DİN SAVAŞLARI İLE DÜN VE BUGÜN

 

DÜN VE BUGÜN (Din Savaşları)

Viyana Kongresi’nden sonra Avrupa devletleri, Fransız Devrimi’nin, onu izleyen terör rejiminin ve Napoleon’un alt üst ettiği hukuki ve siyasi düzenin etkilerinden kurtulma çabalarına ağırlık verdiler. Genel iklim ulusçu ve tutucu idi. Buna karşın, sanayi devrimi, sol hareketler ve Darwin kuramı gibi olgular, hem devleti hem de kiliseyi yeni taktikler bulmaya zorlayacaktı. Bu zorlamalar XIX. yüzyıl boyunca ve günümüze kadar çeşitli şekillerde devam etti. Ancak bu kez, mücadele silahlı çatışma olarak değil, açık bir biçimde cereyan eden hukuki pazarlıklar, yarı açık biçimde sürdürülen sızma hareketleri ve hızlı olarak girişilen eylemlerle halen devam ediyor.

İki yüzyılı kapsayan bu süreci kısa bir bölüme sığdırmak olanaksız olduğu kadar, denemenin başlıca amacını da aşmaktadır. Kısa notlar halinde olup bitenlerin bazılarını sunmakla yetineceğiz. Bunu yapmaktaki amacımız, siyasi ve dini gücün ayrılmazlığını ve hoşgörünün işlevinin hangi şartlar altında gelişebildiğin tekrar göstermektir.

İlk olarak yeni Avrupa haritasına bir göz atmak gerek. Yeniden çizilen ulusal sınırlar içinde, Almanya, İtalya ve birçok küçük prenslikle güçlenen Prusya vardı. Kutsal Roma İmparatorluğu artık Avusturya-Macaristan İmparatorluğu adını almıştır. Bu imparatorluk Bohemya ve Macaristan’ı içeriyor ve İtalya’nın kuzeyinde Lombardiya ve Venezia’yı da hâkimiyeti altında tutuyordu. Fransa İtalya’da Piemont’eye hakimdi. Napoli ve Sicilya eski statülerini korumuş, Habsburgların Krallığı olmayı sürdürmekteydi. Papa’ya gelince, Papalık devletleri Roma’dan Adriyatik denizine kadar İtalya’nın yaklaşık beşte birini kapsıyordu.

XIX. yüzyılda, din savaşları olmayıp, bilinen siyasi savaşlar türünde olan 1870 savaşı ve İtalya’da ulusal kurtuluş savaşları gerçekleşmiş ve sonuçta Kilise devletleri birleşmiş İtalya’ya dahil edilerek Vatikan devleti Roma’nın içinde yaklaşık dört yüz dönümlük bir sahaya sahip olmuştur.

Viyana Kongresi’nden sonra Fransa’da monarşi tekrar kurulmuş ve X. Charles eski bir geleneği canlandırarak Rheims Katedralinde dini bir törenle taç giymişti. Devlet ve Kilise ilişkileri konusundaki düşüncelerini de şöyle bir ifadeyle açıklamıştı: “Devletin tek dini Katolik dinidir. Tüm diğer dinler kanunla düzenlenir” (Hall-Davis, 126).

III. Cumhuriyet’e gelindiğinde, vaktiyle Papa tarafından ‘Kilisenin en büyük kızı’ ilân edilmiş olan Fransa, Kilise ile sürekli bir mücadele içine girmiştir. Devrim, Kilisenin tüm mallara el koymuş ve kralı savunan Katoliklere karşı baskı ve zulüm uygulamıştı. Bu mücadele sırasında Papa XIII. Leo, Cumhuriyet’e karşı olmadığını açıkladı, çünkü Cumhuriyet’in dogma ile ilintisi yoktu. Fakat Devlet artık monolitik bir yapı değildi, siyasi partiler devlet gücü için rekabet ediyor ve bu konuda dini kullanmaktan da geri kalmıyorlardı.

I. Napoleon Kilise ile bir konkordato imzalamıştı. Bu çerçevede, Papa İmparatorluğu tanımıştı, buna karşılık olarak da Napoleon rahiplerin maaşlarını vermeyi kabullenmiş, piskoposları atamak erkine sahip olmuş, ancak Kilise’nin mektuplarının devlet postasıyla gönderilmesini şart koşmuştu. Papa müsadere edilen malları konusunda hak iddia etmekten vazgeçmişti. Kilise’nin bu şartları kabul edişinin bir nedeni vardı:

Eğitim Kilise’nin tekelinde kalıyordu. 1880’lerde devlet okulları açılmaya başladı. Kilisenin gözünde bunlar Tanrıtanımaz okullardı. Kilise’nin bu tutumu ise Cizvitlerin ve tüm dini örgütlerin sınır dışı edilmelerine yol açtı. 1905’ten konkordato sona erdi. Devlet ile kilise ayrıldı. Rahiplere maaşları artık devlet tarafından ödenmiyordu. Katoliklere, milli eser sayılan kiliselerinde tekrar ibadet etme izni verildi.

1829’da İngiltere’de Tes Act kaldırılır, Katoliklere oy hakkı verildi. Fakat İrlanda’nın özel önemi dolayısıyla oy verebilmek için istenen gelir miktarı yukarı çekilidi. Anglikan Kilisesi, Katolik Kilisesi’ne göre daha iyi bir durumdaydı. Katolik inancı devletin dini olmasına karşın kendi içinde sorunlar ortaya çıkınca gücünü yitirdi. Dogma konusunda, örneğin, ona karşı gelen piskoposlar veya diğer din adamları adalet bakanına başvurabiliyordu. Ülkenin kanunları üstün durumdaydı (Hall, Davis, 313).

Prusya’da Birmarck yeni devletini sağlamlaştırmak için eğitim sistemini düzenlemek birçok din adamını ya görevden almış ya da hapse attırmıştı. Ancak 1875 yılında, sosyalizmin yayılması karşısında Vatikan ile anlaşmaya mecbur kaldı.

Aslında XIX. yüzyıl boyunca Protestanlar Katoliklere göre daha iyi bir durumdaydılar. Mezheplerinin icraatını beğenmeyen üyeler, duruma göre, daha sert ya da daha ılımlı bir mezhebe girebiliyorlar, hatta ve yeterli miktarda taraftar bulduklarında yeni bir mezhep kurabiliyorlardı. Bu, ana mezhebi daha ılımlı davranmaya mecbur kılıyordu. Devletin ya da bir mezhebin koyduğu kuralları içlerine sindiremeyenler ülkeyi terk ediyordu. Genellikle Amerika’ya göç ediyor ve orada fundamentalist sayılabilecek cemaatler kuruyorlardı. Bunlar genelde, kutsal kitapların en temel ilkelerine göre yaşamayı yeğliyorlardı. Daha çok Amerika’nın merkezine yerleşen bu kişiler o bölgeye Bible Belt (Tevrat Kuşağı) ismini vermişlerdir.

Bu deneme açısından en ilginç süreç İtalya’da yaşanmıştır. XIX.   yüzyıl, Papa’nın güçlü bir devletin dünyavî başkanlığından, coğrafi bakımdan bir mahallenin yöneticisine dönüşmesini görmüştür. Bu gelişmede alışılagelmiş uluslararası ilişkiler ve yüzyılın başlıca itici gücü olan ulusçuluk öğesi başrol oynamıştır. Devrin en önemli Papa’sı IX. Pius olmuştur. Liberal olarak tanındığı, için Avusturyalılar seçilmesini engellemek istemişler, fakat bunu başaramamışlardı. Pius tahta çıktığında Vatikan hapishanelerindeki tutukluları serbest bırakmış, sansürü hafifletmiş, Kilisenin dünyasal idaresi için’ biri kendi seçtiği din adamlarından, diğeri ise laiklerden oluşan iki meclis kurdurmuştu. Bu arada bütün İtalya’da yabancı işgalcilere karşı isyanlar patlak veriyordu. Piemonte’de ayaklanmayı bastıramayan Kral Charles Albert Papa’da yardım istemiş fakat Papa bu isteği reddetmişti.

Ulusal ordular, Lombardia ve Venezia’da, AvusturyalIlara karşı mücadaleye girdikleri zaman, ayaklanmalar acımasızca bastırılmıştı. Sicilya Kralı Ferdinand da aynı şeyi kendi topraklarında yapmıştı, fakat oradan hareket eden Garibaldi liderliğindeki ordu Roma’yı almayı başardı. Papa Napoli’ye kaçtı. Fransızlar bu orduyu yenerek Papa’yı geri getirdiler.

Sonunda İtalya üniter bir devlet olduğunda, Vatikan’ın elindeki tüm topraklar alınarak yeni devletin coğrafyasına dâhil edildi. Papa da, Vatikan’a tahsis edilen küçücük bir devlet içinde, hem güçlü bir dünyasal hükümdar hem de evrensel bir ruhani hükümdar olmanın ikileminden kurtulmuş oldu.

Yeni İtalya’nın kralı Vittorio Emmanuele, Vatikan’la barışmak için bir kanun çıkarttı: Teminatlar Kanunu. Bu kanunla Papa’ya Vatikan Sarayı, San Pietro Kilisesi ve etrafındaki bahçeler tahsis ediliyordu. Vatikan memurları diplotamik bir statüye sahip oluyorlar, özel postane hakkı sayesinde daimi bir gelire kavuşuyorlar ve İtalya kanunlarından muafiyet kazanıyorlardı.

Bu durum Vatikan şahinlerini o kadar kızdırmıştı ki, Papa’nın dünyavî erkinin geri verilmesi için bütün Katolik prenslere bir çağrı yapmak istediler. Siyasi durum buna müsaitti, hem Fransız Katolik Kilisesi, hem de monarşi her an İtalya’yı istila edebileceğim ima etmekteydi. Fakat bu çekişme zamanla kansız bir mücadeleye dönüştü.

Sanayi Devrimi

1825’te St. Simon, Yeni Hıristiyanlık adlı kitabında şöyle yazıyordu:

“Kilise’nin görevi … çok yoksulların durumunu vakit kaybetmeden düzeltmektir.” (Hall, Davis, 88). Çünkü, Sanayi Devrimi, getirdiği maddi yararlar yanında, akıl almaz toplumsal zararlara da yol açmıştı. Tüm Avrupa’da, bilhassa 1848 Fransız İhtilalinden sonra, sol ve sendikacı sol, anarşizm vs. gibi hareketler yayılmış, işçiler örgütlenmişti. Sendikalar devlete ve tutucu sınıflara karşı alınacak tavırları tartışıyorlardı. 1864’te Papa IX. Pius liberalizmi, masonluğu, sosyalizmi, komünizmi ve rasyonalizmi yeren bir ‘Yanılgılar Listesi’ yayınladı. Bu listenin 80. sırasında şu sözler yer alıyordu: “Papa için ilerleme, liberalizm ve modern uygarlıkla barışmakla mümkün ve zorunludur” {Hall, Davis, 310). Papa’nın bu sözlerinin önemi büyüktü. Almanya’da, Belçika’da ve Fransa’da proletarya çoğunlukla Katolikti. İngiltere’de Protestan çevreler, Liberal Parti ile işbirliği yapıp, o günler için ilerici sayılabilecek bazı toplumsal kanunları Parlamento’dan geçirmişlerdi. Aralarında Kardinal Manning’in de bulunduğu bazı Katolik din adamları, St. Thomas Aquino’ya ithafen, mülkiyet haklarının mutlak olmadığını söylüyorlardı. 1891’de Papa XIII. Leo, De Renum Novarum (Yeni konular Üzerine) adlı açıklamasında Marx’a karşı çıkıyor, ancak işçilerin maddi haklarını savunarak, onlara sadece yaşamlarını sürdürebilmek için değil, aynı zamanda mülk sahibi olmalarını sağlayabilecek bir ücret verilmesini, kadın ve çocukların çalışma koşullarının düzeltilmesini, çalışma saatlerinin kısaltılmasını ve dernek kurma özgürlüğüne kavuşmalarım istiyordu (Hall, Davis, 316). iyi niyetler bir yana, işçilerin isyanının siyasi güce dönüşmesinin yerine, Kilise’nin gösterdiği yollara yönelmesinin yararlı olacağı ortadaydı ve Kilise bu konuda devlete yol göstermekten geri kalamazdı, kalmadı da.

Darwin Kuramı

Sanayi Devrimi ve sol haraketlerin yanında, Kilise’nin karşısında yeni bir meydan okuma daha çıktı: Darwin’in Evrim Kuramı. Bu kuram, Kilise’nin temellerini çok ciddi bir şelkilde sarsmaktaydı, çünkü Tekvin mitosunu ve dolayısıyla Vahiy’i kökten inkâr ediyordu. İnsanoğlunun dünyada görünmesi, deyim yerindeyse, kutsal kitaplarda anlatılanlardan başka bir “senaryo”nun neticesiydi. İnsan, Adem gibi, tam onarılmış, ruh ve irade sahibi bir olgu değildi. İlkel antropoid yaratıklardan çıkmış, uzun bir evrimden sonra, şimdiki şeklini almış bir canlı idi insan. Eğer bu gerçekten böyle olmuşsa, o zaman ruh ve irade özgürlüğü, iyilik ve kötülük, cehennem ve cennet, hatta ölümsüzlük gibi dini kavramlar ne olacaktı?

Üstelik İncil’de zenginler ve yoksullar diye bir ayrım da vardı. Buna karşılık, Evrim Kuramı doğal bir eşitlik kavramım da beraberinde getiriyordu. Bir müddet sora Papa IX. Pius kararını açıkladı. Kuram henüz kanıtlanamamıştı. Kanıtlandığı zaman eğitimdeki yerini alacaktı. O zamana kadar herkes istediği gibi düşünebilirdi. Fakat Kilise için durum farklı idi. Kilise, değişik evrelerden geçen yaratıklarla ilgilenemezdi. Onu ilgilendiren, son üründü, yani bildiğimiz insan’dı. Teolojik bakımdan Kilise’nin oldukça başarılı bir çözüme varmış olduğunu söyleyebiliriz.

Çağdaş düşüncelere ayak uydurmak için Kilise başka kararlar da almış, bunların en önemlilerinden biri de Papa’nın yanılmazlığı ilkesi hakkında olmuştur. Yüzyıllardan beri toplanmayan Vatikan Konseyi, 1870’te toplanarak şu kararı almıştı:

Bundan sonra yanılmazlık ilkesi yalnız Papa’nın kürsüden (ex cathedra) yaptığı beyanlar için geçerli olacaktı. Üstelik bu ayrıcalık son derece seyrek hallerde kullanıldı (Hall-Davis, 311). Ayrıca, mucizelere ilişkin de bazı yeni yorumlar getirilmiş, bunların imgesel öğeler oldukları üzerinde durulmaya başlanmıştır.

Protestanlar genellikle yeni fikirlere daha açıktılar. Spinoza’nın başlattığı kutsal kitapları gözden geçirme yolu ve yöntemi, giderek Avrupa teologları tarafından benimsenmişti. Bundan doğacak anlaşmazlıklar ve sapmalar, örneğin İngiltere’de Adalet Bakanlığı gibi sivil makamlara müracaatla çözülüyordu. Kararı kabul etmeyen üyeler eğilimlerine göre, daha az veya daha çok serbest bir mezhebe girebiliyorlardı. Bu yol Katoliklere kapalıydı.

Bütün bunlar zamanla, iman ve akıl ikiliği için önemli sonuçlar yaratacak, fakat Kilise’nin gücü zayıflayacaktı. Filozofların ilgisizlik (kayıtsızlık) olarak adlandırdıkları fikri davranış tarzı hem devlet-kilise mücadelesinde, hem de insanlar arası ilişkilerde hoşgörüyü kolaylaştıracaktı. Ancak, bu Kilise’nin gücünü kullanmaktan vazgeçtiği anlamına gelmiyordu. Kilise yine de gücünü, evrenselliğinden doğan nüfuzunu ve çeşitli toplumsal katmanlarda var olan yetkisini kullanmayı sürdürdü. Bu yeni durumu açıklamak için, totaliter devletlerle Kilise’nin ilişkilerini ele alabiliriz.

Totaliter Rejimler ve Kilise

Totaliter rejimlerin[1] en basit tanımı, ideolojileri ne olursa olsun, insanların maddi ve tinsel (ruhî) varlıkları üzerinde mutlak bir hâkimiyet kurmak iradesini göstermeleri olabilir. Bundan dolayı bu rejimler eğitime çok önem vermişlerdir. Buna göre ve mantıksal olarak, birbiriyle çatışmaya götürebilecek çift sadakat tehlikesini göze alamazlar. Devlet, tam bir bağlılık ister, herhangi başka bir güce bağlılığı reddeder.

Totaliter rejim bunu yapabilmek için doğal olarak kaba güce başvurabileceği gibi, rakip saydığı ideolojilere karşı mücadelesini üç biçimde yürütebilir:

Birincisi din öğesini reddetmek ve ateizmi yaymak.

İkincisi, din ideolojisini içerden kemirerek yeni yorumu siyasal ideolojisiye katmak.

Üçüncüsü ise, din hiyerarşisini kendine ortak yapmak. Sırasıyla, Sovyet Rusya, Nazi Almanya ve Faşist İtalya bunu yapmışlardır.

Sovyet Rusya ideolojisi bakımından yeni bir tarih kuramı önerdiğinde, Hıristiyanlığın tarih kuramını reddetmiş ve bunu Vahiy’i inkar ederek yapmıştır. Ortodoks ve Katolik din adamlarım görevlerinden almış, kiliseleri laik faaliyetlere açmadan önce, onları istimlak etmiş, ateizmi okullarda okutmuştur.

Nazi Almanya’sı hiçbir zaman Hıristiyanlığı reddetmemiş, fakat kutsal kitapları yasaklayarak, yeni bir din geliştirme kararı almıştır. Onlara göre Hıristiyanlık bir köle toplumu meydana getirmişti. İsa Yahudi değildi. Tanrı tarafından dünyayı Yahudilerden kurtarmak için gönderilmişti, tıpkı ikinci Mesih olan Führer gibi. Swastika kiliselere kutsal bir simge olarak konmuş, sadakat yeminini reddeden Protestan ve Katolikler temerküz kamplarına yollanmıştı. Katolik literatürü ve ayinleri yasaklanmış ancak kiliseler kapatılmamıştı. Rejimin huzura ihtiyacı vardı bu nedenle Hıristiyan ideolojisini deplase etmiş, dogma ve ritüelleri değiştirmişti. (Hail, Davis, 724).

İtalya’da ise, devlet kilise mücadelesinde daha klasik olarak nitelendirebileceğimiz bir mücadele olmuştur: Bu sürecin nedenlerinden biri de kuşkusuz Vatikan’ın Roma’da olmasıydı. Mussolini ve partisi 1921’e kadar Kilise, ye açık bir tavır almışlardı. Parti, başlangıçta sosyalist bir parti idi. Fakat rejimi oturtmak için Katolik milliyetçilerle yaptıkları işbirliği, onları Vatikan’ı kendi saflarına çekmeye zorladı. 1929’de Lateran Antlaşması adı ile tanınan Vatikan-italya Antlaşması imzalandı (Coker, 472). Bu antlaşmaya göre. Papa İtalyan Krallığını ve faşist rejimi tanıyor, hükümet ise Vatikan’ın dünyasal erkini, Vatikan Devletinin sınırları içinde kabulleniyordu. Papa’ya daha önce tanınmış olan arazi tahsisini teyit ediyor, diplomatik dokunulmazlık, hukuki özerklik, özel postane, ve büyük miktarda para ve hisse senetleri veriyor, Katolik dini devlet dini olarak kabul ediliyor, din kanunları medeni kanuna ilave ediliyor örneğin boşanma yasaklanıyor ve tüm gençliğe Katolik eğitim verilmesine karar veriliyordu. Bunun üzerine Mussolini’nin beklediği destek geldi, Vatikan bütün Katoliklere rejime yardımcı olmaları için çağrıda bulundu.

Sonuçta Bismarck -Almanya’sında ve İtalya’da olduğu gibi, her ne kadar siyasal iktidar tarafından kilise bir düşman olarak görünmüşse de, siyasi kaygılar bir işbirliğine ve onun getireceği işlev ayrımı konusundaki bir uzlaşmayı olanaklı kıldı.

Protestanlara gelince, onların durumu farklı idi. Onlara fazla bir baskı uygulanmadı. Mutlak egemenlik ilkesi, ancak monolitik ve evrensel bir din olan Katolikliğe aykırı geliyordu. Protestanlar için egemenlik ulusal devletindi ve dinleri monolitik değildi. Oysa Katolikler için çifte sadakat meselesinin getireceği soranlar önemli boyutlara ulaşabilirdi.

Çok kısaltılmış olarak sunduğumuz bu süreçlerde çok daha karmaşık, iniş çıkışlarla dolu ve hukuki tartışmalarla geçen bir kanın sürdürülmesinde ısrar etmiştir. Ancak, Vatikan’ın kurtuluş teolojisine bağlı olan din adamlarına yaptığı kötü muamele ve egemen devletlerin iç işlerine karışması Katolik Kilisesi’nde yaralar açmış ve Vatikan’ın itibarı zedelenmiştir. Kilise artık zenginin yanında, fakirin karşısında görünmeye başlamıştı.

Yukarıdaki bilgiler ışığında, şimdiki Papa II. Giovanni Paolo son yıllarda ilginç bir davranış sergilemeye başlamıştır ‘Kürsü’ den yaptığı beyanlar ve yayınladığı ansikliklerde Tanrı’nın gözünde insanın değerine sık sık atıf yaparak, “piyasanın orman yasası”nı tenkit ediyor, toplumsal dayanışmaya davet ediyor. Geçen yıl ise büyük bir törenle, marangoz olan Aziz Yusuf’u işçilerin azizi olarak ilan etti. Bu fikirlerini öyle bir sıklıkla yinelemektedir ki, bir defasında FIAT’ın sahibi Senatör Agnelli, onu siyasetle uğraşmakla suçlamıştı.

Papa bunlarla yetinmeyip sık sık Latin Amerika ve Afrika’ya umut mesajları vermek için seyahatler yapıyor. Fakat şu unutulmamalı ki, son yıllarda Latin Amerika’da özellikle kurtuluş teolojsine karşı çıkan başka bir güç daha faaliyet göstermektedir. Bunlar ABD’nin Tevrat Kuşağı’nı oluşturan Fundamentalist Protestan mezheplerdir. Bu mezheplerin çok geniş maddi imkânları vardır. Doğaldır ki Papa’nın sergilediği tavır, bir devlete karşı değil, bir sisteme karşı gibi görünüyor: İnsan değerini hiçe indiren vahşi kapitalizm sistemine karşı. Fakat aynı zamanda bu kadar açık beyanlara karşın, arka bahçemdeki Katolik faaliyetler sisteme pek o kadar da karşı olmadıkları kuşkusu uyandırmaktadır. Devrede birçok örgütle beraber, iki çok güçlü örgüt vardır: Opus Dei ve Malta Şövalyeleri Örgütü.

Opus Dei (Tanrı’nın Uğraşısı) örgütü Cizvit örgütü gibi 1928’de İspanya’da kurulmuştur. Amacı, yeryüzünde Tanrı’ya yardım etmektir, çünkü “Tanrı, tarihi insanoğlunun yardımıyla gerçekleştirmektedir” (Le Tourneau). Tanrı’nın Âdem aracılığıyla verdiği çalışmak görevinden yola çıkarak, çalışmanın kutsallığını vurguluyorlar. Burada başka bir yorum getirebiliriz: Aslında çalışmayı Âdem’e Tanrı tarafından verilmiş bir ceza olarak görmek kutsal kitaba daha uygundur, fakat geçelim. Bu örgütün demokratik bir örgüt olduğu söylenebilir. İsteyen her inançlı Katolik üye olabilir, kadınlar dâhil, Aziz Yusuf gibi bir marangoz, planlama teşkilatının başkanı veya bankalar derneğinin başkanına kadar. Çalışma en önemli ilke çokluğu için, çalışmayı en verimli hale getirmek amacıyla örgüt Meksika’da bir idareci yetiştirme merkezi, Navarre’da bir üniversite ve pek çok yerde meslek okulları açmıştır. Söylediklerine göre fonlar tümüyle özeldir. 80 ülkede resmi temsilcilikleri vardır. Üye sayısı 200.000 kadardır. Rozet takmazlar ve etkinliklerini iyi birer Hıristiyan olarak dikkat çekmeden, tevazu içinde yürütürler (Le Tourneau, 89).

Üyelerinin bazıları laik rahipler gibi yaşamayı seçmektedir, fakat çoğunluk normal bir işve aile hayatı sürdürmektedir. Opus Dei, 1931’de Cumhuriyet rejimi kurulunca, rejim ile mücadele edememiş ve ülkeyi terk etmiştir. Fakat Franko iktidarı ele alınca dönmüşler ve gelişmeyi sürdürmüşlerdir. Üyeler, Hıristiyan ilkelere aykırı olmayan tüm siyasi partilere girebilirler. Başlangıçta Vatikan örgüte kuşkucu bir şekilde bakmışsa da sonradan bu örgütün yararlı olabileceği kanaatine varmış ve 1950 de Roma’da genel merkezlerinin kurulmasına izin vermiştir. Vatikan’ın tahminleri doğru çıkmış, örgüt kurtuluş teolojisine karşı yürütülen mücadelede önemli bir rol oynamıştır. Bu örgüt bugün de etkinliklerini sürdürmektedir.

Opus Dei demokratik bir örgüttür. Buna karşılık Malta Şövalyeleri aristokratik bir örgüttür. XII. yüzyılda kutsal topraklara gelen hacılar için hastane ve barınma yerlerinin idaresiyle görevli bu örgüt, yüzyıllar boyunca Akdeniz’deki siyasi güçlerle kâh savaşmış, kâh işbirliği yapmıştır. Uzun zaman Rodos ta yaşamışlar ve zamanın tüm güçleri gibi korsanlık yapmışlardır. Osmanlılar onları Rodos’tan sürünce Malta’ya yerleştiler. Üyeleri Avrupa’nın en ünlü ailelerine mensup olan bu şövalyeler zengin maddi kaynaklarını koruyabildiler. Bu örgüte üye olmak için her iki taraftan da on altı asilzadelik ünvanına sahip olmak şartı vardır. Fakat XIX. ve XX. yüzyılda dünyadaki yeni oluşumlar ve ABD’nin yükselişi bu koşulları değiştirmiş Protestan asilzadeler ve Amerikalı zenginler örgüte bağlı kişiler olarak kabul edilmiştir. Rozet ve özel giysiler ancak büyük devlet törenlerinde görülebilir. Malta’dan sürüldükten sonra merkezlerini Roma’ya taşımışlardır. Rusya ve Küba dahil 64 ülkede temsilcilikleri vardır.

Malta Şövalyeleri, şövalye olarak ortalıkta görünmezler, medyaya çıkmazlar. Siyasi bakımdan sistemin yanındadırlar. Franco rejiminde Ispanya Kralı Juan Carlos’un seçilmesinde önemli katkıları olmuştur. PORTEKİZ’DE MASON SALAZAR rejimi yıkıldıktan sonra o ülkede Katolikliğin tekrar yerleşmesinde de önemli rol oynamışlardır. Devletlerin en üst kademelerinde görev alabilirler. Örneğin Avrupa’da Prens Schwarzenber hem Uluslararası İnsan Hakları Federasyonunun başkanı hem de Vaclav Havel’in başkanlık danışmanlarının başkanıdır. Ayrıca, ABD’deki Büyük Üstad Reagan’ın ve özellikle Bush’un en yakın danışmanlarındandı (Siles, 270).

Birçok örgüt arasında bu iki güçlü, zengin ve köklü örgüt, tüm dünyadaki ve kendi ülkelerindeki yoksullara ve hastalara, doğal felaketler sırasında Kızıl Haç gibi örgütlere ve Birleşmiş Milletlerin mülteci ve yardım kuruluşlarına yardım sağlıyorlar. Fakat kuşkusuz İd bu yardımlarının yanında, devlet-kilise ilişkilerinde, kâh devletle beraber, kâh ona karşı olarak Vatikan’ın genel politikasının en sadık yardımcıları olarak çalışmaktadırlar. Sistemin devamlılığını sağlayan ve dolayısıyla sokaktaki adamın bilgisi dışında etkinlik gösteren bu iki örgüt, ara sıra eleştirilere de uğramaktadır. Opus Dei, BEYAZ MASONLUK la şövalyeleri de Ünlü P2 Locası ve Banco Ambrosiana skandalı gibi mali skandallara neden olmakla itham edilmişlerdi. Bir örgüt açık hayır işlerinde ne kadar başarılı olursa olsun, Vatikan’a ve dünya büyüklerine bu kadar yalan olursa, doğal olarak kuşkuları üzerine çekecektir.

Bu kısa anlatıda ayrıntılara girmedik. Örgütlerin dogma,  ritüel, idare ve disiplin konularında Vatikan ile anlaşmazlıkları, teoloji anlayışları ve bu anlayışın liberal kapitalizmin ilkelerine uydurulması, Berlin duvarının yıkılışından sonra etkinliklerine açılan yeni sahalar vs. gibi birçok mesele burada doğal olarak ele alınmadı. Amacımız bu iki örgütün ve bağlı oldukları Vatikan’ın siyasi etkinlikleri hakkında kısa fakat düşündürücü olduğunu sandığımız bir örnek vermekti.

