RUS EDEBİYATI

 

RUS EDEBİYATININ DEVLERİNİ TÜKETEN KARANLIK ZAAFLAR: SEKS, KUMAR, UYUŞTURUCU

Dostoyevski, Tolstoy, Yesenin, Bulgajov… Sadece Rusya değil, dünya edebiyatının temel taşları… Kumar, uyuşturucu, zina ve alkolizm… Bunlar, en büyük Rus yazarları bile zaman zaman kendine esir eden karanlık bağımlılıklar…  İşte RBTH’nin derlemesine göre büyük Rus yazarları ve onlara çok şeye malolan zaafları.

1. Fyodor Dostoyevski – Kumar. Psikolojik romanlarıyla dünya çapında üne kavuşan yazarın en büyük zaafı kumara olan tutkusuydu. Karısı Anna anılarında Dostoyevski’nin tüm parasını kumarhanelerde harcadığını, eve bitik vaziyette döndüğünü ve sürekli ağladığını, af dilediğini yazar. Ne var ki Dostoyevski Kumarbaz romanında bu zaafı sanata çevirmeyi bilecektir.

2. Lev Tolstoy – seks. Sadece Rus edebiyatının değil, dünya sanatının da en büyük ahlak timsallerinden olan Lev Tolstoy da ömrü boyunca kadınlara duyduğu şehvet ile mücadele etmek zorunda kaldı. 1853’te günlüğüne “seks düşünmeden bir dakika bile geçiremediğini” yazan Tolstoy sonraki yıllarda zührevi hastalıklar nedeniyle en az iki kere tedavi görecektir.

3. Sergey Yesenin – alkol. Yirminci yüzyıl Rus şiirinin altın çocuğu Sergey Yesenin 1925’te intihar edene kadar alkol bağımlılığından ve buna bağlı gelişen derin bir depresyondan mustaripti. Ancak alkol nedeniyle erken yaşta hayatını kaybeden tek yetenek Yesenin değildi. Venedikt Yerofeyev ve Sergey Dovlatov gibi çağdaş Rus edebiyatının ümit vaadeden yazarları da alkol bağımlığına bağlı sağlık sorunları nedeniyle hayatlarını kaybetti.

4. Mihail Bulgakov – uyuşturucu. Yirminci yüzyıl Rus nesrinin en büyüğü Mihail Bulgakov da hayatının bir döneminde morfin bağımlılığının esiri olmuştu. O yıllardaki eşi Tatyana Lappa Bulgakov’un morfine yenik düşmesini önlemeyi başarsa da bu en nihayetinde evliliklerine maloldu. Bulgakov’un uyuşturucu bağımlılığını konu eden Morfin adlı bir anlatısı da var.  15.5.2018

http://www.turkrus.com/624900-rus-edebiyatinin-devlerini-tuketen-karanlik-zaaflar-seks-kumar-uyusturucu-xh.aspx

************

RUSYA’DA EN TEMEL 10 EDEBİ ESER

Rus edebiyatının, dünya edebyatının temel taşlarından olduğu kuşku götürmez bir gerçek….Türkiye’deki müfredat anlayışından farklı olarak Rus eğitimciler öğrencilerin bazı eserleri okunmasını mecburi tutar. Yolu okul sıralarından geçen geleceğin yetişkinleri de bu eserleri muhakkak okur. İşte birbiri ardında kuşakları yetiştiren ve “olmazsa olmaz” kabul edilen, klasik Rus edebiyatından seçme 10 eser.

1. Ana Kuzusu (Nedorosl, Denis Fonvizin). 18. yüzyılda yazılmış, ama güncelliğini hiç yitirmeyen, eğitim ve çocuk yetiştirme üzerine bir hiciv. Ana Kuzusu’nun ardından Çariçe Yekaterina’nın Fonvizin’in yeni eserler vermesine yasak getirdiğini not etmekte fayda var.

2. Akıldan Bela (Gore ot uma, Aleksandr Griboyedov). 19. yüzyılda aydın-toplum çatışması üzerine yazılmış bu piyesin önemini vurgulamak için tarihte Türkçeye çevrilmiş ilk Rusça eser olduğunu belirtmek yeterli. 

3. Yevgeni Onegin (Aleksandr Puşkin). Yalnızca şiir alanında değil, tüm Rus edebiyatının da bir numaralı, yıldız eseri. Türkiye’de Rus edebiyatının önde gelen temsilcileri olarak Tolstoy ve Dostoyevki gibi düzyazı eserler veren yazarlar bilinse de bir Rusyalı için Rus edebiyatı öncelikle Puşkin ve Yevgeni Onegin demektir. Yevgeni Onegin’le ilgili yerinde bir tespit “Rus yaşamının ansiklopedisi”  olduğudur.

