bakılırsa insanlar Papaya dil uzatabilirlerdi, ne var ki, anahtarların (Cennetin kapısını açıp kapamağa yetkisi bulunduğuna işaret anlamında Papa’nın armasına konulmuş olan çift anahtar; an ah farlar sözüyle, Papalık makamı anlatılmaktadır.)         kudretini sadece küfr işlemeği göze alanlar tartışabiliyor, küfre ise, Papalıkla mücadelesinin en kızgın döneminde İmparator II. Frederik bile yüz vermiyordu.

VII. Greguvar’ın papalık makamında bulunduğu süre, kilise reformunun önemli bir döneminin doruğunu meydana getirir. Greguvar’a kadar, İmparator kesin olarak Papa’nın üstündeydi ve Papa seçiminde sık sık, sonucu etkileyecek şekilde sesini duyururdu. IV. Heinrich’in babası III. Heinrich, papalık makamını parayla satın aldığı iddiasıyla Papa VI. Greguvar’ı azletmiş ve onun yerine bir Alman’ı, II. Clement’i Papa yapmıştı. Ne var ki, ÜT. Heinrich’in Kilisey’le bir alıp veremediği yoktu; tam tersine, Heinrich, zamanının en gayretli bütün papazlarıyla birlik halinde bulunan, koyu dindar bir hükümdardı. Onun desteklediği, VII. Greguvar’ın da zafere ulaştırdığı reform hareketi esas itibariyle, Kilisenin feodalizm etkisinde kalma eğilimine karşı yönetilmişti. Bir kural olarak feodal aristokrasiden gelme olan ve kendi mevkileri konusunda son derece lâik görüşlere sahip bulunan Başpiskoposlarla Piskoposları Krallar ve soylular o makamlara atıyordu. İmparatorlukta, imparator’dan sonraki en yüksek kişiler eskiden, topraklarım mevkileri sayesinde ellerinde tutabilen memurlardı; ne var ki, on birinci yüz yılın sonlarına doğru bunların yerini, varlıkları kalıtım yoluyla babadan oğula geçen soylular almıştı. Kilisede de, özellikle manastır sistemine bağlı olmayan papazlar sınıfının alt tabakaları arasında da buna benzer bir tehlike vardı. Kilisedeki reformcu grup aynı niteliği taşıyan, kutsal şeylerden kâr çıkarma ve ‘odalık tutma’ (rahiplerin evlenmesine ‘odalık tutma’ diyorlardı) günahlarına karşı saldırıya geçti. Bu gruptan olanlar, saldırı kampanyasında oldukça büyük bir çaba, cesaret, bağlılık ve dünya işlerine uygun basiret gösterdiler; kutsallıklarıyla sıradan halkın desteğini, konuşma yetenekleriyle de daha önce kendilerine düşman olan cemaatlerin desteğini sağladılar. Meselâ, 1058 yılında, Milano’da St. Peter Damian, ruhanî zümreyi, Roma’nın reformcu kararlarına uymağa çağırdı; bu çağırı başlangıçta öylesine bir kızgınlık uyandırdı ki, St. Peter Damian’m hayatı tehlikeye girdi, ama en sonunda isteğine ulaştı ve yapılan bir araştırmada, Milano’da, Başpiskopostan en küçüğüne kadar, kutsal şeylerden kâr çıkarmayan bir tek papaz bulunmadığı anlaşıldı. Bu papazların hepsi de suçlarını itiraf edip günah çıkarttılar, ilerisi için de bağlılık sözü verdiler; bu koşullar altında bu papazların mal ve mülkleri ellerinden alınmadı, ama ilerde bu çeşit suçların merhamet göstermeden cezalandırılacağı da iyice anlaşılmış oldu.

Hildebrand’ın en çok düşündüren meselelerden biri ruhanî zümrenin bekârlığıydı; Hildebrand bunu zorla uygulatmak için papazlar sınıfı dışındaki halk arasından parayla auamlar tuttu, bu adamlar da papazlarla papazların karılarına karşı sık sık çirkin bir zulme varan, suç niteliğinde hareketlere giriştiler. Kampanya, pek taDiî, tamamıyla başarı kazanmadı —meseiâ Ispanya’da bugüne kadar bir başarı sağlanamamış ar— ama amaçlarından hiç değilse biri, yerel papazlığın kalıtsal hale gelmesini önleyen, papaz oğullarının babalarının makamına geçemeyeceği kararıyla gerçekleşmiş oldu.

Reform hareketinin en büyük zaferlerinden biri Papa seçimi usulünün lüoy kararıyla değişmez hale getirilişidir. Bu karardan önce, imparator ve koma halkının kötü belirlenmiş hakları, sık sık bölünmelere ve seçimlerin tartışmalı olmasına yol açıyordu. Yem karar —ner ne kadar kısa bir süre içinde ve mücadelesiz yoldan değilse de— Papaları seçme hakkım yalnızca Kardinallere verdi.

On birinci yüz yılın ikinci yansını dolduran bu reform hareketi, Manastır reislerini, Piskoposları, Başpiskoposları soylu derebeylerden ayırmayı ve lapaların atanmalarında Kendilerine de söz hakkı tanınmasını —zira seçimde söz hakkı tanınmadığı zamanlar, Papalar da makamlarım para yoluyla elde etme eğilimi taşıyorlardı— geniş çapta sağlayabildi. Bu durum, yani ruhban sınırının derebeylerden ayrılışı, halkı hoşnut etti ve Kiliseye olan sağılarının artmasına sebep oldu. Reform hareketi zorlayıcı yoldan, papazların bekâr kalmalarını sağlamakla, onları kendi çevreleri dışındaki dünyadan da daha kesin bir şeküde ayırmış ve hiç şüphesiz, iktidar dürtülerini artırmış oldu. — zira bir çok örneklerde görüleceği üzere, aşırı sofuluk, dünyadan el etek çekme, insanlarda iktidar dürtüsünü arttırır. Yine bu reform hareketi, önde gelen kilise adamlarında, geleneksel bozukluktan kâr çıkaranlar dışında herkesin inandığı bir davaya bağlanma aşkı uyandırdı, bu davayı yürütme aracı olarak da Papalık iktidarını büyük çapta arttırdı.

Propagandaya dayanan iktidar genellikle, bu örnekte olduğu gibi, başlangıçta büyük bir cesaret ve fedakârlık ister, ama bu nitelikler sayesinde saygı bir kere kazanıldıktan sonra, bu nitelikler bir kenara atılabilir ve dünya işlerinde ileri gitmek için doğrudan doğruya bu saygı bir araç olarak kullanılabilir. Sonra, zamanla bu saygı azalır ve saygının kazandırdığı üstünlükler de elden gider. Bunun süreci bazen bir kaç yıl, bazen de binlerce yıl alır, ama süreç ve sonuç esasta hep aynıdır.

VII.       Greguvar hiç de barışsever değildi. Onun vaiz konusu olarak Kitabı Mükaddes’te en sevdiği parça şuydu : ‘Kılıcını kandan esirgeyene lanet olsun.’ Ne var ki, o bunu, cismanî şeylere fazla değer veren insanlardan vaiz kelâmını esirgemenin günah olduğu şeklinde açıklıyordu ki, bu da onun, propagandanın gücü konusundaki görüşlerinde ne derece haklı olduğunu ortaya koyar.

Papalık koltuğuna oturmuş (1154-1159) biricik İngiliz olan Nicholas Breakspear, Papanın teolojik iktidarını az çok değişik biçimde ortaya koyar. Abelard’ın Çömezlerinden Breschia’lı Arnold, ‘toprak sahibi vaizlerin, tımar sahibi piskoposların, mülk sahibi keşişlerin dinsel kurtuluşa ulaşamayacakları’ doktrinini vaazediyordu. Bu doktrin hiç şüphesiz ortodoks bir doktrin değildi. St. Bernard onun hakkında şöyle diyordu : ‘O ne yer, ne içer; Şeytan gibi, o da sadece ruhların kanma susamıştır.’ Bununla birlikte St. Bemard onun örnek alınacak bir dindar olduğunu kabul etmiştir — Arnold’un bu dindarlığı ise onu, Papa ve Kardinallerle çatışma halinde bulunan ve 1143 yılında Papayı da Kardinalleri de sürgün etmeği başaran Romalılar için yararlı bir müttefik haline getirmiştir. Arnold, kendi doktroninde törel bir müeyyide ariyan Roma Cumhuriyetinin canlandırılmasını destekledi. Ne var ki, IV. Adrian (Nicholas Breakspear) Kardinallerden birinin öldürülmesini vesile sayarak, Kutsal Haftada (Paskalyadan önceki hafta.) Roma’lıların tapınma ve törenlerini yasakladı. Paskalya yortusundan önceki Cuma günü yaklaşırken Senato’yu dinsel bir korku aldı, bu da bütün Senato’nun Papa’ya miskince boyun eğmesi sonucunu doğurdu. imparator Frederik Barbarosa’nın da yardımıyla Arnold yakalandı ve asıldı; cesedi yakıldı, külleri Tiber ırmağına serpildi. Böylelikle, papazların zengin olmak hakkına sahip bulundukları ispatlanmış oldu. Papa, İmparator’u, St. Peter kilisesinde taç giydirerek mükâfatlandırdı. Imparator’un askerleri yararlı olmuştu, ama Kilisenin gerek iktidarını, gerek servetini lâik destekten çok kendisine borçlu bulunduğu Katolik itikadı kadar değil.

(Peter Abelard (1079’da Paleet’de doğdu; 1142’de Chalons sur Sâone’da öldü,) Fransız filozofu ve teologudur. Heloise’a olan sevgisini ve bu sevginin felâketli sonuçlarını «Historia calamitatum» adlı eserinde tasvir etmiştir. Kendisine sınırsız bir hayranlıkla bağlı olan çömezleri her yerde onun ardı sıra gitmişlerdir. Kendi gücüne sonsuz güveni bulunan Abelard, kendilerinden ders aldığı ünlü hocaların hepsini eleştirmiştir. Trinity’de verdiği vaazlar, issons konsili (1121) tarafından reddedilmiş ve Abelard, St. Güdas manastırı reisi olarak mutsuz bir dönem geçirdikten sonra Paris’e dönmüştür. Soissons konsilinin kararını Papa da onayladıktan sonra, Abelard, bütün umutlan kırılmış olarak, hayatının son günlerini Cluny’de geçirmiştir. Dialectica, Sic et Non, De unitate et trinitate divina ve Theologia christiana adlı eserleri orta çağ mantığı üzerinedir. Historia Calamitatum adlı eseriyle Heloise’a mektuplarında üstün bir Lâtince üslûp örneği ortaya koymuştur.)

 

(St. Bernard (CIairvaux,lu Bernard) (1090’da Fontaines les Dijon’da doğdu; 20. VIII. 1153’de Clalrvaux’da öldü), 1112 yılında, Citeaaux’da Cistercian tarikatına giren St. Berbard bu tarikata onur kazandırmıştır. 115 yılında Harding tarafından, Clairvaux mar mastının kurmağa gönderilmiş ve ölümüne kadar bu manastırın reisliğini yapmıştır. Bir aziz olarak erdemleri bütün batı Hristiyanlık dünyasınca tanınmış ve onun kuşağından hiç kimse, kilise ve devlet siyaseti üzerinde St Bernard kadar etkili olamamıştır. St. Bernard, papa aleyhtarı Anacletus’un yenilmesinde rol oynadığı gibi, vaızlarıyla II. haçlı seferini başlatmış, Abelard’a, Gilbert de la Porree’ye ve Brescialı Amold’e saldırmıştır, öğrencilerinden biri III. Eugenhıs Unvanıyla papa olunca, ona, «De Consideratione» adlı önlü risalesinde öğütler vermiştir. Edebî çalışmaları çok olan Bernard’ın en ünlü eserleri, «De diligendro Deo, De fradibus humilitatis ve Apologia ad Guillelmum» dur.)

Brescia’lı Arnold’ün doktrinleri Papa’yla İmparatoru uzlaştıracak nitelikteydi; zira gerek Papa, gerek imparator, düzenin kurulması için ikisinin birden gerekli olduğuna inanıyorlardı. Ne var ki, Arnold tasfiye edilir edilmez, kaçınılmaz çatışma yeniden alevlendi. Bunu izleyen uzun savaş içinde Papa yeni bir müttefik kazandı; bu müttefik, Lombard ittifakı idi. Lombardiya şehirleri, özellikle de Milano, zengin ticaret şehirleriydi ve bu şehirler o sıralarda ekonomik gelişmenin ön safında bulunuyorlardı; bu olgu, tngilizler için, ‘Lombard Caddesi’ adında ebedileşmişti. imparator, burjuva kapitalizminin daha o zamandan düşmanlık beslemeğe başladığı feodalizmden yanaydı. Kilisenin ‘faizciliği’ yasaklamış olmasına rağmen, Papa nın kendisi borç para aldığı ve Kuzey İtalya şehirlerindeki bankerlerden çok yararlandığı için, faizcilik konusunda dinsel müeyyideler hafifletilmek zorunda kalındı. Barbarossa ile Papalık arasındaki yirmi yıl süren çatışma, başlıca, imparatorun bir türlü tam yenilgiye uğratamadığı Lombard şehirleri sayesinde, berabere sonuçlandı.

Papalık’la İmparator II. Frederik arasındaki uzunsüreli çekişmenin en sonunda Papa’mn zaferiyle bitmesinin belli başlı iki nedeni vardı : bu nedenlerden birincisi, Kuzey İtalya ticaret şehirlerinin ve bu arada Tuskana kadar Lombardiya’nın da feodal sisteme karşı oluşları; İkincisi de, Fransiskanların uyandırdığı koyu dindarca duygulardı. St. Francis, havarilere yaraşır bir yoksulluk ve evrensel sevgi vaazediyordu; ne var ki, St. Francis’in ölümünün üzerinden bir kaç yıl geçer geçmez,..vaktiyle onun ardı sıra gidenler, Kilisenin mülk ve servetini savunmak için, çetin bir savaş sırasında halkın mal ve mülküne el koyan askerî görevliler eri gibi davranmağa başladılar, imparatorun yenilgisinin başlıca sebebi, onun, davasını dinsel ve töresel bir kılığa sokamamış oluşuydu.

Aynı zamanda, bu mücadele sırasında Papaların başvurduğu tedbirler, pek çok kimsenin törel gerekçelerle Papalığa eleştirici gözle bakmasına yol açtı. Ferederik’in ölüm döşeğindeyken kendisiyle atıştığı Papa IV. Innosan hakkında Cambridge Orta Çağ Tarihi (Cilt: VI, S. 176) şöyle yazıyor :

‘IV. Innosan, kendinden öncekilerden çok daha lâik bir Papalık anlayışına sahipti. Zayıf taraflarının politik yetersizliğinden ileri geldiğini düşünür ve bunlara politik çareler arardı. Ruhanî yetkilerini devamlı surette para toplamak amacıyla kullanır, parayla dost satınalır, düşmanlarına zarar verir ve vicdansızlığıyla Papalığa karşı her yerde saygısızlık, düşmanlık uyandırırdı. Kilise parasını dağıtış şekli rezaletti. Ruhanî görevlerini ve yerel haklarını hor görerek, Kilise bağışlarını Papalık varidatı ve siyasal Ödül aracı olarak kullanırdı: Papadan tımar alabilmek için dört adayın arka arkaya beklediği olurdu. Yersiz atamalar böyle bir sistemin doğal sonuçlarındandı; savaş halinde ve diplomasi yönünden seçilen papalık elçileri de çoğunlukla gerektiği kadar lâik bir karakter taşımazdı… Papa Innosan’ın, kendi yol açtığı ruhanî etki ve itibar kaybından kendisinin har beri yoktu. Niyetleri iyi olmakla beraber, ilkeleri iyi değildi. Cesaret, yenilmez bir azim, zekâ sahibi olan Papa, şansının yüzüne güldüğü anlarda da, felâket anlarında da soğukkanlılığını kaybetmez, dindarlıktan uzak bir kurnazlıkla, sabırla amacına ulaşmağa çalışırdı; bu da Kilisenin değerini düşürürdü. Papanın olaylar üzerindeki etkisi muazzamdı, imparatorluğu göçertti; Papalığın zayıflamasına yol açtı; İtalya’nın alın yazışma biçim verdi.’

IV. İnnosan’ın ölümü papalık siyasetine bir değişiklik getirmedi. Onun ardılı »halefi) IV. Urban, Frederik’in oğlu Manfred’e karşı açtığı mücadeleyi tam bir başarıyla yürüttü ve törel konulardaki yetkisini ilgi çekici bir şekilde kullanarak, İtalya’da hâlâ yükseliş yolunda olan kapitalizm Kiliseyi nerede az destekliyorsa orada, bu desteği tam olarak sağlamasını bildi; bu propaganda iktidarının ekonomik iktidara dönüşmesinin klâsik bir örneğini meydana getirir. Bankerlerin çoğu, papalık iradım toplamak kendilerine büyük kârlar sağladığından Papa’dan yanaydılar, ama bazı şehirlerde, meselâ Siena’da Ghibelline’lerin (Ghibelline, İtalya’da orta çağda, Papalar — İmparatorlar arası mücadele tarihi içinde önemli yer tutan, bir grupun adıdır. Özellikle Frederik Barbarossa’nın İmparatorluk tacını giymesiyle alevlenen Papa — İmparator mücadelesinde Kutsal Roma İmparatorluğu’ndan yana olanlara ‘Guelph’ler deniyordu; bunlar nlusal istiklâl istiyorlardı ve Papa’ya karşıydılar. Ghibelline’ler ise İmparatora karşı, Papa’dan yana olan grupun adıydı. İtalya orta cağ tarihinin 1155’den 1348’e kadarki dönemi, Kuzey İtalya şehirlerinde ve özellikle Floransa ite Siena’da bu iki grup arasındaki mücadelelerle doludur.) güçlü oluşu yüzünden bankerler başlangıçta Manfred tarafını tuttular. Bunun üzerine, bankerlerin Manfred’i tuttuğu yerlerde Papa, Bankalara borçlu olanlara, borçlarını ödememelerini, bu bankalara borç ödememenin bir Hristiyanlık borcu olduğunu bildirdi ve tabii, borçlular bunu hemencecik yetkili bir karar olarak kabul ediverdiler. Bunun bir sonucu olarak Siena’nın İngilizlerle olan alış verişi durdu. Bütün İtalya’da, mahvolmaktan kurtulabilen bankerlerin tümü, Papanın bu manevrasıyla Guelph olmağa zorlandı.

Ne var ki, bu gibi yollara başvurulması Papa’ya bankerlerin desteğini kazandırmakla beraber, Papa’nın İlâhî yetki iddiasına duyulan saygıyı azaltmış oluyordu.

Batı imparatorluğunun çöküşünden on altıncı yüzyılın sonuna kadarki dönemin tümüne; iki gelenek arasındaki mücadeleler tarihi gözüyle bakılabilir: bu geleneklerden biri, Kilisenin temsil ettiği imparatorluk Roma’sı geleneği. öteki de Devlet’in temsil ettiği Töton aristokrasisi geleneğidir. Kutsal Roma İmparatorları, imparatorluk Koması geleneğini Kutsal Roma imparatorluğuna katmağa çalışmışlar, ama bunu başaramamışlardır. II. Frederik dışında bütün imparatorlar, Roma geleneğini anlayamayacak kadar cahil oluşları bir yana, bunların yakın ilişki kurdukları feodalizmin bütün siyasal kurumlan da Cermen asıllıydı. Eğitilmiş kişilerin — imparatorlara hizmet edenler de dahil olmak üzere — dilleri uzun bir süre içinde, yavaş yavaş, antik dillerden türetilmişti; hukuk, Roma hukukuydu; felsefe, Yunan felsefesiydi, buna karşılık asıl itibariyle Tötonik olan görenekler, terbiyeli konuşmalarda ağıza alınamayacak nitelikteydi. Bugünkü her hangi klâsik bir âlimin modem endüstriyi Lâtince tarif etmekte karşılaşacağı güçlüğe benzer bir güçlük ortaya çıkmıştı o dönemde. Batı Avrupa medeniyetinde Tötonik öğeler edebî ve entellektüel alanda yeterli bir ifadeye ancak Reformasyonla birlikte, Lâtince yerine modern dillerin kabul edilişi üzerine kavuşabildi.

Hohenstaufenler’in çöküşünden sonra Kilise, yirmi otuz yıl kadar bir süre için, İtalya’nın Batı dünyası üzerindeki egemenliğini yeniden kurmuş gibi gözüktü. Para ölçüleri üzerinden bir yargıda bulunulacak olursa, bu egemenlik en aşağı Antonines zamanındaki kadar sağlamdı — Ingiltere ve Almanya’dan Roma’yâ Kilise varidatı olarak akan para, eski Roma tümenlerinin zorla topladıkları paraların tutarını çok aşıyordu. Ne var ki, bu sefer akan para silâh zoruyla değil, Papalığa duyulan saygı sömürülmek suretiyle sızdırılıyordu.

Bununla birlikte, Papalar Avignon’a taşınınca, bundan önceki üç yüz yıl boyunca sağlamış oldukları saygıyı kaybetmeğe başladılar. Bunun nedeni sadece onların tamamıyla Fransa Kralının egemenliği altma girişlerinde değildir; saygıyı kaybedişlerinin daha da önemli bir başka nedeni, Papaların, bir çok gaddarca işlerde, bu gaddarlığı yapan krallardan yana çıkmış olmalarıdır. Papaların Kralla birlik oldukları bu gaddarca hareketlerden biri de Templar (118 yılında Kudsü şerif’de kurulan, Hazreti İsa’nın kabri ile ziyaretçilerini korumaya memur tarikat, ya da bu tarikatin üyesi.) tarikatının sindirilişidir. Kral IV. Flip malî güçlükler içersinde kıvrandığından gözünü bu tarikatın mülküne dikmişti. Hiç bir gerekçeye dayanmaksızın, tarikat üyelerinin dinsel inançlara karşı gelmekle suçlandırılmasına karar alındı. Papa’nm da yardımıyla, bu tarikat üyelerinden Fransa’da bulunanlar yakalandılar, işkenceye konularak ağızlarından, Şeytana taptıklarına dair itiraflar alındı, yine işkenceyle haça tükürmek zorunda bırakıldılar v. b. Ondan sonra da yığın yığın ateşte yakıldılar. Bu arada Kral, Papa’ya da köşesinden bucağından bir şeyler ayırmağı unutmayarak, bu tarikatin bütün mülküne el koydu. Bu gibi işler Papalıkta törel bozuluşun başlangıcını meydana getirdi.

Büyük Bölünüş, (Büyük Bölünüş (Batı Bölünüşü) : Batı Hıristiyanlığında, Papalık makamına seçiliş usulleri yüzünden doğan ve 1378’den 1417’ye kadar süren bölünüş.) iddia sahiplerinin hangisinin meşru olduğunun bilinemeyişi ve her iddia sahibinin ötekini afaroz edişi, lânetleyişi yüzünden, Papa’ya saygı duyulmasını daha da güçleştirdi. Büyük Bölünüşün kapsadığı sürenin başından sonuna kadar, her iki rakip de, din ve töre yönünden hiç de iyi örnek sayılmayacak biçimde iktidar tasarrufunda bulundular ve işi, en koyu yeminlerini bozmağa bile vardırdılar. Çeşitli ülkelerde Devlet ve yerel Kilise birlik halinde, her iki Papaya da itaatten kaçındılar. En sonunda bu meseleye ancak bir genel konsilin çözüm yolu bulabileceği iyice anlaşıldı. Yanlış bir yol tutan Pisa Konsili, mevcut iki Papanın tutumlarını küfr ilân etmekle birlikte bunları gerektiği biçimde saf dışı bırakamadan, bir üçüncü Papa yaratmış oldu. Nihayet, Constance Konsili, her üç Papayı da saf dışı bırakarak, birliği sağlayabildi. Ne var ki, bu mücadele Papalık makamına duyulan geleneksel saygıyı ortadan kaldırmıştı. Bu mücadele ve karışıklık dönemi yüzünden Wycliff, (John Wycliff (1320’de York’da, Richmond yakınlarında doğdu; 1384’de öldü), İngiliz siyasal filozofu ve kilise refonnatörü. Kiliseye yapılan bağışları şiddetle yermiş, papazların insanla Tanrı arasındaki aracılığına ve ‘Hazreti İsanın kan ve etine dönüşme’ (transsnbstantiation) doktrinine saldırmış, İncilin kelime kelime İngilizce’ye çevrilmesi gerektiği tezini savunmuş ve kendi doktrinlerini halk arasında ‘yoksul vaizler’ yoluyla yaymıştır Wycliff, İngiliz nonkonformizminin başlangıcında önemli bir dönüm noktasını meydana getirir.) Papalık için şunları söyleyebilmek hakkını bulmuştur kendisinde : ‘Böyle bir iblisten kurtulmak Kilise’ye zarar vermez, tam tersine faydalı olur; bu iblisin ortadan kaldırılması işinde, Tanrı yolundaki bu davada Kilise istekle çalışır.’

On beşinci yüzyıl Papalığı, İtalya’ya uymakla beraber, çok açık ahlâksızlığı yanısıra, dünya işleriyle fazla ilgilenişi ve aşırı lâikliği dolayısıyla Kuzey ülkelerin koyu dindarlığına cevap verebilmekten uzaktı. En sonunda, Tötonik ülkelerdeki törel ayaklanma, ekonomik etkenlerin kolaylıkla at oynatabilmesi olanağını sağlayacak bir güce ulaştı : Roma’ya haraç veıilmesi genellikle reddedildi, prenslerle soylular Kilise emlâkine el koydular. Ne var ki, eğer Protestantizmin doktrin yönünden isyanı olmasa bu durum doğmaz, Büyük Bölünüş ve Rönesans Papalığının rezaletleri olmasa Protestantizm gerçekleşemezdi. Kilisenin tinsel (manevî) gücü içerden zayıflamamış olsa, Kiliseye saldıranlar tinsel gücü kendi saflarına çekemez ve II. Frederik gibi yenilgiye uğrarlardı.

Bu vesileyle, Machavellinin, Hükümdar adlı eserinin XI. bölümünde ruhanî hükümdarlıklar konusunda söylediklerine bir göz atmak ilgi çekici olacaktır :

‘Bana şimdi sadece, ruhanî hükümdarlıklardan söz etmek düşüyor. Bütün güçlükler bu hükümdarlıkların elde edilişine kadardır, zira bunlar ya kişisel yetenekler ya da talih sayesinde elde edilir ve kişisel yetenek de talih de olmaksızın elde tutulabilir; çünkü ruhanî hükümdarlıkları ayakta tutan, çok eskiden kalma din düzenidir ve din düzeni öylesine kudretlidir, öyle bir karaktere sahiptir ki, ruhanî hükümdarlar nasıl davranırlarsa davransınlar, nasıl yasarlarsa yaşasınlar, hükümdarlıklarını ellerinde tutabilirler. Devletleri olup da bu devleti savunmayan, uyrukları olup da onları yönetmeyen, yalnız bu hükümdarlardır; devletleri savunmasız olduğu halde, hükümdarlıkları, bu hükümdarların elinden alınmaz, uyrukları ise yönetilmedikleri halde, yönetilmeyişlerini umursamazlar ve hükümdarlarından vazgeçmeyi ne isterler, ne de vazgeçebilme yeteneğine sahiptirler. Sadece bu gibi hükümdarlıklar, güvenlik ve mutluluk içindedir. Ne var ki, insan aklının ermeyeceği güçler tarafından ayakta tutulan bu hükümdarlıklar üzerine daha fazla bir şey söylemeyeceğim, zira Tanrı tarafından yüceltilip, idame ettirilen bu hükümdarlıkları tartışmak küstahlık, cüretkârlık olur.’

Bunlar, X. Leo’nun papalığı sırasında yazılmıştı; Reformasyon da X. Leo’nun papalığı sırasında başlamıştı. Dindar Almanlar, VI. Aleksandr’ın amansızca akraba kayırmasının ve Papa X. Leo’nun para yönünden açgözlülüğünün ‘Tanrı tarafından yüceltilip idame ettirildiği’ne yavaş yavaş inanmaz oldular. Papalık iktidarını tartışmaktan Machiavelli kaçındığı halde, ‘küstah ve cüretkâr’ Lüther, bu tartışmaya girişmekte çok hevesliydi. Kilise karşısındaki muhalefet törel ve dinsel destek kazanır kazanmaz da, kişisel çıkarlar, muhalefetin büyük bir hızla yayılmasına sebep oldu. Kilise’nin iktidarı anahtarların kudretine dayandığından, muhalefet de normal olarak yeni bir Aklama (Tebriye=Justification) doktriniyle ilişki kurdu. Lüther’in teolojisi, Kilise dışındaki hükümdarların afaroz edilmek ya da kendi uyrukları tarafından —törel yönden— lanetlenmekten korkmaksızın Kiliseyi yerin dibine batırmalarına imkân verdi.

Ekonomik etkenler her ne kadar Reformasyonun yayılışında çok yardımcı oldularsa da, bu etkenlerin —yüzyıllardan beri işler halde bulundukları gözönüne alınınca— Reformasyonun gerçekleşmesine bir başlarına yetmediği açıktır. Pek çok imparator ve bu arada başka hükümdarlar, meselâ İngiltere’de Kral II. Henry ile Kral John da Papa’ya karşı koymağa çalıştılar. Ne var ki, onların bu davranışları günah sayıldı ve bu yüzden direnişleri boşa gitti. Ancak Papalık, uzun bir süre içinde, geleneksel güçlerini törel bir ayaklanma doğuracak kadar kötüye kullandıktan sonradır ki, başarılı bir karşı koyma olanağı doğdu.

Propaganda yoluyla iktidar sahibi nasıl olunacağım anlamak isteyenler için, papalık iktidarının yükseliş ve düşüşü İncelenmeğe değer bir konudur. İnsanların kör inanç sahibi olduklarını ve anahtarların kudretine inandıklarını söylemekle iş bitmiyor. Bütün Orta Çağ boyunca geçerli dinsel inançlara karşı fikirler ortaya atılmıştır; eğer Papalar genellikle saygıya lâyık kişiler olmasaydı, tıpkı Protestantizm gibi, bu fikirler de yayılırdı. Yine Orta Çağda, lâik hükümdarlar, geçerli dinsel inançlara karşı gelmeksizin, Kilise’yi Devlet’in emri altına sokmağa çalıştılar; bu girişimler Doğu’da başarı kazanmakla beraber, Batı’da başarısızlığa uğradı. Bunun çeşitli nedenleri vardı.

Birincisi : Papalık kalıtsal olmadığından, lâik krallıklar gibi uzun bir emekleme dönemi geçirmiyor, bu dönemin dertlerinden uzak bulunuyordu. Bir adam dindar, bilgili ve yöneticilik yeteneğine sahip olmadıkça Kilise’de kolay kolay sivrilmezdi; bundan dolayı Papaların çoğu, bir yada bir kaç bakımdan ortanın çok üstüne yükselmiş kişilerdi. Lâik hükümdarların da yetenekli kişiler olarak kendilerini göstermeleri mümkündü, ne var ki, çoğunlukla bunun tersi oluyordu; ayrıca, lâik hükümdarlar, ruhanî hükümdarların aksine, kendi ihtiraslarım kontrol altına alabilmelerini sağlayacak biçimde de eğitilmemişlerdi. Boşanma istekleri yüzünden kralların sık sık başlan derde giriyor, boşanma da, ancak Kilise’nin çözüm bulabileceği bir mesele olduğundan, Papalar karşısında kralları güçsüz duruma düşürüyordu. Krallar bazen boşanma meselesini çözmek için Kral VIII.      Henry’nin usulüne (Katalosizmde boşanma yasak olduğundan, Kral VIII. Henry kanlarından kurtulmak için, bir bahaneyle onları cellâda teslim ediyordu.) başvuruyorlardı, ama bu da uyruklarını dehşete düşürüyor, bu yüzden vassalleri bağlılık antlarından kurtulmuş oluyor ve en sonunda krallar, ya boyun eğmek zorunda kalıyor ya da tahtlarını kaybediyorlardı.

Papalığın bir başka büyük gücü de, sürekliliğinin kişilere bağlı olmasıydı. II. Frederik’in papalıkla mücadelesinde, bir Papa’nın ölümünün hemen hemen hiç bir değişiklik yaratmayışı, hayret edilecek bir olgudur. Papalığın belli bir doktrini ve devlet yönetimi geleneği vardı, krallar ise bunların karşısına koyabilecekleri her hangi sağlam bir doktrin ya da yöneticilik geleneğinden yoksundular. Lâik hükümetler ancak milliyetçiliğin kuvvetlenişiyle birlikte papalığınkine denk bir amaç sürekliliği ya da dayanıklılığı kazanabildiler.

On birinci, on ikinci ve on üçüncü yüz yıllarda krallar, bir kural olarak cahil, buna karşılık Papalar hem okumuş, hem de bilgili kimselerdi Ayrıca, devamlı surette anarşi tehlikesi içinde bulunan ve yeni ekonomik güçlere karşı düşmanca tutum alan yönetimi zor feodal sistem, krallara ayak bağı oluyordu. Bütünüyle ele alındığı zaman, o yüz yıllarda Kilise, Devlet’in temsil ettiğinden çok daha yüksek bir medeniyeti temsil ediyordu.

Ne var ki, on üçüncü yüz yıla kadar Kilise’nin en büyük gücü, telkin ettiği törel saygıdan ileri geliyordu. Kilise, törel hükümdarlık tahtını, eski zamanlarda uygulanan dinsel cezaların sağladığı ve ta o zamanlardan kalan ibret dersi üzerine kurmuştu. Kilise’nin zaferleri, da! ha önce de gördüğümüz gibi, papazların bekâr kalmalarının zor kullanılarak sağlanmasıyla : ilişkiliydi ve orta cağ kafası için bekârlığın etkileyici niteliği çok büyüktü. Aralarında sayıları az olmayan Papaların da bulunduğu pek çok kilise adamı, prensip meselelerinde teslim olmaktansa, büyük sıkıntılara göğüs germişlerdi. Para hırsının, ahlâk bozukluğunun, kişisel çıkar kollamanın gemi azıya aldığı bir dünyada pek çok Kilise ileri geleninin, kişisel çıkarlarını ilgilendirmeyen davalar için yaşadıklarını ve kişisel servetlerini bu uğurda seve seve harcadıklarını sıradan insanlar açıkça görüyorlardı. Daha sonraki yüzyıllarda, kutsallıkları etkileyici olan kişiler — Hildebrand, St. Bernard, St. Francis — kamuoyunun gözlerini kamaştırarak, başkalarının kötü davranışları yüzünden törel itibarını kaybedebilecek olan Kilise’yi bu tehlikeden kurtardılar.

Ne var ki, ülkücü amaçlara sahip olan, bu yüzden de iktidar aşkını mazur gösteren örgütler için, üstün erdemler dolayısıyla kazanılan ün tehlikelidir ve sonunda, mutlaka, sadece vicdansızca insafsızlık konusunda üstünlüğe yol açar. Kilise, bu dünyayla ilgili şeyleri aşağılık sayarak bunu telkin etti ve böylelikle hükümdarlar üzerinde üstünlük kurdu. Keşişler hep yoksul kalacaklarına and içtiler; bu and dünyayı öylesine etkiledi ki, bu sayede Kilise’nin zaten muazzam olan serveti bir kat daha arttı. St. Francis, kardeşin kardeşi sevmesi gerektiğini vaazederek, uzun zamandan beri sürmekte olan rezilce bir savaşın zaferle tamamlanması için gerekli olan heyecanı yarattı. Sonunda, Rönesans Kilisesi, servet ve iktidarım borçlu bulunduğu bütün törel amaçlarını kaybetti ve bu amaçların yeniden yaratılması için Reformasyon’un Kiliseyi sarsması gerekti.

Üstün erdem, bir örgüte müstebit iktidar kazandırmak için araç olarak kullanıldığı zaman, bütün bu kaçınılması imkânsız sonuçlarla karşılaşılır.

Geleneksel iktidarın çöküşü, istilâlar dışında, her zaman için, bu iktidarın, Machiavelli gibi düşünen —yani, bu iktidarın insan kafasındaki itibarının en ağır, en kaba suçlar tarafından bile sarsılamayacak kadar sağlam olduğuna inanan— kişiler tarafından kötüye kullanılışının bir sonucudur.

Yunanlıların Delf _ tapınağı kâhinlerine Orta Cağın da Papalara gösterdiği saygı bugün Amerika Birleşik Devletlerinde aynen Yüce Mahkeme’ye gösterilmektedir. Amerikan Anayasasının işleyişini incelemiş olanlar, Yüce Mahkemenin, plütokrasiyi korumakla görevli güçlerin bir bölümünden ibaret olduğunu bilirler. Ne var ki, bunun böyle olduğunu bilenlerin bir kısmı plütokrasiden yana, oldukları için Yüce Mahkeme’ye duyulan geleneksel saygıyı zayıflatmağı hedef tutan hiç bir harekette bulunmazlar; öte yandan, bu saygıyı zayıflatmağa çalışan’ara da yıkıcı ya da Bolşevik damgası vurularak, sıradan vatandaşların gözünde bunların itibarı yok edilir. Bir Luther ortaya çıkıp da Amerikan Anayayası’nın resmî yorumcularının yetkilerine başarıyla saldırıncaya kadar, bu apaçık partizanlık daha uzun bir süre dilediği gibi at oynatacaktır.

Savaşta yenilmenin teolojik iktidar üzerindeki yıkıcı etkisi, lâik iktidar üzerindeki yıkıcı etkisinden çok daha azdır. Gerçi Rusya ve Türkiye Birinci Dünya Savaşından sonra hem teolojik hem de siyasal bir ihtilâl geçirmişlerdir, ne var ki, her iki ülkede de geleneksel dinin Devlet’le çok sıkı bir ilişkisi vardı. Savaşta yenilgiye rağmen dinin ayakta kalışının en önemli bir örneği, Kilisenin beşinci yüzyılda barbarlara üstün gelişidir. St. Augustine,

(Augustine, Aurelius, Saint (354’de, Nümidya’da, Tagaste’de doğdu; 430’da öldü.) Putperest bir baba ile Hristiyan bir annenin oğlu olan Augustinus öğrenimini kuzey Afrika’da gördü ve Kartaca’yı terk ederek 383’de Româ’ya geldi. Milano Üniversitesi Retorik kürsüsünde hocalık (384-87) ettiği sırada Hristiyan oldu. Afrika’ya döndükten sonra, 391’de papazlığa atandı ve arkasından piskopos oldu. Ciltler dolusu dogmatik, teolojik ve eğitsel risaleleri, vaazları, mektupları ve otobiyografik eserleri vardır. Eserleri arasında en önemlileri 13 kitaplık itiraflarıyla, bilgince ve çok üstün bir retorik üslûbuyla yazılmış oluşu balatamdan değer taşıyan Tanrı’nın Ülkesi Hak kında, (Do Civitate Del) adlı 22 ciltlik kitabıdır.)

Roma’nın barbarlar tarafından yağmalamasından ilham alarak yazdığı Tanrının Ülkesi Hakkında adlı eserinde, geçici iktidarın, gerçek inan sahibine vaadedilen iktidar olmadığını, bundan ötürü de sofuca bir inanç sonucu olarak elde edilebileceği umudunun beslenmemesi gerektiğini açıklamıştı, imparatorluk içinde barbarların kılıcından kurtulabilen putperestler, Roma’nın, eski tanrılar terkedildiği için bir ceza olarak yakılıp yıkıldığını ileri sürdüler, ama bu iddia, bütün kuvvetine rağmen, kamuoyunun desteğini sağlayamadı; istilâcılar arasında, yenilenlerin üstün medeniyeti ağır bastı ve yenenler Hristiyan dinini benimsediler. Böylece, Roma, Kilise aracılığıyla barbarlar arasında sözünü geçirmeğe devam etti ve bu barbarların hiç biri, Hitler’e gelene kadar, eski kültür geleneğini silkip atamadı.

o kişi haklı çıkar, isyan olmasa, insanlık durgunluktan kokuşur ve adaletsizliği giderecek çareden yoksun kalırdı. Bundan dolayı, otoriteye boyun eğmeyi reddeden adamın, belirli koşullar altında meşru bir işlevi vardır — yeter ki, onun itaatsizlik nedenleri kişisel değil, toplumsal olsun. Ne var ki, bu, niteliği dolayısıyla, bir takım kurallara bağlanması olanağı bulunmayan bir husustur.

Sh:51-79

İKTİDAR FELSEFELERİ

Bu bölümde, ilhamlarını başlıca, iktidar aşkından alan bazı felsefeler üzerinde durmak niyetindeyim. Bu felsefelerin konularının iktidar olduğunu söylemek istemiyorum, sadece bu filozofların, metafizik yaparlarken ve törebilimsel yargılarda bulunurlarken ilham aldıkları kaynağın, bilinçli ya da bilinçsiz iktidar aşkı içtepisi olduğunu anlatmak istiyorum.

İnançlarımız, istek ve gözlemlerin değişik derecelerde birleştirilmesinin bir sonucudur. Bazı inançlarımızda, etkenlerden birinin, bazı inançlarımızda da ötekinin oranı azdır. Deneye dayanan delillerle kesin bir şekilde ortaya koyabileceğimiz fazla bir şey yoktur ve inançlarımız, deneylere dayanan delillerin ötesine geçtiği zaman, bunların oluşmasında istek rol oynar. Öbür yandan, inançlar, kendilerinden yana veya kendilerine karşı deliller bulunmadığı zaman yüzyıllarca yaşayabildikleri halde, boşluklarını ortaya koyan kesin ve sonuçsal deliller karşısında uzun zaman ayakta kalabilen pek az inanç vardır.

Felsefeler hayattan daha bağdaşıktır. Hayatta, bir çok isteklerimiz bulunabilir, halbuki felsefeler genellikle, bütün öteki isteklerin üstüne çıkan bir tek istekten ilham alırlar; onların bağdaşıklığı (coherence=teeanüs) da işte burdan gelir.

Zu frangmentarisch Lst. Welt mıd Leben.

Ich vvill mich zum deutsehen Professor begeben,

Der vveiss das Leben zusammenzusetzen.

Und er macht ein verstanding System daraus.

(Dünya ve hayat dağınık parçalar halindedir. Başımı alıp Alman Profesöre gideceğim; o, hayatın bireşiminin (sentezinin) nasıl yapılacağım biliyor ve bundan bir yöntem kuruyor.)

Çeşitli filozofların çalışmalarına çeşitli istekler hakim olmuştur. Bilmek isteği ve bununla hiç de aynı şey olmayan, dünyanın bilinebilir olduğunu ispat etme isteği; mutluluk isteği, erdem isteği ve bu ikisinin bireşimi — mağfiret isteği; insanlarda, insanların Tanrı ile ya da başka insanlarla birliği anlayışını yaratma isteği; güzelliğe ulaşma isteği; haz duyma isteği; ve iktidar isteği, bunlar arasında sayılabilir.

Büyük dinler erdemi amaç tutarlar, ama genellikle, sadece erdemi amaç tutmakla da kalmazlar. Hristiyanlık ve Budizm, mağfireti—    daha mistik biçimleri içinde de — Tanrıyla ya da evrenle birleşmeyi ararlar. Ampirik filozoflar gerçeği, idealist filozoflar da — Descartes’tan Kant’a kadar — kesinliği ararlar; gerçekten, Kant’a kadar (Kant’ı da içine almak üzere) bütün büyük filozofların ilgilendiği başlıca istekler, insan tabiatının, bilmeğe ya da kavramağa ait (cognitive) bölümünün istekleridir. Bentham ve Manchester Okulu felsefeleri zevki amaç, serveti de bellibaşlı araç sayar. Modern zamanların iktidar felsefeleri geniş çapta, ‘Manchesterismus’a (Manchesterismus : İngiltere’de, Cobden ve Bright’in önderliğinde Manchester Okulıı’nun, yalnız kendi çıkarını düşünen bir politika izlemesini destekleyenler için kullanılan alaycı bir terim; en büyük Manchester’Iiler demektir.) karşı bir tepki ve hayatın amacının birbirini izleyen zevklerden ibaret bulunduğu — gerek fazla dağınıklığı, gerek yeteri kadar etkin olmayışı dolayısıyla mahkûm edilen bir amaç — görüşüne karşı bir itiraz olarak doğmuştur.

Hayat, istem (volition=irtiyat) ile irade dışı olgular arasındaki karşılıklı bir etki tepki ilişkisi olduğundan, iktidar güdüleri tarafından yönetilen filozof, kendi irademizin ürünü olmayan olguların oynadığı rolü asgariye indirmeğe ya da batırmağa çalır. Burada ben sadece Machiavelli ya da Cumhuriyet’de adı geçen Trasymakhos gibi, yalın iktidarı yücelten kişileri düşünmüyorum; kendi iktidar aşklarını metafizik ya da törebilim kisvesi altında saklamalarını sağlayacak kuramlar icad eden kişileri düşünüyorum. Modern zamanlardaki bu cins filozofların birincisi ve en dört başı mamuru, Fichte’dir.

Fichte’nin felsefesi, dünyada biricik varolan diye kabul ettiği, egodan hareket eder. Ego, kendini gerçek olarak kabul ettirdiği için vardır. Her ne kadar ego’dan başka bir şey yoksa da, günün birinde ego küçük bir darbe (ein kleiner Anstoss) yer ve bu darbenin sonucu olarak non ego’yu gerçek diye kabul ettirir.

Ondan sonra ego, Gnostik (Gnosticism : Tanrı bilimde, ruhanisırların ve yaratılış muammasının bilinebileceğini iddia eden okul; Gnostik: bu okula ait) Teoloji’ninkine benzer, türümler’e (emanation=sudur) koyulur; ne var ki, Gnostikler türümleri Tanrıya bağladıkları — ve alçakgönüllülükle biraz da kendilerinden saydıkları — halde, Fichte, Tanrı ile ego arasında bir ayırımı zorunsuz sayar. Ega, metafizik alanında işini bitirdikten sonra, Almanların iyi, Fransızların kötü, bundan dolayı da Fransızlarla dövüşmenin Almanlar için bir görev olduğunu kabul ettirmeğe koyulur. Almanlar da, Fransızlar da, hiç şüphesiz, Fichte’nin türümlerinden ibarettirler, ancak Almanlar daha yüksek bir türümdürler, yani, Fichte’nin ego’sundan başka bir şey olmayan mutlak gerçek’e daha yakındırlar. Büyük İskender ve Ogüst, kendilerinin ilâh olduklarım iddia etmişler, başkalarını da bunu kabul eder görünmek zorunda bırakmışlardı; Fichte ise, yönetim onun kumandası altında olmadığı için kendi ilâhlığını esaslı bir şekilde ilân edemediğinden, tanrısızlıkla suçlandırıldı ve işini kaybetti.

Dış dünyayı tamamıyla ego’nun hayalinin bir ürünü saydığından, Fichte’ninki gibi bir metafiziğin toplumsal göreve yer vermeyeceği besbellidir. Bu felsefeyle uzlaşabilecek, akla gelen biricik töre, kendi kendini geliştirme töresidir. Her ne kadar mantığa aykırı olsa da, bir insan kendi ailesini ve ulusunu, ego’sunun, başka insanlara oranla kendine daha yakın bir parçası ve dolayısıyla başkalarına oranla daha değerli sayabilir, işte bu yüzden ırka ve milliyetçiliğe inanış, solipsistik (Solipsism : Gerçek varlığı olan şeyin yalnız nefs olduğu, zira insanın  nefs  dışında hiç bir şey bilemiyeceği kuramı; Kant felsefesinde egoizmin bir biçimi) felsefenin doğal bir ürünüdür —hele ırk ve milliyetçilik kuramının ilhamım açıkça iktidar isteğinden alışı ve iktidarın sadece başkalarının yardımıyla elde edilebilişi, bu inanışın solipsistik felsefe ürünü olma niteliğini daha da güçlendirir.

Bütün bunlar, ‘idealizm’ adıyla bilinir ve dış dünyanın varlığını kabul eden her hangi bir felsefeden, törel anlamda daha soylu tutulur.

Benim kendi irademden bağımsız olanın realitesi (reality=şe’niyet), felsefe için, ‘gerçeklik’ kavramında toplanır, inançlarımın gerçekliği, sağduyu açısından, bir çok durumlarda, benim yapabileceğim her hangi bir şeye dayanmaz. Ben yarın kahvaltı edeceğime inanıyorsam ve bu inancım gerçekse, bunun gerçek oluşu kısmen, benim gelecekle ilgili kendi istemimdendir; ama eğer Sezar’ın, Mart ayının on beşinde öldürüldüğüne inanıyorsam, bu inanışımı gerçek kılan şey, tamamıyla benim irademin gücü dışındadır, iktidar aşkının ilham ettiği felsefeler bu durumu tatsız bulurlar, bundan ötürü de, sağduyunun, olguları gerçeğin kaynağı ya da inançlarda gerçeğe uygunsuzluğun kaynağı sayan anlayışını çeşitli yollardan zayıflatmağa çalışırlar. Hegelciler, gerçeğin, inancımızın olgu ile uyuşması hali olmayıp, bütün inançlar sistemizin karşılıklı uyuşması hali olduğunu iddia ederler. Eğer iyi bir romandaki olaylar gibi hepsi de birbirine uyuyorsa, bütün inançlarınız gerçek demektir; aslında, bir romancıya göre gerçekle, bir tarihçiye göre gerçek arasında hiç bir ayrılık yoktur, işte bu anlayış, sözümona ‘gerçek’ dünyanın zincirlerinden kurtardığı yaratıcı hayale özgürlük kazandırır.

Pragmatizm, bazı biçimleriyle, bir iktidar felsefesidir. Pragmatizme göre bir inanç, eğer sonuçları tatlıysa, ‘gerçektir.’ insanlar ise bir inancın sonucunu tatlı ya da tatsız kılabilirler. Eğer bir diktatörün yönetiminde yaşıyorsanız, diktatörün yüksek erdem sahibi olduğuna inanmak, inanmamaktan daha tatlı sonuç sağlar. Resmen geçerli kabul olunan inançlara saygısızlık edenlerin şiddetli cezalara çarptırıldığı yerde, resmen kabul olunan akide, pragmatist anlamda ‘gerçektir.’ Bundan dolayı pragmatist felsefe, iktidarda bulunanlara, daha yavaş kalan bir felsefenin vermekten kaçınacağı, metafizikal bir kadiri mutlaklık (omnipotence) verir. Bununla, bütün pragmatistler felsefelerinin bu sonuçlarını  kabul ederler demek istemiyorum; sadece bunların birer sonuç olduğunu, pragmatistlerin, genel gerçek anlayışına saldırmalarının da, iktidar — belki insanlar üzerinde iktidar sağlamaktan çok, cansız eşya üzerin de iktidar sağlamak — aşkı ürünü olduğunu belirtmek istiyorum.

Bergson’un Yaratıcı Evrim’i, Bernard Shaw’un Back to Methuselah adlı oyununun son Sahnesinde fantastik biçimde gelişen bir iktidar felsefesidir. Bergson, akim, aşırı derecede edilgin ve sadece düşünmeğe yatkın oluşu dolayısıyla mahkûm edilmesi gerektiğini ve bizim sadece, süvari saldırısı gibi güçlü bir eylem sırasında gerçek anlamda görebildiğimizi iddia eder. Bergson, hayvanların göz sahibi oluşunun, onların, görebilmenin tatlı bir şey olduğunu sezmelerinden ileri geldiği inancındadır; hayvanlar başlangıçta kör olduklarından, akıllan görme konusunda düşünemezdi, ne var ki, sezgi (intiution) imdada yetişip bu mucizeyi gerçekleştirdi. Bergon’a göre bütün evrimler şiddetli isteğe bağlıdır ve istek yeteri kadar tutkulu olduktan sonra, gerçekleştirilebilecek şeylere smır yoktur. Ona göre, biyokimyacılara hayatın mekanizmasını anlamak için el yordamıyla yaptıkları çalışmalar boşunadır, zira hayat mihaniki değildir ve hayat her zaman için öyle bir gelişme izler ki, akıl, tabiatından gelen niteliği dolayısıyla, bu gelişmeyi kestirmek yeteneğinden yoksundur; hayat ancak hareket halindeyken anlaşılabilir. Bundan da, insanların tutkulu ve akılsız olması gerektiği sonucu çıkar; Bergson hesabına ne iyi ki, insanlar genellikle böyledirler.

Bazı filozoflar iktidar içtepilerinin, metafiziklerine hâkim olmasına izin vermezlerse de, bu içtepilerini törebilim alanımda alabildiğine başıboş bırakırlar. Bu filozoflar içinde en önemlisi, Hristiyan töresini köleler töresi diye reddedip, onun yerine, kahraman hükümdarlara uygun bir töre koyan, Netzsche’dir. Pek tabi, bu, esas itibariyle yeni bir şey değildir. Buna benzer bir şeyler Heraklitos’da, bir parça Eflâtun’da, epeyce de Rönesans’ta vardır. Ne var ki bu, Nietzsche’de işlenmiş ve bilinçli bir muhalefet olarak Yeni Ahit öğretisinin karşısına oturtulmuştur. Nietzsche’nin görüşüyle sürünün, sürüyü meydana getirenlerin özdeğerlerinden doğan bir değeri yoktur; sürünün bütün değeri, kendi gelişmesini ilerletmek için gerekli gördüğünde sürüye gadretmek hakkına sahip bulunan kahramanın büyüklük kazanma aracı oluşundan ibarettir. Gerçekte, aristokrasiler öteden beri hep, ancak böylesine bir törenin haklı bulacağı biçimde davrana gelmişlerdir; buna karşılık Hristiyanlık, kurumsal alanda, bütün insanların Tanrı gözünde eşit olduğu görüşünü savunmuştur. Demokrasi, Hristiyan öğretisinden medet umabilir; ama aristokrasiye en uygun töre, Nietzsche’ninkidir. ‘Eğer ilâhlar var olsaydı, ilâh olmamağa nasıl katlanabilirdim ben ? Bundan ötürü ilâhlar yoktur. ’Nietzsche’nin Zerdüşt’ü böyle der. Yeryüzündeki tiranlara yer açmak için, Tanrının tahtından indirilmesi gerekmektedir.

İktidar aşkı normal insan tabiatının bir parçasıdır, halbuki iktidar felsefeleri, ince nitelikleri herkes tarafından kolay kolay görülemeyen birer deliliktir. Gerek madde, gerek başka insanlar olarak dış dünyanın varlığı, bazı gururların kabulünden utanç duydukları, ama ancak delilerin reddedebileceği bir veridir. İktidar aşklarının kendilerine dünyayı olduğundan başka biçimde göstermesine göz yuman insanlara her tımarhanede rastlanır: biri çıkar, kendisinin İngiltere Bankası Guvernörli olduğunu iddia eder, başkası çıkar, İngiltere Kralı olduğunu söyler, bir başkası da Tanrı olduğunu ileri sürer. Burada saydıklarımıza çok benzeyen kuruntular, öğrenim görmüş kişiler tarafından, kolaylıkla anlaşılamayacak bir dille ifade edildikleri zaman, onları ifade eden kişilere felsefe profesörlüğü ünvanı sağlar; heyecanlı kişiler tarafından, çok iyi anlaşılır bir dille ifade edildikleri zaman ise, o kişilere diktatörlük sağlar. Vesikalı deliler, davranışları eleştirildiği zaman şiddete başvurma eğiliminde olduklarından, tımarhaneye kapatılırlar; vesikasızlarına ise güçlü orduların kumandası teslim edilir, bunlar da böylece, ellerinin erişebileceği bütün akıllıları öldürebilme, onları türlü felâketlere düşürebilme olanağına sahip olurlar. Deliliğin edebiyatta, felsefede ve siyasette başarı kazanması, çağımıza özgü acayipliklerden biridir; deliliğin başarı kazanan biçimi de hemen hemen tamamıyla, iktidara yönelmiş güdülerden hareket eder.

Bu durumu anlayabilmek için, iktidar felsefelerinin toplum yaşayışıyla olan ilişkisi üzerinde durmamız gerektir; bu ilişki ise ilk bakışta tahmin edilebileceğinden daha karmaşıktır.

İşe solipsizm’den başlayalım. Fichte’nin, her şeyin ego’dan çıktığı iddiasını okuyan kimse şöyle söylemez: ‘Her şey Johann Gottlieb Fichte’den çıkarmış! Amma da saçma! Yahu, daha bir kaç gün öncesine kadar adını bile duymamıştım ben onun. Ya o doğmadan önceki zamanlar necilik? Yani hepsini kendisinin mi icad ettiğini sanıyor bu adam sahiden de? Amma da saçma, amma da kendim beğenmişlik, ha!’ Tekrar ediyorum, bu, okuyucunun söylemediği şeydir; okuyucu kendini Fichte’nin yerine kor ve o zaman bu iddiayı hiç de o kadar saçma bulmaz. ‘Geçmiş zamanlara dair ben ne biliyorum ki?’ diye düşünür. ‘Sadece benim doğumumdan önceki bir dönemle ilgili olarak yorumladığım bir takım tecrübelerim bulunduğunu. Ya hiç görmediğim yerler hakkında bildiklerim neler? Buraları sadece haritalarda gördüğümü, ya da bunlardan söz edildiğini duyduğumu biliyorum, o kadar.

Sadece kendi tecrübelerimi biliyorum; geri kalanlar, şüpheli çıkarsamalardan (istidlal) ibaret. Kendimi Tanrının yerine koyacak ve dünyanın benim eserim olduğunu söyleyecek olsam, hiç bir şey yanıldığımı ispat edemez.’ Fichte, yalnız Fichte:nin var olduğunu iddia eder, bu iddiayı okuyan John Smith de — Fichte’nin bu sonuca varmak istemediğine dikkat etmeksizin — yalnız John Smith’in var olduğu sonucuna varır.

Solipsizmin bu yoldan belirli bir toplum yaşayışı biçiminin temeli olması olanağı vardır. Her biri kendini Tanrı sanan bir sürü zırdeli, birbirlerine terbiyeli davranmayı öğrenebilirler. Ne var ki, bu tanrıların terbiyeleri ancak, her bir tanrının, kendi kadiri mutlaklığının öteki tanrılardan biri tarafından bozulmadığını gördüğü sürece devam eder. Eğer Bay A. kendini Tanrı sanıyorsa, ötekilerinin de kendilerini Tanrı saymalarını, onların davranışları kendi amacına uygun düştüğü sürece hoşgörebilir. Ama eğer Bay B. onun Tanrılığını bozmağa ve onun hiç de kadiri mutlak olmadığına dair delil getirmeğe kalkışacak olursa, Bay A. kinlenir ve Bay B.’nin ya Şeytanın ta kendisi, ya da Şeytan’ın vekillerinden biri olduğuna karar verir. Pek tabii, Bay B. de tıpkı Bay A. gibi düşünecektir. Böylece her ikisi de birer parti kuracak

ve sonunda savaş çıkacaktır — acı, gaddarca ve delice bir din savaşı. ‘Bay A.’ yerine Hitler’i koyunuz, ‘Bay B.’ yerine de Stalin’i; o zaman modern dünyanın portresi serilir gözlerinizin önüne. Hitler, ‘Ben Wotan’ım,’ der. Stalin de der ki: ‘Ben Diyalektik Materyalizm’im.’ Her birinin iddiasını ordular, uçaklar, zehirli gazlar ve hevesli masum insan yığınları yoluyla engin kaynaklar desteklediğinden, her ikisinin de deliliği kimsenin dikkatini çekmez.

İkinci olarak da, Nietzsche’nin, bütün ‘işe yaramazlar’ı kahraman için kurban diye düşündüğü, kahramanlık dinini ele alalım. Bu dine hayran okuyucu, pek tabiî kendinin kahraman, buna karşılık namussuzca entrikalarla kendisini geride bırakmış olan falancanın da ‘işe yaramazlar’dan biri olduğu inancındadır. Bundan da, Nietsche’nin felsefesinin mükemmel olduğu sonucuna varacaktır. Ne var ki, aynı şeyi o falanca da okur ve aynı şekilde o da bu felsefeye hayran kalırsa, o zaman kahramanın hangisi olduğuna hangi yoldan karar verilecektir? Pek tabii, sadece savaş yoluyla. Bu iki kişiden biri zaferi sağladı mı da, kahramanlık ünvanına yalnız kendisinin hakkı bulunduğunu, iktidarı bırakmamak suretiyle devamlı olarak ispat etmek zorunluğunu duyacaktır. Bunu yapabilmek için, yaman bir gizli polis örgütü kurması gereklidir; artık o, her an bir suikaste kurban gitme, onun dışındaki herkes de ihbar edilme korkusu içinde yaşayacak ve kahramanlık dini böylece, tiril tiril titreyen tabansızlardan meydana gelmiş bir ulus yaratacaktır.

Aynı cinsten dertler, sonuçları tatlı olan bir inancın gerçek olduğunu iddia eden pragmatist kuram için de düşünülebilir. İnancın sonuçları kimin için tatlı olacaktır? Stalin’e inanmak onun için tatlı, ama Troçki için tatsızdır. Hitler’e inanmak Naziler için tatlı, fakat Naziler tarafından toplama kamplarına atılan kimseler için tatsızdır. Şu hususta yalın güçten başka hiç bir şey karar veremez: Bir inancın gerçek olduğunu ispat eden tatlı sonuçlar kime yarayacak ?