Hulâsa

Batı’da siyasi güçler ve kilise örgütleri artık mücadelelerini açık ulusal savaş biçiminde yürütmüyorlar. SAVAŞ ARTIK İDEOLOJİK BOYUTTA CEREYAN ETMEKTEDİR. Bir sistemin devamlılığı ya da yıkılışı için, siyasi ve iktisadi haklar pahasına da olsa, vicdan özgürlüğü sahası üzerinde hâlâ satranç oynanıyor. Ne devletler, ne de kilise bugün monolitik ve homojen yapılardır, içlerinden çıkan antitezler birbiriyle olan çekişmede taktikleri değiştirmiştir. Her gücün içinde bir kesit, karşı güçte ona yardım edecek bir kesit bulabilmektedir. Protestanlık ve partili siyaset yerleşmeden çok önce böyle olmuştur; fakat bu süreç günümüzde çok daha açıktır ve çok daha fazla kişi tarafından bilinmektedir.

ORTAMLAR DEĞİŞİNCE, DENGELER DE DEĞİŞİYOR VE EZELİ İLERİCİ-GERİCİ GELGİTLER MODELE YALAN YA DA UZAK GÖRÜNÜYOR, İLERİCİ VE TUTUCU TERİMLERİ DE MUTLAK TERİMLER DEĞİLDİR, İNSANLAR YA DA TOPLUMLAR BAZI SAHALARDA YA DA KONULARDA İLERİCİ OLABİLDİKLERİ GİBİ, DİĞER SAHALARDA TUTUCU OLABİLİRLER VE BU, OYUNUN DEĞİŞMEZ KURALLARINDAN BİRİDİR.

BÜTÜN BUNLAR ŞUNU GÖSTERİYOR Kİ, DİN İLE SİYASET AYRI ŞEYLER DEĞİLDİR. Ayrı olan araçlardır. FAKAT EGEMENLİK İRADESİ AYNIDIR.

Böyle bir çerçevede hoşgörünün bir işlevi var mıdır?

Kaba güç yerini yılgınlığa ve ilgisizliğe bırakmışsa, daha olumlu, ahlaki ve verimli bir sonuca varılmış mıdır?

Batı Avrupa’ya baktığımızda, cevabın evet olduğunu söyleyebiliriz. Fakat bu evet’ı temkinli ve şartlı bir şekilde ifade etmeliyiz.

En basit bir şekilde şunu söyleyebiliriz:

Batı’da artık bir Protestan ve bir Katolik birbirlerini boğazlamaktan vazgeçmişler, siyasi alanda ve kamu hizmetlerinde birbirlerini kabullenmişlerdir. GÜNLÜK HAYATTA VE İŞ HAYATINDA BAŞKA FAKTÖRLER DİNDEN DAHA ÇOK ÖNEM KAZANMIŞTIR. Fakat bu iki büyük dinin üyelerinin başka dinlere monoteist bile olsalar tutumlarının bazı hallerde hoşgörüyle bağdaştığını söylemek o kadar kolay değildir. Önemli olan, hoşgörüsüzlüğün fiziksel bir biçimde cereyan etmemesidir.

Denemede gördüğümüz gibi vicdan özgürlüğü uzun yılların deneyimidir ve bunu ahlaki ve entelektüel sürecinin Batı’ya bıraktığı insan hakları mirasının göreli de olsa bir sonucudur.

Batı, hoşgörünün işlevsel bir hale gelmesini üç araç ile başarabilmiştir.

İLGİSİZLİK, ÇOĞULCULUK VE HUKUK.

İLGİSİZLİK KAVRAMINI çok basit bir şekilde tanımlayabiliriz: Ne devlet ne de komşum inançlarımla ilgilenmemeli. Devlet benden toplumsal huzuru bozmamamı isteyebilir, o kadar; komşum ise beni zorla kendi inançlarını kabule zorlayamaz. Formül basit görünebilir fakat hayata geçirilmesi bu kadar kolay olmayabilir. Ancak işlevsel olan model budur ve Batı’da bu gerçekleşmiştir. Hakim olan davranış Wolfun dediği gibi “Hoşgörü … ‘piyasanın yaşa ve bırak yaşasın’ ılımlılığının ifadesidir” (A Critique, 20). Öte yandan, hoşgörünün somut bir gerçeklik kazanabilmesi için bu görüşe uygun bir zemin oluşması gereklidir. Söz konusu toplumsal ortamı ise, çoğulculuk (plüralizm) hazırlamıştır. Çoğulculuk hoşgörünün teminatlarından biridir. Ne var ki çoğulculuk bir özgür rekabet sistemi olarak kabul edilirse siyasi ve iktisadı alanda olduğu gibi en güçlü olan kazanır. Bu tehlikeye rağmen, plüralist bir yapının yerine monolitik ve dolayısıyla kaçınılmaz bir şekilde baskıcı olacak bir yapı nasıl tercih edilebilir? Çoğulculuk tüm kusurlarıyla daha elverişli görünmektedir.

ÇOĞULCU KURAMDA devletin yeri tartışma konusu olmuştur. Devlet toplumsal grupların arasında Primus inter pares, yani eşit olanlar arasında birinci mi, yoksa gruplar arasında bir hakem mi olmalıdır?

Bu konuyu burada tartışmak amacımızın dışında olmakla beraber kaçınılmaz bir gözlemi dile getirmeliyiz. Devlet, genelde ideolojisi ne olursa olsun, güçlünün yanında olmuş, otomatik denilebilecek bir şekilde daha az güçlü olanlara baskı uygulayabilecektir. Marcuse’ün dediği gibi “Evrensel hoşgörü yerleşmedikçe … hoşgörünün sınırları, kurumlaştırılmış eşitsizliğin tespit ettiği sınırlar içinde kalacaktır” (A Critique, 84). Doğal olarak yukarıda söylediklerimiz bir grup olan kilise ve mezhepler için de aynı şekilde geçerli olacaktır.

Burada Vicdan Özgürlüğü, diğer haklar gibi nasıl barındırılabilecektir? Cevabı üçüncü öğede bulabiliriz sanıyorum, yani HUKUKTA. Hukukun tanımı çok olmakla beraber, işlevi tektir:

Hukukun işlevi toplumda sözleşmeye uygun olan şeyleri sağlamaktır. Davranışlar toplumsal sözleşmeye açıktır, fakat inanç değildir. İnanç içsel bir davranış tarzıdır ve dolayısıyla ölçülemez, yani sınırları tespit edilemez. Böylece, toplumsal gelgitlerde davranışlar, dini davranışlar dâhil, sözleşmeye açık olacaktır ve de açıktır. Hobbes’un sözleriyle: “DİN, BİR FELSEFE MESELESİ DEĞİL, BİR HUKUK MESELESİDİR”.

İnsan mükemmel bir yaratık olmadığından, yarattığı hukuk da mükemmel olamaz; zaman ve mekana göre ilkeleri değişir. Fakat hukukun devamlı varlığı bir teminat teşkil eder. Koyduğu kurallar az ya da çok izin verici olabilir, fakat varolmaları toplumsal antlaşmanın vazgeçilmez öğesidir.

DOLAYISIYLA, DİN VE SİYASET BİRBİRİNDEN AYRILMADIĞI GİBİ, AYRILDIKLARI NOKTA, HUKUKUN KOYDUĞU NOKTADIR.

Ve hoşgörü ne soyut biçimde iyi’dir ne de doğal’dır. Şiddetin yarattığı yılgınlık ve ilgisizlik bir yana, ki bunların payı çok büyük olmuştur, hoşgörü bir hukuk sorunudur. Kültürün ve tarihin bıraktığı ağır miraslar, bir toplumun durağan olmasını ya da gelişmesini tayın ediyor, fakat yaratabileceği olağan kaosu önleyebilmek için TEK ÇARE HUKUK VE ONUN SOMUT İFADESİ OLAN ADALETTİR. Bu, din konusunda da böyledir. ADALETİN OLMADIĞI YERDE HOŞGÖRÜ DE OLMAYACAKTIR.

CİCERO, BİRAZCIK HÜZÜNLE, BİR CUMHURİYETİN İDARESİNİN ZOR OLDUĞUNU SÖYLEMİŞTİ. ZOR OLDUĞU DOĞRUDUR ANCAK İMKÂNSIZ OLMAYABİLİR.( s.127-144)

……

Bu kısa denemenin amacı hoşgörüsüzlüğün kaynağını, gelişim ve sonuçlarını araştırmaktır. Yazar ne din-bilimci ne de tarihçidir. Bu nedenle sorunları ele alışında siyaset bilimi doğal olarak ağır basacaktır.

İnsanoğlu da bütün canlılar gibi, hayatını korumak ister. Bu amacı gerçekleştirmek için kullanılan en elverişli araç korkudur. KORKU, ONU FARKLI BİR BAŞKASINDAN YA DA ÖTEKİNDEN KORUDUĞU GİBİ AYNI ZAMANDA ÖTEKİ’NE KARŞI SAVAŞMAYA İTER. Bu korku o kadar derinden gelen bir içgüdüdür ki, hayatını korumak için, kendini tehlikeye de atabilir. Din öğesi bu bakımdan güçlü bir silahtır; birleştirici, meşrulaştırıcı ve yönlendiricidir. Dışlayıcıdır ve dolayısıyla, “ÖTEKİ”ni saptayabildiği gibi, gerektiğinde “öteki”ni yaratabilir de. Bu bakımdan ırk öğesine çok yakındır.

Batı’nın göreli uzun tarihinde, tektanrıcılığın meşruluğunu Vahiy’den alması ve bu meşruluğu dayatmak için geliştirdiği dogma ya da doktrin, Pirenne ve Russel’ın dedikleri gibi, anında karşı dogmaların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu karşı dogmalara, sapkınlık, zındıklık (heresy) adı verilmiştir. Böylece sapkın (heretic) olarak adlandırılan ve gösterilen kişi “öteki”dir, katli mubah ve vaciptir. Çünkü bu öteki, kurulu düzeni tehdit ettiği gibi, son kertede öldürücü de olabilir.

İNSANOĞLUNU HAYVANLARDAN AYIRAN ÖZELLİK DOĞASINDAKİ İKİLİKTİR. Bedeni maddîdir, fakat ruhu değildir. Ezelden beri inanılan bu ikilikten yola çıkılarak başka ikiliklere varılmıştır. İyilik-kötülük, ölümlülük-ölümsüzlük, Tanrı-Şeytan vs. gibi. Bu iki öge çekişme içindedir. Bu çekişmeyi siyasi terimlerle ifade edecek olursak, buna “dünyevi erk” “ilahi erk”in çekişmesi diyebiliriz. Başka bir deyişle, dünyevi erki simgeleyen devlet ile ilahi erki simgeleyen kilisenin çekişmesini ifade etmiş oluruz.

Bu konuda iki modus ponens (olmazsa olmaz) ortaya koymak gerekiyor.

Birincisi, dini ve siyaseti ayırmak olanaksızdır.

İkincisi ise: hoşgörü, doğal, akla dayanan ve evrensel bir davranış değildir; bir başka deyişle varlığı veri alınamaz, bilinçli olarak amaçlanması ve temel toplumsal değerler arasına katılması gerekir.

Din ve Siyaset

Din ve siyaset ayrı fakültelerde, ayrı bilim dalları olarak okutulabilir ama toplumdaki görünümleri ve sonuçları birbirinden kopuk değildir. Hatta tam tersine sıkı bir ilişki içindedir. Bu ilişki rastlantısal ve geçici değildir. HER KİLİSE DEVLETİ, HER DEVLET DE KİLİSEYİ BİR ARAÇ OLARAK GÖRMÜŞTÜR. Bu karşılıklı kullanımın modaliteleri, kullanılış biçimleri farklı olabilir, ancak sonuç aynıdır.

Devlet ile kiliseyi iki ayrı güç odağı niteliğiyle ele alacak olursak, doğal olarak her biri kendi yetki alanını genişletmek isteyecek ve herhangi bir güç mücadelesinde olduğu gibi birinci, ikinci ve hatta -moda deyimiyle ifade edecek olursak bir üçüncü arka bahçe savunma hattı kurmaya çalışacaktır.

Durgun olmayan toplumsal ve entelektüel ortam içinde bu iki güç, zaman zaman strateji ve taktiklerini değiştirecek, alan ve alan ihlâlleri zamana ve mekâna göre değişecek, ihlâller açık, yarı açık ya da gizli olabilecektir. İkisi arasında bir dengenin kurulduğu zamanlar olsa da, herhangi bir tarih kesitinde kâh biri, kâh öteki ağır basacaktır. Tam bir denge ise hiçbir zaman kurulamayacaktır.[2]

Güç alanlarından söz ettiğimizde, ortaya bir soru daha çıkıyor: Yetki alanları arasındaki sınırlar nasıl ve hangi ölçüye göre çizilmiştir ya da çizilmelidir?

Bu sorunun ihlâl konusuyla doğrudan ilişkili olduğu açıktır. Daha da önemlisi, bu denemenin amacı bakımından alanların belirlenmesi hangi ölçütlere göre saptanmış ya da saptanmaktadır?

Görüleceği üzere, tarih boyunca bu ölçütler önemli nitelik farklılıkları göstermişlerdir.

Meşruluk Konusu

Kaba gücün mantıksal olarak meşrulukla ilgisi yoktur, meşruluğun ötesindedir, yasaldır. Meşruluk söyleminden kavramsal olarak faydalanamaz, hareket noktası olarak gösterilemez. Her iki güç de, kaba gücü bir şey uğruna kullandıklarını beyan etmiştir, Bu şey nedir?

Bu, yukarıda söz ettiğimiz beden-ruh ikiliğinden kaynaklanan mücadele sonucunda iyiliğin mutlak surette kötülüğü yeneceği, yenmesinin şart olduğu inancıdır, iyiliğin zaferi her ne pahasına olursa olsun kazanılmalıdır, kaba güç kullanmak zorunda kalınsa bile. Baba çocuğunun iyiliğini ister ve onu cezalandırabilir.

“Hepimiz Tanrı’nın çocukları değil miyiz?” Ve devlete “baba” dediğimiz zaman, ona kendi iyiliğimizi gözetmesi için açık bir yetki vermiyor muyuz?

Böylece devlet (body politic) siyasi beden’i korumakla nasıl mükellefse, kilise de aynı şekilde ruhun sağlığını korumakla mükelleftir. Her iki güç bu görevlerini yerine getirmek için çeşitli yöntemlere başvurur: Örnek davranış, ikna, cezalar ve son çare olarak, idam.

Devlet, meşruluğunu hukukta bulur, kilise ise Kutsal Kitaplarda. Her iki yazılı metinde de, zamana ve mekâna göre farklı içtihatlar getirilebileceği gibi, iki kurumda da ŞAHİNLER ve GÜVERCİNLER mevcuttur. Böylece ince denge arayışları sırasında içtihatlar meydana gelir. Her iki güç de monolitik kurumlar değildir. DENGE ARAYIŞLARINDA HER BİRİ “ÖTEKİ”NİN ZAYIF TARAFLARINDAN FAYDALANMAYA ÇALIŞACAKTIR. ÇÜNKÜ HER GÜÇ KENDİ İÇİNDE, KENDİ İDEOLOJİSİNE KARŞI OLAN İDEOLOJİLERİ BARINDIRIR. BU DA KABA GÜCÜN KULLANILIP KULLANILMAMASINI BELİRLEYECEKTİR.

Sınırlarda Zaman ve Mekân

İki gücün alanları meselesine dönelim. İster sıradan bir devlet olsun, ister bir imparatorlukta, devletin sınırları bellidir. Bu nedenle devletin egemenliğini hangi insanlar üzerinde kullanacağı konusunda kuşku yoktur. Fakat kilise için bu geçerli değildir. Kilisenin etkisi insanların vicdanları üzerindedir, egemenliği sınır tanımaz. Roma’da, Vatikan’da verilen bir kararın, Latin Amerika’nın ya da Afrika’nın uzak bir köyünde yaşayan bir Katolik tarafından kabullenilmesi gerekir. Bu, kilisenin evrensellik iddiasının sonucudur. Oysa devletler evrensel değildir. Ancak kendini evrensel saydığını söyleyen bir Kilise’ye karşı aynı iddiada bulunan başka bir Kilise çıkarsa, o zaman durum değişir.

Zaman kavramı ele alındığında, görülüyor ki devletin zamanı belirgin bir zamandır. Kilise ise zamanı sonsuzluk olarak görür ve ona göre hareket eder. Kilise için “DÜN DÜNDÜR, BUGÜN BUGÜNDÜR” sözü geçerli değildir. Ona göre, dün ile bugün arasında yüzyıllar geçebilir, ancak durum değişmez. Örnek olarak, doğum kontrol meselesini ele alabiliriz. Birleşmiş Milletler çağımızda nüfus patlamasının, beraberinde evrensel bir felaket getirebileceği görüşüne varmış ve doğum kontrolü konusunda, başta üçüncü dünya ülkelerinde olmak üzere çeşidi kampanyalar yürütmeye başlamıştır. Buna karşılık, şimdiki Papa II. Giovanni Paolo, Latin Amerika ve Afrika’da yaptığı seyahatlerde, oradaki sefalet ve açlığı gördüğü halde, her fırsatta doğum kontrolüne karşı çıkıyor; ‘zamanla’ halkların bu meseleyi halledeceklerine, kişilerin kendilerini kontrol etmeyi öğreneceklerine inandığını söylüyor. Görüldüğü gibi Papa’nın zaman anlayışı Birleşmiş Milletler’in zaman anlayışıyla örtüşmemektedir, hele Afrika’nınkiyle hiç. Bu arada, Perulu ya da Ganalı yoksul Katolikler için bu sorun acı bir iç savaş, bir vicdan azabı olarak yaşanabiliyor.

Tarih

Evrensellik kavramı bizi kaçınılmaz olarak tarih kavramına götürüyor. Devletlerin tarihi aşağı yukarı bellidir. Rejimlere göre, tarihe bir misyon yüklenebilir. HEGEL, DEVLETİ TARİHİN ARACI OLARAK GÖRMÜŞTÜR ve bu bakımdan devlete yüklediği görev neredeyse İlâhidir. Fakat bu görüş bir istisnadır. Kilise için ise istisna değildir; tarih Vahiy’le başlar ve onunla özdeşleşir.

Tarih, Kilise için tektanrıcılıkla başlar ve ondan sonrası, ev-rende ve dünyada Tanrı ile kişi arasında gelişen bir tiyatro oyununa benzetilebilir. HATTÂ TARİH, TANRI İLE BİR ULUS YA DA TANRI İLE BİR ULUSLAR TOPLULUĞU ARASINDA OYNANAN BİR DRAMDIR. BAŞKA BİR DEYİŞLE, TANRI İLE İNSANLIK ARASINDA OYNANAN BİR DRAM.

Kilise tarihi nasıl açıklıyor?

Kutsal kitaplarda, Tevrat, İncil ve Kuran’da, çok basite indirgenmiş bir şekilde söylersek; Tanrı, kendini Hazreti İbrahim’e tanıtmakla, aracısı olarak, tüm dünyadaki kavimler arasından İbrani kavimini seçmiştir. Elbette bunu, evreni ve dünyayı, Âdem ile Havva’yı yarattıktan sonra yapmıştır.

Tanrı seçilmiş halkı’na (chosen people) bir misyon da vermiştir: gerçek dini bildirmek ve yaymak. Tevrat’ın tümü, o andan itibaren Tanrı ile halkı arasındaki çekişmeyi anlatır. Bu çerçevede, ilk perdede, Tanrı, Saul ile krallık kurumunu, Hazreti Musa ile hukuku yaratır. Cezalandırır, ödüllendirir. Bütün mesele Tanrı’ya itaat ya da itaatsizlik ilkesi üzerine oturtulur. Tarihi olaylar, savaşlar ve afetler Tanrı tarafından yaratılır, dolayısıyla rastlantısal bir olay yoktur. Nihayet Tanrı İbrani kavmini tam olarak cezalandırmak için ülkelerine Romalıları gönderiyor ve Yahudi milletinin özerkliğine son verir. İkinci perdede Tanrı bu kez bütün insanlığı kanatlarının altına alır ve misyonunu yeni bir peygambere, Saul soyundan gelen Hazreti İsa’ya verir. İsa, insanlığın bütün günahlarını ya da itaatsizliklerini üstlenecek ve çarmıha gerilerek insanlığın kefaretini ödeyecektir. Sonra da Tanrı’nın katına dönecektir. Fakat ölmeden önce İsa, Aziz Petro’yu Roma’da evrensel kiliseyi kurmakla görevlendirir. Bundan sonra Tanrı’nın elçilik misyonunu Katolik kilisesi üstlenecektir. İkinci perdede, itaatsizliğe İsa ile yeni bir anlam kazandırılır, insanlar birbirini sevmelidir, çünkü bu Tann’nın emridir. Ve yine, yüzyıllar boyunca yaşanmış olan tarihi olayların. Tanrı tarafından meydana getirilmiş olduğu ilkesi savunulur. Böylece, evrenselliğe dünyasal, maddi bir görünürlük kazandırılmış olunur. Devletler, Tanrı’nın verdiği kutsal misyonu üstlenecek, Tanrı’nın iradesi tarihsel süreç içinde ortaya çıkacaktır. Şurası muhakkaktır ki, böyle bir görüş, meşruluk konusunda kaba gücün daha şık bir görüntü vermekle birlikte, yüzyıllar boyunca kaba güce de itibar katacaktır.

Doğal Hukuk

Vahiyce başvuru, egemenliğin ve kaba gücün meşrulaştırılmasında temel bir ilke teşkil ediyor, işlevselliği günlük hayatta gizli biçimlerde olağanüstü durumlarda ise açık olarak görülebilir. Fakat kişi gündelik hayatında, programını nasıl düzenleyeceği konusuna ilişkin olarak seçimler yapmak durumunda kaldığı zaman, iman ile akıl arasında çelişkiler doğabiliyor. Kişi “aklının ermediği olaylar” karşısında, örneğin mucizeler konusunda ne yapabilir?

Fransız teolojisinin ortaya koyduğu iman türlerinin en basiti, “foi de charbonnier” ya da “ODUNCU’NUN İMANINDIR.” Bu, sorgusuz sualsiz bir imandır. Fakat dünya yalnızca odunculardan meydana gelmiyor, iman ile akıl karşı karşıya geldiği zaman mesele değişiyor. Her ne kadar, Tevrat’taki itaat emri ile incirdeki sevgi emri, aklı devre dışı bırakıyorsa da, zamanla iman ve akıl ikiliğini, karşıtlığını çözmek gerekli hale gelmiştir.

Antik felsefeden gelen akıl kavramı, ortaçağlarda Aziz Tomas Aquinos tarafından bir senteze kavuşturuldu. Birçok dilemmada, (açmazda) yapıldığı gibi, Aquinos karşıt olan iki terimi özdeşleştirdi: Tanrı, aklın ta kendisidir ve evreni, dünyayı ve insanı yaratırken kurallar koymuştur. Başka bir deyişle, Tanrı, büyük bir projenin ve bu projenin belkemiği akıldır. DOLAYISIYLA, İNSAN BU PROJENİN BİR PARÇASI OLDUĞUNA GÖRE, AKIL SAHİBİDİR. YANILABİLİR, AMA BU ONU AKILSIZ YAPMAZ. Tanrı’nın koyduğu bu “İlâhi Kanun” dünyada Doğa Kanunu olarak tezahür eder. Böylece, düşünmek, seçmek, yanılmak, doğruyu araştırmak işlevleri Tanrı’nın insanoğluna verdiği bir görevdir. Doğa Kanunu kavramı böylece hem imanı pekiştirir hem de insana bir açık yapıt sunar. Yapıt açık olduğu için, tarih boyunca, yorumlama hakkının tekeline sahip çıkan kurumlar (krallar, din adamları, cemaatler) ya da bu tekele doğal olarak kendilerini sahip gören kurumlar, “Vahiy”den ve “Doğal Hukuk”tan yola çıkarak mücadele edeceklerdir. “Vahiy” in içerdiği çelişkiler, “Doğa Kanunu”ndan doğan insan hakları, hoşgörüsüzlük ve hoşgörü arasında gelgitler, neden olacak ve devlet ile Kilise arasında kurulup, bozulacak dengeler bu mücadelenin sonucu olarak meydana gelecektir.

Hoşgörü Meselesi

Birinci modus ponens, din ve siyasetin ayrılmazlığı, ikinci mudus ponens, yaygın olan şu düşünceye karşı çıkacaktır: “Hoşgörü doğaldır ve doğal olduğu için de iyidir”. Bir başka deyişle, bazı toplumlarda hoşgörü yerleşmişse ve oralarda dini hoşgörüden söz ediliyorsa, bu ne doğal olduğu için, ne de iyi olduğu içindir. Ancak bu savın tartışılmasına geçmeden önce, insan hakları konusuna bir göz atmak gerekiyor.

“İnsan hakları kavramı, insanlık kadar eski bir kavramdır”, ifadesini yazılı metinlerde bulmak mümkündür. Hititler,“Hammurabi Kanunu” ndan ilham alarak kendi hukuklarını yazarken, örneğin, kısas kuralını kaldırmışlardı. (Ceram, 208). Hazreti Musa, M.Ö. XII. yüzyılda ve ölümünden evvel, ikinci bir kanunname ilân ederek, birincisinde emrettiği On Emir’den daha ayrıntılı emirler vermiştir: Yoksulların bakımı, dul ve yetimlerin kollanması, çocukarın, babalarının işlediği suçlardan dolayı cezalandırılmaması, hakimlerin erdemli olmaları ve hattâ hayvanlara iyi davranılması bunların arasındaydı (Margolis ve Max, 20). Russell’a göre de bunlar Aziz Augustinius tarafından Hıristiyanlığın ilkeleri arasına geçirilmiştir (Russell, 363). Bu ilkeler hem siyasi güç, hem Kilise hem de kişiler tarafından uyulması gereken ilkelerdir. Yaşam hakkı, mal edinme ya da koruma hakkı, başkasına gösterilen sevgiyi karşısındakinden beklemek hakla, kutsal bir niteliğe sahiptir. Fakat vicdan özgürlüğü hakkı bunların arasında yoktur. Kilise için dogma, devlet için güvenlik kaygılan vicdan özgürlüğü hakkının askıya alınmasını meşru kılar. Tek çıkış noktası, bu iki gücün yetki alanlarının dışına çıkmaktır: ya ölümle, ya da terk etme yoluyla. Fakat bunu yapan kişi ya kanun dışı, ya da sapkın sayılacaktır. Her iki durumda da kişi vicdanı ile aklı arasında bir seçim yapmaya zorlanmaktadır. Hem devlet, hem kilise onu ihanetle suçlayacak ve kişiyi bu “korkunç durumdan kurtarmak için” insanda doğal olarak barınan kötülüğü ortadan kaldırmak, iyiliğin zaferini sağlamak için, harekete geçeceklerdir.

Bu aşırılıklara karşı zaman içinde VİCDAN ÖZGÜRLÜĞÜ ortaya atılarak, klasik anlamdaki insan haklarına ilave edilecektir. Vicdan özgürlüğü ile hoşgörü arasında bir fark vardır. Vicdan özgürlüğü kişiyi, tümüyle kişi olarak ilgilendiren bir ilkedir. Genelde dinle ilintili olarak düşünülür, fakat öyle olması şart değildir. Kişi herhangi bir meselede vicdanım rahat dediği zaman, vicdan özgürlüğünü dile getirir, bu içsel bir konudur, başkalarına bağımlı değildir. Toplumsal anlamda bir eşitlik sağlar. Literatürde tolerans olarak geçen hoşgörü ise, dilsel kökünde, kabul etmek, katlanmak, yabancı bir cismi reddetmemek anlamlarını içerir.

Örneğin, vücut bir protezi tolere eder, ya da etmez. Toplum bir yabancı grubu kabul eder ya da etmez. Dolayısıyla ikili bir hiyerarşi söz konusudur. Hâkim olan fikir, yabancı olana bir lütufta bulunulmasıdır. Tolerans ilkesinde bu üst-ast ilişkisi vardır. Türkçe’de hoşgörü terimi bunun daha ılımlı bir ifadesidir. Hoş görmek, kabullenmek demek değildir, kendinden saymak da değildir. Karşılıklı hoşgörü, karşılıklı tahammülün bir ifadesidir. Hiç bir toplumda hoşgörü mutlak değildir. Toplumlar bazı konularda tam bir hoşgörüsüzlük gösterebilirler. Yukarıda söz ettiğimiz öteki kavramı, değişik toplumsal katmanlarda, değişik alan ve zamanlarda hoşgörünün doğal olmadığını göstermektedir.

Hoşgörü iyidir dendiğinde yine yaygın bir yanılma söz konusudur. Herkese ve herşeye karşı hoşgörülü olmak, savunma mekanizmasını etkisiz hale getirir. SİYASİ ALANDA DA, DİN ALANINDA OLDUĞU GİBİ, HOŞGÖRÜNÜN SINIRLARININ SAPTANMASI GİRİŞİMLERİ EBEDİ VE EZELİ BİR SORUN OLARAK KENDİNİ GÖSTERMİŞTİR. İster devlet-yurttaş arasında, ister kilise-inananlar arasında, ister devlet-kilise arasın-da, hoşgörüde sınır öğesi her zaman hayati bir önem taşımıştır.

İşte bu bağlamda, çözüm vicdan özgürlüğü hakkının insan haklarına eklenmesi sonucunda bulunmuştur. Bir başka deyişle, insanları, belli aralarla birbirlerini boğazlamaktan kurtarmak için, bazı temel kurallar konmuştur. Fakat bu, hoşgörü iyi bir şey olduğu için değil, işlevsel olduğu için yapılmıştır. Russell’ın dediği gibi, hoşgörü yılgınlıktan doğmuştur.

Bir noktaya daha işaret etmek gerekiyor. Güçler arasında bir” modus vivendi” (geçici uzlaşma)  ye varılmış, devletler arası ilişkilerde din savaşları son bulmuşsa da, insan hakları adına savunulan vicdan özgürlüğü ne mutlak ya da sınırsız olarak yerleşmiştir, ne de yerleşmesi beklenebilir.