4. Zamanımızın Bir Kahramanı (Geroy naşevo vremeni, Mihail Lermontov). Kafkasya’da görev yapan Rus subayı, amaç duygusunu yitirmiş, “lüzumsuz adam” Peçorin’in kendinden sonra gelenleri etkileyen hikayesi. 

5. Ölü Canlar (Myortvıye Duşı, Nikolay Gogol). Toprak köleliğinin kaldırılmasından önceki Rusya’yı dört dörtlük betimleyen, ölümsüz bir mizah eseri.

6. Suç ve Ceza (Prestupleniye i nakazaniye, Fyodor Dostoyevski). Hakkında bir şey söylemenin gereksiz olduğu, Türkiye’de belki de en çok sevilen ve okunan Rus klasiği.

7. Savaş ve Barış (Voyna i mir, Lev Tolstoy). Her ne kadar sonuna kadar okumayı başaran insan sayısı azınlıkta kalsa da bu Savaş ve Barış’ın Rus klasik edebiyatının köşetaşı eserlerinden olduğu gerçeğine gölge düşürmez. Kitap Sovyetler Birliği’nde 312 baskı yapmış ve 360 milyonluk bir tiraja ulaşarak kırılması güç bir rekora imza atmıştı.

8. Kısa hikayeler (Anton Çehov). Rus okul çocukları öykü türünün en büyük ustalarından olan Çehov’u okumaya çok erken başlar. Örneğin küçük köpek Kaştanka’nın hikayesi her zaman severek okunur.

9. Durgun Akardı Don (Tihiy don, Mihail Şolohov). Arkaplanında Ekim Devrimi bulunan, Don Kazaklarının hikayesi. Şolohov’un 22 yaşında yazdığı roman yazara Nobel Ödülü’nün kapısını aralayan eserlerin başında geliyor.

10. İvan Denisoviç’in Bir Günü (Odin deyn İvana Denisoviça, Aleksandr Soljenitsın). 20. yüzyıl Rusya tarihinin en karanlık sayflarından, gulag tabir edilen çalışma ve ıslah kamplarını konu edinen bir roman. Kendisinin de yolu gulaglardan geçen Soljenitsın bu eserle üne kavuşacak ve tıpkı Şolohov gibi Nobel Edebiyat Ödülü’nü kucaklayacaktır.  15.3.2018

http://www.turkrus.com/602621-rusyada-en-temel-10-edebi-eser-xh.aspx

****************

HAYAT NEDİR? VIDEO/ TOLSTOY

Dünyaca ünlü Rus yazar Lev Tolstoy’un 1909 yılında kaydettiği ses kaydı Ümid Gurbanov tarafından Türkçe’ye çevrildi. Kayıt Twitter’da büyük ilgi topladı. Twitter kullanıcısı Ümid Gurbanov (@umidgurbanov) Lev Tolstoy’un 31 Ekim 1909’da kendi eserlerinden parçalar okuyarak kaydettirdiği ses kaydını temizleyerek Türkçe’ye çevirdi.

Tolstoy’un ses kaydı kısa zamanda binlerce kullanıcı tarafından paylaşıldı ve beğenildi.  Youtube’ta Türkçe altyazılı hali: 

Klasik Rus edebiyatının dev ismi Tolstoy, 1828-1910 yılları arasında yaşadı. Hayatı boyunca yaşamın nasıl bir şey olduğunu anlamaya çalışan Tolstoy, eserlerinde bunu eksiksiz olarak yansıtmayı hedef edindi ve en büyük Rus yazarlarından birisi olarak edebiyat ve dünya tarihindeki yerini aldı. (Sputnik)

 5.3.2018

http://www.turkrus.com/597372-video-tolstoyun-kendi-eserlerini-okudugu-ses-kaydi-turkceye-cevrildi-youtubeta–xh.aspx

“HAYATIN ANLAMINA” DAİR 8 KİTAP

Rus yazarların usta olduğu alanlardan biri insan varoluşunun büyük problemlerini ele almak. Cevap arayanların bakması gereken onlarca ölmez eser var. İşte RBTH’in önerdiği 8 eser:

1. İvan Gonçarov. Oblomov, 1859

Edebiyat tarihine bir tembellik alegorisi olarak geçse de Oblomov’un yapıtı bundan çok daha fazlasını sunuyor. Pek çok büyük eser gibi Oblomov da hayata dair zihin açıcı felsefi bölümler açısından son derece zengin.

