MONTY PYTHON AND THE HOLY GRAİL/ Kutsal Kadeh (1975)

 

Süre: 91 dk

 Yönetmen: Terry Gilliam, Terry Jones

Senaryo: Graham Chapman, John Cleese, Eric Idle

Ülke: İngiltere İngiltere

Tür: Macera, Komedi, Fantastik

Vizyon Tarihi:14 Mart 1975         (ABD)

Dil: İngilizce, Fransızca, Latin

Web Sitesi: Sony Pictures

Oyuncular: Graham Chapman, John Cleese, Eric Idle, Terry Gilliam, Terry Jones

Devam Filmleri

1969 – Monty Python’s Flying Circus (53,302)8.9 (Tv Dizisi)

1971 – And Now for Something Completely Different (24,022)7.6

1972 – Monty Python’s Fliegender Zirkus (1,423)8.3 (Tv Dizisi)

1975 – Kutsal Kadeh (433,673)8.3

1979 – Brian’ın Hayatı (312,049)8.1

1982 – Monty Python Live at the Hollywood Bowl (11,962)7.9

1983 – The Meaning of Life (97,960)7.6

1998 – Monty Python’s Flying Circus: Live at Aspen (431)7.8

1999 – Python Night: 30 Years of Monty Python (363)7.9

Özet

Monty Python and the Holy Grail, (Monty Python ve Kutsal Kâse), İngiliz komedi grubu Monty Python’ın 1974 yılı yapımı filmidir. Film, Kral Arthur efsanesi ve Kutsal Kâse arayışını hicivsel olarak işler. Filme yakın plandan bakınca aslında söz konusu olan, Fransız-İngiliz ilişkileri gibi ya da “medya gerçeği” ve “gerçek” arasındaki farklılaşma gibi durumlardır.

Film Metni

İngiltere – M.S. 932

Dur bakalım!

 Durun!

 Kim var orada?

 Benim, Uther Pendragon’un oğlu Arthur, Camelot şatosundan geliyorum.

 Britonların kralı, Saksonların düşmanı.

 Bütün İngiltere’nin hakimi!

 Hadi oradan.

 Öyleyim, bu da benim sadık uşağım Patsy.

 Camelot’taki meclisimde bana katılacak şövalyeler bulmak için  ülkeyi baştan başa at üstünde katettik.

 Efendinle görüşmeliyim.

 – Ne?

 At üstünde mi?

 – Evet.

 – Hindistancevizi kullanıyorsunuz!

 – Ne?

 İki yarım hindistancevizi kabuğunu almış birbirine çarpıyorsunuz.

 Ne olmuş?

 Karlar bu ülkeyi kapladığından beri at üstündeyiz.

 – Mercia Krallığından geçtik.

 – Hindistancevizlerini nereden aldınız?

 Onları bulduk.

 Bulmak mı?

 Mercia’da mı?

 Hindistancevizi tropik iklimde yetişir.

 – Ne demek istiyorsun?

 – Burası ılıman kuşakta.

 Kırlangıç güneşin peşinde güneye uçar, kızkuşları da öyle  kışın daha sıcak yerlere göçerler, ama ülkemizin yabancısı değildir bu kuşlar.

 – Yani hindistancevizleri göç mü ediyor?

 – Yok canım.

 Biri taşımış olabilir.

 – Ne?

 Kırlangıç hindistancevizi mi taşımış?

 – Kabuğundan tutmuş olabilir.

 Neresinden tuttuğu önemli değil, bu bir ağırlık oranı sorunu.

 150 gramlık bir kuş yarım kiloluk hindistancevizini taşıyamaz.

 Fark etmez.

 Git efendine Camelot’lu Arthur’un geldiğini haber ver.

 Bir kırlangıcın havadaki hızını koruyabilmesi için  saniyede 43 kere kanat çırpması gerekir, değil mi?

 – Lütfen!

 – Haksız mıyım ama?

 – İlgilenmiyorum.

 – Afrika kırlangıcı taşımış olabilir.

 Evet ya!

 Afrika kırlangıcı olabilir.

 Ama Avrupa kırlangıcı olamaz.

 Benim görüşüm böyle.

 Buna katılıyorum.

 Efendine Camelot’taki meclisime katılmak isteyip istemediğini soracak mısın?

 Ama tabii Afrika kırlangıçları göç etmez.

 – Ah, evet.

 – Hindistancevizi getiremezler yani.

 Bir dakika!

 Ya iki kırlangıç birlikte taşıdıysa?

 – Hayır, o zaman iple bağlamaları gerekirdi.

 – Sorun değil.

 Sarmaşık kullanmışlardır.

 – Sırt tüylerinin altında tutarak mı?

 – Neden olmasın?

 Ölülerinizi getirin!

 Dokuz peni.

 – Ölülerinizi getirin.

 – Burada bir tane var.

 Dokuz peni.

 – Ben ölmedim!

 – Ne?

 – Hiç.

 İşte dokuz peni.

 – Ben ölmedim!

 – Ölmediğini söylüyor.

 – Hayır, öldü.

 – Ölmedim!

 – Ölmemiş.

 – Yakında ölecek.

 Çok hasta.

 – İyileşiyorum!

 Az sonra bal gibi öleceksin.

 Onu böyle alamam.

 Kurallara aykırı.

 – Arabaya binmek istemiyorum.

 – Çocuk olma.

 – Onu alamam.

 – Ben iyiyim.

 – Bize bir iyilik yapsana.

 – Yapamam.

 Biraz oyalanabilir misin?

 Fazla uzun sürmez.

 Robinsonlara gitmeliyim.

 Bugün dokuz kişi kaybettiler.

 – Ne zaman döneceksin?

 – Perşembeye.

 – Yürüyüşe çıkmak istiyorum.

 – Kimseyi kandıramazsın, bilmiş ol.

 – Yapabileceğin bir şey yok mu?

 – Çok mutluyum.

 – Çok teşekkürler.

 – Bir şey değil.

 Perşembeye görüşürüz.

 Tamam.

 – Peki bu kim?

 – Bilmiyorum.

 Kral falan olmalı.

 – Neden?

 – Üstüne pislik bulaşmamış da.

 – İhtiyar kadın!

 – Adam!

 Adam.

 Pardon.

 Şuradaki şatoda hangi şövalye oturuyor?

 – 37 yaşındayım.

 – Efendim?

 – 37 yaşındayım.

 İhtiyar değilim.

 – Sana sadece “adam” diyemem ki.

 – “Dennis” diyebilirdin.

 – Dennis olduğunu bilmiyordum.

 Öğrenmeye zahmet etmedin.

 “İhtiyar kadın” dediğim için af diledim, ama arkadan  Benim itirazım benden üstünmüşsün gibi davranmana.

 – Şey, ben kralım.

 – Kral mı?

 Çok güzel.

 Peki nasıl kral oldun?

 İşçileri sömürerek!

 Toplumumuzdaki ekonomik ve sosyal farkları devam ettiren  çağdışı emperyalist dogmaya sığınarak!

 – Eğer ilerleme olacaksa

 – Burada nefis bir pislik var.

 Merhaba.

 Merhaba hanımefendi.

 Ben Britonların kralı Arthur’um.

 – Bu kimin şatosu acaba?

 – Kimin kralı dediniz?

 – Britonların.

 – Britonlar da kim?

 Biziz.

 Hepimiz Britonuz.

 Ben de sizin kralınızım.

 Kralımız olduğunu bilmiyordum.

 Biz bağımsız bir topluluğuz.

 Kendini kandırıyorsun.

 Biz bir diktatörlükte yaşıyoruz.

 Kendinden menkul bir otokrasi, işçi sınıfının 

Buyurun bakalım.

 Yine sınıf meselesini açıyor.

 – Mesele de bu ya.