Örneğin Japon hükümeti Güneş Mezhebinin ayinlerini yasaklamamış, fakat mezhebin üyeleri metroya zehirli gaz saçtıklarında onları tutuklamış ve cezalandırmıştır. Çağdaş dünyada böyle örneklere sık sık rastlanmaktadır. Devletler, insan haklarını kısıtlama pahasına özgürlükleri sınırlandırmayı zorunlu bulabilir, kurallara aykırı davranıldığı durumlarda ise yaptırım uygularlar. Dolayısıyla sınır meselesi güncelliğini korumaktadır.

Siyasi itaat, başkaldırma hakkı, reelpolitik, toplumsal barış, ruhun selameti ve dünyevi çıkarlar gibi öğelerin tümü, hâlâ devlet ile kilise arasındaki savaşların ve mücadelelerin temelinde yer almaya devam etmektedir. Ve sonuçta tarihsel süreç içinde varılan modus vivendi’nin ne kadar kırılgan olduğu görülecektir. (s. 11-19)

 

 

Kaynakça

COŞAR Fatma Mansur, Din Savaşları [Kitap]. İstanbul, 2000,

BUGÜN’ÜN IŞIĞINDA GEÇMİŞ  (Martin Lings )

Acaba: eski insanlar, bugün çağdaş bilim adamlarının bildiklerini bilselerdi atalarına başka bir gözle mi bakarlardı?

Atalarımızın düşünceleri büyük ölçüde dine dayandığı için, bu soru bir bakıma başka bir soruyla eşanlamlı: Dinle bilim arasında gerçek bir uzlaşmazlık olduğu söylenebilir mi?

Bir ya da iki «baştan çıkarıcı» örnek alıp, bunları hem dinin hem de bilimin ışığında -karanlığında değil- incelemeye çalışalım.

Acaba din, tarih-öncesi olayların zamanının, Ahdi Atik’te söylenenlerin «lâfzî» yorumu doğrultusunda belirlenebileceğini ve Yaratılış’ın yaklaşık M.Ö. 4000 yıllarında gerçekleştiğini mi iddia ediyor?

Böyle bir iddiada bulunmak gerçekten çok zor, çünkü «Sen’in gözünde bin yıl, ancak dün gibidir» ve kutsal metinlerde sözü edilen «gün»lerin beşerî günler mi, yoksa her biri «beşerin bin yılı»na denk düşen (yani beşerî «gün»le hiçbir ortak yanı olmayan) İlâhî Günler mi olduğu her zaman pek belli değildir.

Bilim, dünyanın yaklaşık 6000 yıl önce yaratıldığını onaylayabilir mi?

Kuşkusuz onaylayamaz; çünkü çeşitli deliller, hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak bir açıklıkla, sözü edilen tarihte dünyanın ve insanoğlunun çoktan «yaşlanmış» olduğunu gösteriyor;

Bu noktada bilim, kutsal metinlerin lafzını çürütüyor gibi görünse bile ruhunu çürütmüyor; zira «Yaratılış» kronolojisinin lafzî yönünde ayak dirememeyi gerektiren -arkeolojik ve jeolojik kanıtların dışında- manevî nedenler de var. Bu, hepsi değilse bile çoğu lafzî yorumları benimseyen Ortaçağ’daki atalarımızın hiç de bizden daha az maneviyatçı veya daha az akıllı oldukları anlamına gelmez. Ama, ilerde göreceğimiz gibi, onların zaman duygusu nitelik açısından çok daha gelişmiş olduğu (yani zamanın tartımını (ritmini) bizden çok daha berrak bir biçimde kavrayabildikleri) halde katkısız niceliksel açıdan «zaman» duygulan daha az gelişmişti. Kadir-i Mutlak bir Tanrı’nın yarattığı düzenin ilgi çekici bir başarısızlıkla sonuçlanması üzerine Yaratıcı’nın çok kısa bir süre sonra bir aile dışında bütün insan soyunun sular altında kalmasını istemesinde manevî bir aykırılık olması bizim için çok önemli olduğu halde, onları pek ilgilendirmiyordu. [3]Ama zamanla; ilgili sorunların dışında da Ortaçağ insanı bizim gibi düşündüğü için vicdanen muzdaripti; çok derin bir beşerî sorumluluk duygusu taşıyordu. Bunu da onların lehine bir nokta olarak belirtmek gerekir. Eğer olup bitenler böylesine -korkunç demesek bile- aykırı ise, bütün suç insanlardadır. Bu düşünce tarzı, gerçeğe birçok çağdaş düşünce akımından daha fazla yaklaşsa bile, yine de bütün gerçeği yansıtmıyor. Soruna biraz «uzaktan» bakan bizler, Tanrı’nın da «Kendine özgü», sorumlulukları olduğunu görmezlikten gelemiyoruz. Yine de her birimiz, düzlükte duran birinin dağın bazı yönlerini bazen dağa tırmananlardan daha iyi görebileceğini düşünerek, kendi kendisine, soruna hangi yükseklikten baktığını sormak zorundadır. Bu soruya verebileceğimiz cevaplar ne olursa olsun, kronolojiyle ilgili olarak Tanrı’nın şanına yakışanın ne olduğu konusundaki düşüncelerimiz Ortaçağ Hristiyan Dünyası’nın bakış açısından çok, Tanrı’nın ancak binlerce yıl süren bir manevî dirlik-düzenlik döneminden sonra insanlığın nisbeten kısa bir çözülme dönemine girmesine, bir başka deyişle «yaşlanmasına» izin verdiğini söyleyen Antik Dünya’nın bakış açısına uygun düşmektedir. Ne olursa olsun, bu daha eski bakış açısı kolayca bir kenara itilecek türden değildir. Bu bakış açısının temelini oluşturan «zaman çevrimini (Yunanlıların ve Romalıların Altın, Gümüş, Bronz ve Demir Çağlar adını verdiği) dört çağa ayırma geleneği» yalnızca Avrupa’ya özgü değildir. Asya’da Hintliler arasında, Amerika’da da Kızılderililer arasında bu geleneğin olduğunu görüyoruz. Bu konuda en açık Öğretiye sahip olan Hinduizm’e göre Altın Çağ, sözkonusu çağların en uzun olanıdır; çağlar kötüleştikçe süreleri kısalmakta, en kısa ve en kötü çağa Karanlık Çağ adı verilmektedir.

Karanlık Çağ, Demir Çağ’a karşılık gelmektedir. Ama bu en son ve en kısa çağ bile 6000 yıldan daha eskiye uzanmaktadır. Çağdaş arkeologların «Bronz Devri» dedikleri şeyin, yukarıdaki dört çağın üçüncüsüyle hiçbir ilgisi yoktur. «Demir Devri» dedikleri de, dördüncü çağm [Demir Çağ] sadece bir bölümüne tekabül etmektedir.

Çok eski ve yaygın dört çağ geleneği, Yaratılış Kitabı’yla [4] çelişmez; ama bilimsel kanıtlar gibi o da lâfzî olmaktan çok, allegorik (kinayeli) bir yorum gerektirir. Buna göre, sözgelimi bazı adlar, yalnız belirli kişileri değil, bütün tarihöncesi çağları gösterir ve Âdem yalnız ilk insanı değil, aynı zamanda binlerce yıllık bir süre içinde ilk beşeriyetin tamamını, da gösterir. İyi ama, din insanın geçmiş zaman içinde çok mükemmel bir durumda yaratıldığını ve o zamandan beri de sürekli düşüş gösterdiğini ileri sürmek zorunda mıdır?

Hiç kuşkusuz, evet; zira Adn Bahçesi kıssası sadece lâfzı yönüyle yorumlanamasa bile, bu lâfzî yönüne aykırı olarak da yorumlanamaz.[5] Her şeye rağmen, Allegorinin amacı, yanlışı değil doğruyu anlatmaktır. Kaldı ki, ilk insanın mükemmel bir biçimde yaratıldığını ve daha sonra «düştüğünü» söyleyen sadece Musevîlik, Hristiyanlık ve İslâm değildir. Aynı GERÇEK, BİRÇOK DEĞİŞİK BENZETMEYLE ÖRTÜLMÜŞ BİR BİÇİMDE, DÜNYANIN HER TARAFINDA TARİHÖNCESİ GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE KADAR GELMİŞTİR. BÜTÜN DİNLER, OYBİRLİĞİYLE, EVRİME DEĞİL BOZULMAYA, YOZLAŞMAYA İŞARET ETMEKTEDİRLER. BU DİNÎ ÖĞRETİ, BİLİMSEL YÖNTEMLERLE BİLİNEN OLGULARLA ÇATIŞMAKTA MIDIR?

Bilimin kendi kendisine sadık kalması için evrim kuramını sürdürmesi mi gerekir?

Bu soruyu Encyclopedie Française’in («Canlı Organizmalarda ilgili) V. cildini hazırlayan Fransız jeolojisti Paul Lemoine’dan bir alıntıyla cevaplandıralım. Lemoine, çeşitli yazarların makalelerinden sonra, sonuçta şunları söylüyor:

«BÜTÜN BUNLAR GÖSTERİYOR Kİ, EVRİM KURAMI İMKÂNSIZDIR. ASLINDA, DIŞ GÖRÜNÜŞE RAĞMEN, ARTIK HİÇ KİMSE EVRİM KURAMINA İNANMAMAKTADIR… EVRİM, ARTIK ÇOBANLARIN İNANMADIĞI AMA SÜRÜLERİNİN SELÂMETİ BAKIMINDAN SAVUNMAYI SÜRDÜRDÜKLERİ BİR TÜR DOGMADIR. »

Hiç kuşkusuz abartılmış bir üslûp kullanılmış (ve sözkonusu «çoban»lar bir çırpıda ikiyüzlülükle suçlanmış) olsa bile, bu yargı, yargılayanın kimliği de göz önünde tutulursa birçok açıdan anlamlıdır. Birçok bilim adamının dinî içgüdülerini dinden evrimciliğe kaydırdıkları, bu yüzden de evrim konusundaki tutumlarının bilimsel olmaktan çok bağnazca olduğu hiç şüphesiz doğrudur. Fransız biyologu Profesör Louis Bounoure, Sorbonne Üniversitesi zooloji eski profesörlerinden Yves Delage’dan aktarıyor:

«Bugüne kadar, bir başka türün atası olan herhangi bir türe rastlanmadığını, böyle bir şeyin bir kerecik olsun gerçekleştiğini gösteren hiçbir kanıt bulunmadığını kabul ediyorum. Ama yine de, evrimin nesnel olarak kanıtlanmışcasına doğru olduğuna inanıyorum.» Bounoure bunu şöyle yorumluyor:

«Sözün kısası, bu konuda bilimin bizden beklediği, (kendisine) iman etmemizdir ve gerçekten de, evrim düşüncesi genel olarak bir tür ilham edilmiş gerçek kılığında ileri sürülmektedir.»  [6] Ama Bounoure’un aktardığına göre, Sorbonne’un bugünkü Palaeontolöji Profesörü Jean Piveteau da, gerçek bilimin «evrimi açıklamaya çalışan değişik kuramların hiçbirini kabul edemeyeceğim, hatta bu kuramların hepsiyle çatışmakta olduğunu» [7] belirtmektedir.

Darwin’in kuramı, başarısını büyük ölçüde Ondokuzuncu Yüzyıl Avrupalısının o güne kadar ulaşılan en yüksek beşerî imkânı temsil ettiği yolundaki yaygın inanışa borçludur. Bu inanç, hümanistlerin «ilerleme»ye besledikleri inancın bilimsel bir doğrulaması olarak yücelttikleri «insanoğlunun insandan-aşağı ataları» kuramı için önceden özel olarak hazırlanmış bir kılıf gibiydi. Bir avuç güvenilir bilim adamının son yüzyıl boyunca evrim kuramının bilimsel bir temeli olmadığını, bu kuramın birçok bilinen gerçeğe ters düştüğünü sürekli iddia etmeleri de, bütün soruna daha özenli bir bilimsel yaklaşımla eğilinmesi için yalvar yakar olmaları da bir işe yaramadı. Evrimciliğe yönelik bir eleştiri, ne kadar sağlam temellere dayanırsa dayansın, gel-git zamanı deniz sularının kabarmasını önlemeye çalışmak kadar boşunaydı. Ama şu sıralarda suların kabarmasının artık durduğunu gösteren belirtiler vardır. Gittikçe daha çok sayıda bilim adamı bu kuramı daha yansız bir bakışla yeniden gözden geçirmektedirler. Sayıları hiç de az olmayan bazı eski evrimcilerin şimdi evrim kuramına bütünüyle karşı çıkmalarının nedeni de budur. Bunlardan biri biraz Önce sözünü ettiğimiz Bounoure, bir diğeri de Douglas Dewar’dır. Dewar şunları yazıyor:

«Biyologların ve jeologların astronomlarla ve kimyacılarla aynı çizgiye gelip dünyanın ve evrenin olağanüstü gizemli olduğunu, her türlü -bilimsel araştırmalara dayanan- açıklama çabasının sonuçsuz kaldığını kabul etmeleri sevindiricidir.»  [8] Dewar, evrimcileri, insanın «insan-öncesi» ataları zincirinde hangi hayvanın son halkayı teşkil ettiği konusundaki değişik, tümüyle varsayımsal [9]ye birbirleriyle çelişen görüşlerine göre, kendi içlerinde ayrıca altgruplara bölüneli on ana gruba ayırmakta ve şunları söylemektedir: «Reinke 1921’de şunları yazı yordu: ‘Bilimin [bu konuda] yapması gereken ve kendi şanına yaraşan tek şey insanoğlunun kökeni konusunda hiçbir şey bilmediğini söylemektir’. Bugün bu yargı, en az Reinkenin söylediği günkü kadar geçerlidir»[10]

Bilim insanoğlunun kökeni konusunda birşey bilmese bile, tarihöncesi geçmişi konusunda pek çok şey bilmektedir. Ama bu bilgi (en baştaki sorumuza dönersek) atalarımıza kronoloji dışında ne daha önce bilmedikleri yeni bir şey öğretebilirdi, ne de tutumlarında genel bir değişikliğe yol açabilirdi. Çünkü onlar geçmişe bakarken, karmaşık bir uygarlık değil, en az toplumsal örgütlenmeye sahip küçük köy yerleşimleri ve bunların da ötesinde evsiz, tümüyle doğal çevre içinde, kitapsız, tarımsız, hatta başlarda elbisesiz yaşayan insanlar görüyorlardı. O halde, eskilerin kutsal metinlere ve ağızdan ağıza aktarılarak gelen yüzlerce yıllık geleneğe dayanan «ilk insanlar» anlayışı,, maddî varlıkla ilgili çıplak gerçekler bakımından modern bilimsel O anlayıştan pek de farklı değildi. Modern bilimsel anlayışın geleneksel anlayıştan farkı, bu gerçekler toplamına biçtiği değerdedir.

Son zamanlara kadar insanlar, ataları evlerde değil de mağaralarda ve ağaç kovuklarında yaşadığı i çin onlara hiç de kötü gözle bakmazlardı. Shakespeare’in «altın dünyada yaşıyormuşçasına» Arden ormanında yaşayan sürgün Dük’e,

«Omuzumuzda taşıdığımız Âdem’in yükü yalnız,

Zaman geçip gidiyor…

Geçiyor hayatımız tekinsiz kalabalıktan uzak,

Taşlardan öğüt alıyoruz ve iyilik her şeyden

Söyleşen dilimiz ağaçlar, okunan sayfamız çaylar,

Taşlardan öğüt alıyoruz ve iyilik her şeyden.

Ben olsam hiç değiştirmezdim bunu.»

dedirtişi pek de o kadar eski değildir.

Bu sözler hâlâ bazı ruhlarda estetik katılmayı epey aşan içten bir yankı uyandırabilir. Shakespeare’in gerisinde bütün Ortaçağ boyunca ve daha da önceleri Batı dünyasında münzevî insanlara rast gelinmeyecek çağ yoktur ve bu münzevilerin bazıları, kendi kuşaklarının en çok sayılan kişileridir. Doğal çevrede yaşayan bu bir avuç istisnaî adamın, «uygarlıkla kölece bağlı kardeşlerine gönülden acıdıklarına hiç şüphe yok. Doğu ise, değerler konusunda eski duyarlıkla bağlarını hiçbir zaman koparmamıştır. Buna göre insan için en uygun ortam, en baştaki ortamdır. Sözgelişi Hintliler arasında, bir insanın ömrünün son günlerini bakir doğanın ıssızlığı içinde geçirmesi hâlâ özenilen bir durum ve bir ayrıcalıktır.

Bu bakış açısını kavrayabilen biri, tarımın belli bir gelişme çizgisine ulaştıktan sonra, herhangi bir «ilerleme»ye işaret sayılmak şöyle dursun, aslında insanoğlunun yozlaşmasında anahtar rolünü oynadığını kolayca görebilir, (Tevrat’ta, -hiç kuşkusuz yüzlerce kuşağı kapsayan- bu süreç, avcılık ve çobanlıktan ayrı olarak tarımı simgeleyen ve aynı zamanda ilk şehirleri kurup ilk cinayeti işleyen Kabil’in şahsında özetlenmektedir.)- Yaratılış Kitabı yorumlarıma göre Kabil’in «tarıma karşı büyük bir tutkusu vardı»; böyle bir tutku göçebe avcı/çoban ve [toprağı arızî olarak işleyen] konar -göçer açısından çok belirgin bir «düşüş»tü: Meslek olarak tarım, belli bir yere yerleşmek demekti; bu da er veya geç kasaba haline gelecek köylerin kurulmasına yol açıyordu. Antik dünyada, çobanın sürdüğü hayat nasıl hep saflıkla birlikte düşünülmüşse, kasabalar da (göreli olarak) hep kokuşma, çürüme yerleri olarak kabul edilmiştir. Tacitus, kendi döneminde yaşayan Germenlerin evlerden nefret ettiklerini yazıyor. Hatta bugün bile, sözgelişi Kızılderililer gibi göçebe veya yarı-göçebe topluluklar, tarım gibi, onları belli bir yere bağlayıp özgürlüklerini kısıtlayacak şeylerden nefret etmektedirler.

«Kızılderili’nin, oturma ve yoğunlaşma -‘taşlaşma’ da denebilir- yasası uyarınca herşeyin billurlaşmak zorunda olduğu bu yeryüzüne kendisini ‘bağlamak’ gibi bir niyeti yoktur ve- bu durum  kızılderilinin evlerden (özellikle taştan yapılmış, evlerden) neden böylesine nefret ettiğini ve bu açıdan bakıldığında Ruh’un kutsal akışını ‘dondurup’ ‘öldürecek’ yazı’nın [onların arasında] neden olmadığını açıklamaktadır.» [11]

Bu alıntı, bizi tarım sorunundan okuma-yazma sorununa götürüyor. Bu bağlamda, Druid’lerin de (Caesar’ln bildirdiği gibi) KUTSAL ÖĞRETİLERİNİ YAZIYA DÖKMENİN ONA SAYGISIZLIK SAYILACAĞINA İNANMALARINI HATIRLAYABİLİRİZ. Tarım gibi, yazının olmayışının da olumlu bir nedeni olabileceğini gösteren daha başka örnekler de gösterilebilir. Her halükârda, dilbilimsel beceriyi okur-yazarlığın ayrılmaz bir parçası gibi düşünmeye ne kadar alışmış olursak olalım, azıcık düşünürsek, bu ikisi arasında köklü bir bağlantı olmadığını, zira dilbilimsel kültürün bir bütün olarak dil tarihine çok yenilerde eklenen yazılı alfabeden büsbütün bağımsız olduğunu kolayca görürüz. Ananda Coomaraswamy’nin «İncil’i, Vedaları, Edda’yı büyük destanları ve genel olarak dünyanın en güzel kitaplarını içeren bütün bir peygamberi edebiyat türü» dediği şeyle ilgili olarak söylediği gibi, «Bu kitapların çoğu yazıya geçirilmeden önce de vardı; çoğu hiç yazıya geçirilmedi; diğerleri de ya çoktan kayboldu veya kaybolacak.» [12]

Sayılamayacak kadar çok ümmî adam, olağanüstü incelikli dilleri kullanmanın ustası olmuşlardır. «Uzak adaların kuytu köşelerinde yaşayan, dupduru kafalı, olağanüstü bellek gücüne sahip, genellikle çok yoksul ve yaşlı, sadece Kelt diliyle konuşan adamlar… Adalarda en ümmî kişilerin konuştuğu diyalektin en güzel, en doğru diyalekt olduğuna inanıyorum.» [13]

«Sözlü geleneğin, çok büyük bir toplam oluşturan dizeleri yüzlerce yıldan beri kuşaktan kuşağa aktarmayı başardığı kanıtlanmış ve kabul edilmiştir… Eğitim, bu -Fransızların deyişiyle- «sözlü» edebiyata dost değildir. Kültür, -bazan şaşırtıcı bir hızla- bu edebiyatı tahrip etmektedir. Bir ulus okumaya başladıktan sonra bir zamanlar bütün bir halkın malı olan şey artık sadece ümmîlere kalmakta ve eğer bir antika meraklısı çıkıp da derlemezse çok geçmeden bütünüyle yok olup gitmektedir.» [14]

«İngiliz köy kültürünün dağılmasını tek bir nedene indirgememiz gerekseydi, bunun okuma -yazma olduğunu söylememiz gerekirdi.» [15]

Yeni Hebrid adalarında «çocuklar dinleyerek ve izleyerek eğitilirler… Yazı yoktur, bellek mükemmeldir, gelenek tamdır. Yetişmekte olan çocuğa, büyüklerce bilinen her şey öğretilir… Hikâye anlatma biçimlerinden biri de türkülerdir. Her çocuğun öğrendiği bine yakın efsanedeki düzen ve içerik bütün bir kitaplık gibidir; bir hikâye saatlerce sürebilir… Dinleyiciler bir kelime  çağlayanıyla karşı karşıya kalırlar.» Karşılıklı konuşmalarında «kelimeleri bizim yitirdiğimiz bir doğruluk ve güzellikle kullanırlar… Yerliler, beyazların etkisiyle yazı yazmayı kolayca Öğrenmektedirler. Bu işi tuhaf ve faydasız bir beceri saymakta, ‘insan ezberleyip konuşamaz mı?’ demektedirler.»[16]

Tümüyle Coomaraswamy’ den aldığım bu alıntılara ek olarak, İslâm’dan önce Araplar arasında Mekke soylularının, oğullarım yetişmeleri için çöldeki bedevilerin yanma gönderdiklerini, çünkü bu büsbütün ümmî göçebelerin şehirde yaşayan «medenileşmiş» kardeşlerinden daha arı bir Arapça konuştuklarını belirtelim.

Dilin korunması için en gerekli nitelikler olan titizlik, uyanıklık ve dikkatin genel olarak «uygarlık»la birlikte yavaş yavaş ortadan kalktığına hiç şüphe yok. Özellikle okuma-yazma, insanlara yanlış, temelsiz bir güven duygusu veriyor ve onları uyuşturuyor: Nasıl olsa dil hâzinesini koruyacak olan artık gündelik konuşmalar değildir. Biri yazılı, öbürü sözlü olmak üzere iki dil olduğu düşüncesi bir kere yerleşti miydi, konuşma dili göreli olarak daha büyük bir hızla yozlaşmaya başlamakta ve er-geç yazı dilini de peşinden sürüklemektedir. İncil’in yeni İngilizce çevirisi bunun kanıtıdır.

Bugün Batı’da konuşma dili öyle bir noktaya gelmiştir ki, bir insan düşüncelerini az çok uğraşarak yaşıma dökebilse bile konuşmanın «ihtişamı» neredeyse tümüyle unutulmuştur. Konuşma sırasında belirli yanlışlardan kaçınmanın öğretildiği doğrudur; ama bu tamamen toplumsal nedenlerle yapılmaktadır; ses zenginliğiyle veya dilin sahip olabileceği bir başka olumlu nitelikle hiçbir ilgisi yoktur. Ama buna karşılık bir insanın hayatında konuşma tarzı, yazma tarzından çok daha önemli bir etken olmaya devam etmektedir; çünkü konuşmanın ruh üzerinde (gelip geçici yazı yazma işinin hiçbir zaman sahip olamayacağı) «müterakim» [17] bir etkisi vardır.

Bunları belirtmekteki amacımızın, yazılı alfabenin faydalarını inkâr etmek olmadığını söylemeye bile gerek yok. Dil, ümmîler arasında bile, olayların doğal akışı içinde yozlaşmak eğilimindedir ve sürgün veya yabancı hâkimiyeti gibi durumlar her şeyin şaşılacak kadar kısa bir süre içinde unutulup gitmesine yol açabilmektedir. Sözgelişi, yazılı kayıtlar olmasaydı Yahudilerin manevi mirasından geriye ne kalabilirdi? Her halükârda, bazı hat sanatları, insanoğlunun sözü kayda geçirmeye başladığı zaman sadece «Tanrı’nın izniyle» değil, «Tanrı’nın buyruğuyla» böyle davrandığını göstermektedir. Her şeye rağmen, dünyanın bugünkü duruma gelmesinin sorumlusu, yazma değil basma işlemidir. Hiç değilse yazma, insana en hafif deyimle üstünlük sağlamak gibi bir iddia taşımıyordu. Hatta beşerî yozlaşma belli bir noktaya ulaştıktan sonra bunun «ehven-i şer» bir zorunluluk olduğunu bile söyleyebiliriz. .

Öte yandan konuşma, hep insanın bir izzeti sayılmıştır. İslâm’da olduğu gibi Musevîlik’te de, İlâhî Vahiy’le gerçek dilin, -yani sesin manaya tam denk düştüğü dilin- Âdem’e öğretildiği öğretisini buluyoruz.

İnsanoğlunun ilk-konuşmasının en mükemmel anlatım gücüne sahip, bütün dillerin en onomatopaeic (sesleri yankılayan-taklide eden) olanıyla gerçekleştiği yolundaki bu inanışı hiçbir filolojik doğrulamadan geçirmek mümkün değildir. Yine de filoloji, bize insan soyunun genel dilbilimsel eğilimleri konusunda açık bir fikir verebilir ve bu da geleneğin bildirdiklerinin yanlış olduğunu göstermemektedir. Tam tersine, bildiğimiz bütün diller, daha eski bir dilin bozulmuş bir şeklidir ve geriye doğru gittikçe dilin yetkinliği artmakta, dil daha da karmaşıklaşmaktadır. -Bu yüzden, en eski, tarihin kendisinden daha eski, [bilinen diller, daha sonra ortaya çıkan dillerin hepsinden daha özenli, daha ayrıntılı, daha ince işlenmiş dillerdi. Bu diller ,konuşan kişinin bütün dikkatini konuşmasına vermesini daha çok gerektiriyordu. Dilbilgisi ve sözdizimi günden güne basitleşirken, kelime dağarcığıda gerek biçim gerekse ses yükü bakımından zamanla yoksullaşmaktadır.”

Zaman bir dilin niteliklerini sürekli budadığı halde, nicelik açısından baktığımızda bir dilin kendisini kullananlara yetecek kelime dağarcığına her zaman sahip olacağı doğrudur. Sözgelişi maddî eşyanın  olağanüstü çoğalması adların sayısında da bir çoğalmaya-yol açacaktır. Modern dillerde birçok yeni kelime uydurulup dile -dıştan- eklenirken, bilinen eski dillerin büyük bir çoğunluğu, gündelik dilde kullanılan kelimeler dışında, kullanılmayan ama [dilin yapısında var olan neredeyse sonsuz kelime yapım yeteneği nedeniyle] istendiğinde organik olarak üretilebilecek binlerce başka kelimeye de (deyim yerindeyse) «sahipti». Bu açıdan, artık kullanılmadıkları için «ölü» sayılsalar bile kendi içlerinde son derece canlı organizmalar olan eski dillerle karşılaştırıldığında asıl «ölü» veya «can çekişen» diller, modern dillerdir.

Bu, eski dillerin -ve onları konuşanların- yalınlık erdeminden yoksun oldukları anlamına gelmez. Gerçek yalınlık, karmaşıklıkla çatışmaz; çatışmak şöyle dursun,, gerçek yalınlığın tam anlamıyla gerçekleşebilmesi için belirli bir karmaşıklık gereklidir bile. Belirli bir sistem veya düzen kavramım içeren karmaşıklıkla, düzensizlik ve hatta dağınıklık demek olan karışıldığı birbirine karıştırmamak; aynı şekilde, yalınlıkla yalıtkatlığı da birbirinden ayırmak gerekir.

Gerçekten «yalın» adam, yoğun bir «vahdet»tir: Tam, halis yürekli, kendi kendisine karşı bölünmemiş bir adamdır. Bu sıkı dokunmuş bütünlüğü koruyabilmesi, için ruhun her yeni duruma kendini bütünüyle uydurabilmesi gerekir. Bu da değişik psişik unsurların büyük ölçüde esnek olmasını gerektirir: Bu unsurların her biri «hava ne olursa olsun diğerleriyle tam bir uyum göstermeye hazır olmalıdır. Yalınlık erdeminin temelinde yatan bu sımsıkı bireşim (synthesis) karışıklıktan uzak bir karmaşıklıktır. . Bu karmaşıklıkla, -modern «analitik» dillerden ayrılmadan için genellikle «bireşimsel» (synthetic) diye tanımlanan- eski dillerin karmaşıklığı birbirlerini tamamlamaktadırlar. Ruhun değişik unsurlarına benzeyen konuşmanın değişik bölümleri, ancak inceden inceye işlenmiş bir dilbilgisi kuralları dizgesiyle anlama uygun bir biçimde seslendirilebilir ve her cümle tek kelimenin sahip olduğu birliği kazanabilir. Bireşimsel dilin yalınlığı aslında büyük sanat eserlerinin yalınlığına benzetilebilir: Yalın olması gereken mutlaka araçlar değil toplam etkidir ve gerek ilk dilin, gerekse onu konuşan insanların yalınlığı da (çok daha üst düzeyde) böyle bir yalınlıktır. Eldeki bütün dilbilimsel kanıtların gösterdiği sonuç budur ve doğrudan anlatımı olduğu ruha böylesine sımsıkı bağlı olduğu için dil insan hayatında öylesine önemlidir ki, onun tanıklığı psikolojik açıdan çok büyük bir önem taşımaktadır.           