2. İvan Turgenyev. Babalar ve Oğullar, 1862

Ebedi kuşak çatışması problemini ilk ele alan yazar Turgenyev. Eski kuşaklar yeni gelenleri asla anlayamayacak. Etkileyici Bazarov karakteri ile Babalar ve Oğullar bugün bile büyük bir hayran kitlesine sahip.

3. Fyodor Dostoyevski. Karamazov Kardeşler, 1880

Rus edebiyatında Tanrı konusunu ele alan en önemli kitaplardan biri de Karamazov Kardeşler.

4. Lev Tolstoy. Diriliş, 1899

İyilik, kötülük, adalet, vicdan ve kefaret üzerine bir Tolstoy başyapıtı.

5. Maksim Gorki. Ayaktakımı Arasında, 1902

Toplumun alt tabakalarını en iyi anlatan, Orhan Kemal ve Suat Derviş gibi Türk edebiyatçıları derinden etkileyen Maksim Gorki’nin en bilinen eseri.

6. Andrey Platonov, Çukur, 1930

Rus okurların Perestroyka’dan sonra, Türk okurların ise yeni çeviriler sayesinde son yıllarda keşfettiği incilerden, Sovyet kalkınması üzerine düşündürücü bir proletarya hikayesi.

7. Mihail Bulgakov. Usta ve Margarita, 1940

Rus edebiyatının 20. yüzyıldaki en büyük eseri hangisidir diye sorulursa, Rus okurların büyük bir bölümü Usta ve Margarita diyecektir. İyilik, kötülük, inanç ve aşk gibi evrensel temaları sürükleyici bir olay örgüsü içinde ele almasının yanı sıra Sovyet ansiklopedisi niteliğine sahip dev bir hiciv.

8. Venedikt Yerofeyev. Moskova – Petuşki, 1970

Modern Rus insanını anlamak için kılavuz kitaplardan biri. Veniçka’nın banliyö treninde iki istasyon arasındaki yolculuğu adeta Rusya’nın son 50 yılını kat ediyor. Kitap Türkçede de mevcut.  17.2.2018

http://www.turkrus.com/583441-hayatin-anlamina-dair-8-kitap-xh.aspx

RUS SİNEMASIDA 10 ÖNEMLİ FİLM

Dünyada Rusya denince en fazla edebiyata ve müziğe katkısı akla gelir. Ama sinemayı da ıskalamamak gerekir… Birbirinden güzel filmler, sinema tarihine damgasını vurmuştur. Sinema seyircimiz bazılarına aşina, bazılarını belki ilk kez duyuyor. İşte Sergey Eyzenşteyn’den Andrey Zvyagintsev’e, Rus sinemasının evrimine ışık tutan 10 film.

1. Potemkin Zırhlısı (Bronenosets Potyomkin, 1925). Sergey Eyzenşteyn’in 1905 Rus devrimi olaylarını konu edinen epik filmi Rus sinema tarihinin köşe taşlarından.

2. Kuban Kazakları (Kubanskiye Kazaki, 1949). Savaş sonrasının zorlu yıllarında Sovyet halklarına iyimserlik aşılamak için çekilmiş kolhozda geçen bir aşk hikayesi. Her ne kadar filmde bolluk içinde bir Sovyetler Birliği resmetse de filmin oyuncuları yıllar sonra çekimler sırasında açlıktan bayılanlar olduğunu anlatacaktır. Ağır propaganda tonuna rağmen bugün bile izlenen bir Sovyet sineması klasiği. Yönetmen İvan Pıryev.

3. Turnalar Uçuyor (Letyat juravli, 1957). Mihail Kalatozov’dan bugün bile hatrı sayılır izleyici kitlesi bulunan bir aşk filmi. Savaş yıllarında geçen hikaye orijinal sinematografisi ve kült oyuncuları ile dikkat çekiyor.

4. Temmuz Yağmuru (İulskiy dojd, 1967). Zamanının entellektüel açıdan en kuvvetli filmlerinden sayılan Temmuz Yağmuru Fransız yeni dalgasından esintiler taşıyor. Yönetmen Marlen Hutsiyev. Ünlü yönetmen Andrey Tarkovski’nin de filmde oyuncu olarak küçük bir rolü var.

5. Andrey Rublyov (1966). Sadece Rusya’nın değil, dünya sinemasının da zirvesinde yer alan isimlerden Andrey Tarkovski’den sanatçı ve iktidar ilişkisi üzerine bir başyapıt. Film Rus sanatının simge ismi ikon sanatçısı Andrey Rublyov’un hayatını işliyor. 