 Eğer halk

 – Lütfen efendiler.

 Acelem var.

 Şu şatoda kim oturuyor?

 – Orada kimse oturmuyor.

 – Lordunuz kim?

 – Lordumuz yok.

 – Ne?

 Dedim ya.

 Biz anarko-sendikalist bir komünüz.

 Sırayla her hafta birimiz yöneticilik yaparız.

 – Evet.

 – Ama o yöneticinin bütün kararları 

– iki haftada bir yapılan toplantılarda onaylanır.

 – Anlıyorum.

 – İçişleri söz konusuysa oy çokluğuyla.

 – Sus!

 – Üçte ikilik çoğunluk onayı ise 

– Sus!

 Bu bir emirdir.

 “Emir.

” Kim olduğunu sanıyor bu?

 – Ben senin kralınım!

 – Ben sana oy vermedim.

 – Kral seçimle başa gelmez.

 – O zaman sen nasıl kral oldun?

 Gölün Leydisi uzattı pırıl pırıl ipeklere bürünmüş kolunu  çıkardı suyun bağrından Excalibur’u  ilahi takdirle buyurdu benim, yani Arthur’un taşıyacağını onu.

 O yüzden sizin kralınızım!

 Göllerde yan gelip yatan, kılıç dağıtan garip kadınlar  bir yönetim biçiminin temeli olamaz.

 En yüksek idari erk  halktan alınan yetkiyle ortaya çıkar.

 Sudan bir törenle değil.

 Sus!

 Sulanmış yosmanın teki sana bir kılıç attı diye  en yüksek idari erki kullanmayı bekleyemezsin.

 – Kes sesini!

 – Sulanmış kaltağın teki  elime bir pala tutuşturdu diye imparator olduğumu iddia etsem, içeri tıkarlar beni!

 – Susacak mısın sen?

 – Sistemin barındırdığı şiddete bakın.

 – Kes sesini!

 – Sistemin barındırdığı şiddete bakın!

 – İmdat, beni ezmek istiyor!

 – Lanet olası köylü!

 İşte itiraf etti.

 Duydunuz mu?

 İşte bundan söz ediyorum.

 Beni nasıl ezdiğini gördünüz.

 Müthiş bir gücün var şövalye.

 Ben Britonların Kralı Arthur’um.

 Camelot’ta bana katılmaları için ülkenin en iyi ve cesur şövalyelerini arıyorum.

 Değerli biri olduğunu kanıtladın.

 Bana katılır mısın?

 Beni üzdün.

 Öyle olsun.

 Gel Patsy.

 Kimse geçemez.

 – Ne?

 – Kimse geçemez.

 Seninle bir derdim yok iyi şövalye, ama köprüden geçmeliyim.

 O halde öleceksin.

 Britonların kralı olarak kenara çekilmeni emrediyorum.

 Kimse için çekilmem.

 Öyle olsun!

 Şimdi kenara çekil değerli rakibim.

 – Sadece bir sıyrık.

 – “Sıyrık” mı?

 Kolun koptu.

 – Hayır, kopmadı.

 – Peki bu ne o zaman?

 – Beterini gördüm.

 – Yalancı.

 Gel bakalım karı kılıklı.

 Zafer benimdir.

 Tanrım, sana şükürler olsun ki  – Hadi bakalım.

 – Ne?

 Sana saldırıyorum.

 Cesursun şövalye, ama zafer benim.

 Pes mi?

 Buraya bak aptal serseri.

 Kolun gitti.

 – Hayır, gitmedi.

 – Bak!

 Önemsiz bir yara.

 – Kes artık şunu.

 – Korkak!

 Bacağını keseceğim.

 Tamam!

 – Tamam!

 Bunu sana ödeteceğim.

 – Ne yapacaksın?

 – Buraya gel.

 – Ne yapacaksın?

 Beni kanında boğacak mısın?

 – Kimse beni yenemez!

 – Sen çatlağın tekisin.

 Kara Şövalye daima zafer kazanır.

 Hücum!

 Hadi gel bakalım.

 Pekala, berabere olsun.

 – Hadi Patsy.

 – Anlıyorum.

 Kaçıyorsun ha?

 Seni korkak piç!

 Buraya gel ve cezanı çek!

 Dişlerimle bacaklarını koparacağım!

 “Pie Jesu Domine  “Dona eis requiem  “Pie Jesu Domine  “Dona eis requiem”

– Bir cadı!

 – Bir cadı bulduk.

 – Bir cadımız var.

 – Bir cadı bulduk.

 Elimizde bir cadı var.

 Yakın onu!

 – Bir cadı bulduk.

 Onu yakalım mı?

 – Yakın!

 – Cadı olduğunu ne biliyorsunuz?

 – Cadıya benziyor.

 Getirin onu.

 – Ben cadı değilim.

 – Ama öyle giyinmişsin.

 – Beni onlar böyle giydirdi.

 – Biz yapmadık!

 Bu da benim burnum değil.

 Sahte bir burun.

 – Evet?

 – Şey, burnu biz yaptık.

 – Burnu mu?

 – Şapkayı da.

 Ama o bir cadı.

 Yakın onu!

 – Onu siz mi böyle giydirdiniz?

 – Hayır.

 Evet.

 Evet, biraz.

 Ama siğili var.

 – Cadı olduğuna nasıl karar verdiniz?

 – Beni bir semendere çevirdi.

 Semender mi?

 Sonradan düzeldim.

 – Yine de yakın.

 – Yakın!

 Susun!

 Cadı olup olmadığını anlamanın yolları var.

 – Var mı?

 Nasıl?

 Söylesene.

 – Canı yanacak mı?

 Söyleyin bana: Cadılara ne yaparsınız?

 Yakarız!

 – Cadılardan başka ne yakarsınız?

 – Başka cadıları!

 – Odun.

 – Peki, cadılar neden yanar?

 – Odundan yapıldıkları için mi?

 – Aferin.

 Peki onun odundan yapılıp yapılmadığını nasıl anlayabiliriz?

 – Onunla köprü yaparız.

 – Taştan da köprü yapılmaz mı?

 Doğru ya.

 Odun suda batar mı?

 – Hayır.

 – Yüzer.

 Onu göle atın!

 – Suda başka ne yüzer?

 – Ekmek.

 – Elma.

 – Küçük taşlar.

 – Elma şarabı.

 Et suyu.

 Kiraz.

 – Fındık fıstık.

 – Kiliseler.

 – Kurşun.

 Ördek!

 Kesinlikle.

 Demek ki mantıken  Eğer  Bir ördek ağırlığındaysa  odundan yapılmış demektir.

 O zaman  Bir cadı!

 Terazilerimin en büyüğünü kullanacağız.

 Tamam.

 Destekleri çekin!

 – Yeterince adil.

 – Yakın onu!

 İlme bu kadar hakim olan sen kimsin?

 – Ben Britonların kralı Arthur’um.

 – Lordum.

 Sayın şövalye, Camelot’a gelip Yuvarlak Masada aramıza katılır mısın?

 Şeref duyarım lordum.

 – Adın nedir?

 – Bedevere lordum.

 O halde sana Sir Bedevere unvanını veriyorum  Yuvarlak Masa şövalyesi.

 FİLMİN KİTABI  

Kral Arthur’un şövalyeleri arasına ilk katılan bilge Sir Bedevere oldu.

  Kısa zamanda onu başka ünlü isimler izledi.

  Cesur Sir Lancelot.

  Saf Sir Galahad.

  Ve Lancelot kadar cesur olmayan Sir Robin.

  Az kalsın Angnor Ejderiyle dövüşecekti   neredeyse belalı Bristol Tavuğuyla çarpışacaktı   ve Badon Tepesi Savaşında bizzat altına yapmıştı.

  Bu da Bu Filmde Gözükmeyen Sir adında biri.