İktidar felsefeleri, toplumsal sonuçları göz önüne alındıkta, kendi kendilerini çürütürler. Benim Tanrı olduğum inancını eğer benden başka paylaşan çıkmazsa, beni tımarhaneye kapatırlar; eğer inancımı başkaları da paylaşırsa, bu bir savaşa yol açar ve ben büyük bir ihtimalle bu savaş içinde yok olurum. Kahramanlık dini korkak bir ulus yaratır. Pragmatisme inanç, eğer yaygınsa, yalın gücün egemenliğine yol açar ki, bu da hoş değildir; bundan dolayı, progmantizme inanç, yine kendi denek ölçüsü üzerinden, temelsizdir. Eğer toplum hayatı, toplumsal istekleri doyuracaksa, bu toplum hayatının, iktidar aşkından türemeyen bir felsefeye dayandırılması gerektir.

Sh:277-287

İKTİDARIN YOLA GETİRİLMESİ

‘Thai Dağının yanından geçerken, Konfuçyüs, bir mezarın başında acı acı ağlayan bir kadına rasladı. Üstat adımlarını hızlandırıp hemen kadına yaklaştı; sonra da Tze-lu’ya kadının ağlamasının sebebini sordurdu. «Senin ağlaman,» dedi Tze -lu kadına, «acı üstüne acı çekenlerin ağlamasına benziyor.» Kadın, «Öyle,» dedi, «bir seferinde kocamın babasını bir kaplan öldürmüştü, sonra bir başka kaplan kocamı öldürdü, şimdi aynı şekilde oğlumu da bir kaplan öldürdü.» Üstat, «Öyleyse neden bu diyardan gitmiyorsun?» diye sordu. Kadın şu cevabı verdi : «Burada hükümet baskısı yok da ondan.» Bunun üzerine Üstat şöyle dedi : «Unutmayın çocuklarım: baskı yapan hükümetler kaplanlardan daha dehşet vericidir.»’

Bu bölümdeki konumuz, hükümetin kaplanlardan daha az dehşet verici olmasını sağlamak sorunudur.

Yukarıya aldığımız parçanın da gösterdiği gibi, iktidarın yola getirilmesi, geçmişi çok eski zamanlara dayanan bir sorundur. Taoistler bu sorunu çözülemez sayarak, anarşizmi savunmuşlardır ; Konfuçyenler, törebilim ve yönetim alanında bir takım eğitim usulleri uygulamak suretiyle, iktidar sahiplerinin iyiliksever, ölçülü bilgeler haline getirilebileceğine inanmışlardır. Aynı çağda, Yunanistan’da demokrasi, oligarşi ve tiranlık, iktidarı ele geçirmek için çekişme halindeydi; iktidarın kötüye kullanılmasını önlemek amacını güden demokrasi, ikide birde kendini her hangi bir demagogun geçici başarısına kurban ettiğinden, sürekli olarak yenik düşmekteydi. Eflâtun da Konfuçyüs gibi çözümü, eğitilerek bilge haline getirilmiş kişilerden kurulu bir hükümette aradı. İktidarın sadece ‘önderlik sanatı’na sahip kimselerin elinde bulunduğu tipte bir oligarşiye hayran olan Bay ve Bayan Sidney Webb, Eflâtun’un bu görüşünü yeniden canlandırdı. Eflâtun ile Webbler arasında kalan zaman bölümü içinde dünya askerî otokrasiyi, teokrasiyi, kalıtsal monarşi ve oligarşiyi, demokrasiyi ve Azizler Hükümdarlığını denedi — bunlardan sonuncusu, Cromwell denemesinden sonra Lenin ve Hitler tarafından yeniden canlandırıldı. Bu denemelerin tümü, sorunumuzun hâlâ çözülememiş olduğunu gösterir.

Tarihi ya da insan tabiatını inceleyen her hangi bir insan, demokrasinin, tam bir çözüm olmamakla birlikte, çözümün esaslı bir bölümü olduğunu herhalde açıkça görür. Sadece siyasal koşullar üzerinde durmakla tam bir çözüme varamayız; iktisadı da, propagandayı da, koşulların ve eğitimin etkilediği psikolojiyi de hesaba katmamız gerektir.

Bu bakımdan konumuz kendiliğinden dört bölüme ayrılmış oluyor: (I) siyasal koşullar, (II) İktisadî koşullar, (III) propaganda koşullan ve (IV) psikolojik koşullarla eğitim koşulları. Bunların her birini sırasıyla gözden geçirelim.

Demokrasinin yararlıkları olumsuzdur: demokrasi mutlaka iyi bir hükümet sağlamaz, sadece bazı kötülükleri önler. Kadınlar toplum işlerinde rol almağa başlayıncaya kadar, evli kadınların mallan, mülkleri, hatta kendi kazançları bile kendi kullanımlarında değildi. Kazancını çocuklarına harcamasına sarhoş kocası tarafından engel olunan bir gündelikçi kadın için, bu durumu düzeltebilme olanağı yoktu. On sekizinci yüzyılda ve on dokuzuncu yüzyılın başlarında, oligarşik Parlamento, yasama yetkisini, gerek şehirli gerek köylü emekçilerin koşullarını ağırlaştırmak pahasına zenginlerin servetlerini arttırma yolunda kullanmıştır. Kanun zoruyla sendikalaşmanın olanaksız hale getirilmesini ancak Demokrasi önleyebilmiştir, Eğer demokrasi olmasaydı, Batı Amerika, Avustralya ve Yeni Zelanda, beyaz aristokratlar azınlığı tarafından yönetilen yarı uşak, sarı ırktan insanlarla dolardı. Köleliğin ve serfliğin kötülükleri hep bilinen şeylerdir ve her nerede bir azınlık siyasal iktidar tekelini sağlarsa, orada çoğunluk er geç köleliğin ya da serfliğin karanlıklarına gömülür. Çoğunlukların çıkarlarının gözönünde bulundurulması yönünden azınlıklara güvenilemeyeceğini bize tarih göstermektedir.

Oligarşinin, ‘iyi’ insanlardan meydana geldiği takdirde, mükemmel bir rejim olduğunu kabul eden, eskisi kadar güçlü bir eğilim bugün de vardır. Roma İmparatorluğu hükümeti Konstantin zamanına kadar ‘kötü’ idi, Konstantin’den sonra ‘iyi’ oldu. Eski Ahit’in Krallar Kitabı’nda, Tanrı gözünde iyi işler yapan krallar da vardır, kötü işler yapanlar da. Ingiliz tarihinde, çocuklara öğretildiği üzere, ‘iyi’ krallar da vardır, ‘kötü’ krallar da. Yahudilerden kurulu bir oligarşi ‘kötü’ dür, ama bir Nazi oligarşisi ‘iyi’dir. Çarlık Rusyası aristokratlarının oligarşisi ‘kötü’ idi, ama Komünist Partisi oligarşisi ‘iyi’ dir.

Bu tutum, yetişkin insanlar için hiç bir değer taşımaz. Bir çocuk, emirlere itaat ettiği zaman ‘iyi’, etmediği zaman ‘yaramaz’dır. Bu çocuk büyüyüp de bir siyasal önder olduğu zaman, ta bebekliğinde kulağına doldurulan fikirleri atamadığından, kendisine itaat edenleri ‘iyi,’ etmeyenleri de ‘kötü’ diye tanımlar. Bunun bir sonucu olarak, kendi partimizi ‘iyi’ insanlardan, muhalif partiyi de ‘kötü’ insanlardan kurulu bir parti diye belleriz, ‘iyi’ hükümet, kendi partimizin kurduğu hükümettir, ‘kötü’ hükümet de muhalif partinin kurduğu. Montagular ‘iyi’, Capuletler de ‘kötü’ dür; ya da bunun tersi.

Böyle bir görüş, eğer ciddiye alınacak olsa, toplum yaşayışını olanaksız kılar. Kimin ‘iyi’, kimin ‘kötü’ olduğuna o zaman ancak zor yoluyla Karar verilebilir ve verilen kararı, bir ayaklanma her an tepetaklak edebilir. Böyle bir durumda iktidarı ele alan grup hangisi olursa olsun, ayaklanmaya yol açma korkusu dışında hiç bir nedenle öteki grupun çıkarlarını göz önüne almaz. Toplum yaşayışının eğer tiranlıktan daha iyi bir şey olması isteniyorsa, belirli bir tarafsızlık şarttır. Ancak, birçok hususlarda toplu eylem zorunlu olduğundan, bu gibi hususlarda tarafsızlığı uygulama alanında sağlamanın biricik yolu, çoğunluğun yönetimini kabul etmektir.

Şu da var ki, demokrasi, ne kadar zorunlu olursa olsun, iktidarın yola getirilmesi için asla biricik siyasal koşul değildir. Demokrasilerde de, çoğunluğun azınlık üzerinde tamamıyla gereksiz, gaddarca bir tiranlık kurması olanağı vardır. 1885’den 1922’ye kadarki dönemde Britanya Krallığı (kadınların siyasal haklara sahip bulunmayışları dışında) demokrasiydi, ama ba, İrlanda’nın baskı altında tutulmasına engel olmuyordu. Demokrasilerde de, sadece ulusal bir azınlığa değil, aynı zamanda dinsel ya da siyasal bir azınlığa da eza cefa edilebilir. Azınlıkların korunması — düzenli bir hükümet bu korumayı uygun bulduğu sürece — iktidarın yola getirilmesinin en önemli bölümlerinden biridir.

Bu ise, toplumun hangi hususlarda bir bütün olarak hareket etmesi gerektiğinin ve hangi hususlarda bir örnekliğin zorunlu olmadığının göz önünde bulundurulmasıyla olur. Toplu bir kararla karşılanması en zorunlu olan sorunlar, esas itibariyle coğrafî olan sorunlardır. Yollar, demiryolları, gaz boruları v. b. hep belirli bir doğrultuda döşenir ister istemez. Meselâ, veba ya da kuduza karşı alınacak sağlık tedbirleri coğrafîdir: Kilise inançlarına bağlı kimseler, hastalığın başkalarına da bulaştı olabileceği gerekçesiyle tedbir alınmaması gerektiğini ne kadar ileri sürseler, yine de boşunadır. Savaş — bir iç savaş olmadıkça — coğrafî bir fenomendir, hatta bir iç savaşta bile, çok geçmeden bir bölge bir tarafın, öteki bölge de öbür tarafın egemenliği altına girer.

Belirli bir coğrafî bölge içinde toplanmış bir azınlığın — 1922’den önce İrlanda’da olduğu gibi — bulunduğu yerde, sorunların çoğu, nüfusun başka yere taşınması yoluyla çözümlenebilir. Ama azınlık, o coğrafî bölge içinde yayılmış bir durumda bulunduğu zaman, bu yöntemin uygulanabilme olanağı hemen hemen yoktur. Hristiyan ve Müslüman cemaatlerinin yan yana yaşadığı yerlerde, gerçi her iki cemaatin de ayrı ayrı evlenme yasaları vardır, ama bunlar, dinsel hususlar dışında, aynı hükümete boyun eğmek zorundadırlar. Zamanla, dinsel bir örnekliğin Devlet için zorunlu olmadığı ve Protestanlarla Katoliklerini aynı hükûmetin yönetimi altında barış içinde yaşayabilecekleri öğrenilmiş bulunuyor. Halbuki, Reformasyonu izleyen ilk 130 yıl içinde durum hiç de böyle değildi.

Düzene aykırı düşmeyecek özgürlüğün derecesinin belirlenmesi sorunu, soyut alanda çözümlenemeyecek bir sorundur. Bu konuda, soyut alanda söylenebilecek biricik şey, toplu karar verilmesi için teknik bir neden bulunmadığı zaman, özgürlükle çatışacak bir karar alınacaksa, kamu düzenini ilgilendiren güçlü bir nedenin bulunması gerektiğidir. Kraliçe Elizabeth’in hükümdarlığı döneminde, Roma Kilisesine bağlı Katolikler onu tahtından etmek istedikleri zaman hükümetin bunları hiç de hoş karşılamamış olmasında şaşılacak bir taraf yoktur. Aynı şekilde, Protestanların İspanya’ya karşı ayaklandıkları Belçika ve Hollanda’da da, İspanyolların bunları cezalandırması beklenirdi. Zamanımızda dinsel sorunlar, siyasal sorunlar kadar önem taşımıyor. Hatta siyasal ayrılıklar bile, çok derin olmadıkça, bir cezalandırma nedeni meydana getirmiyor. İçlerinden hiç biri Anayasayı zorla değiştirmek amacı gütmediklerinden, Muhafazakârlar, Liberaller ve İşçi Partisi mensupları yan yana, barış içinde yaşayabilmektedir; buna karşılık Faşistlerle Komünistlerin bu yaşayışa uydurulması daha güçtür. Demokrasinin bulunduğu yerde, azınlığın zor kullanarak iktidarı ele geçirmesi ve bu yoldaki girişimlerin teşvik edilmesi, yasalara bağlı çoğunluğun barış içinde yaşamağa hakkı bulunduğu gerekçesiyle, mantığa uygun bir şekilde yasaklanabilir. Ne var ki, yasayı bozacak her hangi bir girişimi amaç tutmayan her türlü propaganda serbest bırakılmalı, yasa da, teknik yeterlik ve düzenin idamesiyle barışık olduğu oranda, bu gibi propagandayı hoşgörmelidir. Psikoloji başlığı altında, bu konuya tekrar döneceğim.

İktidarın yola getirilmesi görüş açısından, yönetim biriminin ideal büyüklüğü konusunda çözümü çok zor sorunlar ortaya çıkar. Büyük bir modern Devlette, bu Devlet demokratik olsa bile, sıradan vatandaşın siyasal iktidarda çok az bir oyu vardır; bir seçimde söz konusu edilecek sorunların neler olacağına o karar vermez; bu sorunlar, onun günlük yaşantısını uzaktan bile ilgilendirmeyen sorunlar, hatta onun hiç bilmediği sorunlar bile olabilir ve onun oyu bütüne o derece az bir katkıda bulunur ki, bu katkıyı sıradan vatandaş hiç önemsemez. Eski Site Devletinde bu gibi kötü taraflar daha azdı; günümüzün yerel hükümetlerinde de azdır. Kamunun yerel sorunlara, ulusal sorunlardan daha çok ilgi göstermesi beklenirken, durum bunun tersinedir; seçim bölgesi ne kadar büyük olursa, oy verme zahmetine katlanan seçmenlerin oranı da o derece yüksek olmaktadır. Bu belki de kısmen, önemli seçimlerde propaganda için çok büyük paralar harcanmasından, kısmen de, bu gibi seçimlerde ortaya atılan sorunların daha ilgi çekici olmasından ileri gelmektedir. Seçimlerde en çok heyecan uyandıran sorunlar, savaşı ve muhtemel bir düşmanla olan ilişkileri içine alan sorunlardır. 1910 yılı Ocak ayında, yaşlı bir rençper bana, Muhafazakârlara (ki Muhafazakâr Partiye oy vermek onun kendi çıkarlarına karşıydı) oy vereceğini, çünkü kendisini, Liberallere oy verdiği takdirde Almanların bir hafta içinde İngiltere’de olacağına inandırdıklarını söylemişti. Bu yaşlı ıençberin, kendi köyündeki Kilise meclisi seçimlerinde — bu seçimlerde onun daha iyi anlayabileceği sorunların ortaya atılması olgusuna rağmen — oy kullanmış olacağını hiç sanmıyorum; kendi köyündeki Kilise meclisi seçimlerinde ortaya atılan sorunlar, yığınları cezbeye sokma niteliğinden yoksun oldukları ya da bu cezbeyi besleyen masalları yaratamadıkları için o rençberin ilgisini uyandıramamıştır.

Ortada şöyle bir ikilem (dilemma=kıyası mukassem) vardır: ilgili grup küçük olduğu zaman, demokrasi insana, siyasal iktidarda önemli bir pay sahibi olduğu duygusunu verir, ama grup büyük olunca aynı duyguya vermez; öte yandan, grup büyük olunca, ortaya atılan sorunların bireyi ilgilendirmesi ihtimali, küçük gruplarda ortaya atılan sorunların ilgi çekme ihtimalinden daha fazladır.

Seçim dairesi coğrafî olmayıp da meslekî olduğu zaman, bu güçlük bir dereceye kadar ortadan kalkar; meselâ, bir sendikada gerçekten de etkili bir demokrasi mümkündür. İzlenecek siyasetle ilgili tartışmalı bir konuyu ele almak üzere her meslek dalındaki üyeler toplanabilirler; üyelerin çıkarları ve tecrübeleri arasında yakınlık vardır ve bu tartışmaların yapıcı, semereli olmasını sağlar. Bundan dolayı da bütün sendikanın son ve kesin kararı, üyelerin büyük çoğunluğunun, içinde paylan bulunduğuna inandıkları bir karar olabilir.

Ancak, bu yöntemin de sınırlı olduğu apaçıktır. Birçok sorunlar esas itibariyle coğrafî olduğundan, coğrafi bir seçim dairesinin kabulü zorunluğu vardır. Kamu kuruluşları yaşantımızı o kadar çok noktada etkiler ki, siyasetçi olmayan meşgul bir insan, kendini ilgilendiren yerel ya da ulusal sorunların çoğunda harekete geçemez. Belki de bu konuda en iyi çözüm yolu, belirli bir çıkarı temsil etmek üzere seçilen sendika başkanlığı kurumunu daha yaygın hale getirmektir. Günümüzde, birçok çıkarların böyle bir temsilcisi yoktur. Demokrasinin siyasal bakımdan olduğu kadar psikolojik bakımdan da varlığını koruyabilmesi için, çeşitli çıkarların örgütlenmesi ve bu çıkarların, siyaset piyasasında, seçmenlerinin sayı çokluğuyla çabalarının kendisine haklı olarak sağladığı nüfuzu kullanabilecek kişiler tarafından temsil edilmesi gerektir. Bu temsilciler Meclisin yerini almalıdır demek istemiyorum; yalnız, Meclis bu temsilciler kanalıyla çeşitli vatandaş gruplarının isteklerinden haberdar edilmelidir.

Ayrı seçim bölgelerindeki seçmenlerin yerel seçim bölgeleriyle ilgili çıkar ve düşünceleri, federasyonu ilgilendiren çıkar ve düşüncelere ağır bastığı zaman, federal sistem gereklidir. Eğer bugüne kadar uluslarası bir hükümet kurulabilseydi, bu hükümet hiç şüphesiz, her birinin iktidarı kesinlikle sınırlandırılmış ulusal hükümetlerden meydana gelen bir federasyon olurdu. Bugün de meselâ postacılık alanında olduğu gibi, belirli amaçlarla kurulmuş uluslararası niteliğe sahip yetkili makamlar vardır, ama bu gibi amaçlar kamuyu, ulusal hükümetler tarafından ele alman amaçlar kadar ilgilendirmez. Bu koşulun bulunmadığı yerde, federal hükümetler yavaş yavaş, federasyona bağlı çeşitli birliklerin hükümetlerinin iç işlerine karışma eğilimine girerler. Amerika Birleşik Devletlerinde, ta Anayasanın ilk kabul olunduğu günden bu yana federal hükümetin bütün kazançları, Eyalet hükümetlerinin kayıpları pahasına olmuştur. Aynı eğilim, 1871’den 1918’e kadar Almanya’da da vardı. Federal bir dünya hükümeti bile, yerine hangi hükümetin geçeceği konusu üzerine çıkan bir iç savaşla karşı karşıya kalsa — ki böyle bir şey pekâlâ olabilir — ve bu iç savaştan zaferle çıksa, çeşitli ulusal hükümetlere karşı sınırsız derecede güçlenmiş olurdu. Bu bakımdan, bir yöntem olarak federasyonun çok kesin sınırları vardır; ne var ki, bu sınırlar içinde de federasyon gerekli ve önemlidir.

Öyle görülüyor ki, modern dünyada çok geniş bir yönetim alanına sahip hükümetin varlığı bir zorunluktur; gerçekten de, en önemli amaçlardan bazılarıyla ilgili olarak özellikle savaş ve barışı ilgilendiren konularda en elverişli biricik yönetim alanı, dünyanın tümüdür. Büyük yönetim alanlarının psikolojik yönden ortaya çıkardığı sakıncaların — özellikle sıradan seçmenlerde doğacak iktidarsızlık duygusu ve bunların bir çok önemli sorunlar konusundaki bilgisizlikleri yönünden — kabul edilmesi ve kısmen yukarda salık verildiği biçimde çeşitli çıkar gruplarının örgütlendirilmesi, kısmen de federasyon ya da cemaatlerin başka yerlere aktarılması yoluyla elden geldiğince asgariye indirilmesi gerektir. Bireyin bir dereceye kadar boyun eğişi, toplumsal örgütlenmenin artmasının kaçınılmaz bir sonucudur. Ne var ki, savaş tehlikesi ortadan kaldırılabilseydi, yerel sorunlar tekrar ön plâna geçer ve insanlar, gerek bilgi, gerek etkili bir oy sahibi olabilecekleri sorunlar üzerine daha büyük bir ilgiyle eğilirlerdi. Zira insanları, dikkatlerini uzak ülkeler üzerinde ve kendi hükümetlerinin dışişleriyle ilgili faaliyeti üzerinde toplamak zorunda bırakan en büyük etken savaş korkusudur.

Demokrasinin bulunduğu yerde yine de bireyleri ve azınlıkları tiranlığa karşı güvenlik altına almak ihtiyacı vardır, zira hem tiranlık zaten istenilen bir şey değildir, hem de düzenin bozulmasına yol açma ihtimali vardır. Montesquieu’nün savunduğu şey — yasama, yürütme ve yargılama organlarının ayrılması —, İngilizlerin kontrol ve dengeye verdikleri geleneksel önem, Bentham’ın siyasal doktrinleri ve bütün on dokuzuncu yüzyıl liberalizmi hep, iktidarın keyfi kullanılışının önlemek, için düşünülmüş yöntemlerdi. Ne var ki, bu gibi yöntemlerin, hükümetin çalışma yeteneğini azalttığı düşüncesi yerleşmiştir. İngiltere’de Savaş Dairesi (Savunma Bakanlığı) ile Hassa Süvarileri’nin birbirinden ayrılması hiç şüphesiz askerî bir diktatörlüğe karşı güvenlik sağlamış, ama Kırım Savaşında felâketli sonuçlar doğurmuştur. Eskiden yasama ve yürütme organları arasında bir anlaşmazlık çıktımı, bunun sonucunda, çözülmesi çok zor bir kördüğüm meydana gelirdi; bugün İngiltere’de hükümetin çalışma yeterliği, bu iki gücü, her türlü niyet ve amaçlar bakımından, Kabine’de birleştirmekle sağlanmıştır. Keyfî iktidarı önlemekte on sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıllarda kullanılan yöntemler artık bizim koşullarımıza uymadığı gibi, bu gibi yöntemlerin hâlâ var olanları da önemli bir etki sağlayamamaktadır. Özgürlüğün şu ya da bu biçimini güvenlik altına alacak ve yetkilerinin sınırım aşan memurları, polisleri, savcıları ve yargıçları çabucak hizaya getirecek eleştirmelerde bulunacak kuruluşlara ihtiyaç vardır. Ayrıca, kamu hizmetlerinin her önemli kolunda belirli bir siyasal dengenin varlığı da zorunludur. Meselâ, polisin ve hava kuvvetlerinin, ülkenin genel görünüşüne oranla daha gerici bir düşünüşe sahip olması, tehlikeli bir durumdur.

Her demokraside, ancak belirli ve kesinlikle sınırlandırılmış yürütme işlevlerine sahip bulunmaları istenilen bireyler ve örgütler, kontrol edilmedikleri takdirde, asla arzulanmayacak bağımsız bir iktidar elde edebilirler. Bu durum özellikle polis için düşünülebilir. Yeteri kadar kontrol edilmeyen bir polis gücünün doğurabileceği kötü sonuçlar, Amerika Birleşik Devletleri ile ilgili olarak, Ernest Jerome Hopkins’in, Our Lawless Poliçe (Kanun Tanımayan Polisimiz) adlı eserinde güçlü bir tarzda ortaya konulmuştur. Meselenin özü şudur : Amerika Birleşik Devletlerinde bir polis memuru, her hangi bir suçlunun hüküm giymesine yol açan eyleminden ötürü terfi ettirilir, Mahkemeler de itirafı bir suç delili olarak kabul ederler; bunun bir sonucu olarak da, her polis memuru, tutuklanan kişiyi itiraf ettirinceye kadar ona işkence etmekte kişisel çıkar görür. Bu kötülük, az ya da çok olarak, hemen hemen bütün ülkelerde vardır. Hindistan’da bu kötü eylem doruğa ulaşmıştır. Enkizisyon işkenceleri de temelde, işkence edilenlerin itirafını sağlamak isteğine dayanıyordu. Eski Çin’de, zanlılara işkence etmek bir gelenek halini almıştı, zira insansever İmparator, suçunu itiraf etmedikçe hiç kimsenin mahkûm edilmemesini buyurmuştu. Polis gücünün yola getirilmesi bakımından, itirafın hiç bir koşul altında asla bir delil olarak kabul edilmemesi gerektir.

Bununla birlikte bu reform, her ne kadar zorunlu ise de, asla yeterli değildir. Bütün ülkelerde polis sistemi, bir zanlıya karşı delil toplamanın kamuyu ilgilendiren bir husus, zanlıdan yana delil toplamanın ise doğrudan doğruya zanlıya ait bir husus olduğu varsayımına dayanmaktadır. Suçsuzun beraetinin, suçlunun mahkûmiyetinden daha önemli olduğunu ileri süren pek çok kimse çıkmıştır, ama her yerde polisin görevi suçsuzluğu ispata yarayacak delil toplamak değil, suçluluğu ispata yarayacak delil toplamaktır. Haksız yere cinayetle suçlandırıldığınızı ve size karşı mükemmel bir prima facia (Prima facia : aksi sabit olmadıkça yeter ve muteber sayılan delil. ) bulunduğunu varsayınız. Size karşı tanık bulmak için Devlet’in bütün olanakları harekete geçirilir ve jürinin gözünde size karşı bir ön yargı yaratabilmek için en yetenekli avukatlar tutulur. Siz ise bu arada, size yardım eden hiç bir kamu kuruluşu bulunmadığından, suçsuzluğunuzu ispata yarayacak delil toplayabilmek için kişisel servetinizi harcamak zorunda kalırsınız. Yoksulluk beyan ederseniz, size bir Danışman verirler, ama bu danışman büyük bir ihtimalle, savcı kadar yetenekli biri olmaz. Beraet kararı koparabilseniz bile, sizi iflâstan ancak sinemalar ve adliye hikâyelerine sayfalarında fazla yer veren tipte gazeteler kurtarabilir. Bununla birlikte haksız yere mahkûm olmanız ihtimali çok daha fazladır.

Yasaya saygılı vatandaşların, polisin haksız işkencelerine karşı korunabilmesi için iki tane polis gücü, iki tane de Scotland Yard bulunması gerektir; bunlardan biri, şimdi olduğu gibi, suçluluğu ispatla, öteki de suçsuzluğu ispatla görevli olmalıdır; buna ek olarak, zanlıyı suçlandırmakla görevli savcının yanısıra, bir de, zanlıyı savunmakla görevli savcı bulunmalı ve ta savcı öa türel bakımdan, sanlıyı suçlandıran savcı kadar önem taşımalıdır. Suçsuzun beraetinin de en aşağı suçlunun mahkûmiyeti kadar kamuyu ilgilendiren bir husus olduğu apaçıktır, yeter ki, bu görüş kabul edilsin. Ayrıca, bazı suçlar, yani, suçlayıcı polis gücü tarafından ‘görevlerinin’ yerine getirilişi sırasında işlenen suçlar söz konusu olduğu zaman, savunucu polis gücü, suçlayıcı polis gücünün işlevini üzerine alabilmelidir. Benim görebildiğim kadarıyla, polisin şimdiki ezici iktidarı ancak bu şekilde (başka hiç bir şekilde değil) yola getirilebilir.

II

Şimdi, keyfî iktidarın asgariye indirilmesi için gerekli İktisadî koşulları ele alacağım. Bu konu son derece önemlidir ve önemi hem doğrudan doğruya konunun kendisinden, hem de bu konuyla ilgili düşüncelerde büyük bir karışıklık bulunmasından ileri gelmektedir.

Siyasal demokrasi, sorunumuzun bir bölümünü çözmekle birlikte, asla bütününü çözememektedir. Marks, İktisadî iktidar monarşik ve oligarşik kaldığı sürece, iktidarın gerçekten dengede tutulması olanağı bulunmadığına işaret etmiştir. Bundan da, İktisadî iktidarın Devlet elinde bulunması, Devletin ise demokratik olması gerektiği sonucu çıkarılmıştır. Bugün Marks’ın çömezleri olduklarını iddia edenler, Marks’ın doktrininin sadece yarısını almışlar, Devlet’in demokratik olması gerektiğini söyleyen öteki yarısını atmışlardır. Böylelikle de, bunlar, hem İktisadî hem de siyasal iktidarı aynı oligarşinin elinde toplamışlardır. Bunun sonucunda ise, bu oligarşi, eski oligarşilerin her hangi birinden hem çok daha iktidarlı, hem de tiranlığı uygulamağa çok daha yetenekli hale gelmiştir.

Gerek eski usul demokrasi, gerek yeni usul Marksizm, iktidarın yola getirilmesini amaç tutmuştur. Eski usul demokrasi, sadece siyasal olduğu için başarısızlığa uğramıştır, yeni usul Marksizm de, sadece İktisadî olduğu için.

Toprak mülkiyeti ile büyük İktisadî örgütleri elde bulundurmak hakkını Devlete tanıyan görüşten yana delillerin bir bölümü teknik, bir bölümü de siyasaldır. Teknik deliller üzerinde, Fabian Cemiyeti ve — Tennesse Valley Anthority ile ilgili olarak bir dereceye kadar — Amerika dışında, fazla durulmamıştır. Buna rağmen bu deliler, özellikle elektrik ve su gücü ile ilgili olarak, Muhafazakâr hükümetleri bile teknik görüş açısından sosyalistik sayılabilecek tedbirler almak zorunda bırakacak kadar güçlüdür. Örgütlerin, modern tekniğin bir sonucu olarak, nasıl büyümek, birleşmek ve alanlarını genişletmek eğilimini aldıklarını görmüş bulunuyoruz; bunun kaçınılmaz bir sonucu olarak da siyasal Devlet ya İktisadî işlevleri gittikçe daha çok üzerine almak ya da karşı konulamayacak veya kontrol edilemeyecek kadar iktidar kazanmış olan özel teşebbüsler lehine, kendi iktidarından kısmen vazgeçmek zorunda kalır. Eğer Devlet bu gibi teşebbüslere karşı bir üstünlük sağlayamazsa, onların kuklası haline, onlar da gerçek Devlet haline gelir. Modem tekniğin bulunduğu yerde, şu ya da bu şekilde, İktisadî ve siyasal iktidarın birleşmesi zorunludur. Birleşme yolundaki bu hareketin, Marks’ın bir kehanet gibi önceden gördüğü gelişmeye bağladığı, karşı konulmaz bir kişilik dışı karakteri vardır. Ancak bunun sınıf savaşı ya da proleteryanın tuttuğu yanlış yolla hiç bir ilişkisi yoktur.

Bir siyasal akım olarak Sosyalizm, endüstri işçilerinin çıkarlarını arttırmağı amaç edinmiştir; bunun teknik üstünlükleri daha çok geri plânda tutulmuştur, inanç odur ki, özel sermaye sahibinin İktisadî gücü ona işçiyi ezmek olanağını sağlamakta ve işçi, eski zamanlardaki el sanatı erbabı gibi, bireysel olarak kendi üretim araçlarına sahip olamıyacağmdan, onu sermaye sahibinin baskısından kurtarmak için, kollektif mülkiyet hakkını tüm işçilerin meydana getireceği örgüte vermekten başka çıkar yol kalmamaktadır. Bu inancı desteklemek üzere de şu iddia öne sürülmektedir: eğer sömürülenler özel sermaye sahipleri olsaydı, Devlet’i tüm işçiler meydana getirir ve bunun bir sonucu olarak, İktisadî iktidar sorunu, toprak ve sermaye mülkiyeti hakkını Devlet’e vermekle kökünden çözülürdü ve çözüm için bundan başka bir yol asla tutulmazdı. Bu, İktisadî iktidarın yola getirilmesini hedef tutan bir teklif olduğu için, şimdi üzerinde durduğumuz tartışma konumuz içine girer.

Bu iddiayı incelemeğe geçmeden önce, konu dışı olarak, gerektiği biçimde genişletilmesi ve güvenlik tedbiri alınması şartıyla bu iddiayı geçerli saydığımı söylemek isterim. Buna karşılık böyle bir güvenlik tedbiri ve genişletilme olmadığı takdirde bu iddiayı son derece tehlikeli ve İktisadî tiranlıktan tam anlamıyla kurtulmayı şiddetle isteyenleri yanlış yola yöneltebilecek nitelikte buluyorum, zira İktisadî tiranlıktan kurtulmayı şiddetle isteyenler, bu iddiaya kapıldıkları takdirde, eğer bir güvenlik tedbiri alınmamışsa, eskilerine oranla çok daha korkunç, hem İktisadî hem siyasal olan bir tiranlığı, geri dönülemeyerek biçimde kendi elleriyle kurmuş olduklarını görebilirler.

Her şeyden önce, ‘mülkiyet’ ile ‘kontrol’ aynı şey değildir. Eğer (meselâ) bir demiryolu Devletin’in mülkiyetindeyse ve Devletin bütün vatandaşları temsil ettiği kabul ediliyorsa, bu, her sıradan vatandaşın bu demiryolu üzerinde mutlaka kontrol olanağına sahip bulunduğu anlamım taşımaz. Burada bir an için Mr. Berle ve Mr. Means’in, büyük Amerikan şirketlerindeki mülkiyet ve kontrol üzerine söylediklerine dönelim tekrar. Mr. Berle ve Mr. Means, böyle büyük Amerikan şirketlerinin çoğunda, bütün direktörlerin sermaye hisseleri toplamının, bütün sermayenin sadece yüzde biri ya da ikisi kadar olduğuna, buna karşılık gerçekte bütün kontrolü direktörlerin ellerinde bulundurduklarına işaret etmektedirler:

‘Yönetim kurulu seçiminde, hisse senedi sahibi genellikle üç şık ile karşı karşıyadır. Oy vermekten kaçınabilir, yıllık toplantıya katılarak kendi oyunu kendi kullanabilir, ya da bir vekâletname imzalayarak, oy verme yetkisini, şirketin yönetim kurulu tarafından seçilen bir takım kişilere, yani, vekiller kuruluna devredebilir. Hissedarın — hissesi büyük olmadıkça — kişisel oyu toplantıda büyük bir rol oynamayacağından, hissedarın aslında ya hiç oy vermemekten, ya da oy hakkım, üzerlerinde hiç bir kontrol olanağına sahip bulunmadığı ve seçilişlerinde rol almadığı bireylere devretmekten başka çaresi yoktur. Her iki şıkta da hissedar hiç bir kontrol olanağı elde edemeyecektir. Kontrol, daha çok, vekiller kurulunu seçenlerin eline geçecektir… Vekiller kurulunu da yönetim kurulu atadığına göre, gerçekte, yönetim kurulu, kendi yerini alacak olan yönetim kurulunu dilediği gibi seçtirecektir.’

Şu nokta gözden kaçırılmamak gerektir ki, yukarıdaki satırlarda durumları anlatılan zavallı bireyler proleterler değil, kapitalistlerdir. Onlar, eğer şansları varsa kendilerine bir parça gelir sağlayacak olan meşru hakları ellerinde bulundurmalarının ifade ettiği anlam içinde, hissedarıdırlar o şirketlerin; ama kontrol olanağını ellerinde bulunduramayışları yüzünden gelirleri çok kıttır.

1896’da Amerika Birleşik Devletleri’ni ilk ziyaretimde, iflâs eden demiryolu şirketlerinin çokluğu beni afallatmıştı; soruşturunca, bunun, direktörlerin dirayetsizliğinden değil, çok dirayetli oluşlarından ileri geldiğini anladım: iflâs eden şirketlerin sıradan hissedarlarının yatırımları, şu ya da bu düzenle, o şirketlerin direktörlerinin büyük kârlar sağladıkları başka şirketlere aktarılmıştı. Bu son derece göze batan bir metottu; bugün bu gibi dolaplar çevrilirken her ne kadar göz boyamağa daha çok önem veriliyorsa da, kurallar yine aynıdır. Her büyük şirkette iktidar, ister istemez mülkiyetten daha az dağılmış durumda olup — başlangıçta her ne kadar siyasal nitelikte ise de — sınırsız bir servet kaynağı haline getirilebilme üstünlüğü taşımaktadır. Sıradan hissedarlar terbiye ve kanun dairesi içinde soyulup soğana çevrilebilmektedir; bu soygunu yönetenlerin, soygunlarını sürdürmek için dikkat ettikleri biricik nokta, soydukları kişilerin canını gerektiğinden çok yakıp da, onları, biriktirecekleri paraları gelecekte yastıklarının altında saklamak zorunda bırakmamaktır.

Bir özel şirketin yerini Devlet aldığı zaman da durum esas itibariyle bundan pek farklı değildir; gerçekten de, sıradan hissedarın elini kolunu bağlayan neden şirketin büyüklüğü olduğuna göre, sıradan hissedar Devlet karşısında daha da eli kolu bağlı duruma düşecektir. Bir savaş gemisi kamunun malıdır, ama eğer siz bu gerekçeye dayanarak mülkiyet haklarınızı kullanmağa kalkışacak olursanız, size hemen haddinizi bildiriverirler. Gerçi buna karşı sizin de elinizde bir silâh vardır: gelecek seçimlerde, Donanma Giderlerinde indirim yapılması gerektiği tezini savunan bir adaya verirsiniz oyunuzu — tabiî, böyle bir aday bulabilirseniz; ya da gazetelerin şikâyet sütunlarına, denizcilerin ziyaretçilere daha terbiyeli davranmaları gerektiğini yazarsınız. Ama bundan fazlasını yapamazsınız.

Öte yandan deniliyor ki; ‘O savaş gemisi kapitalist bir Devlete aittir; hele işçi Devleti’nin malı olsun, o zaman işler değişir.’ Bu düşünüş tarzı bence, İktisadî iktidar meselesinin bugün bir mülkiyet meselesi olmaktan çok, bir yönetim meselesi olduğu gerçeğinin iyice kavranamadığım göstermektedir. Tutalım ki, Birleşik Devletler Çelik Şirketini, Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti devralmış olsun; bu durumda da yine şirketi yönetecek adamlara ihtiyaç duyulacaktır ve bu adamlar ya şirketin eski yöneticileri ya da gerek dirayet, gerek genel görünüş itibariyle onlara benzeyen adamlar olacaktır. Eski şirket yöneticileri vatandaşlara karşı hangi tutumu takınıyor idiyse, onlar da aynı tutumu takınacaklardır. Gerçi bu yöneticiler hükümet kontrolü altında olacaklardır, ama gene Lyons, aşağıdaki satırlarda özetlemiştir: ‘Başarılı bir mutlakiyet, çalışma ve eğlenmeyi, ödül ve cezayı, her türlü yaşama ve ifade araçlarını tekelinde bulunduran bir devlette, yüzbinlerce, hatta milyonlarca, irili ufaklı müstebitin varlığı demektir. Merkeziyetçi bir müstebit yönetim, ister istemez, kendilerine yetki emanet edilmiş insanlardan kurulu bir makine —   her kademesi bir üsttekine boyun eğen, ama kendi altındakileri ezen, mertebeler dizisine göre kurulmuş bir memurlar piramidi — yoluyla işlemek zorundadır. Gerçekten demokratik bir kontrol ve herkesin, hatta Rabbin yönetici olarak atadıklarının bile boyun eğeceği kesin, çabuk işleyen, yola getirici adalet olanağı bulunmadığı sürece, iktidar mekanizması bir baskı makinası halini alır. Biricik işveren olarak Devlet’in bulunduğu yerde, iktisaden hayatta kalabilmenin tek şartı uysallıktır. Aynı memurlar grupunun, gizli adam tutuklamak, gizlice cezalara çarptırmak, haklardan yoksun etmek, keyfe göre işe almak ya da işten atmak, insanları keyfî ölçülere göre kumanya ve konut kategorilerine ayırmak gibi korkunç iktidar uygulamalarına başvurdukları yerde, ancak bir budala ya da durup dururken şehit olmağı arzulamak gibi sapık zevklere sahip bir insan bunların önünde yerlere kapanarak saygı gösterisinde bulunmaktan kaçınabilir.’ (‘Assignment in Utopia’ adlı eserde. S. 195.)

İktidarın bir tek örgütte Devlet’te — toplanması halinin, en aşırı bir despotizmin sonuçlarını doğurmaması için, o örgütte iktidarın geniş çapta dağılmış bulunması ve alt kademe gruplarının geniş çapta bir özerkliğe sahip olması zorunludur. Demokrasi, hak tanıma ve kanun dışı cezalara karşı bağışıklık olmadıkça, iktisadi ve siyasal iktidarın birleşmesi, yeni ve korkunç bir tiranlık aracından başka bir şey değildir. Rusya’da, her hangi bir kolhozda, kendi yetiştirdiği tahıldan bir parça çalan köylü, ölüm cezasına çarptırılır. Bu kanun, hükümetin mahsus önlemekten kaçındığı açlık ve açlığın doğurduğu hastalıklar yüzünden milyonlarca köylünün kırıldığı bir zamanda konulmuştur. (Eugene İlyons’un, Assignment in Utojjia adlı eserimiz, S. 45.)

III

Şimdi iktidarın yola getirilmesi için gerekli propaganda koşullarını ele alacağım. Hoşnutsuzlukların açıkça ortaya konulabilmesi olanağı bulunmalıdır; yasayı bozmağı amaç güden bir fiil yaratmadığı sürece, kışkırtma serbest olmalıdır; yetkilerini aşan ya da kötüye kullanan memurları mahkeme önünde suçlayabilme olanağı bulunmalıdır. Günün hükümeti, göz dağı verme, seçmenlerin kayıt fişlerinde kalem oynatma ya da buna benzer yöntemlerle kendi sürekliliğini sağlama bağlama durumunda olmamalıdır. Önemli kişileri eleştirenlere, bundan dolayı resmi ya da resmî olmayan cezalar verilmemelidir. Demokratik ülkelerde bugün bunların pek çoğu parti hükümeti tarafından sağlanmıştır ve bu sayede iktidardaki politikacılar ulusun hemen hemen yansının düşmanca eleştirilerine hedef olabilmektedir. Bu eleştirilere hedef olabilmeleri ise, politikacıların, aksi takdirde işleyebilecekleri suçları işlemeleri olanağım ortadan kaldırmaktadır.

İktisadî iktidar Devlet’in tekelinde bulunduğu zaman. Devlet iktidarı büyük çapta genişlemiş olacağından, yukarıda saydıklarımız, böyle bir Devlet içinde, kapitalist Devlet içinde olduğundan daha büyük önem taşır. Somut bir örnek verelim: kadınların kamu hizmetlerinde çalışması durumu. Bugün için kadınlar, erkeklerden daha az ücret aldıkları için hoşnutsuzdurlar; hoşnutsuzluklarını kamuoyuna duyurabilmeleri için meşru yollar vardır ve onları bu yollara başvurmalarından ötürü cezalandırmak akıl kârı değildir. Şimdi eşitsizliğin, Sosyalizmin benimsenmesiyle mutlaka ortadan kalkacağım varsaymak için hiç bir sebep yoktur, sadece, yukarıdaki örnekte belirttiğimiz durumlara benzer durumların çarçabuk düzeltilebilmesi şartıyla, Sosyalizmin benimsenmesi yolunda girişilen kışkırtmalar ortadan kalkar, o kadar. Sosyalizm benimsendiği takdirde gazeteler ve bütün basın hükümete ait olacağından, bunlar sadece hükümetin emrettiği şeyleri basardı. Hükümetin, kendi güttüğü siyasete yapılan saldırıları basında yayımlattıracağı düşünülebilir mi? Eğer düşünülemezse, basın yoluyla siyasal kışkırtma olanağı da yok demektir. Salonların hepsi hükümete ait olacağından, halk toplantıları da çok zor yapılabilirdi. Bunun sonucunda, siyasal özgürlüğü güvenlik alma amacım taşıyan ciddî tedbirler var olmadığı sürece, hoşnutsuzlukların belirtilebileceği hiç bir araç bulunmaz ve bir kere seçilen hükûmet Hitler kadar müstebit kesilerek, bütün seçimlerde hep kendisinin seçilmesini kolaylıkla sağlayabilirdi. Demokrasi biçimsel olarak devam eder, ama Roma İmparatorluğu zamanında sürüklenip giden halk hükümetinden daha çok bir gerçeklik taşımazdı.

Sorumsuz iktidarın, sırf adı Sosyalizm ya da Komünizmdir diye, geçmişteki keyfî iktidarın bütün kötü niteliklerinden mucizevî bir şekilde sıyrılabileceğini varsaymak, ancak bebekleri avutacak bir psikolojidir: iyi hükümdar, kötü hükümdarı altetti ve onlar erdi muradına, biz çıkalım kerevetine. Eğer hükümdara güvenilecekse, hükümdar ‘iyidir’ diye değil, ‘kötü’ olmak onun çıkarlarına karşıdır diye güvenmek gerektir. Bunu sağlamak demek, iktidarı zararsız hale getirmek demektir; ancak, ‘iyi’ olduklarına inandığımız kişileri sorumsuz despotlar haline getirmekle, iktidar zararsız kılınamaz.

BBC, propanganda özgürlüğüyle hükümet tekelini uzlaştırma yolunda nelerin mümkün olabileceğini gösteren bir Devlet kurumudur. Genel Grev durumu gibi önemli durumlarda, BBC’nin tarafsızlığı bir kenara bıraktığı kabul edilmelidir; ne var ki, normal zamanlarda bu radyo, çeşitli görüşleri, sayı çokluğuna göre temsil edilişleri oranına en yakın bir oranda verir. Sosyalist Devlet’te de, halk toplantılarının yapılacağı salonların kiralanabilmesi, tartışma edebiyatının basılabileceği matbaaların tutulabilmesi yolunda, aynı şekilde tarafsızlık sağlama olanakları bulunmalıdır. Çeşitli görüş açılarını yansıtan çeşitli gazeteler olacağına, her sayfası başka bir partiye ayrılmış bir tek gazete olması belki daha bile iyidir. Böylelikle bütün okurların, bütün görüşler hakkında bir sahibi olmaları olanağı sağlanır ki, bu da bu okurları, bir gazetede kendi görüşlerine aykırı hiç bir şey görmeyen okurlardan çok daha tarafsız kılar.

Sanat gibi, bilim gibi ve (kamu düzenini elverdiği oranda) parti siyaseti gibi, bir örnekliğin hiç de zorunlu, hatta istenir bir şey olmadığı alanlar vardır. Bunların her biri meşru rekabet alanlarıdır ve kamu vicdanının bu gibi konularda değişiklik göstermesine kızmamak çok önemlidir. Demokrasi, başarıya ulaşabilmek ve ayakta durabilmek için hoşgörü ruhuna muhtaçtır — aşın bir nefrete, aşırı bir şiddet sevgisine değil.

IV

İktidarın yola getirilmesi için gerekli psikolojik koşullar, bazı bakımlardan en büyük güçlükleri ortaya koyan koşullardır. İktidar psikolojisiyle ilgili olarak görmüş bulunuyoruz ki, korku, kin ve bütün öbür toplu heyecan çeşitleri, insanları körü körüne bir önderin ardına takılmağa yöneltir ve bir çok durumlarda önder, ardına takılanların güvenlerinden yararlanıp kendini bir tiran olarak kabul ettirir. Bundan dolayı, demokrasinin korunabilmesi bakımından, hem genel heyecan yaratacak koşullardan kaçınmak, hem de toplumu, bu çeşit ruh hallerine yatkın olmamalarını sağlayacak şekilde eğitmek çok önemlidir. Yırtıcı bir bağnazlık ruhunun egemen olduğu yerde, insanların kabul etmedikleri her hangi bir görüş, barışın bozulmasına yol açabilir. Okul öğrencileri, fikirleri kendilerine acaip görünen bir çocuğa kötü davranma eğilimindedirler, birçok yetişkin insan da okul çocuklarının zekâ yaşlarının ötesine geçememişlerdir. Bilimsel şüphecilikle renklenmiş yaygın bir liberal ruh, toplumsal işbirliğini kolaylaştırabileceği gibi, özgürlüğü de daha mümkün kılar.

Nazilerinki gibi bir yeniden canlanış heyecanı, yarattığı enerji ve apaçık özgecilik (diğerkâmlık) yoluyla bir çoklarında hayranlık uyandırır. Toplu heyecanın acılara hatta ölüme karşı bile insanlarda bir umursamazlık yarattığını tarih bize örneklerle göstermektedir. Böyle bir duygunun bulunduğu yerde, özgürlük olamaz. Heyecanlı kişiler ancak zor kullanılarak dizginlenebilir, dizginlenmedikleri zaman ise bunlar birbirlerine karşı zora başvururlar. 1920’de, Pekin’de tanıştığım bir Bolşeviği hatırlıyorum; bu zat, odada bir aşağı, bir yukarı dolaşarak, tamamıyla gerçeği ifade eden şu sözleri tekrarlıyordu: ‘If vee de not keel zem, zey vill keel us!’ (Bu bozuk telâffuzlu İngilizce cümle şu anlamı taşıyor: ‘Biz onları öldürmesek, onlar bizi öldürecek!’) Bu ruh durumunun bir yanda bulunması, pek tabii, karşı yanda da aynı ruh durumunun doğmasına yol açar; bunun sonucunda da, bir ölüm kalım kavgası çıkar ve bu kavgada her şey zafere feda edilir. Kavga sırasında hükümet, askerî nedenlerle despotik bir iktidar kimliğine bürünür; sonunda, eğer zaferi hükümet elde ederse, iktidarını önce düşmandan arta kalanları ezmekte, sonra da kendi ardınca gidenler üzerinde diktatörlüğünü devam ettirmekte kullanır. Elde edilen sonuçla, başlangıçta heveslilerin uğrunda dövüştükleri amaç arasında dağlar kadar fark bulunur. Heyecan, bazı sonuçlar sağlayabildiği halde, asla amaç tuttuğu sonuçları sağlayamaz. Toplu heyecana hayranlık duymak basiretsizlik ve sorumsuzluktur, zira böylesine bir heyecanın sonucu şiddet, savaş ve esarettir.

Savaş, despotizmin belli başlı destekleyicisi ve sorumsuz iktidardan elden geldiği kadar kaçınabilmeyi sağlayan bir sistemin kurulmasına da en büyük engeldir. Bundan dolayı, savaşın önlenmesi, sorunumuzun önemli — hatta diyebilirim ki, en önemli bir bölümüdür. Ben öyle inanıyorum ki, dünya savaş korkusundan bir kurtarılabilse, hangi biçim hükümet ya da hangi İktisadî sistem altında olursa olsun, insanlar zamanla yöneticilerinin azgınlığına gem vurma yollarını bulabilirler, öbür yandan bütün savaşlar, özellikle de modern savaş, çekingenlerin bir önder aramalarına sebep olarak ve daha atılgan ruhluları bir toplum olmaktan çıkarıp bir sürü haline getirerek, diktatörlüğe yol açar.

Savaş ihtimali bir çeşit yığın psikolojisinin doğmasına sebep olur, bu yığın psikolojisi de, hem despotluk ihtimalini, hem savaş ihtimalini arttırır. Bu bakımdan, toplumları kollektif histeriye kapılmağa en elverişsiz ve demokrasiyi başarıyla uygulamağa en elverişli kılacak cinsten eğitim üzerinde durmamız gerektir.

Demokrasinin başarı kazanması için, ilk bakışta taban tabana zıt gibi görünen iki niteliğin çok yaygın olması zorunluğu vardır. Bir yandan, insanların bir dereceye kadar kendilerine güvenleri olmalı, bu insanlar kendi yargılarını desteklemeğe istekli bulunmalıdır; pek çok insanın içinde rol alabileceği, birbirine karşıt propagandalar olmalıdır. Ama öbür yandan, insanlar, kendi çıkarlarına karşı bile olsa, çoğunluğun kararlarına boyun eğmeğe razı olmalıdır. Bu iki koşuldan her hangi biri bulunmayabilir: halk aşırı derecede boynu eğik olabilir ve güçlü bir liderin ardına takılarak onu diktatör yapabilir; veya her iki taraf da aşırı derecede kendini kabul ettirmek arzusu besleyebilir, o zaman da ulus anarşi içine düşer.

Eğitimin bu konuda neler yapabileceğini iki ayrı başlık altında gözden geçirebiliriz: birincisi, karakter ve duygularla ilgili olarak; İkincisi de, öğretimle ilgili olarak. Birincisinden başlayalım.

Demokrasinin işleyebilmesi için, halkın mümkün olduğu kadar nefretten, yıkıcılıktan, aynı zamanda korku ve uşakça itaatkârlıktan uzak bulunması gerektir. Bu duygular siyasal ya da İktisadî koşullarla yaratılabilir, ama benim üzerinde durmak istediğim nokta, halkın bu gibi duygulara en az elverişli kılınmasında eğitimin oynadığı roldür.

Bazı ana babalar, bazı okullar, çocuklara mutlak itaati öğretmekle işe başlarlar; bu girişim, hemen hemen her zaman, ya bir köle, ya da bir asi doğurur ki, demokrasi için bunların ikisi de gerekli değildir. Şiddetli disiplin uygulayan eğitimin sonuçlan konusunda, Avrupa’nın bütün diktatörleri benimle aynı görüştedirler. Birinci Dünya Savaşından sonra hemen hemen bütün Avrupa ülkelerinde, disipline fazla yer verilmeyen, öğretmenlere fazla saygı gösterilmeyen bir takım özgür okullar vardı; ama askerî istibdat rejimleri, S.S.C.B. de dahil olmak üzere, birer birer, okullardaki bütün özgürlükleri kaldırdılar, eski tarz eğitime döndüler ve öğretmenlere bir çeşit minyatür Führer ya da Duçe gözüyle bakılması usulünü getirdiler. Bundan şu sonucu çıkarabiliriz: diktatörlerin hepsi de okulda özgürlüğü, demokrasiye uygun bir eğitim; okulda mutlakiyeti ise Devlet mutlakiyetinin doğal bir prelüdü saymaktadır.

Bir demokraside her erkek ve kadın, ne bir köle ne de bir asi olmalıdır; her erkek ve kadın, bir vatandaş, yani, hükümetin düşünüşünü gerektiği kadar (ama daha fazla değil) benimseyen ve başkalarının da benimsemesine izin veren bir kişi olmalıdır. Demokrasi bulunmayan yerde hükümetin düşünüş tarzı, efendilerin kölelere karşı sahip oldukları düşünüş tarzıdır; halbuki demokrasi olan yerde hükümetin düşünüş tarzı, bireyin kendi fikrini bir noktaya kadar kuvvetle ortaya koyabilmesini gerektiren, eşit işbirliğini kabul eden düşünüş tarzıdır.

Bu bizi, birçok demokratlar için bir dert kaynağı olan şeye, yani, ‘ilke’ denilen şeye getirir. Demokratların çoğu, fedakârlıktan bir davaya kahramanca bağlılıktan v. b. az çok şüpheyle bakılması gereken şeyler olarak söz ederler. Bir parçacık psikoanaliz, bu güzel adların altında yatan asıl şeylerin bambaşka —  gurur, nefret ya da intikam arzusu gibi, idealleştirilmiş, kolektifleştirilmiş ve soylu bir idealizm biçimi içinde cisimlendirilmiş şeyler — olduğunu gösterir. Yurdu için dövüşmeğe hazır, hatta hevesli olan savaşçı yurtseverin, öldürmekten zevk aldığı şüphesini bir dereceye kadar beslememiz akla uygundur. Çocukluğunda şefkat görmüş, mutlu kılınmış, gençliğinde dünyayı barış içinde bulmuş insanlardan meydana gelen yumuşak yaratılıştı bir toplulukta, yurtseverlik gibi, sınıf savaşı gibi, daha neler neler gibi, yığın halinde insan öldürmek amacıyla bir araya gelmekten ibaret idealizm biçimleri gelişmezdi. Bence, idealizmin zalimce biçimlere yönelişin ardında biraz da, insanların çocukluk dönemlerindeki mutsuzluklar yatmaktadır ve eğer, çocuklukta verilen eğitim, kazandırılan duygular bakımından gerektiği gibi olsa, bu zalimce eğilimler büyük çapta azaltılabilir. Bağnazlık, kısmen duygusal, kısmen de zihinsel bir kusurdur; bağnazlıkla savaşmak duygusal, kısmen de zihinsel bir kusurdur; bağnazlıkla savaşmak için, insanları müşfik kılan mutluluğu sağlamağa ve insanlarda bilimsel bir düşünüş tarzı yaratan cinsten zekâyı geliştirmeğe çalışmak gerektir.

Demokrasinin başarılı olması için gerekli olan mizaç, düşünce hayatmda bilimsel mizaç neyse odur; bu, şüphecilikle dogmacılık arasında yarı yolu belirleyen bir merhaledir. Kabul olunmak gerekir ki, gerçek ne tamamıyla elde edilebilir bir şeydir, ne de tamamıyla elde edilemez bir şey; gerçek, belirli bir dereceye kadar, o da büyük güçlüklerle elde edilebilir.

Mutlakiyet, modern biçimleri içinde, her zaman bir akide ile birlikte görünür: Hitler’in akidesi, Mussolini’nin akidesi, ya da Stalin’in akidesi. Mutlakiyet olan yerde, gençlerin kafasına, daha onlar düşünebilecek hale gelmeden, bir takım inançlar yerleştirilir ve bu inançlar öylesine sürekli, öylesine ısrarlı bir şekilde tekrarlanarak öğretilir ki, öğrencilerin ilerde, çocukluklarında edindikleri bu derslerin büyüleyici etkisinden kurtulabilmeleri beklenemez. Bu inançlar, o inançları hiç değilse gerçek gibi gösterecek nedenler bile ileri sürülmeksizin, sadece papağan gibi tekrarlama yoluyla, yığın histerisi, yığın telkini yoluyla yerleştirilir kafalara. Bu yoldan, birbirine karşıt iki akide öğretildi mi insanlara, bu akideler, karşılıklı geçip tartışabilecek iki parti değil, dövüşecek iki ordu yaratır. Hipnotize edilmiş olan her bir otomat, en kutsal olan her şeyin, kendi tarafının zaferine bağlı olduğu ve en korkunç olan her şeyi de karşı tarafın temsil ettiği inancını besler. Böylesine bağnaz taraflar Millet Meclisinde karşı karşıya gelip de, ‘bakalım hangi taraf çoğunlukta,’ diyemezler; her iki taraf da kutsal bir davayı tuttuğundan, böylesi, onlar için çok uzun zaman alacak, sıkıcı bir yoldur. Diktatörlüklerden kaçınılması isteniyorsa, bu biçim bağnazlığın önüne geçilmeli ve eğitimin temelini, bu bağnazlığı önleme çareleri meydana getirmelidir.

Eğer eğitimin kumanda ipleri benim elimde olsaydı, her konu’ alanında, o konuyu ilgilendiren hususları en ateşli ve en mükemmel biçimde savunan kişilerin hepsini BBC’de konuşturur ve çocuklara bunları dinletirdim. Öğretmenleri sonra çocuklardan, bu konuşmalarda ileri sürülen delilleri özetlemelerini ister ve onlara usul usul, güzel konuşma sanatı ile somut delillerin birbiriyle ters orantılı olduğunu anlatırdı. Bir demokrasi için, vatandaşların güzel konuşma sanatının etkilerine karşı bağışıklık kazanması son derece önemlidir.

Modern propagandacıların öğretmenleri, akla uygun olmayan inançlar yaratılması tekniğinde öncülük eden reklamcılardır. Eğitim, eğitilmemişlerin doğal safdillikleriyle, doğal şüpheciliklerinin etkilerini yok etmek amacına uygun bir biçimde düzenlenirdi: ortada hiç sebep yokken, kuvvetle ifade edilmiş bir söze inanmak alışkanlığıyla, en esaslı delillere sahip, ama kuvvetle ifade edilememiş bir söze inanmamak alışkanlığını ortadan kaldırmağı hedef tutardı bu eğilim. İşe anaokulundan başlar, çocukların önüne, istediklerini seçebilecekleri iki cins şekerleme koyardım: şekerlemelerin iyi olanları, çok soğuk bir ifadeyle ve sadece nelerden yapıldığı anlatılarak; son derece tatsız, berbat olan öteki şekerlemeler ise en mükemmel reklamcılar tarafından büyük bir ustalıkla salık verilirdi. Bu dersten bir süre sonra çocukları, tatillerini geçirebilecekleri iki yerden birini seçme durumuyla karşı karşıya bırakırdım: bu yerlerden güzel olanını fizikî coğrafya haritasına dayanarak, kötü olanını ise muhteşem afişlere dayanarak salık verdirirdim.