6. Savaş ve Barış (Voyna i mir, 1966-1967). Ünlü Rus yönetmen Sergey Bondarçuk’un Lev Tolstoy’un aynı adlı romanından uyarladığı bir sinema destanı. Çekim hazırlıkları 6 yıl süren film görkemli savaş sahneleri ile hatırlanıyor.

7. Moskova Göz Yaşlarına İnanmaz (Moskva slezam ne verit, 1980). 1981’de en iyi yabancı film oskarını alan yapım dönemin önde gelen politik aktörlerinden Ronald Reagan’ın tarafınan da defalarca izlenmiş. Vladimir Menşov’un filmi 1970’ler Sovyet şehir yaşamına odaklanıyor.

8. Astenik Sendromu (Asteniçeskiy sindrom, 1990). Kira Muratova’nın ilk yarısını siyah beyaz çektiği film kamerayı kocasının yasını tutan bir kadına çeviriyor. Film 40. Berlin Film Festivali’nde Gümüş Ayı dahil pek çok ödüle layık görüldü.

9. Kardeş (Brat, 1997). Çağdaş Rus tarihinin en çarpıcı on yıllarından 1990’larda geçen bir suç draması. Aleksey Balabanov’un filmi için dönemin sembolü demek hiç de yanlış olmaz. Sadece 31 günde küçük bir bütçeyle çekilen filmin geniş bir hayran kitlesi var.

10. Sevgisiz (Nelyubof, 2017). Rus sinemasının son dönemde en çarpıcı işlerine imza atan ödüllü yönetmen Andrey Zvyagintsev’in son filmi. Sinemaseverler Zvyagintsev’i Vozvraşeniye (Dönüş) ve Leviathan (Leviafan) filmlerinden hatırlayacaktır.  6.11.2017

http://www.turkrus.com/495834-rus-sinemasida-10-onemli-film-xh.aspx

 Ferhan Bayır

aydinlik.com.tr, 8.10.2017

Rusya’nın uçsuz bucaksız stepleri arasında, insanların ismini dahi bilmediği bir taşra kasabasında sıvaları dökülmüş, etrafını yaban otlarının sardığı, insanı tehdit ediyormuş gibi gökyüzüne yönelen bahçe çitlerindeki çiviler… İnsanın ruhunu kuşatan karamsarlığın en karanlık tonu, bu binanın hapishane olduğu izlemini verirken bahçe kapısından içeri girip binaya doğru ilerleyince buranın hastane olduğu ancak basamakları tırmanırken fark edilir.

Kapıyı aralayıp içeriye adım atıldığı an, insanları askerlikten emekli, yaşlı bekçi Nikita karşılamaktadır. Step havasının sert iklimi, Nikita’nın yüzündeki derin ve keskin çizgilerde kendisini belli etmektedir. “Nikita, bu dünyadaki düzeni her şeyden çok seven ve bundan ötürü de dayak atma gerekliliğine inanan saf, iyi niyetli, işine bağlı, kıt görüşlü insanlardandır. Yüze, göğse, sırta, nereye denk gelirse oraya vurur ve bunu yapmazsa düzenin sağlanamayacağına inanır”. Heybetli ve tehditkâr bu bekçiyi geçip koridoru doğru yönelince, yerdeki çürümüş döşeklere, eskimiş sabahlıklara, parçalanmış mavi gömleklere dikkatlice bakınca, burasının hastane olmadığı hissedilir.

Koridorun hemen sonundaki geniş odaya tedirgin şekilde hızlıca bakınca, iç taraftan takılı demir parmaklıklar, yere vidalanmış yataklarını üzerinde mavi renkli hastane sabahlıkları ve başlarında eski usul takkeleriyle oturan insanların varlığından burasının akıl hastanesi olduğu anlaşılır. Tahtakurusu ve amonyak kokusuna lahana çorbası kokusunun karıştığı bu izbe yer, içinde beş akıl hastasının yaşadığı Altıncı Koğuş’tur.

Çehov “Altıncı Koğuş” öyküsünde bir taşra kabasındaki akıl hastanesi çevresinde gelişen trajik olayları her zamanki basit ve yalın üslupla anlattığı bu eser, Rus edebiyatının “en kasvetli” örnekleri arasında yerini almıştır. Sibirya’da sürgün döneminde, ayakları zincirlerle bağlanmış mahkûmların hayatını anlatan Dostoyevski’nin eserlerinde bile “Altıncı Koğuş”daki kadar kasvetli bir hava yoktur. Hayatlarında hiç şiddete başvurmamış beş tane delinin hikayesini, insanın kanını donduran Sibirya’nın soğuğunda en adi suçları işlemiş mahkûmların hikayesi kadar çarpıcı yapan nedir?