  Adları ve yaptıkları   yüzyıllarca dillerden düşmeyecek bir grup oluşturdular.

  Yuvarlak Masa Şövalyeleri.

 İşte lordum, dünyanın muz şeklinde olduğunu buradan anlıyoruz.

 Bu yeni bilgiler beni şaşırtıyor Sir Bedevere.

 Depremi önlemek için koyun mesanesi nasıl kullanılır tekrar anlatsana.

 – Tabii efendim.

 – Bakın lordum.

 Camelot.

 – Camelot.

 – Sadece bir maket.

 Şövalyeler, yeni evinize hoşgeldiniz.

 Hadi atlarımızı Camelot’a sürelim!

 “Biz Yuvarlak Masa şövalyeleri Dans ederiz ileri geri “Figürlerde, koro sahnelerinde Kusursuzdur ayak hareketleri “Camelot’ta yemekler iyi Götürürüz salam, sucuk ve biftekleri “Yuvarlak Masa şövalyeleri derler bize Doyum olmaz seyrimize “Pek çok kere Kaldık kötü kafiyelere “Takur tukur uyaklara Camelot’ta hayranız operaya “Şarkı söyleriz diyaframdan “Savaşta olmasın bize yan bakan “Biz korkmayız ondan bundan “Savaşta değilsek urbaları pullarız “Klark çekeriz, yan bakarız Camelot’ta çok hamaratız “Ben beşik sallarım tam hız” Şimdi düşündüm de, Camelot’a gitmeyelim.

 Orası gülünç bir yer.

 Doğru.

  Arthur.

  Britonların kralı.

  Yaltaklanma.

 Yaltaklanan insanlara hiç dayanamam.

  – Afedersin.

 – Özür de dileme.

  Ne zaman biriyle konuşsam “şunu affet”, “beni bağışla”   “ben bir hiçim” diyor hep.

  – Şimdi ne yapıyorsun?

 – Gözlerimi kaçırıyorum Tanrım.

  Yapma.

 Tıpkı o berbat mezmurlardaki gibi.

 Çok moral bozucu.

  – Kes artık!

 – Peki Tanrım.

  Pekala.

 Britonların kralı Arthur.

  Yuvarlak Masa şövalyeleri bir görev üstlenip   bu karanlık dönemde herkese örnek olmalı.

  – İyi fikir efendim!

 – Elbette iyi fikir.

  Bak Arthur, bu Kutsal Kase.

  İyi bak Arthur, çünkü bu kaseyi aramak senin kutsal görevin.

  Senin amacın bu Arthur.

  Kutsal Kaseyi aramak.

 – Tanrının bir lütfu.

 – Tanrıya şükürler olsun!

 Kutsal Kasenin Peşinde Durun!

Hey!

 Hey!

 Merhaba.

 Kim o?

 Ben Kral Arthur’um, bunlar da Yuvarlak Masa şövalyeleri.

 Bu şato kimin?

 Bu şato efendim Guy de Loimbard’a aittir.

 Git efendine söyle, Tanrı bize kutsal bir görev verdi.

 Efendin bu gece için bize kalacak yer ve yiyecek verirse  Kutsal Kaseyi aramak üzere aramıza katılabilir.

 Peki sorarım, ama pek istekli olacağını sanmam.

 Onda zaten bir tane var.

 – Ne?

 – Onlarda zaten bir tane varmış!

 – Bundan emin misin?

 – Evet.

 Çok güzel.

 Ona bizde bir tane olduğunu söyledim.

 – Gelip bakabilir miyiz?

 – Tabii ki hayır!

 Siz İngiliz tiplisiniz.

 – Peki sen nesin?

 – Ben Fransızım.

 Yoksa neden böyle feci bir aksanım olsun şapşal kral?

 – İngiltere’de ne işin var peki?

 – Sen kendi işine bak.

 Bize kaseyi göstermezsen şatonu zorla elinden alırız.

 Bizi korkutamazsınız İngiliz köpekleri!

 Gidin kıçınızı tüttürün şapşaloğlu şapşallar.

 Üzerine sümküreyim Arthur denen kral bozuntusu.

 Senin de, şapşal İngiliz şövalyelerinin de  – Ne garip adam.

 – Şimdi buraya bak efendi  Artık sizinle konuşmak istemiyorum  sizi boş kafalı hayvan pisliği çuvalları.

 Topunuzun üzerine osurayım.                                      

 Ananız kokarcaydı, babanız da çürük elma.

 Yukarıda konuşabileceğimiz başka biri var mı?

 Hayır.

 Şimdi gidin, yoksa sizinle bir kere daha alay edeceğim.

 Bu son şansın.

 Haddinden fazla makul davrandım   

– Gelsin la vache!

 – Ne?

 Emirlerime uymazsan, o zaman  Tanrım!

 Pekala!

 Hücum!

 Kaçın!

 Kaçın!

 – İblisler!

 Parçalayacağım onları.

 – Hayır.

 Efendim, bir planım var.

  – Un cadeau.

 – Ne?

  – Bir hediye.

 – Un cadeau.

 “Oui, allons-y.

” Gidelim.

 Şimdi ne olacak?

 Şey, Lancelot, Galahad ve ben gece olana dek bekleyeceğiz  sonra da tavşanın içinden çıkıp Fransızları gafil avlayacağız.

 Sadece gafil değil, tamamen silahsız avlayacağız.

 Kim çıkacak?

 Lancelot, Galahad ve ben  tavşandan çıkacağız.

 Bakın.

 Eğer tahtadan kocaman bir porsuk yapacak olursak  Kaçın!

  “- Tarih Bilgisi.

” Çekim 8.

 – Motor!

 Şatoda uğradığı yenilgi Kral Arthur’un moralini çok bozmuştu.

 Fransızların acımasız alayları onu hazırlıksız yakalamıştı.

 ÜNLÜ BİR TARİHÇİ

Arthur bu arayışı başarılı bir şekilde sonuçlandırmak için  yeni bir stratejinin gerekli olduğuna inanıyordu.

 En yakın şövalyelerine danışan Arthur  kaseyi ayrı ayrı aramalarının daha iyi olacağına karar verdi.

 İşte yaptıkları şey  Frank!

 Sir Robin’in hikayesi  Sir Robin’in hikayesi.

  Böylece şövalyeler ayrı yollara gittiler.

  Sir Robin karanlık Ewing ormanı boyunca kuzeye doğru gitti.

  Yanında en sevdiği ozanları vardı.

 “Cesur Sir Robin sürdü atını Camelot’tan uzaklaştı “Ölmekten korkmuyordu cesur Sir Robin “Hiç korkmuyordu hem de Öldürülmekten bin bir kötü biçimde “Cesur, cesur, cesur, cesur Sir Robin “En ufak korkusu yoktu Ezilip posasının çıkarılmasından “Veya gözlerinin oyulup Kolunun kırılmasından “Dizlerinin parçalanıp Her yanının yakılmasından “Ne de etlerinin doğranmasından Cesur Sir Robin “Kafası kırıldı Kalbi yarıldı “Ciğeri söküldü Bağırsakları deşildi “Burun delikleri düzüldü, şişe geçirildi kıçı Ve kamışı ” Bu kadar müzik yeter çocuklar.

 Anlaşılan bizi pis bir iş bekliyor.

 Anarko-sendikalizm özgürlüğü korumanın bir yoludur.

 Dennis, özgürlüğü unut.

 Çamuru düşürme.

  Dur!

 Kimsin?

  – O cesur Sir Robin’dir, cesur Sir Robin  – Kes sesini!

 Hiç kimse değilim.

 Sadece geçiyordum.

  Ne istiyorsun?

  – Savaşmak ve  – Kes sesini!

 Hiçbir şey.

 Hiçbir şey istemem.