Tarih dersleri de hemen hemen buna benzer bir anlayışla verilirdi. Geçmişte, büyücülüğün gerçekliği gibi, köleliğin iyiliği gibi, kimsenin tutmadığı görüşleri büyük bir dirayet göstererek savunan önemli hatipler ve yazarlar çıkmıştır. Gençlere bu hitabet ustalarının tanıtılmasını, gençlerin de bu ustaların hem hitabet güçlerini, hem de inatçılıklarını değerlendirmelerini sağlardım. Derece derece, yavaş yavaş günün sorunlarına geçerdim. Kendi tarihlerini iyice hazmetmeleri için, İspanya hakkında (ya da o sırada en çok tartışma konusu olan sorun üzerine) önce Daily Mail’de yazılanları, sonra da Daily Worker’da yazılanları okuturdum; sonra onlardan, gerçeğin ne olduğunu çıkarmalarını isterdim. Zira demokratik bir rejimde yaşayan vatandaşlar için, gazeteleri okumak suretiyle gerçeği çıkarmakta ustalık kazanmaktan daha önemli pek az şey vardır. Bu amaçla, Birinci Dünya Savaşı’nın en buhranlı günlerinde çıkan gazetelerle, sonradan resmen tarihe geçen kayıtlar arasında gençlere karşılaştırma yaptırmak, çok öğretici olurdu. Savaş histerisinin doğurduğu, zamanın gazetelerinde ortaya konulan çılgınlık karşısında öğrencileriniz afallayınca da, onları, dengeli ve ihtiyatlı bir yargılama yeteneğine sahip olmadıkları takdirde, hükümetin terör ve kan hırsı yaratma yolunda girişeceği ilk kışkırtmada hepsinin bir anda aynı şekilde bir çılgınlığa kapılabilecekleri konusunda uyarırdınız.

Bununla birlikte, vatandaşlara tamamıyla olumsuz bir duygusal tutum kazandırılması gerektiği tezini savunuyor değilim; bütün kuvvetli duyguların yıkıcı bir çözümleme süzgecinden geçirilmesi gerektiğini telkin etmiyorum. Ben bu tutumu sadece, toplu histerinin temeli olan duygulara karşı savunuyorum, zira savaşları ve diktatörlükleri kolaylaştıran şey, toplu histeridir. Ne var ki, bilgelik sadece zihinsel değildir: zihin yön verebilir, yönetebilir, ama eyleme yol açan gücü doğurmaz. Gücün duygulardan üretilmesi gerektir. Toplumsal sonuçları bakımından hayırlı duygular, nefret, kin ve korku kadar kolay yaratılamaz. Bunların yaratılabilmesi, büyük çapta, çocukluk çağında verilecek etkilere dayanır; büyük çapta da, İktisadî koşullara. Buna rağmen, üzerinde iyi duyguların yeşereceği toprağı beslemek ve insan hayatına değer kazandıran şeylerin ne olduğunu iyice anlatmak bakımından, sıradan eğitim içinde de bir şeyler yapılabilir.

Geçmişte, dinin belli başlı amaçlarından biri de buydu. Bununla birlikte Kiliselerin daha başka amaçları da vardı ve dayandıkları dogmatik temeller, güçlükler yaratıyordu. Geleneksel dine artık olanak tanımayanlar için, daha başka yollar da vardır. Bazıları muhtaç oldukları şeyi müzikte, bazıları da şiirde bulurlar. Bazılarına göre de astronomi aynı amaca hizmet eder. Yıldızlar âleminin ne kadar büyük, ne kadar yaşlı olduğu konusu üzerinde durup düşündüğümüz zaman, bu minicik gezegenin üzerindeki anlaşmazlıklar bir parça önemini kaybetmekte ve tartışmalarımızın acılığı az çok saçma gözükmektedir. Bu olumsuz duygu bizi özgürlüğe kavuşturduğu zaman ise, müzik veya şiir, tarih veya bilim, güzellik veya acı yoluyla, insan hayatında gerçekten de değerli şeylerin bir savaş alanında geçen olaylarda ya da siyasetlerin çatışmasında, yahut da insan yığınlarının, dıştan zorla kabul ettirilmiş bir hedefe doğru uygun adımla yürüyüşünde olmayıp, bireysel olduklarını daha iyi anlayabiliyoruz. Toplum yaşayışında örgütlenme zorunludur, ama sadece bir mekanizma olarak zorunludur, yoksa kendinden ileri gelen değere sahip bir şey değildir örgütlenme. İnsan hayatında en değerli olan şeyle, bütün büyük din öğretmenlerinin sözünü ettikleri şey arasında büyük benzerlik vardır. Korporatif Devlete inananlar, en yüksek faaliyetimizin, kolektif faaliyet olduğu tezini savunurlar, hâlbuki ben, hepimizin en yüksek faaliyetimize ayrı ayrı yollardan ulaştığımızı ve kalabalığın duygusal birliğinin ancak aşağı bir düzeyde sağlanabileceğini iddia ediyorum.

Liberal Devlet görüşüyle, totaliter Devlet görüşü arasındaki en esaslı ayrılık, birincisinin, Devlet’in çıkarının en sonunda bireyin çıkarı anlamını taşıyacağını düşünmesi ve Devlet’e bu amaç için gerekli birer parça — çıkarları, yöneticilerin çıkarlarını gizleyen bir maskeden başka şey olmayan mistik bir mutlakiyet uğrunda feda edilmesi gereken birer parça — olarak görmesidir. Eski Roma’da Devlette — tapıcılık akidesinden bir şeyler vardı, ama Hristiyanlık İmparatorlarla savaşıp onları yendi. Liberalizm, bireyi değerlendirmekte, Hristiyan geleneğini izlemektedir; Liberalizme saldıranlar ise, Hristiyanlıktan önce geçerli olan bazı akideleri yeniden canlandırıyorlar. Ta başından beri, Devlete tapanlar, eğitimi başarının kilit noktası olarak görmüşlerdir. Bu görüş, meselâ, Fichte’nin, enine boyuna eğitim üzerinde duran, Alman Ulusuna Söylev adlı eserinde görülür. Fichte, istediklerini aşağıya aldığım parçada ortaya koymaktadır:

‘Eğer birisi çıkıp da şöyle söyleseydi: «eğitimin öğrenciye doğruyu gösterip bunu ona kuvvetle tavsiye etmesinden; öğrencinin bu tavsiyeleri tutmasının kendi yararına, tutmamasının ise yine kendi zararına olacağını göstermesinden; ona, hiç bir eğitimin elinden alamayacağı bir özgür irade sahibi olduğunu anlatmasından daha fazla ne istenebilir eğitimden?» Kendi kafamda tasarladığım eğitimi daha keskin çizgilerle belirtebilmek için, bu soruya, bugüne kadarki eğitimin ilk yanlarının, öğrencinin özgür iradesinin bu şekilde tanınmış ve bu iradeye güvenilmiş olmasında bulunduğu, bu suretle de bu eğitimin yetersizlik ve boşluğunun kendiliğinden kabul edilmiş olduğu cevabını verirdim. Zira bütün güçlü etkilerinden sonra, eğitim, hâlâ daha iradenin özgür, yani iyi ile kötü arasında kararsız bulunduğunu kabul etmekle, iradeye — ve insanın esas kökü irade olduğuna göre, insana — biçim veremediğini, vermek de istemediğini ve bunu tamamıyla olanaksız saydığını kabul etmiş olur. Yeni eğitim, tam tersine, el attığı alanda irade özgürlüğünü tamamıyla ortadan kaldırmağı hedef tutmalıdır.’

Fichte’nin ‘iyi’ insan yaratma arzusunun nedeni, iyi insanların ‘kötü’ insandan daha makbul oluşları değildir; ona iyi insan yaratma isteğini veren neden, şudur: ‘Alman ulusu sadece böyle (iyi) insanlar sayesinde daim olabilir, ama kötü insanlar yüzünden ister istemez başka uluslarla birleşmek zorunda kalır.’

Bütün bunlar, liberal bir eğitimcinin elde etmek isteyebileceği şeyin tam tersi bir tezin ifadesi olarak kabul edilebilir. Liberal eğitimci, ‘irade özgürlüğünü ortadan kaldırmak,’ isteğinden tamamıyla uzak, bireyin yargılama yeteneğini güçlendirmeği amaç edinecektir; liberal eğitimci, bilgi elde etme yolunda bilimse} tutumu kafalara yerleştirmeğe çalışacaktır elden geldiği kadar; inançları, delillere karşı duyarlı ve delillere cevap verebilecek niteliğe sahip kılmağa çalışacaktır; o, öğrencilerinin önüne her şeyi bilen bir insan pozunda çıkmayacak ya da, mutlak iyiye ulaşmağa çalıştığı bahanesiyle kendini iktidar aşkına kaptırmayacaktır. Politikacı için olduğu gibi, eğitimci için de iktidar aşkı en büyük tehlikedir; çocukların eğitimini korkmadan ellerine verebileceğimiz eğitimci, çocukları, her hangi bir davanın propaganda ordusuna katılacak birer asker olarak görmemeli, onları birer insan olarak sevmeli, üzerlerine Fichte ve Fichte’nin ideallerini miras alan iktidar sahipleri, bir çocuk gördükleri zaman şöyle düşünürler:

‘İşte avucumun içinde yoğurabileceğim, amaçlanma hizmet edecek bir makine gibi davranmayı öğretebileceğim bir ham madde; yaşama sevinci, kendiliğinden (taviyet=spontaneite), oynama güdüsü ve dışardan zorla kabul ettirilen bir amaç için değil de, insanın kendi içinden doğan bir amaç için yaşama arzusu şimdilik hep birer engel olarak karşıma çıkabilir; ama okul yılları içinde bej nim ona zorla kabul ettireceğim eğitimden sonra, bunların hepsi ölüp gidecektir; hayal gücü, sanat, düşünce kudreti hep itaat tarafından yok edilecektir; neşenin öldürülüşü, bağnazlığın kolaylıkla, benimsenmesini kolaylaştıracaktır ve sonunda ben, bu insandan ham maddeyi, taş ocağından çıkma bir taş ya da kömür madeninden çıkma bir kömür parçası kadar pasif olarak bulacağım. Onları sürükleyeceğim savaşlarda kimi ölecek, kimi kalacak; ölenler, birer kahraman gibi, yücelmişlik duyarak ölecekler, kalanlar da, benim okullarımın kendilerini alıştırmış olacağı korkuyu bir zihinsel, kölelik içini de, benim kölelerim olarak yaşamağa devam edecekler.’

Çocuklara doğuştan sevgi besleyen her insan için, bütün bunlar dehşet vericidir; çocuklara nasıl otomobil altında kalmamayı, ezilmemeyi öğretiyorsak, aynı şekilde onlara, zalim fanatikler tarafından ezilmemeyi de öğretmeli ve bu amaçla, az çok şüpheci, tamamıyla bilimsel bir düşünce bağımsızlığı yaratmağa, aynı zamanda da her sağlıklı çocukta bulunması doğal olan yaşama sevincini korumağa çalışmalıyız. Liberal bir eğitimin görevi şudur: çocuklara, egemenlikten daha başka şeylere değer verebilme yeteneğini kazandırmak, özgür bir topluluk içinde yaşayacak akıllı vatandaşlar yetiştirilmesine yardım etmek ve bireysel yaratıcılık içinde vatandaşlık hak ve görevleriyle özgürlüğü birleştirmek suretiyle, insanlara, insan hayatına bir parlaklık verebilme yeteneğini kazandırmak — bir kaç eğitimci bunun gerçekleştirilebileceğini göstermiştir.

Sh:300-335

Kaynak: İKTİDAR-Bertrand Russell, [1938. Power: A New Social Analysis. London: George Allen & Unwin.] Dilimize Çeviren : Mete Ergin, 1967, İstanbul


RUSSELL’İN YAŞANTISI VE DÜŞÜNCELERİ/ Muammer Sencer

1872’de doğan Arthur William Bertrand Russell, Vikont Amberly’nin en büyük oğlu, liberal devlet adamı olan John Russell’in torunudur, ailenin ikinci oğlu ve üçüncü çocuğudur. Dört yaşından önce, anne ve babasını kaybedince, büyük annesi tarafından büyütülmüştür. Bugün (kitabın yazıldığı tarihte) 97 yaşındadır.

Russell, kendi anlatımıyla «tek başına yaşamaktan hoşlanan, utangaç ve kendini beğenmiş bir çocuktu.» Çocukluğun toplumsal zevklerini tatmamış ve özlememişti de. Yalnız matematiği beğenirdi. Matematikse, ahlâksal içeriği olmadığından, çevresince hoş görülmezdi. (Portraits from Memory, An Autobiographical Epitome, 9—10).

Büyüdükçe, ailesinin teolojik düşüncelerinden uzaklaşmaya ve matematiğe yaklaşmaya başlayan Russell’ın zihnini, felsefî sorular, önceleri uzun süre oyalamaz: Kendi kendine sorduğu «zihin nedir?», «madde nedir?» sorularına «boş ver, aldırma» diye cevap verir. Fakat, bu sorular, yavaş yavaş eğlendirici olmaktan çıkıp, uzun zaman almağa başlar (Portraits, 10).

On sekiz yaşında Cambridge üniversitesine gittiğinde, kendisine çok doğal gelen bir dille konuşan kişiler arasında bulur kendini. Bir düşünce ileri sürdüğü zaman kimse, onu deli veya suçlu gibi görmez. Daha önce, zekâyı felce uğratan, zararlı bir ahlâk atmosferinde yaşamış olduğunu anlar. Mizacına çok uyan ve zekâsını bileyen bu özgürlüğün verdiği hızla ilk üç yıl matematik, son yıl felsefe okur ve 1894’te ahlâksal bilimler dalından pekiyi dereceyle mezun olur.

Russell’ı, daha öğrenciliğinde, kesin bilgiye, erişmeye çalışan, hocalarının vermiş olduğu ispatları yanlış sayıp, onların yerine daha iyisinin bulunabileceğine inanan biri olarak görüyoruz. Bu inancın yerinde olduğunun ispat edilmesi, sonraları yirmi yılını alacaktır. (Portraits, 10).

Cambridge’i bitirdiğinde, aile geleneğini sürdürerek politikaya atılmakla, gençlik umutlarını gerçekleştirecek sağlam bilginin temelini bulmak üzere felsefeye kapanmak arasında tereddütlü zigzaklar çizmiştir. Viktorya dönemi geleneği bir kundak gibi sarmalamıştı onu, Disreali’yle, Gladstone’un çatışmaları dedikodularıyla kulağındaydı. Ailesinin de baskısıyla karar verdi, İngiltere’nin Paris Büyükelçiliğinde görev aldı. Fakat, yaşantısında sonraları bir çok kez görülecek «felsefe mi, değil mi?» soruları ardını bırakmıyordu. Sonunda felsefe galip geldi.

Onu, 1895’ten, 1901’e değin, mezun olduğu üniversitenin yöneticileri, 1910’dan 1916’ya değin de öğreticileri arasında bulmaktayız. 21 yıl süren üniversite dönemi, matematiksel mantık, analitik felsefe çalışmalarnm yanı sıra, vaftiz babası olan John Stuart Mili örneğine uygun etken uğraşılarla geçmiş, aynı dönemde aktüel konuları ele alan Russell, Alman toplumsal demokrasisi üzerine bir yapıt yayınlamış (1896), kadın haklarım savunan dernekler adına seçimlere girmiş, eni konu ilgi uyandırmasına ve yandaş toplamasına rağmen adaylıktan öteye gidememiştir.

Birinci dünya savaşının çıkması, bu savaşı hazırlayan koşulları yakından izlemiş olan Russell’ı hareketsiz bırakamazdı. Nitekim, savaşı büyük bir ahmaklık sayan düşünür, hiç değilse İngiltere’nin tarafsız kalmasını ister. Çevresinde kimseyi bulamaz. En yakın dostları bile onu hu konuda yalnız bırakmışlardır. O, birinci dünya savaşının sonunda, İtalyan faşizmi, Alman Nazizmi ve Rus komünizminin doğacağını, dünyanın büyük bir ekonomik buhrana sürükleneceğini sezmiş gibidir. «Russell için her savaş ahmakça değildir. Nitekim o, ikinci dünya savaşını gerekli saymıştır. Savaş yıllarında kaleme alınmış Felsefe Tarihinde de yer yer Nazizm aleyhine (Platon’un Ütopia’sında olduğu gibi) parçalara rastlanmaktadır. Kuşkusuz, insanların birbirlerini öldürmesi hoş değildir. Fakat, ilk dünya savaşından sonra, sömürgeci ülkelerin sarsıldığını, küçük ülkelerin Milletler Cemiyeti’yle hiç değilse) seslerini duyurmaya başladıklarını ve bugün dünya dengesinde önemli bir faktör olan A.B.D. nin uluslararası politikada ilk kez o sırada önemli bir rol aldığını görmekteyiz. Bu durum, ikinci savaştan sonra kökleşmiş ve Asya’da Afrika’da yeni devletler doğmuş, sosyal hayatin her alanında (teknik ve kültür dahil) engin değişmeler ortaya çıkmıştır. Russell’in bugün de kötülediği ilk dünya savaşını hiç değilse bu açıdan, küçük ve zayıf ulusların lehine yorumlayabiliriz. Bunun en açık ispatı, Türk istiklâl Savaşı ve Türkiye Cumhuriyetidir. Her halde Russell, birinci dünya savaşını «ahmakça» ve İkincisini «gerekli» bulurken, «topraklarında güneş batmayan» İngiliz İmparatorluğunu düşünmekteydi. Fakat bu barışçı çalışmalar kendisine uğur getirmemiştir. 1916 da bu yüzden para cezasına mahkûm olmuş, cezayı ödeyemediği için satışa çıkarılan kitaplarım bir dostu satın alarak kendisne hediye etmiş, böylece borçtan kurtulmuş, kitaplarına kavuşmuş. Fakat bu mahkûmiyeti bahane eden üniversite, kendisini hocalıktan atmıştır.

Manchester Guardian’da yayınlanacak bir bildiri için, çok sayıda profesör ve Fellow’dan imza toplamakla başlayan barışçı davranışlar, gerek, imza verenler dahil, aydınların; gerekse, Russell’ın’ 4 Ağustos 1914 gecesi tesbit ettiği gibi, halkın heyecanla savaştan yana olmaları sonucu, dar bir çevreye özgü kalır. Gerçekten, halk, savaş ilân edildiği için çılgınca sevinmektedir. Russell, barışçı düşünceleri yaymak için toplantılar yapmaya devam eder. Toplantılardan birinin anısını şöyle anlatır: «Pek çok barışçı toplantıda konuşmuştum. Hiç bir.) olay olmamıştı. Fakat, Kerensky devrimini desteklemek için yapılan bir tanesi çok şiddetli geçti. Toplantı, Londra’nın Güney kapısı Yolu’ndaki Kardeşlik Kilisesindeydi. Milliyetçi gazeteler, bu yoksul bölgenin kahvelerinde, bizim Almanlarla işbirliği yaptığımıza ve Alman uçaklarına işaret verdiğimize dair broşürler dağıtmışlardı. Bu yüzden hava gerginleşmiş ve Kilise, bir kalabalık tarafından kuşatılmıştı. Çoğumuz, direnmenin, zararlı veya akılsızca olacağını düşünüyordu. Çünkü bazımız bütünüyle, direnmeye karşı düşünce geleneğinin savunucusuydu, geri kalanımız da direnmekle, kalabalık gecekondu halkına birşey yapamayacağımıza inanmaktaydı. Aramızdan çıkış yapmaya çalışanlar, kapıdan yüz göz kan içinde döndüler. Kalabalık, bir iki kişinin önderliğinde içeri doldu. Hareketi yönetenler dışında herkes azçok sarhoştu… İki kabadayı, çivili sopalarla üzerime saldırdı. Ben kendimi, böyle bir saldırıya karşı nasıl koruyacağımı düşünürken, aramızdaki bayanlardan biri, durumu seyretmekte olan polise gidip beni korumasını istedi. Polis omuzlarını salladı. Bayan, ‘fakat o, ünlü Wr filozoftur’ dedi. Polis yine omuz silkti. Bilim alanında ün salmıştır’ diye devam etti. Polis kılını kıpırdatmıyordu. «Bir Earl’ün kardeşidir» tümcesini söyler söylemez polis yerinden fırladı. Fakat geç kalmıştı. Bir bayan, kendini benimle kabadayının arasına attı. Hayatımı, tanımadığım bu bayana borçluyum.»

Bütün bunlar Russell’ın 1918 yılında İngiliz hükümetini ve Amerikan ordusunu küçük düşürdüğü gerekçesiyle altı ay hapse mahkûm edilmesiyle sonuçlandı. Bir dostunun yardımıyla, hapishanede birinci bölüme kondu. Burada, istediği gibi okuyup yazabilecek, fakat barışçı propaganda yapmayacaktı. Matematik Felsefesine Giriş bu ayların ürünüdür. Zihnin Analizi’ne de orada başlanmıştır. Russell’ın hapishanedeki en yararlı gözlemi, mahkûmların ahlâk bakımından dışardaki insanlardan hiç de farklı olmadıkları, ancak zekâca aşağı seviyede bulundukları yolundadır. Cezaevine girdiği ilk gün, başgardiyan tarafından künyesi çıkarılırken «dinin nedir?» sorusuna Russell «agnostik» cevabını verince, başgardiyan «agnostik» sözcüğünün nasıl yazılacağını sormuş ve sözcüğü yazınca iç çekerek «ah, çok din var, ama, sanırım, ibâdet edilen Tanrı bir» demiş. Russell’ın, hapishaneden kalma, tek tatlı anısı sanırım budur.

Savaşın bitmesinden az önce tahliye edilmiş olan Russell, savaş bittiği gün, halkın, savaşın başladığı günkü gibi sokaklara dökülüp çılgınca bayram ettiğini görmüştür.

Aristoteles’tenberi mantıkta en büyük devrimi yaratan ve matematiği mantığa indirgiyen (irca eden) Principia Mathematica adlı ve matematikçi filozof Whitehead’le birlikte yazdıkları dev eser de bittiğinden (on yılı almıştır yazılması) dünyada bu yapıtı okuyan kişiler sayılıdır Dahası, Rus&ell’ın yazdığı bölümleri Whitehead’ın, Whitehead’ın yazdığı bölümleriyse Russell’ın okumadığı söylenir şaka yollu. Düşünsel özgürlüğe kavuşan Russell siyasal sistemler üzerindeki görüşlerine yön vermek fırsatını bulmuştur. Onun bu amaçla Rusya ya gittiğini ve Lenin’le de görüştüğünü öğreniyoruz. Savaş konusundaki düşünceleri, kendisini nasıl tutucu cepheden ayırmışsa, Rusya’nın dehşeti de sol cepheden ayırmıştır. Russell Marxism’i veya hiç değilse, Marxism’in Rusya’daki uygulanışını kuramsal ve insansal açıdan eleştirir, özet olarak dendikte, bütün tarihsel olayların sınıf çatışmasından doğduğunu ve tarihe dialektik materyalizmin egemen olduğunu kabul etmez. Lenin ve Stalin elinde, parti diktatörlüğüne ve milyonların ölümüne yol açan gelişmeleri Marxsizme aykırı bulur.

Onun komünizmi eleştirmesi, 1896’da yayınladığı bir eserle Marxismi eleştirmesinden farklıdır.

Rusya’dan sonra Russell Çin’e gider ve orada bir yıl kalır, Çin uygarlığına hayran olur. Batılılar ve Japonlar yönünden bu uygarlığın ortadan kaldırılmasına acır. Daha o zamanlar, Çin’in modem bir endüstri devleti olarak, birinci sınıf kuvvetler arasına gireceğini tahmin eder; kötülüklerin kökünün, dogmatik inançta olduğunu görür ve gerek Quakerlerle, gerekse direnmeye karşı olanlarla, sosyalistlerle çalışırken insanların mutluluğunu göz önünde tutar. Komünizmi önlemenin yolunu da savaşta değil, kütlelerin yoksulluğunu ortadan kaldırmakta bulur.

Öte yandan Russell’ın 1919’da üniversitedeki haklarının iâde edildiğini, fakat bunu bir onur sorunu yaparak oraya dönmediğini 1922 ve. 1923 yıllarında İşçi Partisinden genel seçimlere katıldığını ve seçilemediğini; 1924 yılında A.B.D.’nde konferans turuna çıktığını, 1927’deyse ikinci eşiyle birlikte bir okul kurup, eğitim konusundaki kuramlarını uygulamaya giriştiğini söylenenlere eklemeliyiz. Russell, daha sonra geçen 10 yılı daha çok Amerika’da geçirmiş ve kendini, siyasal ve sosyal gazeteciliğe vermiştir.

Amer ؛ka’nın Chicago ve California üniversitelerinde Profesörlük yapan düşünür 1940 yılında sosyal ve dinsel önyargıyla New York Kenti üniversitesindeki bir profesörlüğe lâyık görülmedi. Barnes vakfında çalıştı 1943 yılında oradan da atıldı. Haksız yere anıldığını ileri sürerek dâva açtı ve kazandı. 1944 te İngiltere’ye döndü. Yeniden Cambridge’e «fellow» oldu, ikinci dünya savaşı sırasında, yazmaya, konferans vermeye ve değişik konularda radyo yayım yapmaya, yapıt vermeye aralıksız devam etti. Yapıtlar arasında iki ciltlik öykü kitabı da bulunmaktadır.

KİŞİLİĞİ

97 yıllık yaşamında Russell karşısına çıkan engellere rağmen bir mücadele adamı olmak niteliğini sürdürmüş ve bu yüzden çeşitli kayıplara uğramıştır. Nitekim barışçı işlevliklerinden dolayı Cambridge üniversitesinden atılınca Harvard üniversitesinden teklif almış, fakat İngiliz hükümeti kendisine pasaport vermemiştir. Onun bu ikinci gadre uğrayışıdır. Yukarda da belirttiğimiz gibi, daha önce de Cambridge’ten çıkarılmıştır. Oradan çıkarılmasında metafizikçi Mc Taggart’ın rolü vardır. Mc Taggart Hegel’in öğrencisi ve hayranıydı. Russell, daha 1903 yılında yayınladığı Matematiğin ilkeleri (Bu yapıt Principia Mathematica değildir.) adlı yapıtında Hegel mantığım eleştirmişti. Hegel’in bütün parça, süreklilik, kesiksizlik görüşleri bu eleştirilerin sınırına girmekteydi. Mc Taggart ruhun ölümsüzlüğüne inanırdı, Russell içinse ancak nesnel bir varlıkların özellikleri tartışılabilirdi. Ölümsüzlük, geçecek her zaman noktasında bulunmayı içerirdi. Böyle bir içerimi uzay noktalarıyla birlikte ele almalıydı. Uzaysal varlıkların duyu verileriyle algılanması gerekirdi.

Russel’ın başına gelenlerde, inandığı düşünceyi tek başına savunmakla kalmayıp, topluma mal etmek istemesinin rolü büyüktür. Siyasal öğretiler konusundaki bağımsız düşüncesi, ahlâk ilkelerinin mantıksal geçerliği olmadığı yolundaki çıkışları tepkiyle karşılanmıştır. Fakat bütün bunlar, Russell’ın hiç değişmeksizin, belli bir konudaki başlangıç kanılarına saplandığı anlamına gelmez. Nitekim Rus devrimi, ve atom bombası hakkmdaki kanıları böyledir. Her ikisine de önceden taraftarken sonradan onların gösterdiği gelişmeler karşısında tutum değiştirmiştir. Aşağıda göreceğimiz gibi, felsefe alanında da durum aynıdır. Bu, Russell’ın kendini yenileyen bir insan olduğu anlamına gelir.

Russell, kendi içine kapalı hırçın bir filozof tipi değildir. Özel yaşantısında, şakacı, günün sorunlarını eğilmekten zevk duyan bir insandır. Yazılarında yer yer İngiliz mizahının örneklerine rastlanabilir. Bu mizah en ağır konularda bile yer yer ortaya çıkmaktadır, örneğin, mantıksal çelişmelerden sözettikten sonra Hegel’e şöyle yükleniyor: «Sonunda, yukarıki çelişmede, özel hiç bir felsefenin içerilmediği anlaşılır. O çelişme sağduyudan doğar ve bazı sağduyu kanısından vazgeçmekle çözülebilir. Yalnız, çelişmelerle beslenen Hegelci felsefe, her yerde benzer sorunlar bulduğu için bu konuda tarafsız kalacaktır.»

Çok kişide görüldüğü gibi, onun kişiliğinde de yetiştiği çevrenin rolü olmuştur. Bu çevre her şeyden önce, düşünen ve düşünceye değer veren insanların bulunduğu çabaların isim verdiği bir çevredir. James Ward, Sir James Frazer, Sir George Darwin, A. N. Whitehead, Broad, Mc.Taggart, G.E. Moore, Bob Trevelyan kardeşler, Keynes, Wells, Sidney ve Beatrice Webb, G. B. Shaw, Wittengstein, Joseph Conrad, George Santayana gibi tarihten, edebiyata, edebiyattan felsefeye uzanan bir alanın ünlü kişileri ya hocası olmuşlardır, ya öğrencisi, ya da yakın dostu. Hepsiyle tatlı anıları vardır, örneğin Shaw’la birlikte çıktıkları bir bisiklet gezisinde, bisiklete binmeyi henüz öğrenen Shaw, bütün hızıyla Russelî’ın bisikletine çarpar, Shaw havaya fırlar ve birkaç metre öteye sırt üstü düşer. Russelî’ın bisikleti hurda durumuna gelmiş ve Shaw’a bir şey olmamıştır. Dönüş için Russell trene biner. Shaw yavaş giden banliyö trenine her istasyonda yetişerek Russell’ı alaya alır.

Russell’ın öğretisinde mantık, gerçeklik hakkmdaki bütün bilimlerin en geneli, Leibniz’in doctrina formarum’u her doğal dilin kapsaması gereken temel örnekleri ele aldığı için gramerle ilişkiliydi. Fakat Willgenstein daha 1914’ten önce Russell’ın öğrencisiyken, mantıksal doğrulukların, belirli bir sözlükte yeterlikle dile getirilecek gibi olmadığım, başka doğruluklardan «totolojik» olmak özelliğiyle ayırt edilmeleri gerektiğini ileri sürmüştü. Russell cezaevinde Matematik Felsefesine Giriş’ i yazarken, matematiğin tanımı için bu «totoloji» kavramından yararlanmıştır, o tarihte kaleme aldığına göre «sağ mı, ölü mü» olduğunu bilmediği bu eski öğrencisiyle sonradan buluşmuştur. Sözünü ettiğim gerçek, büyük bir düşünürün, öğrencisi kanalından da gelse, yeniye nasıl açık olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. Russell böyle bir gelenekte yetişmiştir. Cambridge’te matematik okurken, hidrostatik dersinde hoca, bir banyo küveti içinde gidip gelen kapaklı kapla ilgili bir problemi çözerken, öğrencilerden bl{i «kapak üzerindeki santrfüj kuvvetini unutmadınız mı?» deyince hoca «ben yirmi yıldır problemi böyle düşünmüştüm. Ama haklısın» diye cevap vermiş.

Bu özellikleri dışında Russell’in kendisine gönderilen her mektuba cevap verdiği bilinmektedir. Uğraşıları göz önüne alınırsa, kişiliğinin bu yanı küçümsenmemelidir.

Onun, eski statik hocası Whitehead’la küçük bir anısı düşünceye verdiği değeri ve bilimsel titizliğini göstermesi yönünden ilginçtir. Poincare’ye karşı yazdığı bir makale için Whitehead’ten matematik bir noktanın açıklamasını mektupla istemektedir. Cevap yıkmaz. Yine yazar, yine cevap çıkmaz. Telgraf çeker cevap gelmez, ödemeli telgraf çeker ses çıkmaz. Sonunda, Whitehead’i görmek üzere yola çıkar. Whitehead, mektuplara cevap verirse orijinal esere vakit kalmayacağı kanısındadır. Fakat Russell da araştırıcıdır, gölgede kalmış köşelerin varlığını, hele onların başkaları yönünden ortaya çıkarılmasını istememektedir. Whitehead’ın soruna değişik bir açıdan bakması, işin yönünü değiştirebilir.

FELSEFESİ

Russell felsefeye Hegelci olarak başlamıştır. 1900 yılında Paris’teki felsefe kongresinde okumuş olduğu tebliğde, noktalarla anların varlığını ileri sürmüştü. Bazı şeylerin var olmadığı konusundaki düşüncelerin geçersiz olduğu konusundaki Hegel’ci kanıya yaklaşmaktaydı bu tutum. O aynı zamanda, Hegel’in Mutlak’ına yaklaşan, sayısız mutlak doğruluklar bulunduğunu savunuyor ve bunları matematikte görüyor, mantığı gramere bağlayarak, zorunlu olanı doğal sayan Hegel’e yaklaşıyordu. Mantık önermeleri a priori olarak bilinir. Bu onların kendi içlerindeki özellikleri değil, onları biliş yolumuzun özellikleridir. Fenomenoloji’sinde felsefeyi bilimin seviyesine çıkarmak isteyen Hegel’le Russell’ın ayrı amaçlar güttüğünü iddia etmek güçtür. Russell bu dönemde «eğer» veya, «veya», «değil» türünden mantıksal değişmezleri Platon gibi âdeta gökte arar ve onları insan aklına kondurulmuş varsayarken Hegel’in Weltgeist kavramını içkin olarak kabul ediyordu. Çünkü, metafizik yönetici varlıklar kabul etmeden bu tip temel kavramların açıklanımı yapılamazdı. Kuşkusuz, taslağı öğrencilik yıllarında çizilen bu programda McTaggart’ın büyük etkisi olmuştur. Ancak Russell daha sonra, Hegel felsefesinin uzaktan görülen bulanık bir lekeye, benzediği sonucuna varır,

O, eski Grek filozofları gibi açık olanı sever, insan usu İçin kesinlik, doğayı ele almakta zorunlu bir öğe olan matematikte bulunabilir. Mantığın İlkeleri’ni yazan Bradley, onun Hegelciliğinde asıl rolü oynamıştır. Bradley bu eserinin her noktasında, insan aklının hiyerarşisinde yer alan bütün mantık biçimlerinin, dolaysız bir duygunun yaşantısından doğduğunu anlatmaya çalışmıştır Bu duygunun bütünlüğünü mantıksal biçimler açıklayamadığı için o, kaçınılmaz bir öznellik içerir.

İnsan düşüncesinin bütün kategorilerini aşan mutlak gerçeklik arama çabası, Russell’da bu döneme rastlar. Fakat, henüz onun, mantıksal atomculukta olduğu gibi dışsal bağlantılardan kurulu olduğu sonucuna varmış değildir. Gerçeklik, kendisini kavramak için ancak duygunun ip ucu verdiği ve insanla özdeş tutulmayacak sonlu merkezlere ayrıştırılabilen bir birliktir. Bu, akla nüfuz edebilirse de akıl üstü yapısı olan bir gerçekliğin dile getirilmesidir.

Russell’ın yetiştiği yıllarda, özellikle Oxford’ta yeni idealist bir gelenek egemendir. Bunlar, mantık alanında, bagta Hegel olmak üzere Lotze ve Sigwart gibi Alman düşünürlerden etkilenmişlerdir. Mutlak idealist’ler diyebileceğimiz Hegelci gurubun merkezi Oxford üniversitesidir. Russell’ın önceleri yakın dostu olan Mc Taggart’sa, bazı noktalarda Hegel’den ayrılmasına rağmen, düşüncelerini onun felsefesini inceliyerek türetmiş ve Hegel Kozmolojisi Üzerine Çalışmalar, Hegel Mantığı üzerine Bir Açıklama adlı yapıtlar vermiştir. Russell daha sonra, varlık’a ayırdığı dikkatin kaynağını Mc Taggart’tan alacaktır. Şurası önemlidir: Russell hiç bir zaman McTaggart’ın, biçimsel belirlemeleri empirik materyalin dışında, a priori bir saflığa bağlama çabasına, hatta onunla en çok dost olduğu yıllarda bile yanaşmamıştır. Aynı şekilde, hiç bir zaman Hegel’in psikolojizmine girmemiştir. En çok Hegelci olduğu zaman bile. O, gerçekliğin zihinsel olması konusundaki Hegelci kanıta karşı durarak, gerçekliğin ne olması gerektiği konusunda kanıt getirilemiyeceğini ileri sürer. Whitehead„ matematikçinin uzay ve zamanının insan yönünden yapılmış duyarlı aygıtlar olduğu konusunda kendisini ikna ettiğinde Russell, doğada bu aygıtların yapıldığı maddeler bulunduğunu düşünmemişti. Bu, gerçekliğin zihinsel olduğu görüşüne dönüş sayılamaz. Matematik gerçeklikle, doğadaki gerçeklik değildir. Fakat bir Russeli, bir kısım gerçekliği zihinsel, bir kısmını çevresel sayıp çokçu bir tutuma girdiğinde (kanuna göre burada da McTaggart’ın etkisinden söz edilebilir) çelişmeye düşmese bile doyurucu olamıyor. Çünkü, dış dünya izlenimlerinden doğar sayma yolunda bir kanıma giremediği matematik kavramların kaynağı belirsiz kalıyor. Eğer onlar zillinde kendiliklerinden oluşmuşlarsa, Russell’ın çevrel saydığı kavramların da önceden zihinde oluşmadıklarını düşünmemek için bir neden yoktur. O zaman örneğin, «baba»nın varlığından babalık kavramına değil de «babalık» kavramından «baba»nın varlığına geçmek durumunda kalırız. Böyle bir tutum da Russell’ın empirisizmiyle çelişme yaratır. Empirisizmde, yaşantı, en temel öğelere ayrılabilmektedir. Bu, onun dolaysız ve şaşmaz duyusal gözlemlere indirgenmesi demektir. Zaten dilin, ilkel önermelerin varlığına elveren böyle bir temele dayandırılmasıyla, ilkel ve karmaşık önermeler arasındaki bağlantının «doğruluk fonksiyonu»na bağlanması olanaklı olmaktadır. Doğruluk fonksiyonu, modern mantığın temel direklerinden biridir.

Bu noktada Russell’ın mantıkçılığıyla, empirisizmini ayrı ayrı gözden geçirmek gereği ortaya çıkıyor. Gerçekten onun mantıkçılığı daha G. E. Moore’la tanıştığı 1898 yılında kendini gösterir. Esasen Matematiğin ilkeleri’nin önsözünde Russell «felsefenin temel sorunlarında durumum ana çizgileriyle Bay G. E. Moore’a bağlıdır» şeklinde konuşuyor. Onun Hegelcilikten ayrılıp, Moore’un çözümleyici yolunu seçmesinde sağduyuya karşı güvensizliği ve Hegel felsefesininse sağduyuya uygun gözüken bir yığından ibaret oluşudur. Çünkü asıl felsefe sorunları, sağduyuyla cevaplandırılamıyan sorulardır. Söz gelimi, bir sözcüğün anlamını tartıştığımızda, kendileri o sözcük olmayan pek çok örnekle karşılaşmaktayız. Sözcüğün kendisi, duyulur dünyanın bir parçası değildir. Onun, benzer biçimlerin dolayısıyla mantıksal bir uydum olduğunu söyleyebiliriz. Fakat benzerlik, bir biçimin yani sözcüğü sınıf üyesi durumuna getirmek konusunda zorunlu ve yeterli değildir. Orada gerekli olan «erek» tir. Sağduyu bunun dışında bazı gündelik sorular için bile yeterli değildir.

Dikkati çeken husus, Moore sağduyuyu savunduğu ve bu konuda bir de eser yazdığı halde, Russell’ın sağduyuya dayanan Hegel’den Moore etkisiyle vazgeçtiğidir. Yukarda da belirttiğimiz gibi bunu, Moore’un çözümleyici görüşlerindeki çekiciliğe bağlayabiliriz. Moore’un sağduyuya karşı tutumu, onunla ilgili pek çok inancın, mantık yasaları gibi, ne ispat edilebilir ne de çürütülebilir olduğu temeline dayanmaktaydı, «iyi», «bilmek», «görmek» gibi deyimler böyledir. Moore bunları çözümliyerek, sağduyuya dayanan kullanımlara bağlar. Çözümleme sırasında, deyimlerin anlamlarının birer varlık olduklarını kabul eder. Bu bakımdan, bir deyimin anlamını bilmekle anlamın çözümlenmesini bilmek arasındaki karşıtlık, verilen bir deyimin kavramına sahip olmakla bu kavram karşısında tavır almak karşıtlığı biçiminde dile getirilmiştir.

Russell, bir üst paragrafta dile getirilen düşünceleri benimser. O da matematiğin temel kavramlarını birer varlık saymakta ve sözcüklerin çözümlenmesinde bir deyimi sağduyu aracılığıyla kullanmayı bilmekle onun yapısını dile getirmeyi ayırmaktadır. Russell bir kavramı tanımlarken, onu kuran kavramlara ve o kavramlar arasındaki bağlara geri gitmeyi öğütler. Böylece, söz konusu kavramın, verilen ve ilgili deyimlerle benzerlikleri, ayrılıkları kolayca açığa çıkacaktır.

Algı konusundaki düşüncede de Russell, Moore’un etkilerinden uzaklaşmamıştır diyebiliriz. Bu dönemde (1900) yayınladığı Leibniz’in Felsefesi adlı eleştirisel betikte, Leibniz’in algı konusundaki düşüncelerini eleştirirken, dış dünyada olup bitenlerle duyular arasında nedensel bir bağlantı bulunması gerektiğini, algılıyana çevrel nesnelerin hiç bir etki yapmaması düşüncesinin paradoksallığını ileri sürmektedir, (s. 133 v.ö.). Anlam ve Doğruluk üzerine Bir Araştırma’da da aradan 40 yıl geçmesine rağmen aynı tez savunulur (s. 123). Algılar ve yaşantılarla, olgular hakkındaki bilgimizin yakın nedensel bağlantısı vardır. Algısal bilgiden çıkarımsal bilgiyi ayırmakla Hegelcilerle, entrumantalistler yanılmışlardır. (Anlam ve Doğruluk’a göre) Algısal yargılar Moore gibi çözümlenirken onların, işaret zamirleri veya soyut adlarla dile getirildiklerine dikkat edilir (Anlam ve Doğruluk, s 127) Burada Moore’cu çözümlemenin etkisi büyüktür (bkz. İdealizmin Çürütülmesi, Principia Ethica).

MANTIKÇI RUSSELL

Russell, vaftiz babası, aile dostları John Stuart Mill’ın. Mantık Sistemi adlı betiğini henüz 18 yaşındayken, Cambridge’e gitmeden okumuş bulunuyordu. Onun, zorunlu önermeleri gramere bağlayarak sözel saymasında Mill’in etkisi görülmektedir. 193839 ders yılında Chicago üniversitesindeki derslerden sonra, ünlü mantıkçı Prof. Carnap ve Morris’in de bulunduğu dinleyiciler gurubuyla, doğruluk, dil ve olgu sorunlarını tartışması sonucu Russell, zorunluk konusunda dilin payını azaltmaya girişmiştir.

Russell’ın yapıtlarına (özellikle Matematiğin İlkelerine) bakarak, adlar konusunda da çok eskiden düşünmeye başladığını kabul edebiliriz. Gerçekten onun, değişik bir ad anlayışı vardır. Mili, özel adları bir gösterime, genel adlarıysa bazı özelliklerin içerimine bağlamıştı. Russell, özel adlar görüşünü bağlantılar görüşüyle birleştirerek genişletmiştir. Ad, uzayzaman’ın belirli sürekli bir parçasını kaplayan bir nesnedir. Bir nesne, birlikte var olan niteliklerin demetidir (Anlam ve Doğruluk, 97). Uzay-zaman için gerekli özellikleri taşıyan nitelikler dizisi araştırılırken empirik yasalara dönülür. Böylece uzayzaman konusundaki «sentetik a priori» genel doğruluklar ortadan kaldırılmış olur. Berson’un hafızası bu bakımdan, gözlemleri depo ettiği için işe yarıyacaktır.

Russell 1912 yılında Felsefenin Sorunları’nı yazdığı sırada, fiziksel nesnelerin sadece tanımları aracılığıyla bilindiğine inanmaktaydı.

İmdi, Russell’ın Whitehead’le birlikte çalıştığı döneme geçebiliriz. Bu dönem onun özellikle, matematiksel mantık sorunlarına eğildiği ve Whitehead’la birlikte 26X17 cm boyundaki 2000 sahifeyi aşan, Aristotelestenberi insan aklının ortaya koyduğu en büyük mantık ürünü sayııan Principia Mathematica’yı yazdığı dönemdir, üç ciltlik bu dev eserin dördüncü cildinin de yayınlanması tasarlanmış, fakat bu tasarı gerçekleşmemiştir. 1910-13 yılları arasında yayınlanan Principia Mathematica, matematiği mantığa indirgemiştir. Russell 1900 yılında Whitehead’le birlikte katıldığı Paris’teki matematik kongresine katılması sonucu, mantığın matematik temelinde ve matematiğin teknik araçlarıyla açıklamasını yapmaya çalışan Italyan matematikçisi Peano’yla tanışmış; böylece Whitehead’ten de aldığı destekle salt matematik konusunda verimli ve kesin araştırmalara girişmiş oldu. Çalışmaları, Weierstrass, G. Cantor, F. Klein, Dedekind ve Frege gibi büyük matematikçilerin buluşlarıyla beslendi. Russell bu yoldaki zihinsel yeteneklerini önce, 1903 yılında yayınladığı Matematiğin ilkeleri (Principia Mathematicadan ayrıdır bu yapıt) adlı betiğiyle, zihinsel yeteneklerinin salt matematik yolundaki ilk ürününü vermiş oldu. Russell salt matematiği «p, q’yu içerir» biçiminde bütün önermelerin sınıfı olarak tanımladığı bu yapıtında sembolizme başvurmaksızın sembolik mantığı da ele almakta ve önermeler, sınıflar hesabıyla bağlantılar hesabım açıklamaktadır.

Bütün matematik değişmezlerin mantıksal değişmezler olması, matematiğin bütünü öncüllerinin değişmezlerle ilgili bulunması, füozofların matematiği a priori saymalarına yol açmıştır. önemli olan, bir kez mantık aygıtının kabul edilmesiyle matematiğin zorunlu olarak ortaya çıkmasıdır. Salt matematik, mantıksal değişmezler dışında hiç bir tanımlanamaz olanı içermez. Uygulamsal (tatbiki) matematikte sonuçlar, söz konusu varsayımı doyuran bir değişmez için ileri sürülür. Salt matematikteyse onlar değişkenle ilgili bir varsayımdan doğarlar. Söz gelimi Eukleides geometrisi, salt matematik olarak «U, Eukleides uzayıdır» varsayımına sahip önermelerden kuruludur. Öte yandan, «var olan uzay, Eukleides uzayıdır» dersek, Eukleides geometrisini kuran bir değişmezin varlığını kabul ederek, bu geometrinin bütün sonuçlarını ileri sürmüş oluruz.

Matematik, içinde değişkenler bulunduran biçimler biçimsel içerimleri öncül alır ve onların vargılarından kurulur, örneğin «a, b’yi ve b, c’yi; o halde a, c’yi içerir» biçimindeki kıyas, matematiğe; «içerim bir bağlantıdır» türünden önermeyse mantığa aittir.

Matematiğin ilkeleri, salt matematik alanındaki değişik kişilerin (bunların adları yukarda verilmiştir) düşüncelerini biraraya toplaması ve eleştirmesi açısından ilginçtir. Orada nicelik, büyüklük, sonsuzluk kavramları ve temel kavram olarak sayılar uzun uzadıya tartışılmıştır. Russell için bir dönüm noktası biçimleyen bu yapıtın ayrıntılarına, kısa ve teknik olmaması gereken bir yazı çerçevesi içinde girmek çok güçtür. Ancak, salt onun yaratıcılığına ait olanları gözden geçirebiliriz.

Ayırt edebildiğim kadarıyla Russell’ın buradaki en büyük hizmeti mantıksal paradoksların çözümlenmesi yolunda olmuştur. Mantıksal paradokslar sorunu, daha D.Ö. 490 480 yılları arasında yaşamış Elealı Zerion zamanmdanberi zihinleri işgal etmiştir. Aristotelesin bize bildirdiği en eski ad budur. Belki, paradokslar alanında kafa yormuş onun da bilmediği veya bildiği halde etkisinin azlığı yüzünden Physica’sma almadığı kişiler vardır. Kant’a değin, felsefe literatüründe bu tür mantık güçlerine rastlamıyoruz. Kant, Salt Aklın Eleştirisi’nde:

1-Dünyanın bir başlangıcı, zaman içinde bir başlangıcı olduğu ve uzay bakımından sınırlı bulunduğu,

2-Dünyadaki her karmaşık tözün basit parçalardan kurulduğu, kendisi basit olmayan ya da basit parçalardan kurulu olmayan hiç bir nesnenin bulunmadığı (dünyada), yolundaki tezler ve bunların karşı tezlerinin çatışkısına işaret etmiş, fakat çıkar bir yol göstermemişti. Sonsuzluğun duyu dünyasının itibarını nasıl kırdığını anlamak için ilk iki teze bakmak ve onların karşı tezle’rini düşünmek yeter.. Birinci çatışkıda içerilen sonsuzluk düşüncesi, birbirini izleyen bireşimlerle bütünlenemezlik kanısını içermektedir. Sonsuzluk kavramı, sınıflarla ilgilidir, dizilere ancak türetme yoluyla uygulanabilir. Sonsuz sınıflar kendilerini üyelerinin tanıtıcı özellikleriyle verilirler. Böylece, «tamamlanma» ve «ardışık bireşim» kavramları ortadan kalkar. «Bireşim» zihne başvurmayı gerektirir, Kant felsefesinin özelliğidir. Kant aynı zamanda, sonsuz dizilerin, ardışık bireşimle sonlu zamanda tamamlanmadığını düşünmüştür. Bu, olsa olsa, dünyanın zaman içinde bir başlangıcı olmadığını kanıtlar.

İkinci çatışkıysa, sürekliliğin, sonsuzluğuna dayandığını göstermesi bakımından ilginçtir. Uzay basit parçalardan değil, uzaylardan kuruludur. Geometri, uzayı basit noktalardan yapılmış olarak görür. Bu görüş zorunlu değildir. Eğer, çatışkıdaki tezin ispatı doğru olsaydı ve karşı-tezden, noktaların kabulüyle kaçmabilseydik, çatışkının kendisi, noktaların lehine tüketici bir kanıt sağlayacaktı.

Kant, uzayda esas olanın uzaysal sıra olduğunu kabul ettiğinden ve noktalarda bu özellik bulunmadığı için uzayı noktalardan kurulu saymamış olabilir. Bu, mutlak uzay görüşünü içerir. Öbür yandan, sonsuz bölünebilirlik kabul etmediği için noktalardan vaz geçmiş olabilir. Birinci durumda, uzaysal bağlantılar hayırlanırken, ikinci durumda, sonsuz bölünmenin olanaklı olmadığını ispat edecek bir görüş gösterilmemektedir.

Pythagoras’tanberi 2000 yıldan fazla birzaman insan zihni bazı mantıksal paradokslar dolayısıyla bocalamaktaydı. Bunlardan en önemlisi sonsuzlukla ilgili olandı. Pythagorasçılar ve onların çağdaşları olan atomcular uzayın bölünemez noktalardan zamanında, bölünemez anlardan kurulu olduğuna; ve sonlu bir alandaki nokta sayısıyla, sonlu bir zamandaki an sayısının sonluğuna inanmışlardı. Aristoteles, Physika’da, Phythagorasçılarm boşluğu kabul ettiğini söyler. (IV. 623). Yine Pythagorasçılar ve Platon, sonsuzluğu, kendi başına yaşıyabilen bir tözün ilkesi sayar ve Pythagorasçılar onu, duyu nesneleri arasına yerleştirir (Physika, 41, 4,203 a).

Parmenides, Grek felsefesini?, gerçekliğin bölünmez ve değişmez olduğu kanısını getirmiş, onun öğrencisi Zenon, ünlü kanıtlarını ortaya atmıştır. Buna göre:

1-Bir yarış alanının sonuna, sonlu bir zamanda, sonsuz sayıda noktalar geçilemiyeceği için varılamazdı. Önce, verilen bir uzaklığın yarısını, sonra o yarının yarısını v.ö. geçmek zorunluydu ve böylece sonsuza değin gidilirdi.

2-Hızlı koşan çabuk koşana yetişmezdi. Çünkü, çabuk koşan önce, ağır koşanın ilk bulunduğu noktaya varmalıdır. Bu sırada yavaş koşan daha ileri bir noktaya varmış olacaktır v.ö.

3-Eğer herşey, kendisine eşit bir uzayı kapladığında hareketsizse ve harekette olmak, verilen bir zamanda belli bir uzayı kaplamaksa hiç bir cisim harekette olamaz.

Zenon’dan Bergson’a değin pek çok filosof, metafiziğini, sonsuz dizilişin olanaksızlığı ilkesine dayandırmışlardır. 1846 48 yıllarında yazdığı küçük bir eserle (Sonsuzluğun Paradoksları) Bolzano, konuya bir çözüm yolu bulmak istemiş ve asıl çözüm 1882 yılında George Cantor yönünden sağlanmıştır. Bildiğim kadarıyla Cantor’un, teknik bilgileri gerektirdiği için burada açıklamasına girmiyeceğimiz düşüncelerini anlaşılır duruma getiren ilk düşünür Russell’dir.

Russell’in, felsefe evreninde asıl yerini bulmasına yol açan onun ilk kez Matematiğin İlkeleri’ne yaptığı bir ekle ana çizgilerini öne sürdüğü ve mantıksal paradoxların çözümünü sağlayan tipler öğretisidir. En eski Paradoks Giritli Epimenides’in sözüyle ilgilidir. Epimenides «bütün Giritliler yalancıdır» demiş. Kendisi de Giritli olduğuna göre; doğru söylediği kabul edildiğinde yalan, yalan söylediği kabul edildiğinde doğru söylüyor demek olur. Zamanla ortaya başka paradokslar da çıkmıştır. Örneğin 1895’te G. Cantor kendi sınıflar kuramının şöyle bir paradoks içerdiğini görmüştü: Her iyi düzenlenmiş dizinin bir sıra sayısı olduğu ve yukan doğru, yerilen, herhangi bir sıra sayısını içeren sıra sayıları dizisinin, verilen sıra sayısının bir aştığı ve bütün sıra sayılarının dizisinin iyi düzenlenmiş olduğu gösterilebilir. Bundan, bütün sıra sayılarının dizisilerinin bir sıra sayısına sahip olduğu sonucu çıkar. Fakat bu durumda bu sayıyı içeren bütün sıra sayılarının dizisi bu sayının bir üstünde bir sıra sayısına sahiptir. Dolayısıyla, bütün sıra sayılarının dizilerine ait sıra sayısı, bütün sıra sayılarının sıra sayısı olmayacaktır. 1899’da Cantor bir paradoks daha keşfetti. Durum 1903 yılma değin, esaslı bir çözüm bulunamadan sürdü. O yıl matematikçi Frege, Aritmetiğin Temelyasaları adlı eserinin ikinci cildini 1902 tarihli bir notla yayınlıyordu. O not şuydu:

«Bilimsel bir yazar için, kurduğu yapının temellerinden birinin, yapı bittikten sonra çökmesi kadar talihsizlik olamaz.»

«Bu betiğin bitimine yakın Bay Bertrand Russell’in mektubunu alınca böyle bir duruma düştüm. Sorun, benim V. aksioma’ınamla ilgilidir. Onun apaçık öbür aksiomalar gibi apaçık olmadığım ve bir mantık yasası sayılamayacağını asla görmezlikten gelmiş değildim. Bu zayıf noktayı, birinci cildin önsözünde de belirtmiştim (s. 7). Yerine bir başkasını bulsaydım, ondan memnunlukla vazgeçerdim. Şimdi bile, bir kavramdan, o kavramın uzanımına geçmeden, aritmetiğin bilimsel olarak nasıl kurulacağını ve sayıların mantıksal nesneler olarak nasıl kavranıp gözden geçirileceğini Dilmiyorum. Daima bir kavramın uzanımından (bir sınıftan) söz edebilir miyim Söz edemezsem, istisnai durumları nasıl ayırt edeceğim? Daima bir kavramın uzamm bakımından öbürüyle çakışmasından, birinin sınırına giren kavramın öbürünün de sınırına girdiğini çıkarımlayabilir miyim? Bay RusseH’in bildirisinde ileri sürülen sorular bunlar.»

«……. imdi Bay Russell’in keşfetmiş olduğu çelişme belirtilebilir: ,

Kimse, insanlar sınıfının insan olduğunu ileri sürecek değildir. Burada, kendine ait olmayan bir sınıfa sahibiz. Bir nesne, o nesne, uzanımı belli bir sınıf olan kavramın sınırına girdiğinde bir sınıfa aittir diyorum, imdi, gözlerimizi, kendine ait olmayan sınıf kavramına çevirelim. Bu kavramın uzanımı (eğer onun uzanımından söz edebilirsek), kendilerine ait olmayan sınıfların sınıfıdır. Ona kısaca S sınıfı diyeceğiz. İmdi bu S sınıfının kendine ait olup olmadığına bakalım, önce, onur kendine ait olduğunu kabul edelim. Eğer bir nesne bir sınıfa aitse, o nesne uzanımı o sınıf olan bir kavramın sınırına girer. Dolayısıyla, eğer, sınıfımız kendine aitse, kendine ait olmayan bir sınıftır, öte yandan, sınıfımızın kendine ait olmadığını düşünelim. Bu durumda o, uzanımı kendisi olan biı kavramın sınırına girer, dolayısıyla kendine ait olmaz. Burada bir çelişmeyle karşılaşınız.» (Aritmetiğin Yasaları, Jena, 1903) Russell’in mektubundan sonra Frege önce, sınıflara kar şılık olmayan kavramlar düşündü. Eğer, kendisinin üyesi ol mayan sınıf kavramı böyleyse, Russell’ın paradoksu ortadaı kalkacaktı. Çünkü artık, kendilerinin üyesi olmayan sınıflara sınıfı bulunmayacaktı, iki kavram, sadece ve sadece birincisi sınırına giren, fakat kendisi birincinin uzanımı olmayan nesne İkincinin sınırına da girmekteyse ve bunun tersi de doğruysa iki kavramın aynı uzanıma sahip olduğu söylenecektir.

Russell 1906 yılında, Londra Matematik Derneğinin yayınladığı dergiye yazdığı bir makalede (Sonsuz Ötesi Sayılar Kuramının Bazı Güçlükleri Üzerine ve Tipler Sırası) sınıf notasyonları üzerine bazı sınırlamalar konulmasını ve matematikten sonsuz küçüklerin çıkarılıp atılması gibi, mantıktan sınıflar hesabının atılmasını öngörmekteydi. Russell aynı zamanda, sınıflardan söz etmenin, paradokslara yol açan tek neden olmadığını ortaya koyan bir paradoks da bulmuştu. Hem Poincare’yle Russell’in çatışmaları da bu tarihlere rastlar. Rusell’ın, bazı önerme fonksiyonlarının yüklemsel olmadığı konusundaki düşüncesini kabul eden Poincare, matematiğin, sembolik mantık aracılığıyla dile getirilemiyeceği tezini savunma] taydı. (Bilim ve Yöntem, H. Poincare).

Artık Russell’in, paradoksları nasıl çözdüğünü, teknik ayrıntılara girmeksizin açıklayabiliriz sanıyorum. Bunun için doğrudan doğruya Principia Mathematica’ya baş vuracağız:

Tipler kuramına girmeden önce, kısır döngü ilkesini öğrenmeliyiz. «Bir derlemenin bütününü içeren, o derlemeden biri olmamalıdır», ya da tersini dile getirmek gerekirse «eğer, bir bütüne sahip olması koşuluyla o, bütünün terimleriyle tanımlanabilir üyelere sahipse, derlemenin bütünü yok demektir.» Söz gelimi, üçüncü durumun olanaksızlığı yasasını alalım. Bu yasa bir önerme olduğu için, onun kendisinin de doğru ya da yanlış olduğunu ileri sürersek kısır döngü yanlışlığına düşmüş oluruz.