İstisnaî bir bütünlük içinde uzak geçmişten günümüze kadar gelebilen ve bu nedenle «denek taşı» olarak kullanılabilecek bir miras var elimizde: Arapça. Arapça’nın garip bir kaderi var. Araplar tarih sahnesine ilk çıktıklarında geniş ve çok çeşitli vezin türlerine sahip bir şairler ırkı olarak görünüyorlar; kullandıkları tek nesir, neredeyse gündelik konuşmalardan ibarettir. İçlerinden pek azının kullanabildiği çok fazla değişmemiş bir yazıları vardır, ama onlar şiirlerini ağızdan ağıza canlı kelimelerle aktarmayı yeğlemektedirler ve İslâm gelinceye kadar Araplar, Semitik kavimler in belki de en az okur-yazar olanlarıdırlar. Dillerinin böylesine güzel korunmuş olmasını, hiç şüphesiz bu durum -en azından kısmen- açıklamaktadır. Dilbilimsel kanıtlar, Arapçanın daha «arkaik»[18], yani daha karmaşık ve daha zengin sesli bir dilden geldiğini göstermekle birlikte, Arapça M.S. 600 yılında bile, yaklaşık iki bin yıl önce Hz. Musa zamanında konuşulan İbranice’den daha «arkaik», dolayısıyla «Şam’ın dili»ne daha yakın bir dildi. Yedinci Yüzyıl’da Arapları okuma-yazma öğrenmek zorunda bırakan İslâm’dır veya daha doğru bir deyişle Kur’an’ın her hecesini mutlak bir doğrulukla yazıya geçirme zorunluluğudur; ama Kur’an aynı zamanda kendi «arkaik» dilini bir model olarak kabul ettirmiştir. Kur’an’ın ezberlenip mümkün olduğu kadar çok okunması gerektiği için de, okuma -yazmanın zararlı etkileri, Kur’an Arapçasının sürekliliğiyle giderilebilmiştir. YANLIŞSIZ TELAFFUZU YAZIYA GEÇİRİP KORUYABİLMEK İÇİN HIZLA ÖZEL BİR BİLİM GELİŞMİŞ VE MÜSLÜMANLARIN, DİLLERİNİ PEYGAMBER’İN KONUŞTUĞU DİLE UYDURMAK İÇİN YÜZLERCE YILDAN BERİ GÖSTERDİKLERİ YILMAK BİLMEYEN ÇABA SONUCU DİL YANLIŞLARI ÖNLENEBİLMİŞTİR. Sonuç olarak, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin konuştuğu dil bugün hâlâ yaşamaktadır. Zamanla bazı seslerin terk edilmesi, iki ayrı sesin tek bir sese dönüşmesi ve başka bazı basitleştirmeler sonucu kaçınılmaz olarak farklı lehçeler de ortaya çıkmıştır ve bir Arap ülkesinden diğerine değişen bu lehçeler, normal olarak günlük konuşmalarda kullanılmaktadır; ama en küçük bir tekellüf vesilesi, hemen tekrar Klasik Arapça’nın hiç azalmayan ihtişamına ve ses zenginliğine dönmeyi gerektirmektedir. Bazan konuşanlardan biri gerçekten söyleyecek önemli bir sözü olduğu hissine kapıldığında da Klasik Arapça kendiliğinden devreye girmektedir. Öte yandan, ilke olarak gündelik dili konuşmaktan kaçınan azınlık da ister istemez bir ikilemle yüzyüze gelmektedir: Ya «alelâde konuşmalar»dan büsbütün uzak duracaklar yahut da saray giysileriyle maskaralıklar yapan sokak çocukları gibi münasebetsiz bir etki uyandıracaklardır. Boş konuşma, yani hafif düşüncelerin peşpeşe sıralanması çok eskiden herhalde bilinmiyordu; çünkü eski dillerin yapısı bu tür konuşmalara uygun değildir. Eğer insanlar daha ağır düşünüp, daha çok uğraştıktan sonra düşüncelerini anlatım düzenine sokuyor idiyseler, onları dile getirmek [seslendirmek] için de hiç kuşkusuz daha büyük bir zorluk çekiyorlardı. Sanskritçe de. -Arapça gibi- aynı olguyu göstermektedir: Her iki dil de, olağanüstü genişlik ve çeşitlilikteki uyumlu sesleriyle, uzak geçmişte insan hançeresinin ve kulağının bugünkünden çok daha incelmiş ve hassas olduğunu hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak bir açıklıkla göstermektedir. Eski müziğin bütün o ritmik ve melodik inceliği düşünüldüğünde bu gerçek çok daha iyi anlaşılır. Filoloji dilin kaynağına ulaşamasa bile, en azından dilbilimsel tarihin binlerce yılını ki bu bir bakıma insan ruhunun da binlerce yıllık tarihi demektir kesintisiz bir biçimde gözdeni geçirebilir. Hiç kuşkusuz tek yönlü bir  tarihtir bu; ama sonuna kadar da anlamlı bir biçimde kesindir. Soruna bizi «tarihöncesi» denilen uzak geçmişe götüren bu pencereden baktığımızda, amansız bir akımın varlığını kabul etmek zorunda kalırız, Bu akım, Dewar’ın belirttiği gibi pek çok fizikçinin, kimyacının, matematikçinin ve astronomun birleştiği daha genel bir eğilimin; yani «evrenin gittikçe yavaşlayan bir saate benzemesi»nin sadece bir yüzüdür. Buraya kadar dinle bilim aynı şeyleri söylüyorlar. Ama din, -bilimin kendi sınırlarını aşmadan söyleyemeyeceği- bir şeyi daha ekliyor ve bireylerin ortaklaşa akıntıya kapılıp gitmekten kurtulmalarının mümkün olduğunu, bazılarının bu akıntıya karşı direnebileceğini, hatta bazılarının akıntıya karşı yüzmeyi bile başarabileceğini, pek az da olsa bazılarının da kaynağa kadar yüzerek daha bu hayatta akıntıyı büsbütün alt edebileceğini söylüyor.

Kaynakça

Martin Lings trc.Enes HARMAN Ufuk UYAN Antik İnançlar Modern Hurafeler [Kitap]. – Yeryüzü Yayınları, İstanbul., s.7-23

GEÇMİŞİN IŞIĞINDA BUGÜN (Martin Lings)

Zamanımızdan çok önce, geçmişte, kuşların uçuşunu taklit ederek, insan vücudunu havalandıracak bir araç icat etmek için değişik bireysel atılımlar yapıldı. Fakat bildiğimiz kadarıyla bu alanda gerçek bir başarıya ulaşılması ve bu tür maceralara genel bir eğilimin doğması ancak günümüzde gerçekleşti. «Uzayın fethi» ve son olarak da «aya yolculuk» için duyulan aşırı ve yaygın isteği Everest’e tırmanıştan ve diğer başarılı tırmanışlardan bütünüyle soyutlamak mümkün değil. Bütün bu hareketlerde, güdülerden birinin Pandora’dan miras kalan boş merak olduğuna hiç şüphe yok. Fakat her ne kadar tuhaf görünse de, “Cennetten Kovulma”ya neden olduğu söylenebilecek bu dışa dönük ve parçalayıcı eğilimle birlikte, Kovulma ile kaybedileni yeniden elde etme bilinçaltı güdüsünün de etkisi yok mu?

İlk İnsanın en belirgin özelliği, hem İnsanî hem de insanüstü bir tabiatı olmasıydı ve insan hâlâ varlığının derinliklerinde kendi kendini aşma, «akıntıya» kürek çekme, beşerî olan ruhla İlâhî olan Kalb arasındaki rabıtayı yeniden sağlama ihtiyacını duymakta… Genelde bu ihtiyacın yalnızca ruhun bir anlamı olduğu ruhsal düzlemde engellendiği bir çağda normal insanlık düzleminin Ötesine ulaşmak için duyulan güçlü dürtü, kendini daha aşağı bir düzlemde göstermek zorunda bırakıldı. Bu yüzden buna, «YUKARI VE ÖTE» hurafesi denilebilir, çünkü hurafe geçmişte «ertelenmiş» olan ve anlaşılmaksızın süren bir şeydir.

BÜTÜN DİNLERDE BİR «ÜÇ DÜNYA» ÖĞRETİSİ VARDIR:

Ruhun, canın ve bedenin dünyası…

Can ve beden (psişik ve bedensel) «bu dünya» dediğimiz şeyi oluştururlar. Kapısı Kalb olan Ruh dünyası ise, tümüyle bu dünyanın ötesindedir ve beşerî melekelerin kapsamı dışındadır. Kalb’de taht kurmuş olan ve can ile Ruh arasındaki rabıtayı sağlayan araç, atalarımızın zekâ dediği insanüstü bir melekedir.

Hinduizm’de bu üstün görme melekesi heykellerde ve dinî sanatın diğer çeşitlerinde, alnın ortasına yerleştirilen üçüncü göz ile ifade edilir. Hristiyanlık ve İslâm’da «Kalb gözü» [19]diye adlandırılan bu meleke, İslâm’ın kutsal dili Arapça’da aynı zamanda «Kalbin Kaynağı»  anlamına da gelir ki bu ruhun «AB-I HAYATSA İÇTİĞİ KAYNAKTIR. HRİSTİYANLIKTA DA BU İKİ SİMGE BİRLEŞTİRİLMİŞTİR, ÇÜNKÜ ŞEYTAN CENNETTEN DÜŞERKEN ALNINDAKİ GÖZÜNÜN DÜNYAYA GRANİT ŞEKLİNDE DÜŞTÜĞÜ VE BU ZÜMRÜDÜN SONRADAN HZ, İSA’NIN SON AKŞAM YEMEĞİNDE KULLANDIĞI KÂSEYE OYULARAK YERLEŞTİRİLDİĞİ YOLUNDA BİR İNANIŞ VARDIR.” [20]

İmgelem, mantık ve belleği kapsayan düşünce, kendi içinde saf bir insan melekesidir. Fakat can ile ruh arasında var olan fiilî süreklilik sayesinde, düşünce belli bir derecede zekânın ışığından etkilenebilir. «Döğaötesi»nin. yani bu dünyanın ötesinin incelenmesi demek olan metafiziğin amacı, aklı bu etkilenmeye açık tutup, düşüncelere aşkın bir eğim vermektir.

Bu, daha açık bir deyişle insanın muktedir olduklarının yüceltilişidir, zira bunun ötesinde İnsanî olan biter ve insanüstü olan başlar. Bununla beraber, insanın aslî özelliği insanüstüyle olan ilişkisidir ve bu paradoks Taoizm’de can’ı Ruh ile yeniden ilişki kuran insan için kullanılan Chenn-Jen (GERÇEK İNSAN) terimiyle ifade edilir.’

Son dörtüz yıl boyunca Batılı düşünce, «GERÇEK İNSAN» kavramı etrafında değil de hayvanlar âleminin en üstün üyesi olan «bildiğimiz şekliyle alelade, insan» kavramı etrafında toplanan hümanizmin, insanüstüyle ilgilenmekten geri durarak veya insanüstü konusunda kuşkular türeterek, insan akımı bütün gerçek ve aşkın imkânlarından yoksun kılma yollarını araması ve onu adeta zor ayakta durulabilen alçak çatılı bir binaya hapsedip uçmasına izin vermesi çok düşündürücü.

Çağdaş felsefe evrenin yüksek menzilleriyle açıkça ilgilenmiyor ve genelde zekâ, metafizik gibi kelimeler, krallıktan cumhuriyete dönen bir devletin saray mücevherleri gibi, geçmişten kalma hatıralar olarak saklanırsa çok yerinde olacak. Fakat bu derece vicdanlılık, çok fazla yerme ve ihanet sayılabilir. Modern bilim veya edebiyatın bir kahramanını «çok akıllı bir insan» diye tanımlama göz kamaştırıcı bir şey olmasa gerek ve öyle oluyor ki bir adam bazen hayatının uzunca bir bölümünü karşı-entellektüel hareketlere ve hatta inşan ruhundan üstün hiçbir şeyin olmadığını savunmaya hareıyabiliyor ve hâlâ «günümüzün önde gelen entelektüellerinden biri» diye adlandırılabiliyor. Kelimenin anlamı gerçekten değiştiğinden değil; zira Meister Eckhardt’ın ifade ettiği şeye zaman olarak hâlâ yakınız:

«CAN’IN İÇİNDE YARATILMAMIŞ BİR ŞEY VARDIR.. BU ZEKADIR.»

Bir insana akıllı demekle, entellektüel demek arasında hâlâ fark var, çünkü entellektüel kelimesi esrarlı bir şekilde yüceltilen bir şeyin imâsını da içinde bulunduruyor. Bu yüzden de, gösteriş amacıyla kullanılmasındaki değeri artıyor. Aynı şekilde Sovyetler Birliği’nin diktatörü «Komünizmin maddî ve manevî çıkarlarından bahsederken, kendi ağzıyla söylediği terimlerde çelişkiye düşecektir. (Çünkü tanım gereği Komünist, maneviyata inanmaz) ve sonra ne demek istediğini anlatma adiliğine kalkışacaktır. Öte yandan Batıda hümanistler, ateistler, agnostikler konuşmalarında önemli bir yer tutan «manevî» kelimesini hiç de bırakmak niyetinde değiller. Belirsiz derecede anlamsız bir sanat eseriyle karşılaştıklarında, onu hiç duraksamadan «mistik» diye niteleyecek sanatçı ve sanat eleştirmelerinden de yoksun değiliz. Eğer istenen gerçekse -ki realizm zamanımızın «ideal»lerinden birisi olarak kabul edilir- o halde uzay roketlerinin, kendisini aşmak için parmağım bile kıpırdatmayan, olsa olsa uçurumlarla dolu, yalınkat bir dünyadan havalandıklarını itiraf etmeliyiz!

Öte yandan eskilerin tavırlarının «kanatlı» olduğunu söylemekle kelimeleri yanlış kullanmış sayılmamalıyız, çünkü Doğu’da olduğu gibi Bâtı’da da, dünyanın her yerinde tefekkürle geçen hayat, insanın ulaşabileceği en üstün hayat tarzı olarak kabul ediliyordu ve bunun özelliği, kişinin düşüncelerini Ruh’un üzerinde yoğunlaştırarak, entellektüel sezginin kanatları üzerinde ona doğru yükselmek istemesidir.

Eski inanışa göre, ay küresi bir simgeden başka bir şey değil: İnsanın sonsuz ve ebedî yolculuğunda, bu dünyanın sınırlarını aştıktan sonra geçmesi gereken ruhî merhalelerin ilki olan ebedi cennetten en altın çağının, Ay Cennetinin, zaman ve mekânın maddî dünyasına yansıyan gölgesinden başka bir şey değil. Dante’nin Pcrodiso’sunun ilk kantosunun geçtiği yer burasıdır. Çünkü A’raf dağını tırmandıktan sonra, Dünya Cennetinden yükselerek tırmandığı cennet bu cennettir.

Uzayı uçarak aşıp bildiğimiz aya ulaşma düşüncesi uzun bir zaman akıllarda yer ederken, Dante’nin tarif ettiği yolculuğun gerçekten yapılmış olduğu nedense pek düşünülemez.

Bütün bunlara, Dante’nin yolculuğunun eskiden olduğu gibi bugün de gerçekleşebilecek bir ihtimal olduğu; modern dünyada da bazı gerçek mistiklerin [21]olduğu ve hatta bunların Ortaçağ’da da küçük bir azınlıktan öteye geçemedikleri söylenerek itiraz edilir. Bu som nokta göz önüne alınarak, Ortaçağ Avrupa’sından çok daha iyi bir durumda olan yer ve zamanlar için de aynı şey söylenebilir. Demirçağ’da dünyanın ışığı olarak kabul edilen mistiklerin azınlıkta olmasından ötürü bu çağa Karanlık Çağ da denilmiştir. Bununla beraber Dante’nin yaşadığı dönem Demir Çağ’m son zamanlarına rastlıyorken, bu azınlık, görmezlikten gelinemiyecek bir çoğunlukla aynı çizgideydi. Zira insanın en üstün ideallerini temsil etmekteydi. Avrupa hâlâ İsa’nın etkisindeydi ve aynı nedenle de İncil’deki Meryem ve Marta hikâyesinin etkisi altındaydı: Meryem’in mirasçıları ve «gerekli olan tek şeyin» sahipleri olarak… Bu azınlık, onları izleyen, kendiliğinden teslim olmuş anormal bir çoğunluk için bir norm teşkil etmekteydi ve bu azınlık toplumun değişik tabakalarına ruhsal etkisini akıtabilecek bir durumda, sanki bir piramidin en tepesinde bulunmaktaydı. Bu anlamda (eşyanın tabiatı gereği) bu piramid hâlâ var; ama «resmen» yere çalınmış bir durumda.

(Hindu Purana’larına göre bedensel hastalık, dört çevrimden üçüncüsü olan Dwapara Yuga’ya yani Bronz Çağ’a kadar bilinmekteydi. Tarih öncesinden (kuşaktan kuşağa aktarılarak) gelen eski iyileştirme bilimlerine göre, «sihirbaz hekimsin işlevi çoğunlukla papazın işlevlerinden biriydi. Bu yüzden geleneğe göre insana önce ilhamla ve bazı hallerde de vahiyle gelen belli kozmolojik gerçeklerin bilinmesine dayanan ve herbiri dinin bir dalı olan eski bilimlerle de az çok ilgiliydi.

Bu gerçeklerin her biri, evrendeki uyumun görünüşleridirler: onlar mikrokosmos, makrokosmos ve meta- fcosmos arasındaki (yani insanoğlunun küçük dünyasıyla, büyük dış dünya ve hepsini aşan öte-dünya arasındaki) uygunluğun ta kendisidirler. Bir örnek verirsek, gezegenlerin her biri (yani güneşle birlikte çıplak gözle görülen yedi gezegen) belirli bir madene, belirli taşlara, bitkilere ve hayvanlara, belirli bir renge, bir müzik gamındaki notaya tekabül eder. Kendisine özgü günleri, saatleri vardır; vücudun belirli kısımlarına nezaret eder; belirli hastalıklara ve ruhî düzlemde belirli huylara, fazilet ve kusurlara, metafizik olarak da Yedi Cennetten birisine, belirli melek güçlerine, Azizlere; Peygamberlere ve Tanrı’nın kutsal isimlerine tekabül eder.

Tek bir bilim, evrenin bütün gizlerini kapsayacak derecede ilerleyemez ve bu yüzden birçok geleneksel tıp bilimi vardır. Fakat genelde yalnızca fizyoloji, biyoloji, botanik, mineraloji, kimya ve fizik (modern bilimlerin baktığından farklı bir bakış açısıyla) değil, aynı zamanda astroloji; bazen müzik; harflerin ve sayıların bilimi denilen şeyle, metafizik; teoloji; geniş, pratik bir ayin bilgisi, önceden farz edilen bu tür anlayışlardan biri doğrultusunda iyileştirmeye duyulacak doğal, önemli bir eğilimle inceden inceye uygulanır.

Abartmalara sık sık yer verirken, dünyanın değişik yörelerinde geleneğin nesilden nesile devrettiği eski bilimlerin başardığı garip tedavileri tamamıyla reddetmek aptalca bir şey. Ancak bu eski bilimlerle modern tıb arasında bir köprü yok, Çin ve Japonya’da hâlâ geniş çapta uygulanan ve Batıkların «akupunktur» dedikleri eski Çin tıb biliminin bir kolunun, dikkate değer faydalan yüzünden bazı Batılı doktorlar tarafından kısmen benimsendiği doğrudur. Fakat modern tıb dünyasında yaygın bir şekilde benimsenmesi şüpheli; çünkü akupunktur’un modern bilimin hiç itibar etmeyeceği, deneysel araştırmalara dayanmayan ve vücudun değişik kısımları arasındaki «belirsiz» ilişkilere bağlı olan bir yönü de vardır.

Akupunktür’ü uygulayan bazı Batılı doktorlar, gerçekle onun deneylerden kaynaklandığını iddia ederek onu modern tıb ile bağdaştırmaya çalışmışlardır. Fakat bu safî bir hipotezdir ve eskilerin bilime yaklaşışı ile modern yaklaşım arasında itiraz edilemeyecek farklılığı bir kenara bırakalım, örneğin midesinden şikayeti olan birisine, ayak başparmağındaki bir sinir merkezinden, karaciğer şikayetine ayak bileğinden, böbrek şikayetine dizden, büyük bağırsak şikayetine dirsekten tedavi uygulanacağının yapılan deneyler sonucu keşfedildiği gerçekten inandırıcı mıdır?

Bu tür bilimlerin, modern bilim tarafından yüzeysel- ve istisnai olarak alınması ve  geçmişle bugün arasındaki devamlılığı (belki de ilacın kullanılışını birden fazla ihsan biliyordur) bir yana bırakılırsa, modern tıp kendisinin de ifade ettiği gibi, salt insanın pratik deneylerine dayanan katıksız bir insan icadıdır.

Şüphesiz doktorun mesleği hâlâ acil ihtiyaçlara verilen her cevapta bulunan kutsallığa sahip ve bunun yaradılıştan gelen kutsal olmayan karakterine rağmen tıp bilimine de uygulanabilir olduğu tartışılabilir, zira birçok modern icadın «ata»sına «ihtiyaç»ı olmasa bile, bazılarının, özellikle tibbî olanların var. Eğer uzak geçmişten bir adam günümüze gelebilseydi, onu en çok dişçilerimizin mahareti mi yoksa dişimizin çürüklüğü mü çarpardı? Kutsal bir bilimi uygulamanın mükâfatının azalması oranında hasta sağlığının arttığı, salgınların hükmü altında olan çok kötü, kalabalık bir dünyada, özellikle modern tıp bilimine (yani bunalımı alt edebilmek için çok sayıda, erkek ve kadını eğitip, örgütleyebileceğimiz ve meziyet açısından çok titizlik istemeyen bir bilime) ihtiyaç olduğu bile söylenebilir.

Buna rağmen atalarımızın bütün bunları itiraf ettikleri ise son derece şüpheli bir konu. Her halde, modern tıp biliminin gelişmesini sağlayan hümanistik görüş açısının, tıbbî tedaviyi gerektiren birçok hastalığa sebep olduğunu iddia etmişlerdir. Genelde hümanizmde olduğu gibi hümanizmin bu özel tezahüründe de -aynı şey diğer modern bilimler için de geçerli- dir- kıyıcı bir niteliğin olduğu dikkatlerinden kaçmamıştır. Hümanizmin, insanlığın rafa kaldırılışı, yani Taoistlerin Gerçek İnsan dedikleri şeyin belirli özelliklerinin yok eldilmesi anlamına gelişi gibi, modern tıp da uzun vadede tabiatın yıkıma karşı çaresi olan doğal seçim kanununa insanın fazlaca karşı koymasına izin veren ve dolayısıyla da zorlayan bir sistemin gelişerek, insanı yozlaştırıp sağlığı ortadan kaldırması anlamına geliyor. Ölümün olmadığı bir dünyada yaşanıldığından, herkesin yarı-ölü olduğunu söylemek gerçekten bir abartma; fakat bu en azından bir eğilimdir ve bu bilim eninde sonunda kendi kuyusunu kazarak modern dünyanın («kimsenin elindeki geri alınmayacak» hükmünü doğrulayan) tezahürleri arasına katılacaktır. Fakat eğer tıp bilimi (birçok anlamda) insanın denetiminden kurtulmuşsa, bunun en büyük nedeni kazandığı sözde-Mutlak önemle, gerçekten Mutlak’la ilgili bir başka şeyin yerini almış olmasıdır. MODERN DÜNYA, ESKİDEN HASTA RUHLARIN, TEDAVİSİNE ADANAN SAYISIZ ENERJİYİ BUGÜN HASTA BEDENLERİN TEDAVİSİNE HARCIYOR. İnsanlar, birkaç istisna hariç, her ruhun hasta olduğu bilinciyle yetiştirilirdi. BİRÇOK RUHUN HASTA OLDUĞUNU VE SUÇLULARIN, DELİLERİN SÜREKLİ ARTTIĞINI MODERN ÖLÇÜLERİN DE KABUL ETTİĞİNİ SÖYLEMEYE GEREK YOK SANIRIM. Fakat kanuna itaat eden ve aklı başında olan ruhların büyük bir çoğunluğu şimdi sağlıklı sayılıyor ve pratik olarak hiçbir tedaviye ihtiyaçları olmadığı söyleniyor; bozulma’dan muaf oldukları kabul ediliyor. «Sağlıklı» denil enlerle çok sağlıklıları ayıran uçurum unutuldu ve genelde ruhun neye göre çok sağlıklı olduğu çok belirsizleşti ve son derece akılsız, baştan savma ahlâkçılıkları sonunda kuşkuculuk tepkisine yol açmaya mahkûm olan son birkaç yüzyılın kuşaklarında da durum pek belirli değil…

Öte yandan, eğer eski atalarımız ruhlarının hasta olduğundan bu derece emindilerse ve eğer bu hastalığın tabiatından çok iyi anladılarsa, bunun nedeni uygarlıklarının ruh sağlığı üzerine kurulup mükemmel ruh kavramı ile beslenmesidir. Üstelik yalnız da değiller, çünkü evrensel kurallara dayanan bu kavram -insanı sonsuz kaynak, Mutlak ve ebedî olan ile yeniden birleştirme durumunda olan din, eğer varlığının amacını unutacak derecede yozlaşmamışsa- eski dünyanın bir ucundan diğerine pek farklılık göstermiyordu. Dinin bu amacını koruduğu her yerde «en yüksek beşerî imkânlar» kavramı hep var olmuştur.

Bazı yapısal farklılıkları bir kenara bırakırsak, dünyanın bütün büyük dinleri, gerçekte insanın en önemli özelliğinin, İlk Insan’ın keyfiyetine ulaşıp, ruh sağlığını yeniden elde ederek «Tanrı’nın Ülkesinin kendisiyle birlikte» bulunduğunu bilmesi olduğunda birleşirler; «arama»sına gerek yoktur, çünkü artık «bulmuştur»; «çalma»sına gerek yoktur, çünkü zaten «kapı açılmıştır» onun için; ve bu açıklıkta ayna gibi olan insan ruhu İlâhî Sıfat’ları yansıtabilir ve yaratılışı gereği «Tanrı’nın Suretinde» olabilir.

İSLÂM AKİDESİNDE SIFATLAR, CELÂL SIFATLARI VE CEMÂL SIFATLARI DİYE İKİYE AYRILIR VE BU DİĞER DİNLERİN İLÂHÎ MÜKEMMELİYET [22] hakkındaki öğretilerine, açıkça olmasa bile belirsiz bir şekilde uyuyor. Bu yüzden beşerî düzlemde en üstün ideal Celâl, ruh güzelliği, kutsallık ve tevazzu [23]olarak tanımlanabilir. Can’ın Ruh’la doğrudan bir ilişki kurmasından doğan bir kutsallık ve canın sınırlamalarından ancak «Ruhun huzuruna kabul edilen bir can»ın haberdar olmasından kaynaklanan bir tevazu.

Her teokratik uygarlıkta bu ideal, uygarlığın kaynaklandığı dinip kurucusu olan İlâhî Elçi’nin (Peygamber) şahsında ve arkadaşlarıyla, onların hemen arkasından gelen kadın ve erkekler kümesinde mevcuttur. Bu ideal onların mezarlarını ve hatta sonradan gelen Azizlerin mezarlarını kutsallaştırmıştır. Bu durumda olan her türbe topluluğa başka bir hac ihtimali daha kazandırır. Ayinlerde, şiirde, resim ve heykelde methedilir. Geometrik sembollerin diline çevrildiğinde, büyük tapınakların haşmet ve güzelliğinde dondurulmuş olarak durur, tartım ve uyum ortamına aktarılır, zengin ve fakir evlerinin merkezdeki toplu tapınma yerinin değişik şekil ve ölçülerde sürdürülüşü anlamına gelmesi gibi, bu müzik de toplumun bütün sınıflarının sahip olduğu kilise-dışı müziğe az çok mührünü vurur.

Kutsallık ve tevazu Haç’ın baş ve ayağıyla gösterilirken, Îlahî Salâbeti yansıtan adalet ve diğer faziletleri içine alan Celâl sol kol ile, İlâhî Rahmet’in bütün yansımalarını içeren Cemâl sağ kol ile ifade edilir. Daha ulvî bir anlamda belirsiz olarak bütün faziletleri ve kutsallığı içeren Celâl, Mutlak ve ebedî olanın bir yansıması olup Haç’ın düşey kısmı ile ifade edilirken, açıkça bütün faziletleri içerip Tanrı’nın sonsuz zenginliklerini ve cömertliğini yansıtan Cemâl yatay kısmın genişliği ile ifade ediliyor.

El ve ayakların bir merkezde kesişmesiyle Haç aynı zamanda birliğin bir ifadesi oluyor, bütün yönlere işaret ederken bütünlüğün bir ifadesi olduğu gibi. Burada Tek ve Bütün olan Tanrı’nın suretinde olma olgusunun başka bir yönü göze çarpıyor. Mükemmel olabilmek için, Can’ın mutlaka bir bütün olması gerekiyor. Aslında «kutsallık», «bütünlük» ve «sağlık» temelde aynı kelime; dilin farklılaşması sonucunda yapı ve anlam olarak çok az değişmiş. İçtenlik ve basitlik erdemleri bu mükemmeliyetten ayrılamaz. Zira herbiri kendi başına Can’ın bölünemezliğini anlatıyor.