  – Sadece geçmek istiyorum şövalye.

 – Hiç sanmıyorum.

  – Aslında ben bir Yuvarlak Masa şövalyesiyim.

 – Yuvarlak Masa şövalyesi misin?

 Öyleyim.

  – Bu durumda seni öldürmeliyim.

 – Öyle mi?

  – Hiç sanmıyorum.

 – Ben ne sanıyorum?

  – Öldür onu.

 – Ona iyi davranalım.

  – Sus.

 – Ama   Sen!

  Kılıcını çek.

 Başını uçurmak istiyorum!

  – Kendi başını uçur sen.

 – Evet, bize bir iyilik yap.

  – Ne?

 – Hep zevzeklik ediyorsun.

  – Onun yanında olmadığın için şanslısın.

 – Ne demek bu?

  – Horluyorsun.

 – Hiç de değil.

  – Ağzın kokuyor.

 – Çünkü dişlerimi fırçalamıyorsun.

  Sızlanmayı kes de çay içelim!

  Pekala!

 Önce onu öldürelim, sonra çay içer bisküvi yeriz.

  – Evet.

 – Bisküvi olmaz.

  Pekala!

 Bisküvi olmasın.

 Ama yine de onu öldürelim.

  Tamam.

  – Çekip gitmiş!

 – Sahiden!

 Tüymüş.

  – Cesur Sir Robin sıvıştı oradan

– Hayır!

  – Cesurca sıvıştı, sıvıştı

– Sıvışmadım.

 “Tehlike gösterince iğrenç başını Bizimki cesurca kuyruğunu kıstırıp kaçtı “Evet, cesur Sir Robin döndü geri Ve kahramanca çekip gitti “Yiğitçe yağladı tabanları Kaçışı çok cesurcaydı  – En cesuru sensin Sir Robin – Asla kaçmam!

  “Pie Jesu Domine  “Dona eis requiem” Sir Galahad’ın hikayesi  Sir Galahad’ın hikayesi.

 Kapıyı açın.

 Kral Arthur adına, kapıyı açın!

 Merhaba!

 Hoşgeldin şövalye.

 Şarbon Şatosuna hoşgeldin.

 – Şarbon Şatosu mu?

 – Evet.

 Pek iyi bir isim sayılmaz, değil mi?

 Ama biz iyi insanlarız ve her arzunu yerine getireceğiz!

 Kutsal Kaseyi siz mi koruyorsunuz?

 – Neyi?

 – Kaseyi.

 Kase burada mı?

 Ama sen yorgunsun, biraz dinlenmelisin.

 Cüce!

 Lazımlık!

 – Evet Zoot?

 – Misafirimize bir yatak hazırlayın.

 – Teşekkür ederim Zoot.

 – Teşekkür ederim.

 Hadi çabuk kızlar.

 Yataklar sıcak ve yumuşaktır.

 Çok da büyüktür.

 – Bakın, ben  – Adın neydi yakışıklı şövalye?

 Bakir Sir Galahad.

 Benimki Zoot.

 Sadece Zoot.

 – Gel ama.

 – Lütfen, Tanrı aşkına, bana kaseyi gösterin.

 Çok acı çekmişsin.

 Sayıklıyorsun.

 – Ama onu gördüm.

 Burada.

 – Sir Galahad!

 Konukseverliğimizi geri çevirecek kadar saygısız olamazsın.

 Seninkiyle karşılaştırıldığında bizim hayatımız çok yavan geliyor olmalı.

 16-19 yaşlarında 160 sarışın ve esmer kızız.

 Bu şatoda herkesten uzaktayız, bir koruyanımız da yok.

 Yalnızlık dolu bir hayat bu.

 Yıkan, giyin, soyun, heyecan verici iç çamaşırları dik.

 Yakışıklı şövalyelere pek alışık değiliz.

 Hayır.

 Gel.

 Buraya uzanabilirsin.

 – Ama sen yaralısın!

 – Önemli değil!

 Hemen doktora görünmelisin.

 Lütfen uzan.

 – Sorun nedir?

 – Onlar doktor mu?

 Temel tıp eğitimi gördüler.

 Hadi ama, dinlenmeye çalışmalısın.

 Dr.

 Domuzcuk!

 Dr.

 Winston!

 Sanatınızı konuşturun.

 – Gevşemeye çalış.

 – Bunun şart olduğundan emin misiniz?

 Seni muayene etmeliyiz.

 – Orada bir sorun yok.

 – Lütfen.

 Biz doktoruz.

 Bakın, bu mümkün değil.

 – Ben bekaret yemini ettim.

 – Yatağına dön!

 Daha fazla eziyet etmeyin.

 Kaseyi gördüm.

 – Burada kase falan yok.

 – Onu gördüm.

 – Gördüm  – Merhaba.

 Merhaba.

 – Zoot!

 – Ben Zoot’un ikizi Dingo’yum.

 – Nereye gidiyorsun?

 – Kaseyi arıyorum.

 Onu bu şatoda gördüm!

 Olamaz.

 Kötü kalpli Zoot!

 – Ne oldu?

 – Kötü kalpli, yaramaz Zoot!

 Kase biçimindeki meşalemizi yakmış.

 Bu sorunu ilk kez yaşamıyoruz.

 Gerçek kase değil mi?

 Kötü kalpli, yaramaz, pis Zoot.

 O kötü biri, cezasını çekmeli.

 Sizce bu sahne kesilmeli mi?

 Çocuklar bunu yazarken çok endişelenmiştik.

 Ama şimdi memnunuz.

 Bence daha önceki bazı sahnelerden daha iyi.

  Bizimki görsel açıdan daha iyi.

 Bizimki siyasiydi.

 Müstehcen şakalardan ibaret değildi.

 – Devam edin.

 – Evet.

 Devam edin!

 Devam edin!

  – Bu sahne hoşuma gidiyor.

 – Devam et!

 Kötü kalpli Zoot!

 Cezasını çekmeli.

 Şarbon Şatosunda kase şeklindeki meşaleyi yakmanın bir cezası vardır.

 Onu bir yatağa bağlayıp kıçına şaplak atmalısın.

 Şaplak at!

 Şaplak at!

 Kıçına şaplak atmalısın, sonra onunla ne istersen yapabilirsin.

 – Sonra da bana şaplak at.

 – Bana da.

 Bana da.

 Evet.

 Hepimize şaplak at!

 Şaplak!

 – Şaplaktan sonra oral seks.

 – Oral seks!

 Şey, burada biraz daha kalabilirim.

 – Sir Galahad.

 – Merhaba.

 – Çabuk!

 Tehlikedesin.

 – Neden?

 – Hayır, değil!

 – Sus, pis baştan çıkarıcı!

 – Haklı.

 – Kaçmanı sağlayacağız!

 – Bak, ben iyiyim!

 – Dur Sir Galahad!

 – Onlarla başa çıkabilirim!

 – Evet, bırak bizimle başa çıksın!

 Hayır Sir Galahad.

 Gel!

 Gerçekten, onlarla kolayca başa çıkabilirim!

 – Bırak bizimle kolayca başa çıksın.

 – Hayır.

 Çabuk!

 Dur!

 Lütfen!

 Onları alt edebilirim!

 Sadece 150 taneler!

 Bizi kolayca yenebilir.

 Hiç şansımız yok.

 Kahretsin!

 – Büyük tehlike atlattın.

 – Hiç sanmıyorum.

 Korkunç bir tehlikeydi.

 – Bırak dönüp tehlikeyle yüzleşeyim.

 – Hayır, bu çok tehlikeli.

 Tehlikelerle mücadele etmek benim görevim.

 Kutsal Kaseyi bulmalıyız.

 – Azıcık tehlikeden ne çıkar?

 – Olmaz.

 Sağlığı bozar.

 – Sen kesin ibnesin.