Tipler kuramı için bir de doğruluk ve yanlışlığın sistemli çift anlamlılığı üzerinde durmak gerekir. Genel bir anlatımın içerdiği fonksiyon, o anlatımın kanıtı olamaz, örneğin, «bütün insanlar için her insan söz konusu olduğunda, ‘her insan’ ölümlü olmak yüklemine ölümlülük yüklemi verilebilir» genel önermesinde yüklem ölümlülük yüklemi genel önermenin kendisine ait olamaz. Başkaca dendikte, genel önerme, ölülülük yüklemine kanıt verilemez. Çünkü o yüklem tek tek insanlara aittir. Sorunu doğruluk veya yanlışlık yüklemlerine götürürsek, önermelerin tikel ve genel oluşuna göre ayrı dereceden doğruluk veya yanlışlık bulunması gereği anlaşılacaktır. Sonuçta, verilen bir fonksiyon, belirli tipte bir kanıt gerektirecektir. (Burada, «fonksiyon»dan kasdedilen önerme fonksiyonudur. Doğru veya yanlış olma özelliğine sahip her yargı önermedir: Ahmet gitti gibi. Bu önermenin öznesi değişkenle gösterilirse önerme fonksiyonu elde edilir: X gitti gibi, özne önermenin kanıtıdır, fiilse yüklemi.)

İmdi bu görüşe göre, Epimenides paradoksunun nasıl çözüldüğünü görelim: Bir insan «yalan söylüyorum»dediğinde bu, «doğruladığım ve yanlış olan bir önerme var» demektir. Fakat, çift anlamlı olan «yanlış» sözcüğünü bu durumdan kurtarmak için, yanlışlığın yüklendiği önermenin sırasını belirlemeliyiz. Eğer söz konusu önerme, n. sıradaysa, o önermenin ortaya çıktığı bir başka önerme bir üst sıradandır.

«Yalan söylüyorum» önermesi «birinci sıradan bir yanlış önerme ileri sürüyorum», «ikinci sıradan bir yanlış önerme ileri sürüyorum» v.ö. biçimindeki önermelerin kısaca dile getirilmesidir. Birinci sıradan hiç bir önerme ileri sürülmediğinden «birinci sıradan yanlış bir önerme ileri sürüyorum» önermesi yanlıştır, «ikinci sıradan yanlış bir önerme ileri sürüyorum» önermesi doğrudur. (Paradokslar için bkz. Principia Mathematica, Cambridge University Press, c. i. 37 65).

Russell bu biçimde yedi paradoksu çözmüştür. Principia Mathematica’nın yayımı üzerinden 58 yıl geçtiği halde, çözüm, değerini korumaktadır.

Russell’ın kendi adına damgaladığı bir başka ünlü kuram da tanıtlar (tasvirler) kuramıdır. Frege, kavramların ve bağlantıların yapısını anlayabilmek için, fonksiyonlar üzerinde durmamızı öğütlüyordu. Çünkü, bir cümlenin ilgili olduğu bir varlık, yani onun doğruluk değeri bulunmaktaydı. Böylece, kavramlar ve bağlantılar, değerleri daima doğruluk ve yanlışlık olan fonksiyonlardı. Söz gelimi Frege için kırmızı renk halis ve «kırmızı» adının ilgili olduğu nesneydi. O, «kırmızı» sıfatının ilgili olduğu nesne olamazdı. Bu öğreti, Frege’yi yüklem tipleri arasında kesin bir ayırım yapmaya götürmüştür. Dilin ana çizgilerini belirtmek için, onu taklid etmeyen bir sistem kurulabilirdi.

Aritmetiğin Temelleri’nde (Breslau, 1884) bu programı uygulamaya çalışan Frege, anlamla, anlamın başvurduğu nesneyi ayırmaktaydı. Aynı nesneyi gösterdiği halde iki tanıt ayrı anlama sahip olabilirdi. Gündelik dilde özne olan, belirli bir tanıt, açıkça ileri sürülmeyen bir anlatımı önceden varsaydırmaktaydı. Tanıt bir nesneyi göstermediğinde, önermenin doğruluk ya da yanlışlığından söz edilemezdi. Frege, böylece, her tanıt için bir nesne düşünmeye yöneldi. Bazen ilgili nesnenin, tanıtın ereğinden başka olduğunu da kabul ediyordu. Bu konudaki güçlükler, daha sonra Russell ve Whitehead yönünden ele alınmıştır. Ben, tanıtlar kuramının daha çok Russell’a ait olduğunu sanıyorum. Çünkü o, daha Felsefenin Sorunları’nı yayınlarken, fiziksel nesnelerin sadece tanıtlar yoluyla bilinebileceğini düşünmekteydi.

Russell’ı, kendi anlatımıyla «felsefeye en büyük yardımlardan biri» olan tanıtlar kuramını ileri sürmeye götüren neden, var olmayan nenlerden anlamlı olarak nasıl söz edilebileceği sorunudur. Bu var olmayan nesneler, şimdiki Fransız Kralı, yuvarlak kare türündendir. Tanıtlar kuramının, Frege’deki, anlam ve anlamın baş vurduğu nesne arasındaki bağlantıyla ilgili olduğu görülüyor. Russell’ın çözümü «şöyle şöyle» biçimindeki anlatımların hiç değilse kullanımlarında ad olarak görev yapmadıklarını göstermek yolundadır. Onlar, karşılık oldukları bir nesnenin varlığı dolayısıyla anlamlı değillerdir. Russell, belirli bir tamtsal anlatımın ortaya çıktığı tümceyi, onun bir ad gibi görünmiyeceği biçime çevirmiştir. Kendisinin ünlü örneğini alarak açıklıyalım durumu: «Waverley’nin yazan Scott’ tu» tümcesi üç biçimde dile getirilebilir:

1-Waverley’i en az bir kişi yazdı.

2-Waverley’i en çok bir kişi yazdı.

3-Bir kişinin hem Waverley’i yazması hem de Scott’la özdeş olmaması olanaksızdır.

Görüldüğü gibi her üç anlatımda da, «Waverley’nin yazarı» tanıtı, artık ad değildir. Fakat bu kuram son zamanlarda, karşılık nesnesi bulunmayan tanıtsal anlatımları yanlış saydırdığından eleştirilmiştir, örneğin Strawson Karşılık Olan Nesne üzerine adlı yazısında (Mind, sayı 235, 1950), tümce, tümcenin kullanılışı, ve tümcenin kullanıldığı anlatım arasında ayırımlar gözetir. Bunun nedeni, söz konusu nesnenin var olmaması durumunda, kullanılan tümcenin doğru ya da yanlış bir nesneyi dile getirmediğini anlatmaktır. Şurasını hemen ekliyelim: Strawson böyle bir anlatımın doğru ya da yanlış olmayacağı konusunda yeterli kanıt vermemektedir. Kanıma göre, en çıkar yol tanıtın doğruluğunu ya da yanlışlığının, yüklemin doğruluğu ya da yanlışlığına bağlı olduğunu kabul etmek ve böylece çok önemli ve gerekip bir mantık ilkesi olan üçüncü durumun olanaksızlığım feda etmemektir. Çünkü, tersi durumda, tanıt bir nesneyi göstermiyorsa, onun yer aldığı alatım ne doğru ne de yanlış olacaktır. Fakat, biz imdi, kendi düşüncelerimizi değil, Russell’inkileri açıklamağa çalıştığımızdan, bu nokta üzerinde daha fazla durmayacağız.

Russell, ‘Ahmet’, ‘İstanbul’ gibi gündelik özel adların tanıtlara çevrilebileceğini kabul etmektedir. Bu tür adların gösterereği nesneler bulunmıyabilir. Dolayısıyla, onların anlamları, bu nesnelere bağlı bulunmayabilir. Fakat, bu adın anlamı, onu taşıyanla özdeş de değildir. Bu bakımdan sözü geçen adlar, gerçek adlar değillerdir. Anlam kuramıyla, «Waverley’nin yazarı» tanımının görünürde bir nesneye bağlanabileceğini ve yukarda verilen üç tanıta çevrilebilen özel adların gerçek bir nesneyi göstermediği çıkarımlanabilir.

Tanıtsal anlatımlardan elde ettiğimiz uygun yüklemleri doyuran bireyler Russell’a göre «mantıksal özel adlar»dır.

Russell’ın mantığı, bilgi kuramıyla bağlantılıdır. Çünkü göstersel anlatımlarda, mantıksal özel ad sayılabilecek olanlar salt göstersel sözcüklerdir. Böylece, onların karşılık oldukları nesneler gözlenebilir olmalı, adın başvurduğu nesnenin sanrıya (illusion) karşı garantisi sağlanmalıdır. Tümel olanlar da, gözlenebilir olduklarından özel adlar arasında bulunabilirler. Buraya, duyu verilerine dayanan bir bilgi kuramından varıldığı açıktır.

Russell’in göstersel mantıksal adları «ben», «burada», «imdi» türünden adlardır. Bu sözcüklerin her zaman bir nesneyi gösterdikleri kolay kolay ileri sürülemez. Russell böyle bir gösterimi kabul eder. Onun, anlamla gösterimi bir tuttuktan sonra, mantıksal özel adları neden gereksindiğini anlamak güçtür. Bu düşünceye göre, mantıksal özel adların yerine, tanıtlar konulabilecek ve göstersel temelli sözcükler ortadan kalkacak. Sonuçta, genel anlatımlardan kurulu bir dil elde edilmiş olacak. Böyle genel bir dil olup olmayacağı, nesnelerin özellikleriyle bir tutulup tutulamayacağı, (tanıtlar, göstersel sözcüklerin yerine geçince, özellikleri nesnelerin kendileriyle bir tutmuş oluyoruz] uzun tartışmalara yol açar.

Bazı konularda düşüncelerini değiştirerek kendi kendin yeniliyen Russell, «doğrudan doğruya tanımak ve tanıtla tam mak» konusundaki düşüncelerini 1902 yılmdanberi hiç değiştirmemiştir. Fakat, eski arkadaşı Moore’un bu konudaki bazı eleştirilerini kabul eder (B. Russell’s Philosophy, Tudor Company New York, Yaşıyan Filozoflar Kitaplığı, s. 690).

Buraya kadar, Russell’in felsefesinin belirgin yönlerini vermeye çalıştım, üzerinde durmuş olduğum konular, onun felsefeye yaptığı en büyük yardımları kapsamaktadır. Gerçeke Russell, bilim felsefesinden, özgür isteme, özgür istemden Bersson felsefesine ve Einstein fiziğine kadar felsefeye girebilecek her konuda kalem oynatmış çok yönlü bir düşünürdür. Bu ti bir kişiyi, sistemli bir incelemeye tâbi tutmak doğallıkla çok güçtür. Bu arada hemen bir gerçeği belirteyim: Hangi konuda yazarsa yazsın, Russell’ın dehası, konuları iyice hazmetmiş olduğu için, betikleri rahat okunur biçimdedir. En ağır sorunları bile okuyucunun karşısına çekici bir biçimde çıkarmasını bilir. Bakarsınız, mantığın karmaşık bir sorununu açıklarken, gündelik yaşantıdan ilginç, yerine göre mizah dolu bir örnek verivermiş. Dolayısıyla, felsefeyi umacı sayanlar, onun yazılarını okuduktan sonra, büyük bir ihtimalle bu korkularından kurtulacaktır. Nitekim Russell, «Nasıl Yazarım» başlıklı bir makalesinde (Portraits From Memory, George Ailen and Unwin, 1956), açık seçik yazmayı öğütledikten sonra şunları söyler:

«Kısa sözün elverdiği yerde uzun söze kaçmayın.»

«Nicelemelerle dolu bir anlatım ileri sürmek istiyorsanız, o nicelemelerin bir kısmını ayrı tümcelerde dile getiriniz.»

«Tümcenizin başı, okuyucuyu sonuyla çelişkili bir bekleyişe götürmesin. «Söz gelimi sosyolojiyle ilgili bir betikte ortaya çıkabilecek şöyle bir tümceyi alalım ele: ‘Kişioğlu, sadece aktüel durumların belirli bir yüzdesiyle doyurulmamış belirli gerekimler, ister doğuştan gelsin, ister çevreden, pek çok etmenin, toplumsal açıdan yararlı normdan saptığı bir birey ortaya koymak yolunda birleştiği uygun bazı çevre! koşulların rastlantısal akımına sahib olduğunda, istenmeyen davranış örneklerinin dışında kalır.» Bunu konuştuğumuz dile çevirirsek görelim ne olur: «Bütün insanlar, veya bir ölçüde bütün insanlar normal dışıdır. Normal dışı olmayan ya doğuştan ya yetişirken olağanüstü bir şansa sahip olandır.»

«……. Kendimde açık bir dil kullanma yetkisini görmekteyim. Çünkü, herkes bilir ki, istesem matematiksel mantığı da kullanabilirim, örneğin ‘bazı kişiler ölen eşlerinin kızkardeşleriyle evlenirler’ tümcesini, yıllarca sürecek bir öğrenim sonucunda anlaşılabilecek biçimde yazabilirim» (Portraits from Memory, 197).

Kanıma göre, Russell’ın felsefe dilini bu denli rahat ve güzel kullanışında, özellikle üniversiteden çıkarıldığı yıllarda yaşamını kazanmak amacıyla gündelik konularla ilgili kitaplar, gazete yazıları yazması, siyaset alanında veya düşüncelerini yaymak amacıyla konuşmalar yapması, oturumlara katılmasının payı büyüktür. O, üsluba ve edebi sanata değer veren bir yazardır. İki cilt tutan öyküler de yazmıştır. Kendisine Nobel edebiyat armağanı kazandıran da çalışmalarının bu yönüdür.


RUSSELL’İN ETİK GÖRÜŞÜ

Russell’ın daha pratik, dünyaya daha yakın görüşlerini ele almak ve önce, Türkçede gözetilmeyen bir ayrıma işaret etmek istiyorum. Etik, ahlâktan daha genel ve ahlâkı da içine alan bir terimdir. «Şunu yapmalı mıyım?», «Ahmet iyi insan mıdır?», «şu iş doğru mu?» türünden sorulara ahlâk karşılık arar. Halbuki, etik kavramında, kişilerin ahlakî düşünceleri, ahlâk sözcüklerinin anlamı v.ö. tartışılır. Bu nedenle, etik daha nesneldir, bir sistemi olan düşünceleri kapsar, kısası bir bilimdir. Ahlâkın etike olan bağlantısı, bilim felsefesinin bilime olan bağlantısı gibidir.

Bu açıdan, Russell’ın etik konusundaki düşüncelerini ele alırsak onun her şeyden önce geleneksel ahlâka karşı çıktığım görürüz. Eleştirilmez, usdışı ve kuram dışı olan, dinle karışık geleneksel ahlâk onu doyurmaz, Russell, önceleri iyilik ve kötülüğün nesnelerin içkin özellikleri olduğuna inanmışken sonraları ahlaksal değer ve istek kavramlarını biribirine bağlı saymıştır. Bir değer yargısı, bir isteğin dile getirilmesi değil, bir isteğin anlatılmasıdır, bir iddia değil bir nidadır. Ahlâk, kendi başına bir olguya sahip değildir. Herhangi bir olguya değer yüklerken, kendi heyecanlarımızı dile getiririz. Fakat, ahlâksal önermeler belli bir ölçüde kişi dışıdır da. Başkalarının, ayna konuda bir istek duymalarına bağlıdır. İnsan işlevliği itki ve istekten doğar. Doğa felsefesiyle, değer felsefesi ayrıdır. İnsanın düşünceleri ve vücut hareketleri, yıldızları ve atomları tanıtlıyan yasalara uyar (İnancım, Kegan Paul 1925, 14) Doğaysa, bizim tasavvur edebileceğimizin sadece bir parçasıdır. Gerçek olsun, tasavvur edilmiş olsun, bizce her şey değerlendirilebilir. Değerlendirmenin yanlış olduğunu gösteren, bizim dışımızda bir ayraç yoktur (İnancım, 16).

Burada Russell’ın gözünden kaçmış olan bazı noktalar yok değildir. Söz gelimi, ahlâk kurallarını dikkate aldığımızda, «iyi» kendisini arzu ettiğimiz için iyi olabilir. Fakat, bu açıklama yeterli değildir. Madem ki, Russell’ın da kabul ettiği gibi, «iyi» ve «kötü» kavramlarında kişi dışı bir öğe bulunmaktadır, öyleyse bu istek bize kabul ettirilmiş bir istektir. Kısası, karşımıza, bazısı ‘iyi’, bazısı ‘kötü’ damgasıyla damgalanmış kurallar çıkarılmıştır. Olsa olsa biz davranışlarımızda, onlar arasından istediğimizi seçmek özgürlüğüne sahibizdir. Bu da tam bir istek özgürlüğü olamaz. Çünkü, zorunlu bir seçime sıkı sıkıya bağlıdır.  

Bir başka nokta da, etik yargıların kendi başlarına «iyi», «kötü» damgası yemedikleri, insan ilişkilerine ve bu ilişkilerin sonuçlarına sakı sıkıya bağlı olduklarıdır. Kısası, onlar sosyal yaşantıya dönüktürler. Russell, sophistikos’ların göreliliğini (rölativizmini) benimsemiş olmakla, ahlâk alanında anarşiye yol açmaktadır. Ahlâk yargılarının çözümlenmesinde dil biçimlerini dikkate almak bizi bu açıdan ters sonuçlara vardırabilir.

Yalnız burada, Russell’ı bütünüyle haksız bulmak olanaklı değildir. Ahlâksal bir yargı verdiğimizde, söz gelimi «şu kötüdür» dediğimizde, onun başkalarınca yapılmasını istememekteyiz. Dolayısıyla bu alandaki yargılarımız, istek içeriğinden bağımsız sayılamaz. Fakat Russell bunu, insanların isteklerini biribirlerine dikte ettirdikleri anlamına aldığı zaman, pratik sonuçları bir yana itmiş olur.

Görüldüğü gibi Russell ahlâk alanında mantık ilkelerinin geçerli olmasını aramaktadır. Kanıma göre, teoloji, ahlâk ve dilin yapısı gibi görüntüler uzlaşımsaldır. Yani, onların kuralları, kişilerarası bir uzlaşmayla belirlenir. Fizik alanında, tekbiçimlilikler, statistik oranlar ve tahmine elveren nedensellikler araştırdığımızda nasıl onların mantıksal yapısını araştırmıyor, sadece olayların kendileri üzerinde duruyorsak, ahlâk alanında da hiç değilse kısmen böyle davranmamız gerekiyor.

Ahlâksal bir görüşün dile getirildiği anlatımda doğruluk,, pratikteki ahlâksal kanılara bağlıysa, o, tanıtsal bir anlatımdır. Grek hedonistleri böyle düşünmüşlerdir. Russell’ın ahlâk alanında, böyle bir ölçütü (kriteri) kabul etmediğini görüyoruz. Ona göre, doğruluk bilgiden daha geniş bir kavramdır, önce, hakkında hiçbir kanıya sahip olmadığımız doğru tümceler bulunmaktadır. Sonra, inandığımız, fakat yanlış usavurmaya başvurduğumuz için bilemediğimiz tümceler de bulunmaktadır (Anlam ve Doğruluk Üzerine Bir Araştırma G. Ailen and Unwin 1940, 226). «Doğru» ve «yanlış» inançların ve dolayısıyla tümcelerin yüklemidir. «Doğru», «gerçeklenebilir» den de daha geniş bir kavramdır. (Anlam ve Doğruluk Üzerine Bir Araştırma, 226-227). Russell’ın, bu geniş doğruluk anlayışına, ahlâksal alandan da katkılar yapması beklenebilirdi.

Tanıtsal ahlâk anlatımları, içerdikleri terimlerin anlamları hakkında bazı sonuçlara yol açarlar ve bu sonuçlar da ahlâksal sonuçların ispatında kullanılabilir. Doğallıkla, mantıkçı olarak Russell böyle bir yöntemi benimsiyemezdi. Gerçi bu, doğruluğu belirlemeye yarayan dilsel yönteme karşılıktı. Fakat gözlenen nitelikler, duyu verilerinin dışında her zaman ve her yerde aynı olan duyu verilerine benzememekteydi. Bu gün doğru olabilen yarın yanlış olabilirdi. Belirli davranış biçimlerinin sonuçları, yoruma ve ereğe göre değişebilirdi.

Russell, ahlâk konusunda sezgici bir görüşe yaklaşmakta, hiç değilse genel ahlâk ilkelerinin bizce sezildiğini kabul etmiş, olmaktadır. Gerçekten de, olandan, olması gereken başka türlü çıkarılamaz. Russell’ın bu bağlamdaki (konteksteki) düşüncelerini daha iyi anlayabilmek için, onun İnancım (What I Believe) adlı eserini okumak gerekir.

DİN KONUSUNDAKİ DÜŞÜNCELERİ

Russell’ın din konusundaki eleştirsel felsefesi daha çok hıristiyan diniyle ilgilidir. Genellikle dendikte o, Hristiyan inançlarını reddeder. Konuyla ilgili görüşlerini 1927 yılında yayınladığı Neden Hristiyan Değilim (Watts and Co.) adlı kitabında topladığını görüyoruz. Genellikle dendikte o, Hristiyanlığı.

1-Psikolojik.

2-Mantıksal ve epistemolojik nedenlerle tanımlar.

1-Psikolojik neden, inanç için tutarlı ve kandırıcı bir temel olmayışından doğmaktadır. Geleneğe bağlılık ve güven duygusu, dine bağlıyacak ölçüde güçlü heyecanlar değildir. Hıristiyanlık, uygulanan biçimiyle ahlâksal gelişmenin en büyük düşmanı kesilmiştir. Katolikliğin boşanma kurumu, rahipler için toplanan paralar buna örnektir. Öte yandan, «cehennem», İsa’nın kendine inanmıyanlara kinini temsil eder.

2-Mantıksal ve epistemolojik nedenler, dinin kaynağı ve din doğmalarının geçerliğiyle ilgili tartışmalardan doğar. Genellikle dendikte din, insanın özgür istemini ve kişiliğini tutsak durumuna getirdiği için eleştiriye hak kazanmaktadır.

Evrensel dinlerin eleştirisinden ayrı olarak, Tanrı’nın varlığı konusundaki düşüncelerindeyse Russell, insan aklına başvurmaktan geri kalmaz. Gençlik yıJlarında yayınladığı Leibniz Felsefesinin Eleştirsel Açıklanımı adlı (ilk baskı Cambridge University Press, 19C0; bizim elimizdeki G. Ailen and Unwin’in yayınladığı 1937 tarihli ikinci baskıdır.) yapıtında, Leibniz’in Tanrı varlığım ispat için dört tür kanıt ileri sürdüğünü belirtir. Onlar, ontolojik kanıt, kosmolojik kanıt, ilksiz-sonsuz doğruluklara bağlı kanıt ve önceden kurulmuş uyumdan (harmoni) gelme kanıttır, imdi Russell’in bu konuda neler söylediğini kısaca görelim:

1-Basit veya mutlak, pozitif ve tanımlanamaz olan ve kendini sınırlara bağlı olmaksızın dile getiren her nitelik, bir mükemmelliktir. Böyle bütün nitelikler, tek ve aynı öznenin yüklemi olabilirler. Onların uyuşmaz olan ikisi, Leibniz’e göre, belirlenmedikçe, bu uyuşmazlık ispat edilemez. Yoksa, uyuşmaz olan yüklemler yoktur. Uyuşmaz iki yüklem olmayınca da, tanımlanan türdeki bütün nitelikler, varlığın, eksiksiz olmasından, Tanrı’ya varılmaktadır. Bütün yüklemlerin uyuşması eksiksizliktir (mükemmelliktir). Eksiksiz olan da Tanrı’dır. Dolayısıyla, o tek özne Tanrıdır.

Russell’a göre bu, varlığın yüklem sayılmasına yol açar. Yüklemin varlık olmadığı bir önerme, analitik değil de sentetik olunca; yani varlık yüklemi öznenin kendisinde bulunmaz, ona sonradan eklenirse, Tanrı’nın varlığıyla ilgili önerme de böyle olmalıdır. Halbuki, düşünülen bir varlıkla empirik bir varlık ayrı olmalıdır. Bu bakımdan, varlıkla ilgili önerme analitik olmalı ve öznenin kendisinde varlık yüklemi bulunmalıdır. Fakat bu kanı da yeterli sayılmaz, çünkü iki nesne verildiğinde, birinin varlık yüklemine sahip olması, öbürünün sahip olmaması diye bir durum düşünülemez. Verilen bir nesnenin varlığı, içkin olarak kabul edilmiştir. Bu bakımdan varlık gerçek bir yüklem değildir. Olmayınca da, Tanrı’nın varlığı onun için zorunlu bir yüklem olamaz.

2-Zorunlu ve zorunsuz doğruluk arasındaki boşluk kozmolojik kanıtla doldurulmaya çalışılmıştır (Leibniz’te). Kosmolojik kanıt, dünya mutlak olarak değil, varsayımsal açıdan zorunlu olduğundan, mutlak olarak zorunlu bir varlık gereksinmemiz konusundadır. Değişik dünya durumlarını birbirine bağlayan nedensellik, bir dünyanın neden var olduğunu göstermez. Var olan vardır. Var olacak olan var olacaktır. O kadar. Dünyanın ilksiz-sonsuz olduğunu varsaysak bile, bir dizinin nedeni konusunda zorunluk düşüncesine varamayız. Bu bakımdan, olup bitenlerin dünya üstü bir nedeni olması gerekir.

Russell bu kanıta «bir varlığın nedeni, başka bir varlıksa, ontolojik kanıt geçerli olamaz» diyerek karşı durur. Bu karşı duruşa temel olarak da Leibniz’in «ilksizsonsuz nesnelerde, onlar başka bir olayın sonucu değillerse bile, kendilerini var eden zorunlu bir nedene sahiptirler» anlamındaki düşüncesini alır. Böylece var olan, zorunlu olmayan bir varlığın nedeni olmalıdır. Fakat bu, zorunlu olmayanın nedeninin zorunlu olmayışa yönelmesiyle olur. Böylece Tanrı’nın zorunlu varlığı bir kez kabul edildi mi, zorunsuz olanların dünyası, ondan zorunlu olarak çıkmamalı. Buradan, Tanrı istemlerinin zorunlu olmadığı sonucuna varılır. Tanrı istemleri zorunsuzca, onun sonuçları, ortaya koyduğu işler de öyle olmalıdır. Dolayısıyla Tanrı’nın istekleri zorunlu olarak gerçekleşmemeli veya gerçekleşen istekler, değişmeye, ortadan kalkmaya açık olmalıdır. Halbuki dünya olayları zorunlu değildir.

Söz gelimi, Tanrı’nın iyiliğini alalım ele: Onun iyiliği zorunluysa, dünyada da zorunlu iyiler bulunmalı. Halbuki bu kavramın dönemden döneme değiştiğini çok iyi bilmekteyiz. Bu bakımdan, dünyadaki iyi ve kötüye bakarak Tanrı’nın iyiliğine varamayız.

3-Leibniz, ilksiz-sonsuz doğrulukları varsayımsal ve öznelerinin varlığını ileri sürmez türden saymıştı. Olanaklı, aktüel olandan daha genişti ve bütün olanaklı dünyalar, ilksiz-sonsuz doğruluklarla dile getirilebilirdi. Tanrı’nın varlığı, özü, ilksiz-sonsuz doğruluklar arasındadır. Leibniz, «Tanrı’nın anlığı dahil, hiç bir anlık olmasaydı böyle doğruluklar kavranamayacaktı» der. Bu görüş, Kant’ın a priorf doğruluk görüşüyle desteklenmiş ve Hegelce ilk ilke durumuna getirilmiştir. Bu görüşte, bilinmeksizin hiç bir şey doğru olmadığından ya kişisel bir Tanrı ya da, panteist bir evrensel Zihin ortaya atılmıştır.

Russell, doğruluğu bilgiye dayandıranlara karşı çıkar. Ona göre, bilgi, doğruluk ve inançtan kurulu bir kavramdır. Psikolojik bir görüntü olarak inanç, inanılan önermenin yanlışlığı durumunda, onun doğruluğunun aynıdır, ilk güçlük, doğru ve yanlış inancı, bilgiyi ve yanlışı ayırt etmektir, ikinci güçlük, Tanrı’nın varlığıyla ilgili bir önermenin doğruluğunun, Tanrının bu doğruluğu bilmesine bağlı olduğu konusundadır, üçüncü güçlükse, bilginin basit bir düşünce olmadığı ve onu tanımlayan önermelerin bilginin var olduğunu ileri süren önermeden önce geldiği olgusuyla ilgilidir.

İlksiz-sonsuz, yani zorunlu gerçeklerin Tanrı’da bulunduğu konusu, varlıksal yargı kuramına ilişkindir. Bu kuram, bütün doğruluğu var olanın tanıtlanmasında bulur. Dolayısıyla, doğruluk bilgiye bağlanmıştır. Kosmolojik kanıtla, ilksiz-sonsuz doğruluklar konusundaki kanıt bu noktada birleşmektedir. Kosmolojik kanıtta da, zorunsuz dünya olayları, bütün bu tür olaylar için yeter nedeni, Tanrı’nın zorunlu varlığına indirgemekteydi. Leibniz böyle bir sonuca varmakla yanılmıştır (Russell’a göre). Bu sonuç olanaklıyı, aktüelden daha geniş tutan için kabul edilemez.

Russell’ın yukarda belirtmeye çalıştığımız bilgi anlayışının ışığı altında, zorunlu bilginin Tanri’nın zihninde olduğu görüşünü eleştirebiliriz: örneğin, manlık ilkelerinin, geometri aksiomalarının, Tanrısal psikolojiyle bağlantılı olduğunu kabul etmek keyfi bir tutumdur. Doğrulukların, Tanrısal anlığı biçimlediği onanırsa, geometri aksiomalarının, mantık ilkelerinin bu nedenle doğruluğu varsayılacak demektir, Fakat biz, bir önermeyle onun bilgisini ayırt etmek zorunda olduğumuzdan, Tanrı’nın hiç bir bilgiye sahip olmadığı sonucuna varılır. Doğruluklar, Tanrı’nın zihin durumlarıdır. Biz bu doğrulukları bilmekteyiz. Fakat, Tanrı onları bilemez. Çünkü bilgi, bilinenden farklıdır. Eğer doğruluk, bir zihinde bulunan herhangi bir şeyse bu zihin ve doğruluğu bilen bir başka zihin aynı doğruluktan haberli olamazlar. Doğruluk, Tanrı’nın bilgisinden bağımsız olmadıkça, Tanrı için bilecek bir şey yoktur. Tanrı anlığı, ilksiz-sonsuz doğrulukların bilgisiyle kurulmuşsa ve eğer bu doğruluklar onun bilgisiyse Tanrı bilgisini ele almanın olanağı yoktur. Ayrıca Tanrı’nın niye başka önermeleri değil de bu önermeleri bildiği açıklanamaz. Böylece, ilksiz-sonsuz doğruluklar, Tanrı’nın bilgisinden ayrı olarak doğru olmalıdırlar. Sonuçta, onlara dayanarak Tanrısal varlığın ispatına gidilemez.

Eğer Tanrı anlığı, bir doğruluklar derlemesiyse, Tanrı istemine yer kalmamış demektir. Eğer bu anlık, derlemenin bilgisinden ibaretse, bilginin ya da bilen/in varlığını çıkarımlamak olanaksızdır. Çünkü, Tanrı’nın bildiğinin varlığı, onun bilgisinden bağımsızdır.

4-Önceden kurulmuş uyuşum (harmoni) konusundaki kanıt fiziko teolojik kanıtın özel bir biçimidir. Tasarlama kanıtı olarak da tanınır. Popüler teolojinin çoğunlukla dayanmış olduğu kanıt “budur. Öbür kanıtlara bakıldığında, yetersizliği daha gözle görünür biçimdedir. Kanıt, dünyanın usta bir Yapıcının varlığını gereksindirecek ölçüde bir uyuşuma sahip olduğunu ileri sürer.

Hristiyan Tanrısının yerine getirmek zorunda olduğu iki görev vardır. O hem bir öngörüye (providence) sahip olmalıdır hem de yaratıcı olmalıdır. Öngörü, Tanrı’nın olanaklı en iyi dünyayı yaratmasıyla ilgilidir. Bu bakımdan, yaratıcılık niteliğine öncelik tanımalıdır.

Teologlar, Tanrı’nın işlevliğini yaratıcılığa bağlarken, onun iyiliğinin, iyiyi yaratma isteğine yol açtığını kabul etmişlerdir. Kabaca dendikte, Tanrı’nın bilgeliği ve iyiliği, bizdeki bilgi ve isteme karşılıktır. Fakat, tanrısal güç, yaratıklarda karşılığı bulunmayan bir yüklemi dile getirir. Tanrı’nın bilgeliği, zorunlu olsun, zorunsuz olsun, onun bütün doğruluklar hakkındaki bilgisinden doğar. Doğruluklar zorunlu olduğunda, Tanrı’nın onlar hakkındaki bilgisi, istemlerinden önce gelir. Çünkü, istemleri, iyi hakkındaki bilgisiyle belirlenir ve iyiye dair bütün doğru önermeler zorunludur. İyi, Tanrı’nın istemlerinden bağımsız olmadıkça, Tanrı’nın istemlerine, anlamlı olarak «iyi» denemez. Aynı biçimde, Tanrısal düşünceler, doğruluk onlardan bağımsız olmadıkça, anlamlı olarak, bilgece olamazlar. Böylece, bilgelik ve iyilik, iyi bir dünya yaratmada yarışırlar. Çünkü, dünyanın iyi olduğunu bilmek için bilgelik gereklidir. Teologlara göre, Tanrı’yla ilgili olmayan varlıksal önerme zorunsuzdur. Böylece Tanrı, pozitif bir çelişme olmaksızın herhangi bir tözün yapısını etkiler sayılamazsa da, çelişmeye düşülmeksizin bu tözün varlığının nedeni sayılabilir, önceden kurulmuş olan uyuşumun Tanrı’ya bağlanması bu anlamdadır.

Kosmolojik kanıtın sağlam olması durumunda, Russell’ın düşüncesine göre, önceden kurulmuş düzen konusundaki kanıt gereksizdir. Eğer Tanrı’nın varlığına, sonlu bir varlıktan geçilebiliyorsa, varolanın özel yapısı, konuyla ilgisizdir, veya olsa olsa, Tanrı’nın iyiliğini ‘ispat edecek daha sonraki bir kanıt için yararlıdır, öte yandan, varlık Tanrı’nın özüyse, aynı zamanda onun bir yüklemidir. Fakat eğer, varlık Tanrı’nın yüklemiyse o bir yüklemdir. Böylece, herhangi bir şeyin var olduğunu söylemek, varlığın varolana yüklem olduğunu söylemektir. Fakat eğer varlık bir yüklemse o, tözün yapısının parçasıdır ve bir töz, yaradılmış olduğu an, yeni bir yükleme sahip olur. Dolayısıyla, zorunsuz ve sentetik bir yüklem olarak varlığın özel durumu ortadan kalkmış olur. Bütün tözler, daima, bütün yüklemlerini içeriyorlarsa, varlık yüklemini de daima içerir veya içermezler. Dolayısıyla Tanrı bu yüklem konusunda, başka her hangi bir varlık ölçüsünde güçsüzdür. Sonuçta ya yaradılış kendisiyle çelişmelidir ya da, vârlık yüklem değilse, ontolojik kanıt sağlam değildir.

Tanrı konusundaki Russell’cı düşünceler özet olarak bundan ibarettir. Zaten Tanrı varlığıyle ilgili kanıtlar da, sözü edilenler dışında ya çok önemsizdir ya da sözü edilenlere bağlıdır. (Fazla bilgi için bkz. The Philosophy of Leibniz, George Ailen and Urnvin, Londra, 1937).

Fakat, yapıtları dikkatle gözden geçirilirse Rus&ell’ın, dine tüm karşı olmadığı görülür. Düşüncesi bir yandan, değerleri geçerli olarak bilemiyeceğimizi ileri sürerken öbür yandan, dialektik bir tutumla değerlere başvurduğu olur. Bunlar, yetiştiği yıllarda almış olduğu dinsel terbiyenin izleridir. O bazen (Tenbelliğe Övgü ve Öbür Denemeler, W. W. Norton and Company, 1935) dinin bir boşluğu doldurduğu inancını ileri sürer. Bütün bunlar kanımca, kuşkucu bir tutumun belirtileridir.

Bazen de, toplumda dine gerçekten yer vermiş Naziliğe karşı savaşta, onu önemli bir öğe saymış ve dindeki iyilikseverliği, alçakgönüllülüğü, başkasının hakkına saygı gösterme anlayışını övmüştür. «Bireye olan saygıyı bir dereceye değin Hristiyanlığa borçluyuz» (Tembelliğe Övgü, 192) der. Sonsuzluk duygusu, insanı, küçük, b.encil düşüncelerden kurtarır (Dinin özü, Hibbert Journal 1912). Sonsuzluğun yaşantısı «sisli denizde bir ışık»ın, «karanlık gecede, ağaçlar arasında hışırdayarak esen rüzgâr»ın getirdiği duyguya benzer bir duygu getirir (Dinin özü). Dinin mistik yanı da övgüye değer, Tanrı’ya karşı teslimlilik insanı mutsuzluklardan kurtarır (Mutluluğun Elde Edilmesi, George Ailen and Unwin, 1930).

TOPLUMSAL FELSEFESİ

Değişik düşünceleri dile getirmesi bakımından Russell’ m toplumsal felsefesini de bir sistem içine almak güçleşmektedir. O, Mistiklik ve Mantık’ta (Longmans, Green Co. 1918) olduğu gibi, bazen kötümser bir görüşle, düşünsel alandaki özgürlüğü yeterli bularak dış güçlerin tiranlığına boyun eğmeği uygun görür: «Prometeus inadıyla, kötülüğünü gözönünde bulundurarak düşman bir evrene meydan okumak kaçınılmaz gerçeklerin önünde eğilmiyecek olanların görevi görünüyor. Fakat, nefret de, düşüncelerimizi kötü bir dünyaya bağlı kıldığı için bir tür tutsaklıktır» (Mistiklik ve Mantık, 50). Onun bu öğüdü, gerçekte, herkesin kötülüğü kendine göre yorumlayıp toplumda anarşi yaratacak bir çatışmaya girilmesini önlemeye yönelmişti. Birinci Dünya Savaşma girilmemesi, naziliğe karşı durulması yolundaki çabaları buna dayanır. Erek, insan yeteneklerini iyice kullanmaktır. Kör  güdü, savaşa da götürebilir, sanata da (Toplumsal Yeniden Kuruluşun İlkeleri, G. Ailen and Unv/in, 1916 17).

Russell’ın vargısı, insan toplumlarından savaşın eksik olmayacağı merkezindedir (özgürlüğe Açılan Yollar, G. Ailen and Unwvin, 1918).

Toplumsal bilimde temel kavram erktir. Fizikteki enerji gibi (Erk, New York, W. Norton and Company, 1938, 10). Bu yapıtta erk, erekli etkilerin ürünü olarak tanımlanır. Onlar herkesçe paylaşılmadıkça kötüdür. Güç sahibi, olmanın veya hiç değilse çevreye başeğdirmenin değişik yolları vardır. Nietzsche’nin Hristiyan ahlâkında çok iyi ortaya çıkardığı gibi, tevazu ve yumuşaklık da bir güç kazanma yoludur. Russell «ikna» yoluyla güç edimini kabul ettiğine göre Nietzsche’yle uyuşur. 1920’ierde ortaya çıkan ve Freud, Hans Blüher, Thorndike; William James, Mc.Dougall gibi ileri gelen kişilerin temsil ettiği içgüdücü görüş, avlanmaktan, giyinmeye değin her türlü davranışı içgüdülere bağlamaktaydı. Russell, toplumsal yaşantıyı kuran değişik içgüdüleri tek bir «güç sevgisi» içgüdüsüne indirgemiştir. Bu davranış, Schopenhauer, Nietzsche ve öbür romantik filozofların programına uygundur.

Genellikle dendikte Russell, kişioğlunun ve toplumların geleceğinden kuşkusuzdur, insanların kolayca, savaşların görülmiyeceği mutlu topluluklar kurabileceğini kabul eder. Bu, onun ütopik yanıdır. Özgürlüğe Açılan Yollar adlı yapıtında, teknologların ve tutkulu politikacıların yöneteceği bir toplumun korkunçluğunu belirtir: Böyle bir toplumda bireylerin eğilimlerini, reklâm, propaganda, basın, sinema ve radyo, psikanaliz ve davranışçılık okullarının yöntemlerinden yararlanarak belirleyecektir. Bir kez, yöneticiler kütle davranışını denetleyecek araçlara sahip oldular mı, böyle bir toplumda yaşamaktan kıvanç duyacak bireyler yetiştireceklerdir. Her kuşaktan, kadınların yüzde yirmibeşi ve erkeklerin yüzde beşi damızlık olarak kullanılacak, geri kalan kısırlaştırılacaktır. Damızlık olanlar, anne ve) baba yönünden değil, devlet eliyle besleneceğinden, annelik ve babalık itkileri kaybolacak, yöneticiler, plânlı olan her şeyden hoşlanacaklar, geri kalan zamanı eğlenceyle ve seksle geçireceklerdir. Böyle bir topluma karşı çıkan hoş görülmiyecektir. Devirme eylemini önlemek üzere, resmî makamlar her yere mikrofonlar yerleştireceklerdir.

Russell bunları nefretle öyküler ve «dünya için bu tür bir tiranlık büyük tehlikedir. Bu nedenledir ki, denetsiz bilimsel kullanışın yaratabileceği karanlık dünyanın çizgilerini çizmekten kaçınmıyorum» der (Bilimsel Görünüş, New York, W. Norton and Company, 1931, s. 260). Bilimi bu tür korkunçluklara yol açmaktan kurtaracak tek kaynak eğitimdir. Eğitim sonucu bireyler tarih bilgisiyle ve kendi yaşantılarıyla, insana ve insanların günlük varlığına renk katan heyecanlara saygı duymayı öğrenirler.

Toplumda, kişiyi onurlama ve moral içeriği olan değerleri sürdürme mutluluk için gereklidir. Teknolojik gelişmelerin gereksiz alanlara kaydırılması insanların birdenbire atıl duruma gelmesiyle sonuçlanacak ve böylece, modem toplumlann ufku kararacaktır. Eğer boş zamanlar, güç demek olan ve sevinç verecek bilginin elde edilmesine ayrılırsa, dünyanın katı yüreği yumuşar. Ekonomik yaşantıya da «çıkar kültü» değil, «zevk» kültü egemen olmalıdır. Bütün bunlar uygulanırsa, bilimsel gelişme yoluyla arttırılan zaman, kültür gelişimi yolunda kullanılmış olacaktır.

EĞİTİM GÖRÜŞÜ

Russell bu konudaki düşüncelerini Eğitim Üzerine (G. Ailen and Unwin, Londra, 1926) adlı uzun bir denemede toplamıştır. Kendisi eğitim alanında, sadece kuramsal düşüncelere sahip bir düşünür olarak kalmamış, bizzat okul açmış ve işletmiştir. Eğitimin amacı, zihni pratik yarara sahip bilgiyle doldurmaktır değil, öğrencilere kendileri için yararlı olacak zihinsel yetenekler kazandırmaktır. Çocuk bir gurup kültürü içine doğar. Büyüklerinin inançlarını eleştirmeyen, söyleneni uygulayan çocuk iyidir. Eğitim genellikle, çocukluğun savunmasız oluşundan yararlanarak çocuğu önceden var olan kalıplara sokmaktır.

Devlet, yurttaşlık eğitimi, yani statükonun sürmesini sağlamak ister.

Dinse aziz, evliya yetiştirme yolundadır. Öbür yandan, kurulu bir düzen olarak din yine statükonun bekçiliğini yapmaktadır.

Din, yoksulluk, sayrılık gibi kötülüklerin, dünya yaşantısına ilişkin olduğunu ileri sürerek küçümsemek eğilimindedir. Bu öğreti zenginlerin işine gelir. İleri gelen zenginlerin dinli olmasının nedeni belki de budur. Eğer, öbür dünya koşullarının geliştirilmesini önlemek hakkına sahibiz demektir. Bu bakımdan, başkalarına, bu denli kazançlı ve aynı zamanda kısa olan acıyı çekme izni veren endüstri patronlarının özgeciliğini (diğergamlığmı) takdir etmemek elde değildir (bkz. Eğitim ve Modern Toplumsal Düzen, G. Ailen and Umvin, 1932,18). Eğitim, bütün yanlış inançların değiştirilmesi ne yönelmelidir.

Russell, zihinsel değerlerin düşmanı olduğu için gelenekse eğitime başkaldırmıştır. Din aptallığı cesaretlendirir ve gerçeklik konusunda yetersiz bir duyguya yol açar. Zekânın zararına bir erdem görüşüne yol açar. Bilgi için, bilinenlerin tekrarını yeterli görür. İyi kötü, ceza ödül, cennet, cehennem gibi temel dinsel kavramlar, kişilerin başkalarından çok kendilerini peygamberlerin getirdiğini ve onların açıklanımını bilmeyi düşünmesine varır. Çünkü bu kavramlarda, Tanrı’ya karşı görevler, öncelik kazanmıştır. Cinsel eğitime gelince o, sinir bozuklukları yaratır veya yetişkin mutluluğu olanaksız kılan çatışkılarla doldurur bilinç altını.

Ulusçuluk, okullarda öğretilen biçimiyle, insan öldürmeyi gençlere en önemli görev saydırır. Sınıf duygusu, ekonomik adaletsizliğe baş eğdirir. Yarışma, toplumsal didinmede insafsızlığa götürür (Eğitim ve Toplumsal Düzen, 239 v.ö). Çocuk zihni ve yüreği elde edilmeğe çalışılan unutulmuş insandır, klâsik öğretimin sözü edilen kötü sonuçlarından korunmalıdır.

İyi bir bireyin doğması için, zekâ, heyecan ve istemin geliştirilmesi zorunludur. İyi bir bireyin topluma asıl dönük olan yanı, istemidir. Onun tek başına kalmaya, kendi içine kapanmaya hakkı yoktur. İyi bir yurttaş olmak «tanrısal istem» örneğinde görüldüğü gibi, olup bitenlere uzaktan bakmak değildir. Böylece, bireyle toplum, uyuşma ortamı bulabilir.

Burada, birey ve toplum ikiliğiyle karşılaşmaktayız. Birey, istemiyle1 toplumu etkileyebilmektir. Dolayısıyla toplumsal olaylar bireysel bir kökene dayanır. Toplumsal değerlerin değişmesini sağlamak için, bireyler değişmelidir. Bu da eğitimle olur. Sonuçta, bazı dönemler için birey toplum çatışmasını bir geçiş saymalıdır.                                                 ,

Sadece maddî nesneler için değil, manevi zevklere de değer veren bir eğitimde öğrenciler araç değil erek sayılacaktır. Onlar için var olan okullardır. Onlaı okullar için var olmamışlardır. Yaşantıya bağlılık, cesaret, duyarlık ve zekâyı kapsiyan iyi bir kişilik böyle bir temele oturmalıdır. Çocukta karakter 6 yaşına değin kurulmalıdır. Ondan sonra, zihinsel gelişim başlar.

Zihinsel gelişimin anahtarı, tarafsız meraktır. Orada son erek, yeni bilgi elde etmek olmamalı, bilgi, bilgi adına sağlanmalıdır. Kuru bilginin dışında kalan zihin her şeye açıktır. Dikkati yoğunlaştırmak, sabır, titizlik, gerçek eğitimin ürünleridir.

15 yaşından sonra uzmanlaşmaya izin verilebilir. Bu noktada da önemli olan, müfredat değil, çocuğun kendisidir. O isterse belirli bir konuya yönelir, isterse değişik alanlara uzanabilir.

Uzmanlık alanı üçtür: 1. Klasik öğrenim (eski Yunan, Roma uygarlığı, dili, edebiyatı, tarihi, felsefesi). 2. Matematik ve bilim. 3. Modern insan bilimleri (sosyoloji, psikoloji, pedagoji, felsefe, iktisat, hukuk). Bu alanlardan herhangi birine girmek için aranan tek koşul, ilgidir. Sıkıcı bulunan bir öğretimin yararı yoktur. 22 ve daha ileri yaşlara değin sürebilecek yüksek öğretimi ancak bir azınlık başarabilir. Modern yaşantıda bu başarı, ailenin maddi durumuyla yakından bağlantılıdır. Gençler, 15 yaşında, yararlı işler yapabilme yeteneğine sahiptirler.

SİYASETLE İLGİLİ DÜŞÜNCELER

Yukarda söylenenlerde içkin olanlardan ayrı olarak Russell, devletin ana fonksiyonunun, yurttaşları, yurt içinden ve yurt dışından gelecek tehlikelere karşı korumak olduğunu belirtir. Devletin çok yönlü güçleri vardır. Siyaset ve iktisatın, büyük kuruluşlarca tekelleştirilmesi birey özgürlüğünü tehlikeye atacak niteliktedir. Bu sakıncayı önlemek için devletin olumlu erekleri, düzen sağlamanın dışında ve üstünde, bağımsız kuruluşlarca yönetilmelidir, (bkz. Toplumsal Yeniden Kuruluşun İlkeleri, Ceorge Ailen and Unwin, Londra 1916).

Russell, bir kişi veya kurumun güç kazandıkça başka kişi veya kurumların özgürlüğünü yitirdiğini ileri sürerken yukarki betiğinin yayınlandığı 1916 yılının eğilimlerini çözümlemiş görünüyor. Fakat durum ‘gerçekte pek öyle olmamış, birinci dünya savaşında, devletin rolüyle birlikte, sendikaların görevi de genişlemiş ve işçiler, yönetimde olsun toplumsal alanlarda olsun çeşitli haklar sağlamışlardır (Encyclopedia of Social Sciences: McMilIan, Sosyalizm, Emek, işçi Partisi maddeleri).

Devlet egemenliğinin bireysel özgürlüğe darbe indirdiği görüşüyle Russell, Kropotkinci bir anarşizme yönelir. Fakat, anarşizmi ütopik bulur: «Görüş çekici, fakat onun sabırsızlıktan ve herkesin arzuladığı ülküye kısa yoldan varma çabasından doğduğunu düşünmeden edemiyorum» (Özgürlüğe Açılan Yollar, Ailen and Unwin, 1918, s. 118). Bu bakımdan, devletin yetkilerinin artacağı sonucuna varır. Toplum için iyiyi, yfi’.nız kendilerinin bildiğini sanan, tiranlık içgüdüsüyle dolu insan veya guruplar daima çıkacaktır.

Başka bir açıdan baktığımızda, Russell’ın toplumsal siyaset konusunda zamanının liberallerinden esinlendiğini görürüz. Yeni toplumsal düzende, ekonomik refah yanında, özgürlük ve kültürel fırsat da gerekliydi. Görülüyor ki Russell devlet konusunda kesin yargı vermeyen tam bir filosof tutumu içindedir. Sadece, olanaklı durumları ayrıştırmakta, önemli noktalara işaret etmektedir. Belki de bu umutsuzluğun ya da yargısızlığın sonucu olarak, yaşantısının bütününü siyasal, toplumsal sorunlara ayırmamış, zaman zaman özel konulara dönmüştür.

MARKSİZM VE SOVYET RUSYA HAKKINDA

Rusya’ya bir komünist olarak giden Russell «insanları mutsuzluğa ve sefalete atacak bir inanca sarılmanın bilgeliği konusunda» kuşkuya düştüğü için olacak, Rusya’dan bir komünist karşıtı olarak dönmüştür (bkz. Bolşevikliğin Uygulanması ve Kuramı, G. Ailen and Unwin, 1920). Bolşevikliği, komünizminden dolayı değil, felsefesini batılı büyük kapitalistlerle bölüşmesinden dolayı beğenmez. Böyle bir ülkede, yaşantı yıkıcıdır. Yaşantının, korkusuzluk, yargılarda özgürlük, sürü durumundan kurtulmuş olmak, çeşitli değerlere sahip bulunmak türünden yanları da olmalıdır. Bunlar belki aristokratik kalıntılarıdır. Fakat, anarşik eğilimlerde bile içkin olan kalıntılar. Kötülüklerin kaynağı, tiranların tutkularıdır. Bu, Marksizmin veya onun uygulanmasının insansal yönden eleştirilmesidir.

Eleştirilerin toplandığı ikinci bir merkez de Marksist ekonomi politiktir. Russell, bu konudaki eleştirilerini geliştirebilmek için, Ricardo (1772 1823), Malthus (1766 1834), Bentham (1748 1832), Mili (1806 1873) ve başka ekonomistlerin kuramlarını gözden geçirir. Her şeyden önce Russell, işçi sınıflarının içinde bulunduğu adaletsizlikten haberlidir ve geleneksel kapitalist ekonominin, iddia edildiği gibi, salt tarafsız bir bilim olmadığını düşünür.                                                  ,

Russell, Marx’ın, ekonomik olguları proletarya açısından ilk ele alan ekonomist olduğuna kabul eder. Sağcı ekonomistler, matematik gibi, kişisel eğilimlerin dışında bir bilim yarattıklarını ileri sürmüşlerdi. Marx, onların kapitalist eğilimlerinin kendilerini yanlışlıklara sürüklediğini ispat etti (bkz. Kuruluşa Doğru Özgürlük, G. Ailen and Unwin, 1934). Özelge (özel mülkiyet) inancı, temel gelişmeye engeldir. Daha iyi bir dünya için onun ortadan kaldırılması gereklidir (Endüstri Uygarlığının Görünüşleri, The Century Co., 1923, 145).

Marxizmin kaynakları konusunda Russell, Marx’ın değer kuramını, eleştirmeden ve tarihsel maddeciliğiyse kanıtsız kabul ettiği inancındadır (Bolşevizm, Ailen and Unwin, 1920,önsöz). Halbuki tarihte bir büyük adam faktörü de vardır. Bismark, Disraeli, Gladstone, dönemlerinde pek çok olaya etki etmiş oldukları gibi, büyük olayların öncesinde ve sonrasında bu tip kişilerin varlığı olayların akışını değiştirebilir. Bilim alanında da aynı şey söz konusudur. Büyük buluşların, onları bulan kişiler olmasaydı, yine ortaya çıkmış olacaklarını düşünmek biraz güçtü. Kuruluşa Doğru Özgürlük betiği bu tür örneklerle doludur.

Ricardo’nun değer kuramı, değeri, emekle ölçer. Fakat örneğin bir sanat yapıtının değeri bu yolla ölçülemez. Russell’in bu eleştirisine karşılık, Marx’ın, toplumsal olarak gerekli emek zamanını, pazarlama fiatına karşılık tutmadığını anım satmak gerekir, örneğin Marx, tenbel bir işçinin, çalışkan biı işçiye bakıldığında, aynı mal için daha çok zaman harcıyacağını açıkça belirtir (Kapital, I, 45 — 46). Değerin özünü biçimliyen, homojen insan emeği, tek biçim bir emek sarfıdır Toplumun, toplam emek gücü insan emek gücünün homojeı kütlesidir.

Emek kuramının, tekelcilikte değil özgür yarışma koşul larmda aşağı yukarı doğru olduğu konusundaki Russell’ci itiraz yine Marx’ın düşünceleriyle karşılanabilir. Fiatları üretin fiatlarının üstüne çıkaran tekelcilik söz konusu olduğun da mal değerlerinin koymuş olduğu sınırlar ortadan kalkmayacaktır. Belirli malların tekel fiatı, öbür, mallardan gelen kazancın bir bölümünü, tekel fiyatına sahip mallara aktaracak tır; artık değerin, değişik üretim alanları arasında dağılımlı da yerel bir bozukluk dolaylı olarak ortaya çıkacak, fakat atık değerin kendisi değişmiyecektir (Kapital, III, 1003). Böyiece, tekelci görüşü Marx da uygun görmemiş ve malın gerçek değerinin değişmezliğini savunmuştur. Anlaşılan Russell, esas değerini, o malın verdiği zevk ve yarattığı, yetinme duyguyla ölçmektedir. Fakat Marx’ın kuramı böyle bir olanağı dışarda bırakmış değildir.       ,

Russell’a göre, emeğin bütün malların öğesi olması durumunda, emek kuramının kurulabileceğini düşünmek mantıksal bir yanlış içerir. Emeğin, tek ortak öğe olduğunu düşünmekse olgusal olarak yanlıştır. Çünkü, yarar da bu özelliğe sahiptir. Her iki durumda da, emek kuramının, değer için tek ölçü olamayacağı itirazı içkindir. Russell, Jevons’un (1835 — 1882) bilimsel değer (nihâi değer) kuramım kabul etmektedir. Burada malın en küçük niceliğinin yaratmış olduğu yarar söz konusu olmaktadır. Gerçekteyse Russell’ın düşüncesi, duyyguları da kapsıyan bir genellikte olması bakımından nicelikler dışındadır. Ya öznel bir ölçüyü dile getirir, ya da zaman zaman ölçü kabul etmez. Böyle bir kuram dolayısıyla, maddî bir ayraça sahip olamaz. Esasen yarar kavramı da böyledir. (Alman Toplumsal Demokrasisi Longmans, Green, 1896).

Russell’ın gözünde, Marx’ın bir başka yanlışı da, artık değer konusundaki kanıtına «ödentiler çalışma zamanına orantılıdır» öncülüğünü katmamış olmasıdır. Halbuki bu, Marx’ m, «değiştirme değeri, iş zamanıyla ölçülür» vargısı. için gereklidir. (Kurmuşa Doğru özgürlük, 202). Halbuki Marx kullanma değeriyle değiştirme değerim ayırır. Girigici (müteşebbis), üretim sırasında iş gücünü, normalden fazla alıkoyabilir. Artık değer, bu fazla çalışmadan doğar. Yalnız, işçilerin, üretim araçlarına sahip olduğu ve kendi ürettiklerini sattığı bir toplumda, iş gücünün değiştirme değeriyle, üretilenin değeri birbirine eş olacaktır.

Russell, Marx’ın haklı olması durumunda, her kapitalistin servet biriktireceğini ve sonuçta yarışmanın ortadan kalkacağını, dolayısıyla, artıkdeğer görüşünün, kapital birikimi görüşüyle çelişmeli olduğunu ile’rı sürer. (Alman Toplumsal Demokrasisi, 15). Doğallıkla RusseJ, bu tür betiklerini, biraz da kazanç ereğiyle yazdığı için, örneğin Marx’ın tüm yapıtlarını okumadan, Manifesto’daki düşünceleri gözden geçirmeyi yeterli saymıştır sanıyorum. Gerçekteyse, Mânifesto Marx’ı tam anlamıyla temsil etmez. Dahası onun yanlış anlaşılmasına da yol açar. Nitekim, Mârx, istismarın yüzde yüz olacağını iddia etmez. Bu bakımdan Russel’ın sözünü ettiği kapital birikimi söz konusu değildir. Kapital’den yukarıya aldığımız parçadan da anlaşılacağı gibi sadece, istismar söz konuşudur.

Alman Toplumsal Demokrasisinde Russell, kapital birikiminin, iş alanını genişleteceği, yarışma dolayısıyla fiatları en küçük sınıra indireceği kanısındadır. Böylece gerek daha fazla işçi kullanılması gerekse sürümü arttırmak endişesi dolayısıyla, artıkdeğer azalacak, sendikalar ve bilinçlenme yoluyla ödentiler yükselecektir: «Emeği ortaya koyan kapitalistler değildir. O kendi kendini ortaya koyar. Böylece, ödentilerin, karın doyuracak aşamanın üstünde olduğu yerde, mal oluş fiatı, emeğin, kendini ortaya koymasınnı karşılığı saydığı ölçüdedir» (Alman Toplumsal Demokrasisi, 22). Fakat, Russell’ın bu düşüncesi, ancak bir iyi niyeti dile getirebilir. Çünkü işçi haklarını korumak üzere sendika kuranların, önce kendi çıkarları için çalıştığını gösterecek örnekler bulmak güç değildir. Sendika yöneticilerinin işverenlerle anlaştığı veya herhangi bir nedenle sendikaya girememiş işçilerin hiç bir haklarım korumadıkları bilinmektedir. Sendikalara giriş bile, sendika yöneticilerinin isteklerini karşılıyacak koşullara bağlanmıştır. Belki bunlar, bilimsel olmıyan soyut iddialar görülebilir. Fakat onların ispati kolay da olsa konuyu dağıtacaktır, öte yandan, Russell’ın dediği gibi Marx, en düşük ödenti yasasını savunmuş da değildir. Marx’ın savunduğu kanı, emeği karşılığında işçinin zorunlu gerekimlerini karşılamasıyla ilgilidir. Gerekimler de, tarihsel açıdan yani, uygarlığa, kent yaşantısına, geleneklere göre belirlenecektir. (Kapital, I, 73). Böylece, Russell’ın, «karın doyuracak ödentinin üstünde ödenti alan işçi nerede varsa, Marx’ın kanıtı çöker» (Alman Toplumsal Demokrasisi, 74) demesi doğru sayılamaz. Russell yönünden ileri, sürülen, kapitalizmin, işsizliği azaltacağı görüşü de, teknolojik gelişme karşısında pek tutunacağa benzemez. Hem, nüfusun artışıyle kapital gelişmesi her zaman aynı oranda olmadığı ve günümüzdeki gibi, çok ülkede nüfus çok daha büyük hızla arttığı için, yeni iş gücünün kullanılması daima bir sorun yaracaktır. Halbuki, kapital geliştikten sonra iş gücü, gerek teknik buluşlarla, gerek nüfus artışını destekliyen politikayla, gerekse bugün Almanya’nın yaptığı gibi işçi idhaliyle geliştirilebilir. Malthus’un (1766 — 1834) nüfus yasası artık doğrulanmıştır. O yasaya göre, toplumlar, doğacak çocukların beslenme sorununu çözümlemekten çok çoğalma eğilimindedir. Bu bakımdan Marx, daima korunması gereken atıl bir işçi kütlesi bulunduğunu belirtirken (Kapital, I, 701 v.ö.) Malthus’un doğru çıkan düşüncesinden esinlenmekteydi. Homo economicus kuralı uyarınca, kendi çıkarı için çalışan özel sermayenin atıl kütleyi düşünmesi beklenemezdi. Hele günümüzde, patronların veya yönetim kurullarının, işçi arttıran gelişmeleri uygulıyarak, otomasyona giderek iş gücünden arttırım sağlamaları genel bir görünüş kazanmışken, kütlelerin sorunlarına tarafsız bir kurum olan devletin el atmasını beklemek daha da doğaldır.