İnsanın hastalığının başlıca sebebi, içinde bu dünya ile öte dünya arasındaki doğrudan bağlantının kopması ve bunun sonucu bütün yaratıkların mahkûm olduğu dışadönük dürtüyü tek başına denkleştirecek Kalb’in İlâhî manyetizmasını, Can’ın duyarlığını kaybetmesidir. Bir dairenin yarıçaplarının merkezden uzaklaştıkları ölçüde birbirlerinden ayrılmaları gibi, değişik ruhsal öğeler de birbirlerinden gittikçe uzaklaşır ve Can gittikçe basitliğini, içtenliğini, birliğini kaybeder. İsa’nın ilk emrindeki üslup, bu kronik ayrılmanın can alıcı çaresi oluyor. Dinin amacı insanın içindeki bütün ayrılıkları, ruhunu Kalb’in çekim alanına getirecek bir itki ile birleştirmektir; eğer bu bütün dinî ayinler için geçerli ise, ruhsal işlevi olan her şey için de geçerlidir. Örneğin, dinî bir sanat eserini seyrederken bütün ruh emredici bir çağrıya cevap verircesine bir araya geliyor. Parçalayıcı bir tepki söz konusu değil zira yeterince şaşırmıyoruz. Kutsal bir uygarlığın hakikati işte burada yatıyor; ruhun kendisini bir bütün halinde tutmasını ve korumasını sürekli taleb etmekte ve ruhların bu talebe verdiği cevapta geçmişin (bugüne göre) büyük üstünlüklerinden bilisi yatıyor. Çok küçük fakat yine de önemli bir örnek: Orta Çağların dans müziğini, hatta neşeli dansların müziğini dinlediğimizde, hiçbir şekilde ruhun bir parçasının diğerlerinden koptuğunu hissetmeyiz. Aksine bu tür müzik kadınların ve erkeklerin mutluluklarında unutamadıkları ve unutmak istemedikleri hayatın fâniliğini ve ölümün kesinliğini, büyüsel bir yolla hayal ettirir.

Bugünkü uygarlığımızın ruh üzerinde böyle talepleri yok: Bir avuç insan (bu tür geleneksel) «ilâçlar»a ne kadar güvenirse güvensin, modern dünya, hastalığı kontrol altına alacağına ona yaltaklanan bir sürü «antidot»la bu ilâçları izale etmektedir. ÇÜNKÜ ŞU KORKUNÇ GARİP BİR TECELLÎDİR: «KALITIM»A ALDIRMAYAN, BÜTÜN İNANCINI «ÇEVRE»YE BAĞLAYAN BİR UYGARLIĞIN TAKİP EDEBİLECEĞİ OLUMLU BİR ÇEVRE DE YOKTUR. Hatta bugün insanların sahip olduğu iyi yanların çoğunluğunun, içinde yaşamaya ve büyümeye mahkûm oldukları çevre tarafından mahvedilme tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu söylemek abartma sayılmaz. Eğitimleri, birçoğunun yapmak zorunda olduğu iş[24], giymek zorunda oldukları elbiseler [25]ve hepsinin de ötesinde, belki de, boş zamanlarını geçirme yolları ve «eğlenceleri, yalnızca Celâl ve Cemal duygularını bastırmak üzere değil, fakat aynı zamanda ruhî özü parçalara ayırarak birlik, basitlik ve içtenlik erdemlerini ortadan kaldırmak üzere hesaplanıyor. «Bütünüyle orda» olma yönünde yetiştirilmek yerine, ruh bütün benliğini herhangi bir şeye nasıl vereceğini unutuyor; çünkü yaptığı perhizde onu bu işi tamamıyla denemeye itecek ya yok, ya da çok az. Çevresi bütün yönlerden «Benimle ne olur azıcık ilgilen!» diyerek onu çekmeye çalışan el kalabalığı gibi ve bu «eller» gittikçe artmakta ve talepleri saçmalaşmakta. Başka bir deyişle, modern dünya, ruh sağlığı bakımından yapılması gerekenlerin tam zıddının yürürlükte olduğu bir hastahaneye benzemektedir. Burada önemli olan doktorların «ellerini ruhlarından ne ölçüde yıkadıklarıdır.

Kutsal bilimlerin mütekabiliyetler arasında, bedenin merkezi olan kalb ile maddî dünyanın merkezi olan güneş arasındaki mütakabiliyet sayılabilir; hem kalb hem de güneş, bütün nesnelerin Merkezi olan Kalb’i simgeler Güneşin merkez oluşunun bilinişi ve onun simgelediği; dünyanın ve gezegenlerin güneşin etrafında dönüşünün bilinişinden çok zor ayrılır ve işte bu yüzden bazı eski çağlarda, bugün çağdaş astronomun bildiğinin bilinmesi hiç şaşırtıcı değildir. Ancak Kopernik’in zamanına kadar, gittikçe daha çok insan dünyanın güneş etrafında döndüğünü öğrendi ve öyle gözüküyor ki daha yüksek bir düzlemdeki «paralel» ve daha değerli bir bilgiyi kaybetme pahasına, alçak bir düzlemdeki bir bilgi parçasını benimsediler. EĞER ESKİLER GENELDE DÜNYANIN GÜNEŞ ETRAFINDA DÖNDÜĞÜNÜ BİLMEDİLERSE, TANIM GEREĞİ DÜŞKÜN İNSANLARIN KAPILDIKLARI «İNSAN BEN’İNİN BAĞIMSIZ BİR MERKEZ OLDUĞU» YANILSAMASINA RAĞMEN DÜNYAYA TEKABÜL EDEN BİREYSEL RUHUN, İÇLERİNDEKİ GÜNEŞ ETRAFINDA DÖNDÜĞÜNÜ DE BİLEMİYORLARDI. Bugün, insan ben’i Kalb’den ayrılığın nihaî noktasına yaklaşırken ve Kalb ile ruh arasındaki damarlar böylesine kütleşmişken ben’in (ego’nun) merkez olduğu yanılsaması ister istemez alabildiğine güçlenmiştir. Aslında Kopernîk’in «keşfini» «beşerî aydınlanma yolunun kilometre taşlarından biri» sayanların birçoğu, içerdeki Güneş’i büsbütün inkâr etmeseler bile derin şüphelere sahiptirler. Aşağı düzeyden bilginin elde edilmesi, ikisi arasındaki bağlantı göründüğünden de sıkı olsa bile mutlaka yüksek bilginin kaybını icap ettirmez. Fakat birisinin kazanılması ile diğerinin kaybı, insanın «uzmanlığının» ruhsal alandan maddî alana kaymasının inkâr edilemeyecek sonuçlarından biridir.

Uçuş, hastayı iyileştirme ve merkezî olan ile çevresel olanın bilinmesi, üst düzlemdeki bastırmaların alt -düzlemde gürültülü bir fazlalık halinde patlayabileceğini gösteren üç örnek. Şimdi kendi açısından bütün sorunu kuşatan dördüncü bir örneği ele alalım.

RUH BU DÜNYAYA AİT OLMADIĞI HALDE CAN BU DÜNYAYA AİTTİR; FAKAT BAŞLALANGIÇTA CAN İLE RUH ARASINDA GÖRELİ BİR SÜREKLİLİK SÖZ KONUSU OLDUĞUNDAN RUHÎ ÖZ’ÜN-canın en uç sınırında, kalbe en yakın noktada bulunan- VE ZEKÂ’DAN RUH’UN IŞIĞINI ALMAK DURUMUNDA OLDUĞUNDAN BİR ANLAMDA «BU DÜNYADAN SAYILMAYAN»  BELLİ BİR KISMI VARDIR. BU NOKTA, BAŞKA BİR ANLAMDA DA «BU DÜNYADAN» SAYILIR, ZİRA İŞLEVİ BU IŞIĞI CAN’IN DİĞER MELEKELERİNE AKTARMAKTIR, ÇÜNKÜ ZEKÂ’NIN GİZLENMESİ VE İKİ DÜNYA ARASINDAKİ SINIRLARIN MÜHÜRLENMESİYLE O, CAN YAKASINDA KALMIŞTIR.

Ruhî özün bu yüksek ve çok değerli kısmı, ruhun öte dünyaya yönelik değişik isteklerinden doğan üç erdemin; İNANÇ, UMUT VE AŞK’ın etki alanından başka bir şey değil. Şimdilik, diğer ikisini de bir anlamda içine alan en ortadakini ele alalım. Umut, insan hayatım belirli şartların yerine getirilmesi halinde bütün isteklerin karşılanabileceği bir yolculuk olarak görmek demektir. Bu amaca yalnızca öldükten sonra erişilmez; bir avuç ayrıcalıklı (çevrimin bu aşamasında ayrıcalıklı) kişi bu dünyada da amaçlarına ulaşabilirler. Her halükarda hayatın doğru yönde bir yolculuk olabilmesi için her ne kadar bunu yapmanın değişik yolları varsa da, yerine getirilecek şartların her zaman «akıntıya karşı» kürek çekmekle de ilgisi var. Dinlerin farklılığı dolayısıyla bu şartların bazıları bir insan grubu için kolayken, bazıları da başka bir insan grubu için kolay.

Her dinde insanlar arasındaki farklılıklara izin veren belirli bir ihtimal çemberi vardır. Daimi bir hac hayatı, yüzeyde, kutsal bir kitabı okumaktan veya Îlâhî isimleri zikrederek dünyadan el-etek çekmekten oldukça farklıdır. Dua yahut tefekkürden yahut da her ikisinden etkilenen, fakat insanın hayatını kazanmasını dışadönük bir yol olarak izleyen bir hayat ihtimali de var. Böyle bir hayat, zaman zaman ruhsal bir inziva veya bir hac ile engellenebilir de, engellenmeyebilir de. Kabuktaki ayrılıklar ne olursa olsun, amaç her zaman için aynı; Ruh ile (kaybedilmiş) rabıtanın yeniden elde edilebilmesi için gereken Rahmet’e tapınmayla ulaşarak beşerce bireyselliğin aşılması. Dinî isteğin en az olduğu anda, yani lanetlenme korkusuyla’yapılan asgarî tapınmada bile, bu amacın gözden kaçırılmadığını söylemek mümkün. Çünkü kurtuluş, takdîs’in anahtarı olan arınmaya yol açar.

Son zamanlara kadar dünyanın her tarafında insanın amacı hep buydu: akıntının yönü ister aşağı ister yukarı olsun, «kayıklar» sürekli akıntıya karşı gidiyordu. Fakat son ikiyüz yıl içinde -daha kesin bir tarih vermek çok zor- öyle bir zaman geldi ki, kayıkların başını doğru yönde tutmak için gereken asgarî güç bulunamadığından, akıntıyla birlikte geriye sürüklenen birkaç kayık birdenbire akıntıyla yüzyüze getirildiler. Mücadeleyi zorlaştıran bu şüphe, belirsizlik ve umutsuzluk ortamında, akıntının onları peşine takıp götürmesi hiç de zor olmadı. Başarı çığlıklarıyla «nihayet biraz ilerlediklerini» haykırdılar, akıntıya karşı kürek çekmek için mücadele edenleri de «hurafenin prangasından kurtulmaya» ve «zamana uymaya» davet ettiler. Çabucak yeni bir âmentü icad edildi ve iman ettikleri şeylerin gerçeğine nadiren inildiğinden, geçen bin yıllık çevrimde insanın «akıntıya karşı» olan gayretleri yani «gerici» veya «yozlaşmış» gayretleri tamamıyla boşunaydı, son derece amaçsızdı, yanlış yola sevkediciydi; fakat «bütün bu gericiler insanlığı cehaletin karanlığına garketmek için ne yaparlarsa yapsınlar, insanlığın içindeki ilerlemeci Öge gittikçe ilerleye yolunda savaşıyordu.» İşte böyle diye diye, bu yüzyılın başlarında bir politikacının «dünyanın muhteşem sabahı» dediği noktaya kadar geldik.

Bu arada, geçmişin seçkin insanlarını kendileriyle aynı çizgideymişçesine «öğretilerine ekleyerek her şeyi daha «makûl» yapıyorlardı. O zamanlar ilerleme şampiyonları olarak alkışlananlar yalnızca devrimciler değildi, büyük manevî şahsiyetlerin de alkışlandığı oluyordu. Görevlerinin insanları yaratılışlarındaki mükemmel hale döndürmek olduğu görmezlikten gelinerek Budha, İsa, Hz. Muhammed «zamanlarının çok ilerisinde» kabul ediliyorlardı.

Aslında kanıtlanan şey, «İNSANIN UMUTSUZ YAŞAYAMAYACAĞI» gerçeğiydi. İnsanlığın büyük bir çoğunluğu, Ebedî ve Ezelî olana doğru ilerlemekten vazgeçtikten (yani «dikey» ilerleme ihtimaline inanmaktan yüz çevirdikten), sonra, umutlarım belirsiz bir «yatay» ilerlemeye bağlamak zorunda kaldılar.

Agnostik (bilinmezcilik) ve ateist, herhangi bir uzuvlarını kesip atabilirler, fakat Aşkın olana inanmayı redderek, normal işlevi Aşkın olana duyulan isteği körüklemek olan “ruhsal öğelerden kendilerini kurtaramazlar. MODERN DÜNYADAKİ UYUMSUZLUĞUN EN BÜYÜK NEDENLERİNDEN BİRİ, LİDERLERİNİN VE DİĞERLERİNİN RUHLARINDA VAR OLAN İSTENMEYEN RUHÎ ÖZ İLE AÇIKLANABİLİR. Bu «öz»ün tehlikesi ruhun en değerli ve en güçlü öğeleri sözkonusu olduğunda daha da artıyor. Hatta ateistler ve agnostikler bir yana, modern Batı’da herhangi bir dini olan «düşün adamları»nın çoğunu tanımlayan soğuk yarı-agnostik din, ruhun üst pencerelerini açma ve onun büyük isteklerine yol verme kuvvetinden yoksun. Bunun sonucu olarak ruh, geriye yani yasal dünya tutkularının ortasına düşüyor ve kendi haline bırakıldığında makul gerçekçiliğin ulaşabileceği mütevazı doyumları duygusal ve gerçekdışı düşlerle bastırarak çarpıklık ve kargaşa yaratıyor. Bu, uçmayı reddeden veya uçamayan bir kuşun sürekli kendi kanatlarıyla yukarı doğru sıçramasına benziyor.

Gerçekte ruhun kanatları olan erdemlerden inanç diye kalan (hurafe), batıl-dinin evrim ve ilerlemeye olan katı taassubudur. Umut diye kalan ise, görmek istemediği yıkıntıların ortasında yükselen, çoğu tartışmalı [26] birtakım geleceğe yönelik «insan başarıları» dır. Bu iki hurafe de, insan aklını egemenliği altına alan ve amaçlarıyla kıyaslandığında son derece orantısız olan bir tutkuyla sürekli beslenmektedir. Ruhu boş, dünyevî bir Mutlak macerası peşinde, delicesine, sevdadan sevdaya sürükleyen bu tutku, insanın İlâhî olana duyduğu susuzluğun dünyaya yöneltilmesinden başka bir şey değildir. Yoğunluğunu yitirmesinin nedeni de böylesine tersyüz edilmiş olmasıdır.

 

Kaynakça

Martin Lings trc. Enes HARMAN,  Ufuk UYAN Antik İnançlar Modern Hurafeler [Kitap]. – Yeryüzü Yayınları, İstanbul., s.37-55

 

 

ZAMANIN TARTIMLARI

Dünyanın her tarafındaki eski insanlar için insanın yeryüzünde birdenbire ve mükemmel bir yaradılışta (artık daha fazla gelişmesi imkânsız bir surette) görünüverdiğine inanmak kolaydı; çünkü onlar bu ilk İlâhî «müdahale»nin daha küçük çapta müdahalelerle sürekli tekrarlandığını görüyorlardı. Atalarımızın gözünde Tevrat, bir düşüşün hikâyesidir. Cennetten kovulmadan Tufan’a. [27] Tufan’dan Babil Kulesi’ne uzanan, zaman zaman kısa süren, zaman zaman da göreli bir mükemmelliğin yeniden kurulduğu, yokuş aşağı giden bir eğimdir bu… İlâhî müdahalenin pençesi gevşer gevşemez bu kaçınılmaz eğim bir yerçekimi yasası tarafından zorlanmışçasına yeniden harekete geçmektedir. Bizler, dünyanın izlediği yolu atalarımızdan daha kolay görebiliriz, çünkü bizim daha geniş bir tarih açımız var ve tarih, temel olarak Tevrat’ın anlattığı hikâyeyi tekrarlayıp, onun tartımım (ritmini) doğrulamaktadır. Son üç bin yılın belirleyici olayları, Buddha’nın, Hz. İsa’nın, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin misyonları ani müdahalelerdi: Kendilerini önceleyen olayların ardından çalkantısız bir biçimde ortaya çıkmadılar; olayların genel eğilimine ters düşüyorlardı. Hepsinde, küçük bir insan topluluğu bir araya gelmekte, gelecek kuşaklara yol gösterici bir ışık, bir ideal olacak manevî bir doruk oluşturmaktadır. Bu tür, bilinen tarihî olayların ışığında ilk maneviyatın (ve bu durumda ilk insanlığın) dünyaya berrak bir yıldırım gibi düştüğünü kabul etmek hiç de zor değildir.

Ani bir yükselişi ağır bir düşüşün izlediği [zamanı aşanla zamana uyanın birleşmesinden doğan] bu «Tanrı/İnsan» tartımı, mevsimlerin diliyle, hızla yaza dönüşen ani bir bahardan sonra adım adım gelen güze benzetilebilir. Güzün ne kadar erken geleceği çeşitli etkenlere bağlıdır. Beşeriyetin muhteşem bahar-yaz dönemi, Altın Çağ, bir bütün olarak, Hint Puranalarının bazı yorumlarına göre yirmi beş bin, bazı yorumlama göre de bir buçuk milyondan daha fazla insan yılı sürmüştür. Değişik dinlerin daha kısa süren çevrimleri ise, kaçınılmaz olarak büyük çevrim içindeki yerleri oranında etkilenmişlerdir. Büyük çevrimin güz döneminde ortaya çıkan yeni bir dinin baharı da, göreli olarak daha kısa bir sürede kendi güzüne (baharına) geçmek zorunda kalmaktadır. Ne var ki, bu güzün içinde de daha küçük çevrimlerin baharları yaşanabilmektedir, zira bazan büyük bir Ermiş, kendisini (daha küçük çapta) bir din kurucusuna benzeten ani bir yenileme görevi üstlenebilmektedir. Bu tartımı görmek için tarihin dış yüzüne değil derinliklerine, belkemiğine bir göz atmak gerekir, çünkü maneviyat (tanım gereği) zamandan bağımsız olmakla birlikte, zaman içinde gelişen dolaylı etkileri doğal olarak adım adım ilerleyen, zamana bağlı bir kabarma-büzülme tartımı izlemek eğilimindedir. Budizmin, Hristiyanlığın ve İslâm’ın, İlâhî Takdir’in belirlediği düşünülebilecek, beşerî çevrelerde tam anlamıyla yayılabilmeleri epey zaman almıştır: «Tanrı/İnsan» tartımı bir anda su yüzüne çıkmaya hazır, pusuda beklediği halde, söz konusu teokratik uygarlıklar (bütün bilimleri, sanatları ve zenaatlarıyla) maneviyatın kendisinden daha ağır gelişmişlerdir. Çünkü insan, ne derece -kelimenin gerçek anlamında- vahiyle harekete geçirilmişse davranışları o oranda aşağı derece tartımdan sıyrılıp daha yüksek tartıma ayak uydurmaktadır.

Meselâ en soy nitelikleriyle sanat, maneviyata sımsıkı bağlıdır. Ama bir dinin başlangıcında sanatsal esinin de gelmesi mutlaka gerekli değildir, çünkü genel olarak manevî coşkunun doruğa tırmandığı anlarda, insanların sanata (başka zamanlara oranla) daha az ihtiyaçları olmaktadır. Hristiyan dünyasında yoz Greko-Romen üslup bazı alanlarda [gerçek Hristiyan üslubun doğuşuna kadar] üç-dört yüzyıl sürmüş; ama bu iki sanatın yer değiştirmesi genellikle daha hızlı olmuştur.

Sanattan daha yetkin bir örnek vermek gerekirse, Hz. Süleyman, Hz. Davut’a indirilen plana göre Tapınak’ı yaptırana kadar, Yahudilerin bir dinî mimarisi yoktur. Bu mimarî zirveye öylesine birdenbire ulaşılmıştı idi. Ustaların bile dışardan getirtilmesi gerekmişti. Bu esini de aşıp doğrudan doğruya vahye dayanan bir örnek olmakla birlikte esin de buna benzer bir biçimde işler. Bize kadar gelebilen en eski sanat, çarpıcı bir Örnektir, Öylesine çarpıcıdır ki, karşı düşüncede olanları bile etkilemektedir.

«Hiç şüphesiz, [bu] sanat olgusunun ilk bakışta gözümüze çarpan en şaşırtıcı rolü, ilk örneklerinde görülen büyük olgunluktur,. Üslup yönünden gelişmiş sanat eserlerinin estetik değerlerde olağanüstü bir patlamayla apansız ortaya çıkıverişi gerçekten insanı şaşırtmaktadır. Hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak bir biçimde en eski dönemlere ait olduğu görülen örnekler bile büyüleyici bir sanatsal olgunluğu yansıtan yapıtlardır.»

Tarihte derinden derine işleyen bir değil iki «akım» veya «tartım» olduğunu görmediğimiz sürece birçok şeyi anlamamız mümkün değildir. Atalarımız hiç şüphesiz her ikisinin de farkındaydılar. Yüzeyde kalan, bir kabarıp; bir alçalan akımı herkes bilir, uygarlıkların bütün niteliksel unsurları açısından kaçınılmaz olan ani «çıkışlarla ağır ağır «düşüş»lerine gelince… Hristiyanlar ilk kilise babalarını ve hepsinden öte Havarilerin kendilerini özel bir saygıyla anmazlar mı? Aynı şekilde İslâm’da, daha sonraki kuşaklar başka alanlarda ne tür başarılar kazanmış olurlarsa olsunlar müslümanlar, Peygamber’in şu sözünü bütün kalpleriyle onaylamaktan bir an bile geri kalmamışlardır:              .

«Ümmetimin en iyisi benim zamanımda yaşayanlar, sonra hemen onları izleyenler, sonra da bunları izleyenlerdir.»

Bir başka örnek: «Budistlere göre, Budizmi kavrama gücümüzün gittikçe azaldığı üç dönem vardır. Bunlar Buddha’nın ölümünden itibaren başlar: Birincisi bin yıl sürmüştür ve ‘gerçek Budizm dönemi’ olarak adlandırılır; yine bin yıl süren İkincisi ‘taklidî Budizm dönemi’ olarak adlandırılır; içinde yaşadığımız üçüncü dönem ise yozlaşma donemidir ve bizler de ‘son günler’in insanlarıyız.»

Bu üç dinin mensupları, bu inançlarında yalnız değillerdir. Aslında, modern uygarlık dışında tarihin kaydettiği bütün uygarlıklarda yaygın ‘bir eksiklik, ideal bir ölçüye ulaşamamışlık bilinci vardır ve yüzyılları kapsayan bir ermişler zinciriyle insanların zihninde sürekli diri tutulan bu ideal, sözkonusu dinin ilk temsilcileri arasında en mükemmel şekilde yaşanmıştır. Bu zirvenin gerisinde, araya giren yozlaşma dönemlerinin ötesinde hayal-meyal (zira geçmiş uygarlıkların bildikleri genellikle yoz dönemlerin artıklarından başka birşey değildi) İİk İnsan’ın mükemmelliği görülüyordu.

Yahudi inancına göre, eğer Âdem en başta «iyiyle kötünün bilgisi» ne sahip olmasaydı, Tanrı’yı bilme bakımından melekleri bile geride bırakabilecekti; Uzakdoğu’ya doğru gittiğimizde, anlatım biçimi çok değiştiği halde anlatılan gerçek aynı kalmaktadır.

İki bin yıl önce/Çin’de Taoist bilge Chuang Tzu şöyle diyordu:

«Eskilerin bilgisi mükemmeldi.

Nasıl mükemmeldi?

Birincisi, (Ezelî ve Ebedî olanı simgeleyen Tao’dan, Yol’dan ayrı olarak), eşyanın varlığından henüz habersizdiler. Bu en mükemmel, tam bilgidir; hiçbir şey eklemek mümkün değildir. Sonra şeylerin varlığını öğrendiler; ama henüz, aralarında bir ayrım yapmıyorlardı. Sonra da aralarında bazı ayrımlar yaptılar ama onlar hakkında hüküm yürütmediler. Hüküm yürütüldüğü zaman Tao [bilgisi] ortadan kalkmış oldu.»

Tarihöncesinin alacakaranlığından bize kadar gelen eski bir Litvanya şarkısının bildirisi de dıştan çok değişik, ama öz olarak aynıdır. Bu şarkı, «Ay’ın Güneş’le ilkbaharda nasıl evlendiğini» ve sonra «yalnız başına gezen» Ayın Sabah Yıldızı’nı görüp nasıl ona gönlünü kaptırdığım bunun üzerine Güneş’in babası olan Tanrı’nın Ay’ı nasıl ikiye böldüğünü anlatır. [28]

Güneş, dünyanın her tarafında Ruh’un simgesidir. Gün ışığı da dolaysız ruh bilgisini simgeler. Ay ise beşerî olan ne varsa onun simgesidir; özellikle zihin ve zihnî bilgi, ay ışığı gibi dolaylıdır, yansımadır. «Ayrımları yapan» da, «hüküm yürüten» de zihindir.

«Güneşle evlenen Ay», beşerî ve İlâhî özellikleriyle İlk İnsan’dır ve tıpkı Ay’ın Güneş’i yansıtması gibi insan ruhu da bütün melekeleri ve erdemleriyle İlâhî Nitelikleri yansıtmaktadır. Böylece, insan tabiatının simgesi olarak Ay, «insanın Tanrı suretinde yaratıldığı» ve «Tanrı’nın yeryüzündeki vekili» olduğu yolundaki evrensel öğretiyi dile getirmektedir.

YARATILIŞ DEMEK, TANRI’DAN AYRILIŞ DEMEKTİR. Yaratmayla birlikte bütün yaratıkları kuşatan dışa doğru ayırıcı bir eğilim baş göstermiş olmaktadır. Ama gayri -beşerî yaratıklarda, özgürlüğün olmayışı nedeniyle bu eğilim etkisiz hale gelmektedir. Bu yaratıklar, Yaratıcı’nın uzak ve parça-bölük yansımalarından başka birşey olmadıkları için, Onun Özgür îradesi’ni ancak çok sınırlı bir anlamda yansıtmaktadırlar. Eğer hayır konusunda insandan daha az özgür iseler, yozlaşma konusunda da daha az özgürdürler. İnsanda ise, yaratılıştan gelen dışa-eğilim, «ilkbaharda» yüksek tabiatının içe-çekici gücüyle mükemmel bir biçimde dengelenmişti.

Bu iki mizacın kesişme noktası olan, ruhun doruğu ve merkezi (zira Göklerin Melekûtu «üstte» olduğu kadar «içte»dir) pek çok dinin Kalb dediği şeydir. (Bedenin merkezi olan kalpten ayırmak için Kalb burada büyük harfle başlatılmıştır.) Kalb, Ortaçağ’da kullanılan Intellecius anlamında “Anlık’in tahtı” yani, akıl, bellek, ve imgelem gibi Aysı (Kamerî) yetilerden farklı olarak manevî hakikatleri doğrudan doğruya algılayan Güneşsi (Şemsî) bir yetidir .

«Ayla Güneş’in evlenmesi» yoluyla, ayıran, ayrı düşüren, uzaklaştıran «iyi -kötü bilgisi», tümüyle birleştiren, bütün yaratıkları tekrar Yaratıcı’nm çevresinde toplayan Kalb-bilgisine bağlanmış olmaktadır. «AY’IN İKİYE AYRILMASI», Kalble zihnin birbirinden ayrılmasını ve bunun sonucu olarak da insanoğlunun aracısız bilgiyi, birleştirici bilgiyi yitirip dolaylı bilginin ikiliğine, iyi-kötü bilgisine köle olmasını göstermektedir.

Katıksız dindışı dürtü ve eylemler, «başını alıp giden Ay»la simgelenen zihnî bağımsızlıkla ortaya çıkmıştır. Ay’ı parıldayan ışığı solgun ışığa değişmeye iten dürtünün hiçbir manevî açıklaması yoktur; tıpkı Pandora’nın kutuyu açmasının, yasak meyvanın yenmesinin ardında yatan dürtünün hiçbir manevî açıklamasının olmaması gibi… Bu son davranışın anlamı, Zerdüşt dininin ışığında daha iyi anlaşılabilir. Zerdüşt’e göre insanın yozlaşma çizgisindeki önemli noktalardan biri de yiyecekleri sadece yiyecek olarak sevmek ve onların güzelliğini Yaratıcı’dan bilmemektir.