 – Hayır, değilim.

  Sir Lancelot, Sir Galahad’ı baştan çıkmaktan kurtarmıştı.

  Ama kaseye hala yaklaşamamışlardı.

  Kral Arthur ve Sir Bedevere berikilerden bir kırlangıç uçuşu ötede   bir şey öğrenmişlerdi.

  Tabii bu yüksüz bir kırlangıcın uçuşu.

  İki yüklü kırlangıç uçuşu da denebilir.

  Hindistancevizi yüküyle dört kırlangıç uçuşu.

  Tabii eğer kuşlar  Devam et!

  Her neyse   nefis bir oyunculuğun sergilendiği müthiş bir sahne olan 24. sahnede   Arthur hayati bir ipucu yakalar.

  Ortada hiç kırlangıç yoktur, ama galiba bir ses  Peki sözünü ettiğin büyücü kaseyi görmüş mü?

 Nerede yaşıyor?

 İhtiyar, o nerede yaşıyor?

 Bir mağara biliyor.

 Kimsenin girmediği bir mağara.

 – Ya kase?

 Kase orada mı?

 – Çok tehlikeli.

 Çünkü mağaranın arkasında Sonsuz Tehlike Geçidi var.

 Kimsenin geçmediği bir geçit.

 Peki kase?

 Kase nerede?

 Ölüm Köprüsünü bulun.

 Ölüm Köprüsü mü?

 Kaseye böyle mi ulaşılıyor?

 – Kimsiniz?

 – Biz “Ni” diyen şövalyeleriz!

 – Olamaz!

 “Ni” diyen şövalyeler olmasın?

 – Aynı şey!

 – Onlar kim?

 – Biz kutsal sözlerin bekçisiyiz.

 “Ni”, “Peng” ve “Niii Vum”!

 Bunları duyanlar bir şey anlatacak kadar yaşamaz.

 “Ni” diyen şövalyeler bir fedakarlık yapılmasını ister.

 Ni şövalyeleri, biz sıradan yolcularız  ormanın ötesinde yaşayan büyücüyü arıyoruz.

 Ni!

 Ni!

 Bizi hoş tutmazsanız size tekrar “Ni” deriz.

 – İstediğiniz nedir?

 – Şey istiyoruz  bir çalılık.

 Bir ne?

 – Ni!

 Ni!

 – Lütfen!

 Yeter artık!

 – Size bir çalılık bulacağız.

 – Bir çalılıkla dönün  yoksa ormanı asla geçemezsiniz  canlı olarak yani.

 Ni şövalyeleri, çok adilsiniz.

 – Çalılıkla döneceğiz.

 – Güzel mi güzel bir çalılıkla.

 – Elbette.

 – Fazla pahalı da olmasın.

 – Evet.

 – Şimdi gidin!

 Sir Lancelot’un hikayesi Kesin şunu!

 Kesin şunu!

 Hadi, çekilin!

 Gidin.

 Sen de çekil!

 Ah şu havalar.

  Sir Lancelot’un hikayesi.

 Bir gün bunların hepsi senin olacak evlat.

 – Perdeyi mi kastediyorsun?

 – Hayır, perdeyi değil.

 Dere tepe görebildiğin her şey senin olacak.

 Bu senin krallığın evlat.

 – Ama anne  – Baba, evlat.

 – Ama baba, ben bunları istemiyorum.

 – Dinle evlat.

 Bu krallığı yoktan var ettim.

 İşe başladığımda burası bataklıktı.

 Diğer krallar bataklığa şato kuruyorum diye bana deli dedi.

 Ama onlara göstermek için yine de yaptım.

 Şato bataklığa gömüldü.

 Ben de bir tane daha yaptım.

 O da gömüldü.

 Üçüncüsünü yaptım.

 O yandı, yıkıldı, bataklığa gömüldü.

 Ama dördüncü ayakta kaldı.

 İşte sen ona sahip olacaksın evlat.

 – Bu adaların en güçlü şatosuna.

 – Ama hiçbirini istemiyorum.

 – Ben aslında  – Aslında ne?

 Ben aslında sadece  – şarkı söylemek isterdim.

 – Kesin şunu.

 Ben burada olduğum sürece şarkı söylemeyeceksin!

 20 dakika içinde bir kızla evleneceksin.

 Babası Britanya’nın en büyük arazilerine sahip.

 – Ama ben arazi istemiyorum.

 – Dinle Alice.

 – Herbert.

 – Herbert.

 Biz pis bir bataklıkta yaşıyoruz, toprağa ihtiyacımız var.

 – Ama ondan hoşlanmıyorum.

 – Hoşlanmıyor musun?

 Nesi varmış?

 Güzel, zengin.

 Kocaman  arazileri var.

 Biliyorum, ama evleneceğim kızın  özel bir şeyi olmasını istiyorum.

 Kesin şunu!

 Prenses Şanslı’yla evleneceksin, bu fikre alışsan iyi olur!

 Nöbetçiler!

 Ben gelip onu alıncaya kadar prensin odadan çıkmamasını sağlayın.

 Siz gelip onu alsanız da odadan çıkmayacak.

 Hayır.

 Ben gelip onu alıncaya kadar.

 Siz gelip onu alıncaya kadar biz odaya girmeyeceğiz.

 Hayır, siz odada kalın ve onun odadan çıkmamasını sağlayın.

 – Sonra siz gelip onu alacaksınız.

 – Doğru.

 Yani tek yapacağımız şey onun odaya girmesine engel olmak.

 – Hayır.

 Odadan çıkmasına.

 – Odadan çıkmasına, evet.

 – Tamam mı?

 – Eğer  – Eğer biz  – Evet?

 Bakın, çok basit.

 Burada kalın ve onun odadan çıkmamasını sağlayın.

 – Tamam mı?

 – Şimdi hatırladım.

 Bizimle birlikte odadan çıkabilir mi?

 Hayır, onu odada tutun ve  Evet!

 Onu odada tutacağız, orası belli.

 – Ama gitmesi gerekirse  – Hayır.

 Onu odada tutun!

 – Siz veya bir başkası  – Başkası değil, sadece ben.

 – Sadece siz  – Geri gelinceye kadar.

 – Oldu mu?

 – Oldu.

 Siz gelene kadar burada kalacağız.

 – Ve onun çıkmamasını sağlayın.

 – Ne?

 – Onun çıkmamasını sağlayın.

 – Prensin mi?

 – Evet, onun çıkmamasını sağlayın.

 – Evet, tabii!

 Onu kastettiğinizi sanmıştım!

 Bir nöbetçinin başında nöbet tutmak biraz aptalca gelmişti.

 – Yeterince açık mı?

 – Gayet açık.

 Sorun yok.

 Tamam.

 – Nereye gidiyorsunuz?

 – Sizinle geliyoruz.

 Burada kalıp onun odadan çıkmamasını sağlamanızı istiyorum.

 Anladım, tamam.

 – Ama baba  – Kes sesini de şu kıyafeti giy.

 Şarkı söylemek de yok!

 Git bir bardak su iç.

 – Aferin Concorde!

 – Sağolun efendim, çok iyisiniz.

 Bir daha!

 İşte oldu!

 Sağlam basmalı!

 Şimdi kocaman bir tane!

 Hadi Concorde!

 Size bir mesaj var efendim.

 Concorde, konuş benimle!

 “Bu notu bulan kişiye  “Babam tarafından hapsedildim.

 “Beni istemediğim biriyle evlendirmek istiyor.

 “Lütfen, lütfen gelip beni kurtarın.

 “Bataklık Şatosunun yüksek kulesindeyim.

” Nihayet!

 Bir çağrı!

 Bir yakarış!

 Bu bizi Kutsal Kaseye götürecek işaret olabilir.

 Cesur Concorde, ölümün bir hiç uğruna olmayacak!