Ayrıca Marx’ı, işçilerin teşkilâtlanmasını ve sendikaları öngörmediği için kınayamayız. Çünkü, onun önerdiği toplumda sendikalara zaten yer yoktur. Olsa bile onlar sınırları gittikçe daralan zümrelere dönük olacağından yozlaşmaya mahkûmdur. Halbuki devlet, bütün toplumu içermesi dolayısıyla, herkesin eş çıkarını gözeten bir işlevliğe sahip olacaktır. ,

Russell’ın demokrat görüşüne ilkece karşı çıkmak olanaklı değildir. Fakat, demokrasinin, kapital egemenliği demek olmadığını da bilmek gerekir. Herhalde, özellikle Stalin döneminde görülen insanlık dışı davranışları, kütlelere karşı işlenen cinayetleri, insanların mutluluğunu erek edinmiş, kendisinin de çok yakından tanıdığı yoksulluğun acılarına çözge bulmaya çalışan Marx’a yüklemek doğru değildir. Çünkü Marx sınıf kavramını ortaya attığı ve insanlık tarihinin bir sınıf mücadelesi olduğunu söylediği zaman, hiç değilse kendi açısından bir gerçeğe değinmek istemiş ve kinin sürüp gitmesinden yana olmamıştır, öyle olsaydı, sınıfların ortadan kalkmasını ister miydi. Sınıfların kalkması, kinin, mücadelenin kalkması demekti. Gerçi «proletarya egemenliği» bir gerçektir. Fakat her proleter bir emekçidir. Toplumda da sakatlar ve yaşlılar dışında, emeğiyle geçinmeyene yer olmadığına göre Marx, ütopik bir demokrasiyi öğütlemiştir.Yani, her bireyin katıldığı bir devlet yönetimini. Sonuçta, Rusya’daki mezalimi Rusya’daki uygulamayı bahane ederek Marx’ı suçlamak yersizdir. Marx, Russell gibi, dünyanın ender yetiştirdiği bir deha yönünden bile yanlış anlaşılmak bahtsızlığına uğramış, dünyanın ender yetiştirdiği bir bilim adamıdır. Gerçi Russell Alman Toplumsal Demokrasisi’nde Rus komünizmi dolayısıyla Marx’a yükleniyor değildir. Çünkü bu betik, Rus devriminden önce yazılmıştır. Fakat onun daha sonraki özgürlüğe Yollar, Bolşevizmin Kuramı ve Uygulaması, gibi yapıtlarında böyle bir havanın bulunduğu açıktır. Görüşümüz yukardanberi sıraladığımız nedenlerle, Russell’ın, belki de, Marx’ı yakından inceliyerek yazmadığı için haklı olmadığı merkezindedir.

Fakat buradan, Russell’ı küçümsediğimiz anlamı çıkarılmasın. O, belirliyebildiğimize göre tümü, kendine özgü düşünceleri ve ele aldığı konunun inceliklerini dile getiren 50 tane önemli betik yazmıştır. Bunlar broşür hacminde değil, herbiri en aşağı 200’den fazla sahifeli büyük yapıtlardır. Russell, yapıtlarında, kimsenin göremediği noktaları bulur çıkartır. Getirdiği görüşler ve yaptığı eleştiriler yıllarca tartışılmıştır. Hem de ileri gelen, felsefeciler, matematikçiler, sosyologlar yönünden. Onun, örneğin, Bergson Felsefesi (McMillan, 1914) veya Einstein’ın yerçekimi kuramı (English Review, 1920 c. 30) hakkında yazdıklarını okumak, değişik alanlarda nasıl yetkiyle kalem oynattığım görmek bakımından gereklidir.

Russell, dehasını, fizik, kimya, tıp çalışmalarının buyruğuna verseydi, kuşkusuz bilim tarihini, büyük buluşlarla süsler, insanlığa, yeri doldurulmaz yardımlar yapmış olurdu. Fakat, soyut çalışmaların da, insan zihninin gelişmesi yönünden bir yardımı olduğu kabul edilebilir. Russell’in düşünce disiplinine sahip bir bilgin ve yazar olduğu hayırlanamaz. Bu disiplin çok küçük yaştan başlıyarak, büyük annesinin uyguladığı programdan doğmaktadır. Program bir Isparta sadeliği içinde uygulanır. Örneğin iki tür tatlı varsa yalnız birini yemesine izin verilir. Yaz, kış, soğuk su banyoları yaptırılır. Her sabah, sobalar yakılmadan 7,5 — 8 arası piyano çalmağa zorlanır. Evde bir püriten sofuluğu egemendir. Alkol ve sigara nefretle karşılanır. Saat 8 de bütün aile duaya oturur.

İlk yazısı 1895’te çıktığına göre dev düşünür, çağımızın en eski yazarıdır denebilir. Bu yargı kuşkulu olabilir. Fakat, kendisinin gelmiş geçmiş düşünürlerin en bilginlerinden ve en yaratıcılarından biri olduğu kuşkusuzdur. Ona gereğince saygı duymak için «Russell» imzasını taşıyan her satır yazıyı okumalıdır. ,

MUAMMER SENCER

Kaynak: Batı felsefesi tarihi: Antik Çağ / Bertrand Russell; trc: Muammer Sencer, 1969, İstanbul, s:7-47


FELSEFE MESELELERİ -The Problems of Philosophy- Bertrand Russell

İngilizceden Türkçeye çeviren Abdülhak Adnan Adıvar 

 (BERTRAND RUSSELL) E VE FELSEFESİNE DAİR.

Bu küçük kitabı dört sene evvel tercüme ettiğim zaman neşrini düşünmekten ziyade İngilizcede felsefe diline alışmak gibi bir faideyi gözönünde tutmuş ve bundan dolayı aynen ve harfiyen tercümesine çalışmıştım.  Bugün neşri tahakkuk edince hem Türkçesini mümkün olduğu kadar sadeleştirmeğe,  hem de ıstılahatın İngilizce,  Fransızca ve Almancalarını ilâve etmeğe başladım ve bu sırada gördüm ki,  bu kitap felsefe tahsiline başlayacak memleket gençleri için faydalı bir medhal olacaktır.

Bu sene (1933) Paris’te toplanan İlmî Felsefe kongresinde tesadüfen temas ettiğim İstanbul Üniversitesi felsefe profesörü M. H.  Reichenbach da bu kitabın faidesinden ve Türkçeye çevrilmesi elzem olan kitaplar listesine dahil olduğundan bahsedince bu husustaki düşüncem daha ziyade kuvvetlendi.

Evvelâ şunu söyleyeyim ki bu kitapta,  müellifin mukaddemesinde de dediği gibi,  daha ziyade bilgi nazariyesinin mühim meselelerinden müellifin yani mantıkçı ve bilhassa riyazî mantıkçı bir filozofun anlayışı tarzında,  İlmî,  fizikî bir tarzda,  bahsedilmiş ise de,  Russell’in asıl kendi felsefesi mevzubahsolmuş değildir.

Kitap esasen bir avamileştirme (Vulgarisation) eseri tarzında yazılmış olmakla beraber bir kere mevzuun çetinliği,  sonra da Russell’ın diğer kitaplarındaki meşhur emsalsiz güzel İngilizcesine rağmen bu kitapta bazı yerlerde birdenbire uzun cümlelere(Periodes)lere düşmesi, eseri avamileştirmeden çok başka bir hale getirmiştir.  Hattâ Fransızcaya çeviren Madmazel Renauld da mukaddemesinde eserin avamileştirmeden daha fazla birşey olduğunu söyler.  Türkçe tercümesinde bazan on satırı geçen cümleleri keserek hafifleştirmekten başka bir değişiklik yapılmış değildir.  Fakat yine bir okunuşta okuyucunun kafasında yer edemeyecek kadar çetin yerlere tesadüf olunur. Bunlar bir defa aynen tercüme inadından ve sonra mevzuun bazı yerlerinin güçlüğünden ve nihayet Türk nahvinin felsefî mücerret ifadelere henüz tamamen yatkın olmamasından ileri gelmiştir.  Her halde okunurken biraz dikkat sarfına ihtiyaç vardır.  Zaten bu kadar dikkat sarf edemeyecek dimağların felsefe hakkında bir fikir edinmeye kalkışmalarında da bir mana yoktur; gazete makalesi gibi kolayca süzülüp geçilecek felsefe kitabı yazmak da henüz kimseye müyesser olmamıştır.

Kitaptaki felsefî ve İlmî ıstılahların Fransızca ve İngilizce ve Almancasının bir defaya mahsus olmak üzere Türkçe tabirlerin yanına yazılmasında bir mecburiyet gördük. Çünkü bildiğimize göre henüz takarrür etmiş İlmî ve felsefî ıstılahlarımız yoktur. Bizim koyduğumuz kelimeler ya İsmail Efendi namındaki zatın himmet ve gayreti eseri olan Lügatçe-i Felsefeden ve yahut şimdiye kadar çıkmış Türkçe te’lif ve tercüme eserlerinden alınmış kelimelerdir.

* *

Fransızca ve Almancaya (belki başka lisanlara da) tercüme edilmiş ve İngilterede 1928 senesine kadar on üç defa tabedilmiş olan bu eserin müellifi Bertrand Arthur Russell’in hayat ve felsefesi hakkında şu ilk sayfalarda biraz malûmat vermeyi faydalı sanıyoruz.  Çünkü Russell’ın memleketimizde nisbeten az tanınmış ve büyük eserlerinden bahsedilmiş ise nadiren bahsedilmiş bir filozof olduğuna bazı felsefecilerimizle temaslarımızda kanaat getirdik.  Hattâ 1929 senesinde İstanbul felsefe profesörlerinden merhum İzzet bu filozofun riyazi mantıkçı ve çetin anlaşılır bir filozof gibi telâkki edildiğini söylemiş ve fakat Russell’ın kendi akidesine dair yazdığı bir makalenin tercümesini okuyunca bunu o zaman çıkan galiba “hayat, ,  revüsünde bastırmak istemişti . [B.  Russell.  How İ came by my Creed The Realist No.  6 p.  14 1929].

Russell İngilterenin Liberal fırkasına mensup büyük bir kibar ailenin oğullarından Lord John Russell’ın oğlu olarak 1872 senesinde doğmuştur.  Üç yaşında babasız ve anasız kalan bu çocuk büyük anasının yanında Londra civarındaki Richmond’da büyümüş ve hususî muallimlerden Fransızca ve Almancayı pek iyi öğrenmiştir.  Babası oğlunun o zamanlar Ingilterede pek moda olan Spencer ve Thomas Huxleyia akidelerine muvafık olarak,  yani kâinatta mahiyetleri itibarile bilinmesi kabil olmayan (UnknowableInconnaissable Unerkennbar) bir takım hakikatler olduğuna kail Agnosticisme fikrile büyütülmesini istemişti.  Hattâ Russell babasının ve anasının bu akideyi tuttuklarını büyüyünceye kadar öğrenemediğini söyler. [Yukarda ismi geçen makalede] çünkü küçüklüğünde evvelâ Presbiterien olan ve sonra tevhitci (Unitaire) Hıristiyanlığa geçen büyük anası onu her pazar bir kiliseye gönderir ve fakat Hıristiyanlığın bütün dar akidelerine meselâ ahiret azabına ve yahut mucizelere inanmak için çocuğu kimse zorlamazdı.

İşte böylece Russell tevhitçi Hıristiyanlığına samimiyetle inanmış olarak on dört yaşına basıyor; bu yaşta daha kuvvetle dindar olduğu için dinin doğruluğunu isbat edecek deliller aramakla zihnini yoruyor ve bir taraftan da on sekiz yaşına kadar bu derdini kimseye açamamaktan ve yalnız başına düküne düşüne yavaş yavaş dininin zafa uğramasından pek ziyade azap duyuyor.  İtikadını sarsan ilk dinî nas (Dogme-Dogma),  serbest irade (Libre arbitre Frei Wille-Free Will) meselesi olmuştu.  Maddenin bütün hareketleri dinamik kanunlarile muayyen ve bağlı olduğu halde yine ayni maddeden yapılmış olan insan vücudunun insan iradesine tâbi olacağını bir türlü anlayamıyordu.  Kendi ifadesine göre o vakte kadar Descartes’i okumamış olmasına rağmen kartezyen ( Dekartçı) bir tarzda düşünmeğe başlıyor.  Zihnini karıştıran ikinci nas da ruhun bakası,  (Immortalite,  Unstreblichkeit,  İmmortality) meselesi olmuştu.  Velhasıl bütün bu şüphelere rağmen on sekiz yaşma kadar Russell bir ilâhın vücuduna tamamen inanmıştı.  O bir türlü ilk illet,  (First cause,  Prima Causa) burhanını yıkacak bir delil bulamıyor.  Nihayet bu yaşta Stuart Millin kendi yazdığı tercüme-ı halini okuyunca bu bürhanında yıkıldığını görüyor ve artık Russell bütün Hıristiyanlık naslarından ayrılmış oluyor.  Kendi ifadesine göre kendini evvelki dindar halinden daha bahtiyar ve daha rahat hissediyor.

Russell biraz sonra Cambridge Üniversitesine girmiştir.  Orada hocası Mc.  Teggart’ın tesirile Hegel felsefesine kapılıyor ve üniversitede felsefeden en büyük mükâfatı kazanıyor.  Fakat bu felsefe de kendisini tatmin edemiyor.  Üç sene sonra İngiliz mütefekkirlerinden G.  E.  Moore ile uzun bir münakaşadan sonra bu felsefî mesleği de terkediyor.  Kısa bir müddet Pariste safaret ataşeliğinde bulunduktan sonra Almanya’da iki kış Sömestri sosyal demokrasi ve ekonomi tetkik ediyor.  Fakat Russell’ın ta çocukluğundan beri zihnini yoran mes’ele felsefeden ziyade riyaziyat idi.  Çünkü yakınî bilgiyi (Certain Gewiss, Knowledge Connaissance Erkenntniss)o ancak riyaziyatta görüyordu.  Ve meşhur Yunan riyaziyecisi Euclidisin herşeyi ispat ettiğini işitmişti.  Bunun için büyük kardeşi kendisine Euclid hendesesi okutacağını söyleyince pek sevinmişti.  Fakat daha ilk derste Euclidin isbatsız bir takım mütearifeler,  Axiomelar,  kabul ettiğini görünce ümidi yıkılıyor ve bu vak’a onun üzerinde o kadar şiddetli bir tesir yapıyor ki bu tesiri hâlâ unutmadım ve unutamayacağım diyor.  Kardeşine ilk Euclid mütearifesini sebebini bilmedikçe kabul edemeyeceğini söyleyince,  kardeşi,  öyle ise hendese okumağa devam edemeyeceği cevabını veriyor.  Bu cevapla kendini asla tatmin edemeyen Russell o günden ta otuz sekiz yaşına kadar (1900) hep bu riyaziyat prensipleri üzerinde çalışıyor.  Ve yine kendi ifadesine göre,  o zamana kadar bu sahada elinden ne gelirse yaptığı halde riyaziyatta bile mutlak bir yakine (Certitude,  Certaintygewissheit) vasıl olamadığını anlıyor.  Bu arada Amerika’nın John Hopkins üniversitesinde gayri Euclidî hendese (Geometrie non Euclidienne) dersleri veriyor.  Nihayet 1900 senesinde Pariste toplanan riyaziyat kongresinde meşhur İtalyan riyaziyecisi ve mantıkçısı Peano Russell’in üzerinde mühim bir tesir yapıyor,  ondan sonra ilk mühim eseri olan “The Principles of Mathematics Riyaziyat prensipleri „ ni 1903 de neşrediyor.  1910 da Cambridge üniversitesinin Trinity Kolljinde hocalığa geçiyor.  Bu sıralarda onun zihni hep riyaziyat prensipleri,  riyazi mantık ve bugünkü tabiriyle Logistique ile meşguldür.

Harward Üniversitesi felsefe profesörü Witne head ile beraber yazdığı 1910 da daha büyük ve mühim eseri olan Principia Mathematica ile riyazi mantığı genişletiyor ve hattâ yeni bazı prensipler koyuyor.

1910 senesine kadar kibar ailenin bu dâhi çocuğu Oxfort civarında küçük bir evde gayet basit yaşıyor ve hâlâ riyazi mantık üzerinde çalışıyor ve düşünüyor; fakat kendi ifadesine göre zihninin artık mücerret meselelerden bıktığını ve arada amelî işleri düşünmek istediğini anlıyor ve bu sırada sabık Başvekil Chamberlainin tarife ıslahatı politikasına ve kadınlara rey hakkı verilmesi meselesine de karışıyor.  Hattâ o sene Liberal fırkasından mebusluk için namzetliğini bile koymak istiyor; lâkin namzetliği geri almağa mecbur ediliyor,  çünkü o kendisinin Agnostique olduğunu ve hiç bir zaman kiliseye gidemeyeceğini açıkça söylüyor.  Nihayet yine kendi tabiriyle Faustun kendisine Mefistonun bir köpek şeklinde gözüktüğü andaki ruhî haletine varıyor.  Yani öğrendiği,  bildiği,  keşfettiği hakikatlerden amelî bir fayda çıkmadığından muztarip olup dururken onun karşısına da 1914 senesinde büyük harp bir mefisto gibi çıkıyor ve harp zamanında amelî bir fayda umduğu sulhcilik Pacifisme mesleğini tutarak (Non Conscription) cemiyetine faal aza sluyor; ilk devirlerinde Hıristiyanlığın harbe karşı olan itirazlarını bir makale ile tasvir edince Russeli (100) lira para cezasına mahkûm ediyorlar ve bu cezayı verecek parası olmayan Russell’ın kütüphanesini mahkeme haciz ve satılığa çıkarıyor.  Fakat bir dostu kütüphaneyi satın alarak Russell’e iade ediyor; ceza bu kadarla kalmıyor,  üniversite onu hocalıktan da çıkarıyor.  Amerikalılar kendisini hemen Harward üniversitesine tayin ettikleri halde İngiltere hükümeti harp vaziyetinden istifade ederek ona pasaport vermiyor ve askerî idare filozofun konferanslarını menediyor.

Nihayet 1918 senesinde Tribunal gazetesine yazdığı bir makaleden dolayı altı ay hapse mahkûm oluyor.  Russell bu hapislik müddetinde “İntroduction to Methemetical Philosophy Riyazî felsefeye methal, isimli kitabındı yazmıştır’

1920 senesinde Çin’e giderek Pekin üniversitesinde ders verdiği sırada gayet şiddetli bir zatürreeye tutuluyor ve artık herkes filozofun hayatından ümidi keserek ölümüne intizar ediyor,  hatta çıinliler onu pek muteber bir yere (Wertemelake) e defnetmeğe bile hazırlanıyorlar,  fakat filozof Alman doktorların tedavisi ile iyileşiyor.  Avdetinde Londra’nın sanatkârlar ve münevverler mahallesi olan Chelsea’de küçük bir evde avamileştirme eserleri,  gazete makaleleri yazmakla ve arada konferanslar vermekle geçiniyor.  Ve bu arada iki defa Amerika’ya giderek bir sıra konferanslar veriyor.  Bir taraftan da pedagoji üzerinde çalışıyor ve bu hususta Amerikalıların Behaviourism dedikleri yeni psikoloji yolundan giderek çocukların en küçük yaşta meselâ dört beş yaşında en iyi terbiye edileceği esasını tutuyor ve nazariyatta kalmayarak ikinci karısı ile beraber Londra civarında “Nursery School,  çocuk bahçesi gibi bir mektep de açıyor.  Fakat bu mektebde yetiştirdiği çocuklar üzerinde ne gibi tesirler yaptığını bilmiyorsak ta,  her halde malî cihetten muvaffak olamıyarak 1931 de mektebi kapattığını biliyoruz.

O sene büyük kardeşinin varissiz vefatı üzerine ailesine mahsus olan Lortluk payesi kendisine geçiyor.  Yazılarında asla Lord unvanını kullanmağa başlamamakla beraber lordlar kamarasındaki mevkiini işgal etmeğe ve içtimaiyata bilhassa talak kanununa dair münakaşalara iştirak etmeğe karar veriyor.

Russell orta boylu,  zayıf,  kır saçlı sinirli çehreli bir zattır.  Kendisiyle yakından temas edenlerin ifadesine göre gayet tatlı konuşur ve küçük fıkraları pek nefis surette nakleder,  acı ve bazan Voltairien istihzayı elden bırakmaz.  Ve her vakit düşündüğünü açıkça söyler.

**

Russell’in felsefesini bir iki sayfada hulâsa et inek hakikaten güçtür.  Ancak biz burada gayet umumî bir fikir vermeğe çalışacağız :

Russell kendi felsefesini Amerika’nın Harward Üniversitesinde 1914 senesi mart ve nisan aylarında verdiği derslerde ilk defa olarak toplu bir surette ortaya koymuş ve bu dersler sonradan Haricî Aleme dair Bilgimiz: Our Knovvledge of the external vvorld ; (Ailen and unw’ın london); adı altında bir kitap şeklinde çıkmıştır.  Bu kitabın mukaddemesinde söylediği gibi Russell felsefesine yeni mantık yolile giren filozoflardandır.  Hatta yukarda dediğimiz gibi şu küçük kitabı (Felsefe meseleleri) yazdığı zaman ile (1912) Harward’da felsefe derslerini verdiği zaman arasında bilgi nazariyesinin bilhassa hissi mutalarile zaman,  mekân ve riyazî fizikteki madde beynindeki nispetler meselesinde pek farklı düşüncelere geçmiştir.  Binaenaleyh gene tekrar edelim ki Felsefe Meseleleri Russell’in kendi felsefesi değil,  ancak bütün felsefelere medhal hizmetini görecek muhtasar fakat faideli bir umumî bilgi nazariyesi eseridir.

Russell zamanımızdaki felsefeyi başlıca üç büyük tipe ayırıyor :

(1) Klâsik felsefe,  (2) Tekâmülcü felsefe,  (3) Yeni realizm namı altında doğan felsefenin ruhile uyuşmuş olan mantıkî atomism — Logical Atomism — Atomisme logique — Logisehe Atomismus.

Russell klâsik felsefe namı altında Descartesden başlayan akliyeci (Rationaliste) ve iftikarıyeci (İdealiste) felsefeleri yani tecrübeci (Empirist) felsefenin zıddı olan felsefeleri toplar.  Ve bu felsefenin Almanya,  Fransa ve İngiltere ve Amerika üniversitelerinde hâlâ mevkilerini muhafaza etmekle beraber çökmeğe yüz tutan bir kuvveti temsil ettiklerini söyler.  Ona göre bu tip felsefenin mensupları felsefe haricindeki malûmatlarını ilimden ziyade edebiyattan almışlar ve felsefelerini ve mantıklarını kurarken ilme daima uzak kalmışlardır.  Deskartes ile başlayan bu yeni felsefede orta zamanlarda olduğu gibi körkörüne değilse bile yine itikatsız bir surette Aristo mantıkini kabul etmiştir.

Bu felsefenin mantığında âlemin asıl ve mahiyeti hakkındaki birçok düşünceler arasından biri,  diğerlerini nakız ve selbetmek tarikile,  seçilerek yapıcı (Constructive) bir mantık yolu tutulurdu.

Halbuki Russell mantığın daha ziyade tahlilî olduğunu ve tahlil neticesinde âlemin mahiyeti böyle veyahut şöyle ve »fakat ancak bir türlü olduğunu söyleyecek yerde bu mahiyetin birçok türlü olabileceğini göstermek suretiyle muhayyelemizi hürriyete kavuşturduğunu iddia eder ki pek tabiî olarak böyle bir mantık bir metafizik binası kurmağa da müsait değildir.

Müellif ikinci tip felsefede Darvin’in tekâmül nazariyesinin bazan Spencer’in yaptığı gibi pek dar ve bazan da William James ve Bergson’un yaptığı gibi daha cesurane ve daha geniş bir tashihini görür ve bu felsefeden oldukça hafif ifadelerle adeta ehemmiyet vermez bir tarzda bahseder.  Rassel’in hele Bergson felsefesi hak ‘kında pek orijinal fikirleri vardır.  Bunları tetkik etmenin burası maattessüf yeri olmadığından geçiyoruz.

Üçüncü tip diye ayırdığı felsefe grubuna asıl kendi felsefesi de dahildir.

Russell bir kere bütün felsefenin esası mantık olduğu ve nasıl ki riyaziyat fizikin usulü ise mantığın da felsefenin usulü olduğunu kaydettik ten sonra,  Aristo mantğının çürük yerlerini tenkit eder.  Russell’e göre asıl İlmî mantık İtalyan Peano ve alman Freye’nin riyazi mantık tetkikleri ile başlar.  Bu iki müellif mantıktan aldıkları neticelere hep riyaziyenin tahlili ile vasıl olmuşlardır.  Vakıa bu yeni mantıkin felsefeden ziyade riyaziyata ait olduğunu ve fakat esas prensipleri ile felsefe üzerine pek çok tesirler yapması lâzım geldiğini iddia eder.

Çünkü ancak bu mantık sayesinde mücerret mefhumlar adeta riyazi işaretlerle hallolunan muadeleleri tahlil edebilir.  Meselâ kaziyelerde veyahut istidlâllerde (Inference) ifade ettikleri mevzudan başka olarak bir de bir şekil bir suret (forme) vardır ki,  bu suret vasıtasıyla kaziyeyi teşkil eden kısımlar birbirine bağlanır.  Faraza Sokrat fanidir, ,  filân zat kızgındır,  güneş sıcaktır diye yaptığımız kaziyelerin her üçünde de müşterek ve (dır) ile ifade olunan bir şey vardır ki işte bu mücerret şey kaziyelerin yalnızca suretinden (forme)i ibarettir.  Yoksa o kaziyeyi bilfiil teşkil eden akşamdan biri değildir.  Yine meselâ yalnız Sokratı alıp şu kaziyeleri yapsak: Sokrat Atinalıdır,  Ksantip ile evlendi,  baldıranı içti,  desek bu kaziyelerde müşterek olan şey Sokrattır,  halbuki suretler muhteliftir.  İşte felsefî mantıkta (yeni mantık) mühim olan bu suret meselesidir.  Pek bellidir ki mantıki suretlerin bilgisi mevcut olan şeylerin bilgisinden büsbütün başkadır.  Meselâ Sokrat baldıranı içti dediğimiz zaman husule gelen mantıkî suret ne Sokrat ve ne de baldıran gibi mevcut olan bir şey değildir; belki gayet mücerret (abstrait) bir şeydir.  Buna dilden de bir misal getirebiliriz: faraza uzun ve muğlak yazılmış bir cümle okuyalım Bu cümledeki bütün kelimeleri anlarız ve fakat birdenbire cümlenin manasını anlayamayız.  İşte bu halde biz kaziyeyi teşkil eden kısımları anladığımız halde,  kaziyenin veya cümleyi teşkil eden kazı yelerin suretlerini ^anlamamış oluyoruz.

Bütün istidlâllerde (Inference) esas yalnız ve yalnız surettir ve bundan dolayı felsefede man tıkî suret en mühim yeri tutmuştur.  Meselâ eski mantığın meşhur kıyas misalini alalım: Sokrat insan idi,  insanlar fanidir,  binaenaleyh Sokrat fanidir,  işte burada ne netice ve ne de mukaddemelerin birbirine münasebeti ne Sokrat oluşa,  ne fani oluşa ve ne de insan oluşa bağlı değildir.  Ayni kıyas şu suretle pek âlâ ifade olunabilir: Eğer bir şey muayyen bir vasfı haiz olursa ve bu vasfı haiz olan herhangi bir şey diğer muayyen bir vasfı da haiz olursa o halde (mevzu bahs olan) o şey muayyen diğer vasfı da haiz olur.  Görülüyor ki bu şekildeki istidlalde hiç bir (hususî),  cüzî (particulier) bir şey ve bir vasıf yoktur.  Bilâkis bütün kaziyeler umumî bir şekildedir.  İşte Russele göre kaziyelerin hepsi bu umumî şekle irca olunabilir.  Binaenaleyh teker teker cüz’î istidlallerle uğraşmak vakit kaybetmeden başka bir şey değildir

 [Bu fikri Profesör Reichenbach şu suretle daha ri¬yazi bir şekilde ifade ediyor : “Şunu da işaret edelim ki yeni mantık kaziye ile kaziyevî tabiler (fonclions proposiotionelle) arasındaki mühim farkı meydana çıkarmıştır.  Daha umumî bir mefhum olan bu fonction bir takım mutahvilleri (Variables) ihtiva eder.  Her ne vakit ki mütehavvilleria yerine muayyen kıymetler konu¬lursa fonction bir kaziye olur. La philosophle scientifique p 31].

Bundan başka Russell basit kaziyelerin mevzuu (sujet) mahmule (predicat) atfeden yalnız bir şekil olduğunu kabul etmek suretiyle eski mantı ğın hataya düştüğünü iddia eder.  Çünkü yeni mantıka göre bu tek şekil bir mevzua ancak bir takım vasıflar atfeden bir şekildir.  Halbuki bu şekil gramer noktainazarından umumî olsa bile felsefe noktainazarından umumî olmaktan çok uzaktır.  Meselâ “bu şey o şeyden daha büyüktür, ,  dediğimiz zaman bu şeye sadece bir vasıf atfetmiyoruz,  belki bu şeyin o şeye olan nisbe tini kastediyoruz.

Nitekim “o şey bu şeyden daha küçüktür, ,  dersek yine manayı ve mantık noktainazarından ayni şekli muhafaza ettiği halde gramer nokta-i nazarından mübteda ile haber yerlerini değiştirmiş ve cümle değişmiş oluyor.  İşte Russell’e bu suretle gramerin mantık üzerinde hiç bir tesiri olamayacağını söyleyerek nahvi şeklin mantıki şekli asla göstermediğini ifade ediyor.  Russell’e göre bu noktanın eski mantıkta tesbıt edilmemiş olması traditionel metafizikte birçok hatalara se bep olmuştur.

Russell mantıkta nisbet Relation (izafiyet) me selesine pek çok ehemmiyet veriyor ve onu muhtelif nevilere taksim ediyor.  Velhasıl onun için âlemdeki eşyanın tam tavsifi onların bir kataloğunu yapmaktan yani yalnız vasıflarıyla zikretmekten ibaret olamaz,  belki o eşyanın vasıflarıyla beraber birbirlerine olan nisbetlerin! de zikretmek elzemdir.  Eğer böyle vasıfları ve nisbetleri beraberce zikredersek ancak o vakit bir mantıki vakıaya (Loyical fact,  iogische Tatsache,  Fait lo gique) vasıl oluruz.  Meselâ Napolyon yalnızca bir mantıkî vakıa değildir,  belki Napolyon’un haris olması veyahut Jozefin ile evlenmesi mantıkî vakıadır.  Böyle bir mantıkî vakıayı ifade eden yani herhangi bir şeyin herhangi bir vasfı diğer bir şey ile olan herhangi bir nisbetini gösteren bir kaziyeye Russell “atomik kaziye, ,  ismini veriyor; bu kaziyeye atomik sıfatını veriyor çünkü bu kaziyeler birleşerek daha büyük moleküler kaziyeleri teşkil ediyor.  İşte bundan dolayıdır ki Russell felsefesine daha iyi bir isim bulamadığı için iptidada mantıkî atomizm — logical Atomism — ismini vermişti.

Bu atomik kaziyelerin gösterdiği atomik vakıalar ancak his ve idrak ile bilinen vakıalardır.

Binaenaleyh eğer biz bütün atomik vakaları bilse idik ve ancak bu bildiğimiz vakıaların atomik vakıalar olduğuna da kani olsa idik o vakit nazariye noktainazarından herhangi şekilde olursa olsun bütün hakikatleri istidlâl edebilirdik,  bu demektir ki yalnız mantık bütün hakikatleri bilmek için lâzım olan bütün cihazları vermiş olacaktı.  Fakat ilk atomik vakıaların bilgisi hususunda mantıkın hiç faidesi yoktur.

Saf mantıkta (Logique pure) atomik vakıalardan bahis bile edilmez.  O mantıkta yukarda gördüğümüz gibi ancak suretler (formes) vardır.  Adeta bir kadro gibi olan bu suretleri hangi eşyanın ve hangi vasıfların veyahut hangi nisbetlerin dolduracağı bizi alâkadar etmez.

O halde saf mantık (Logioque pure) atomik vakıalara tabi olmadığı gibi atomik vakıalar da o mantığa tabi değildir.  Böylece asıl mantık kablî (A priori) bir kutup ve atomik vakıalar ise tecrübî (tedribî ) Empirique bir kutuptur.  Fakat bu iki kutbun arasındaki saha felsefî mantıkta doldurulması lâzımgelen en mühim sahadır.

İşte bu sahada eski mantığın şartî,  umumî (küllî) diye tasnif ettiği ve Russell’in ise mo leküler (Moleculaire) dediği bütün kaziyeler vardır,  bu noktada Russell eski tecrübeci filozofların (Empirist Empiricuste) mantığından şu suretle ayrılıyor : Ona göre meselâ bütün insanlar fanidir gibi umumî hakikatler yalnız cüzî hakikatlerden istidlâl olunamaz.

Eğer umumî hakikatler bilinecek ise mutlaka ya bizzat bedihi olmalı veyahut hiç olmazsa biri yine bir diğer umumî hakikat olan mukaddemelerden istidlâl olunmalıdır.  Halbuki tecrübecilerin kullandıkları delillerin hepsi cüzî hakikatlerden çıkarılır.  Bundan dolayı eğer bir umumî hakikat bilgisi var ise evvel emirde tecrübî delillere dayanmayan yani yalnız his mutalarına (Sens data,  Les donnees de sensations,  Sims data) tabi olmayan bazı umumî hakikatlerin bilgisi olmak lâzımdır.

Halbuki eski tecrübeciler (Lock ve muakipleri gibi) bütün bilgilerimizin İrslerimizle husule geldiğini ve o hislere tabi olduğunu idddia ederlerdi.

Russell’e göre eğer bu fikri kabul edersek o vakit umumî ve küllî hakikatleri bildiğimizi söyleyemeyiz.  Halbuki mantıkta böyle umumî hakikatlerin bilgisi vardır.  Nitekim yukarda zikredilen “Sokrat bir insandır,  bütün insanlar fanidir,  binaenaleyh Sokrat fanidir,  kaziyelerinin tamiminden husule gelen şekle yani “Eğer bir şey muayyen bir vasfı haiz olursa ve bu vasfı haiz olan bir şey diğer muayyen bir vasfı da haiz olursa o halde o şey muayyen diğer vasfı da haiz olur. „ şekli pek umumî bir hakikati gösteriyor.  Yani her şeye ve her vasfa tatbik olunabilir ve bizzat bedihidir.  Yani hislerimizin vasıtasıyla istidlâl olunmuş bir kaziye değildir.

Velhasıl Russell’e göre mantık iki kısımdır,  birinci kısım kaziyelerin ne olduğunu ve ne gibi suretler alabileceğini tetkik eder ve atomik ve moleküler ve umumî kaziyelerin muhtelif nevilerini sayar.  İkinci kısım ise muayyen şekillerdeki kaziyelerin hakikatini gösteren yüksek derecedeki umumî kaziyelerden bahseder.

Bu ikinci kısım daha ziyade riyaziyat çerçevesine giriyor.  Çünkü riyaziyatın kaziyeleri en ince tahliller neticesinde hep bu umumî surî hakikatlere müncer olur.  Fakat yalnızca suretleri sayan birinci kısım felsefede en mühim ve en güç olan kısımdır.  Vakıa eski mantıkta olduğu gibi hüküm ve tasdik ifade eden kaziyelerde ancak mevzuun mahmule atfı sureti düşünülürse nisbetler dışarda kalarak bu köhne felsefede ve ilimde pek mühim olan zaman ve mekân meseleleri anlaşılmaz bir hale giriyor.  Demek ki yeni mantık diğer suretleri de tarif ve tespit etmekle felsefenin birçok mühim meselelerini halle doğru ilerlemiş oluyor.  Russell bu noktada çok ısrar eder.  Ona göre kaziyelerde yalnız bir mevzu-mahmul şekline bağlanıp kalma bilgi nazariyesini zayıflatır.  Hâlbuki yeni mantık mücerret tahayyül kuvvetimizi çoğalttığı gibi bize mürekkep ve girift vakıaların tahlilinde kullanabileceğimiz namütenahi muhtelif kaziyeler vermiştir.  Bu noktadan yeni mantık eski mantığın tamamen zıddıdır.  Çünkü eski mantıkta ilk bakışta mümkün gibi görünen faraziyelerden bir tanesi müstesna olmak üzere diğerlerinin gayri mümkün olduğu ispat edildiği gibi hakikatin muayyen bir karakteri olduğu da evvelden tesbit edilmiştir.

Halbuki yeni mantıkta bilâkis ilk bakışta mümkün gibi görünen faraziyeler şayanı kabul kaldıktan başka diğer faraziyeler daha konulur ve hepsi birden herhangi bir vakıanın tahlilinde serbestçe kullanılır.  Yani Russell’in kendi tabirince “eski mantık fikri zincirlere vurduğu halde yeni mantık fikre kanat verir.Ona göre yeni mantık felsefeye Gaiilenin fiziğe getirdiği inkişafı getirmiştir.  Yeni mantık ile felsefede insan kudretiyle hangi meselelerin halli kabil olduğunu ve hangilerinin hallinin bu insan kudretini aştığını anlamak kabil olmuştur.

Velhasıl Russell’in tuttuğu mantık eski organik mantık yerine konulan atomik bir mantıktır.  Yani Aristo’nun organik mantığına göre her şey başka şeylere olan nisbeti sebebiyle müteessir olur ve bir değişikliğe uğrar ve binaenaleyh bir şeyi gereği gibi bilirsek o şey ile nisbete giren diğer bütün şeyleri ve binaenaleyh bütün kâinatı da bilebiliriz.  Halbuki yeni mantığa göre bir şeyin batını karakterini iyice bilmekle diğer şeylerle olan nisbetini bilmek mümkün değildir.  Russell’in burada Leibniz’den aldığı bir misali vardır: Meselâ Avrupa’da bulunan bir adamın karısı Hindistan’da vefat etse karı ile koca arasındaki nisbet dolayısıyla bu vefat anında o adamın batınî mahiyeti de müteessir olarak bir değişiklik husule gelir.  Halbuki aklı selim,  bunu asla kabul etmez.  Bu değişiklik husule gelse bile ancak kara haberi aldıktan sonra husule gelir,  der,  işte yeni mantığın düşünüşü de böyledir.

Russell,  Alomisme Logique ismi altında tuttuğu usul ile bütün tecrübelerimizi en son cüzülerine kadar tahlil eden yola girmiştir.  Vakıa bu usul Lock ve onun muakkipleri olan eski İngiliz tecrübecilerinin usulü ise de Russell onlardan gayet esaslı bir noktada ayrılıyor.  Lock ve muakkipleri bir mürekkep küllü- ı cüz’ülerin bir araya gelip teşkil ettikleri yekûndan ibaret olduğunu iddia ettiği halde,  Russell bir mürekkep küllün anasırına ayrılınca haiz olduğu evsafı kaybettiğini tamamen tasavvur etmiş ve bir mürekkep küllün o küllü teşkil eden eczanın herhangi bir surette yekdiğerile nisbette bulunmalarından ileri geldiğini kabul etmekle nisbetlerin mürekkep küllün evsafta oynadığı mühim rolü hakkile tanımıştır.

Russell eski mantığa karşı çok amansız hücumlar eder.  Hatta yeni eserlerinin birinde [B.  Russell.  The Scientlfic outlook p.  43.] “Aristo insan ırkının başına bir felâket olmuştur denilebilir,  bugüne kadar birçok üniversitelerde onun halâ okutulan mantıki birçok saçmalar ile doludur, demeğe kadar varır.  Hatta eski mantığın kıyaslar ile olan istidlâllerine büyük bir ehemmiyet vermez.  Russell için kıyas (Syllogisme) ile yeniden bir bilgi elde etmek te mümkün değildir.  Meselâ Sokrat bir insandır. . .  ilâh,  kıyasını alırsak bütün insanların fani olduğunu ve Sokratın da insan olduğunu bildikten sonra kıyasın neticesinde Sokrat’ın da fani olduğunu yeniden öğrenmiş yani bu hususta yeni bir bilgi kazanmış bulunduğumuza Russell kail olmaz.  O der ki “Kıyas üniversiteler mensuplarının (akademik âlimlerin) korkaklığını,  tereddüdünü gösteren bir abideden başka bir şey değildir, ,  o ancak ilimde olduğu gibi istikra (Induction) usulile yeni bir bilgi elde edileceğine kanidir.  Fakat istikra,  tecrid (abstractı’on) ve tecrübeden istidlâl gibi İlmî usullerin de bir hududu olduğunu kabul eder.  Meselâ istikranın mahiyet ve nazariye bakışından muteber olup olmadığına dair Hume’in gösterdiği şüphelerden biri hâlâ bu noktanın nazarî bir surette halledilmemiş olduğuna inanmaktadır.  Bu mühim meseleyi halle başlayarak büyük felsefesini kuran Kant bile Russell için meseleyi daha karışık bir hale koymaktan başka bir şey yapmamıştır [Russell Sclentific Outlook p.  p.  83.].

İşte mantık hakkında bu fikirleri yürüten Russell’in felsefesindeki bilgi nazariyesi idealist felsefedeki bilgi nazariyesinden başlıca şu suretle ayrılır: Kant’dan beri bilinen şeylerin bilgimiz dolayısıyla bir değişikliğe uğradıkları ve binaenaleyh bilgi ile bilinen şey arasında bir mütekabil tesir (Interaction) olduğu ve bilinen şeyin bilgimizden ileri gelen bazı karakteristik evsafı bulunduğu iddia olunmakta idi.

Hatta bir şeyin tarafımızdan bilinmeden mevcut olması mantıkça mümkün olmadığı bile iddia edilmişti.  (Kant bu son iddiada bulunmuş değildir. ) Bu iddia kabul olunursa bilmek vasıtasıyla eşyanın kazandığı havas ve evsaf her şeyin malik olması lâzımgelen havas ve evsaf olmak lâzım geliyordu (ki buradan meşhur Categorie nazariyesine giriliyordu. )

O halde biz bilgi şartlarını iyice tetkik edersek yalnız bu şartlar vasıtasıyla şeeni âlem hakkında bir çok bilgiler elde edebilirdik.  Halbuki Russell’in mensup olduğu felsefe bunu kabul etmiyor ! Ona göre bilgi bilinen şey üzerine yeni bir şey ilâve etmez ve bilinmeyen şeylerin mevcut olmaması için en küçük bir sebep bile yoktur.  ‘‘Binaenaleyh bu felsefede bilgi nazariyesi önümüzdeki kâinat sırlarının kilitlerini açacak bir anahtar değildir. , ,  Bu anahtar olsa olsa yavaş yavaş ve daimi bir say ile çalışan ilmin elindedir. 

[Profesör Reichenbach’da ayni fikri şu suretle ifade ediyor:

“Başlangıç noktasını kâinatın hali hazırdaki ilminden (Science de l’univers) almayı bilen bir bilgi nazariyesini tercih etmek isteriz ki bu nazariyenin verdiği felsefî neticeler muasırlarımızın İlmî zaferleri kadar yüksek bir dereceye,  çıkar. .

La Philosophie Scientlfique p.  10]

Russell’in felsefesinin ilim diye kabul ve istinat ettiği en mühim ilimler riyaziyat ve fiziktir.  Bilhassa riyaziyat prensipleri,  müellif için felsefe ile en sıkı münasebette olması lâzım gelen ve felsefeye en çok yardım eden bahistir.  Riyaziyat en yüksek derecede yakinî haiz olan kablî bilgileri ihtiva eder.  Felsefe de en ziyade bu kablî bilgilere gözünü dikmiştir.

Halbuki ta eski zamandan beri (meselâ E’ea’lı Zenon’dan beri) idealist filozoflar riyaziyatın felsefede muteber olamayacağını ileri sürmüşlerdir.

Yeni zamanlarda Kant ve Hegel’de ayni fikri ifade etmişlerdi.  Halbuki on dokuzuncu asırdan itibaren Lobatchevski tarafından gayri Euklidi (Non Euclidien) hendesek eşfedilince Kant’ın Euclid hendesesinin tecrübenin üstünde tamamen doğru ve yakinî bilgileri gösterdiği hakkındaki fikri sarsıldı ve Lobatchevski ve muakkiplerinin mesaisile Euclid mütearifelerinin de tecrübenin üstünde ve kablî olmadığı ve mantık ile isbatı ve yahut reddi mümkün şeyler olduğu meydana çıktı.  Diğer taraftan meşhur Alman riyaziyeci ve mantıkçısı Freye hesabın da mantıktan çıktığını isbat etti.

Russell’e göre riyaziyat prensiplerindeki bütün bu yenilikler kerrat cedveli kadar şüphesiz şeyler olduğu halde filozoflar bu hakikatlere karşı göz yumdular.  Halbuki Russell’in mensup olduğu felsefe bütün bu neticeleri göz önünde tutuyordu.  Bundan sonra riyaziyat prensiplerinin ortaya koyduğu riyazî mantık ile felsefe de yapıcı (Constructif) bir yola girdi.  Fakat bu felsefenin yapıcı oluşu,  eski felsefenin yapıcı oluşu gibi birdenbire tam bir sistem halinde ortaya çıkmak değil belki ilimde olduğu gibi yavaş yavaş tecrübeler,  sınamalar ile ortaya çıkan bir yapıcılıktır.

Russell’in felsefesi iptidada riyaziyat prensiplerinden ilham alarak,  riyazi mantık usullerini kullanarak başlamış olmakla beraber sonraları bilhassa Einstein’in izafiyet nazariyesi Quantum nazariyesinin keşfi üzerine daha ziyade riyazi fizik ile sıkı sıkıya münasebete girmiştir.  Artık filozof felsefesinde zaman ve mekândan bahsederken Einstein’in (zaman mekân) mefhumundan başka bir şey kullanmaz,  maddeden bahsederken onun için madde muhtelif kudret (Energie) Quantumlarından (Quanta) başka bir şey değildir.  Binaenaleyh Russell eski materyalistlerden yani maddeyi katı ve cevheri mahiyette görenlerden tamamen ayrılmıştır.  Onun için madde en son keşiflerden ve en son riyazi düsturlardan çıkan neticelere göre bir dalgalar sisteminden ibarettir,  işte yeni fiziğin bu neticelerinin tesiri altında Russell “Tabiatte atlamalar,  sıçramalar yoktur» manasındaki lâtince darbı meseli inkâr ediyor ve tabiatte ittisal (Continuite) değil bir ittisalsizlik (Discontinuite) olduğunu kabul ediyor [Natura non focit saltam yahut Natura non facit saltus.  Bu darbı meselin »on kelimesini iki türlü de zikrederler. Hangisinin gramerce doğru olduğunu lâlinistler tayin etsin Russell bu darbı meselden bahsederken lâtince darbı mesellerin hiç birisinin doğru olmadığını hiddetle söyleyecek kadar ileri gider.].  Meselâ; Planck’ın keşfettiği Quantum nazariyesine göre ziya neşreden bir cismin ancak vakit vakit yani fasılalarla sıçramalar halinde ziya Quantumları neşrettiği gibi.

Bundan başka yine yeni fiziğin tesiri altında ilimde determinizmin (Determinisme’in) sarsılmış olduğunu kabul ediyor; meselâ elimizdeki İlmî kanunlar vasıtasıyla bir atomun içindeki elektron ve protonlar arasındaki vaziyetin ne şekil alacağını evvelden tayin edemeyeceğimiz fikrini tasvip ediyor ve 250 seneden beri ilimde bir mutlak hükümdar gibi hükmünü süren sıkı bir muayenniyet (Determinismes rigoureux) den vazgeçmek lâzım geldiğini de düşünüyor.  Fakat Russell bu noktada pek sevdiği ve felsefe ile oğraşanlar için lâzım saydığı reybî (ceptique) [şüphe] zihniyete dönerek atomun istikhalde hal ve vaziyetini tayin edemememizin sebebini bilgilerimizin noksanında bulmak istiyor.  Kendisi daha eski eserlerinde meselâ “Haricî âlem hakkındaki bilgilerimiz, ,  (1914) bu noktada şüpheli,  reybî değil katî olarak gayri muayyeniyetin (lndetermination) bizim cehaletimizden ileri geldiğini söyler.  Hatta tıpkı Laplace’in tahayyül ettiği gibi kâinatın bütün kütlelerini,  onların hareketlerini ve vaziyet ve süratlerini ve bunları gösteren tefazulî muadeleleri

bilen bir “üst insan, ,  (un surhomme) yahut bir ruhu âlem (Weltğeistin) bilgileri ile istikbalin her hususta evvelden kestirileceğim kabul eder ve daha ileri giderek maziyi bilmemiz yalnız istidlâl ile değil belki hafızamız sayesinde olduğunu düşünürken istikbal için de bir hafızamızın olmamasını sırf tesadüfe atfetmeğe kadar varır.  Şimdi ise kat’î bir determinizmin artık yeri olmadığını kabul ederken eşyanın istikhaldeki hal ve vaziyetini istatistik! (yani ihtimali) kanunlarla tayini kabil olduğunu ilâveden çekinmiyor.

Hatta bu ihtimalîlik noktasından yine mantığa dönerek istikra (Induction) ve müşabehet (Analogie)nin de ihtimali netice verdiğini söylüyor.  Diğer taraftan genç fizik âlimi Heisenberg’in koyduğu gayri muayyeniyet prensibini (Principe de l’indetermination,  Principle of uncetainty,  Principle of indeterminacy, Unbestimheitsrelation. ) [Bu tabirlerdeki Principe kelimesi yerine şimdilerde çok kere Almanların kullandığı relation kelimesini kullanıyorlar,  ve gayri muayyeniyet yerine de İncertitud diyorlar. ] Yani bir elektronun vaziyet ve süratini ayni zamanda tayin edememek prensibini de inkâr etmemekle beraber bunun doğrudan doğruya determinizmi yıkarak serbest irade (Libre arbitre) akidesini dirilttiğini de kabul edemiyor ve bu prencpten istifa de ile ditıdarane bir sertliğe koşan âlimleri ve bilhassa İngiltere’nin büyük astronomi âlimleri Eddington ve James Jeans’ı şiddetle tenkit ediyor.

Görülüyor ki Russell bu muayyeniyet ve gayri muayyeniyet davasının içinden çıkmak için tabiat kanunlarının kat’î değil ihtimali (istatistikî) kanunlar olduğunu açıkça kabul ederek ve bu noktada Reichenbach ve onun Erkemtniss mecmuasındaki arkadaşlarile bir fikre gelmiştir denilemez.  [Relchenbach’ın ilimde istatistikî kanunlar ve ihtimaliyet prensipleri hakkındaki fikirler’ini kısaca öğrenmek için La philosophie scientifique ismindeki küçük risalesine ve yahut Atom und Kosmos adlı küabına ve fakat esaslı malûmat almak isteyen mütehassıslar ise Stetiğe Warcheinlichkeitofolgen ve Axiomatik der Wahrscheinlichkeitsrechnung ismindeki eserlerine müracaat etmelidirler. ]

İşte yeni fiziğin maddeyi böyle bir dalgalar paketi (Paquets d’ondes) haline getiren yeni keşifleri ve bilhassa değil insan ruhunun hatta fizik ölçü aletlerinin,  bir fotoğraf makinesinin,  bir kronometrenin bile izafiyet nazariyesinde bir enfüsiyet (Subjectivite) almasını Russell kendi felsefesinde mühim bir yer tutan ve esasen Avrupa’da Ernest Mach ve Amerika’da W.  James ile başlayan Monisme fikrini takviyede çok isabetli ve maharetli bir surette kullanır.

Ve der ki: Alemde herşey bir takım vakalardan Event’lerden mürekkeptir.  Russell’e göre bir vaka zaman içinde küçük bir imtidadı,  sürmeyi (Duration) ve mekân içinde küçük bir tehayyüz (Extension)u haiz olan bir şeydir.

Yahut izafiyet nazariyesine uydurarak söylersek,  zaman — mekânın küçük ve mütenahi bir parçasını işgal eden bir şeydir.  Vak’a eğer kısımlardan mürekkep ise o kısımlar ayrı ayrı bir nokta ve bir an değildir ; belki bir nokta—an Point instant dır.  Bir şimşeğin görülmesi bir otomobil lâstiğinin patlamasının işitilmesi ve bir kurbağanın elde soğuk bir his bırakması gibi his mutaları hep birer vaka olduğu gibi his mutalarımızı teşkil etmeyen ve meselâ şimşeğin havada hasıl ettiği elektrik! değişmeler de birer vakadır.  Binaenaleyh eski felsefelerde ruhu esas tutan ideelistlerin ruh ve maddeyi esas tutan materyalistlerin madde diye kabul ettikleri en son ve yüksek hakikatler,  bunların üstünde daha iptidaî bir şeyin (stuff) değişme vakaları sebebiyle muhtelif bünye (structure)de tezahurundan hasıl olan vatkalardan ibarettir.  Bu halde esasta mevcut olan tek bir şey vardır.  Bu da ne ruhtur ve ne de maddedir,  uğradığı değişmeler bazan ruh ve bazan madde halinde bir vaka gösteren neutre bir şeydir—(Stuff) V.  ve bundan dolayı felsefenin bir ismine de (Monisme neutre,  Neutral monism) diyorlar.

Fakat burada izah olunacak bir nokta vardır Yukarda söylediğimiz gibi Russell’in felsefesi esas olarak ilme dayanan bir felsefe olduğundan bir taraftan realist bir felsefe olduğu kadar ilmin vakalarda kabul ettiği çokluğu (Multiplicite)de kabul ettiği için diğer taraftan da Pluraliste bir felsefe olmak lâzım gelir.  Fakat nihayette iş bütün âlemin mürekkep olduğu muhtelif ve çok ve şeeni vakaların en son mahiyetini sormağa dayanınca idealistlerin anasırın aslında ruhu ve materyalistlerin maddeyi görüşlerini ret ettikten sonra hepsini bir neutre şeye irca ederek monism’e birlikçiliğe erişiyor.

Bundan başka Russell fizik riyaziyatta ilimlerden ve meselâ biyolojiden bahsederken o kadar heyecanlı değildir.  Hattâ bir eserinde âlem hakkında bir fizikçi gözü ile felsefe yaparken biyolojiye geçerek felsefe yapmayı dünyaya ait büyük meseleler konuşup dururken bir mahalle meselesine geçmeğe teşbih eder.  Biyolojide onun ehemmiyet verdiği bahis yine tehavvül ve tekâmül nazariyesidir (Evolution et transformisme).  Bunda da Darwin’in hatalarına işaret etmekle beraber yeni biyolojide erişilen yüksek neticelere yine hep o esas üzerinde varıldığını ve fakat bu nazariyenin Spencer’in ve hattâ Bergson’un yaptığı bir felsefeye esas olacak kadar tashihi mümkün olduğunu iddia eder.

Russell’in psikolojide zihni son zamanlarda meşhur rus fiziyolojisti Pawlow’un açtığı meşrut refleksler (Reflexes conditioneles) ile hayli meşguldür.  Ona göre psikoloji ancak bu refleksler bahsinin terakkisile bir ilim haline girecektir.

Bu noktadan bakılınca Russell’i Amerikalı doktor Watson’un (Behaviourism Peychologie de Comportement) denilen psikolojisine taraftar gibi görmek kabil ise de o Watson’un fikirlerini tamanıen kabul etmiş değildir.  Meselâ onun gibi batını müşahede (Introspection) muzır bir batıl itikat (superstitution) u reddetmediği gibi fikri de söze (kelâm) a irca etmez.  Her halde psikolojinin bir ilim olarak felsefeden ayrılması lâzım geldiğine kani olmakla beraber Bâhaviourist’lerin çok aşırı İlmî fikirlerine de Safdilâne Realizm lâkabını vermekten çekinmez.

Russell’ın felsefeye dair en mühim eserlerinden olan Ruhun Tahlili (Anoiysis of Mind) isimli kitabı okunursa insan aklında ihsasat sensation ve hayallerden (Images) mürekkep bulunduğu ve bunların dimağdaki fizikî vakıaların ayni olduğunu kabul ettiği anlaşılır.

O psikoloji ile fizik arasındaki farkın tetkik ettikleri vakıaların ayrı ayrı şeyler olmasında değil belki vakıaları izah için koymağa çalıştıkları kanunlarda olduğunu kabul eder ve fiziğin bünye (structue) işleri ile,  psikolojinin ise keyfiyet quaiite işleri ile uğraştığını söyler.

Russell eski feylesoflar gibi mantığı,  bilgi nazariyesi,  metafiziği,  psikolojisi ve ahlâkı ile tam bir felsefe sistemi kurmuş bir filozof değilse de yine bu bahislere temas etmiştir.  Ancak ahlâkı o,  felsefeden addetmez.  Fakat bu ahlâka dair de çok orijinal fikirleri vardır.  Hele İçtimaî ahlâk hususunda çok aykırı fikirler ortaya atmıştır.

Fakat bütün bu fikirlerin asıl felsefesile sıkı bir münasebeti olmadığından burada o bahse girmiyoruz.  Mamafih felsefede ilme bukadar kuvvetle bağlı olan Russell içtimaiyatta yalnız îlmin bir heyeti içtimaiyeyi tamamen mesut edeceğine kani değildir.

The Scientific Outlook adlı son eserinde buna dair bir bahis vardır.  Bu bahiste sırf ilim üzerine müesses bir cemiyet ütopisi yaptıktan sonra böyle bir cemiyette sanat ve edebiyatın nasıl vücude geleceğini bir türlü anlayamıyor.  Çünkü böyle bir cemiyette, insan fikir ve hissinin bu iki mühim eserini yani sanat ve edebiyatı vücude getirecek heyecanlar olamıyacaktır.  Diğer taraftan böyle sırf ilim üzerine kurulmuş ütopik bir cemiyette eğlenceler ve sporlar belki insanların zevk ve hazlarını temin edecek ve fakat onlara hiçbir vakitde derunî bir haz ve sevinç veremeyecektir.  Bu cemiyeti teşkil eden fertler zamanla âdeta müteassıp zahidler tipini alacaklar ve ideallerinin yolunda “umumun menfaati namına» diyerek bazılarının cezalandırılmasına kadar varacaklardır.  Vakıa böyle bir cemiyette Devlete sadakatsizlik ve itaatsizlikten başka cezayı mucip olacak bir cürüm ve günah pek de düşünülemeyeceğinden bu yeni tip zahitlerin günahkârları cezalandırmak ilcaları (inpulsion) dönüp dolaşıp ilmî tecrübelerde hızını alacaktır.  Yani bilginin terakkisi için tecrübî psikologların,  hayatî kimyacıların ve hekimlerin İlmî tecrübelerile fertlere daha ziyade eziyet etmeleri caiz görülecek ve nihayet bu suretle bu “ilmî din» de kurbanlarını isteyecektir.  İşte böyle aşksız,  muhabbetsiz,  sanatsız,  edebiyatsız yalnızca bilgi ve ilim ile ve derunî haz ve sevinci temin etmeyen bir kudret ile idare olunan âlem de “yavaş yavaş kararacak ve her tarafı dehşet kaplayacaktır.  Ya nihayet pek büyük bir kan fırtınası içinde bu âlem bitecek veyahut insanlar yeni baştan aşka,  muhabbete ve derunî haz ve sürura erişeceklerdir, , .

“Karanlıktan sonra nur,  gözyaşından sonra sevinç olacak. „

İşte görülüyor ki Russell’in böyle ilim üzerine kurulmuş bir cemiyeti tasvirinden onun felsefesinde ilme tamamen dayanmış olmasına rağmen içtimaiyatta ilme o kadar sarılmıyor.  Ve böyle bir cemiyette ilmin de din gibi nassî bir şekil alacağından korkuyor.

Velhasıl zamanımızın büyük bir riyaziyat prensipleri mütehassısı ve pek orijinal bir filozofu olan Bertrand Russell her şeyden evvel rasyonalist ve sonra realist ve bir cihetten monist ve bir cihetten de mantıkî atomist bir mütefekkirdir.  Düşünce tarzı itibarile her şeyden şüphe etmeyi sever ve hakikati araştırmakta reybiliğin (scepticisme) faidesine kaildir. Fakat onun reybiliği scepticisme mesleğinin piri olan Elis’li Pyrrhon’un reybiliği gibi kahramanca bir reybilik değildir.