Cennet’teki hayat bir anlamda zamanın üstündeydi, çünkü ne mevsimler söz konusuydu ve de ölüm vardı. Tabiî, din de yoktu, çünkü dinin götüreceği hedef yitirilmiş değildi. Buna karşılık, hemen düşüşün ardından gelen (ve o dönemde bütün insanlar dinî görevlerini «mükemmel bir biçimde yerine getirdikleri» için Sanskritçe’de Krita-Yuga diye adlandırılan Altın Çağ, tanım gereği din çağı idi. Hinduizme göre o zamanlar ortalama dünya ömrü ‘bin-yıl sürüyordu. Görünüşe göre bu, Yudaizm tarafından da doğrulanmaktadır. Ne var ki Yudaizmin ve daha sonra ortaya çıkan dinlerin, bu dönemin mükemmelliği konusunda fazla ısrar etmemeleri de boşuna değildir; zira bu dönem kendi içinde ne kadar iyi olursa olsun, felaket tohumlarını en azından içinde taşıyordu ve’sonunda da yerini bu tohumların nihaî meyvası olan Demir Çağı’na bırakmıştı. İlk dînler için Altın Çağ, Düşüş sonrası dünya şartlarında gerçekleşebilecek en üstün «ideal»i simgeliyordu. Ama Çevrim’in sonu yaklaştıkça bu «ideal» uzaklaşıyordu. Yine de, Yaratılış’ın (Tekvin) olağanüstü eliptik ilk bölümlerine baktığımızda, açıkça olmasa bile, görmezlikten gelinemeyecek bir simgesellikle Düşüş’ten sonraki Âdem’in kişiliğinde Altın Çağ’ın anlatıldığını görürüz, Yaratılış’la ilgili yorumlara ve Yahudilerin kaynağı pek açık olmayan kitaplarına baktığımızda da Adem’in yalnızca, insanlar arasında bir tek günah işlemiş biricik insan olarak değil, büyük bir şahit olarak da Övgüyle anıldığını ve öldüğü zaman onu gömmek için Gök’ten meleklerin indiğini ve hatta Adem’le Şit’in yaşadığı çağlarda ölülerin bedenlerinin çürümediğini, insanların hâlâ «Tanrı’nın suretinde» doğduğunu[29], Şit’in ölümünden sonra ise bu durumun değiştiğini, o güne kadar yemyeşil olan dağların çorak kayalıklara dönüştüğünü okuruz.

Hindulara göre dört dönemi kuşatan çevrim sırasında, aşağı doğru giden eğim, sekiz ani «toparlanma»yla kesintiye uğramıştır. Bu ani toparlanmaların her biri Ulûhiyetin bir yönünün yeryüzünde somutlaşmasının sonucudur. Çevrimin başlaması ve bitmesi de buna benzer somutlaşmalarla ya da «İnig»lerle (Âvatara) olduğu için bu kesintilerin sayısı on’a çıkmaktadır. Bunlardan dokuzuncusu -bir Hîndu olarak göründüğü halde üstlendiği işin mukadder çerçevesi Hinduizmin sınırlarım çok aştığı için- Mleccha Avatara (Yabancı İniş) adı verilen Buddha’dır. Brahmanlar açısından bu İlâhî müdahale az ya da çok Hindulara özgü olduğundan, Batı dinleriyle pek ilgilenmemektedir; ama henüz gerçekleşmemiş olan onuncu iniş, bütün dünya içindir.

 

Kalki adi verilen bu onuncu ve sonuncu Avatara, beyaz bir ata binmiş, elinde kılıç tutarken tasvir edilir. Kalki’nin bazı tanımları da Ahdi Cedid’in son kitabındaki (Apokalips) bazı ayetlere çok benzer. Kalki Avatara’nın Karanlık Çağ’a bir son verip, yeni bir Altın Çağ’la yeni bir çevrimi başlatması beklenir.

 

Kalki’ye ne ad vermiş olurlarsa olsunlar bütün dinlerin paylaştıkları bu beklentinin, çağdaş «ilerleme» inancıyla hiçbir ilgisi yoktur. Bazı çağdaşlarımızın, Mesih’in ilk gelişini beşeriyetin ilerlemesine bağladıkları ve daha fazla ilerlemeyle dünyanın Mesih’in ikinci gelişine uygun bir hale geleceğine inandıkları bir gerçektir. Ama bu tür düşünceler gerek Ortaçağ düşünüşüne, gerekse daha eski düşünüşlere tümüyle yabancıdır.

İnsanlığın Kurtuluş’u [ilerlemeyle] kazandığına inanmak şöyle dursun, atalarımız bunun katıksız bir Kayra (înayet) olduğuna inanıyorlardı. (Mesih’in ikinci gelişi konusunda da, onlar başka türlü düşünüyorlardı. Onlara göre bunun yaklaştığını gösteren belirtiler «savaşlar», «savaş söylentileri», «zelzeleler», «kıtlıklar»; «kardeşip kardeşe», «babanın oğula», «oğulların ana babaya» düşman olduğu iç savaşlar ve son olarak da «harap edici mekruh şey»dir; bazı çağdaşlarımızın inandığı gibi her şeyiyle mükemmel bir dünya değil… İsa’nın ve resullerin sözlerine göre -ki atalarımız, bu sözlerin, tarihin tartımıyla sonuna kadar doğrulandığına inanıyorlardı- «Bin Yıl»a yokuş yukarı değil yokuş aşağı giderek ulaşılacaktır. Bu, en azından bir bütün olarak beşeriyet için böyledir. înamşa göre, adım adım ilerleyen, belirli toparlanmalarla [30]kesintiye uğrayan «ÇÖKÜŞ», «DÜNYANIN BAŞLANGICINDAN BERİ OLMAMIŞ VE HİÇ OLMAYACAK BÜYÜK SIKINTIYA» yol açacaktır. İsa’nın, ikinci gelişinin yaklaştığını gösterecek belirtilerle ilgili olarak söyledikleri, aynı konuda diğer dinlerin söyledikleriyle karşılaştırılabilir. Beşeriyetin içine yuvarlanacağı en aşağılık durum, Deccal’ın egemenliğiyle damgalanacaktır. Sonra, «şimşeğin Doğudan çıkıp Batı’da dahi görülmesi gibi» gerçek Mesih ortaya çıkacaktır.

«Modern buluşların sağladığı bilgiler, eskilerin atalarının mükemmelliği konusunda besledikleri inancı değiştirebilir miydi?» Bu soruyu sorduk ve kısmen de cevaplandırdık. Peki ama, onların gelecekten bekledikleri konusunda ne diyebiliriz? Çok önceleri ölmüş kuşaklar dünyaya dönebilselerdi, kendilerinin ve peygamberlerinin yanılmış olduğunu mu düşüneceklerdi? Yoksa bu dünyanın görünüşü, insanlığın geleceğiyle ilgili en kasvetli, en kötümser sezgilerini mi doğrulamış olacaktı? Bu soru da, yukarıda üstü örtülü bir biçimde cevaplandırıldı. Bundan sonraki bölümlerde ise daha açık olarak cevaplandırılacak.

 

Kaynakça

Martin Lings trc.Enes HARMAN Ufuk UYAN Antik İnançlar Modern Hurafeler [Kitap]. – Yeryüzü Yayınları, İstanbul., s.25-35

 

ÖZGÜRLÜK VE EŞİTLİK

Bugünkü dünya, itilip kakılan düşünce ve isteklerin oluştuğu bir kaostur: «Özgür dünya» denilen kesim seyyal bir kaos içindeyken, modern dünyanın totaliter kısmı katı bir kaos içindedir. İkisinin de aksine, eski dünya sürekli bir düzen, her şeyin yerli yerinde olduğu bir kavram sıralaması içindeydi. Kaos, gördüğümüz gibi sıralamanın psişik düzeye (hümanistler tarafından) «ters çevrilerek yansıtılması» ve bozulmuş, saptırılmış öte-dünya isteklerinin zorla bu dünyada düşünülmesi sonucu ortaya çıkmıştı. Doğal bir tapınma isteğiyle donatılmış, ..olan insanoğlu tanınamazsa ve manevî düzleminden kopartılırsa tapacağı bir tanrıyı daha aşağı bir düzlemde bulur ve böylece yalnızca Mutlak’a ait olan bir başkasıyla değişmiş olur.

«Özgürlük», «eşitlik», «okuryazarlık», «bilim», «uygarlık» gibi «büyüsel havâl uyandıran» öyle kelimeler vardır ki, bu kelimeler söylendiğinde ruhların birçoğu zihin-altı bir tapınmadan yerlere serilirler. Özgürlük ve eşitlik hurafeleri genel düzensizliğin yalnızca sonucu değil, aynı zamanda da sebepleridirler; çünkü her biri kendi başına sıralamaya karşı bir ayaklanmadır ve bunlar insan içindeki iki üstün dürtünün saptırıcıları olduklarından çok da tehlikelidirler. Corruptio optimi pessima, iyiyi saptırmanın en iyi yolu onu en kötüye saptırmaktır; fakat eski düzeni sağladığınızda bahis konusu olan bu iki put (dünyevî yasal isteklerin nefes alabilecekleri özgürlük ve eşitliğe yerlerini bırakarak) dünya düzleminden kaybolacaktır.

Mutlak özgürlük Ulûhiyetin ayrılmaz bir parçası olduğu için,- özgürlüğe duyulan iştiyak Tanrı’ya duyulan iştiyakın üstündedir. Bu yüzden Hindüîzm’de mistik’yolun sonunu -Delirten en yüksek ruhî mertebe kurtuluş (moksha) olarak adlandırılır. Çünkü o, Mutlak, Sonsuz ve Ebedî olanla bir birleşine (yoga) halidir, işte bu yüzden, bütün bağlıklarından özgürlüğe kavuşmayı gösterir. Hz. İsa «Bilgi-edininiz, bilgi sizi kölelikten kurtaracaktır» dediğinde aslında bu özgürlüğü kastediyordu- çünkü doğrudan bilgi, GNOSİS (MARİFET), BİLGİNİN OBJESİYLE YANİ TANRI’YLA OLAN BİRLEŞME DEMEKTİR. Fakat İsa’nın bu sözlerinin daha aşağı bir düzeyde ikincil bir uygulaması var: manevî gerçeklerin doğrudan bilinmesinde nisbî bir kurtuluş var, zira bu tür bilgi daha üstün bir dünya için bir geçit sayılır ve bundan ötürü bu dünyadan kaçmanın bir yoludur. Plato’nun ünlü imgesinde bu kaçış «mağaradan çıkış»tır ve onun söylediklerini hatırlamakla konu dışına çıkmış olmayız, zira: bu imge eski dünyanın hem Doğulu hem de Batılı görüş açısını temsil ediyor.

Platon daha doğrusu Sokrates, (çünkü Platon’un söylediklerini O bize ulaştıran Sokrates’tir) içinde çocukluklarından beri hapsedilmiş mahkûmların olduğu bir yeraltı mağarasını hayal etmemizi istiyor. Mağaranın duvarlarından birini görecek şekilde uzunca bir sıraya oturtulmuşlar ve oturdukları yere öyle zincirlenmişler ki, kafalarını oynatamıyorlar, yalnızca dosdoğru önlerine bakabiliyorlar. Arkalarında yanan bir ateş, ışığım duvara yansıtıyor ve ateşle aralarında canlı ve cansız bütün dünyevî yaratıkların kuklaları dolaştırılıyor. Fakat kafalarını çeviremediklerinden, mahkûmlar yalnızca kuklaların önlerindeki duvara yansıyan gölgelerini görebiliyorlar.

Sonra Sokrates bize, mahkûmlardan birisinin zincirlerinden kurtuluşunu hayal etmemizi söylüyor. İlk olarak arkasına dönüp kuklaların kendilerini görebiliyor. Sonra mağaradan kaçıyor ve kuklaların suretlerinde yaratıldığı bütün nesnelerin görülebileceği dış dünyaya gidiyor. İlk olarak ay ışığında, sonra güneş ışığında nesnelerin gölgelerine ve sudaki yansımalarına bakıyor. Daha sonra nesnelerin kendisine ve nihayet güneşe bakmaya muvaffak oluyor.

Mağara bu dünyayı, mahkûmlar da dünyevî hayatları boyunca ölümlüleri temsil eder. Süre durum, duygusuzluk ve önyargının sebep olduğu tek yönlülük yüzünden, mahkûmlar kuklaları yani bu dünyanın nesnelerini bile göremezler, «çünkü şimdi ayna ile muammalı surette görüyoruz, fakat o zaman yüz yüze göreceğiz». Dış dünya, bu dünyadaki nesnelerin simgelediği ruhsal gerçeklikleri kapsayan öte dünyadır. Kaçan mahkûmun dış dünyaya geldikten sonra görme yeteneğindeki artış, tamamen, Dante’yi Yedi Cennete doğru götürürken Beatrice’in yüzündeki tebessümün parlaklığındaki artışa tekabül eder. Bu artış, insan manevî mertebelerde adım adım yükselirken, entellektüel sezginin yoğunlaşmasını gösteriyordu. Zincirlerden kurtulmanın verdiği özgürlükle karşılaştırıldığında gittikçe daha göreli gelen, genellikle «özgürlük» denilen, yani zincirlerinden salıverilmelerini dahi istemeyen mahkumların hoşlanabilecekleri «özgürlükçükler»… Sokrates bizi, mahkûmların (bütünüyle kuklaların gölgelerinde yoğunlaşan) davranış ve ilgilerinin, tümüyle aydınlanmış birisi için ne ifade edeceğini düşünmeye çağırıyor.

Bir süre Platon’un imgesini düşünecek olursak -ki Platon’un bütün istediği budur- mağaradan kaçıp sonra geri dönenlerin (ki bunlar m bazıları hiçbir zaman mahkûm olmamışlar, yukardan gönderilmişlerdir) aslında din kurucuları, İlâhi elçiler, olduklarını görürüz. Her halükârda görevleri mağara sakinlerine güneşi, ayı, erkekleri, kadınları, hayvanları, ağaçları, çiçekleri bütün yönleriyle anlatmak, şekil ve renklerin ne kadar muhteşem olduğunu bildirmektir. Bazı mahkûmlar bunların anlattıklarını zevkle dinleyip, gölgeler dünyasından gerçek dünyaya kaçma özlemi ile dolarken, çoğu, Peygamberlerin deli veya hayalperest olduklarını ve var olan en üstün gerçekliğin kuklaların gölgesi olduğunu iddia ederek kızıyorlardı.

Bu imgenin ışığında inanan ile kuşkucu arasındaki farkın, mahkûm olan ile özgür olan arasındaki fark olmadığı, fakat mahkûm olduğunun bilincinde olan bir mahkûm ile düşünceleri hapishane duvarını geçemediğinden bu dünyanın bir hapishane olduğunu kabul etmeyen bir mahkûm arasındaki fark olduğu görülecektir.

Eğer şimdi eşitlik kavramının Mutlak’taki kaynağına dönersek, bü kavramın Hıristiyanlığın «tanrılaştırma» (deification) ve Hinduizm”in «THAU ART THAT» (TANRI SENİN ÖZÜNDEDİR) şeklinde ifade ettiği en üstün manevî mertebenin bir görünüşü olduğu ortaya çıkacaktır. Düşen insanın ruhundaki özlemin bir parçası olan eşitlik ihtiyacı bir kez daha İlâhî tecelliye layık olma tutkusunun üstündedir. Bütün Gizlerin en büyüğü olan bu yeterlilik bu sözlerle ifade edilir: Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem kutsî hadiste buyurdu ki;

«Ne yere ne de göklere sığdım, yalnız mü’min kulun kalbine sığdım”

 Sonsuz’un Tümlüğünü içine alan boşluklarının eşitliğinden dolayı bütün Azizler eşittir; bu eşitliğin, ilâhi görünüşünün altını çizen, semavî bir görünüş denilebilecek bir yönü var. Ortaçağ’da yazılmış bir İngiliz şiiri olan THE PEARL (İNCİ), kız kardeşinin mezarını ziyarete giden ve orada uykuya dalıp onu Cennet’te gören birisini anlatır. Kız kardeşine nasıl olduğunu sorar, o da Cennet’in Kraliçesi olduğunu söyler. Ağabeyi onu azarlar, o da «Doğru, dediğin gibi Kutsal Bakire Meryem Cennet’in Kraliçesidir; fakat onun şefkat ve cömertliği o denli kavranılamaz ki, diğerlerinin de yanında Kral ve Kraliçe olmalarına izin veriyor,» diye cevaplar.

Beşerî düzlemde dahi «toplumsal» açıdan eşit olan insan topluluğu ütopik bir düş olmakla kalmıyor, fakat bir ihtimal olarak beliriyor, zira gelenek bize bunun dünyada binlerce yıl var olan bir norm olduğunu söylüyor. Altın Çağ, tanım gereği bütün insanların «kast üstünde» olduğu bir çağ. Fakat bu tür eşitliği gerçekleştiremedikten sonra, bir bütün olarak insanlığın aynı aleladeliğe sürüklenmesindense -hiç değilse- bir bölümünün erdemlerini koruması daha iyi olurdu; «kast sistemi», işte bu anlamda geriye kalan erdemlerin korunmasını ve toplumun en iyi faydalanabileceği yere yerleştirilmesini sağlayan bir araçtır. Üstelik bu sistem kendisini fazlasıyla ispatlamış durumda, zira bunun Hindular ve diğer insanlar arasında özenle ve yöntemli bir şekilde uygulandığına şüphe yok ve Hinduların, tarihsel zamanın başlarında yozlaşan Yunan, Roma ve Alman dinlerinden çok eski olan dinlerini, bozulmadan bugüne kadar getirebilmeleri büyük bir başarı. Kendi içinde anormal olan, aşağı kastların varlığıdır. Çevrimin sonuna doğru yaklaştıkça bu da normalleşmek zorundadır. Eski dünya, kaçınılmaz olduğunu bildikleri alçalma hareketini ve aşağı insan türlerinin çoğalmasını kontrol altına-almakla ve yozlaşma dalgasını en iyi şekilde nasıl önleyebileceği (yani kendisini nasıl koruyacağı) sorunuyla meşguldü; fakat bu alçalma hareketine karşı koyma yöntemleri değişiyordu.

Kast sistemi halen belli bir yozlaşmanın var olduğunun kabulü demektir. İnsanlar için daha eski bir kendini koruma yolu, Kızılderililerin yaptığı gibi çöküşün dış sebeplerinden olan yerleşik, göçebe olmayan bir bayata ve böyle bir hayatın ifade ettiği her- şeye yüz çevirerek, bakir doğayla gerçek bir entellektüel ilişkinin aydınlattığı ve adet haline getirdiği fiziksel ve ruhsal, bir ilişki kurmaktır. Bu son şart zarurî bir şarttır.

«Kızılderili İlâhî Sıfatları ve meleklere ait hakikatleri doğadaki fenomenler ve hayvan türleri ile düşünür… Onlara (Kızılderililere) göre hiçbir nesne göründüğü gibi değildir, yalnızca saf olan yansıtabilir. İşte yaratılmış olan her nesne kutsal (Wakan) dır.

Kızılderili’nin mabedi her yerdedir: dünyanın bozulmadan, bakir ve tıpkı yaratıldığı günkü gibi kutsal kalması bu yüzdendir. -zira- Ebedî olanı yalnızca, saf olan yansıtabilir. Kızılderili ne “Panteist” tir ne de Tanrının bu dün dünya da olduğunu düşünür, ancak Tanrının esrarlı bir şekilde Tanrıya bulandığını bilir. »

Bu görüş, kast sistemini tamamıyla bir kenara bırakan ve ilk eşitliği sürdürmeye dayanan toplumsal bir düzeni ve ona uygun bir hayat tarzını gerektiriyor. Kızılderililer arasında ne «alt sınıf» ne de «orta sınıf» var. Kendilerini «Soluk benizlilerin kirletmesinden korudukları ve geleneklerine sadık kaldıkları sürece eski zamanların rahip-kralları gibi her nesilde soylu bir azınlığı üreten soylu bir ırk.

Fakat doğayla entellektüel bir ilişkiden kaynaklanmayan bir göçebelikte ısrar, yozlaşmanın yalnızca belirli çeşitlerine karşı bir güvence olabilir. Yokuş aşağı bir sürü yol var, dünya bunlardan bazılarının yaygınlaşması için yeterince yaşlı sayılır. Bugün «ilkel» kelimesi hemen hiçbir ayırım gözetmeksizin kullanılıyor. İLK ÇAĞLARIN İNSANLARIYLA KARŞILAŞTIRILDIĞINDA DEMİR ÇAĞ’IN KIZILDERİLİLERİ KENDİLERİNİ YOZLAŞMIŞ OLARAK GÖRÜYORLARDI, FAKAT TAM ANLAMIYLA YOZLAŞMIŞ OLAN «VAHŞİLER»İN DE «İLKEL» OLARAK ADLANDIRILDIĞI BİR ÇAĞDA, «İLKEL» DAMGASINI YİYEREK DOĞAYLA YAKIN İLİŞKİ İÇİNDE OLMALARI ONLARI MODERN UYGARLIKTA SON HADDİNE VARAN ÖZEL ÇÖKÜNTÜDEN KURTARDIĞI İÇİN, KIZILDERİLİLERE «İLKEL» DEMENİN HİÇBİR ANLAMI YOK.

Entellektüel görünüşün son derece kuvvetli bir ruhsal otorite şeklinde vücut bulması, Platon’un çöküşe karşı en iyi çare dediği ve kast sistemi olmayan yerleşik teokrasiler, Hintliler, Kızılderililer tarafından da benimsenen şeyin ta kendisidir. Son iki teokrasinin kastla sınıf arasındaki, yani doğal şartlar ile toplumsal durum arasındaki ayrılıkların asgariye indirilmesi veya etkisiz hale getirilmesi için başvurdukları çareler hem çarpıcı, hem de tipiktir. Hristiyanlık bugün var olan toplumsal düzeni, gerçek bir kast sistemine bir parça benzediği için benimsemişti, fakat bunun üstünde davetsiz misafirlere karşı, geniş kapsamlı yardımlarla koruduğu ve bütün sınıflara açık olan büyük bir kast kurdu. İslâm’da, en üstün kasta üye olma zorunluluğu bütün sınıflara zorla kabul ettirildi; fakat Altın Çağ ideali ile Karanlık Çağ gerçeği arasındaki uçurum Kur’an ve Peygamber’in «mertebe» (takva) üzerindeki ısrarıyla yok edildi. İslâm uygarlığının bir kast duygusuyla yayıldığım söylemek doğru olmasa bile kast sisteminin özünü oluşturan bir duyguyla, insanlarda değişik manevî imkânların bir hiyeraraşi oluşturduğu duygusuyla yayıldığını söyleyebiliriz. Bu yüzden, sınıf farklarının dünyevî hiyerarşisi, Müslüman için her şeyden önce imamların fiilî eşitliği ile söndürülür ve sonra bu eşitlik çerçevesinde manevî hiyerarşi ile yer değiştirilir.

«Aristokrasi» dediği ideal devleti kurmanın pratik olarak nasıl gerçekleşebileceğini düşünürken, Platon, herşeyden önce, kendileri istemeseler bile ülkeyi yönetecek gerçek düşünürlerin bulunması gerektiğini söylüyor, Bu aristokratları tarif derken kelimenin tam anlamıyla Azizler’i kastettiğini açıkça anlıyoruz; çünkü gerçek düşünür «mağaradan kaçan» ve «güneş»i gören kişidir. Platon’un devleti aslında bir teokrasidir: mağaradan kaçan aristokrat, bundan böyle tam Platoncu anlamıyla mağara ile dışardaki dünya arasında gidip gelebilir ve işte Latince kelime anlamıyla «köprü» (Pöntifex) demek olan başpiskopos’un (Pontiff) işlevinin anlamı burada yatıyor.

Fakat eğer ruhsal otorite sahibi gerçek bir aristokrat olmaktan uzaksa ne olacak? Ve büyük görevlerin her giyenin’ üzerinde pek bol duran elbiseler gibi, «görevli»lerin üstünden taştığını tarih göstermemiş midir?

Modern «çözüm», elbisenin bir cüceye uyacak şekilde kesilmesidir. Eskiler ise daha iyi birisini umut ve sabırla beklerlerdi. Üstelik, elbisenin giyenden ayrı olarak tek başına değerli olduğunu da bilirlerdi. Teokrat görevinin gerektirdiği mertebeye sahip olmayabilirdi, fakat bu görev kendi başına bir «köprü»ydü. Çünkü onun devletin başında oluşu, manevî olana üstünlüğünü sağlıyordu. O «mağaranın kapısı»nın resmen tanınmasını ve topluluğun o yöne yönelmesini garantiliyordu. Üstelik, ruhanî büyüklerin görünen hiyerarşisinden başka Azizler’in bir iç hiyerarşisi de vardı; yani bir görevleri olsa da, olmasa da kendi içlerinde köprü olanlar, büyük işlevlerin başarılmasında ortaya çıkan boşlukları her an doldurabilirlerdi. Orta Çağ boyunca Batı Hıristiyanlığı, her kuşakta birbirini izleyen, sözleri uygulanmasa bile, her yerde kanun sayılan kadın ve erkek Azizler yetiştirdi. Aynı şey «Orta Çağ»ı çok daha sonra biten büyük Uzak Doğu teokrasileri ve Doğu Kilisesi için de geçerli. Fakat teokratik düzen olmadan, değerlerin genel olarak doğru olduğunu temin eden resmî dış hiyerarşiyle, Azizler bu denli göz kamaştırıcı bir şekilde «insanları aydınlatma» imkânına sahip olmayacaklardı, «Aşağı» akıntıyı kontrol altına alıp, «akıntıya karşı» bir hareketi hızlandırmak için ortaya çıkan teokratik uygarlığın püf noktası burada yatıyor; yaratılışın merkezkaç eğilimlerini önlemek için merkezcil bir ivme hazırlamak ve onu korumak, kısacası, dinin işlevini en iyi şekilde yerine getirebileceği bir ortam hazırlamak ve Azizler ve dinlerdir, çünkü merkezkaç ve «akıntıya karşı» olan her şeyi onlar harekete geçirirler. Bu aynı zamanda, Azizlerin kurduğu hayatın sürdürülmesi demek olan mistik düzenler ve kardeşlikler için de geçerlidir.

Orta Çağ Hristiyanlığında, Avrupa ve Anadolu’ya uzanan manastırlar ağı nedeniyle her köyün birbirinden uzak olmayan en az, böyle bir manastırı vardı. Burada bir grup kadın ve erkek Hıristiyanlığın büyük çevrimini yoğun bir şekilde yaşarlardı -İsa’nın Doğumu, Noel. 6 Ocak Yortusu, Büyük Perhiz, İsa’nın Çarmıha Gerilişi, Diriliş, Göğe Yükseliş, Ruh’ul kuddûsün İnişi, Kutsal Meryem’in Orucu, St. Michael ve bütün Meleklerin, Azizlerin, Ruhların Yortusu, aralarda kalan aylarda tek tek Aziz günleri ve bu çevrimin canlılığı öyle ruhsal bir kasırga yaratır ki, içine bir ölçüde girmemek mümkün değildir. (Müslümanlarda da kandiller.)

Her merkezde herkese temel bilgiler öğretilir, her ihtiyacı olanın yardımına koşulurdu. Üstelik herkes, hatta en fakir köylünün oğlu dahî, Ruh’ta kök salmış öğretiye derin bir iştiyak göstermek şartıyla, en yükseköğretimi alabilirdi. Orta çağda «aşağı sınıflar»ın «yükselttirilmediği» yönündeki geçerli sam, dünyevî bir «yukarı» kavramına dayanır. Fakat teokrasi açısından toplumun herhangi bir kısmını Ruh’un yanına yaklaşmaktan alıkoymak bir çelişkidir. Ortaçağ’da bir keşiş için tek muteber yükselme tarzı, manevî yükselmeydi. Ona göre, kendisinin çoktan yüz çevirdiği dünyevî zenginliklere ulaşmanın böylesine güç olması hiç de bir trajedi değildi. Fakat en alt kast’ın üyeleri dâhil herkese açık olan yukarı doğru (olumlu) ilerleme onaya bağlıydı.

«Eğer Hinduizm, her şeyden önce, insan ruhundaki temel eğilimleri dikkate alıyorsa, toplumsal kökene bir değer vermeyen gezgin keşişler (sannyasis) üst -kastında da eşitliği kabul ediyor demektir. Hristiyanlıktaki ruhban sınıfı için de durum aynıdır, öyle ki aralarında soyluluk unvanları kaybolmuştur: bir köylü bir prens olamaz, fakat Papa olup, bir hükümdara taç giydirebilir..»

Tarihte Hristiyanlıkta ve diğer dinî uygarlıklarda zaman zaman görülen ve teori ile pratik arasında gelip giden geniş çatlaklar oluşturan başlıca adaletsizlik ve baskı halleri, teokrasi yüzünden değil fakat insan ırkının aşırı ihtiyarlıktan doğma kollektif düşkünlükleri yüzündendi. Üstelik eğer işler kötü gittiyse, teokrasi sayesinde daha kötü olmaktan kurtulmuşlardı. Belirli zaman ve yerlerde bazen iyi de gidiyordu ve böylece eskiden meydana gelen «iyi»nin daha sonra da meydana geleceği umudu sürüyordu.

Bir bütün olarak DEMİR ÇAĞ, «iki şer arasında bir seçimin» yapıldığı bir çağdı; önceki dönemlerin aksine ORTA ÇAĞ en azından «ehven-i şer arasında bir seçimin» yapıldığı bir çağdı. En kötü papalar ve İslam’ın en kötü Halifeleri dahi, VIII. Henri, ve laikliğin kasvetli umutsuzluğunu başlatan diğerleri kadar, kötülüğe yol açmamışlardır.