SİBİRYA’NIN ÖLÜMSÜZ MAHKÛMLARI

Her türlü zorbalığın toplum tarafından makul ve yerinde bir gereklilik olarak karşılandığı, beraat kararı gibi her türlü merhamet göstergesinin toplumda tatminsizlik ve intikam duyguları uyandırdığı bir dünyada adaleti düşlemek gülünç değil mi?

Çehov

Oyunları ve öyküleriyle Rusya’nın en başarılı yazarları arasında ismi anılmaya başlayan Çehov, yeni eseri için farklı, çok daha tutkulu konular arayışına girer. Moskova-Petersburg edebiyat dünyasındaki kıskanç ve tek düzey ilişkilerden de sıkılmıştır. Kendisine hem zihinsel hem de bedensel olarak bu sıkışmışlıktan çıkaracak yeni çalışmalar arayışındayken Çehov, kardeşi Mişel’in ceza hukuku derslerinde tuttuğu notları tesadüfen okuyunca kafasında bir soru canlanır “karar verilinceye kadar bütün dikkatimiz katilin üstünde toplanıyor, ama hapishaneye gönderilir gönderilmez tümden unutuveriyoruz onu. Peki hapishanelerde neler oluyor?”. Bu soru Çehov’un peşini bırakmaz ve Sibirya’ya gitme kararı alır.

Çehov’un ciddi sağlık sorunları vardı, Sibirya’nın derinliklerine yapacağı bu yolculuğa ailesi ve yakın arkadaşları şiddetle karşı çıkmalarına rağmen, Çehov’u ikna edemezler. Nisan 1890’da, Çar hükümetinin en tehlikeli suçluları kürek cezasına gönderdiği, Japonya’nın 800 kilometre kuzeyinde bulunan Okhotsk Denizi’ndeki Salahin adasına doğru yola çıkar. Üç ay süren zorlu yolculuk sonrası sefaletin ve pisliğin içinde kaderlerine terk edilmiş insanların yaşadığı bu yere ulaşır.

Doktor olarak tıbba olan borcunu hapishanedeki mahkûmların tedavisiyle ilgilenip ve buradaki sağlık koşullarına dikkat çekerek ödemek isteyen Çehov, yüzlerce mahkumla konuşur, her gün on sekiz saati bulan yoğun bir çalışma yürütür, detaylı ve titiz bir şekilde notlar alır. Mahkûmların anlattıklarıyla birlikte hapishanedeki koşullar ve hapishanenin dışındaki gündelik hayata dair çarpıcı gözlemlerini kaleme alır. Hapishanelerde insanı ayakta tutacak hiç bir manevi şey gözlemleyemez Çehov, “Cezaevleri büyük kumarhane olmuşlar, koloniler ve askeri birlikler de onların şubeleri.” Hapishanede dışındaki yaşam ise çok daha kötüdür. Salahin’de kürek mahkumu kadınlar ve erkek mahkûmlarıyla birlikte buraya gelen eşleri de bulunmaktadır: “ Hepsi de yaşamak için fahişelik yapıyor. Zindancılar, en genç ve alımlıları kendilerine ayırıyor, öbürlerini de hükümlülere bırakıyorlardı. Genç kızların, anneleri tarafından zengin kolonlara ya da gözetimcilere satılması gündelik işlerdendi… ne yaşlılık ne çirkinlik fahişeliğe engel oluyordu ne de en had derecedeki frengi. Aleksandrovski sokaklarında on altı yaşında bir kıza rastladım. Dediklerine göre fahişeliğe dokuz yaşında başlamış”.

Çehov, insanın ayağındaki zemini sarsan böyle yüzlerce çarpıcı gözlemi “Sahalin Adası” eserinde yayımlar. Sibirya’nın karanlıklarında tarif edilemez sefalete terk edilmiş bu insanların dramını Çehov o kadar yalın ve soğukkanlı şekilde kaleme almıştır ki, eseri yayımlanmadan önce inceleyen çarlık sansür heyeti bu öyküleri bir edebiyat eseri olarak değil, bilimsel makale olarak tanımlayıp kayda düşer.