O reybiliği (şüpheciliği) şu üç noktada toplar :

— Eğer mütehassıslar bir rey üzerinde birleşirlerse bu reyin aksine olan rey katiyen doğru addedilemez.

— Eğer mütehassıslar bir meselede bir reyde tamamen toplanamamışlarsa mütehassıs olmayan bir kimse tarafından o meselede kati bir fikir edinmek kabil değildir.

— Eğer mütehassısların hepsi bir meselede müsbet ve katî bir rey vermek için kâfi deliller olmadığını söylerlerse alelade bir adam bu hususta bir hüküm vermekten çekinmelidir.

Bu tarzda bir septik olan Russell’in şüphesiz olarak ifade ettiği bir fikir varsa o da eski metafiziğe inanmamasıdır. En son günlerde(eylûl 1935) Parisde Sorbonda kurulan İlmî felsefe kongresinden çıkarken Lnrd Russell’in bir gazeteciye söylediği son söz şu olmuştur :

“Metafizik ölmüştür.  Bu dinlediğiniz konferanslar hep onun cenazesi başında söylenen nutuklardır.”

[Russell’in felsefesi esas olarak riyaziyat ve fizikî ilimleri almış olması ve ilmin dışında kalan eski metafiziği kabul etmemesi ve mantığının da riyazî mantık esası üzerinde yürümesi itibarile son senelerde bir taraftan Reichenbach ve Carnap tarafından tesis olunan Erkemtniss revüsünee ve diğer taraftan Vıyanada Verein Erust Mach-Wiener Kreis cemiyetine mensup filozoflar arasında inkişaf eden İlmî felsefe cereyanına yakından temas eder.  Hattâ bu yeni filozoflar kendi mesleklerine bir dereceye kadar uyan İngiliz,  filozofların başında Russell’i zikrederler. ].

Dr.  Adnan Paris 1935.

Sh: 3-36

Kaynak: Bertrand Russell,  FELSEFE MESELELERİ, •     (1912. The Problems of Philosophy. London: Williams and Norgate). İngilizceden Türkçeye çeviren Abdülhak Adnan ADIVAR,  YENİKİTAPÇI Ankara Caddesi No.  1936


http://173.255.224.246/blogs/allthingsexpounded/wp-content/uploads/2012/09/viet.jpg

VİETNAM’DA SAVAŞ SUÇLARIWar Crimes in Vietnam – Bertrand Russell

Türkçesi : Niyazi Atakoğlu

Batı’nın, özellikle Amerika Birleşik Devletlerinin ırkçılığı, az gelişmiş ülkelerin ‘iç’ işleri sayılması gereken meselelerde Amerika’nın sorumluluğunun meydana çıkarılmasının son derece güç olduğu bir hava yaratmış bulunuyor. Vietnam’daki savaşa, geriliğin, yoksulluğun ve vahşiliğin, Güneydoğu Asya’ya özgü sayılan, kaçınılmaz ve acıklı bir ürünü gözüyle bakılıyor. Bugünkü çatışmanın kökleri, karanlık geçmişte aranıyor: kuzey ile güney arasındaki eski çatışmalar taranıyor. İleri sürülen bu görüşe göre Amerikan müdahalesi, geçici ve arızîdir. Vietnamlıların, iç işlerine karışmaya Amerikalıları istemeye istemeye —ne yazık ki— çağırmış zavallı yaratıklar oldukları düşünüldü.

Irkçılık, Vietnam savaşının tarihî kaynaklarını karıştırıp bozmakla kalmıyor; Amerikan pilotları hastahaneleri, okulları, su setlerini ve sivil merkezleri bombaladıkları zaman da barbarca, şovence bir yaygara koparılmasını sağlıyor. Vietkong’lu esirler yakalanır yakalanmaz hemen kurşunlanırken Ameri kan basınının, Senatonun ve daha birçok kamu kuruluşunun sessiz kalmasını, Amerikan dünya görüşünü destekleyen ırkçılık temin ediyor. Ama gene de bu kuruluşlar, Amerikan pilotları işledikleri suçlar yüzünden yargılanacak olurlarsa Kuzey Vietnam şehirlerinin yerle bir edilmesini istemektedirler. Savaş esirlerine nasıl davranılacağı konusundaki 1949 Cenevre Anlaşmalarının Amerikalılar tarafından nasıl ihlâl edildiği çoktan beri, herkesçe bilinmektedir. Örneğin 1 Aralık 1965 tarihli New York Times’ta «Cenevre’deki Kızılhaç Uluslararası Komitesi… A.B. Devletlerinin esirlere davranış konusundaki bir uluslararası anlaşmayı ihlâl etmesinden tekrar şikâyet etmiştir.» haberi vardı. Bu açık suçlamaya karşı gösterilen kayıtsızlık, sivil halkın her gün napalmlar ve beyaz fosforla bombardıman edilmesi karşısındaki kayıtsızlığı hesaba katmasak bile, çarpıcıdır.

Burada gerçekleştiğini görmek ve doğrulamak istediğim temel olgu Vietnam savaşının sorumlusunun Amerika olduğudur. Bu zalim savaşın anlaşılmasında en önemli ilk doğru, budur. Bu savaşı anlamak için Amerika’yı anlamalıyız, ama bu, Vietnam halkının tarihini bilmezlikten gelmek değildir. Vietnam kültürü zengindir ve İlkçağlara kadar dayanır. Ağızdan ağıza geçen efsaneler, kahramanlık geleneklerini özellikle eski derebeylik Çin’inin kovulmasını anlatan söylentileri sürdürür. Fakat gittikçe daha fazla hızlanan tarih hareketi öyledir ki bugünün Vietnam’ı, eskiden gelen kalıtına (mirasına) kendi bugünkü dünyasına olduğundan daha az bağlıdır. Vietnam millî hayatının son yüzyılı, onu, dünya sahnesine çıkarmış bulunuyor. Vietnam’ı ve onun mücadelesinin büyük acılarım anlamak için; Vietnam’ı, Üçüncü Dünya’yı ve daha az dramatik olmakla birlikte bizzat Batı’yı, dönüştürmekte olan sömürgeciliğe karşı kuvvetler burcu içindeki yerinde görmeliyiz. Vietnam’ın geçmişini ne kadar deşersek deşelim, Vietnam’ın anlamını tek başına, soyut olarak ele almaktan vazgeçmedikçe Vietnam anlaşılamayacaktır. Vietnam’a uluslararası bir önem kazandırmış olan, Amerika’dır.

Vietnam’da Amerika’nın rolünün başlangıcı, Ngo Dinh Diem ile iş karıştırmaya başlaması ünlü olayından önce olmakla birlikte, Vietnam’ın kültür kalıtını (mirasım) hemen hemen  yok etme şerefinin Fransa’ya ait olduğu belirtilmelidir. İkinci Dünya Savaşı’ndan önce Fransa, kendi sömürge işlerini, mağrur bir kendine güvenle yürütürdü. İngiltere’nin rakibi olarak Çin’e yeni bir giriş kapısı ararken, 19. yüzyılda Vietnam’ı yokladı. Fransız savaş tekneleri, Fransız misyonerlerini, Hıristiyanlaştırmaya çalıştıkları vahşilerin misillemelerine karşı korumak bahanesiyle, 1840’larda Güney Vietnam’a girdiler. Sömürge istilâsı bütün ciddiyetiyle başlamıştı. Bir iki on yıl içinde, yalnız Vietnam’ın tümü değil, Laos ve Kamboç da (Cambodia) Fransız sömürge yönetimi altına sokulmuştu. Büyük Çin-Hindi bileşiminin her bölgesi değişik bir hukukî statüye ve hükümet yapısına sahip olmakla birlikte, Fransız’lar her yerde yerli halkın boyun eğmesini sağlamakta amansızdılar. Fransız egemenliği tartışılamazdı ve sömürgenin her yanında kanunları ve nizamları tayin etmek, onların keyiflerine ve isteklerine bağlı haklarıydı. Şurda burda, rastgele ve örgütsüz gerilla direnmesi Fransızlara karşı koydu ve bu direnme yirminci yüzyılda da sürdü.

Vietnam toplumunu yıkan ve Vietnam halkı ile geçmişi arasındaki bağlan koparan, totaliter sömürgeleştirme süreci oldu. Sömürgeleştirilen halkların hünerleri, âdetleri ve inançları, üstü örtülü bir çıkarcılık tarafından yargılanıp değerlendirilmeye başlanır: sömürgecinin çıkarma uygun olan şey, yararlı ve iyi sayılır. Milâttan sonra 937 yılında Çinlilerin kovulmasından çok uzun zaman sonra da Vietnam’da ayakta kalmış bulunan Mandarin sistemi altında, devletin desteklediği bölge düzeyindeki okullara ek olarak, ayrıca 20.000 kadar da tek öğretmenli özel köy okulları vardı. Sömürgeci Fransız’lar, Fransa’nın karbon kâğıdından çıkmış bir kültür kopyasını yaratmak çabası içinde, bu okulları büsbütün ortadan kaldırdılar, Vietnam dilini Romalılaştırıp yeni bir resmî dil (quoc ngu) meydana getirdiler ve bütün Vietnam’da sadece 14 ortaokul ve lise ile bir üniversite kurdular. Öğretim kurumları bu kadar az olunca, yeni yazı ile okuryazarlık yoklamasını az kişi başarabilirdi. Sömürgecilerin ihtiyaçlarının meydana getirdiği ekonomik değişiklikler de aynı derecede derindi. En çok arzulanan, tüketim ürünleri değil, sanayi ham maddeleriydi. Otomobilin ortaya çıkması, yeni bir kauçuk talebi yarattı, bu da binlerce Vietnam köylüsünü büyük kauçuk çiftliklerinde çalışan ırgatlar haline getirdi. Para ekonomisinin kurulması hızla başarıldı. Köylüler mal satın almak ve vergilerini ödemek için paraya gittikçe daha fazla muhtaç olduklarından, topraklarını ipotek etmek ve satmak zorunda kaldılar. Bu süreç içinde, Vietnam hayatının el sürülmedik yanı kalmadı.

Beyaz, Avrupalı üstünlüğü, sömürgeci devletin karşı konulmaz egemenliği ile hep bir arada yürüyordu. Fransız memurları bütün memleketteki her yetkili mercii işgal ettikleri için, geleneksel soylular ve Mandarinler bütün itibarlarını ve saygıyı kaybettiler. Yürürlükte ve yaygın olan kuşku ve güvensizlik havası içinde, sömürgeci, yaltaklanma belirtileri ve timsalleri arıyordu. Beyaz adamın inancının otoritesine bilerek boyun eğmiş olan dönme Hıristiyan, en az korkulan unsurdu ve bu sebeple mükâfatlandırılıyordu. Bu şartlandırılmış aşağılık duygulan, geniş ölçüde yerleşti. Böyle bir durumda Japonya’nın 1905’te Çarlık Rusya’sına karşı kazandığı zafere, birçok Vietnamlılar sembolik bir önem verdiler. Bu, elbette, Asyalı bir devletin Batı’yı bozguna ve utanca uğratabileceğinin kanıtıydı. Gariptir, bu olayın bilinmesi, Vietnam’da yerleşen Fransızların Vietnamlıların Fransızca öğrenmeleri konusundaki ısrarları yüzünden mümkün olmuştu. Bu yeni dil, az sayıda Vietnam aydınına kendi sınırları dışında olan olayları incelemek olanağını veriyordu. Gene bu sıralarda, Vietnam milliyetçileri tarafından, sömürge sistemleri içinde reformlar elde etmek için kuvvetli çabalar harcanmaktaydı. Örneğin, kendi kültürlerinin yeniden hayata geçirilmesini sağlayabilecek, ücretsiz okullar açılması için mücadele ediyorlardı. İlerde en ateşli milliyetçiler işte bu okullardan yetişeceklerdi.

Milliyetçi istek ve özlemlerin gelişmesini etkileyen başka bir etken de Birinci Dünya Savaşı oldu. Bu savaşla ilgili haber ve bilgiler, Fransızların yönettiği okullarda okumuş bulunanlara sınırlı kalmadı. Cephelerdeki ağır kayıplar, Fransızların savaş çabası için aynı derecede hayatî önem taşıyan fabrika çalışmalarında kullanılabilecek erkek emeği miktarını etkiledi. Bu emek yetersizliğini gidermek için Fransız’lar Çin anavatanından ve güney Asya’ dan Fransa’ya büyük sayıda ırgat ithal ettiler. Fransa’ya gelen Vietnamlılar yabancı ve yeni bir dünyaya girdiler. Ana vatan Fransa’nın, sömürgelerde bilinmeyen, üstelik yasaklanmış olan düşünce düzeni ve bu düzenin benimsediği özgürlük, eşitlik ve kardeşlik eğilimleriyle doğrudan doğruya temasa geldiler. Vietnam’da yerleşmiş Fransız’lar tarafından bu memlekete ihraç edilen Fransız kültürünün zorla kabul ettirilmeyen tek yönü Fransız Devrimi geleneği idi. Paris’teki Vietnamlılar, batı siyasî düşünce geleneklerinin liberal ve sosyalist fikirleriyle ve ülküleriyle zehirleniyorlardı.

Bir de büyük savaşın «dünyayı demokrasi için güvenli bir hale getirmek» maksadıyle yapıldığı iddia ediliyordu. Savaş, boşuna bir kırım (katliâm) için kendi hayatlarına son vermeye en az istekli olanları bile esinlendirip harekete geçirebilecek, çok ateşli ve çok ülkücü bir belagat getirmişti. Paris’teki bir grup Vietnamlı milliyetçi, müttefiklerin verdikleri sözleri kabul etme kararma vardı. Kiralık resmî kılıklar giyinip Versay’a başvurarak müttefiklerin, Çin Hindi’nin kendi kaderi hakkında karar vermek ükesini tanımalarını istediler. Bu milliyetçiler arasında Ho Chi Minh de vardı. Bu trajikomik toplantı, onun yurdunun bağımsızlığı için tartışmaya katıldığı ilk girişimiydi. Bu yeni diplomatların istek ve iddialarının sağır kulaklara çarptığını söylemeye lüzum yok. Sömürgelikten kurtuluş öyle kolayca gelecek değildi.

Amerika Birleşik Devletleri o tarihlerde artık bir dünya devleti olarak ortaya çıkmıştı. Amerika Birleşik Devletleri, en çok da uzak doğudaki Açık Kapı siyasetiyle, eski imparatorlukların mutlak denetimi altındaki ticaret haklarını bütün dünyada kırmak peşindeydi. Sömürülecek çok büyük zenginlikler vardı ve Amerika Birleşik Devletleri pay istiyordu. Bu aşamada, mevcut devletlerarası ilişkilerin çoğunu bozmaya ve rekabet halindeki güçleri yok etmeye ihtiyaç yoktu. Her şey, herkese yetiyordu. Örneğin eski Deniz Kuvvetleri Bakam Franklin D. Roosevelt 1923’te «Japonya’ya Güvenecek miyiz?» (Shall We Trust Japan?) başlığı ile yayımlanan bir konuşmasında şu görüşü açıklamıştı:

«Pasifik ticaretinin gelişmesine karışmakta, hatta belki de bu yüzden çatışmalara girmekte devam edeceğimiz doğrudur; fakat Kuzey Pasifik ve Güney Pasifik okyanusları kıyılarındaki geniş ülkelerin ve çok büyük nüfus kalabalıklarının ticaretini gözönünde bulundurduğumuz zaman, hem Japonya için hem de bizim için gelecekte bile yetip de artacak kadar ticaret alanı bulunduğu görülecektir.. » (Far Eastem Revieıv, XIX, Ağustos 1923, s. 5058).

Herhalde, Doğu’da Amerikan politikasını ilkelerden başka bir şeyin yönettiği açıkça bellidir.

İki dünya savaşı arasındaki yıllar esnasında Vietnam’da hoşnutsuzluk ve soğukluk çeşitli gelişmelerde yansıdı. Milliyetçi düşünce yeşeriyordu. Okumuş yazmış orta sınıfların saflarında Birinci Dünya Savaşı’nın sonuçlarına karşı karışık bir tepki vardı. Kimileri, bir yandan kendi kaderleri hakkında karar vermek ilkesini savunurken bir yandan da en zalim sömürgeciliği uygulayan «demokrasiler»in bu sahtekârlıklarını kabul ediyorlardı. Bunlar, sömürge siste mi içinde göstermelik reformlar peşindeydiler. Görünürde reform diye bir şey yoktu; ama yumuşak iyileştirmelerin bu savunucularının çoğu Fransız yönetim örgütü içinde mülkiye memuru veya daha küçük görevler ile mükâfatlandırıldılar. O kadar kolay tatmin edilmeyenler ise Batı’nın siyasî kavramlarını sömürgeleştirilmiş Asya’nın sosyal meselelerine uygulamak gibi uzun süreli ve çetin bir işe giriştiler. Gerçekten özgün (original) siyasî bir öğreti (doktrin) meydana getirilinceye kadar birkaç yıl geçti. Bu süre içinde yabancı bir politikanın taklidi ve kabaca benimsenip uygulanması beylik ve yaygın hale geldi. İlk siyasî partilerin çoğu, Chiang Kai Shek’in Kuomintang’ına uydurulmuş olanı dahil, hep yabancı partilerin kopyalarıydı.

Bütün bu dönem boyunca, Fransa, duruma tamamiyle hâkimdi. 9 Şubat 1930’da «Viet Nam Quoc Dan Dang» (VNQDD) başarısız kalan bir isyan yönetti. Bu ayaklanmaya karşı Fransız garnizonları o kadar etkili ve başarılı olmuşlardı ki, bu milliyetçi parti tamamiyle ezildi ve onbeş yıl sonraya kadar bir daha görülmedi. Rus devrimi birçok Vietnamlı aydını etkilemişti. 1930 yılında üç küçük grup kuvvetlerini bir araya getirerek Çin-Hindi Komünist Partisi’ni kurdular ve bu parti, büyük zorluklar karşısında, üye sayısını yavaş olmakla birlikte sürekli olarak artırdı. Bu zor yıllarda Komünistler bazı grevleri başlatıp örgütlendirmişler ve Ha Tinh ve Nghe An’da bir süre için «Sovyet»ler de kurmuşlardı; fakat millet ölçüsünde örgütlenmiş bir hareket yoktu. Mekong deltası bölgesinde ve şehirlerde zaman zaman meydana gelen grevler Fransız yönetim örgütüne zarar ve tehlike getirmiyordu. Millet ölçüsünde bir hareket meydana getirmek için yapılan her girişim, ücretli Fransız askerî birlikleri tarafından hızla ve amansızca eziliyordu. 1932 yılında birçok Fransız hapishanesi ve toplama kampı 10.000’den fazla mahkûm barındırıyordu. Vietnamlılar o yıllarda çok şehit vermişlerdir. Mezarlarında sadece «ırgat» işareti bulunan, kim oldukları bilinmeyen ölülerin sayısı daha da çoktur. Birçokları da sürgüne gönderilmişlerdir; sürgünün bazı üstün ve yararlı yanları vardı. Sürgün, Ho Chi Minh’i ve daha başkalarını, mücadelelerinin boyutlarının tam bilincine varmış, gerçek uluslararası savaşçılar haline getirmiştir.

Uzun süreli siyasî mücadelelerin zorlukları Vietnam toplumunun hoşnutsuz unsurlarının bazüannı, kurtuluşun, daha çok manevî ve ruhî olacağına inandırdı. Dinî yenidenuyamş, garip yeni şekiller aldı ve yurdun kır bölgelerine boydan boya yayıldı. Yeni mezheplerin en önde geleleri Hoa Hao Ue Cao Dai idi, bu sonuncusu ötekinden daha da acayipti. Cao Dai’lik Budizmin, Hıristiyanlığın ve Hinduluğun bazı unsurlarım birleştiriyordu, azizleri arasında Victor Hugo da vardı. Bu mezhepler çok taraftar kazandılar, bunun sonucu olarak da Fransız’lar tarafından korkulur ve güvenilmez duruma geldiler. Bu yüzden uğradıkları baskı ve takipler bu mezheplerin silâhlı topluluklar meydana getirmelerine sebep oldu; dünyevî mücadele önlenememişti. Tekerlek tam daire haline geldikçe, bunlar, siyasî çatışmanın ana kuruluşlarına katılarak, gittikçe artan önemli siyasî roller oynadılar.

Bu yıllarda Japonya, Asya’da mutlak egemenliğe doğru kararlı bir tutumla yürüyordu. 1910’da Kore’yi zaptetmişti, 1930’larm başlarında Mançurya’da egemenliğini iddia etmek için harekete geçti; 1937’de Kuzey Çin’i istilâ etti. Bu hareketler, daha önce söylediğimiz sebeplerle, Amerika Birleşik Devletleri’ni ilkin pek ürkütmedi. Japonya ile ticaret ve iş birliği, Amerikan iş adamları için çok kârlıydı; çünkü Japonya Asya’nın öteki bölgelerine yaklaşılıp girilmesini sağlıyordu. Doğudaki Amerika yatırımlarının en büyük kesimi, doğrudan doğruya veya dolaylı olarak Japonya’ya bağlıydı. Bu yüzden Amerika’nın Japonya’yı düşman olarak görmesine kadar, yıllar geçti. Amerika, sonunda kesin olarak Chiang Kai Shek’i kabul ve tasdik edinceye kadar, birçok Amerikan siyaset yapımcısının gözünde, Çin’de Japon egemenliği bağımsız bir cumhuriyetten daha iyi idi.

Fransa Nazilerin eline düştüğü zaman, Japonya Çin-Hindin’de kendisine fırsat düştüğünü gördü. Amerika, Japon rekabetinin artan tehlikesini hissetti ve Japonya’ya Asya’da «ikinci devlet» statüsünden fazlasını tanımamak kararım açıkladı. Roosevelt, Fransa eğer Çin-Hindi’ni bugün Japonlara verirse savaştan sonra tamamen kaybedeceğini bildirerek Vichy hükümetini uyarmakta tereddüt etmedi. Fransız’lar bu sömürge üzerinde beyaz (FransızAlman) üstünlüğünü korumak düşüncesiyle duygusuzca Hitler’e başvurdular. Bu açıkça ırkçı öneri, Mihver tarafından reddedildi. Vichy hükümeti, kısa zamanda, Japonların isteklerine boyun eğdi. Çin-Hindi’nin işgali Thailand’ın Mihver’e katılma kararı ile birlikte, Japonya’ya Asya’nın bütün öteki bölgelerinin istilâ edilmesi için kuvvetli mevziler sağladı. Çin-Hindi’nde Fransız sömürge yönetim cihazı el sürülmeden, olduğu gibi bırakıldı; sadece yeni efendilere hizmet etti. Burma ve Java gibi başka yerlerde ise Japon’lar, «Asya, Asyalılar için» şiarı ile milliyetçi ve Batı karşıtı duyguları ustalıkla kullanarak Asyalı işbirlikçiler buldular. Hem Çin-Hindi’nde Fransızlarla iş yapmış olanları, hem de Asya’nın öteki kesimlerinde «milliyetçi» işbirlikçileri tutmaları, Japonların, mevcut sosyal yapıları sarsmadan bu bölgelerin kaynaklarım kullanmak gibi faydacı bir girişimlerini yansıtıyor.

Japon’ların ve Amerika Birleşik Devletleri’nin çıkarları, uzlaştırılamazdı. Amerika Birleşik Devletleri önderleri, yıllar yılı, Japon’lara, eşit olmayan bir ortaklık önermişlerdi. Washington Deniz Konferansı Japon’lara askerî bakımdan aşağı bir durumu açıkça kabul ettirmişti. Japonya, Amerika Birleşik Devletleri ile işbirliği yapmanın zor bir iş olduğu kararına vardı ve en son tuttuğu yol, Washington’a açık bir meydan okumaydı. Bu yola savaş tehlikesi hep eşlik ediyordu. Kışkırtıcı davranışlar, Pearl-Harbour ile başlamış değildir. ABD gambotu Panay’a yapılan saldırı, hem Japonya’nın bu kararının hem de Amerika’nın her zaman hazır deniz tehdidinin işareti olmuştur. Çin’deki Amerikan çıkarlarının korunması ihtiyacı, uzun zamandan beri, Doğuda Amerikan savaş gemilerinin bulundurulması gereğini emretmiş bulunuyordu. Amerika Birleşik Devletleri ile Japonya arasındaki ilişkilerin son ve kesin olarak kopması, tesadüf eseri değildi. 6 Aralık 1941’ de Pearl-Harbour’un bombalanması sadece coup de grace (son darbe) olmuştu.

Amerika’nın Pasifik’teki savaş hedefleri oldukça karışıktı. En açıkça belli olanı, Amerika Birleşik Devletleri’nin Japonya’yı askerî bakımdan yenmek, bozguna uğratmak peşinde olduğudur. Amerika bu amacım gerçekleştirmek için, komünistler tarafından yönetilen milliyetçi hareketler dahil, değişik kaynaklardan meydana gelmiş bir müttefikler topluluğu topladı. Fakat savaşın siyasî hedefleri bu kadar basit değildi. Başkan Roosevelt, savaşa girmeden önce bile, savaş sonrası muhtemel kazançları uzun uzun düşünmüştü. İngiliz imparatorluğunun parçalanıp dağılması, Amerikan iş çıkarları için özel bir önem taşıyordu. 12 Ocak 1940’ta Başkan, iş-ticaret dergilerinin sahip ve yayımcılarından bir gruba şunları söyledi :

«Bildiğiniz gibi, İngiliz’ler bu savaşta paraya muhtaçtırlar… Bütün yeryüzünde… tramvay, elektrik ışığı kumpanyaları gibi pek çok şeye sahiptirler, Ama bu savaşı sürdürürken İngiliz’ler bu denetimden uzaklaşmak zorunda kalabilirler, belki de biz sonunda oralardaki mal sahipliklerine adım atabilir veya büsbütün elimize geçirmek için gerekli malî düzeni kurabiliriz. Bu, müthiş ilgi çekici bir iştir ve gelecekteki ticaretimizin en önemli işlerinden biri, bunu o ışık altında incelemektir.»

(Basın Konferansı 614A)

Demek, Roosevelt, savaş sırasında, Churchill’in İmparatorluğu eski haline getirme planlarım tutmakta özel bir ilgi göstermiş değildi. İngiliz Hindistan’nın bağımsızlığını da, özellikle onaylamıştı.

Savaşın daha başlangıç noktalarında, Chiang Kai Shek’in yönetimi altında «kuvvetli» bir Çin’in, savaş sonrası Asya politikasının temeli olması, belirsiz bir şekilde, kararlaştırılmıştı. Bu demektir ki Amerika’nın Doğuda istikrar kurma planı, Asya’nın kendi dışında kalan kesimlerine göre «kuvvetli», fakat Amerika Birleşik Devletleri’ne kıyasla zayıf bir Çin meydana getirmekti. Amerikalılar, Amerikan kapitalizminin çıkarlarına düşman olan geleneksel Batı emperyalizminin iki niteliğini doğru olarak tespit etmişlerdi. İlkin, İngiliz imparatorluğunun sömürgelerine Amerikalıların yaklaşmasını, bu karşı kuvvetin siyaseti iyice sınırlandırıyordu. İmparatorluk sömürgeleri ile ticaret söz konusu olduğu zaman hiç bir eşitlik, hiç bir «açık kapı» yoktu, olamazdı. Bu, sanayiin büyüyüp genişlemesi döneminde bile Amerika Birleşik Devletleri’nde beslenmiş olan sömürgeciliğe karşıt ruhu meydana getiren önemli bileşenlerden biridir. İkinci olarak, kaba ve zalim yönetimin, huzursuzluk ve toplumsal devrime sebep olarak, kendi kendini yıkıp yok etmekte olduğu görülmüştü. Amerikalılar, komünist olmayan millî devrimlerin dahi Amerikan mallarına el konulmakla sonuçlanabileceğini Meksika meselesinde görmüş bulunuyorlardı. Bundan dolayı, tedbirli yöneticiler, bir yandan sömürgeciliğe karşı ve millî bağımsızlıktan yana imiş gibi görünürken, bir yandan da, büyük sosyal değişikliklere girişmeyecek olan yerli seçkinlere yardımı öngören bir siyaseti benimsediler. Yerel (mahallî) egemen gruplarla ve iş adamlarının çıkarlarıyla ortaklık etmek, tam sömürgeleştirmenin tehlikesine tercih ediliyordu. Çin, bu siyasete bir örnekti. Filipinler’de komünistlerin yönettiği milliyetçi gerillalara karşı duyulan korku, aynı çizgiler içinde bir savaş sonrası bağımsızlığı için plânlar yapılmasını tahrik etti.

Vietnam meselesi, daha zordu. Çin’den ve Filipinler’den farklı olarak Çin Hindi, Amerikan sermayesinin girmiş olmadığı ve hemen hiç Amerikan nüfuzunun bulunmadığı bir bölgeydi. Fransızlar, yerli yöneticileri yetiştirmek için hemen hiç bir adım atmamışlardı. Kokuşmuş «milliyetçiler» ile, adı var olup kendi olmayacak, saymaca (itibarî) bağımsızlığın verilmesi yolunda hiç bir anlaşmaya varılmamıştı. Ağır ve tehlikeli bir durum, hızla gelişmiş bulunuyordu. Fransız’lar, Japonlarla işbirliği yapıyorlardı. Japonlarla Fransızların karşılıklı güvensizlikleri yüzünden meydana gelen kaçınılmaz karışıklıktan yararlanarak, sürgündeki Vietnam gerçek milliyetçileri Güney Çin’den geçip sınırı aşmaya ve bir direnme hareketi kurmaya başladılar. Bu harekette başlıca teşebbüsü komünistler yapmışlardı. Viet Nam Doc Lap Dong Minh veya kısaca Viet Minh) diye tanınan bir güçbirliği (coalition), Ho Chi Minh’in önderliğinde, kuruldu. Bu kuruluşa katılma, unutulmaz bir genişlikteydi. Viet Minh, Japonlara ve onlarla işbirliği yapanlara karşı bir gerilla savaşı yürüterek bütün kır ve köylük yerlerde direnme hareketini yerleştirdi. Amerika Birleşik Devletleri ve müttefikleri Viet Minh’i desteklemeyi kabul ettiler ve gerillalara havadan bazı araç, gereçler ve erzak attılar. Viet Minh’i komünistlerin yönettiği ise, elbette, bilinmeyen bir sır değildi. Savaş sona erince Amerika Birleşik Devletleri Vietnam’ın en iyi nasıl «istikrara» kavuşturulacağı ve Amerikan çıkarları için en iyi nasıl elde edileceği meselesi ile karşı karşıya kaldı.

Daha önce de belirtmiş olduğum gibi Amerika Birleşik Devletleri Vichy hükümetini savaştan sonra ÇinHindi’ni kaybetmek tehlikesiyle tehdit etmişti. Savaş sırasında Çin-Hindi’nin gelecekteki kaderinin tartışıldığı büyük devletlerarasındaki konferanslardan Hür Fransızlar da dışarda bırakılmışlardı. Amerika Birleşik Devletleri bu gibi meseleleri ele alan dördüncü devlet olarak Chiang Kai Shek’i tercih ediyordu. 1944’te bile Cumhurbaşkanı Roosevelt Çin Hindi meselesinde en iyi çözüm yolu olarak bir «vesayet»ten üstü örtülü bir şekilde söz ediyordu. Bu gibi önermeler kısa zaman içinde meydana getirilmek üzere olan Birleşmiş Milletler kuruluşunun ışığı altında tartışılıyordu. Fakat vesayet, bağımsızlığa, yöresel muhtar hükümetlere doğru derece derece ilerlemeyi gerektiriyordu. Viet Minh bu taslağın ilersindeydi.

9 Mart 1945’te Japon’lar, bir darbe sahneye koydular. Müttefik kuvvetler zafere daha çok yakınlaştıkça, işbirliği yaptıkları Fransızların güvenilmez elemanlar haline gelmelerinden korkuyorlardı. Fırsatçılık edip taraf değiştiremezler miydi? Japon’lar hemen, büyük sayıda Fransız’ları yakalayıp hapsettiler. Bunlardan bir çoğu da kamunun önünde küçük düşürüldüler. Japonların Fransızlarla başa çıkacak kadar kuvvetleri vardı, fakat bu kuvvetler Viet Minh ile uğraşmakta büsbütün yetersiz kalıyorlardı. Milliyetçilerden bazılarını elde etmeye giriştiler ve Bao Dai adında birinin kendi vasilikleri altında «İmparator» mevkiini kabul etmesini başardılar. Kendi saflarında savaşmak üzere gençlik birlikleri ve Vietnamlı askerî birlikler kurma girişimleri, aslında başarısızlığa uğradı; sadece birçok Vietnamlının askerlik hünerlerini öğrenmesi ve Viet Minh kuvvetleri için silâh elde etmesi imkânım vermekle kaldılar. 1945 ilkbaharında Viet Minh’in kazançları çok büyük oldu; özellikle Kuzeyde geniş bölgeler elde edilip sağlamlaştırılmıştı. Yaz geldiğinde, artık, fiilî (de facto) devlet iktidarı olduklarım iddia edecek ve böyle olduklarının tanınmasını isteyecek duruma gelmişlerdi.

Bu çeşitli olaylar 1945 yılında, karar verme durumundaki Amerikalılar için bir bunalım havası yaratmıştı. Kurtulan Avrupa’da ortaya çıkan ve yükselen komünist kuvvetlerin gücü, birçok siyaset planlayıcılarının savaş zamanı stratejisini yeniden gözden geçirip yeniden değerlendirmelerine sebep ol muştu. Bundan başka Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Demokrat Parti’nin 1944 genel toplantısında tutucu (muhafazakâr) unsurlar kendilerini kuvvetle hissettirmişlerdi. Cumhurbaşkanı yardımcısı Henry Wallace’ın yerini Harry S. Truman almıştı. Bunun ardından, Dışişleri Bakanlığında önemli değişiklikler oldu: Dışişleri Bakanı Edward R. Stettinius oldukça değişik bir dış politikayı çizerken, kendisine yardımcı olarak Dean Rusk ve Nelson Rockfeller gibi adamları seçiyordu. Roosevelt’in ölümü ve bunu izleyen personel reorganizasyonu takım değişikliğini kesinleştirdi. Dışişleri Bakam Byrnes’in antikomünizmi, şüpheye yer bırakmayacak kadar açıktı. Bu yeni takımın ilgilendiği başlıca mesele, Japonya’nın askerî bakımdan yenilip bozguna uğratılması değildi. Aslında bu, zaten başarılmıştı; 1945 ilkbaharında Japon deniz ve hava kuvvetleri her bakımdan hareket edemez hale getirilmiş bulunuyordu. İlkbahar başlangıcında Japonları muhtemel teslim şartları konusunda Sovyet önderleriyle temasa geçmişler ve Sovyetler de bu haberi Amerika Birleşik Devletleri’ne aktarmışlardı. Fakat bu sıralarda Amerikalılar, artık, ince siyasî meselelerle fazlasıyla meşguldüler.

Amerika Birleşik Devletleri, savaş sonrası dünyasında tartışma götürmez, tartışılamaz egemenlik istiyordu. Rus’lar, gerçek bir tehlike değillerdi. Savaş onları hemen hemen mahvettiği için, Amerika Birleşik Devletleri’nin askerî ve sınaî gücü ile boy ölçüşemezlerdi. Bundan başka, Stalin’in ideolojik etkisi Amerika’yı doğrudan doğruya tehdit etmiyordu. Gerçekten Stalin, birleşik «cephe»yi canlı tutmak için devrimci yolla iktidarın ele geçirilmesine karşı fikir ve öğüt verme isteğim göstermiş bulunuyordu. Örneğin Fransa’daki durumda, Maürice Thorez Moskova’da uzun zaman kaldıktan sonra döndüğünde, komünistlerin yönetimindeki yeraltı hareketi (FFI), iktidarı ele geçirmek üzereydi. Maurice Thorez, Partisini, uluslararası komünist hareketin genel ve tümel çıkarlarının, De Gaulle’ün Paris hükümetine bütün iktidarın verilmesini emrettiğine inandırdı. Bununla birlikte Asya’da hayli değişik bir durum vardı. Savaş sırasında sömürgeciliğe karşı çok büyük kuvvetler meydana gelmişti. Yüz milyonlarca Asyalı —Çinli, EndonezyalI, VietnamlI, Filipinli— kendi hayatlarını geri dönülmez bir tarzda değiştirmekte olan bir mücadelenin parçalarıydılar. Burada, Amerika Birleşik Devletleri’nin uğraşmak zorunda olduğu, yerleşik ve derin bir toplumsal kuvvet vardı.

Amerikalılar, başlangıçta, Asya’da Sovyet etkisini azaltmaya çalıştılar. Bağımsızlıkları için dövüşmekte olan bölgelerde sosyalist devletlerin ortaya çıkmasını cesaretlendirecek her şeyden korktukları için, Rusların Asya’da her faaliyetini önlemek istiyorlardı. Yalta Anlaşmalarının şartları, 1945 yazında, Rusların Asya sahnesine girmelerini sağlamıştı. Hiroshima’yı ve Nagazaki’yi yakıp kül etme karan verilirken bu faktör, bir de milliyetçi hareketlerin gücü sıkı sıkıya akılda tutulmuştu. Bu kararın alınmasına varan sebeplerin tümü, elbette, karmaşıktır. Bununla birlikte iki şehirde değişik tipte iki atom bombasının kullanılmış olması, binlerce insanın canı pahasına, hesaplı bir deney yapılmış olması fikrini akla getiriyor. Atom bombasının bütün gelişimi boyunca, önde gelen siyaset yapımcıları, şüphesiz, bunun Sovyet üst yöneticilerini sindirmek için ne kadar yararlı olacağını hesap ediyorlardı. Fakat nükleer cihazların korkunç gücü, insanların oturmadığı bölgelerde kullanılarak da kolaylıkla gösterilebilirdi. Demek ki bunları Asya şehirleri üzerinde kullanmak kararının iki sebebi olduğu anlaşılabilir. İlkin, psikolojik sebep vardır: Atom bombalarını Japon’lar üzerinde kullanmak bir efsaneyi, yani Japon’ların teslim olmalarını sağlamakta şehirlerin bombalanmasının kesin etken olduğu efsanesini doğurdu. Açıkça görülen sebeplerle Sovyet önderlerinin bu efsaneye inanmaları beklenemezdi. Fakat Japonların altı ay önce barış isteğinde bulunmuş olduklarını bilmeyen milliyetçi Asyalı liderler ve Batı’nın sıra insanları, masalı hemen doğru olarak kabul ettiler. Batılılar, kara savaşına tercih edilecek teknolojik bir başka yolun (altemative’in) var olduğuna inanmak istiyorlardı. İkinci olarak, bombalar, Amerikan gücünün Asyalı yığınları bir tek darbede yok etmek için kullanılabileceğini ve kullanılacağını açıkça göstermek için atılmıştı. İki Japon şehrinin yakılıp kül edilmesinin Amerika’ya Asya’da halkın sevgisini kazandırması, hele Asyalı milliyetçilerin Japonya’ya karşı —evvelce belirtildiği gibi— çok kesin olmayan belirsiz tutumu gözönüne alınırsa, pek beklenemezdi. Bu korkunç bombalama eylemi, ancak. Asyalı milliyetçileri dehşet içinde bırakmak için düşünülmüş olabilir.

Viet Minh, sinecek gibi değildi. 1945’in Ağustos ayı içinde güçlerini pekiştirmeye giriştiler. 19 ağustosta Hanoi’de bir hükümet kuruldu, Fransızların ve Japonların emri altındaki kukla imparator Bao Dai tahttan çekilmeye razı edildi. 25 Ağustosta Saigon’da yeni hükümetin desteklendiğini ilân etmek üzere büyük bir miting yapıldı. 2 Eylül 1945 günü Ho Chi Minh, kaderin cilvesine bakın, 4 Temmuz 1776 Amerikan Bağımsızlık Bildirisi esası üzerine dayanan bir bağımsızlık bildirisi yayımladı. Viet Minh’in açık ve cesur hareketi, Amerika Birleşik Devletleri’ni Çin Hindi meselesinde bir karara varmaya zorladı. Müttefikler Ho Chi Minh’e sırtlarım çevirerek oradaki Japon’ları daha «güvenilebilir» elemanların teslim alması yolunu seçtiler. Viet Minh’in Japonların silâhlarım almasına ve böylece kendi bağımsızlıklarım savunmak üzere silâhlanmalarına imkân vermektense, müttefikler, Çin Hindi’nde Japon’ların teslim alınması sorumluluğunu Kuomintag’a ve İngilizlere verdiler. İngiliz sömürge birlikleri Burma ve Hindistan’dan gelerek Vietnam’ın güneyine girecek, Chiang Kai Shek’in birlikleri de kuzeyde hareket edecekti. Gerçekte bu kuvvetlerden hiç biri açıklanan görevi gerektiği gibi yerine getiremedi. Güneyde Tümgeneral Douglas Gracey komutasında İngiliz yönetimindeki birlikler Japonların silâhlarım almak ve Japon’ları yurtlarına göndermekten çok Fransız yönetimini yeniden kurmakla ilgileniyorlardı. Japon’lar tarafından son tevkif edilmiş bulunan Fransızların serbest bırakılmalarım derhal sağladılar ve beş bine yakın Fransız’ı yemden silâhlandırdılar. İngiliz’ler açıkça Viet Minh’i iktidardan indirmek için hareket ettiler ve 23 Eylülde Fransız’lar, İngilizlerin tamamıyla desteklediği bir darbeyi sahneye koydular. Fransız’lar, Asyalılar elinde küçük düşürülmelerinin intikamını almak için yanıp tutuşuyorlardı. Egemenliklerinin, tam bir hükümet cihazı kurma çabası içinde bulunan Viet Minh tarafından tehdit edildiğini doğru olarak hissediyorlardı. Fransız’lar, İngilizlerin yardımıyla, Viet Minh’e karşı temizleme hareketlerine giriştiler. Fransız’lar ve İngilizler birçok defalar bu hareketlere katılmak üzere Japon askerî birliklerini de kullandılar. İngiliz’lerin Viet Minh’e ilk olarak Viet Minh’in Japon ajanları olduğu bahanesi ile saldırdıkları, hatırlanmaya değer.

Bu arada kuzeyde Kuomintang, ayırd edici niteliği olan, tehlikeden ve savaştan çekingenliğini ortaya koyuyordu. Bu kokuşmuş kuvvetler, her zamanki gibi, en yüksek fiyat verene veya ona en yakın fi yat teklif edene hizmet etmek istiyorlardı. Bunun sonucu olarak da Viet Minh Japon’ları fiilen teslim almakta olduğu halde onlar işlere çok az karışıyorlardı. Üstelik, Kuomintang muvazzaf erlerinden bir çoğu, ellerindeki değerli Amerikan silâhlarım Viet Minh’e satıyorlardı. Viet Minh, bu sebeplerle, güneydeki zorluklara rağmen, barışın ilk ayları esnasında, kuzeyde durumunu kuvvetlendirmeye doğru büyük adımlar atabilmişti.

Bu savaş sonrası dönemi, öyle görünüyor ki, Viet Minh için pek çok şaşırtıcı olmuştur. Amerika Birleşik Devletleri’ni bir düşman gibi göremediler. Amerika Birleşik Devletlerinin onlara karşı tavrı elbette açık olmamıştı. Örneğin New York Times 21 Eylül 1946 günlü başyazısında şöyle diyordu:

«Ho Chi Minh… Viet Nam’dır. Görünüşte uysal ve mazlum ama amacında çok kararlı olan bu garip, ufaktefek şahsiyet, yeni devletin ruhunu, isteklerini, özlemlerini ve belki de geleceğini cesaretlendirdi. O, bu devleti yoğurup ona biçim verdi, ateşten geçirdi, gelecekte de ona rehberlik edecektir.»

Viet Minh, bunun gibi, Fransa’daki sosyalist-komünist koalisyon hükümetine de belli bir ölçüde güvenmişti. 1945 ile 1947 arasında Viet Minh, Fransa’dan en ılımlı şartlarla bağımsızlığım almak için konuşmalara girişti. Bu dönemin Viet Minh edebiyatı, Çin — Hindi’nde Fransız sömürgeciliğinin sürdürülmesinin, Fransız halkı veya Amerikan halkı, hatta

Amerikan kapitalistleri tarafından değil, sadece Fransız kapitalistleri küçük grubu tarafından destekleneceği görüşünü yansıtır. Fakat 1945 yılı sona ermeden önce Fransız’lar güney Vietnam’a elli bin kadar asker gönderdiler. Cumhurbaşkanı Ho Chi Minh, Fransız’larla Mart 1946’da bir anlaşma imzaladı; bunda açıkça şöyle deniyordu:

«Fransa hükümeti, Vietnam Cumhuriyetini kendi hükümeti ve parlamentosu, kendi ordusu ve maliyesi olan ve Fransız Birliği’nin Çin-Hindi federasyonunun bir kısmını teşkil eden özgür bir Devlet olarak tanır».

Fransız’lar Viet Minh’e verdikleri bütün sözleri bilmezlikten geldiler ve bu sözleri tutmak yerine on binlerce asker göndererek güçlerini hızla eski hale getirdiler. Yabancılar Lejyonu askerlerinin varlığı, şehirlerde hemen çarpışmalara sebep oldu. Kıyımlar (katliâmlar) yaygınlaşmıştı. Fransızların geçici çözüm yoluna (modus vivendi) gösterdikleri saygı, komediydi. Son bir kuvvet gösterisi olarak 23 Kasım 1946’da Haiphong’u bombaladılar. Masum binlerce sivil öldürüldü. Barışçı hiç bir çözüm yolu, mümkün değildi.

Marshall plânı olmasaydı, Fransa, bu olayların ardından gelen, çok masraflı ve sürüp giden savaşın giderlerini ödeyecek durumda olmayacaktı. Amerikan yardımı savaşı mümkün kılmakla kalmadı; savaşın yürütülüş tarzı üzerinde de önemli etki yaptı. Fransa’daki koalisyon hükümetlerinin ayırdedici nitelikleri üzerinde Amerikan yardımının yaptığı etki konusunda yorum yapmadan şunu anlayabiliriz: Amerika Birleşik Devletleri Çin Hindi savaşı için yeni bir görünüm (image) yaratmaya girişti, bu savaşın malî yükünü gittikçe daha fazla taşımaya başladı ve kısa bir zaman sonra, Fransızların kazanamayacakları belli olunca, o savaşa müdahale etmeyi düşünmeye başladı. Başlangıçta Amerika Birleşik Devletleri Çin Hindi’nde Fransız egemenliğinin yeniden kurulmasından yana idiler; bunu Fransız sömürgeci çıkarlarına olan büyük sevgilerinden değil, fakat, Fransa, yatırım yapan Amerikalılarla işbirliği yapmaya ve Amerikan yardımım kabul etmeye sosyalist Vietnam’dan daha hazır göründüğü için yapmışlardı. Fransız’lar Amerika’nın müşterileri idi; bu ilişkiler belli olduğuna ve bilindiğine göre Çin-Hindi’nde Fransa’nın yüzeyde kalan egemen durumlarından Amerikalılara herhangi bir zorluk gelmesi pek beklenemezdi. Fakat Fransız’lar yerlilerin bir başkaldırmasını bastırmak zorunda kalmışlardı, Amerika Birleşik Devletleri ise başka birinin zalim sömürgeci savaşını desteklemek için en az sıkıntılı yolu bulmak durumundaydı.

Amerika Birleşik Devletleri Fransızlara, savaşa bir sömürge istilâsı görünüşü verilirse Ame rikan yardımının kesileceğini açıkladı. Amerikalılar, savaşın antikomünist bir haçlılar seferi; yıkıcı unsurlara, haydutlara ve âsilere karşı yapılan bir savaş; Sovyet emperyalizminin saldırgan taşanlarım durdurmak için yapılan bir savaş görünüşüne sahip olması gerektiğim ileri sürüyorlardı. Böyle bir savaşı yürütecek olumlu yana gelince, savaş, Vietnam’daki daha «gerçekten» milliyetçi bir kuvvet tarafından yapılmalı ve sömürgeci bir devlet tarafından değil, Fransa ve onun Hür Dünya Müttefikleri tarafından cömertçe desteklenmeliydi. Ortada duran besbelli bir zorluk vardı: savaş devam ediyordu, Fransızların milliyetçi bir hükümeti desteklemek iddiaları da yoktu. Gerçekten Fransa, gerektiği gibi seçilmiş olan Ho Chi Minh hükümetinin meşruluğunu 1946’da tanımıştı. Dövüşün ortasında Amerika Birleşik Devletleri, desteklediği tarafın kişiliğinin iptal edilmesini öneriyordu. Bu siyaset yeteri kadar zordu; fakat bu saçma plana katılacak bir «milliyetçi» bulma görevini yerine getirmek ise hemen hemen imkânsızdı.

Bu, baştan itibaren bir Amerikan plânıydı

Çin’in ve Filipinler’in «bağımsızlıkları» konusundaki Amerikan planlarından geniş ölçüde esinlenmişti. Uygun, elverişli «milliyetçi»yi bulanlar, Amerikalılar oldu. Cumhurbaşkanı Harry S. Truman, adamı Wüliam C. Bullit’i araştırmayı yönetmekle görevlendirdi. Bullitt’in bulduğu adam, hiç de hayal gücünü gerektiren biri değildi; bulunan adam, evvelce Japon’larla yaptığı iş birliği sebebi ile sivrilmiş olan Bao Dai’den başkası değildi. Bundan başka, Bac Dai, daha önce, Viet Minh lehine resmen tahttan çekilmiş ve Ho Chi Minh’in fahrî siyasî danışmanı görevini almıştı. Viet Minh hükümetine duyduğu il gi kısa ömürlü olmuş, Hong Kong’un gece hayatının isimsiz kargaşalığına dalıp kısa zamanda gözden kaybolmuştu. Hong Kong’tan Fransız Rivyerasına gitti sonunda; Bullitt ona işte orada rastladı. Bao Dai’yi yeniden «siyaset»e dönmeye ikna etmek çok zaman aldı, fakat iki yıl süren tartışmalardan sonra, o, tahttan çekilme kararım geri almaya ve kendisine yeniden verilen «İmparator» sanım kabul etmeye razı oldu. Fransız sömürgeci savaşının, resmen, «meşru» Bao Dai hükümetinin savunma savaşı haline dönüşmesi ancak 1949 yazından itibaren olmuştur.

Çin-Hindi savaşının değişiminin (metamorphosis) acayipliği ve yavaş yürümesi, Amerikan siyasetini kuranlar için bir büyük kızgınlık kaynağıydı. Bundan başka, Bao Dai’nin ayyuka çıkan ünü de, Chiang Kai Shek’in çevresinde toplanmış bulunan kokuşmuş kliğin taşıdığı kara lekeyi hatırlatmaktaydı. Çin’de uğranan başarısızlık, tehlikeli bir işaretti. Bütün bunlar, Fransızların uğradıkları başarısızlıklarla birlikte, Amerikan haber alma ajanlarını [casuslarını] başka birini bulmanın gerekli olduğuna inandırdı. Bu dönemde Amerika Birleşik Devletleri personelinin gizli çalışmaları, Graham Greene’nin The Çuiet American (Sessiz Amerikalı) romanına konu olmuştur. Hırpalanmış Fransız kuvvetleri o boşu

boşuna savaşlarım sürdürdükçe, enerjik ve çoğu zaman bön C.I.A. ajanları, kimi zaman da üniversite mensupları kişiliğine bürünerek Bao Dai’nin yerine geçebilecek binlerini sessizce arayıp taramaya başladılar. Seçtikleri kişi iyi bilinir: Tokyo’da 1950 yılında Profesör Wesley Fishel tarafından keşfedilen, Ngo Dinh Diem.

Savaş, Fransız’lar hesabına kötü gidiyordu. Savaşı Savunma Bakanlığı değil de Sömürgeler Bakanlığı yönettiği için, Fransız Anayasasının kurallanna göre Çin Hindi’nde savaşmak üzere kur’a askeri göndermek imkânsızdı. Bu yüzden Fransız subaylan, Viet Mirıh direnme hareketine karşı yabancılar lejyonunundan, ücretli askerlerden ve sömürge ordularından meydana gelen karmakarışık bir tayfayı yönetiyorlardı. Afrika’dan ve Batı Hindistan’dan gelen siyah renkli askerler, tecrübelerden güçlü dersler aldılar. Irkçı bir istilâ savaşında bozuk para gibi harcanmakta olduklarını çabuk fark ettiler. Bundan başka, Afrika’daki askerî garnizonlardan büyük sayıda sömürge askerlerinin çekilmesi, kuzey Afrikadaki sömürgelerde Fransız savunmasını zayıflattı. Garnizonların zayıflamasının, Afrikalıların askerî tecrübe kazanmasının ve Viet Minh’in mücadelesinin doğrudan doğruya esinlemesinin birlikte etkisi Tunus (1952), Fas (1953) ve Cezayir (1954) savaşçı direnme hareketlerinin gelişmesine katkıda bulundu. Vietnam’daki devrimin uluslararası önemi iş te böyledir.

1954’te Fransa Çin-Hindi’ne 400.000 den fazla insan dökmüş bulunuyordu. Birleşmiş Mületler’de Fransız delegesi Jules Moch’un 22 Temmuz 1954 tarihli New York Times’ta çıkan sözlerine göre Fransız saflarında 92.000 ölü ve 114.000 yaralı vardı. Savaşın maliyeti yedi milyar dolar kadardı. Fransız subayları Saint Cyr’deki Fransız askerî akademisini bitirir bitirmez Vietnam’da yok ediliyorlardı. Fransız’lar, savaşı yürütmekte gittikçe daha az istekli hale geliyorlardı. Doğrudan doğruya Amerikan müdahalesi için sahne hazırdı. 4 Temmuz 1954 tarihli New York Times şu haberi veriyordu:

«İçinde bulunduğumuz yılda Çin Hindi’ndeki savaşta Fransız Birliğinin giderlerinin yüzde yetmiş sekizini Amerika Birleşik Devletleri ödemektedir.»

1954 yılı başlarında Dien Bien Phu kuşatması başladığı zaman Amerika’nın müdahalesi meselesi, araçlardan sadece bir tanesiydi. John Foster Dulles’ın Bidault’ya Dien Bien Phu’da nükleer silâhlar kullanılmasını önerdiğine dair işaretler vardır. Cumhurbaşkanı yardımcısı Nixon, 1954 Nisanında, Vietnam’da Amerikan kara kuvvetleri kullanıldığı takdirde kamu tepkisinin ne olacağım ölçmek için deneme balonları uçuruyordu. O tarihte bu gibi askerî taahhüt ve bağlantılara girilmesini önleyen birtakım faktörler vardı.

Dien Bien Phu savaşı sırasındaki Senato müzakerelerinde John F. Kennedy gibi etkili politikacılar Amerika Birleşik Devletleri’nin Fransız’lardan yana müdahalesine karşı koymuşlardı. Kore anıları henüz yaşıyordu. Amerikan halkı kendi çocuklarım bir Asya savaşında ölmek üzere göndermeye çok istekli değildi. Amerika Birleşik Devletleri hükümetinde etkili unsurlar, bunu, Vietnam’da işe yeni ve başka bir noktadan başlamak için fırsat saydılar. C.I.A. çoktan beri Bao Dai’den kurtulmak ve hiç çekici olmayan sömürge savaşı görüntüsünü kenara atmak istiyordu. Bütün taraflar dikkatlerini Cenevre Konferansına topladılar.

Konuşmalar, aylarca sürdü. Dien Bien Phu, 8 Mayısta düştü ve Fransız’lar Vietnam’ı bırakmak istediklerini açıkladılar. İngiliz’ler ve Amerikalılar sade bir strateji kullanıyorlardı: onlara, ne olursa olsun, vadediniz. Cenevre anlaşmalarının metni Viet Minh aleyhine kolay yorumlanamazdı. Anlaşmalar bütün yabancı personelin geri çekilmesini, serbestçe seçilmiş bir hükümetin yönetimi altında millî birliği ve yeni yabancı askerî birliklerin sokulmasını yasaklayan hükümleri kapsıyordu. Bununla birlikte, sahnenin arkasında Amerikalılar çok çalışıyorlardı.

7 Temmuzda Bao Dai, Amerika’nın adamı Ngo Dinh Diem’i başbakan tayin etmeye razı edildi. Buna ek olarak Amerikalılar «danışman»larını ve başka sivil kişilerini gizlice Güney Vietnam’a sokmaya başlamışlardı.

1954’ten bu yana hikâye iyi bilinir. Amerikalıların sorumluluğu açıkça meydandadır. Şimdi neye ihtiyaç olduğu, oyun yazarı Peter Welss tarafından inandırıcı bir biçimde anlatılmıştır:

«Zengin milletlerin işgali, ceset kokularına bulanmıştır. Bu ülkelerdeki politikacıların gözyaşlarına boğulmuş seslerle sözünü ettikleri ilerleme, gittikçe daha fazla, insan hayatının sona erdirilmesinde ilerleme gibi görünmektedir. Amerika, birçok gerçek demokratı barındıran o ülke, özgürlükleri ve bağımsızlıkları için uğraşan halklara, Guernica’nın, Lidice’in ve Maidenek’in mirasçısı olarak görünüyor. Tarafsızlar, durumu seyrediyor, zaman zaman protestolarını dile getiriyor, fakat gene de büyük ticaret ortağı ile anlaşmazlık haline girmek istemiyorlar ve uzlaştırıcı yönler araştırıyorlar. Batı ülkelerindeki işçiler, dev gibi sendikalarıyla, susuyorlar. Bu işçiler, orta sınıf değerlerini devralmakla meşgul iken, Afrika ve Lâtin Güney Amerika proletaryasının hâlâ en utanç verici şartlar içinde yaşadıkları ve Güneydoğu Asya’da yüzbinlercesinin canına kıyıldığı gerçeğine gözlerini yumuyorlar. Susuyorlar, oysa, hep birlikte, ortak bir bildiri ile bu kan deryasını önleyebilecek olanlar, sadece onlardır. Bugüne kadar öğrencilerin, bilim ve sanat adamlarının ve yazarların seslenmelerinin etkisi hep sınırlı oldu. Fakat milyonlarca işçi sonunda bir ayağa kalkıp da konuşsaydı ve Amerikan savaş hareketlerine artık son verilmesini kendi emrindeki bütün araçlarla ve ke sinlikle istemiş olsaydı, Johnson ve hükümetinin cinayetleri sürdürmesi güç olurdu.»

Sh:9-33

Kaynak. Bertrand Russell, Vietnam’da Savaş Suçları, [1967. War Crimes in Vietnam.] TÜRKÇESİ : NİYAZİ ATAKOĞLU, Bilgi Yayınevi 1967, Ankara

http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/c/cd/Vietnam_-_Hanoi_-_War_Remnants_Museum_-_Prisoner.JPG

 


http://www.puddletownbookshop.co.uk/shop_image/product/68548_fd7c227b9df356df83f5dc4ee4494283.jpg

Batı Felsefesi Tarihi-Bertrand Russell

Çeviri: Muammer Sencer

RUSSELL’İN FİZİK GÖRÜŞLERİ

(MUAMMER SENCER) Russell’ın fizikle ilgili görüşlerini anlatmağa çalışacağım. Anlatacaklarım, artık aramızda bulunmayan Russell’ı biraz daha tanıma imkânı verecektir sanırım.

Russell gibi çok yazmış bir düşünürün, çeşitli yapıtlarına dağılmış görüşlerini derleyip toparlamak oldukça güçtür. Genellikle onun, fizikteki gelişmelere karşı ilgisi, yirminci yüzyılın başında görelik (izafiyet) kuramlarının ortaya çıkışıyla yoğunlaşmıştır denebilir. Bunu, Dış Dünya Hakkındaki Bilgimiz (1914), Göreli Çekim Kuramı (English Review, c. 30 (1920), Atomların ABC’si (1923), Göreliğin ABC’si (1925), Maddenin çözümlenmesi (1S27), Özet Olarak Felsefe (1927) gibi yapıtlarda görüyoruz.

DÜNYADA HER ŞEY OLAYLARDAN KURULUDUR

Russell’ın fizik hakkındaki görüşlerine onun olay kavramını dile getiriş tarzıyla girilebilir:

Dünyada her şey olaylardan kuruludur. O, küçük, sonlu bir süreye ve uzay içinde sonlu bir uzanıma sahiptir. Uzay zamanın sonlu küçük bir miktarını ihtiva eder. Tek tek renkler, sesler ve cansız dünyada onların husule gelmesini sağlayan nedenler, birer «olay»dır (Özet Olarak Felsefe, s. 276 v.ö.)

Russell’ın bu tanımı, olayın niteliği hakkında bilgi vermemektedir. Meselâ, çekim, diyelim ki bir parçacığın yönünü değiştirir. İmdi burada olay nedir? Çekim mi, parçacığın hareketi mi, yoksa, onun değişen yönü mü? Biz sadece tanımlamak istediğimiz bir durumu ele alıyor ve onu, ötekilerin diline aktarıyoruz. Böylece, olayı değil, bir olayın başka olaylarla ilişkisini dile getirmekteyiz.