Orta Çağ Avrupası, bütün vücudunu acıyla sarsan, onu iniltiden iniltiye sürükleyen ve öldürücü[31] olduğu bilinen bir hastalığa yakalanan bir adama benziyordu. Fakat bünye iyiydi, kalp-atışı düzenli ve kuvvetliydi. Kan hâlâ atardamar ve toplardamarlardan geçerek kol ve bacakların en uçlarına gidiyordu ve bazen ateş azaldığında, hasta gençlik ve sağlığın ne büyük nimet olduğunu düşünüyordu. Bu mu daha iyiydi, yoksa son demlerini yaşamakla birlikte göreli bir rahatlığa kavuşmak mı? [32]

Kalp-atışı zar zor algılanabiliyor; kan adeta damarlarda donuyor; deri mide bulandıran kızartılarla iltihaplanıyor; vücudun dış kısmındaki bazı yerler halen dumura uğramış durumda ve hasta koma Veya hezeyan halinde oluşuna göre ya fısıldayarak ya da haykırarak: «Her gün biraz daha iyileşiyorum.» diye bağırıyor.

Fakat kişiler için eğer topluluğun gerisinde kalmak mümkünse -hiç kuşkusuz «gerisinde» kelimesi her durumu karşılamaz, zira acı, gönül rahatlığından daha yakın olabilir- kişilerin genel gidişten gerçek anlamda kurtulması da mümkündür. Her durumda geçerli olabilecek tartışmasız bir «mükemmel» mutlaka vardır. Bu, doğrudan doğruya mekândan münezzeh

Ulûhiyetten kaynaklanan bir metafizik zorunluluktur. Şu anda bu «mükemmel»in bir yönü şöyle ifade edilebilir: eskiden insanlar dinin sauve qui peut’sünü [33] söyleyerek dünyanın beyhûdeliğini açıkça ve etkin bir şekilde ilan ettiler, fakat dünya buna karşı oldukça sessiz kaldı. Şimdi ise insanlar bu gerçeği ifade etmeye gönüllü görünmüyor, dünya ise edilgin insanlarıyla gittikçe kendi beyhûdeliğinin gürültüsüne gömülüyor. Aslında böyle bunak bir dünyada her gün edindiğimiz tecrübe, dünyanın gerçekten «güve’nin kemirildiği ve pasın paslandığı» bir yer olduğunu günden güne insanların kendilerinin yarattığı ve kendi ellerinde parçalanan putlar diyarına döndüğünü gösteriyor.

BU DÜNYAYA OLAN İNANCIN YİTİRİLMESİYLE, ÖTE DÜNYAYA İNANMANIN BAŞKA BAŞKA ŞEYLER OLDUĞUNU SÖYLEMEK BASİTLİKTİR. Bizler öte dünya ile bu dünya arasında açık kapı olan insanlardan alçalarak bu hallere düştük. RUHLARI DA BUNA GÖRE DONATILMIŞTI, FARKINA VARSAK DA, VARMASAK DA ONLARDAN BAZI ŞEYLERİ MİRAS ALDIK VE DÜNYAYI KANATLARIYLA KAZMAKTA ISRAR EDEN BİR KUŞUN UÇMA ŞANSI OLMADIĞINA GÖRE, EĞER HERHANGİ BİR YOLLA DÜNYAYI KAZMAKTAN VAZGEÇİLİRSE, EN AZINDAN UÇMAYA TEŞEBBÜS İHTİMALİ DOĞAR.

 

Kaynakça

Martin Lings trc. Enes HARMAN,  Ufuk UYAN, Antik İnançlar Modern Hurafeler [Kitap]. – Yeryüzü Yayınları, İstanbul., s.57-69

 

 

ZEKÂ VE AKIL

Makrokosmos (kâinat) ile mikrokosmos (insan) arasındaki uygunluk öğretisine göre dünyevî gücün sahipleri, yani kral ve temsilcileri makrokosmos’da, mikrokosmos’daki akıl melekesine tekabül ederken manevî otoritenin temsilcileri de Zekâ’ya tekabül ediyor. İmgelem, duyu ve duyarlık yetileri aklın altında ve (normal olarak) onun denetimindedir. Aklın bunlar üzerindeki hükümranlığını sürdürebilmesi için Zekâ’dan onay alması gerekir, çünkü bu hükümranlığın dayandığı üstün ilkelerin bilgisi Zekâ’ya bağlanmaktadır.

Bu onay esas olarak dışardan, dinden gelebilir ve insanın içindeki zekâ ile ilişkisini koparmasından ötürü bir zorunluluk halini alan kısmî bir vahiy veya Zekâ’nın dışlaştırılması şeklinde tanımlanır. Onay, gerçek aristokratta olduğu gibi aklı ihtiva eden can ile Zekâ’yı ihtiva eden Ruh arasında yeniden sağlanan iç süreklilikten de gelebilir. Bu durumda akıl ilk halinde olduğu gibi bir kere daha Zekâ’nın izdüşümü haline gelmiştir ve ikisi arasındaki bağlantı saf bir görüntüdür. Yüzyılımızın büyük manevi otoritelerinden birinin dediği gibi:

«İMAN, DİNLERİN TEMELİDİR; FAKAT DAHA İLERİYE ULAŞIP TANRI’DA   SONA ERER. BURADA ARTIK KİŞİ İNANMÂZ, ÇÜNKÜ GÖRÜR. HAKİKATİ GÖREN BİRİSİNİN ARTIK İNANMAYA İHTİYACI YOKTUR.» [34]  Bu tür bir görme kuvveti ile inancın en aşağı derecesi arasında sezginin, kesinliğin ve imanın birçok mertebesi vardır. Dinin dışardan güdümü içten gelen bir kesinlik ile ne kadar az desteklenirse, akıl ile Zekâ arasındaki ilişki o denli tehlikeli bir hal alıyor; fakat bu hal muhafaza edilirse, can, derinlemesine ya da uzunlamasına doğru üçüncü bir boyut kazanıyor.

Entellektüel düşünce tarzı olarak kabul edilebilecek tek düşünce tarzı, hiçbir sevi yalınkat değerlendirmeyen ve her zaman üçüncü bir boyuta, üstün bir ilkeye gönderme yapan üç boyutlu düşünce tarzıdır. Örneğin( ahlâkî açıdan bu, bir erdemi yalnızca erdem olarak değil, fakat her zaman bir İlahî Sıfat’ın yansıması ya da simgesi olarak görmektir. Özgün haliyle sanatın, yani dinsel sanatın işlevinin, resmettiği her şeyde üçüncü bir boyutu vurgulamak veya açıklamak olduğunu söylemek yerinde olur. Ruhsal arketiplerin veya değişik iman derecelerinin ışığında yetkin akıl, üçüncü boyut boyunca, evreni can’ın geri kalan kısmına yorumlayıp ona gerçek anlamım verebilir. Rasyonalist, kendi aklının her şeyden üstün olduğuna inanan kişidir. Şimdi makrokosmos’ta dünyevî güç, manevî otoriteye isyan ettiğinde, önünde sonunda ona da isyan edilir. Kral I. James’in «Hristiyan dünyasındaki en akıllı aptal» olarak adlandırılmaya lâyık olup olmadığı epey tartışılır. Fakat o «Ne piskopos, ne de kral» dediğinde, gerçekten bu evrensel gerçeği bilerek akıllılık ediyordu. Ne var ki, ortada zaten «piskoposun olmadığı»nı fark etmemesi aptallık, o ve ondan önce gelenler manevî otoriteye karşı ayaklanmakla kendi iktidarlarının da kuyusunu kazmış o- luyorlardı. Bu yüzden eğer mikrokosmosta akıl zekâ’ya karşı ayaklanırsa, sırası gelince imgelem ve duygular da akla karşı ayaklanır. Kendisini aşan her şeyi inkar eden akıl, giderek akıl-ötesi güdüleri ve amaçları sorgusuz sualsiz kabul etmeye ve can’ın yeni tiranlarının emri altında yeni yeni düşünceler üretmeye başlar. Rasyonalistlerin en mükemmel örneklerinden olan hümanistin, akıl melekesi, “meşrutî kral”ların durumuna çok benzer.

ÖTE YANDAN, EĞER ZEKÂ’YI TEMSİL EDEN DİN, İNSANDAN AKLIN ULAŞAMAYACAĞI YERDE DİNİN OTORİTESİNİ KABUL ETMESİNİ İSTERSE, ASLINDA AKLA KARŞI OLAN HİÇBİR ŞEYİ KABUL ETMEMESİNİ İSTİYOR DEMEKTİR. HÜMANİSTİN TAM AKSİ SUÇLAMALARI ÜZERİNDE DEĞMEZ. ÖRNEĞİN, TİPİK RASYONALİSTLERİN, «BÜTÜN DİNLER BİRBİRİNDEN FARKLI OLDUĞUNA GÖRE, MANTIKLI İNSAN BUNLARIN HİÇBİRİNE İNANMA BUDALACA BİR YANLIŞTIR, ÇÜNKÜ BÜTÜN DÎNLER ‘ GERÇEKTEN TEMEL OLARAK KABUL EDİLEN ŞEYLERDE, BİR BAŞKA DEYİŞLE «MİSTİSİZMLERİNDE ANLAŞIRLAR; ÜSTELİK BU BAHANE MANTIKSIZDIR DA, ÇÜNKÜ BİR İNSAN TOPLULUĞU İLE BİR BAŞKASI ARASINDAKİ GENİŞ FARKLARI DÜŞÜNÜRKEN, TANRI’NIN AYNI DİNÎ BİÇİMİ BÜTÜN İNSANLARA ZORLA KABUL ETTİRMESİNİN TUHAF OLACAĞIM UNUTMAMAK GEREKİR.

Mantıksız olmak bir yana, din her zaman insana makûl zeminlerde sunulabilecek olan inancı sunar, mantık gösterilerine konu edilemeyecek bir şeyi «kanıtlamaya» kalkışmaz, ama evrensel ve ayrıntılı «delil»ler sunar. Akıl, imgelem ve diğer yardımcı melekelerle birlikte ciddî bir biçimde oturup o delili en mükemmel ve en serbest bir şekilde düşünmeye çağırılır. Her dinin sunmak zorunda olduğu bu tür delillerden birisi, dinin kurucusunun görevinin büyüklüğüne karşı sahip olduğu hayret verici yetkinliktir. Batıl bir din daha baştan batıl peygamberin aykırı aleladeliği ile kendini ele verir. Bunun aksine İlâhî Elçi’nin eşsiz büyüklüğü, o tarihte yer almasaydı yaratacağı geniş ve tasavvur edilemeyecek boşlukla anlaşılır. Ve bu büyüklük, insanlığın üzerindeki geniş, derin ve kuvvetli etkisiyle, söz konusu edilen insanın iddia edildiği gibi olduğunu kabul etmek yerine, akla bunu açıklaması için meydan okur ve karşı çıkar .Her gerçek dinin kurucularından başka, delil olan azizleri de var; birkaç örnek verirsek, St. Augustine, St. Bernârd, St. Francis, St. Dominic, St. Cathariııe ve St. Teresa’yı sayabiliriz. Bu devlerin saf inancı aşan bağlaşık kesinliği hiçbir soylu aklın küçümseyemeyeceği bir delildir. Değişik delillere gelince: özellikle Hristiyanlıktaki vücutta olağanüstü bir biçimde haç yaralarına benzeyen bâzı lekelerin belirmesi (Stigmata), St. Francis’in zamanından beri günümüze gelinceye kadar, her nesilde en az bir ya da iki Hristiyan evliyaya nasip olmuştur. Bu tür delilleri hümanistlerin «örtbas etmeleri» her zaman için akla hakarettir ve genelde hümanizm, aklın bazı önemli öğelere gözlerini kapamasına çalışıyor: örneğin, evrenin kaynakları hakkındaki evrimci açıklamaları, hayatın ve maddenin kaynakiari hakkındaki yorumları, dinin kaynakları hakkındaki «psikolojik» açıklamaları kadar akıldışıdır.

RASYONALİST, TANIM GEREĞİ YALNIZCA İKİ YÖNLÜ DÜŞÜNÜR; ÇÜNKÜ ONUN AKLI «HURAFE ZİNCİRLERİNDEN KURTULDUĞUNDAN», «ÖZGÜR»DÜR. (Aklı Zekâ’ya bağlayan bu zincirler ruh’un üçüncü boyutunu oluştururlar.) Bu yüzden, modern dünyada sık sık kullanılan kavramların çoğunda, bu iki boyutluluk bir kült halini almıştır. İki boyutlu düşüncenin uzmanları arasında «yüksek öğrenim» denilen grubun büyük bir bölümünü sayabiliriz. Bu terim eskiden olduğu gibi, artık bir noktadan sonra bilginin katlanarak yükselmeye başladığı bir süreci anlatmak için kullanılmıyor. Terimin şimdiki kullanımı, eskilerin dikkatinden kaçmış veya ilgisini çekmemiş bir takım niceliksel ayrıntıların ince ince sınıflandırılması anlamına gelmektedir.

Bütün dinlerin öğretilerinde görülen ve evrenin (hem mikrokosmos’un, hem de makrokosmos’un) simgesi olan ağaç simgesine göre, RUH CAN’IN KÖKÜDÜR, AKIL GÖVDESİDİR, [35]diğer melekelerde dalları ve yapraklarıdır. Yaratılışın tâbî olduğu (ve Ruh’la olan rabıtanın yavaş yavaş azalması demek olan) merkezkaç hareket, bitki özünün köklerden gövdeye aktığı kanallarda gittikçe artan bir, kasılma olarak tarif edilebilir. Rasyonalizm, bu kasılmanın şiddetli örneklerinden biri olarak göre çarpıyor. Üstelik, «öz»ün hem entellektüel, hem de hayatî bir özelliği var. Bu da yalnızca ruhları birbirlerine bağlayan bağların gevşediğini değil, düzenli beslenemedikleri için büyüyemediklerini de göstermektedir. Şüphesiz bu ilk ve son dinler arasındaki farklardan birisini birazcık açıklığa kavuşturuyor. Temelde yani insanın yukarı yönelip Ruh ile yeniden birleşmesinde bütün dinler aynı iken, «esasa taalluk etmeyen» şeylerde Yahudilik, Hristiyanlık ve İslâm’ın Hinduizm’den daha dar bir «yatay» görüşe izin vermesi ilginçtir. Her ne kadar dikey uzunluk aynıysa da yatay düşüncenin genişliği eskiye oranla daha kısadır, bu ise insanlığın din tarafından daha dar bir vadiye kapatıldığı izlenimini veriyor. Buna rağmen her durumda her şeyin öte dünyada aydınlanacağı ile müjdeleniyoruz ve eskiden bu müjde verildiği kişileri tatmin ediyordu. Çünkü o günkü şartlar onları, daha önemliyi az önemlinin üstüne çıkaran bir oran duygusuna zorluyordu. Son derece tehlikeli bir hastalığı olduğunu bilen ve daimî bir tedavi vaadi alan bir hasta, hastalığa nasıl yakalandığını fazlaca düşünmeyecektir; aynı şekilde, bulunduğu yerden bir daha dönmemek üzere ayrılmaya hazırlanan bir yolcunun o yer hakkında fazla bilgiye ihtiyacı yoktur. Daha az gerçek olan şeylerin anlatılmasının ruhu büyük gerçeklerden ayırdığına hiç şüphe yok. Buna rağmen, daha az gerçek olan şeylerin verdiği zararın bugün bin misli, hiç mi hiç gerçek olmayan ve aklı başka şeylerle uğraştıran şeyler tarafından verilmiş durumda. Bu yüzden ilk dinlerin geniş kozmolojik görünüşü bir kere daha az zararlı oluyor -bu öyle doğru ki, «aşırı uçlar karşılaşır». Bu tür bir görünüş kendi düzleminde şaşkınlıkla kolayca başa çıkabilir; yani bazı sivri akıllıların dinle ilgili sorularım kolayca cevaplandırabilir. Ama bunu yaparken, -en azından potansiyel olarak- başlangıçta ne idiyse, o olmakta devam eder, yani sonsuz’u düşünmek için güçlü bir destek olmayı sürdürür.

Hindu öğretisine göre, şimdilerde son demlerini yaşayan dört dönemli çevrimden önce pek çok başka çevrim olduğu gibi, bundan sonra da olacaktır. Zaman içinde sonsuzmuş gibi duran vadesine, uzaydaki uçsuzbucaksızlığma rağmen içinde yaşadığımız evrende, nihayet, peşpeşe gelen dünyalardan biridir ve insanlar, bu dünyadan ötekine samsara tekerleğinin kenarında göç etmeye mecburdurlar. Samsâra, bireysel varlığın değişik aşamalarından oluşan tam bir çevrimdir. Çemberinde bizim dünyamızın yer aldığı samsâra, her biri İlâhî tecellinin bir parıltısı olan samsâralardan sadece bir tanesidir.

Bir varlığın herhangi bir dünyadaki durumu onun bir evvelki halinde birikmiş olan yarar veya zararına göre belirlenir. «Çok istenilen» ve «ele geçirilmesi zor» olan, merkezde olmaktır; çünkü varlık ancak merkezdeki türün -ki bu dünyada insanlıktır- üyesi olmakla samsâradaki değişikliklerden kurtulma ve İlâhî merkeze ulaşan yarıçaplardan birisinden geçme şansına sahip olur. Bu yönü tutmak «Tanrıların yolu»nu tutmaktır, bir samsâracı dünyadan öbürüne geçmek anlamına gelen «ataların yolu»nu tutmak değil.

Samsâra gerçeği, Yeryüzüne gelmeden önceki durumlarıyla birlikte insanın bu dünyaya masum bir durumda gelmediğini söyleyen ilk günah inancında kısmen ortaya çıkıyor. İslâm “öğretisinde, her insanın sorumluluk duygusunun bu dünyaya doğuşu ile değil fakat Âdem’in belinde tohum olarak yaratıldığı zaman başladığı şeklinde belirsiz olarak vardır.

Bir Hintli için ilk günah inancı oldukça açıktır: İlâhî Elçiler hariç bu dünyaya doğmak kusurlu olmayı gerektirir, zira Yeryüzüne gelmeden önceki durumda kemâl’e eren bir varlık samsâradan zaten tamamıyla kaçmış olacaktır. Bu düşünceden haberleri olmamasına rağmen, atalarımız ilk günah inancının açık bir gerçeğe yani bebeklerin dünyaya artık Azizler gibi doğmadığı gerçeğine tekabül etiğini görmüşlerdir ve aslında bü gerçek yalnızca İnsanî ideal duygusunu yitirmiş İlâhî Niteliklerin harikulade bir yansıması olduğu için değil de, topluma yararlı olduğu için erdem peşinde koşan ve günahsızlık deyince «zarar vermemeyi ve zarar verme amacı gütmemeyi» anlayan bir toplumda sorun yaratabilirdi.

Samsâranın yeryüzünden-sonraki durumları, son dinlerin Arasat ve cehennem inançlarında üstü örtülü, olarak vardır. (Cehennem, Hinduizm ve Budizm’de samsâra tekerleğinin en alt bölmelerine tekabül etmektedir.)

Bu birkaç kısacık karşılaştırmada, ele aldığımız dinî açıların hiçbirinin hakkını gözettiğimizi iddia etmiyoruz. Bunlar Takdir-i İlâhîyi açıklamaya hâlâ çok az cesaret ediyorlar. Fakat. Tanrının bu çevrimin sonuna doğru, «yatay» gerçekleri insanlığın bir bölümünden daha az gizleyerek ve insanın azaltılan enerjilerini «dikey» yönde yoğunlaştırarak kendisini doğruladığı söz konusu ise, son iki-üç yüzyılın Batı dünyasından daha dokunaklı doğrulama bulmak mümkün değildir.

Genellikle, olanların bir tepki olduğu söylenir ve din suçlanır, fakat bu görüş tarihe çok dar bir açıdan bakmanın bir sonucudur. Sonradan hümanizm olarak ortaya çıkan düz «yatay» görünüş, aslında Hristiyanlık öncesi Batıda da hüküm sürmekteydi ve hemen hemen bütün Kuzey Akdeniz sanatına ikibin yıl önceden mührünü vurmuştur. Modern uygarlığı yalnızca Hristiyan uygarlığının can çekişen bir uzantısı olarak görmek yanlış olur. Modern uygarlık, aynı zamanda Hıristiyanlık tarafından durdurulan ve Rönesans’ta «yeniden doğan» Greko-Romen uygarılğının can çekişen bir uzantısıdır. O zamandan beri Batı dünyası «hakikat» dediği iki-boyutlu maddî gerçeklerin yardımıyla büyük gerçeklerden «alabildiğine» uzaklaşma eğilimi göstermiştir.

Bu bir kısır döngüdür, zira, belli oranda ele geçirilmiş serbestlilik demek olan «özgürlük», akla önceden[36] sahip olmadığı bir çeviklik bağışlıyor ve, çeviklik daha ileri bir serbestliğin kapısını açıyor. Modern dünyada sürekli artan yolculuk serbestisi akıl hareketlerinde sürekli artan akıcılıkla yüzeyselliğin dışa dönük bir yansımasıdır. Kelimelerin bütün güzelliğine rağmen, «kültürel görünüşü zenginleştirmek», «görüş açısını genişletmek», «entellektüel ufkunu genişletmek» denen şeylerin, sözlük anlamı «ruhun büyüklüğü» olan ve gerçek aristokratın en belirgin özelliği olan âlicenaplık ile hiçbir ilgisi yok. Eğer plastik bir madde sürekli bu yöne çekilir ve boyu ile eni uzatılırsa, üçüncü boyutu en aza indirgenecektir. Hümanistin «geniş aklı», yalnızca düzlenmiş dar bir akıldır.

Fakat bir bütün olarak psişik temeli güçlendirmek mümkün müdür? Bu sorunun cevabı, ağaç simgesinde üstü kapalı olarak verilmişti: bir ağacı dallarından çekerek büyütmek imkânsızdır. Ancak kökü Ruh olan can için aynı şey söz konusu olamaz; eğer ayinlerin uygun olarak yerine getirilmesi ağaca gerekli olan beslenmeyi sağlıyorsa; büyüme yalnızca çabuklaştırılmış olmakla kalmaz, fakat aynı zamanda budama işlemi ile daha mükemmel hale getirilir; yani dinin emrettiği veya tavsiye ettiği yasaklar ve özverilerle.

«Alabilmek için herşeyden önce vermek gerekir.»

Taoizm ve Budizmin özellikle önem verdiği uygun etkiler ve tepkiler öğretisi o denli evrensel bir öneme sahiptir ki, bütün dinsel uygulamaların temeli olarak kabul edilebilir. Her etki bir tepki doğurur, bu deniz dalgalarına da uygulanabilirse ve eğer bu dünyadan öte dünyaya ulaşacak bir «dalga» yapılabilirse, öte dünyadan buna bir cezir olacaktır ve dinin emrettiği ayinler, Tanrı’nın bu tür dalgaları en iyi şekilde nasıl hareket ettirebileceklerine dair insanlara öğrettikleridir. İnsan etkisi ile İlâhî tepki arasındaki orantısızlık öyle geniş ki, tepki bu dünyaya yetecek kadar aktıktan sonra, kalan, Öte dünyada ruh için saklanır.

Bu hazır olma sorunu, kendi içinde normal olan fakat sonradan anormalleşen batınîlik ile, kendi içinde anormal olan fakat sonradan Demir Çağında pençesinde tutulan ruhların çokluğu yüzünden normalleşen zahirilik arasındaki farka değiniyor. Aslında bu «pençe»nin yeraltı mağarasındaki mahkûmların zincirlerinden bir farkı yok. Çağımızda batınî görünüş, bir ölçüde daha eski bir çağa ait olanların ve özgürlüğün daha önceden tadına varmak ya da zincirlerinde göreli bir gevşeklik anlamına geliyor. Fakat çoğunluk için zincirler bu tür bir tadı sağlamada öyle emin bir yol ki, bu hayattan kaçma arzusunu bile duymuyorlar. Eğer Hinduizm ve diğer dinlerin öğretilerini anlatmak için Platon’un bizim bu günkü durumumuzu anlatan simgesini ele alırsak, her tapınma, onunla birlikte giden bir isteğe bağlı olduğundan, bir tapınmanın birçok durumda tepkisi Allah tarafından, zincirlerin birden koparıldığı o müthiş ölüm «an»ına kadar ertelenen bir etki olduğu söylenebilir. Bu «an»da saklanmış olan tepkiler araya girip, mahkûmu mağaranın ağzına, oradan dışarı, oradan da «Tanrıların Yoluna» çıkaracak dürtüyü verebilirler. Burada geçen, mağaranın ağzına çıkış -Hristiyanlık’ta Dante’nin simgesini kullanırsak- Araf Dağı’na çıkışa eşittir. Fakat tapınmaların gereğince yerine getirilmesi olmaksızın, yani yukarı doğru bir dürtüyü yeterince biriktirmeksizin, bağlı mahkûm en büyük ihtimalle («yatay» olarak) bitişik «yeraltı mağarası»nın zindanına geçip «ataların yolu»nu tutabilir; fakat eğer ölümde etrafındaki bütün duvarlar, ayağının altındaki toprak ortadan kaldırılırsa ve yapılardaki çeşitliliğe rağmen dinler anlaşırsa, bu hayatta insan olmanın imtiyazından İsa’nın meselinde her kulun içinde bir «hüner» olarak var olan bu imtiyazdan yararlanamama, aşağı doğru olan dürtüden başka birşey vermez ve o yançizen «tarafsızlık» gerçekte çok nadirdir. «Benimle olmayan bana düşmandır» ve kula, içindeki hünerden ne bir eksik, ne bir fazla vermek düşer.

Ölümden sonra mağaradan dış dünyâya kaçış, kelimenin bilinen anlamıyla bir kurtuluş’ken, batınîlik bu hayatta yukarı doğru bir dürtünün olması anlamına gelir – veya simgesel olarak aynı olan, kelime anlamıyla içe dönük bir dürtü- ve bu dürtü «olgunlaşma» isteğidir. Bu istek daha en başta ruhun gerçek olgunlaşmasının ne olduğunun önceden bilindiğini farzetmeyi gerektirir. Daha az bir oranda olmakla birlikte, zahirîlikte de bu bilgi vardır ve âlicenaplığın büyük prototipleri üzerinden yoğun bir tefekkürle kuvvetlendirilebilir. Örneğin Hristiyan ve İslâm mistisizminde bu tür bir yoğunlaşma için gerekli olan yardımcılar Ave Maria [37] ve münacaatlardır. Zahirîliğin paylaşmadığı ikinci bir şart ise, prototipin çok uzak bir ideal olmaması fakat ruhta hayalî bir yankı uyandırması, ona itaat eden bir duygu, «zincirlerin gevşekliği» duygusunu uyandırması gerekir.

RUHUN OLGUNLAŞMASI, ARDARDA GELEN BİR BÜZÜLME VE GENİŞLEME İŞLEMİDİR. Bu açıdan bir tapınmanın yerine getirilmesi, kendisinden daha güçlü bir istek dalgasının çıkacağı genişçe bir temel -her zamankinden daha geniş bir temel- sağlayacağı düşüncesiyle ruhun, «boy»unu uzatabilmek amacıyla bir an için «uzunluğuna» ve «genişliğine» büzülmesi olarak tanımlanabilir; sonuçta ortaya çıkan genişlemenin her üç boyutu da öncekinden «uzun» olacaktır.

İki dünya arasında ritmik bir med ve cezire sebep olabilecek olan tapınmaların düzenli olarak yerine getirilmesi, her manevî hayatın temelidir, çünkü ancak can ile Ruh, akıl ile zekâ arasındaki kanalda daimî bir «ileri ve geri» hareketi sağlanabilirse bu kanal bütün engellerden temizlenebilir.

 

Kaynakça

Martin Lings trc. Enes HARMAN,  Ufuk UYAN, Antik İnançlar Modern Hurafeler [Kitap]. – Yeryüzü Yayınları, İstanbul., s.71-82

 

UÇLARIN BİRLEŞMESİ (Martin Lings)

Son birkaç yüzyıldan beri Batı’da etkili olan olumsuz eğilimler, bu yüzyılın başından itibaren etkinliklerini gittikçe artan bir hızla artırmışlardır. Üstelik yine bu eğilimler, yine bu tarihten itibaren gittikçe artan bir hızla bütün yeryüzüne yayılmaya başlamışlardır. Ama o zamanla bugün arasında önemli bir fark var: Bu eğilimlerden sorumlu olan ve bir zamanlar kendinden pek emin görünen tavır, şimdilerde yalpalamaya başlamış gibidir. Bu, halkı eski gittiği yoldan alıkoymamış ve bu yolda atılan her adım işlerin biraz daha kötüleşmesine yol açmıştır, ama artık halk gönüllü olmaktan çok robot gibi davranmaktadır ve hiç kuşkusuz, bireylerin yaygın havadan kendilerini kurtarmaları, eskisine oranla şimdi artık daha kolaydır. Modern dünyanın duvarlarında -daha önce olmayan çatlaklar görülmeye başlamıştır ve bu çatlaklar modern dünya ne demekse onun tam tersini., temsil eden bir bakış açısına yol vermektedirler. .