 Daha ölmedim efendim.

 Ölümcül bir yara alman bir hiç uğruna olmayacak!

 Sanırım paçayı kurtarabilirim efendim.

 – Anlıyorum.

 – Sanırım sizinle gelecek kadar iyiyim.

 Olmaz sevgili Concorde!

 Sen kal.

 Sana yardım yollarım, ama önce bu mesajı yollayan kişiyi  kendime özgü kahramanca bir şeyle kurtarmalıyım  – Üslupla mı efendim?

 – Üslupla!

 – Hayır, gerçekten iyiyim efendim.

 – Elveda sevgili Concorde!

 Ben burada kalacağım, öyle mi efendim?

 Evet.

 Hey!

 Odaya giremezsin  Güzel bayan, ben hizmetkarınız Camelot’lu Sir Lancelot.

 – Şeyi almaya geldim  Çok özür dilerim.

 – Notumu almışsın!

 – Bir not aldım.

 – Beni kurtarmaya mı geldin?

 – Şey, hayır, aslında  – Birinin geleceğini biliyordum.

 Orada biri olduğunu biliyordum, biri olmalıydı  Kesin şunu!

 Kesin!

 Sen kimsin?

 – Oğlunum.

 – Hayır, sen değil.

 – Ben Sir Lancelot’um efendim.

 – Beni kurtarmaya gelmiş baba.

 – Hemen sonuca varmayalım.

 – Bütün nöbetçileri sen mi öldürdün?

 Evet.

 Pardon.

 – Tanesi 50 sterlin ediyor.

 – Çok üzgünüm.

 Ondan korkma Sir Lancelot.

 İpim hazır bile.

 Düğün için gelen sekiz misafiri de öldürmüşsün!

 Aslında oğlunuzun bir bayan olduğunu sanmıştım.

 Bunu anlayabilirim.

 – Çabuk ol Sir Lancelot!

 Acele et!

 – Kes sesini!

 – Gelinin babasını da öldürmüşsün!

 – İstemeden oldu.

 İstemeden mi oldu?

 Adamı kılıçtan geçirmişsin!

 – Eyvah, bir şeyi yok ya?

 – Gelinin göğsünü tekmelemişsin!

 – Bana bir servete mal olacak!

 – Açıklayabilirim.

 Bu notu aldığımda ormandaydım, Camelot’tan kuzeye doğru at sürüyordum.

 – Camelot’tan mı geliyorsun?

 – Çabuk Sir Lancelot!

 Kral Arthur’un şövalyelerindenim.

 Camelot güzel şatodur.

 İyi domuz yetişir.

 – Öyle mi?

 – Ben hazırım!

 – Bir içki içmeye ne dersin?

 – Çok naziksiniz.

 – Ben hazırım!

 – Yani çok anlayışlısınız.

 Bu üsluba büründüğümde kendimi biraz kaptırırım da.

 İşte burası büyük salon.

 Duvarları hep yıktıracağız.

 – İşte bu o!

 – Eyvahlar olsun.

 – Dur lütfen!

 – Gördünüz mü?

 Kendimi kaptırıyorum.

 Gerçekten çok üzgünüm.

 Herkesten özür dilerim.

 Sağdıcı öldürdü!

 Durun, lütfen durun.

 Bu Sir Lancelot  Camelot sarayından geliyor, cesur ve nüfuzlu bir şövalye.

 – Benim şeref konuğum.

 – Merhaba.

 Teyzemi öldürdü!

 Hayır, lütfen!

 Bunun mutlu bir olay olması gerekiyor!

 Lütfen kimin kimi öldürdüğünü daha fazla tartışmayalım.

 Bugün burada iki genç insanın kutsal evlilik bağıyla  birleşmesine tanık olmak için toplandık.

 Ne yazık ki, bu iki kişiden biri, yani oğlum Herbert  ölümün pençesine düştü.

 Ama bir oğul kaybettiysem  bir kız evlat kazandım.

 Zira babasının trajik ölümüyle  Daha ölmedi!

 Babasının ölümcül bir yara almasıyla  İyileşiyor!

 Zira babası  tam iyileşmek üzereyken  birdenbire ölümün soğuk eli ona dokundu.

 Öldü!

 Tek kızının beni  öz babası gibi görmesini istiyorum, resmen ve kanunen.

 Şüphesiz bu birleşme  Prensesle cesur, ama tehlikeli şövalye  Camelot’lu Sir Lancelot arasındaki bu birleşme  – Ne?

 – Bakın, ölü prens!

 – Daha ölmemiş!

 – Çok daha iyiyim.

 Yüksek kuleden düştün sersem!

 – Hayır, son anda kurtuldum.

 – Nasıl?

 Anlatayım.

 Böyle olmaz!

 Böyle olmaz.

 “Anlatacak Anlatacak” Çabuk efendim, bu taraftan gelin!

 Hayır, üslubuma uymaz.

 Kaçışım daha şey olmalı  – Dramatik mi efendim?

 – Dramatik.

 Afedersiniz, biri beni itebilir mi lütfen?

 Kocakarı!

 Bu kasabada bir çalılık satın alabileceğimiz bir yer var mı?

 – Sizi kim gönderdi?

 – “Ni” diyen şövalyeler!

 Hayır!

 Burada çalılık yok.

 Nereden çalılık satın alabileceğimizi söylemezsen, arkadaşım ve ben  sana  “Ni” deriz.

 İstediğinizi yapın!

 Pekala.

 Madem kendi isteğinle yardım etmiyorsun  – Ni!

 – Hayır!

 Asla.

 Çalılık yok.

 – Ni!

 – Nu!

 Hayır, öyle değil, şöyle: “Ni.

” Hayır, doğru olmuyor.

 – Ni.

 – Şimdi oldu.

 – Ni!

 – Ni!

 Bu ihtiyar kadına “Ni” mi diyorsunuz?

 Evet.

 Ne günlere kaldık!

 Kabadayılar yaşlı bayanlara “Ni” çekiyor.

 Bu ülkeye bir musibet musallat oldu.

 Hiçbir şeye saygı kalmadı.

 Bu devirde çalılık aranjmanı yapanlar bile  ekonomik sıkıntı içinde.

 – “Çalılık” mı dedin?

 – Evet.

 Çalılık benim işimdir.

 Ben çalılıkçıyım.

 Adım Çalılıkçı Roger.

 Çalılık aranjmanı yapar satarım.

 – Ni!

 – Hayır!

 Ni şövalyeleri, size çalılığınızı getirdik.

 – Gidebilir miyiz?

 – İyi bir çalılık.

 Defneyi de çok severim.

 Ama küçük bir sorun var.

 Neymiş o?

 Artık “Ni” diyen şövalyeler değiliz.

 Artık şöyle diyoruz  “Ekke Ekke Ekke Ptang Zu Boing!

” O yüzden de sizi bir sınavdan geçirmeliyiz.

 Ne sınavı yakın zamana kadar “Ni” diyen şövalyeler?

 Önce, başka bir  çalılık bulacaksınız!

 Başka çalılık olmasın!

 Sonra onu çalılığımızın yanına getireceksiniz.

 Daha yüksek olsun ki havalı olsun, ortadan da bir patika geçecek.

 Patika!

 Çalılıkları bulduğunuzda  ormandaki en büyük ağacı kesmeniz gerekiyor  hem de bir ringa balığıyla!

 – Böyle bir şey yapmayacağız.

 – Lütfen.

 Ringa balığıyla ağaç kesmek mi?

 Bu mümkün değil ki.

 – O sözcüğü söyleme.

 – Hangi sözcüğü?

 Söyleyemem.

 Şurası muhakkak ki  Ni şövalyelerinin duymaya dayanamadığı bir sözcük.

 Hangisi olduğunu söylemezseniz nasıl bilebiliriz bunu biz?