Eser yayımladığı zaman büyük ses getirir. En sıradan ayrıntılar bile büyük tartışma konusu olur. Eserin dilindeki nesnellikten dolayı, okurlar betimlenen sahnelerin kurgu olma ihtimalini bile düşünmez. Kitabın her satırı, Rus toplumunu kendi acımasız ve soğuk gerçeğiyle yüzleşmeye zorlar. Özellik hapishanedeki mahkumlara uygulanan bedensel ceza sahneleri Kışlık Sarayı’ndaki yöneticileri bile şaşkına uğratmıştır:

“İnfaz memuru bir tarafta durur ve kırbaçla böyle bir vurur ki, kamçı bütün vücuda yayılır. Her beş kırbaçtan sonra öbür tarafa geçer ve mahkuma yarım dakika dinlenme süresi verir. İlk beş ya da on kırbaçtan sonra daha önceki dayaklar yüzünden yaralarla kaplı olan bedeni mavileşir, morarır ve her darbede derisi açılır. Çığlık ve bağrışların arasında ‘Zatıaliniz! Zatıaliniz! Merhamet!’ kelimeleri duyulur. Sonra yirmi ya da otuz darbeden sonra sarhoş adam ya da sayıklayan biri gibi şikâyet etmeye başlar ‘Zavallı ben, zavallı ben, beni öldürüyorsunuz…Beni neden cezalandırıyorsunuz?’. Ardından boynun o garip gerilişi, kusma sesi. Sanki cezanın başlamasından bu yana bir sonsuzluk geçmiş gibi. Gardiyan bağırmaya devam eder, ‘Kırk iki! Kırk uç!” Doksana daha çok var”

Rus kamuoyu, Sibirya’daki insanların gerçeklerinin çok az farkındaydı. Ne var ki bütün olumsuz imgeye rağmen insanların zihninde Sibirya deyince “Suç ve Ceza” romanın son sahnesindeki günahlarını kabul etmiş, manevi olarak yükselmiş Raskolnikov ile saf iyiliği ve fedakârlığıyla Sonya’nın ilişkisi canlanmaktaydı. Çehov, insanların zihnindeki bu romantik imgeleri yıkmakla kalmadı betimlediği çarpıcı sahnelerle Rusya’da önce kadınlar sonra da erkekler için fiziksel cezanın kaldırılmasında çok önemli rol oynadı.

TAŞRANIN SOĞUK GERÇEKLİĞİ

 “Kasabada yaşamak boğucu ve sıkıcıdır; yüksek ideallerden yoksun olan toplum zorbalıkla, kaba bir sefalet ve iki yüzlülükle çeşitlendirilmiş cansız, anlamsız bir yaşam sürmektedir.

Çehov

“Sahalin Adası” eseri dikkat çektiği toplumsal sorunlarla kamuoyunda ses getirse de eleştirmenler bu eserin edebi değerini pek beğenmemişlerdir. Kimilerine göre Çehov, Dostoyevski’ye özenmişti ve kürek mahkûmları üzerinde prim yapmıştı. Daha nesnel yorum yapan eleştirmenlerse, Dostoyevski’nin “Ölüler Evinden Notlar” eseriyle kıyaslandığında bu öykülerin zayıflığının altını çizmişti. Şüphesiz ayağında prangalarla Sibirya’ya siyasi tutuklu olarak gidip mahkumlarla aynı korkunç hapishane koşullarını paylaşan Dostoyevski’nin eserindeki derinlik ve güçlü manevi arayış, Çehov’un bu eserinde gözlemlenemez. Çehov, bir yazar ve doktor sorumluluğuyla dışarıdan gelip, yaptığı gözlemleri betimlerken; Dostoyevski ise doğrudan yaşadığı kendi trajedisini, rutubet ve pislik kokan, soğuk ve karanlık koğuşta, damarlarında dolaşan kan gibi canlı ve sıcak bir dille betimlemişti.

Oysa Çehov, insanın akıl dışı, yıkıcı, karanlık yönünü derinlikli şekilde ele aldığı, Dostoyevski ile ölçülebilecek hatta yer yer onu aşan önemli bir öykü kaleme almıştır. “Altıncı Koğuş” öyküsünde, bir akıl hastası ile doktor arasında geçen olaylar anlatılır. Bu eserin en çok göze çapan özelliği, yetmiş sayfaya sığdırılan fikirlerin yoğunluğu ve gücüdür. Dostoyevski’nin, Tolstoy’un belki yedi yüz sayfada tartışacakları fikirleri Çehov basit ve kısa bir biçimde yapmıştır. Dostoyevski ve Tolstoy, büyük ve sayısız mekanlar içinde onlarca karakterle birbirine örülen adeta çok sesli senfonilerle insanın özüne dair sorunları ele alır. Çehov ise, tiyatro oyunlarındaki gibi, olayları bir koğuşta ve birkaç karakterin arasında yoğunlaştırarak eşsiz bir oda müziğiyle şeklinde öyküsünü anlatır.