Yaşadığımız çağın, sonuna yaklaşmakta olduğunu gösteren birçok değişik belirtiler yar. Bu sonun kendisi de uçların büyük buluşması olacak ve bu «zamanın imleri» arasında, hemen, her alanda gözlenebilecek daha küçük ölçekli buluşmalar da vardır. İçinde yaşadığımız çağa damgasını vuran çelişikinin çarpıcı birörneği de şudur:

Dünya hiçbir vakit bugün olduğu kadar sözde-dinlerle ve sapıklıklarla dolu olmamıştır. Bunun sonucu olarak, hiç kuşkusuz, sapıtmak, yoldan çıkmak da hiçbir vakit böylesine kolaylaşmamıştır. Bununla birlikte bütün bu «din» denilen şeylerin arasından gerçek «din»i bulup çıkarmanında daha bir kolaylaştığı görülmektedir. Babizm, Bahaizm, Christian Science, Teosofizm, Antroposofizm, Manevî Cihazlanma, Subut vs gibi kendi içine kapalı sözde-dinlerin ötesinde, adlarını bile saymamıza gerek olmayan, herbirinin dorukları velâyetin ışıltısıyla kaplı sıradağlar gibi uzanan büyük dünya dinleri bütün haşmetleriyle yükselmektedirler. Gerilerde, şurada burada, halkın uzaklaşması, unutması nedeniyle yerine yenisi gönderilmiş ya da yenilenmiş daha eski bir dinin dorukları hayal meyal seçilmektedir. Ama artık yeni bir din için dünyada yer yok; çünkü artık dünyada Hristiyanlıktan önceki Greklerin, Romalıların ve Germenlerin; İslâmdan önceki Arapların, Perslerin, Hindu olmayan Hindistanlıların durumunda olan bir topluluk yok. Artık dünyadaki bütün topluluklar, coğrafî açıdan olduğu kadar psikolojik açıdan da -çevresinde ne tür sapıklıklar türemiş olursa olsun, tümüyle geçerli ve katışıksız kalabilmiş en azından bir-  gerçek anlamda- dine[38] ulaşabilecek durumdadırlar. Bu yüzden, günümüzle çevrimin sonu arasında yeni bir dinin ortaya çıkabileceğini düşünemeyiz bile. Buna karşılık, bu büyük dinler kendilerine çok büyük bir ihtiyaç duyulduğu bir zamanda, şimdiye kadar hiç görülmemiş bir biçimde birbirlerinden haberli kılınarak adeta yenilenmiş ve canlanmış gibidirler.

Hiç kuşkusuz, atalarımız da kendi dinlerinden başka dinlerin varlığından haberdardılar; ama başlarının üstünde parıldayan büyük ışıktan ötürü, ufukta ışıldayan daha uzak ve -onlar için daha soluk ışıklar onları pek ilgilendirmediği gibi, bir sorun da çıkarmıyordu. Bugün ise bu ufuklar uzak değildir artık ve onları böylesine yaklaştıran şeylerin toplamından doğan büyük kötülüğün yanısıra bazı iyi şeyler de kendilerine yol açabilmişlerdir.

Başka dinlere karşı beslenen ilgi ya da hoşgörünün -tümünün değilse bile büyük bir bölümünün karşılıklı anlayıştan çok akademik meraktan ve dine karşı «özgürlük hurafesi»yle karışık bir ilgisizlikten kaynaklandığı doğrudur. Yine de, sözgelişi, öyle inanmış Hristiyanlar vardır ki, Budizmin de Hristiyanlık kadar «din» olduğunu ve ikibin yılı aşkın bir süreden beri bu dinin milyonlarca Asyalının manevî ihtiyaçlarını, belki de Hristiyanlığın yapabileceğinden çok daha iyi bir biçimde karşılayageldiğini bilmeleri gerekir ve bu bilgi onların Hristiyanca inançlarını da güçlendirecektir. Hristiyanların bunu bilmeleri gerekir; aksi takdirde bugün diğer dinleri dikkatle gözleyip dururken bunun aksini düşünmeleri demek, Takdir-i İlâhî’yi anlamamaları ve giderek, izzeti Tanrı’nın Şanı’na bağlı olan Hristiyanlığı da anlamamaları demektir. Daha da genel deyimlerle, kalblerinin bir dinde sükûnete kavuşabilmesi için «Rahman» sıfatının boş bir söz olmadığını ve Tanrının yalnızca bir veya birkaç halkı «seçmediğini» bilmeleri gerekir. Bu nokta, görmesi gerekenlerden şimdiye kadar saklanmadığı halde, şimdilerde belki her zamankinden daha kolay anlaşılabilecek bir durumdadır. Bir İslâm ülkesine gönderdiği bir temsilciye: «Sakın dinsizlerin arasına gittiğinizi sanmayın. Müslümanlar Kurtuluş’a ermişlerdir. Tanrı’nın yolları sonsuzdur» [39] diyen Papanın bir başka çağda değil de çağımızda yaşayan bir Papa olması anlamlıdır. Dinlerini büsbütün ya da kısmen yitiren bazı insanların, başka dinlerin yardımıyla tekrar dinlerine döndükleri (veya dönebildikleri) görülmektedir; çünkü başka dinlere tarafsız ve önyargısız bir biçimde yaklaşmak, genellikle, daha kolay olmaktadır. Herhangi bir dinde sahih inancın ne olduğu konusunda açık bir fikre varan kişi, kendi dini de dâhil olmak üzere bütün diğer dinlerde buna tekabül edenin ne olduğunu da kolayca çıkartabilir; çünkü sahih inancın özel olduğu kadar genel bir yönü de vardır. «Özel»liği açısından, değişik tapınma biçimlerinin nasıl çakıştığını[40] görmek her zaman pek kolay değildir; ama «genel»liği açısından sahih inanç temelde hep aynıdır ve hemen görülen en belirgin, en kapsamlı niteliklerinden biri de yoğunluktur. Sahih inanç, insanın her alandaki ve her düzlemdeki dinî ihtiyaçlarını işte bu yoğunlukla doyurabilmektedir. Bireyin birden fazla dini benimseyememesinin başta gelen nedenlerinden biri de budur: Her din «katolik» [41] yani kendi içinde her şeyi kapsayan bir bütünlük olduğu için, insanın başka bir şeyi de benimsemesine imkân bırakmayan bir teslimiyeti gerektirir.

İslâm’daki, sahih inancın herşeyi kuşatıcılığı düşüncesi özellikle çok belirgindir. Bu düşünceden kalkarak (konunun sadece İslâm’ı ilgilendiren yönünü mahfuz tutarak) genel bir tanıma ulaşabiliriz: Din, üç yönlü bir İlâhî Haber’dir:

Birincisi, o, gerek Mutlak, Ezelî ve Ebedî Hakikat’in Kendisi ve gerekse kainat (yani göreli, sonlu ve ölümlü olan, özellikle de insan) hakkında nelere inanıp nelere inanılmayacağını söyleyen bir akidedir;

İkincisi, nelerin yapılıp nelerin yapılmayacağım gösteren bir yasadır ve yasanın «yap» dedikleri, bütün inananları kuşatıp hayatlarına nüfuz edebilecek genişlik ve zenginlikte yeterli bir tapınma biçimini oluştururlar;

Üçüncüsü, insanlar arasındaki manevî farklılıklara izin veren mistisizm ya da batınîliktir. Akidelere (akaide) inanmak ve yasaya uymak herkesin boynunun borcudur; çünkü kurtulmak, esenliğe çıkmak bunlara bağlıdır. Dinin, ancak belirli nitelikleri olanları bağlayan mistik yönü, inanç ve tapınmanın fazladan bir boyutudur; zira hem akideyi tam anlamıyla kavramış olmaklığı, hem de dinî vecibelerin yerine getirilişinde derin bir samimiyeti ve yoğunlaşmayı gerektirir. Bu, esenliğin de ötesinde, daha bu dünyadayken kutsanma ve hatta bunun da ötesinde Tanrı’nm Kendisi’ne kavuşma imkânını bağışlar.

Sahih inancın İslâm düşüncesindeki bu üç boyutlu tanımı öylesine evrensel ki, diğer dinlere de ayrıca uygulamamıza gerek yok, çünkü bu tanım görmezlikten gelinemeyecek beşerî gerçeklere tekabül etmektedir. Bundan daha dar hiçbir şey, -«tarihî» zamanlar [42]boyunca olduğu gibi bugün deinsan soyunun -ırkî ya da coğrafîhiçbir kesiminin manevî ihtiyaçlarım karşılamaya yetmez. Yukardaki tanım, sahih inancın özel yönlerine değinmediği halde (bu iş için her dini ayrı ayrı ele almak gerekir), yine de, bu tanımın yardımıyla sözgelişi Hristiyanlıkta hangi fırkaların -sapıklığın başta gelen özelliği olandinî merasim ve akidede görülen ve mistisizmin bir bütün olarak kenara itilmesine yol açan kısırlaşmadan masun kalabildiklerini bir bakışta görebiliriz. (Çünkü mistisizm, yerine getirilen dinî vecibelerin nitelikçe zenginleşmesi veya yükselmesi demektir ve bu anlamda akide, sapıklığın tam karşıtıdır.) Aynı gerçek bir başka biçimde de dile getirilebilir: Sapıklığın anlayış yetersizliğinden ötürü reddettiklerini, mistisizm derinliğine bir kavrayışla benimser.[43]

Dinler dış veya zahirî yönleriyle bir çemberin üstündeki değişik noktalara, batmî veya mistik yollarıyla da bu noktaları -Îlâhî Hakikat’i temsil eden merkeze bağlayan yarıçaplara benzetilebilirler. Bu imge, zâhirîliği mistisizmin zorunlu başlangıç noktası olarak almakta ve aynı zamanda -değişik zahirî görünüşler birbirlerinden nisbeten uzak olsalar bile bütün mistisizmlerin gittikçe birbirlerine yaklaştıklarını ve sonunda aynı noktada birleşerek özdeşleştiklerini göstermektedir.

İnsanların şehadeti şimdiye kadar yalnızca İlâhî Hakikat’e inananlar aracılığıyla değil, aynı zamanda onu «ayn-el yakın» bilenler, yani kendi dinlerinin velîleri aracılığıyla gerçekleşiyordu. Ama şimdi, dinleyecek kulakları olanlar için, Rabb’ın birliğini doğrudan kavramaktan gelen Mutlak olana, Ezelî ve Ebedî olana şehadet, başka ufuklardan, başka dinlerin Velilerinden yükselen ve insanın önünde açılan aynı ulvî imkâna işaret eden şehadetlerle de güçlenerek karşı konulamaz bir hal almıştır. Bu, şüphecilik kültünün adeta bedeli gibidir.

Eğer insanın günden güne Hakikat’ten uzaklaştığı söylenebilirse, Hakikat’in günden güne insana biraz daha yaklaştığı da söylenebilir. Ona değmek için eskiden insanın bütün bir ömür boyu çabalaması gerekiyordu; oysa şimdi sadece yüz çevirmemesi bile yeter. Ama bu yine de ne kadar zor bir iş!

Bütün dinler, Karanlık Çağ’ın güçlükleri karşısında gösterilen kolaylıklar konusunda son derece açıktırlar ve bu kolaylıklar çağın sonu yaklaştıkça daha da artmaktadır. «Bağda çalışan işçiler» meselinde, günbatımından biraz önce gelen işçiler de, bütün gün sıcakta çalışan işçilerle aynı ücreti alırlar ye Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem şöyle buyurur:

«Gerçekten siz öyle bir zamanda yaşıyorsunuz ki, eğer size emredilenin onda birini ihmal ederseniz helâk olursunuz. Bundan sonra bir zaman gelecek ki, şimdi emredilenin onda birini yerine getiren kurtulacak.»

Ne var ki bu, mükemmel olmayanın da Cennet’e gideceği anlamına gelmez. Hinduizm’de Vişnu-Purâna bugün insandan beklenen erdemlerin daha az olduğunu değil, «Karanlık Çağ’da insanın en yüksek erdemlere bile küçücük bir çabayla ulaşabileceğini» söylemektedir. Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem de müslümanların günde beş vakit namaz kılmalarının yeterli olduğunu söylemiştir… Kendi içlerinde yeterli olduklarından değil: Rahman, bu beş vakti eski insanların elli vakit namazına denk saydığı için. Yaşadığımız zamanın olumlu yönü, bir bütün olarak çevrime göre tamamlanmışlığı ve bitişi temsil etmesidir: Çevrim, ancak başlangıcından beri bağrında gizlediği imkânları doğurduktan sonra sona erebilir; ancak ondan sonra makrokosmos, dış dünyâ, yerini «yeni bir göğe ve yeni bir yere» bırakmak üzere «yazılı bir tomar gibi» dürülecektir. Aynı şey mikrokosmosta, insan ruhundaki küçük dünyada da geçerlidir. Ruh ancak bütün unsurlarım bütünleştirmeyi başardıktan sonra «ölüp» yeni ve mükemmel bir biçimde «doğabilir». Bütün manevî çabaların amacı ister bedenin ölümünden önce, isterse bedenin ölümünden sonra olsun, bu «ölüm»e ve «yeniden doğuş»a ulaşmaktır. Zira «Bir kimse yeniden doğmadıkça Tanrının melekûtunu göremez.»[44] O Her gerçek kosmosun bir merkezi vardır. Günümüzde pek çok ruhun paramparça dağıldığını, kendi içindeki merkezin farkında bile olmadığım söylemek hiç kuşkusuz mümkündür. Bunlar, makrokosmos tarafından yutulup adeta benliklerini yitirmiş gibidirler; beşerî çöküntünün hangi boyutlara varabileceğini göstermekten başka bir işe varamaz gibidirler. Ama eğer bir ruh kendini makrokosmostan kurtarıp, kendini kendi içindeki merkezle buluşturacak bir dinin yardımıyla tekrar mikrokosmosa dönebilirse; bir başka deyişle, eğer bir ruh kendini büyük dünyanın yanıbaşında küçük bir dünya olarak yemden kurabilecek kadar güçlüyse, o zaman, bir tür kırılma sonucu, büyük dünyanın durumunda olumlu her ne varsa onlardan yararlanabilir. Hızla sonuna doğru yaklaşan makrokosmosun tamamlanışı ve tükenişi ruhun tümüyle olumlu anlamda «tohuma kaçmasını sağlayarak mikrokosmosun tamamlanışını ve tükenişini de hızlandıracaktır ve bu, aynı zamanda -amacı ruhu olgunlaştırmak olan dinî merasimin sonucu olduğundan, bunların «olduklarından fazla sayılması» barındırdıkları gücün zamanın ivmesinden yararlanmasından ötürüdür, denilebilir.

Eğer bağdaki işçilerin tümü aynı ücreti aldılarsa, bunun nedeni, sonradan gelenlerin kısa bir süre içinde, Allah Teâlâ’nın izniyle, bütün gün sıcakta çalışanlar kadar meyva toplayabilmiş olmalarıdır.

 

Kaynak:

Martin Lings, trc.Enes HARMAN Ufuk UYAN,  Antik İnançlar Modern Hurafeler, Yeryüzü Yayınları, İstanbul, s.83-91

 

 


[1] Totaliter: isim Fransızca totalitaire:      Demokratik hak ve özgürlüklerin baskı altında tutulduğu, bütün yetkilerin bir elde veya küçük bir yönetici grubunun elinde toplandığı demokratik olmayan (devlet düzeni), bütüncül.

[2] Orta Çağ’da Batı’da devlet güçsüz, kilise güçlüydü. Dogu’da ise tam tersi olmuştur (Russell, 363). Roma İmparatorluğu güçlüyken, dinlere karşı hoşgörülüydü, kilise güçsüzdü (Eco, 75), Modern ulus-devletler yerleşince, Papalık güçsüzleşti (Braudel, 384).

[3] Her ülü’lazim rasül bir hatem mi sorusu akla geliyor. Tarih açısından bir nitelik ve nicelik sorunu ortaya çıkıyor.(ihramcızade)

[4] Tekvin, Tevrat’ın ilk kitabı;

[5]Teilhard de Chardin bu açık gerçeği görmezlikten gelmiştir ve değerlendirmesinin temel zayıflıklarından biri de burada yatmaktadır.

[6] Le Monde et la Vie, November 1963.

[7] Le Monde et la Vie, March 1964.

[8] The Transformist Illusion, (Önsöz), Dehoff Publications, Tennessee, 1957.

[9] Çünkü «kendisine saygısı olan hiçbir evrimci, bilinen fosillerden herhangi birinin Homo sapiensin atası olduğunu söyleyemez.» s. 114.

[10] s. 294.

[11] Frithjof Schuon, Language of the Self, (Luzac and Co,London, 1959), s. 220.

[12] A. K. Coomaraswamy, The Bugbear of Literacy, (Denis Dobson, London, 1949), s. 25.

[13] J. F. Campbell, Popular Tales of the West Highlands.

[14] G. L. Kittredge (F.G. Childe’m English and Scottislı Popular Ballads adlı kitabına yazdığı önsözden.)

[15] W. G. Archer, The Blue Grove (G. Ailen and Unwin, London, 1940).

[16] T. Harrison, Savage Civilization, s. 45, 344, 351, 353 – (1937).

[17] Birikmiş, toplanmış, yığılmış

[18] Arkaik” terimi, arkeolojik olmayan biçimde daha genel olarak artık kullanılmayan, eski bir şeyi tanımlarken kullanılır:

[19] Türkçede de «göze» sözcüğünün ayni anlamda kullanılması çok anlamlıdır,

[20] Bugünlerde ziyaret edilen Daga Zümrütünü iyi anlayabildiniz mi? (Şeytanın düşen gözü mü?)

Daga: Dağ, hançer,

Zümrüt ve Dağ ilişkisi bazılarına çok şeyler hatırlatır.

 

400 KİŞİYLE KORUNAN ZÜMRÜT

Saf zümrüt kayası olarak DÜNYANIN EN BÜYÜK TAŞI OLARAK KABUL EDİLEN DAGA ZÜMRÜTÜ İstanbul Mücevher Fuarı’nda sergilenmeye başlandı.

UBM Rotaforte tarafından düzenlenen ve Türk Ekonomi Bankası (TEB) sponsorluğunda gerçekleştirilen fuarda, yoğunluk nedeniyle sabah saatlerinde alana sokulamayan 12 bin 360 karat ve 2,5 kilo ağırlığındaki zümrüt taşı, yoğun güvenlik önlemleri altında Valentine Diamond firmasının standına yerleştirildi.

Tangülü, zümrüte paha biçilemediğini, bu tarz bir parçanın borsa değeri, terazi değeri olamayacağını ifade ederek, ”Bizim Kaşıkçı Elması gibi. Her zaman satışı da söz konusu olmaz. Biz sadece bunu buraya sergilemek için getirdik. Burada bulunduğu süre içinde nasıl koruduklarını, nerede koruduklarını da bilmiyorum. Akşam özel bir kasada saklanacak. İsminin açıklanmasını istemeyen ve sadece bu işleri yapan uluslararası bir nakliye firması getirdi” dedi.

Gören herkesin çok şaşırdığını, Sultanahmet Meydanı’nda sergilense herkesin tarihi bir eser gibi göreceğini, ancak burada herkes mücevherci olduğu için 50 metre öteden görüp anladıklarını anlatan Tangülü, ”Bu bir efsane. Bu işle çok uğraşan insanın da bunu hayatı boyunca görme şansı yok. Bu şansı burada yakaladılar” dedi.

Zümrütün sergilendiği stantta basın mensupları, güvenlik elemanları ve ziyaretçiler nedeniyle yoğunluk oluştu.

Erişim: 22.03.2012 / http://www.sabah.com.tr/Ekonomi/2012/03/22/400-kisiyle-korunan-zumrut

[21] «Mistik» kelimesi kısmen «entellektüel» kelimesiyle çakışmakta; çünkü mistik, Tanrı’nın Ülke’sinin gizlerini sezen veya sezmeye talip olan birisidir ve zekâ, bu sezişin meydana geldiği melekedir. Genellikle, «mistik» daha genel bir kelimeyken, «entellektüel» kelimesi aşktan çok bilginin gizemli yolunu anlatır; yine de burada «entellektüel sevgi» bazen «mistik sevgi» veya «kutsî sevgi» yerine kullanılır. Bu iki mistik yolun daha açık ve geniş bir tarafı için bkz. Frithjof Sehuon, Gnosis, s. 45-46 John-Murray, 1959).

[22] Uzak Doğu geleneğinde Îlâhî Sıfatların bu iki hali sırasıyla ejderha ve Anka kuşuyla temsil edilirken,

Greko-Romen geleneğinde kartal ve tavus kuşuyla temsil edilir.

[23] Hristiyanlıkta ‘Celâl ve Cemal’ gibi bu iki nitelik de Jesu-Maria ismiyle ifade edelir.

[24] (5)         Eğer geçmiş bugünün şahidi olabilseydi, modem dünyadaki geçim vasıtalarını görerek, «însan bunun için mi yaratıldı?» diye bağıracaktı.

[25] Eskilerin de pekiyi bildikleri gibi elbiseler insan ruhunun ikinci yakın çevresidir ve onun üzerinde sayısız etkileri vardır. Uygarlıktan uygarlığa tamamıyla değişen elbiseler, her zaman için insanın Tanrı’nın bir temsilcisi olarak dünyadaki şerefinin bir hatırlatıcısıydı. Fakat Batı Avrupa’da, diğer teokratik uygarlıkların elbiselerinin veya basit çıplaklığın itibariyle karşılaştırılabilecek elbiseleri bulabilmek için hemen hemen bin yıl geriye gitmemiz gerekiyor. Ortaçağın sonlarına doğru Hristiyanların elbiselerinde hâlâ tarz ve oran duygusunun var olduğu bir gerçek, fakat gelecek olanın kaçınılmaz habercisi, şüphe götürmez bir şekilde olağan, dünyevî bir işaret belirmişti. 16. yüzyılın ortalarından sonra, dünyanın diğer ülkeleri geleneksel giysilerine sadık kalırken Avrupai modalar aşırılık ve gösteriş nöbetine tutulmuştur; giderek Arapların «ateizmin fena kokuları» dedikleri ruhsal değerlerin öldüğü bir giysiye dönüşmüştü. Çağdaş modaların ruha karşı olan havası hakkında objektif bir fikir edinebilmek için, birçok uygarlığın dinî sanatlarında Cennet’teki kutsal Ruhların modern sanatçının ve çağdaşlarının giysilerinde en ufak bir uyumsuzluğa yer vermeden resmedildiklerini hatırlamak yeter. Bu şekilde modem sanatçı tarafından resmedilmiş bir giysiyi hayal edelim. Şurası açık ki, ne kadar «doğru» giyinirlerse, yani yüzyılımızın on yıllık gruplarını ne kadar sıkıcı bir şekilde yansıtırsa bu elbiseler, etkileri o kadar bozucu olacak.

[26] Okuryazarlıktaki genel artış ile dayak ve ölüm cezasının yaygın bir şekilde kaldırılmasında örneğin. Genelde iyi olduklarına şüphe olmayan bu «başarılar» ın diğerleri, örneğin kölelik, örneğin menenjitten ölen birisinin ayak başparmağındaki nasırın alınması gibi önemsiz şeylerdir. Bu çağımızın gayrimenkullerini inkâr etmek olarak anlaşılmamalı ki bunlar gelecek bölümün konusunu oluşturuyor; fakat önceden de belirtildiği gibi bunlar yenilik şampiyonlarının dikkatinden kaçıyor.

[27] «Yaratılışla Cennet’ten kovulma arasında» da diyebilirdik, çünkü bu bozulmanın ilk örneği Cennet’te görülmüştür: Havva’nın henüz Adem’den ayrılmadığı bir «zaman»; ayrı bir varlık olarak ortaya çıktığı hal de henüz yasak meyvayı yemediği bir «zaman»; ve onun meyvayı yediği ama Adem’in henüz yemediği bir «zaman» vardır.

[28] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ayı yarma mucizesinide hatırlarsak bu sanki sürekli tekrarlanan bir şey mi acaba?

[29] Yaratılış (IV/26)’la jlgiii olarak Midrash Rabbah’ın yorumuna bakınız (Soncino Press, Londön, 1939, c. I, s. 196). Bir kutsal metin, her zaman, değişik düzlemlere özgü değişik anlamların bir bileşimi olduğu için, Âdem’in ve Habil’le Kabil’in kıssaları da, bir anlamda, bütün insan soyunun tarihidir: Kabil’in baştan çıkması (kentlerde oturanlar neredeyse bütün göçebeleri ortadan kaldırdığı için) bugün artık hemen hemen son sınırına varmış gibidir. (Bakınız.- Rene Guânon, The Reign of Quantity and the Signs of the Times [Niceliğin Egemenliği ve Zamanların İmleri], Luzac, London, 1953, 21. Bölüm.) Bu açıdan bakıldığında Âdem-Şit kıssasında yeni bir allegori ortaya çıkmaktadır. Ama başka bir açıdan, eğer Kabil, Cennet’in yitirilmesini, Âdem’in pişmanlığını, ödediği keffareti simgeliyorsa, Şit de Tanrı’nın Adem’e acımasını ve Altın Çağ’ın başlamasını simgelemektedir.

[30] Acaba eski inançta, yaşadığımız günlerle çevrimin sonu arasında geçici bir «toparlanma» ihtimalini ve hatta imkânını düşündürtecek herhangi bir ipucu var mı? İsa’nın, ikinci gelişinden hemen önceki belirtilerden söz ederken söyledikleri, bu soruyu kısmen cevaplandırabilir: «O günler kısaltılmamış olsaydı, hiçbir adam kurtulamazdı; fakat seçilmiş olanlar uğruna o günler kısaltılacaktır.» (Matta: XXIV, 22). Burada sözü edilenin «birinci göğün ve birinci yerin geçip, yerini yeni bir göğe ve yeni bir yere bırakması» değil de, onu önceleyen, kısmî bir yıkım olduğu açıktır. Sözkonusu «günler» de Kızılderililerin, (özellikle Hopi’lerin) «Arınma Günü» dedikleri çok yakın bir gelecekten başka birşey değil gibi görünüyor. «Arınma» kelimesinden de anlaşılacağı üzere, onlar yıkımın olumlu bir yönü de olduğuna inanmaktadırlar. Aynı şekilde İslâm’da da Deccâl’ın hemen ardından ortaya çıkması beklenen Mehdi’yle birlikte kısa, süren bir manevî yenilenme dönemi hep beklenmiştir. İsa’nın verdiği haberde yıkım günlerinin kısaltılması, bir tür manevî toparlanmanın geleceğini göstermektedir.

[31] Ortaçağdaki atalarımız, Platon’un ideal devletinden bahsederken bile ne dediğini bildiğini (ve atalarımız kendi devletlerini ideal görmekten çok uzaklar) çok iyi biliyorlardı; «Yaratılan her şey çürümeye maruzdur, hiçbir şey sonsuza dek kalmayacak – fakat yok olacaktır.» Bu yüzyılda olayların gelişimine bakarak şaşırırlarsa bu boşuna olmayacaktır, çünkü Platon bu teokrasinin kaçınılmaz bir şekilde nasıl devrileceğini ve devletin geçeceği yozlaşma dönemlerini anlatırken, «demokrasi» ve «diktatörlük» ten hükümetin mümkün olan en aşağı biçimleri şeklinde bahsediyor. Biri diğerine yolaçma eğiliminde. Onun kavramında «diktatörlük» demokrasi keşmekeşine karşı bir hareketle başa geçen prensipsiz bir demagogun yönetimi anlamına geliyor.

[32]  Kollektif açıdan bu doğru; fakat kişilere gelince, modem dünya en kuvvetli «ilaçlar»la dahi geçirilemeyecek hal ve huy terkipleri yaratıyor. Zamanımıza genellikle «intiharlar ve ‘sinir bozukluğu’ çağı» denilmesi boşuna değil.

 [33] Sauve qui peut: Felaket anında, «Kendini kurtarabilen kurtarsın» anlamına gelen bir ünlem.

[34] Şeyh Ahmad al-‘Alawi, Bkz. Martin Lings, A Moslem Saint of the Twentieth Century, s. 33, (George Ailen & Unwin, 1961).

 [35] Aynı şekilde, ortaçağ mimarî biliminde «bazı Papazlara göre bir kilisenin iç kısmı Ruh’un bir simgesi iken, kilisenin ortasındaki dar ve uzun kısım aklı simgeler». (Titus Burckhardt,, Principer of Metho- de de l’art sacre, s. 70 Derain, Lyon, 1958).

[36] Zekânın etkisini gerektiren bazı ani, sezgisel aydınlanmalar, ruhta çakan şimşek ışıltıları hariç, geçmişte insanların daha yavaş düşündüğüne hiç şüphe yok. Bunlardan anlaşıldığı gibi, hümanist tanım gereği dışarıda bırakılmıştır. Bunların yerine onun barutu, elektriği ve benzeri şeyleri icat ettiğini söylemek yerinde olur.

[37] Selâm Ey Meryem!

[38]               «Ve melekûtun bu İncili, milletlerin hepsine şehadet olmak üzere bütün dünyada vazedilecektir; ve son o zaman gelecektir.» Matta: XXIV, 14.

[39] Bu sözler, Papa XI. Pius tarafından, Libya’ya gönderilen Kardinal Facchinetti’ye mahrem olarak söylenmiş ve yenilerde kamuoyuna açıklanmıştır. (L’Ultima, Anno VIII, 75-76, s. 261, Florence, 1954).

[40] Her dinin en azından bir aşkın öğesi vardır. Kutsal’ın beşerî düzlemde tezahür etmesiyle ortaya çıkan bu öge, değişik biçimler alabilir. Hristiyanlıkta «ete bürünen Logos»u inkar etmek nasıl küfürse, İslâm’da da Kuran’ın ezelî ve ebedî olduğunu inkâr etmek öyle küfürdür.

[41] Katolik sözcüğü, Yunanca katholikos (Evrensel) sözcüğünden gelmektedir.

[42] Ancak mistisizmin bir «norm» olduğu çağlarda, dinin yalnızca akide ve tapınmadan ibaret olduğu söylenebilir.

[43] Bu bağlamda, Kıptî Kilisesi’nin, dikkati çekecek kadar sapıklıktan uzak kaldığım belirtmek gerekir. Üstelik batı kilisenin çok karmaşık’ «monofizit» öğretisi, İsa’nın iki fıtratını inkâr etme anlamına gelmez, olsa olsa onu tamamlar ve açıklar. Bu nedenle, sahih inanç açısından Kıptî Kilisesi’nin de, Hristiyanlığın iki büyük kilisesiyle aynı düzlemde düşünülmesi gerekmez mi? (Bu «iki büyük kilise» sözü de, tıpkı «büyük dünya dinleri» sözü gibi, ayrıca açıklanması gereken bir söz…)

[44] Yuhanna, III, 3.

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

....

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.