 – Yine söyledi.

 – Ne?

 “Biz” mi?

 Hayatta “biz” demeden şuradan şuraya gidemezsin.

 Lordum, bu Robin.

 “Pılı pırtısını topluyor Sıvışmanın yolunu buluyor “Tırsıp havlu atıyor Cesurca altına ediyor” – Robin.

 – Lordum.

 Seni görmek ne güzel.

 Kutsal Kaseyi aramaktan vazgeçmedin ya?

  – Sıvışmanın yolunu  – Kes sesini!

 – Hayır, doğru değil bu.

 – Yine o sözcüğü söyledin.

 Onu bu ormanda arıyordum.

 – Hayır, o buradan çok uzakta.

 – Şu sözcüğü söylemeyi kesin!

 – Onu duymaya dayanamıyoruz!

 – Bu kadarı yeter!

 – Yine “bu” dedi!

 – Buymuş demek!

 “Bu” dedim.

 “Bu” dedim.

 Yine “bu” dedim!

 “Bu” üç oldu!

  Böylece Arthur ve Bedevere ve Sir Robin 24. sahnedeki ihtiyar adamın bahsettiği   büyücüyü aramaya devam ettiler.

  Ormanı geçince Lancelot ve Galahad’la karşılaştılar.

  Büyük bir sevinç yaşandı.

  Buz tutmuş Nador topraklarında   Robin’in ozanlarını yemek zorunda kaldılar.

  Büyük bir sevinç yaşandı.

  Bir yıl geçti.

  Kışın ardından bahar geldi.

  Baharın ardından yaz geldi.

  Yazın ardından yine kış geldi.

  Sonra baharla yaz atlandı, doğrudan sonbahara girildi.

  Nihayet bir gün  Şövalyeler  ileri!

 Sen nasıl bir adamsın ki kav ve çıra olmadan  – ateş yakabiliyorsun?

 – Ben büyücüyüm.

 – Adın nedir?

 – Bazıları bana  – Tim der.

 – Merhaba büyücü Tim!

 Merhaba Kral Arthur.

 – Adımı biliyorsun demek?

 – Öyle.

 Kutsal Kaseyi arıyorsunuz.

 Onun arayışındayız.

 Pek çok sırrı biliyorsun.

 Epeyce.

 Evet, Kutsal Kaseyi arıyoruz.

 – Kutsal Kasenin arayışı içindeyiz.

 – Evet, öyle.

 – Ve böylece onu arıyoruz.

 – Evet, arıyoruz.

 – Epeydir arıyoruz.

 – Yıllar oldu.

 Yani bir yardımın dokunacak olursa  çok  – yardımcı olursun.

 – Acaba bize söyler  Güzel, fazla vaktini almak istemem  ama bize şeyi nerede bulabileceğimizi söylersen  Neyi?

 Kaseyi mi?

 Evet, sanırım.

Evet.

 Evet!

 – Teşekkürler.

 – Harika!

 Bak, sen meşgul bir adamsın  Evet, Kutsal Kaseyi bulmanıza yardım ederim.

 Kuzeye gidin, orada bir mağara var.

 Caerbannog Mağarası.

 İçinde bir kayanın üstünde mistik harflerle  Rheged’li Olfin Bedwere’in  Kutsal Kasenin bulunduğu son yeri açıklayan son sözleri kazılı.

 – Bu mağarayı nasıl bulabiliriz Tim?

 – Beni izleyin!

 Ama sadece yürekli adamlarsanız izleyin.

 Çünkü bu mağaranın girişini koruyan yaratık  o kadar pis, o kadar zalimdir ki  henüz onunla dövüşüp hayatta kalan kimse çıkmamıştır.

 Canavarın ininde 50 adamın iskeleti var.

 O yüzden yiğit şövalyeler  cesaretinizden veya gücünüzden şüphe duyuyorsanız oraya yaklaşmayın  çünkü ölüm kocaman, sipsivri dişleriyle sizi bekliyor.

 Ne acayip bir oyunculuk!

 Huzursuzlandılar efendim.

 Onları burada bırakıp yola yaya devam edelim.

 At in!

 İşte Caerbannog Mağarası!

 – Tamam, koruyun beni.

 – Neyle?

 – Sadece koruyun.

 – Çok geç.

 İşte orada!

 – Nerede?

 – Orada.

 – Ne yani, tavşanın arkasında mı?

 – Tavşanın ta kendisi.

 – Seni sersem bunak!

 – Ne?

 Hepimizi ürküttün.

 Bu sıradan bir tavşan değil.

 Bu görüp göreceğiniz en kötü, zalim ve huysuz kemirgen.

 Seni budala!

 Korkudan zırhımı pislettim!

 O tavşan bir kötülük timsali.

 – O bir cani!

 – Hadi oradan.

 – Sana gününü gösterecek dostum!

 – Sahi mi?

 – Seni iğrenç İskoç ahmak!

 – Sizi uyarıyorum.

 – Ne yapıyor?

 Kıçını mı didikliyor?

 – Kocaman, keskin  Bir sıçrayışta  – Şu kemiklere bakın!

 – Hadi Bors, uçur kafasını.

 Tamam.

 Şapşal şey.

 Tavşan yahnisi geliyor.

 Bakın!

 – Aman Tanrım!

 – Sizi uyarmıştım!

 – Yine altıma yaptım.

 – Sizi uyarmıştım.

 Ama beni dinlediniz mi?

 Siz her şeyi bilirsiniz, değil mi?

 Sadece zararsız bir tavşancık, öyle mi?

 Hep aynı hikaye.

 – Ben hep  – Kes sesini!

 Hücum!

 Kaçın!

 – Kaç kaybımız var?

 – Gawain.

 – Ector.

 – Ve Bors.

 Beş etti.

 Üç.

 Cepheden saldırmasak iyi olur, tavşan barut gibi.

 Acaba biraz daha kaçsak onu şaşırtabilir miyiz?

 – Sus da zırhını değiştir.

 – Onunla dalga geçelim.

 Çok kızıp bir hata yapabilir.

 Ne gibi?

 Şey  – Yayımız var mı?

 – Yok.

 – Kutsal El Bombamız var.

 – Tabii ya!

 Antakya’nın Kutsal El Bombası.

 Keşiş Maynard’ın taşıdığı kutsal emanetlerden biri.

 Keşiş Maynard!

 Kutsal El Bombasını getir.

 Nasıl  Nasıl kullanılıyor?

 – Bilmiyorum lordum.

 – Silah Risalesine bak.

 Silahlar, bap 2, ayet 9-21.

 “Ve Aziz Attila el bombasını kaldırıp  “‘Tanrım, bu el bombasını kutsa, ki onunla  “‘düşmanlarını parça parça edesin’ dedi.

 “Tanrı sırıttı ve insanlar ziyafete oturdu  “koyun ve sazan ve ançüez ve orangutan  “ve mısır patlağı ve meyve ve ” Atla biraz keşiş efendi.

 “Tanrı dedi ki: ‘Önce Kutsal Pimi çek  “‘sonra ne bir eksik, ne bir fazla, tam üçe kadar say.

 “‘Üçe kadar sayacaksın  “‘Allah’ın hakkı üçtür, saymak için bu sayıyı kullanacaksın.

 “‘Dörde kadar saymayacaksın, ikiye kadar da saymayacaksın  “‘tabii sonradan üçe geçmeyeceksen.

 “‘Hele beş hiç olmaz.

 “‘Üçüncü sayı olan üçe gelince  “‘Antakya’nın Kutsal El Bombasını yolla düşmana  “‘böylece benim indimde yanlış yapanlar  “‘diksin nalları.

“‘ Amin.

 Amin.

 Tamam.

 Bir, iki, beş!

 – Üç efendim!

 – Üç!