Olaylar dünyası, matematikçinin dünyasından farklıdır. Çünkü o dünya, nedensellik zincirini ihtiva eder. İşin içine, ışık dalgası ve insan zihni karışır. Matematikte sadece zihin hâkimdir. Russell, zihnin çözümlenmesinde duyumları, dolayısıyla, nedensellik zincirini ön plânda tutar. Ona göre duyumlar gerçektir. Beyin, bizim nesnel verilerimizi basit bir tarzda özetlemek için kullanmış olduğumuz bir deyimdir, varsayımsal bir kuruluştur.

EVRENSEL UZAY VE ZAMAN YİNE VAR

Nedenler zincirine indirgenebilen dış dünyada, fiziksel olaylar matematik kuruluşlardır. Görelik teorisinde de madde, denklemler halinde ifade gücüne kavuşur. Russell bu denklemlerde görelik kuramının evrensel uzay ve zamanı ortadan kaldırdığını ifade eder. Şimdi bu nokta üzerinde duralım:

Newton mutlak uzaya «esir» adını vermişti. Bu tek biçimli, evrensel ve gözlenemez bir varlıktı. Cisimlerin ivmesini ve uzaydaki dairesel hareketini sağlıyordu

Görelik kuramında da, esire benzer tümel bir varlık vardır. Örneğin, Einstein tabiatta kozmik saati kabul etmiştir. Ona göre, radyoaktif çözüşme periyodu bu zamanın temeli sayılabilir. Radyoaktiflik, hareketten, ısı ve daha başka fiziksel koşullardan bağımsızdır. Foucault pandülü de, kozmik zamanın ölçüsü olabilir.

(Fransız fizikçisi J. B. L. Foucault 1851 yılında Paris’teki Pantheon kilisesinin kubbesinden bir sarkaç sarkıttı. 80 metre uzunluğundaki pandül, meridyeni temsil eden bir çizgi boyunca gidip geliyordu. Pandül düzlemi (kilisenin zemini) saat yönünde hareket etmekteydi. Yerin dönüşü dolayısıyla, meridyenin yönünde değişme husule geliyordu. Paındül’ün meridyenden sapması için geçen zaman Einstein’a göre kozmik zaman niteliği taşıyordu.)

Einstein, 1905 yılındaki makalesinde (Annalen der Physik’te) materyel hareketle, ışığın evrensel hızı arasındaki ilişkiden hareket ediyor ve zamanla uzayı, yeni bir çözümlemeye tâbi tutuyordu. Böylece, elektro dinamik ve optik yasalarının bağımsızlığı ortaya çıkmaktaydı.

Einstein için önemli olan, uzaklık ve süre algılarını göreleştirmek değil, tabiat yasalarının değişmez olduğunu belirtmekti. Değişen, gözlemcilerin görüşüydü.

İmdi, materyel cisimlerin tek biçim olmayan hareketleri sonucunda uydusal kuvvetler husule gelir. Daire hareketi sırasında doğan merkezkaç kuvveti gibi. Burada ortaya çıkan etmenlerden biri, mekanik kütle (eylemsizlik kütlesi), öteki de çekimle doğan «ağır kütle»dir. Eylemsellik kütlesiyle ağır kütlenin eşit olduğu ispat edilmişti (Fötvös tarafından).

Sonuçta Einstein, uzay ve zamanın yapısının uzaysal ve zamansal kütlelerle, yani enerjilerle belirlenmesi gerektiği sonucunu çıkardı. Söylendiği gibi, Einstein bu sonuca, eylemsizlik (atalet) kütlesiyle, çekim etkisindeki «ağır kütlemin eşit olması olgusundan varmıştı.

İşi gök fiziği alanına aktarınca, şunlar söylenebilirdi: Gezegenlerin çizmiş olduğu yollar, Eukleidesçi uzaydakine benzer doğru çizgilerle hesap edilebilirdi. Fakat bu, en kısa çizgilerin hesaplanıp toplanmasından ibaret olurdu. Eukleides geometrisindeki doğrulara benzeyen bu en kısa çizgiler, enerji dolayısıyla bükülmüş Riemann çizgileriydi. Zaman uzay sürekliliği bu çizgilerden teşekkül ediyordu.

Russell, Einstein uzay zamanıyla, çekimin uzay zaman, içinde, çok küçük parçalara ayrıldığını ileri sürer. Einstein maddeyi, sözünü ettiğimiz Riemann eğrisinin «neden»i (sebebi) saymıştı. Russell için hiç değilse görelik kuramı maddeyi ortadan kaldırma yönünde bir eğilim göstermektedir.

Russell madde teorisini, quantum ve görelik fiziğinin gelişmesine dayandırır Ona göre madde, doğrulanabilir şeylerin terimleriyle dile getirilir. Materyel nesneler, algılanır ve algılanmaz kısımlardan teşekkül eder. Algılanmayan kısımlar bütünüyle, algılanan kısımlar gibi olabilir.

Felsefenin Sorunları’nda o, algılanan duyu verileri niteliklerinin fiziksel nesne ve algılayan organizma gibi iki ortak nedenin ürünü olduğunu savunur. Bu realizm tipinde, algılanan nitelikler biz onları algılamadığımız zaman ortadan kalkmış olacaktır. Fakat, duyu organlarının, duyu niteliklerinin doğuşuna yol açmadığı başka bir realizm kabul edilebilir. Duyu organının yaptığı, hangi duyu niteliklerini algılayacağımızı bulmaktır. İşte modem fizik için Russell’ın kabul edeceği realizm bu olmalıdır. Çünkü modem fizik, doğrudan doğruya gözlenemeyen, hakkında ancak dolaylı olarak bilgi edindiğimiz madde türünü kabullenmiştir.

Örneğin genel görelik kuramı, «kuvvet» kavramı üzerinde gelişir. Çekim kütlesiyle eylemsizlik kütlesini Einstein, kuvvet düşüncesinin geometrik yorumu aracılığıyla karşılaştırmıştı. Dolayısıyla, genel görelik kuramı, elektro manyetik kuvvetlerin yorumunu başarıyla yapmıştı. Tabiatta var olan kuvvetler veya çekimsel ya da elektromanyetiktir. Bundan, elektro manyetik alanda yüklü bir parçacığın onun yüküyle kütlesi arasındaki ilişkiye bağlı bulunduğu ve parçacığın yapısına göre değiştiği çıkar.

EMPİRİKLİĞE ÇIKIŞ

Dolayısıyla, fiziksel gerçeklik, dış dünyayla özdeştir. Russell dış dünyadaki her varlığın özne aracılığıyla bilindiğini kabul ettiğine göre, Kant geleceğine geri gitmekle ve kendi içinde şey’e (Ding an sich) varmaktadır. Yani, gerçek olan dış dünyanın, öznelerden bağımsız bir yapısı vardır. Bizim partiküller hakkındaki bilgimiz dolaylıdır.

Russell’ın, Zihnin Çözümlenmesi adlı kitabı böyle bir izlenim veriyor. Bu Russell’ın, fizikteki yeni gelişmelere paralel olarak benimsediği bir görüştür. (Zihnin Çözümlenmesi 1921’de yayınlandı.)

Empirik: bilginin tecrübe ile edinildiğine inanan kimse; şarlatan.

Böylece, Einstein’in görelik kuramının empirikliğe ait olduğu anlaşılıyor. Empirikliğin, bilgimizi duyu deneyine dayandırdığı düşünülürse, ilk bakışta Einstein kuramı için şaşırtıcı gelebilen bu durum, tüm doğa yasalarını, basit tümevarım genellemelerinden çıkaran Bacon ve Mill emprikliğine karşılık değildir. Modem fizikte, empriklik, matematik bir kutulusu ifade eder. Böylece, o, gözlemsel verileri, tümevarımsal işlemlerle bağlar ve bizim yeni gözlemsel verileri çıkarımlamamıza yardımcı olur.

Matematik fizik nihaî doğruluk ayracını duyu algısına bıraktığından emprik olarak kalır. Böylece, Einstein emprıkliği, tümdengelimsel mantığın sınırına girer. Halbuki Russell, felsefe için büyük sonuçlar umduğu görelik (izafiyet) kuramının emprikliğe dayandığı gerçeğini emprikliği eleştirirken zaman zaman gözden kaçırmıştır.

Örneğin o, kurumsal önermeler deney ötesine geçtiği için empriklik kuramının kendi kendini hayırladığını (reddettiğini) ileri sürer (An İnquiry into Meaning and Truth, s. 207). Bu takdirde empriklikle birlikte modern fiziğin büyük ölçüde yanlış olacağı sonucu çıkar.

Böylece Russell, doğruluğu, sınanabilmeyle özdeş tutmuş oluyor. Çünkü matematik olarak saptanmış bazı durumlar, sınanabilir olmadığı için bu emprik görüşte kabul edilmeyecek, böylece, matematiğin alanı daralacaktır. ,

Russell burada sınanabilirliği, ille laboratuvar aygıtlarıyla sınanabilirlik biçiminde yorumlayarak, doğruluğu tümdengelim yoluyla elde edemeyeceğimizi düşünmektedir. Halbuki tümdengelimin dayandığı postulatumlar pek âlâ empirik olabilir. Onlar Kant’ın sentetik a priori (deneyden önce) zorunlu doğruluklarına benzerler. Sentetik a priori ilkeleri bilgimizin temeli sayan Kant’ın, onların sentetikliği üzerinde duruşu ilgi çekicidir. Gerçi XX. yüzyılda bilimin gelişmesiyle Kant metafiziğinin kavramlarında değişiklik yapılması gereği ortaya çıkmıştır. Eukleidesci geometrinin sarsılmasıyla birlikte gelen kavramlar arasında sentetik a posteriori bilgi ilkeleri bulunmaktadır. Bence, Einstein’la birlikte bu sentetik a posteriori kavramı üst ucuna ulaşmıştır. Örneğin bugün, ışık hızının etkileri gündelik hayatta sonsuz hız durumundaki etkilerden ayrıdır. Böylece, Lorentz biçim değiştirme kuralları zorunlu ve apaçık görülür. İşte bu sentetik a posteriori bir bilgi ilkesidir ve emprikliğe dayanır.

Ayrıca, Fermat teoremi empirik olmadığı bir sonuca ulaşmadığı halde, günümüzün bilimin yönünden kabul edilebilmektedir. Bu, bilimin empirik ilkeyi genel geçer saymadığı anlamına gelmez. Çünkü matematiğe dayanan her sonuç kanımızca sentetik a posteriori bir temelden gelişi bakımından empiriktir. (Burada, «kanımızca», sözcüğünü Russell kınayabilir. Fakat, Princlpia Mathematica’da atomsal önermeler, yine inanca dayanır.)

Russell, genel görelik kuramında metafizik bir yanı olduğunu sonucuna varmak istemiştir kanısındayım. Bu tür bir imâ, onun modem fiziği ele alan kitaplarında, zaman zaman göze çarpar. (Örneğin, An Autline of Philosophy. s. 270 v. ö.) Bu yolda bir sonuca varmak kolay değildir. Genel görelik kuramıyla ilgili olarak bilinen tek şey, Merkür’ün perihelionunundaki düzensizlikti. Einstein’ın tahmini, güneş çevresinde ışığın eğik olduğu ve güneşten gelen ışığın kırmızı ötesine doğru kaydığı yolundaydı. Fakat Einstein güneşin çekimsel kütlesini bilmekteydi ve güneş çevresi dışında, Newton’un çekim yasasının geçerli olduğunu Minkowski’nin, uzay ve zamanı uzay zaman’da birleştirmesini yani dört boyutu biliyordu. Bu uzay ve zaman ölçülerini, fiziksel dünyanın sürekli olmayan özelliklerine uygulayabilir. Fakat, elektronlar veya Plank quantum’u gibi kesiksiz olgular için böyle bir uygulama güçleşmektedir.

Eınstein’in ereği, bütün fizik olgularını (kesikli kesiksiz) tek bir yerde, uzayda toplamak, maddeyi ortadan kaldırmaktı. (Science Dergisi, Haziran, 1930, s. 607-608). Fakat, tabiatta, elektrondan, insan beynindeki bir düşünceye kadar kesikli pek çok olgu vardı. Dolayısıyla Einstein’ın bu, metafizik diyebileceğimiz ütopyası gerçekleşmedi. Ayrıca, bu genel görelik kuramının hangi noktaya kadar uzanacağı da henüz belli olmuş sayılmaz. Bu bakımdan, onun metafizik sonuçlarından söz etmenin büyük bir anlamı olduğunu sanmıyorum. Hem, Russell bir yandan bu yolda imâda bulunurken bir yandan da empirik görüşle genel göreliği empirik görüşün yapısına tıpatıp uyan bir temele oturtur ve onun uzay zaman’ı bir takım: maddi kırışıklıklara indirgediğini söyler. (An Outline of Philosophy). Fakat bu, maddeye ait bir özelliktir. Zaten Einstein’a göre de madde,, uzayın veya uzay zaman eğrisinin nedenidir. Nihayet, bu kırışıklıkları belirleyen birşey olmalıdır. Çünkü, çekimsel alan kesinlikle değişir. Burada eğriler ve kırışıklık deyimleri maddenin mecazi anlatımıdır.

Asıl metafizik, Russell’ın, duyumlar ve algıları nihaî doğruluklar saymasıdır. Russell bu düşünceye, dünyada her şeyin olaylardan kurulu olduğunu kabul ederek varmıştır. «Dünyada herşey olaylardan kuruludur. Bir olay, uzayda, küçük sonlu süresi, küçük sonlu uzanımı olan, yani uzay zamanın küçük bir parçasını işgal eden bir şeydir.» (An Outline…, s. 276). Tek tek renkler, sesler v.ö. olaydır. (An Outline…, aynı yer). Burada Russell olayları uzay ve zamana bağlı kılarken dünyadaki her şeyin gözlenebileceğini içkin olarak söylemiş oluyor. Böylece, duyumlar ve algıların bilgimizin asıl temeli olduğunu söylemiş oluyor. Duyumlar ve algılar yeni ve gözlemsel olmayan soyutlamalara yol açabileceğinden, bu empirik görüşün dışına çıkılmış Russell’cı empirikliğin, yani sınanabilir empirikliğin dışına çıkılır ve maddeye dayalı olmakla birlikte zihin alanını da kapsayan geniş anlamlı bir empirikliğe gidilir.

Hem, duyum ve algılar, soyutlama yetenekleri açısından, her zaman sınanabilir bizzat sınanabilir olmadıklarından veya sınanabilir sonuçlara yol açmadıklarından, Russell’ın empiriklik koşulu olarak sınanabilirliği ileri sürmesiyle, dünyanın bu kuran olayları duyum ve algılara indirgemesi çelişmeye yol açar (An Outline… s. 280).

Russell’ın olay tanımı görünüşüne rağmen empirik değildir. Zihinsel olay ve varlıklara işaret eder. Bir fiziksel deneyde ışık, olayın yapısını etkiler. Dolayısıyla onun ışık olmadığı zaman sahip bulunduğu nitelikler ancak zihinde hesap edilebilir. Bu bakımdan geleneksel empirik tanım eksiktir. Daha genel bir tanımı üzerinde durulmalıdır. Eğer olayların hafızası olsaydı, yani onlardan biri öbürü üzerinde mutlak iz bıraksaydı, belki böyle bir tanımı gereksinmeyecektik.

Bu noktada Russell’in doğruluk koşullarını anlamla özdeş tutmayışıyla karşılaşıyoruz. Bu görüşü dünyaya uygularsak olayların sınanabildiği için doğru olduğu, onun dışındakilerin anlamlı olabileceği sonucuna varırız. Burada Russell, doğruluğu bütünüyle duyu deneylerine indirgemektedir.

Fakat bu durumda, örneğin Gödel sistemini anlamlı’ sayabilecek fakat, onun doğruluğu konusunda herhangi bir yargı veremeyeceğiz. (AvusturyalI mantıkçı Gödel, aritmetiğin doğal sayıların biçimlenişini var sayan formel sistemlerin eksikliğini göstermiştir. O, böyle sistemlerin, kendi çerçeveleri içinde red veya ispat edilemeyecek önermeler içerdiğini ortaya koymuştur. Gödel’in dökümü, Alonzo Church, Stephan Cole, Kleene, Tarski gibi düşünürlerin, formel sistemleri sınırlamak konusunda çalışmaları için bir uyarı olmuştur.) Dolayısıyla Russell, empirik olma yolunda, matematikçiliğinden biraz uzaklaşmıştır.

ALGISAL YARGILAR

İmdi Russell’ın algısal yargıları, felsefesinin temeli sayması üzerinde biraz duralım. Önce bu, bilimsel nedensellik ilkesinin yerinde bulunmasını gerektiren bir görüştür. Bir takım gözlemlerin algılara, algıların olaylara yol açması, Russell’ın bir nedensellik zincirini temel aldığını gösterir. Fakat bu olay tanımından çok, yerinde bulunması için hiçbir çaba gösterilmemiş bilimsel bir nedenselliktir.

Russell, olayların meydana geldiği çerçeve olan uzay ve zamanı belli uzay ve zaman noktalarına göre ortaya çıktığım düşünür. Onun, öznel veya özel uzay ve zamanla herkes için ortak olan, nesnel veya kamusal diyebileceğimiz uzay ve zamanı ayırt ettiğine de burada değinelim.

Fakat burada da yine bir metafizik sorun çıkabilir karşımıza uzaysal olanı zamansal olandan ve her iki ilişkiyi başka tür ilişkilerden ayıran nedir? Belli bir ayrım bulmazsak sonsuz bir geri gidişin içine düşeriz. Bu noktada metafizik bir varlığa gitmek de, doğaya ait uzaysal ve zamansal ilişkilerin a priori olarak belirlenebileceğini kabul etmek olur. Burada idealist bir noktaya çatıyoruz.

Zamanın yapısına biraz eğilirsek bu durumu daha iyi açıklarız sanıyorum. Özel gereklik kuramının çıkış noktası, yeni ve şaşırtıcı bir zaman görüşüne, zamandaşlığın göreliğine (izafiliğine) götürür. Özel görelik kuramına göre iki olayın zamandaş oluşu nesnel anlamını yitirmiştir. Çünkü, ele alman iki gözlemciden ikisi de böyle bir zamandaşlık iddiasında bulunamaz. İmdi burada, değişimin nesnelliğini reddedip, onu algı tarzının değişimine bağlayan Kant ve modem idealistlerin görüşlerine ulaşılmış olur. Onlara göre değişme, sadece zamanın akışıyla kabil olur. Nesnel bir zaman değişmesiyse, gerçekliğin bir zamanlar an olmuş noktaların yağışımından meydana geldiği sonucunu verir.

Eğer zamandaşlık, bu anlamda göreliyse, gerçekçilik, nesnel olarak belirlenmiş bir biçimde böyle katmanlara ayrılamaz. Her gözlemci kendi «anlar», «şimdi»ler dizisine sahiptir. Bu değişik sistemlerden hiç biri zamanın nesnel akışını temsil eden bir sistem getirdiğini iddia edemez.

Maddenin, aynı şekilde uzay zaman eğrisinin varlığı değişik gözlemcilerin eş-zamanı algılamasını engeller. Çekime ait denklemlerin kozmolojik çözümlerinde, gözlemciler bir dünya zamanına göre ayarlanır. Halbuki öbür gözlemcilerin ölçmelerinin farklı oluşları, hareket halindeki maddeden doğar.

Buna karşılık görelik kritik bir gerçekçilik açısından da ele alınabilir. Kritik gerçekçilik, uygulamada, tümevarımsal metafiziğin temeli gibi görünmüştür. Bu metafizik, aşağı yukarı bir töz felsefesi gibi çıkar karşımıza. Klâsik fizikte kütle eylemsizlik ve çekim yüklemleriyle bir töz görünümü içindedir. Elektromanyetiklik, dolayısıyla kutupluluk yüklemi kazandırması; bununla, mekaniğin elektromagnetizme indirgenebilirliği sorunu ortaya çıkmıştır. Fakat, enerji, aynı zamanda töz karakterini almış ve bir cismi biçimleyen niteliklerden ayrı birliği sağlayıcı bir rol oynamıştır.

Eşdeğerlik ifadeleri, mekanik ve elektromanyetik enerjinin karşılaştırılması için geçerlidir. O kanalla, gerçek bir monizme ulaşmanın mümkün olup olmadığı tartışmalıdır. Çünkü, Joule’un mkg sistemine dönüştürülmesi, iki enerji biçiminin özce aynı olduğunu ispat etmez. Bir elektronun, kütleye sahip olduğu için kütle olduğunun söylenememesi gibi.

Bununla ilgili olarak, mutlak ölçü sistemi için, üç eski büyüklüğü, kütleyi, uzunluğu ve zamanı alıkoymanın daha uygun olup olmadığı sorusu da gerçek bir monizme ulaşıp ulaşamayacağımız sorusuyla bağlantılıdır.

Sonuçta kütle olsun, enerji olsun, töz, daha başlangıçta, kendini matematik düzene göre etkili duruma getirme yeteneğine sahiptir. Materyel gerçeklik, potansiyelliğin aktüel olduğu yerde uzaysal zamansal olarak görünür ve bu suretle anlaşılır.

NOKTALAR HAKKINDA

Russell’ın, «olay» konusundaki tanımlarından başka fiziksel varlıklar hakkındaki düşüncelerine geçebiliriz. Örneğin o, nokta anlarını bu yolda tanımlar: Her olay, öbürleriyle birlikte mevcuttur. Yani her olay, belirsiz sayıda başka olayla, ortak bir bölgeye sahiptir. Eğer, birlikte ortaya çıkan olaylar gurupu, andaş olma karakterini değiştirmeksizin daha fazla olanı kapsıyamıyorsa, o gurupa «nokta» adı verilir.

İmdi sorun, böyle tanımlanan olayların var olduğunu ispata ve bütün olayların iyi düzenlenebileceğini göstermenin de böyle bir ispata yettiğini açıklamağa kalıyor.

Fakat burada Russell’ın gözden kaçırdığı bazı noktalar bulunmaktadır. Örneğin olayların psikolojik ilkeller olarak kavranmaması gibi. Böylece, olaylar, yetişkin bir deneyin ham maddesi olmamaktadır. Yani, onlar yetişkin, bilinçli varlıkların algı alanı dışında kalmaktadır. Russell’ın noktalar hakkındaki ifadesini uygulamak için, önce, sonunda noktaların belirlendiği olayları yalıtmak belli başlı bir iş olacaktır.

Bu işlemi sonuçlandırmak için, makroskopik bulgular elde etmelidir. Olaylar yalıtılsa bile andaş olay gurupları bulunmalıdır. Andaş guruplar, belirsiz sayıda olaylardan kurulu olduğundan, verilen bir gurupun andaş olduğunu iddia etmek, genellikle bir var sayım olacaktır. Fizikçi, andaş noktalardan ibaret olan andaş grupları belirleyip çıkartacaktır. Olaylar sınıfının bir nokta olduğu iddiası böylece bir tahminden öte geçmeyecektir. Eğer Russell’ın inandığı gibi, fiziksel nesnelerin varlığı, çıkarımı içermekteyse, bu çıkarımlar, noktaların varlığını ileri sürmek için gerekli çıkarımlara nispetle geride kalır.

Russell’ın nokta tanımı, fizikçilerin, aktüel olarak kullandığı noktayı pek ilgilendirmemektedir. Önce, fizikçilerin, terimi, olayların yapısına uyguladığı açık değildir. Tersine, fizikçilerin nokta kavramını başka bir anlamda kullandığı söylenebilir. Fizikte nokta cisimsel bir yapıya sahiptir. Onun, olaya göre değişen, ölçülebilir bir varlığı bulunmaktadır.

Russell’ın matematik için daha değişik bir nokta görüşüne sahip olduğunu söyleyebilirim: Örneğin o, noktaların uzayda geometrik biçimleri kurduğunu kabul eder.. Fakat bu noktalar tanımlanamaz (Principles of Mathematics, Ailen and Unwin, ikinci baskı, s. 382). Russell, bütün pojektif geometriyi bu tanımlanamaz noktalar üzerine kurmuştur. Onun, noktaları, olaylar aracılığıyla tanımladığı yapıtının tarihi daha yenidir. (Matematiğin İlkeleri 19C3’te çıkmıştı, noktaları olaylar aracılığıyla tanımladığı Özet Olarak Felsefeyse 1927’de. Olaylar aracılığıyla tanımın, çeşitli geometri dallarını kapsayıp kapsamadığı ayrı tartışma konusudur. Yalnız, Matematiğin İlkeleri’nde sınıf kavramı olarak gözüken noktanın, değişik geometrilerde aynı olmasının gereği bulunmadığına işaret edilmektedir. S. 382).

Russell, noktanın bir noktalar sınıfı belirlediğine, iki noktanın ayrı ayrı, birer noktalar sınıfı belirlediğine işaret ederek değinmektedir. Bu yapıtta, dikkati çeken bir ayrım da rasyonel ve irasyonel noktaların ayrımıdır. Rasyonel noktalar, verilen üç noktadan çıkan, rasyonel koordinatlara sahip noktalardır. Bir düzene sahip olan o noktalardır. Eğer, başka noktalar varsa, onların rasyonel nokta dizilerinin limitleri olmasının anlamı yoktur. Onlara irasyonel koordinatlar yüklemek gereksizdir. Bu yüzden o noktalara, rasyonel noktalar dizisinin limiti denmez. Rasyonel limiti bulunmayan bir dizi irasyoneldir onlar.

Deskriptif geometrideyse ideal nokta tanımına rastlamaktayız. Aynı noktadan geçen bütün çizgilerin sınıfı dikkate alındığında bu doğrular sınıfı o noktaya baş vurmaksızın dile getirilebilen bazı özelliklere sahiptir. Söz gelimi, alınan noktadan başka bir nokta, doğrular demetinin bir doğrusuna sahip olabilir. Demetin iki doğrusu eş düzlemlidir gibi. Doğrular demetinin, alman noktaya başvurmaksızın dile getirilen bütün özellikleri, ana ortak noktası bulunmayan doğruların bazı sınıflarına aittir.

Eukleidesçi bir uzayda, verilen bir doğruya paralel olan bütün doğrular, geçtikleri bir ortak nokta bulunmayan doğrular demetini temsil eder. İşte bu, gerçekten bir nokta olduğu var sayılamayacak ideal bir noktadır. Russell’e göre o doğrular demetinin başka adıdır.

GERÇEK NOKTALARLA GÖRÜNÜŞTEKİ NOKTALAR

Russell’in fizik görüşlerini incelerken üzerinde önemle durulması gerekli yanlardan biri, onun noktalara karşı çıkardığı mantıksal itirazlardır. Bu, Matematiğin İlkeleri’nin LI. konusunu kapsayan bu itirazlar esas olarak Russell’in daha doğallıkla daha önce yazılmış bir makalesine dayanır (Zaman ve Uzay içindeki Konum Mutlak mıdır Göreli mi?, Zihin (Mind), sayı 39). Russell burada, Leibniz’tenberi filosoflann noktalardan kurulu uzayı olanaksız saymasıyla ilgili görüşleri eleştirir.

Ona göre iki ana kuram vardır bu yolda:

1— Uzaysal ilişkilerin uzaysal noktalar arasında değil, materyel noktalar arasında olduğu,

2— Uzaysal ilişkilerin uzaysal noktalar arasında olduğu görüşü.

Birinci görüş göreli, İkincisi mutlak görüşü temsil eder. İkincisi, maddî noktalar arasındaki ilişkiyi zamansız ve değişmez sayar. Uzaysal ilişkilerin ileri sürüldüğü doğru önermeler bulunduğunu kabul eder. Uzaysal bir ilişki, her önermenin, terimleri (maddî noktalar) arasında bir zamanı içermesi demektir. Böylece, en basit uzaysal ilişkiler, zaman ve iki maddî noktadan teşekkül eden üçgen bir ilişkiyi temsil eder.

İmdi Russell, uzayın noktalardan kurulu olduğunun mantıken kabil olabileceğini göstermeğe çalışır. Bu, sanıyorum, uzayın fizikselliğini ve fizik cisimlerin noktalardan kurulduğunu söylemeğe varır. Şöyle düşünür Russell:

Noktalardan kurulu bir uzay çelişmeli midir? Soruyu incelemeden önce Lotze’un Metafizik adlı yapıtından, uzayın noktalardan kurulu olmadığı yolundaki kanıtları alır. Bu kanıtlar şunlardır:

1—İlişkiler, ya bağlayıcı bir bilinçteki tasavvurlardır, ya da bu ilişkide bulunduğu söylenen gerçek öğelerin iç durumlarıdır.

2— Boş uzayın varlığı ne etkiler husule getiren varlıktır ne de salt bir doğruluk gerekçesi olarak geçerlidir. O halde, boş uzay nedir?

3— Bütün noktalar, tıpatıp birbirine benzer. Yine de her nokta çiftinin, kendine özgü bir ilişkisi vardır. Her ilişki, tıpatıp öbür ilişki gibi olduğundan bütün çiftler için aynı kalacaktır.

4—Her noktanın varlığı, onun kendisini başka her noktadan ayırt etmesinden teşekkül etmelidir. Her nokta, dolayısıyla, öbürü karşısında değişmez bir mevkie sahipti. Böylece, uzayın varlığı, onun değişik noktalarının karşılıklı koşullanmasından ibarettir. Bu, karşılıklı etki demektir.

5— Eğer, noktaların ilişkisi salt olgu olsaydı, onlar hiç değilse düşüncede değiştirilebilirdi. Fakat, bu imkânsızdır. Biz noktaları hareket ettirip, uzayda boşluklar tasavvur edemeyiz.

6— Eğer gerçek noktalar varsa, ya bir nokta kendisiyle uygun ilişkide başkalarını yaratır, ya da zaten var olan noktaları ve yapıları bir ayrılık göstermeyen noktaları uygun İlişkilere sahip kılar.

Sonra Russell, bu kanıtları birer birer reddetmeğe girişerek, uzayın noktalardan kurulu olmayışının, çelişmelere yol açtığını göstermeğe çalışır. Lotze’un, kanıtlarına karşılık Russell’ın yanıtları ve bu yanıtlarda bizim tespit edebildiğimiz boşluklar şunlardır:

1— Bütün bu kanıtlar, özca, ilişkiler konusundaki birinci dogmaya dayanır. Lotze «bütün ilişkilerin sadece, bağlayıcı bir bilinçteki tasavvurlar olduğunu» söyler. Bu dogmayı kabul edersek iki tür ilişki ayırt etmeliyiz:

a-Bağlayıcı bir bilinçteki tasavvurlar,

b-Bağlandığı var sayılan öğelerin iç durumları.

Sonunda bunlar özdeş olabilir Fakat, ayrı gibi düşünüldüğünde, bağlayıcı bilinçteki tasavvurların nelerden ibaret olduğunu araştırmaya geçebiliriz. Bu tür önermelerde inanç bulunduğundan tasavvurların inançtan ibaret olduğu dikkate alınmalıdır. Fakat, ilişkilerin, inançların kendilerin dışında bir varlığı olmadığı kabul ediliyorsa bu inançlar yanlıştır. Haklarında, inançlara sahip olduğumuz nesneler arasında bir bağlantı kurulmuş değildir. Gerçekte, nesneler de olamaz. Çünkü, çoğul, değişikliği içerir ve değişikliğin ilişkisi konusundaki bütün inançlar yanlıştır.

A’nm, B’nin babası olduğuna inanıyorsam, durum; bu değilse, inancım yanılmıştır. A’nın, B’nin batısında olduğuna inanıyorsam, batılılık sadece zihnimdeyse yine yanılıyorum demektir.

İmdi, görünüşte ilişkili nesnelerin iç durumlarına indirgenebilen ikinci sınıf ilişkiler için ne diyeceğiz?

Dikkat edilirse Russell, bu tür önermelerde inançlar bulunduğu noktasına dayandırıyor uzayın noktalardan kurulu olduğu yolundaki tezini. Ve bilinçte varlığı duyulan, gerçekte var olduğuna inanılan şeyin gerçekte var olup olmayacağını düşünmekten çok, inancın kendisi üzerinde duruyor. Ona göre, bilinçte olan bir şey inançtadır. O inancın kendisi de zorunlu olarak yanlıştır. Doğallıkla bu, ispatı isteneni, ispatlanmış saymaktan başka bir şey değildir. Ayrıca, inancın kendisinden çok, inanılan şeyin kendisi üzerinde durulması gerekir. İnsan dışında varlığı denetlenebilecek olanlarla, sadece zihin yönünden bilinebilecek olanların doğruluk koşullan değişiktir. A’nın B’nin babası olup olmadığını, esnel olarak tahkik edebiliriz.

Doğallıkla birşey inanıldığı için doğru değildir. Fakat, ancak zihinde bilinecek ilişkilerle, inancı karıştırmak, yanlış sonuçlara götürecektir. Aslında, A’nın B’nin batısında olduğuna inanmak önemlidir. (Burada doğallıkla ortak inancı kasdetmekteyim. Yoksa öznel bir mantık kabul edilerek, düşünce anarşisine girilmiş olur.) Yani bir şeyin, bir şeyin batısında olduğuna herkes aynı şeye inandığı, için inanmaktayız. Russell «batılılıksın sadece kendi zihninde olmasıyla yanlış olduğunu düşündüğünde, her şeyin mutlaka bireyler dışında var olduğunu, bireyler yönünden bilinmese de var olacağım savunan bir epistemolojik görüşe girmiş oluyor.

Dıştan ilişkili nesnelerin iç durumlarına indirgenebilen ikinci tür ilişki sınıfına gelince Russell, bu ilişkiler sınıfının nesnelerin çokluğunu önceden var saydığını ileri sürer. Böyle bir ayrılık olunca da o, birinci sınıf bir ilişki olamaz. Yani, A’nın B’den farklı olduğu olgusu, A’nın ve B’nin iç durumlarına indirgenmelidir. Fakat, A’nın B’den ayrı bir iç durumu olduğunu ayırt etmeden bunu söyleyemeyiz. Eğer A’nın ve B’nin tıpatıp benzer, fakat yine de iki olduğu söyleniyorsa, onların ayrılığının iç durumlarının ayrılığından doğmadığı, bu ayrılıktan önce geldiği kabul edilmeli. Böylece, iki şeyin görünüşteki ilişkisinin, tek bir şeyin iç durumlarından teşekkül ettiği görüşüne geri geliriz. Bu da bizi, ilk ilişki tipindeki katı birciliğe sürükler.

İlk bakışta, Russell’ın mantığı sağlam gibi görünüyor. Fakat, A’nın B’den iç durumları bakımından ayırt edilmesi için, o ikisinin ayırt edilmesindeki önceliğin nereden doğduğu araştırılırsa o mantıkta bazı boşluklar olduğu görülür. Aynı biçimde, iki şeyin iç durumları, ayırt edildikten sonra, ayırt edildiği dc söylenebilir. Aynı zamanda erek, maddî noktaların varlığını ispatlamaksa, o zaten kabul edilmiş, fakat noktalar arası ilişkiler göreli sayılmıştır. Dolayısıyla mutlakçıların ispata çalıştıkları, görelikçilerin reddettiği bir şey değildir. Russell, gerçekte, mevcut gerçek noktalar arasındaki ilişkileri algılayışımızın mutlaklığını ispat etmeliydi.

Sonra Russell, doğru veya yanlış her önermenin, Lotze’un kuramına göre bir özneye yüklem verdiğini ileri sürer ve ilişkileri ortadan kaldırdığını ileri sürer. Bu tek bir özne olduğu sonucunu verir. Doğallıkla o, bu sonuca, şeylerin görünüşteki ilişkisinin tek bir şeyin iç durumlarından teşekkül ettiği sonucundan varır. Fakat görelikçi uzay tanımından hiç değilse Lotze’un önerdiği biçimde böyle bir monizmin çıkmayacağını belirtmiştik. Dolayısıyla, mutlakçılığa karşı olanlarm, yine mutlakçılığa gitmesi gibi bir çelişme de ortadan kalkar.

2— Lotze’un boş uzaya itirazının mantıksal karakteri üzerine eğilen Russell, görelikçiler için sadece ve sadece üç tür varlık olduğunu ve onlardan hiç birinin uzaya ait olmadığını ileri sürer. Bu varlıklar şunlardır:

a-Faaliyet ve bir şey ortaya koyma gücünden teşekkül eden varlıklar.

b-Bir doğruluğun geçerliği.

c-Tasavvurlarımızın içeriğine ait olan varlık.

Buna karşılık tek varlık ileri sürer Russell. Gerçekte ve tasavvurdaki varlık. Göreli uzay kuramını reddetmek için tasavvurdaki varlığını yeterli görür ve Lotze’un üç tür varlığını şöyle eleştirir:

a-Faaliyet, Lotze’un haksız olarak çözümlenemez saydığı karmaşık bir kavramı içerir. Faal olan hem tasavvurda, hem aktüel olarak var olmalıdır. Aktüel varlık kavramsal olarak faaliyetten ayırt edilebilir. Faaliyet, var olanın tümel işareti olabilir. Fakat varlıkla, pek eş anlamlı olamaz.

b-Dolayısıyla, Lotze, var olanın faal olması gibi, tartışmalı bir düşünceyi kabul zorundadır. Bu önermenin doğru cevabı, onun lehine ileri sürülen temellerin çürütülmesinde faaliyetin, zamanın aktüel varlığını içerdiğini ispatta bulunur.

Doğruluğun geçerliği hiç de bir varlık değildir. Burada kasdedilen doğruluğun doğruluğudur. Bir önermenin doğruluğu, doğruluğa herhangi bir ilişkiden teşekkül eder ve önermenin zihinsel varlığını var saydırır. Zihinsel varlıklar açısından yanlış önermeler de aynı seviyededir. Böylece geçerlik bir varlık zihinsel varlık türü değildir. Zihinsel varlık, aynı şekilde, geçerli ve geçersiz önermelere aittir.

c-Tasavvurlarımızın içeriğine ait olan zihinsel varlık en büyük karmaşıklığı ortaya çıkaran bir konudur. Lotze, zihin yönünden sezinlenen aktüel varlığını ileri sürmüştür. Bu varlıklar, zihin onları sezinlemezse olmayacaklardır. Bu. bir idea’yla onun nesnesi arasındaki ayrımı görmemekten doğar.

İmdi, Lotze’un bu üç varlık türünü, boş uzayı reddetmek için ileri sürdüğünü hatırlatarak Russell’ın düşüncelerini toplayabiliriz. Boş uzay olsaydı orada gerçekten maddî noktalar ve noktalar arası gerçek ilişkiler bulunabilecekti. Böylece, değişmez uzaysal ilişkiler karşısında kalacaktık. Onlar, görüntüler dünyasına değil, gerçek dünyaya ait olacaktı. İşte Russell, boş uzayın varlığını ileri sürerek, oraya aktüelliği olan noktalar yerleştirebileceğini düşünmektedir. Bu aynı zamanda, uzayın aktüelliğini ileri sürmektir.

Bu sonuca ulaşmak için Russell’ın, faaliyeti varlıkla eş anlamlı saymaması bence eksikliktir. Doğallıkla o, faaliyetle aktüel varlığı böylece ayırmak ve aktif olmadığı halde var olabilecek bir uzayı ileri sürmek istemektedir. Var olan bir şeyin (zihinsel olsun, aktüel olsun) faaliyetinden söz etmek, hiç de mantıksal saçmalığa düşmek demek değildir. Hem Russell, aktif olmayanı aktüel olarak da var saymakla aktüelliğin sınırım zorlamaktadır. Aktifliğin, aktüel varlıkla eş anlamlı olmadığı doğrudur. Fakat aktif olmayan aktüel varlığı nasıl kavrayacağız, bunun ayracı nedir? Sanıyorum Russell, burada, zihinsel bir ayraca baş vurarak, yine görünüşte, yani kişiye göre uzaysal ilişkileri kabul eden görelikçilerin tezine yaklaşmış olmaktadır.

Boş uzayın bir doğruluğun geçerliğini sağlamadığı, yani geçerli bir doğruluk olmadığı düşüncesine Russell’ın verdiği cevaba gelince, şunu söyleyebiliriz:

Bu konuda mantık oyununa kaçmak gereksizdir. Lotze’nin, bir doğruluğun geçerliğiyle doğruluğun kendisini değil, önermenin varlığını kasdetmiş olması pek âlâ kabildir. Çünkü bir doğruluk, bence bir aktüel varlığa karşılık olmaktadır. Bu konuda Tarski’nin ünlü doğruluk tanımını hatırlamak yeter: «Kar beyazdır» önermesi, sadece ve sadece kar beyazsa doğrudur. Lotze, boş uzayın böyle bir doğruluğa karşılık olmadığını düşünmüştür. Hem, geçerliğin bir varlığı temsil eden önermelerin niteliği olması, varlığın geçerli ve geçersiz önermelere ait olmasına engel değildir.

Tasavvurlarımızın içeriğine ait olan varlıkla da Lotze mantık dışı lâf etmemiştir kanısındayım. Bununla sadece boş uzayı tasavvur edemeyeceğimizi söylemiştir o kadar. Russell’ın bu düşünceyi, sezinleyemediğimiz şeylerin olmadığını ileri süren Kant’çı teze yorması, eleştiri için eleştiridir.

3— Lotze’un mutlak uzay konumuna karşı ileri sürdüğü itirazlardan her noktanın aynı olduğu, böylece herhangi iki noktanın aynı karşılıklı başka iki noktayla aynı karşılıklı ilişkiye sahip bulunduğu yolundaki itiraza dair olanını, Russell özne yüklem mantığına dayandırır. Tıpatıp aynı olmak, Leibniz’in ayırt edilmezlerin özdeşliğinde olduğu gibi, ayrı yüklemlere sahip olmamak anlamına gelir. Öznelerle yüklemler arasında esaslı bir ayırım bulunmadığında iki basit terim iki oluşuyla ayrılır.

Ayırımlar, karmaşık terimlerde, çözümlemeyle ortaya çıkar. Örneğin bir terim A, B, C, D, öbürüyse A, E, F, G, biçiminde kurulmıuş olabilir. B, C, D, E, F, G ayrımları dolaysızdır, fakat, bütün dolaylı ayrımların kaynağı olabilir. Gerçekten, eğer öznelerle yüklemler arasında nihaî bir ayrım varsa, öznelerin yüklemlerin ayrılıklarıyla ayırt edilebileceğini sanmak mantıksal bir yanlışlığa düşmektir. Çünkü iki özne yüklemleri açısından ayırt edilmeden iki olmalıdır.

Noktalar, ilişkinin ayrılığından teşekkül eden daha bir ayrılığa da sahiptir. Onlar sadece Lotze’un dediği gibi (Russell Konuşuyor) birbirleriyle ilişkileri açısından değil, içlerindeki nesnelelere ilişkileri açısından da ayırt edilebilirler. O halde, bütün noktaların tıpatıp aynı olduğu yolundaki görüşün akla uygunluğu nerededir?

Russell, noktaların ayırt edilmezliği hakkındaki düşünceyi, mantıksal değil psikolojik bir sanrı olarak görmektedir. Aynı anda karşımıza çıkan noktalar arasında bir ayrım yapmak kolaydır. Sürekli olarak hareket etmemize ve yeni noktalara ulaşmamıza rağmen, bu olguyu duygularımızla anlayamayız. Biz yerleri, sadece içerdikleri nesnelerle bilebilmekteyiz. Noktalar arası dolaysız bir ayrımı kabul etmemek için bir neden yoktur. Şöyle bir benzetme yapalım. (Russell): İnsan yüzleri konusunda çok kötü bir hafızası olan birini düşünelim. O, herhangi bir anda bir veya birkaç simayı gördüğünü farkedecek fakat o yüzlerden birini önceden görüp görmediğini bilmeyecektir. Böylece, o gördüklerini, onları gördüğü çerçeve içinde tanımağa, hatırlamağa çalışır.

Fakat Russell’a denebilir ki, madem ki iki şeyin birbirinin aynı olduğunu ileri sürebilmek için önce onların iki olduğunun ayırt edilmesi gereklidir, o halde onların birbirinden ayrılmadığını ileri sürmenin başka bir yolu da yoktur. Çünkü «iki» olmak, onlardan herhangi birine ait bir nitelik değildir, ortak nitelik de değildir. Hem görelikçiler hareketi kabul ettiklerine göre, çok sayıda noktalar kabul etmişler demektir.

Eğer «ikilik» gerçekten bir nitelik olsaydı, örneğin Tanrı’nın «bir» olduğunu söylemek, onun bir niteliğini tanımlamak sayılabilecektir. Halbuki «birliğin» yüklem olmadığını Russell da tanıtlar kuramında kabul etmiştir. O halde, cisimlerin sayısını bilmekle onları tanımış olmuyoruz. (Doğallıkla bir okulda bunun istisnası görülebilir. Örneğin belli bir sayı verilen bir öğrencinin sayısı söylenince, arkadaşları yönünden tanınması gibi. Ancak burada, önce, kişiler tanınmış sonra sayılar verilmiştir.

Ve o sayı, öğrencinin niteliği değildir, öğrenciyi temsil eden bir semboldür. Onun adı, soyadı yerine kullanılan bir kısaltmadır. Bir ad gibi, onun, fiziksel de zihinsel özelliklerini de yansıtır.)

Şu halde, zaten çok sayıda noktanın olabileceğini kabul eden görelikçilere, noktaların, önce sayı bakımından ayırt edilmesi gerektiğini ve sayı yönünden ayırt edilen noktalarınsa ayırt edilmiş sayılacağını söylemenin gereği yoktur.

Sima hafızası çok zayıf olan birinin, gördüğü yüzleri belli nesnel çerçeveye yerleştirerek hatırlamağa çalışacağı kabul edilebilir. Fakat bunun gereği de yoktur. Örneğin, çoğumuz «ben bu adamı görmüştüm, ama nerede?» diye düşünebildiğimiz yani nesnel çerçeveyi zihnimizde çıkartamadığımız çoktur. Hem, göz hafızasıyla, noktaları algılamadığımız noktaların hafızası arasında fark yok mudur? Noktalar, cisimlerin hareketinden çıkardığımız, vardığımız zihinsel soyutlamalardır. Russell, bunu kabul etmezse, zaten noktaların uzaysal olduğunu kabul etmiyor demektir. Halbuki bu, Russell’ın savunmakta olduğu mutlakçı görüşün tersine bir tutumdur.

Dolayısıyla, biz noktaların varlığını ve değiştiğini, cisimlerin hareketiyle algılıyoruz. Mutlak olarak, uzayda var olan ve birbirinin aynı noktalar olduğunu kabul zorunda değiliz. Zaten Russell’ın hafızası zayıf adamı da bir şeylerin değiştiğini, değişen şeyler aracılığıyla farketmektedir.

4— Lotze, her noktanın kendinin başka noktadan ayırt ettiğini ve birbirine göreli değişmez bir konum aldığını ileri sürer. Russell, bu kanıtta çok yanlış bulunduğunu söyler. O yanlışlar şunlardır:

Her şey, başkası olduğu söylenmekle açıklanmış olmaktadır. Böylece, nokta oluş, Lotze için başka noktalardan ayrı oluşla ortaya çıkan bir niteliktir. Noktanın, kendini başka bütün noktalardan ayırt etmesi, kendini ileri sürme gibidir. Nokta, başkalarından ayırt edilmezse sanki ayrı olmayacaktır. Bu teklif, noktalar arası ilişkilerin gerçekte, karşılıklı etki olduğu sonucunu verir.

Halbuki karşılıklı etki karmaşık bir kavramdır (Russell). Başka bir sürü ilişkiyi önceden var saydırır. Bir şeyin niteliklerinden ayrılığım önceden var sayar. Karşılıklı etki bir eylem ifade eder. Eylem, genellikle bir veya daha çok şeyin bir veya daha çok durumları arasındaki nedensel ilişkiyi dile getirir. Bu ilişki aynı şeyin haldeki durumuyla sonraki durumu arasındadır. Böylece, karşılıklı etki şu ilişkilerden kuruludur:

1 — Şeyler arasındaki ayrılık, 2 — Şeylerin durumları arasındaki ayrılık, 3 — Zamandaşlık, 4 — Ardışıklık, 5 — Nedensellik, 6 — Bir şeyin durumlarına ilişkisi.

Bu bakımdan, karşılıklı etki temel bir ilişki olamaz. Böylece, noktaların ilişkisini karşılıklı etkiye indirgemek, en basit çözümleme sorunlarında bir yeteneksizlik ifade eder. Noktaların ilişkileri karşılıklı etkiler değildir. Onlar, varlıkların ebedî ilişkisidir.

Russell’a burada haklı görünmesine rağmen şunu sorabiliriz: Bir şeyin başkalarıyla olan ilişkisi onu tanımlamağa engel midir? Russell, bu hususu abartarak, her şeyin tözsel bir varlığı olduğunu söylemeğe vardırıyor işi. Halbuki, İslâm tasavvufunda geçerli olan bir düşünce buraya iyi gidiyor: «Şeyler zıddıyla kaimdir.» Sıcağı soğukla, acıyı tatlıyla, siyahı beyazla bilişimiz gibi. Gerçi örneğin bazı şeyleri karşıtlarına veya başka şeylere ilişkileriyle tanımlayanlayız. Örneğin bir meyvenin tadını, başka meyvelerin tadıyla ilgili olarak tam tamına tanımlayamayışımız gibi. Fakat bu, başkalarıyla ilişki, bütün türünden gerçekleri anlamsız saymakla sonuçlanmamalıdır. Yerine göre tözsel varlıkları kabul, yerine göre reddediş, Russell mantığının bir özelliğidir. (Örneğin o, Leibniz’in Tanrı hakkındaki görüşünü eleştirirken böyle bir varlığı reddeder.)

Russell’ın karşılıklı etkiyi de abarttığına tanık olmaktayız. Bence o karşılıklı etkide eylem anlamı olduğunu kelimenin İngilizcesinden çıkarmıştır (karşılıklı etki İngilizcede «interaction», eylemse «action» sözcükleriyle karşılanır. Ben Russell gibi davranmış olmamak için, «action»u birinci kelimede etki diye çevirdim.) Hem Russell’ın çözümlemesini kabul ettiğimizde (eylem çözümlemesi için doğrudur onun dedikleri) bile yine uzayın varlığının, onun noktalarının birbirlerini Russell’cı biçimde etkilememesinden doğduğunu ileri sürebiliriz. Çünkü, uzayın varlığı, ondaki hareketten doğar.

Russell, mutlakçı görüşle noktaların ilişkisine l’in 2’ye ilişkisini, örnek veriyor, «ebedî ilişki» diyor ona. Fakat Lotze’un ereği, noktaların ilişkisiyle uzayın varlığını açıklamaktadır. O da hareketle kabildir. Russell’ın buna karşı statik ilişkiyi öne sürmesi ne uzayı açıklar ne de hareketi. Hem zaten Lotze da örneğin 1 ve 2 nokta arasındaki değişmez ilişki kabul ettiğine göre (bunlar 1 ve 2 noktaları olabilir) kanıt onun aleyhine kullanılamaz. Lotze, bu değişmez ilişkilerin başka noktalarla ilişkilerinden doğduğunu söylerken, örneğin l’in kendinden önceki en küçük, kendinden sonraki en büyük sayıyla belirlendiğini (yani 1 olduğunu )söylemiş olmaktadır.

Russell’ın ebedi ilişkiye örnek verdiği, karşılıklı etkenin nedenselliğe ilişkisi de Lotze’un sözünü ettiği noktalar ilişkisinden farklıdır. O tür ilişkilerin uzaysallığı şart olmadığından, Russell’ın örneği yersizdir. Karşılıklı etki ve nedenselliğin nasıl, değişmez birer nokta muamelesi gördüğü, yani uzay içinde, başka ilişkilere başvurmaksızın tek başlarına nasıl belirlendiği kolay cevap verilemeyecek bir sorudur. Öte yandan, psikolojik nedenlerle, karşılıklı etki nedensellik ilişkisinin değişmez (ebedî) olduğunu olmadığını söyleyebilirim. Karşılıklı etki, nedensellikten önce gelir. Fakat her ikisi arasında değişik bağlantı dereceleri vardır. Bu ilişki uzaysa! olmadığı için, Russell’in görüşü dışına çıkar. (Bu bakımdan yersizdir). Esas tartışması gereken, uzaysal ilişkiler olmalıydı, noktalar konusunda. Russell bu ilişkilerin uzaysal noktalar arasında olup olmadığını zaman zaman bir yana bırakmış harekete yetenekli, yani uzaysal ilişkilerini değiştiren maddî noktalar arasında olduğu yolundaki ve eleştirdiği görelikçi görüşe yaklaşmıştır. Bu da doğallıkla, noktalarla uzaysal ilişkilerin gerçek değil, görünüşte olduğunu demeye varır.

5— Uzaysal ilişkilerin bir olgu olmadığını ileri süren beşinci Lotze kanıtı Russell’a göre, Kant’ın uzayı a priori sayan görüşünü ispat için ileri sürülmüştür. Russell, uzay konusunda zorunlu önermeler bulunduğunu ileri sürer. Bu zorunluk insana dayanır. Kant’çı uzay görüşü, böyle bir şeye inandığımız için doğrudur.

Lotze, zihin dışında uzay olmadığını söylemiştir (Russell). Halbuki her şey bir anlamda olgudur. Bir önerme, öncüllerinden çıkarıldığı zaman doğru sayılır. Fakat öncüllerle çıkarım kuralı kabul edilmelidir. Böylece, nihaî öncül bir anlamda olgudur. Bir önerme, öncül olduğu önermeler sınıfına göre az çok zorunludur. Bu anlamda mantık önermeleri en yüksek zorunluğa sahiptir. Fakat, bu zorunluk anlamı, bizim uzayda boşluklar tasavvur etmeğe yetenekli değiliz diye, tasavvurlarımız dışında herhangi bir uzay bulunmadığı sonucuna varmamıza yol açmaz.

İmdi Russell, bir önermenin ispatlanmasına yol açan öncülün zorunlu olduğunu bildiriyor ama, uzayın gerçekliği konusuna bu düşüncesinin nasıl uygulanacağını göstermiyor. Her şey bir anlamda salt olduğuna göre, acaba görelikçilerin düşünceleri de bir anlamda salt olgu sayılamaz mı? Russell’ın Lotze’a itirazı, uzayın gerçekte var olduğunu göstermiş değildir. Onun düşüncesi, her şeyin bir anlamda olgu oluşunda düğümleniyor. Bu, Russell’ın eleştirdiği inanca dayanan bir önermedir. Doğru bir önermenin yanlış olduğunu söylemenin anlamsız olmasıyla bir önermenin doğruluğunun ispatı aynı şey değildir. Ve buradan dışımızdaki uzaya çıkacak bir yol bulamadığımız için, Russell’ın Lotze’a cevap verdiğini kabul etmiyorum.

6— Russell, Lotze’un son kanıtını, noktaların bağımsız varlıklar olması durumunda bir noktanın kendisine uygun ilişkilerle başka nokta yaratamayacağını göstermeğe çalışarak çürütmek ister. «Eğer» der, bağımsız nokta başka noktalarla ilişkiliyse o, ya ilişkilere sahip başka noktalar yaratır veya o zaten var olan noktalara ilişkiler yaratacaktır. Fakat bu durumda onlardan bazısının var olmadığını söylemek çelişmeli değildir.

Fakat hiç bir tekil önerme çelişmeli değildir. Örneğin «hiç bir önerme doğru değildir» önermesi bile kendi doğruluğunu içerir. Burada da, bu içerimi inkâr etmek, kesinlikle kendisiyle çelişmeli değildir. Her yerde apaçık oldukları için kabul edilen önermelere rastlamaktayız. Çelişme yasasının kendisi de böyle bir önermedir.

Uzayın bütün noktalarının karşılıklı içerimi başkadır. Noktalar arasından sadece bazısının reddi, aynı nedenle reddedilmelidir. Böyle bir önermenin hem doğru, hem yanlış olmasının yanlış olması nedeniyle.

Fakat, imkânsız da olsa, önceden olmayan bir nokta var olduğunda o yeni noktalar yaratmayacak, zaten var olan noktalarla uygun ilişkiye sahip olacaktır. Gerçekte nokta, zaten varlığa sahip olmuş olacak ve bir varlık olarak başka noktalarla, ortaya çıktığı zamanki ilişkilerin aynına sahip bulunacaktır.

Burada, Russell’a karşı ileri sürülecek tek husus, bazı noktaların Lotze yönünden yoktan var olur sayılmadığı temeli üzerine bina edilecektir. Russell bir an tipler kuramına aykırı olarak hiç bir tekil önermenin kendisiyle çelişmeli olmadığını kabul etmekle birlikte uzayın bütün noktalarının karşılıklı içerimi hakkındaki önermeyi bunun dışında tutuyor.

Bir kez, «hiç bir tekil önerme kendisiyle çelişmeli değildir.» önermesine bakalım. Bu önerme de çelişmeli olmayacaktır.

öte yandan Lotze, bazı noktaların olmadığını söylememiştir. Bilinmeyen noktaların bilinenler aracılığıyla ortaya çıkacağını veya. Zaten ikinci şık da bunu açıklar. (Bir nokta, varolan noktalarla uygun ilişkiler kurar.) Lotze’un her iki şık arasında bir ayrım gözetmemesi, onların ayrılayıcı (exclusive) olmadığını, birbirlerinin anlamlarını açıkladığını gösterir.

4.Kanıta cevaba ek

Mutlakçı görüşe sahip olanları göre, boş uzay bulabileceğiz. Böylece, sayılar arası sonsuz bölünmeden söz edilemiyecek. Evren hiçten doğmuş olacaktı. Nedensellik zincirinde sonsuz bir geriye gidiş görülmeyecektir.

Kant’ın uzay görüşünü değiştirmekte kullanılan Russell’cı bir kanıtı (Principles of Mathematics, 1937, s. 460) burada kendisine karşı çevirmek kabildir. Kant, uzayın basit parçalardan değil uzaylardan kurulu olduğunu söylemişti. Russell, «dogma» diye nitelendirdiği bu düşünceye karşılık, örneğin l’le 2 arasındaki oranların, yine uzaydan ibaret olacağı, onları ne kadar küçük parçalara bölersek bölelim sayıları elde edemeyeceğimizi söyler. Aynı düşünceyle, uzay hakkındaki mutlakçı görüşte de, uzayın daima ve daima noktalardan ibaret olduğundan 1 ile 2 arasındaki oranlan ne kadar küçük parçaya ayırırsak ayıralım hep noktaları elde edeceğimiz, sayılarına ulaşamayacağımız iddia edilebilecektir.

Böylece Russell, fizik felsefesinin temelini teşkil eden noktalar sorunundaki bazı mantıksal güçlüklere daha 1903 yılında (Matematiğin ilkeleri ilk kez bu yıl basılmıştır) dikkati çektiği için, o güçlükleri çıkar yola vardırmamış bile olsa, saygıya değer.

Muammer SENCER

**

MACHİAVELLİ

Rönesans kuramsal (teorik alanda çalışan) önemli bir filozof yetiştirmemesine rağmen siyasal felsefede üstün bir ada sahiptir. Bu ad, Locolo Machiavelli’dir. Machiavelli karşısında dehşete düşmek âdet olmuştur. O gerçekten bazen şaşırtıcıdır. Fakat başka pek çok insan da aynı biçimde yersiz yüklemelerden sıyrılırsa şaşırtıcı olur.

Machiavelli’nin siyasal felsefesi onun olaylar üzerindeki kendi yaşantılarına dayanan bir felsefedir. Bu felsefede ortaya atılan bazı sonlara varma yolu incelenir. Bu sonların iyi ya da kötü olmasına bakılmaz. Fırsatı düştükçe Machiavelli arzu ettiği sonlardan söz açar. Onlar hepimizin alkışlayacağı türdendir.

Machiavelli adına yüklenen geleneksel ters yorumlardan çoğu, yapılan kötülükleri açık açık söylemekten nefret eden iki yüzlülerin gücenikliğinden doğmaktadır.

Gerçekten Machiavelli’de eleştiriyi gerektiren yerler de yok değildir. Fakat, bu noktalarda o, zamanının koşullarını dile getirmektedir. Siyasal namussuzluk konusunda zekânın bu derece namuslu olması başka herhangi bir zamanda veya başka bir ülkede pek zor görülür. (Belki, kuramsal eğitimlerini safsatacılara (sofistlere) ve pratik eğitimlerini küçük devletlerin savaşlarına borçlu olan kişilerin yaşadığı Yunanistan bu kuralın dışında tutulabilir. Yani siyasal bozukluğu insan düşüncesi orada açık açık dile getirebilmiştir. Klâsik Yunanistan’da da Rönesans İtalya’sında olduğu gibi küçük devletler bireysel zekâya siyasal açıda eşlik etmiştir.)