Rusya’nın terk edilmiş bu kasabasına yirmi yıl önce genç bir doktor olarak gelen Andrey Yefimiç, kendisini yoksulluk ve pisliğe terk edilmiş hastanede bulur. Alet ve ilaçların yetersizliği, her gün kilometrelerce uzaktan gelen yüzlerce köylü hasta, az sayıda sağlık çalışanı gibi sorunların yanında hastanedeki yolsuzluklar, adam kayırmalar, dedikodular mesleğine yeni başlayan doktorun yüzleşmesi gereken sorunlardır. Andrey Yefimiç ilk zamanlar özveriyle kendisini mesleğine adar ne var ki zamanla bu sorunların altında yavaş yavaş ezilir. Güçlü ve savaşçı bir karakteri bulunmayan doktor Yefimiç, önündeki yakıcı sorunlarla nasıl çözüm üreteceğini bilemez: “Andrey Yefimiç akla ve doğruluğa aşırı değer verirdi, ancak etrafında akıl ve dürüstlükle dolu bir hayatı var edebilmesi için yeteri kadar güçlü bir karaktere ve inanca sahip değildi. Emir buyurmayı, yasak koymayı, mecbur bırakmayı kesinlikle bilmezdi”. Zaten 1860’larda ilahiyat okumak isterken babasının zorlamasıyla doktor olmuştu.

Tıbbı ve ilerlemeyi benimsemekle birlikte Yefimiç, yoksunluğun neden olduğu sefalet içinde acı çeken insanların soğuk gerçekliğiyle yüzleşecek ne tutkulu inançları ne de köklü fikirleri vardır. Derinlikli fikirlerden, sarsılmaz ideallerden yoksun bir insan Rusya’nın, adı dahi unutulmuş kasabaları gibi, karanlık stepleri içinde kaybolur. Kasabanın insanın ruhunu boğan tek düze yaşamı, hastanedeki kangren olmuş sorunlar içinde Andrey Yefimiç, ahlaki pusulasını kaybedeler. İnsan doğasının en korkunç yanı yaşadığı gerçeklikle yüzleşmediği zaman, kendi benliğini korumak için karamsar ve yıkıcı metafiziksel argümanlar üretebilmesidir. Bir gün hastaneden eve döndüğünde çalışma masasında otururken Yefimiç hayatının ve mesleğinin muhasebesini yapar. Her gün kırktan fazla hastayı muayene etmek büyük bir aldatmacadır, hastaların tedavilerine gereken özeni gösteremediği gibi, yıllar içerisinde kasabada ne hastalanma ne de ölüm oranlarında bir azalma söz konusudur. Bu gerçeklik karşısında Yefimiç bir adım geri çekilir, yenilgisinin rasyonelleştirmeye başlar: “Doktorun düşüncesine göre yapılacak en mantıklı şey hastaları salıvermek, hastaneyi de kapatmaktı…bunu yapmanın kimseye faydası dokunmazdı. Sonuçta maddi ya da manevi bir pisliği bir yerden kovsanız da başka bir yere sıçrayacaktır. Pisliğin kendiliğinden yok olmasını beklemek gerekir”.

Yefimiç, sorunlar karşısında çaresizliğin, eylemsizliğin felsefesini yaparak benliğini ayakta tutmaya çalışır. Bilimin ve aklın ilkelerine dayanan doktor, mesleğinin ahlaki temellerini kendi elleriyle aşındırmaya başlar: “…eğer ölüm herkes için olağan ve meşru bir sondan ibaretse insanların ölmelerine engel olmak niye? Bir tüccarın ya da memurun fazladan beş, on yıl yaşamasının kime ne faydası var?” Mesleğine bu denli yabancılaşan doktor, kayıtsızlığını bütün hümanist idealleri reddecek şekilde, yıkıcı noktalara taşır: “Eğer insanoğlu acılarını haplarla ve damlalarla hafifletebileceğini öğrenirse, bugüne kadar onları hem her türlü kötülükten koruyan hem de onlara mutluluk bahşeden dini ve felsefeyi tümüyle terk edebilir”. Hayatın acımasız, trajik gerçekleri karşısında teselli olmak için sıradan insanlara dini öğretileri, kendisi için de nihilist felsefeyi uygun bulur Andrey Yefimiç.