 İşte!

 Bakın!

 Ne yazıyor?

 Bu hangi dil?

 Keşiş Maynard, sen alimsin.

 Arami alfabesi!

 Tabii ya.

 Aramatyalı Yusuf!

 – Tabii ya.

 – Ne diyor?

 Diyor ki: “Bunlar  “Aramatyalı Yusuf’un son sözleridir.

 “‘Yiğit ve kalbi temiz olanlar  “‘Kutsal Kaseyi bulsun  “‘Aaargh Şatosunda.

“‘ Ne?

 “Aaargh Şatosu.

” O da nesi?

 Yazarken ölmüş olmalı.

 – Hadi canım!

 – Ama öyle yazıyor.

 Eğer ölüyor olsa, “Aaargh” diye yazmakla uğraşmazdı.

 – Sadece o sesi çıkarırdı.

 – Kayada öyle yazıyor.

 – Belki birine yazdırmıştır.

 – Kes sesini!

 – Başka bir şey yazıyor mu?

 – Hayır!

 Sadece “Aaargh”.

 Aaargh.

 Acaba Camargue demek istemiş olabilir mi?

 – O nerede?

 – Fransa’da galiba.

 – Cornwall’da St.

 Aaargh yok muydu?

 – Hayır, o St.

 Ives.

 St.

 Ives.

 Hayır, “Aaargh”.

 Genizden söyleniyor.

 Hayır, “Aah”.

 Şaşkınlık ve dehşet içinde söyleniyor!

 – Yani “Ah!

” gibi.

 – Evet, doğru.

 Tanrım!

 Bu Efsanevi Kara Aaargh Canavarı!

 Ta kendisi!

 Kaçın!

 Ondan kurtulduk.

  Korkunç Kara Canavar ileri atıldığında   Arthur ve şövalyelerinin kurtulma şansı kalmamıştı.

  Tam o sırada çizer ölümcül bir kalp krizi geçirdi.

  Çizgi filmdeki tehlike ortadan kalktı.

  Kutsal Kase arayışı devam edebilirdi.

 İşte orada!

 – Ölüm Köprüsü.

 – Harika.

 Bakın!

 24. sahnedeki ihtiyar.

 – Burada ne işi var?

 – Ölüm Köprüsünün bekçisi o.

 Her yolcuya beş soru sorar.

 – Üç soru.

 – Üç soru.

 – Beş soruyu yanıtlayan  – Üç soru.

 – Üç soruyu yanıtlayan, köprüyü geçebilir.

 – Ya bir soruyu yanıtlayamazsan?

 O zaman Sonsuz Tehlike Geçidine fırlatılırsın.

 – Çatlak herif.

 – Soruları kim cevaplayacak?

 Cesur Sir Robin, sen git.

 Harika bir fikrim var.

 Neden Lancelot gitmiyor?

 Evet, ben gideyim lordum.

 Ben onun hakkından gelirim.

 – Kuzeydoğuya doğru gider gibi yapayım  – Dur!

 – Yanıtla şu beş soruyu  – Üç soru.

 Üç soruyu, en iyi şekilde.

 Biz de izleyip dua edelim.

 Anladım lordum.

 İyi şanslar cesur Sir Lancelot.

 Tanrı yardımcın olsun.

 Dur!

 Her kim Ölüm Köprüsünü geçmek isterse şu üç soruyu cevaplaya.

 Ancak o zaman varabilir karşı kıyıya.

 Sor bakalım köprücü başı.

 Korkmuyorum.

 – Adın nedir?

 – Adım Camelot’lu Sir Lancelot.

 Neyin peşindesin?

 Kutsal Kaseyi arıyorum.

 En sevdiğin renk nedir?

 – Mavi.

 – Tamam.

 Geç bakalım.

 Çok teşekkür ederim.

 Kolaymış.

 Dur.

 Her kim Ölüm Köprüsünü geçmek isterse şu üç soruyu cevaplaya.

 Ancak o zaman varabilir karşı kıyıya.

 Sor bakalım köprücü başı.

 Korkmuyorum.

 – Adın nedir?

 – Adım Camelot’lu Sir Robin.

 – Neyin peşindesin?

 – Kutsal Kaseyi arıyorum.

 Asur’un başkenti neresidir?

 Bunu bilmiyorum!

 Dur!

 – Adın nedir?

 – Camelot’lu Sir Galahad.

 – Neyin peşindesin?

 – Kaseyi arıyorum.

 – En sevdiğin renk nedir?

 – Mavi.

 Hayır!

 Sarı!

 Dur!

 – Adın nedir?

 – Britonların kralı Arthur.

 – Neyin peşindesin?

 – Kutsal Kaseyi arıyorum.

 Yüksüz bir kırlangıcın havadaki hızı nedir?

 Ne kastediyorsun?

 Afrika kırlangıcı mı, yoksa Avrupa mı?

 Bunu bilmiyorum!

 Kırlangıçlar hakkında ne çok şey biliyorsun.

 İnsan kral olunca böyle şeyleri bilmesi gerekiyor.

 Ara Lancelot!

 Lancelot!

 POLİS

Lancelot!

 Aaargh Şatosu.

 Arayışımız sona erdi.

 Tanrıya şükürler olsun.

 Yüce Tanrım  bu kutsal yolculuğumuzu salimen tamamlamamıza  Tanrım!

 Pis İngiliz şövalyeleri.

 Ördek beyinli Mösyö Arthur Kral.

 Biz Fransızlar ikinci kez sizden akıllı olduğumuzu gösterdik.

 Burayı varlığınla kirletmeye nasıl cesaret edersin?

 Camelot şövalyeleri adına sana emrediyorum  bu kutsal şatonun kapılarını aç.

 Bizi buraya bizzat Tanrı yönlendirdi.

 Siz İngilizler nasıl diyorsunuz?

 Üstünüze sümküreyim.

 Perdecioğlu perdeciler!

 Demek biz Fransızlardan akıllı olduğunuzu sandınız.

 O aptal dizlerinizi kıra kıra koşturup duruyorsunuz.

 Teyzelerinize mahrem yerlerimi göstereyim.

 Sizi içi geçmiş elektrikli eşek kıçı ısırganları!

 Tanrı adına  bu kutsal şatoya girmeyi talep ediyoruz!

 Hiç şansınız yok sidikli İngilizler.

 Sivilcelerimi üstünüze sıkayım, kapıyı açma isteğinize de kıçımla güleyim!

 Sizi küçük beyinli kıç temizleme kağıtları.

 Kapıyı açmayacak olursanız şatoyu zorla ele geçiririz!

 Tanrı adına ve bizim  Tamam!

 Yetişir artık!

 Yaylanın bakalım ve bir daha buraya yaklaşayım demeyin  yoksa başınıza ok yağdırır ve erbezlerinizden kastanyet yaparız.

 Yürü, onlara kulak asma.

 Şimdi toz olun haydut suratlı aşağılık herifler!

 Bu sefer fena alaya alındığınızı sanıyorsanız  bu daha hiçbir şey değil pis İngiliz şövalyeleri!

 – Bir an önce saldırmalıyız.

 – Evet lordum.

 Hücuma hazırlan!

 Fransızlar!

 Bugün birçok gözüpek şövalyenin öcü alınacak.

 Tanrı adına, savaşımız bitmeyecek  ta ki hepiniz geberip Kutsal Kase  Tanrının seçtiği insanların eline geçinceye dek.

 Hücum!

 Evet, bunlar onlar, eminim.

 – Hadi.

 – Adamı arabaya bindirin.

 – Onu arabaya bindirin.

 – Üstüne bir battaniye verin şunun.

 Hadi çekilin!

 Çekilin!

 Bu bir saldırı silahı.

 Pekala evlat, bu kadar yeter.

 Kapat şunu.

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

....

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s