Machiavelli (1467-1527) Floransa’lıydı. Ne zengin ne de yoksul olan bir hukukçunun oğluydu. 20 yaşlarındayken Floransa Savanarola’nın egemenliğiydi. Savanarola’nın acıklı sonu Machiavelli üzerine büyük etki yapmıştı. Çünkü o «bütün silâhlı peygamberler başarıya ulaşır, silâhsızlar yenilgiye uğrar» demektedir. Böylece Savanarola’yı silâhsızlar sınıfına almış olmaktadır.

Silâhlılar sınıfına da Musa’yı, Cyrus’u, Theseus’u ve Romulus’u alır Machiavelli. İsa’dan söz edilmemesi rönesansın tipik özelliğidir.

Savanarolanın idamından hemen sonra Machiavelli, Floransa hükümetinde küçük bir görev aldı (1498). Önemli diplomatik görevler sırasında, Medici’ler yeniden iş başına gelene değin (1512) Floransa hükümetine önemli diplomatik işler çıktıkça hizmet etti. Sonra Medici’lere daima karşı çıktığından tutuklandı, fakat beraat etti, Floransa yakınındaki bir sayfiye bölgesinde emeklilik hayatı yaşamasına izin verildi.

Machiavelli başka bir uğraşı aradığı için yazar olmuştur. Onun ünlü kitabı Hükümdar 1513 yılında yazılmış ve Muhteşem Lorenzo’ya adanmıştır. Machiavelli böylece Medici’lerin lütfunu elde etmek istiyordu. Fakat bu umudun boş olduğu anlaşıldı sonradan.

Hükümdar’ın tonu belki kısmen bu pratik erekten doğmuştur. Machiavelli’nin daha uzun yapıtı olan Hükümdar yazıldığı sırada yazılan Söyleşiler (veya Konuşmalar) adlı yapıtı daha cumhuriyetçi ve daha liberaldi. Hükümdar’ın başlangıcında, cumhuriyetlerden söz edilmeyeceğini söyler, çünkü onların başka yerde ele alınacağı söylenir. Söyleşiler’i okumamış bir kişi, Machiavelli’nin öğretisini tek yönüyle tanımaktan öteye geçemez bu yüzden.

Medici’leri yola getirmekte başarısızlığa uğradığından, Machiavelli yazmağa devam etmek zorunda kaldı. Ölümüne kadar kıyıda yaşadı. Öldüğü yıl V. Charles’ın orduları Roma’yı yağma ediyordu. Dolayısıyla Machiavelli’nin ölüm yılı, aynı zamanda İtalyan Rönesans’ının bitimi sayılabilir.

Hükümdar, bir prensliğin nasıl elde edileceğini, nasıl elde tutulacağını ve nasıl yitirileceğini tarihten ve çağdaş olaylardan çıkarmağa çalışır. XV. Yüzyıl İtalya’sı bu konuda büyüklü küçüklü pek çok örnekle doludur.

O yüzyılda sadece birkaç yönetici meşruydu. Papalar bile çok kez seçimleri hile ve rüşvetle kazanırlardı. Başarı elde etme kuralları daha dengeli yıllarda görülenlerin bütünüyle aynı değildi. Çünkü kimse VIII. ve XIX. yüzyıllarda bir adamın bertaraf edilmesine ve niteliksiz sayılmasına yol açan zalimlik ve hainlikler karşısında dehşete düşmüyordu.

Belki zamanımızda Machiavelli daha iyi değerlendirilir. Çünkü çağımızın en göze batan başarıları Rönesans İtalya’sında kullanılanlar ölçüsünde aşağılık yöntemlerle sağlanmıştır. Hitler’in Alman parlamento binasını yakması, 1934 yılında parti içinde yaptığı tasfiye ve Münich anlaşmasını bozması, Machiavelli yönünden, devlet yönetimi konusunda artistik bir bilgi olarak alkışlanabilirdi.

VI. Alexandros’un oğlu Caesar Borgia çok öğülür eserde. Borgia’nın karşısındaki sorun güçtür. Önce, kardeşinin ölümüyle babasının hanedan kurma yolundaki tutkusuna elverişli tek kişi olacaktır. Sonra, papa adına Alexandros’un ölümünden sonra, papalık devletlerine değil, kendisine ait olacak topraklar fethedecektir.

Caesar, üçüncü olarak da Kardinalleri idare edip, gelecek papanın kendi dostu olmasını sağlayacaktır.

Caesar Borgia bu güç sonu büyük hünerle yürütmüştür. Machiavelli’ye göre, onun uygulamasından bir hükümdar kendi ilkelerini türetmelidir. Caesar’in başarısızlığa uğradığı doğrudur. Fakat, bu sadece «taliin olağanüstü kötülüğünden» doğmuştur.

Babası öldüğü zaman Borgia tehlikeli surette hastaydı. Hastalıktan kurtulduğunda onun düşmanları artık örgenleşmişlerdi, güçlerini ve amansız düşmanını papa yapmışlardı. Bu papanın seçimi sırasında Caesar Machiavelli’ye şöyle demişti: «Her şeyi hazırlamış, fakat babamın ölümünde, benim de ölüm derecesinde hasta olacağımı kestirememiştim.»

Caesar’ın tilkiliklerini yakından bilen Machiavelli şunları söyler:

«Dük’ün (Caesar) bütün eylemlerini yeniden gözden geçirince ayıplayacak bir şey bulamıyorum. Tersine onu, tâli eseri veya başkalarının silâhlarıyla iktidar mevkiine yükselmiş herkesçe taklid edilmesi gerekli bir örnek olarak ileri sürmeğe zorlanmış saydım kendimi ve öyle de yaptım.»

Hükümdar’da «Dinsel Prenslikler Üzerine» adlı ilginç bir konu yer almaktadır. Konu, Söyleşiler’de sözü edilenler dikkate alındığında Machiavelli’nin düşüncesinin bir bölümünü kaplar. Gizlemenin nedeni kuşkusuz, Hükümdar Medici’leri hoşnut etmek için tasarlanmış ve bir Medici’nin tam papa olacağı sırada yazılmıştır. (O sırada papa seçilmek üzere olan Medici, X. Leon’dur.)

Hükümdar, dinsel prenslikler noktasından tek güçlüğün, onları elde etmek olduğunu söyler. Çünkü onlar elde edildiklerinde zaten eski dinsel geleneklerle korunur.

Eski dinsel gelenekler hükümdarları, onların davranışı ne olursa olsun iktidarda tutmağa elverişlidir.

Prensliği yönetenlerin orduya ihtiyacı yoktur. Çünkü onları, insan zihninin aşamadığı yüksek dâvalar destekler. O hükümdarlar «Tanrı yönünden yüceltilir ve korunur.» «Onları tartışmak, küstah ve ahmak bir kişinin işi olacaktır.» Bununla birlikte Machiavelli VI. Alexandros’un papalığın dünyasal gücünü hangi araçlarla arttırdığının araştırılmağa değer olduğunu ekler sözlerine.

Söyleşiler’de papalık güçlerinin tartışılması daha uzun ve daha içtendir. Burada Machiavelli ileri gelen kişileri bir ahlâk sıra düzenine sokar. En iyisi ona göre din kurucularıdır. Ondan sonra monarşi, ya da cumhuriyetlerin kurucuları, en sonra da edebi sanatlarla uğraşanlar gelir. Bu kişiler iyidir. Fakat dinleri tahrib edenler, cumhuriyetleri ya da krallıkları yıkanlar ve güzel sanatların ya da erdemin düşmanları kötüdür.

Tiranlıkları kuranlar, Julius Caesar dahil tiranlık kurucuları da habistir. Öte yandan Brutus iyidir. (Bu görüşle Dante’nin arasındaki karşıtlık klâsik edebiyatın etkisini gösterir.)

Dante, dinin devlette önde gelen bir mevkii olmasını istiyordu. Bu durum, dinin doğru oluşundan değil, toplumu birbirine bağlamasından doğmaktaydı. Romalı’lar, fala inanmakta ve ona aldırış etmeyenleri cezalandırmakta haklıydılar. Machiavelli kendi zamanındaki kiliseyi iki türlü eleştirmiştir.

Eleştirilerden biri, kilisenin dinsel inanç perdesi altında yürüttüğü kötü davranış, öbürüyse papaların dünyasal gücü konusundaydı. Papaların dünyasal gücü esin verdiği politikayla İtalya’nın birleşmesine engel oluyordu.

Bu eleştiriler büyük bir vurguyla dile getirilmiştir:

«İnsanlar dinimizin başı elan Roma kilisesine yaklaştıkça daha az dinsel oluyor.. Bu kilisenin yıkılması ve cezasını bulması yakındır… Biz İtalyanların dinden sapışı ve kötülüğü, Roma kilisesi ve onun rahipleri yüzündendir. Fakat bizim için bir şeyin daha nedeni olmaktadır: Felâketimizin. Bu da kilisenin ülkemizi bölüşü ve bölmekte devam edişidir.» (Machiavelli’nin düşüncesi 1870 yılına kadar doğru kaldı.)

Bu parçaları dikkate aldığımızda Machiavelli’nin Caesar Borgia’ya karşı duyduğu hayranlığın onun erekleri dolayısıyla değil hüneri dolayısıyla doğduğu varsayılmalıdır. Üne götüren ustalık ve eylemlere karşı duyulan hayranlık Rönesans zamanında çok büyüktü. Bu tür bir duygu doğallıkla daima var olmuştur. Napoleon’un düşmanlarından çoğu onu askerî bir stratejist olarak hayranlıkla karşılamışlardır.

Machiavelli dönemi İtalya’sında ustalığa karşı artistiğe benzer bir hayranlık daha önceki ve daha sonraki yüzyıllardan çok daha fazlaydı. Onu Machiavelli’nin önemsediği daha büyük ölçüdeki siyasal ereklerle uzlaştırmağa çalıştırmak doğru olmayacaktır. îki şey, hüner sevgisi ve İtalyan birliği konusunda yurtseverce bir arzu onun zihninde yan yana yaşamıştı ve herhangi bir derecede senteze varmış değildi.

Böylece o, Caesar Borgia’vı ustalığı dolayısıyla övebilir ve İtalya’yı bölünmüş durumda tuttuğu için yerebilir. Onca en eksiksiz karakterin araçlar dikkate alındığı yerde değişik bir sonucu gözönünde tutan Caesar Borgia gibi zekî ve vicdanında bir kuruntu duymayan fakat değişik bir sonucu göz önünde bulunduran bir kişide ortaya çıktığı var sayılmalıdır.

Hükümdar, İtalya’nın egemenlikleri, «soysuzlaşma» barbarlardan (yani Fransızlarla İspanyollardan) kurtarılması konusunda Medicilere hitaben kaleme alınmış belâgatli satırlarla sona erer. Machiavelli bu işe bencil olmayan gerekçelerle değil, güç, daha önemlisi ün sevgisi dolayısıyla girişileceğini umuyordu.

Yöneticilere ait davranışın söz konusu olduğu yerde izlenen ahlâkı açık açık kınamaktadır Hükümdar. Bir yönetici eğer daima iyi olursa mahvolacaktır. O bir tilki kadar kurnaz, bir arslan kadar yırtıcı olmalıdır. Kitapta «Hükümdar İmanını Nerede, Ne zaman Korumalı?» başlıklı bir konu görülmektedir (XVIII. Konu). Buradan öğrendiğimize göre, hükümdarlar eğer karşılığında birşeyler elde edebiliyorlarsa koruyacaklardır imanlarını, Yoksa korumayacaklardır. Bir hükümdar yeri geldikçe imansız olmalıdır.

«Fakat yukarda anlatılan karakteri iyice saklama yeteneğini elde bulundurmak ve büyük bir sahteci ve gösterişçi olmak gereklidir. İnsanlar öyle basit ve karşılarındaki gerekimlere uymağa öyle hazırdırlar ki, bir hilekâr, karşısında daima aldanacak kişiler bulabilir.»

«Sadece bir modern örnekten söz edeceğim. VI. Alexandros insanları aldatmaktan başka bir iş yapmadı. Başka birşey düşünmüyor ve ne yapıp edip fırsatını bularak, insanları aldatıyordu. Onun kadar kimse teminat üstüne teminat veremez ve şunun bunun için en kuvvetli yeminleri onun kadar edemezdi. Fakat hiç kimse bu teminata bu yeminlere ondan daha az uyamazdı. Bununla birlikte VI. Alexandros aldatmacalarında daima muvaffak oldu. Çünkü işin bu yanını gayet iyi biliyordu.»

«Böylece bir hükümdar için yukarıda sözü geçen bütün niteliklere (geleneksel erdemlerdir onlar) sahip olmak gereklidir. Fakat onlara sahipmiş gibi davranmak daha çok gereklidir.»

Machiavelli bir hükümdarın herşeyden önce dinsel görünmesi gerektiğini söyleyerek sürdürür konuyu.

Livius’un adal (nominal) bir açıklanımı olan Söyleşiler’in tonu çok farklıdır. Kitapta sanki baştanbaşa Montesquieu tarafından yazılmış duyusunu veren konular vardır. Söyleşiler’in büyük bir bölümü onsekizinci yüzyıl liberalleri tarafından eve denerek (tasvib edilerek) okunmuş olabilirdi.

Kitap denetimler dengeler öğretisini açıkça ortaya atar. Hükümdarlar, soylular ve halk devlet kuruluşuna katılacaklar, «sonra bu güçler birbirlerini karşılıklı olarak denetleyeceklerdir » Lykurgos tarafından kurulan biçimiyle Isparta’nın yapısı en iyi yapıydı. Çünkü o en eksiksiz dengeyi ortaya koymuştu. Salon’un kurduğu yapı çok demokratikti, böylece Peisistratusrun tiranlığına yol açtı. Roma’nın cumhuriyetçi bünyesi, Senato’yla halkın uzlaşmazlığı dolayısıyla iyiydi.

«Özgürlük» sözcüğü kitap boyunca, değerli bir şeye işaret eder biçimde kullanılmıştır. Fakat, işaret edilen şey açık değildir. Doğallıkla bu, eski dönemlerden gelir ve, XIX. yüzyıllara aktarılır.

Toskania şato ya da kibar kişiler (gentlemen) içermediğinden özgürlüğünü korumuştur, («kibar kişi» belki yanlış bir çeviridir, fakat hoştur.) Siyasal özgürlüğün kentlilerde belli bir kişisel erdemi gerektirdiği kabul edilmiş görünüyor. Yalnız Almanya’da probity ve dinin hâlâ yaygın olduğu ve böylece, o ülkede pek çok cumhuriyet bulunduğu söylenmektedir.

Livius ve başkaları tersini ileri sürerse de halk genellikle hükümdarlardan daha bilge ve daha değişmezdir.

«Halkın sesi Tanrı’nın sesidir» sözleri boşuna söylenmemiştir.

Graikosların ve Romalıların cumhuriyetle yönetildiği günlerdeki siyasal düşüncesinin XV. yüzyılda nasıl gerçekleştiğini izlemek ilginçtir. Bu siyasal düşünce, Yunanistan’da Aİexandros ve Roma’da Augustinus zamanından beri böylesine bir gerçeklik kazanmamıştı.

Yeni Platoncular, Araplar, kilise babaları, Platon metafiziğine ve Aristoteles e karşı tutkulu bir ilgi gösterdiler. Fakat onların siyasal nitelikteki yazılarına bakmadılar bile. Çünkü, kent devletleri çağının siyasal sistemleri bütünüyle ortadan kalkmamıştı. İtalya’da kent devletlerinin gelişimi, bilginin yeniden dirilişiyle aynı zamana rastlar ve hümanistlerin cumhuriyet yönetiminde yaşamış Graikoslar ve Romalılar’ın siyasal kuramlarından yararlanmalarını olanaklı kılmıştı.

«Özgürlük» sevgisi ve denetimler dengeler kuramı Rönesansa eski dönemlerden ve modern çağlara, doğrudan doğruya eski çağlardan gelmekle birlikte, büyük ölçüde rönesanstan miras kalmıştı. Machiavelli’nin bu yanı en azından Hükümdar’daki daha ünlü «ahlâkdışı» öğretiler kadar önemlidir.

Machiavelli’nin herhangi bir siyasal kanıtı Hristiyanlık, ya da İncil temeline asla dayandırmadığını kaydetmek gerekir. Ortaçağ yazarları bir «meşru güç» kavramına sahiptirler. Bu güç papanın, imparatorun gücüydü veya onlardan türemişti.

Kuzeyli yazarlar Locke’a kadar, Cennet Bahçesinde neler olduğu konusunda fikir yürütmüşler ve oradan belirli güçlerin «meşru» olduğu konusunda kanıtlar türetebileceklerini düşünmüşlerdi. Machiavelli’de Cennet Bahçesi kavramı yoktu. Güç, özgür yarışmayla onu elde etme hünerini gösterenlerindi.

Machiavelli’nin halk hükümetini tercih edişi, «haklar» düşüncesinden değil, halk yönetimlerinin tiranlardan daha az zalim, daha çok vicdanlı ve sürekli olduğunu: gözlemesinden doğmuştu.

Machiavelli’nin öğretisindeki «ahlâk» ve «gayrı ahlâkî» bölümlerden, onun yapmamış olduğu sentezi yapalım: Aşağıdakiler, benim kanılarım değil, içkin ve açık Machiavelli’nindir.

Belirli siyasal iyilikler vardır. Onlardan şu üçü özellikle önemlidir:

— Ulusal bağımsızlık.

— Güvenlik.

— Düzenli devlet yapısı.

En iyi devlet düzeni, hükümdarlar, soylular ve halk arasında onların gerçek gücünün oranını dikkate alarak kurulan düzendir. Çünkü, böyle bir kuruluşta başarılı devrimler güç olur ve böylece denge olanaklıdır. Fakat, denge dikkate alındığında, halka daha çok güç vermek gerekli olacaktır. Erekler için söylenenler bu kadar.

POLİTİK ARAÇLAR

Fakat aynı zamanda politikada da araçlar sorunu vardır. Politik bir ereği, başarısız kalmağa mahkûm araçlarla izlemek boşunadır. Eğer varılacak erek iyiyse biz, onun elde edilmesini sağlayacak araçları seçmeliyiz.

Araç sorunu salt bilimsel yolla sonların iyiliğine ve kötülüğüne aldırış edilmeksizin ele alınabilir. «Başarı», ne olursa olsun ereğinizin elde edilmesi demektir. Eğer bir başarı bilimi varsa o, iyilerin (gerçekte daha iyilerin) başarılarında olduğu ölçüde kötülerin başarıları için de geçerlidir. Çünkü başarılı günahkâr örnekleri başarılı aziz örneklerinden çok daha fazladır.

Fakat bilim kurulursa bir kez, azize olduğu kadar günahkâra da yarar sağlayacaktır. Çünkü aziz eğer politikayla uğraşacaksa, tamamen günahkâr gibi başarı sağlama arzusunda olmalıdır.

Sorun en sonunda bir erk (iktidar) sorunudur. Siyasal bir sonuca varmak için şu, ya da bu tür bir erke (iktidara) sahip olmak icabeder. Bu açık olgu «hak galip gelecektir» veya «kötünün zaferi çok sürmeyecektir» türünden sloganlarla gizlenir.

Eğer sizin doğru sandığınız taraf galip gelirse bu, onun üstün güce sahip olmasındandır. Propagandada düşmanınızdan veya karşıtınızdan daha erdemli görünmenizin bir üstünlük olduğu ve erdemli görünmenin tek yolunun erdemli olmak olduğu doğrudur. Bu nedenle zaferin, kamuca erdemli olduğu düşünülen şeye en çok sahip olan yanda kalması bazen mümkündür.

Bu hususun XI., XII. ve XIII. yüzyıllarda kilisenin gücünü artırması ve XVI. yüzyılda reformun başarıya ulaşmasında önemli bir öğe olduğunu kabul ederek Machiavelli’ye uymalıyız. Fakat, bunun önemli sınırlamaları vardır. Önce, propagandayı denetleyerek güç elde edenler yandaşlarının erdemli görünmesini sağlayabilirler. Söz gelimi kimse New York, ya da Boston halk okulunda VI. Alexandros’un kötülüklerinden söz edemez. Sonra, apaçık köleliğin sık sık göründüğü karma karışık dönemler vardır. Machiavelli’nin dönemi de onlardan biriydi.

“Halk Okulu (Public Scholl) Amerika’da halkın verdiği vergilerle beslendiği için bu adı alan bir ilk veya ortaokul. Bu okullar, belediyeler, kent meclisleri veya devlet makamlarınca denetlenir. Parasızdır”

Böyle zamanlarda çabucak gelişen ve insanlara bedelini ödediği her şeyi bağışlatan bir köpeksilik (kynike’cilik) baş eğilimi baş gösterir. Machiavelli’nin kendisinin söylediği gibi, bu zamanlarda bile cahil halkın karşısına erdemli bir görünüşle çıkmak arzulanır bir şeydir.

Sorun bir adım öteye götürtülebilir. Machiavelli, uygar kişilerin hemen kesinlikle, vicdanı tasasız benciller olduğu kanısındadır. O gün cumhuriyet kurmak isteyen bir kişinin o cumhuriyeti büyük kent ahalisiyle olmaktan çok, dağlılarla daha rahat kurabileceğini söyler. Çünkü kentliler artık bozulmuşlardır. (Rousseau’nun bu biçimde öncelendiğini görmek ilgi çekicidir. Machiavelli’yi hayal kırıklığına uğramış bir romantik olarak yorumlamak bütünüyle yanlış olmayacak, tersine hoş kaçacaktı.)

Eğer bir kişi vicdanında kuruntu taşımayan bir bencilse, en bilgece davranış yolu onun iş görmek zorunda olduğu topluluğa dayanacaktır. Rönesans kilisesi herkesi dehşete düşürmüştür. Fakat bu kilisenin reform istetecek ölçüde dehşete düşürmesi ancak Alplerin kuzeyinde mümkün olmuştur.

Luther isyana başladığında papalığın geliri epey çoktu. VI. Alexandros’la II. Julius erdemli olaydı papalığın, bu denli geliri olmazdı. Eğer bu doğruysa, rönesans İtalia’sındaki köpeksiliğin sonucudur Bundan politikacıların, erdemli kişilerden destek görmeleri durumunda, iyi davranacağı sonucu çıkar. Bu davranış onların gücünü, ahlâksal yasalara aldırış etmeyen birine dayandırması durumundan daha iyi olacaktır. Aynı zamanda politikacılar suçları (eğer varsa) büyük ölçüde bilinebilecek bir toplulukta daha iyi davranacaklardır. Bu davranış, sıkı bir sansürün geçerli olduğu topluluklardakinden daha iyi olacaktır.

İkiyüzlülükle birtakım başarılar kazanılabileceği kesindir. Fakat bu başarılar, uygun kurumlarla azaltılabilir.

Machiavelli’nin siyasal düşüncesi, eskilerin çoğunun düşüncesi gibi bir bakıma oldukça sığdır. O Lykurgos ve Solon gibi daha önce var olana bakmaksızın topluluğu tek bir parça biçiminde yarattığı varsayılan yasa koyucular üzerinde durulmuştur.

Topluluğun organik bir gelişme (bu gelişimi bir devlet adamı sağlar belli bir sınıra kadar) gibi görülmesi, daha çok moderndir ve evrim kuramıyla büyük ölçüde güçlendirilmiştir. Bu kavram Machiavelli’de Platon’dan daha yaygın değildir.

Toplumun evrimsel görünüşünün, geçmişte doğruysa da artık uygulama özelliğini yitirdiği, imdi (hâl) ve gelecek için çok daha mekanist bir görüşle değiştirilmesi gerektiği söylenebilir.

Rusya ve Almanya mitolojik bir figür olan Lykurgos’un, İsparta’nın siyasal yapısında yarattığı varsayılan yolun hemen hemen aynı bir yolda yeni toplum yaratmıştır.

Eski yasa koyucu cana yakın bir efsaneydi, yeni yasa koyucuysa dehşet verici bir gerçekliktir. Dünya eskisinden daha çok Machiavelli’ci olmuş ve onun felsefesinin hayırlamayı uman modern insan XIX. yüzyılda gerektiğinden daha derin düşünmek zorunda kalmıştır.

Sh: 55-67

Kaynak: Bertrand Russell, Çeviri: Muammer Sencer, Batı Felsefesi Tarihî, (Modern Çağ) (Yeni Çağ), 1970, İstanbul

(1945. A History of Western Philosophy and Its Connection with Political and Social Circumstances from the Earliest Times to the Present Day. New York: Simon and Schuster.)

 



DİN ve BİLİM BERTRAND RUSSELL

Türkçesi: HİLMİ YAVUZ

CİNCİLİK VE TIP

İnsan bedeninin ve onun hastalıklarının bilimsel incelemesi, büyük ölçüde Hıristiyanlık öncesinden artakalan ve modern çağlara kadar kilise nüfuzunun olanca ağırlığıyla desteklenen bir sürü kör inançla savaşmak zorunda kaldı. Belirli ölçüde de olsa bugün bile böyle bir savaş süregitmektedir. Hastalık, kimi zaman, işlenen bir günahın Tanrı eliyle cezalandırılması, ama çoğu kez cinlerin işi sayılıyordu. Hasta, ancak azizlerin aracılığı (ya doğrudan doğruya, ya da onların kutsal emanetleri ile), dualar, kutsal yerleri ziyaretle, ya da (eğer hastalık cinlerin işiyse) cinleri kovmak, bir de hem cinlerin, hem hastanın dayanılmaz bulacağı işlemlerle iyileştirilebilirdi.

Bu işlemlerin büyük bir bölümünü haklı gösterecek kanıtları İncil’de bulmak olanaklıydı; kuramın geri kalan bölümü Kilise Babaları’nca geliştirilmiş, ya da bunların öğretilerinin doğal sonucu olarak ortaya çıkmıştı. Aziz Augustinus «Hıristiyanlara musallat olan bütün hastalıkların cinlerin işi olduğu» görüşündeydi: «Cinler, özellikle, yeni vaftiz edilmiş Hıristiyanlara, evet, giderek, yeni doğmuş suçsuz bebeklere işkence ederler» diyordu. Şurasını belirtmek gerekir ki, Kilise Babaları «cinler» derken, Hıristiyanlığın gelişmesinden kudurgan bir öfke duydukları düşünülen Pagan Tanrılarını kastediyorlardı. İlk Hıristiyanlar Antik Yunan Tanrılarının varlığını inkâr etmiyorlar, ama onları (daha sonra Milton’un Paradise Lost’unda benimseyip öne sürdüğü gibi) «Şeytanın Uşakları» sayıyorlardı. Nazianzeli Gregoire, ilaçların bir işe yaramadığını, kutsanmış ellerin hastaya dokunmasının çoğu kez etkili olduğunu söylüyordu. Kilise Babaları bunlara benzer daha birçok görüş öne sürmüşlerdir.

Kutsal emanetlerin hastalığın iyileştirilmesinde etkili olduğu inancı, ortaçağ boyunca hızla gelişti. Bu görüş bugün bile ortadan bütünüyle kalkmış değildir. Kutsal emanetlere sahip olma, kilise için olduğu kadar, bu kilisenin bulunduğu kent için de bir gelir kaynağıydı; Efeslilerin Aziz Paulus’a başkaldırmalarına neden olan iktisadi etkenlerin yeniden ortaya çıkmasına yol açıyorlardı. Kutsal emanetlere olan inanç, bu emanetlerin sahteliklerinin meydana çıkarılmasına karşın, gene de çoğunlukla sürüp gitmiştir. Sözgelimi Azize Rosalia’nın Palermo’da yüzyıllarca muhafaza edilip hastalıkları iyileştirmede büyük etkinliği olduğu söylenen kemiklerinin, dinle ilgisi olmayan bir anatomist tarafından incelendiğinde, keçi kemikleri oldukları anlaşılmıştır. Ama gene de bu kemikler hastaları iyileştirmeye devam etmiştir. Bugün, bazı hastalıkların inançla iyileşebildiğini, bazılarınınsa iyileşmediğini, biliyoruz. Kuşkusuz, bir hastanın apansız iyileşip ayağa kalktığı «mucizesi» görülmemiş değildir; ama bilim dışı bir ortamda efsaneler, gerçeği abartır, bu yolla iyileştirilebilecek histeri kökenli hastalıklarla, patolojiye dayalı bir tedaviyi gerektiren hastalıklar arasındaki farkı ortadan kaldırırlar.

Taşkın bir duygusallık ortamında bir efsanenin yayılması 1914-1918 savaşı sırasında olağanüstü örneklerine tanık olduğumuz bir konudur: Rusların savaşın ilk haftalarında İngiltere üzerinden Fransa’ya geçtikleri efsanesi yayılmıştı o sıralarda. Bu gibi inançların kökenleri, eğer kesinlikle saptanabilirlerse, doğrulukları görünüşte su götürmez tarihsel kanıtlarda neye inanmak gerektiği konusunda tarihçilerin çok işine yararlar. Bu konuda, eşine az rastlanır bütünlükte bir örnek Loyola’nın arkadaşı ve Doğu’daki cizvit misyonerlerinin ilk ve en seçkini

Aziz Francis Xavier’in sözde mucizeleridir.[ Bu konu, White’nin bu kitabı yazarken pek çok yararlandığım Warfare of Science with Theology’sinde eşsiz bir yetkinlikle incelenmiştir.]

Aziz Francis, uzun yıllar, Hindistan’da, Çin’de ve Japonya’da yaşamış, 1552 yılında da ölmüştür. O ve yol arkadaşları, bugün elimizde bulunan uzun mektuplar yazarak, misyoner çalışmaları konusunda bilgi vermişlerdir. Ama, bu mektupların hiçbirinde Aziz Francis’in yaşadığı süre içinde bir mucizeyi gerçekleştirdiğine dair bir belirti yoktur. Peru’daki hayvan türlerinden dolayı şaşkınlığa düştüğünü daha önce belirttiğimiz cizvit papazı Jode De Acosta, paganları Hıristiyan yapma çabalarında Aziz Francis ve arkadaşlarının mucizelerden yararlanmadıklarını açıkça ifade etmektedir. Ama Aziz Francis’in ölümünden hemen sonra onun yarattığı mucizelerden söz edilir olmaya başlanmıştır. Mektupları Japon dilinin güçlüklerine değinen ve iyi çevirmenlerin azlığından yakınan imalarla dolu olmasına karşın, Aziz Francis’in dil öğrenme konusunda olağanüstü bir yetisi olduğu; bir keresinde yol arkadaşları gemide susuzluktan yakınırken, deniz suyunu içme suyuna döndürdüğü, haçını denize düşürdüğü, bir yengecin haçı bulup ona getirdiği anlatılmaya başlanmıştır. Bu son hikâye daha sonraki yıllarda onun haçı denize düşürmediği, bir fırtınayı durdurmak için denize attığı biçimini almıştır. 1662 yılında aziz ilan edilirken, Vatikan yetkililerine, Francis Xavier’in mucizeler gösterdiğinin kanıtlanması gerekmiştir; çünkü bu kanıtlar olmaksızın kimse aziz ilan edilemezdi. Papa onun dil öğrenme konusundaki olağanüstü yetisini resmen onayladı ve Xavier’in lambaları petrol yerine kutsal su kullanarak yakmasından özellikle, pek duygulandı. Bu Papa, Galileo’nun söylediklerini inanılmaz bulan Papa Urbino VlII’di. Aziz Francis Efsanesi yayılmaya başladı, öyle ki Papaz Bouhours’un 1682 yılında yayımladığı biyografisinde Aziz Francis’in sağken 14 ölüyü dirilttiği yazılıdır. Katolik yazarlar, bugün bile onun mucizeler yarattığına inanırlar; nitekim Papaz Coleridge, 1872 yılında yayımlanan Aziz Francis biyografisinde onun dil öğrenme konusundaki olağanüstü yetisinden yeniden söz etmektedir.

Bu örnek, Aziz Francis Xavier olayından daha az sayıda belgelerin bulunduğu dönemlere ait mucize söylentilerine ne ölçüde inanılması gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır.

Hastaların mucizevi iyileşmelerine Katolikler kadar Protestanlar da inanıyorlardı. İngiltere’de «the King’s evil» adı verilen bir hastalığın, Kral’ın dokunmasıyla iyileşeceğine inanılmaktaydı, Kral II. Charles, bu ermiş hükümdar, 100.000 hastaya dokunmuştu. Majeste hükümdarın özel cerrahı, Kral’ın dokunması sonucunda 60 kişinin iyileştiğini belirten bir rapor yazmıştır. Bir başka cerrah ise, değme hekimlere pes dedirten yüzlerce hastanın, Kral’ın bir dokunuşu ile iyileştiklerini gözleriyle görmüştür (tabii, kendisi söylüyor bunu). Kutsal Dua Kitabı’nda Kral’ın iyileştirme mucizelerini gösterdiği sırada okunacak özel bir dua bile vardı. İyileştirme mucizesi yetisi James II., William III ve Kraliçe Anne’e geçtiyse de Hannover hanedanında süregitme olanağını bulamadı.

Ortaçağda sık sık görülen korkunç veba ve öteki salgınlar, kimi kez cinler, kimi kez de Tanrı’nın gazabına bağlanıyordu. Kilise adamlarınca Tanrı’nın öfkesinden sakınmak için en çok salık verilen yöntem, kiliseye toprak bağışlamaktı. 1680 yılında veba salgınının Roma kentini kasıp kavurması, yok yere ihmal edilen Aziz Sebastian’ın öfkesine bağlandı. Aziz Sebastian için bir anıt dikildi ve salgın duruverdi. Rönesans’ın en yüce çağında, 1552 yılında, Romalılar o sırada kenti kırıp geçiren veba salgınına yanlış bir teşhis koydular. Bu salgının cinlerin, başka bir deyişle eski tanrıların öfkesinden ileri geldiğini sandılar ve Koliseum’da Jüpiter’e bir öküz kurban ettiler. Bunun bir yararını görmeyince Meryem Ana ile Azizlerin gönlünü almak için geçit törenleri düzenlediler, bu da bilmeleri gerektiği gibi, çok daha etkili oldu.

1348 yılında başgösteren Kara Ölüm, çeşitli yerlerde çeşitli kör inançların ortaya çıkmasına neden oldu. Tanrı’mn öfkesini yatıştırmada en çok başvurulan yollardan biri, Yahudi öldürmekti. Bavyera’da 12.000, Erfurt’ta 3.000 Yahudi öldürüldü; Strasbourg’da da 2000 Yahudi diri diri yakıldı. Bunu başkaları da izledi. Yalnızca Papa, bu çılgınca kıyımları protesto etti. Kara Ölüm’ün en belirgin etkilerinden biri de Sienna’da görüldü. Kara Ölüm’den önce Sienna Katedralinin daha da genişletilmesi kararlaştırılmış, yapım çalışmaları bir hayli ilerlemişti. Ama, başka kentlerin başına gelenlerin farkında olmayan Siennalılar; vebayı böylesine görkemli bir katedral istemekle kapıldıkları gururun cezası, günahkâr Siennalılar için özel olarak gönderilmiş bir tanrısal yıkım saydılar. Katedral inşaatını durdurdular. Bitmemiş katedralin kalıntıları, Siennalılar’m tövbelerinin bir anıtı olarak bugün öylece durmaktadır.

Hastalıklarla savaşmakta kör inançlara dayalı yöntemler herkesçe en etkin araç sayılmakla kalmadı, tıp biliminin gelişmesi de büyük ölçüde kösteklenmiş oldu. Hekimliğin en bellibaşlı uygulayıcıları, Müslümanlar’dan edindikleri bilgileri kullanan Yahudiler’di. Yahudi hekimlerin büyücülük yaptıklarından kuşkulanıldı; doğrusu, Yahudi hekimler belki de bile bile, bu kuşkuyu sömürmediler değil, çünkü bu, hastalardan daha fazla ücret almalarına yardım ediyordu. Anatomi bilimi, hem bedenin yeniden dirilmesi (resurrection) öğretisini güç duruma sokuyor, hem de kilisenin kan akıtılmasından tiksinen tutumuna aykırı düştüğü için günah sayılıyordu. Bedenin kesilip biçilmesi, Papa Bonifacius VlII’in yanlış anlaşılan bir yazılı emri yüzünden hemen hemen bütünüyle yasaklanmıştı. XVI. yüzyılın ikinci yarısında Papa Pius V. «beden rahatsızlıklarının çoğunlukla günahtan ileri geldiğini» öne sürerek hekimlerin önce bir papaza başvurmaları ve hasta üç gün içinde günah çıkarmazsa tedaviden vazgeçmeleri gerektiğini belirterek bu konudaki eski papalık kararlarını yineledi. O çağlarda tıbbın ilkel durumu dikkate alınırsa bu, belki de, yerinde bir karardı.

Akıl bozukluklarının tedavisi, tahmin edileceği gibi, özellikle, kör inançlara dayalıydı; bu durum tıbbın öteki dallarındaki kör inançlarla tedavi eğiliminin ortadan kalkmasından çok sonraya kadar devam etti. Delilik, insanın içine şeytanın girmesi olarak yorumlanıyor, bu yorumu desteklemek için Incil’den gerekçeler bulup çıkarılabiliyordu. Kimi kez cin çıkarma, kutsal bir emanete dokunma ya da kutsal bir kişinin cini kovmasıyla iyileştirilebiliyordu hasta. Kimi kez de dine büyücülük de karışıyordu. Sözgelimi: «Bir insanın içine şeytan girer de onu içerden bir hastalıkla buyruğu altında tutarsa acı bakla, kıvırcık hindiba, ban otu ve sarmısak karıştırılıp kusturucu bir içki yapılır, sonra buna biraz bira, biraz da kutsanmış su katılımdı.

Doğrusu, bu gibi yöntemlerin büyük bir zararı yoktu, ama kötü ruhları kovmak için tutulacak en iyi yolun, ona işkence etmek, ya da gururunu kırmak (Şeytan’ın Düşüşüne gururu neden olmuştu çünkü) olduğu düşünülmeye başlayınca iş değişti. Pis kokular, iğrenç maddeler kullanılmaya başlandı. Cinleri kovma duası iyice uzadı, giderek, ağza alınmaz müstehcen sözlerle doldu. Bu yöntemlerle Viyana cizvitleri, 1583 yılında 12.562 şeytanı kovdular. Ama bu gibi ılımlı yöntemler başarısızlığa uğrayınca, hasta kırbaçlanıyor, eğer kötü ruh çıkıp gitmemekte direnirse bu kez de işkenceye başvuruluyordu. Böylece yüzyıllar boyu zavallı deliler, barbar işkencecilerin eline bırakıldılar. Bu barbarlığa yol açan kör inançlara inanılmamaya başlanıldığı çağlarda bile, delilere çok sert davranılması gerektiği geleneği yürürlükte kaldı. Hastayı uyutmamak, bir yöntemdi; kırbaçlamak bir başka yöntem. Kral George III. delirince, ona adamakallı dayak attılar, oysa şeytana, aklı başında olduğu zamanlardakinden daha fazla kapılmış değildi.

Ortaçağda deliliğin tedavisi büyücülükle sıkısıkıya ilgiliydi. İncil, «bir büyücüyü yaşatmayacaksın» der (Exod xxii. 18). Wesley, gerek bu söze, gerekse buna benzer olanlara dayanarak «büyücülükten vazgeçmek, gerçekte, İncil’den vazgeçmek» sayılır» diye düşünüyordu. Bence haklıydı da. [Büyücülüğün çökmekte olduğu bir çağda bu inanca karşı açılan savaşta Exodus’tan «büyücü» diye çevrilen kelimenin gerçekte «zehirleyici» anlamına geldiği görüşünü benimsersek iş değişir. Endor büyücüsünü bu bile açıklamaya yetmez.] İnsanlar İncil’e inandıkları sürece, onun büyücüler ile ilgili buyruklarını yerine getirmek konusunda ellerinden geleni yaptılar. İncil’in bugün bile ahlak alanında geçerli bir değeri olduğunu savunan çağdaş liberal Hıristiyanlar, buna benzer metinlerin ve İncil’in ahlak davranışlarına yön verdiğine içtenlikle inandıkları için milyonlarca suçsuzun işkence ile öldürüldüklerini unutmamak eğilimindedirler.

Büyücülükle ilgili konular hem ilginç, hem de karanlık konulardır. İnsanbilimciler en ilkel topluluklarda bile dinle büyünün birbirinden ayrıldığını gösteren kanıtlar bulmuşlardır; ama insanbilimcilerin bu ayrım için uyguladıkları ölçüler, kendi bilim alanları için geçerli olsa bile, bizim gibi falcılık ve falcıların uğradıkları kötü davranışları incelemek durumunda olanlar için uygun ölçüler değildir. Bu nedenledir ki Rivers Melanezya üstüne yazdığı Medicine, Magic and Religon (Tıp, Büyü ve Din, 1924) adlı çok ilginç kitabında şöyle demektedir: «Büyü derken, insanın belirli birtakım ayinlerden yararlandığı pratiklerin bütününü kastediyorum. Ayinlerin etkinliği insanın kendi gücüne ya da bu ayin ve pratiklerde kullanılan belirli nesnelerin özünde ya da niteliklerinde bulunduğu varsayılan güçlerle bağlıdır. Öte yandan din ise, etkinliği yalvarma ve yakarı ayinleri yoluyla aracılığı istenen daha yüce bir gücün istemine bağlı olan bir şeydir.» Bu tanım, bir yandan kutsal taşlar gibi bazı cansız nesnelerin garip gücüne inanan, öte yandan da insandışı bütün ruhların insana üstün olduğunu varsayan topluluklarla ilgili incelemelerimizde bizim için yeterli bir tanım olmaktadır. Ama gerek Ortaçağ Hıristiyanlığı, gerekse Müslümanlık için bu iki durumun hiçbiri geçerli değildir. Simyacı taşında, ya da sonsuz hayat suyunda (âbı kevser) garip birtakım güçler varsaydıkları doğrudur, ama bu güçleri bilimsel saymak olanaklıdır: Çünkü bunları elde etmek isteyenler deneylere dayanıyorlardı; üstelik, onlardan beklenen nitelikler de sözgelimi radyumda bulunan niteliklerden daha olağanüstü, daha garip, değildi. Ortaçağda anlaşıldığı kadarıyla büyü ruhları ama özellikle kötü ruhları sürekli olarak yardıma çağırıyordu. Melanezyalılar arasında iyi ve kötü ruhlar arasında bir ayrım gözetildiğini belirten bir kanıt yoktur, ama bu ayrım Hıristiyan öğretisi için temel bir ayrımdır. Tanrı gibi, şeytan da mucizeler yaratabilir: Ama şeytan kötü insanlara, Tanrı ise iyi insanlara yardım için yaratır mucizeleri. Kutsal Kitap’tan anlaşıldığına göre İsa’nın yaşadığı çağda Yahudiler de bu ayrımı biliyorlardı; çünkü İsa’yı, Beelzebub’un yardımı ile cinleri (kötü ruhları) kovmakla suçlamışlardı. Büyücülük ve cadılık, ortaçağda, özellikle ama bütünüyle değil, dinsel suç sayılıyordu, bunların günah sayılması, ancak cehennemlik güçlerle işbirliği yapmalarındandı. Garip olan şu ki şeytan kimi zaman başka bir kişi tarafından yapılırsa erdem sayılabilecek bazı işler yapmak durumundaydı. Sicilya’da ortaçağlardan bu yana kesiksiz süregelen (ya da çok yakın bir geçmişe kadar süregelmiş olan) kukla oyunları geleneği vardır. 1908 yılında Palermo’da bu oyunlardan birini görmüştüm: Karl V. ile Mağripliler arasındaki savaşları konu alan bir oyundu bu. Bu oyunda Papa, büyük bir muharebeden önce şeytanın yardım vaadini sağlıyor ve savaş sırasında da şeytan gökyüzünden Hıristiyanlara yengi sunarken görünüyor. Bu eşsiz sonuca karşın, Papa’nın davranışı uygun karşılanmıyor ve Karl V. yengiden yararlanmakla birlikte bu olayı duyunca irkiliyordu.

Bugünlerde büyücülük tarihi konusunda uzmanlaşmış kişilerce kabul edilen bir görüşe göre, büyücülük, Hıristiyan Avrupa’da, eski pagan kültlerinin ve Hıristiyan düşüncesinde kötü ruhlarla özdeşleşmiş pagan tanrılarına tapınmanın kalıntısıdır. Pagancılığın büyü ayinlerine karıştığını gösteren kanıtlar sayıca çoksa da, büyücülüğü salt bu kaynağa bağlamak ortaya büyük güçlükler çıkarmaktadır. Hıristiyanlık öncesi Antikite’de büyü, cezası olan bir suçtu; Roma’daki On İki Levha’ da büyücülüğe karşı bir yasa vardı. MÖ 1100 yılında Ramses Ill.’ün haremindeki bazı kadınların ve bazı subayların kralın balmumundan bir heykelciğini yaptıkları ve onun ölümüne neden olacak bir büyü uyguladıkları biliniyor. Yazar Apuleius, büyücülük suçundan yargılandı, zengin bir dulla evlenmiş, bu da oğlunu büyük ölçüde tedirgin etmişti. Bununla birlikte Apuleius, tıpkı Othello gibi, yargıçları dul kadını elde etmek için büyü değil, ama doğal çekiciliğini kullandığı konusunda kandırmayı başarmıştır.  ,

Başlangıçta cadılık salt kadınlara özgü bir suç sayılmıyordu. Kadınların bu konuya eğilmeleri XV. yüzyılda başladı ve cadıların XVIII. yüzyılın sonuna doğru ağır işkencelere uğratılması yaygınlaşıncaya kadar sürdü. Papa İnnokenti VIII., 1484 yılında büyücülüğe karşı bir kararname çıkardı ve büyücüleri cezalandırmak için iki engizisyon yargıcını görevlendirdi. Bu yargıçlar 1489 yılında, Malleus Malefıcarum (Suçlu Kadınların Çekici) adlı ve yetkisi kabul edilen bir kitap yayımladılar. Kitapta büyücülüğün erkekten çok kadına vergi bir uğraş olduğu belirtiliyordu; çünkü kadınlar temelde erkeklerden daha kötü yürekliydiler. O çağlarda büyücülere karşı yöneltilen suçlamaların çoğu, onların kötü hava koşullarına neden olduklarıydı. Büyücü olduklarından kuşkulanılan kadınlara sorulacak sorular bir liste halinde düzenlenmişti; bu sorulara karşılık, istenen yanıtlar alınıncaya kadar da, beden organları gerilerek işkence ediliyordu onlara. Yapılan tahminlere göre 1450-1550 yılları arasında yalnızca Almanya’da, büyük çoğunluğu diri diri yakılan yüz bin büyücü öldürülmüştür.

Doğrusu, işkencelerin bütün ağırlığıyla egemen olduğu çağlarda bile, birkaç gözüpek akılcı çıkıp, fırtınaların, dolu sağanaklarının, gök gürlemesi ve yıldırımların, kadınların fendi sonucunda meydana geldikleri görüşünü kuşkuyla karşıladıklarını söylememiş değillerdir. Ama bu gibilere karşı acımazsızca davranıldığı da bir gerçektir. Nitekim, XVI. yüzyılın sonlarına doğru, Treves Üniversitesi rektörü ve Seçici Prenslik Mahkemesi başyargıcı Flade’ın sayısız büyücüyü mahkûm ettikten sonra, içine bir kurt düşmüş ve onların işkenceye dayanamayıp suçu üzerlerine almış olabileceklerini düşünmeye başlamıştır. Bunun sonucunda büyücüleri mahkûm ederken gönülsüz davranmaya koyulunca, ruhunu şeytana satmakla suçlanmış, büyücülere uyguladığı işkenceler bu kez ona uygulanmıştır. Sonunda Flade de, büyücüler gibi, suçu üzerine almış ve 1589 yılında önce boğulup sonra yakılmıştır.

Büyücülere işkence etmekte Protestanlar da Katoliklerden aşağı kalmamışlardır. Bu konuda James I. özellikle, pek ateşli davranmıştır. Cincilik üstüne bir kitap yazmış ve İngiltere’deki krallığının ilk yılında, Coke, İngiliz başsavcısı ve Bacon Avam kamarasında milletvekili iken, büyücülüğe karşı olan yasadaki cezaları daha da şiddetlendiren bir emirname çıkarmıştır. Bu emirname 1736 yılına kadar yürürlükte kalmıştır. Birçok kişi işkence ile öldürülmüştür. Bunlardan birinde hekim sıfatıyla hazır bulunan Sir Thomas Browne, Religio Medici (Hekim Dini) adlı kitabında şöyle demektedir: «Her zaman cadıların var olduğuna inanmışımdır, şimdi de inanıyorum; cadılara inanmayanlar yalnızca onların varlığını inkâr etmekle kalmazlar, ruhları dolaylı yoldan ve eninde sonunda dinsizliğe değil ama, tanrıtanımazlığa sürüklenmiş olur». Gerçekte, Lecky’nin de belirttiği gibi «hayaletlere ve cadılara inanmamak, XVIII. yüzyıl kuşkuculuğunun en belirgin özelliğiydi. Ama başlangıçta sadece, sözünü sakınmayan özgür düşünceli kimselerin böyle düşündüklerini söylemek gerekir.»

Cadılara karşı girişilen kovuşturmanın İngiltere’dekinden çok daha sert olduğu İskoçya’da James I., Danimarka’ya yaptığı deniz yolculuğu sırasında başgösteren fırtınanın nedenini keşfetmekte eşsiz bir başarı gösterdi. Dr. Fian adında biri, ağır ve dayanılmaz işkencelerden sonra, bu fırtınaya büyük bir kalburla Leith sahillerine çıkan birkaç yüz cadının neden olduğunu itiraf etti. Burton’un History of Scotland (İskoçya Tarihi) adlı kitabında (Cilt VII, sayfa 116) belirttiği gibi «İskandinav sahillerinden gelen cadıların da ötekilerle işbirliği yapmasıyla olayın önemi arttı; bu iki grup cadı, elbirliğiyle, cincilik yasalarıyla ne büyük şeyler başarabileceklerini denediler böylece». Fırtınayı cadıların çıkardıklarını itiraf eden Dr. Fian, bu itirafını hemen geri alınca, işkence büsbütün ağırlaştırıldı. Ayak kemikleri birçok yerinden kırıldıysa da, Dr. Fian itiraf etmemekte diretti, işkenceleri izleyen James I. bunun üzerine, yeni bir yöntem buldu: Dr. Fian’ın tırnakları söküldü, parmak uçlarına sivri iğneler sokuldu. Ama, o çağda yaşamış olan birinin belirttiği gibi «şeytan onun yüreğinin derinliklerine öylesine işlemişti ki, daha önce itiraf ettiği suçu sonuna kadar inkâr etti.» Sonunda da diri diri yakıldı. [Bkz. Lecky, History of Rationalism in Europe, Cilt, I., sayfa: 114.]

İskoçya’da büyücülüğü suç sayan yasa, İngiltere’deki yasayla aynı zamanda, 1736 yılında yürürlükten kaldırıldı. İskoçya’da büyücülüğe inananların sayısı hâlâ çoğunluktaydı. 1730 yılında yayımlanan bir hukuk kitabı yazarı «geçmişte cadıların yaşadığı, bunların bugün de var oldukları gerçeğinden daha kesin ve apaçık bir şey düşünülemez; bu konuyu, Tanrı’nın izniyle, kriminoloji üstüne yazacağım bir kitapta aydınlığa kavuşturmayı düşünüyorum» diyordu. İskoçya resmi kilisesinden ayrılan önemli bir grubun önderleri, 1736 yılında, çağın ahlak bozukluğunu dile getiren bir bildiri yayımladılar. Bu bildiri dansın ve tiyatronun gelişmesine göz yumulmasından yakınmakla kalmıyor ama «büyücülere karış olan yasaların son günlerde bir büyücüyü yaşatmayacaksın diyen Tanrı Yasasının anlamına aykırı olarak, yürürlükten kaldırılmasından» da dert yanıyordu. [Burton, History ofScotland, Cilt: VIII, sayfa: 410.] Bununla birlikte o tarihten sonra büyücülüğe olan inanç, İskoçya’daki aydınlar arasında büyük bir hızla azalmaya başlamıştı.

Batı ülkelerinde büyücülüğün cezalandırılması işine son verilmesinin aynı zamana rastlaması dikkati çekicidir. İngiltere’de Anglikanlar büyüye Puritanlardan daha çok inanmaktaydılar; Crowell’in iktidarda bulunduğu Commonweatlth döneminde (1649-1658) büyücülükten idam edilenlerin sayısı, Tudor (1485-1649) ve Stuart (1660-1668) hanedanlarının egemen oldukları yıllarda idam edilenlerin sayısından az değildi. Restorasyon dönemiyle Stuartlar işbaşına gelince (1660), büyüye karşı kuşku duymak moda oldu, büyücülükten dolayı idam edildiği bilinen sonuncu kişinin idam tarihi 1682’dir; bununla birlikte idamların 1712 yılına kadar devam ettiği de söylenmektedir. 1712 yılında İngiltere’nin Hertfordshire bölgesinde, o bölgenin din adamlarının kışkırtmasıyla bir büyücülük davası açılmıştı. Yargıç, büyücülükle bir suç işlenebileceğine inanmadığından jüriye bu yolda uyarmada bulunmuştu; jüri sanığı gene de mahkûm ettiyse de karar iptal edildi; bu da kilise adamlarının büyük protestolarına yol açtı. Büyücülere yapılan işkencelerin İngiltere’dekinden çok daha yaygın olduğu Iskoçya’da, bu duruma, XVII. yüzyılın sonundan başlayarak yavaş yavaş daha seyrek rastlanır oldu, bir büyücünün yakıldığı en son tarih 1722 ya da 1730’dur. Fransa’da ise, en son büyücü 1718’de yakıldı. XVII. yüzyılın sonunda New England’da korkunç bir büyücü avı görüldüyse de, bir daha böyle bir şeye rastlanmadı. Buna karşılık büyücülükle ilgili halk inançları her yerde devam etti; bugün bile bazı uzak köylerde bu inançlara rastlanmaktadır. Bu türden son olay 1863 yılında Essex’de görüldü: Yaşlı bir adam komşuları tarafından büyücülükle suçlanarak linç edildi. Büyücülük yasağının kalkması İspanya ve İrlanda’da çok daha geç gerçekleşti. İrlanda’da büyücülüğe karşı olan yasa 1821 yılma kadar yürürlükte kalmıştır. İspanya’da ise 1780 yılında bir cadının diri diri yakıldığı bilinmektedir.

History of Rationalism (Rasyonalizmin Tarih) adlı kitabında büyücülük konusuna enine boyuna değinen Lecky, büyücülüğe olan inancın bu konuda öne sürülen kanıtlarla değil de, doğa yasalarına olan inancın yaygınlaşması yoluyla çöktüğü olgusuna işaret etmektedir. Bu, gerçekten ilginç ve garip bir olgudur. Lecky, daha da ileri giderek, büyüye inananların öne sürdükleri kanıtların, karşı olanların kanıtlarından daha ağır bastığını belirtir. Bu, büyüye inananların Incil’den alıntılar yapabilmeleri, karşı tarafın ise İncil’e her zaman inanılmaması gerektiğini söyleyebilecek durumda bulunamamaları yüzünden, pek de şaşırtıcı gelmemelidir. Dahası, en yetkin bilim kafaları, bir yandan daha olumlu işlerle uğraşmaları, bir yandan da bir düşmanlığı üzerine çekmekten korkmaları dolayısıyla, halkın kör inançlarının üzerine eğilmek gereğini duymamışlardır. Olaylar onların haklı olduklarını göstermiştir. Newton’un araştırmaları, insanları, Tanrı’nın başlangıçta dünyayı yarattığına ve istediği sonuçlar bir daha onun aracılığını gerektirmeden sağlasın diye doğa yasalarını yürürlüğe koyduğuna inanmaya götürmüştür. Tanrı, ancak Hıristiyan dininin gönderilişi gibi olağanüstü ve önemli durumlarda işe karışabilirdi. Protestanlar Hıristiyanlığın ilk ve ikinci yüzyılında mucizelerin yer aldığına, ondan sonra bir daha mucize olmadığına inanıyorlardı. Eğer Tanrı dünya işlerine mucizeler yoluyla karışmaktan vazgeçmişse, şeytanın mucizeler göstermesine izin vermesi olacak iş değildi. Fırtınalara, süpürge sapına binmiş kocakarıların neden olduğu görüşünü yerle bir edecek bilimsel bir meteorolojinin gelişmesi söz konusuydu. Uzun bir süre gök gürlemeleri ve yıldırımlara doğa yasalarını uygulama günah sayıldı; çünkü bunlar özellikle Tanrı’nın eylemleriydi. Bu görüş, paratonerlere karşı görülen itirazlarda da belli olmaktadır. Nitekim 1775 yılında Amerika’nın Massachusetts eyaleti büyük depremlerle sarsılınca rahip Dr. Price, yayımlanan bir vaazında, depremlerin, «ileri görüşlü Bay Benjamin Franklin tarafından buğulanan sivri demirlerden» meydana geldiğini söylüyor ve şöyle diyordu: «Bu demirler Boston’da New England’ın başka herhangi bir yerinden çok daha fazladır. Onun için Boston her yerden daha çok sarsıldı. Ah! Tanrının güçlü elinden kurtulmanın yolu yoktur». Ama bu uyarmaya karşın Bostonlular «sivri demirleri» dikmeye devam ettiler, depremler de bundan dolayı daha sık görünmedi. Newton’dan bu yana rahip Dr. Price’ınkine benzer görüşlerde sezilmeye başlanan kör inanç kokusu yavaş yavaş artmaya başladı. Doğal olayların akışının mucize yoluyla etkileneceği inancı yavaş yavaş yok olurken, büyücülüğe olan inanç da, zorunlu olarak ortadan kalktı. Büyücülüğün kanıtları hiçbir zaman çürütülmedi; artık üzerinde durup düşünmeye değer bir konu olmaktan çıkmıştı çünkü.

Görüldüğü gibi, bütün bir ortaçağ boyunca hastalıkların iyileştirilmesi ya da önlenmesi ya kör inançlara ya da bütünüyle rastgele yöntemlere dayanıyordu. Anatomi, ya da fizyoloji olmadan bilimsel bir girişimi gerçekleştirmek olanaksızdı; anatomi ve fizyoloji ise, insan bedeninin kesip biçilmesini gerektiyordu, oysa kilise buna kesinlikle karşıydı. Anatomiyi ilk kez bilimsel temellerine oturtan Vesalius, imparator Charles V.’in özel hekimi olduğu için, bir süre, resmi kovuşturmadan yakayı sıyırmayı başardı, çünkü imparator, sevdiği özel hekiminden uzak kalırsa sağlığının kötüye gideceğinden korkuyordu. Charles V’in hükümdarlığı sırasında Vesalius’la ilgili olarak toplanan bir dinbilimciler konferansı, insan bedeninin kesip biçilmesinin günah olmadığına karar verdi. Ama sağlığına Charles V’den daha az düşkün olan Philip II. kral olunca, kuşkulu bir kişiyi korumak için bir neden görmedi; Vesalius da bundan böyle kesip biçecek ölü bedenleri bulamaz oldu. Kilise, insan bedeninde yok edilemez bir kemik olduğuna ve bu kemiğin yeniden dirilişte bedenin özünü oluşturacağına inanıyordu. Vesalius, bu konuda yöneltilen bir soru üzerine, insan bedeninde böyle bir kemiğe rastlamadığını itiraf etti. Bu kötüydü, ama belki o kadar da kötü değildi. Aristoteles’in fiziğin ilerlemesini kösteklediği ölçüde Galen de tıbbın ilerlemesini kösteklemişti. Galen’in öğrencileri, aman vermez bir düşmanlıkla Vesalius’un ardına düştüler, sonunda da onu mahvetmenin bir yolunu buldular. Vesalius, ailesinin izniyle bir İspanyol soylusunun cesedini kesip biçerken, ölünün kalbi güya, (düşmanlarının iddiasına göre) neşterin altında canlılık belirtileri göstermiş. Bunun üzerine cinayetle suçlandı ve Engizisyona curnallandı. Neyse ki Engisizyon, kralın Vesalius için şefaatte bulunması üzerine onun, Kutsal Topraklara bir hac gezisi yaparak günahlarını affettirmesine karar verdi, bu amaçla çıktığı deniz yolculuğunda gemisi bir kazaya uğrayıp batınca Vesalius, yüze yüze kıyıya çıkmayı başardıysa da bitkin düşerek öldü. Ama Vesalius’un etkileri süregitti. Öğrencilerinden Fallopius seçkin çalışmalar yaptı; böylece hekimlik, insan bedeni içinde nelerin olup bittiğini anlamak için açıp bakmanın gerekli olduğuna yavaş yavaş inanmaya başladı.

Fizyoloji anatomiden daha sonra gelişti. Fizyolojinin, kan dolaşımını bulgulayan Harvey (1578-1657) ile bilimsel bir temele oturtulduğu söylenebilir. Vesalius gibi, Harvey de bir saray hekimiydi, önce James I’in, sonra da Charles F‘in özel doktoru oldu. Ama Charles I. tahttan uzaklaştırıldıktan sonra bile, Vesalius’un başına gelenler onun başına gelmedi. Çünkü aradan geçen yüz yıl, özellikle