Bu andan itibaren doktor, mutlak bir kayıtsızlık içinde yaşamaya başlar. Hayattaki tek gayesi akşam evine geldiği zaman tarih ve felsefe üzerine kitaplar okumaktır. Ne bir tiyatronun ne bir operanın olduğun kasabada, keyifli okumalarının dışında, eski bir soylu olan fakat yoksun düştüğü için postanede çalışan Mihail Averyaniç ile akşamları evde oturup bira içerler. Yefimiç neredeyse her akşam bu kasabada yaşamanın ne derece sıkıcı olduğundan yakınır. Elbette Rus aydınları da Yefimiç’in eleştirilerinden kaçamaz: “Aydın kesim bile bayağılıktan öteye geçemiyor; gelişme seviyeleri, sizi temin ederim ki, aşağı tabakadan üstün değil”. Mihal ise hep aynı cevabı verir :“Eskiden ne gözü kara liberaller vardı”.

Reklamdan sonra devam ediyor 

NİHİLİZMDEN DELİLİĞE

Zindan gardiyansız olmaz, birini tasarladınız mı ötekini de tasarlamak zorundasınız”

Balzac

İnsan kendi sağduyusuna, komşusunu kilit altında vurarak ikna olmaz”

Dostoyevski

Mesleğini amaçsız, hayatı anlamsız bulan Yefimiç, hastaneye nadiren uğramaya başlar. Nihilizmin derinliklerinden kısık sesle ara sıra vicdanı seslendiği zaman Yefimiç, ciddi bir entelektüel olarak vicdanına gerekli cevabı verir: “Zararlı bir işe hizmet ediyorum ve aldattığım insanlar için aylık alıyorum. Namuslu değilim, ama ben tek başıma bir hiçim, kaçınılmaz olan sosyal kötülüğün küçük bir parçasıyım sadece… Demek ki namuslu olmamanın suçlusu ben değilim. İki yüzyıl sonra doğsaydım bambaşka bir insan olabilirdim.” Nihilizmi kadercilikle ayakta tutar, kadercilik ise onu her geçen gün etrafına karşı daha çok duyarsızlaştırır, topluma yabancılaştığı ölçüde bencilleşir. Yirmi yıl boyunca hastanedeki bütün ahlaksızları görmezden gelir, Nikita’nın hastaları dövmesini umursamaz, etrafı şiddet ve cehaletle çevriliyken Yefimiç, evinde kitapları arasında kendine “yüksek ve soylu” fikirler dünyası kurar.

Ne var ki hayatın sert dalgaları Yefimç’in kumdan dünyasını yerle bir eder. Yefimiç, rutin hastane gezintisi sırasında gözü Altıncı Koğuş’a takılır, yıllarca bu koğuşa uğramadığını fark eder. Doktor sorumluluğundan ziyade can sıkıntından kurtulmak, bir değişiklik yapmak için koğuşa girer. Beş akıl hastasının durumunu, koğuşun içini merakla gözlemlerken Ivan Dmitriç’i tanır.

Ivan Dmitriç, soylu ve eğitimli bir aileden gelen, üniversite eğitimi almış, iyi bir mevkide maliyede çalışan bürokrattır. Dmitriç’in mutlu hayatı, bir gün işe giderken polislerin kelepçeleyip götürdükleri suçluyla sokakta karşılaşmasıyla alt üst olur. Bu dramatik anın etkisinden kurtulamaz, koşarak eve gelir, odasına kapanır, işe gitmez ve bütün gece ışıkları söndürüp koltukta oturur. Her an polislerin gelip kendisini de tutuklayacakları korkusundan bir türlü kurtulamaz. Bir suç işlemediğini bilmektedir, hapse atılmasına bir neden de yoktur, fakat biri iftira atar ve umursamaz bir yargıç olayın iç yüzünü araştırmadan onu Sibirya’ya gönderebilir. Daha da kötüsü iş yerinde onu çekemeyen amiri ya da iş arkadaşı evraklarla oynanıp zimmetine para geçirdiğini söyleyebilir. Buna benzer endişelerle Dmitriç’in korkuları gittikçe şiddetlenir, devletin kurumlarına güvenmez, topluma olan inancını yitirir. Çehov adım adım bir insanın yozlaşmış bir toplumda nasıl delirebileceğini sarsıcı şekilde gösterir, daha korkunç olan böylesi toplumsal ilişkiler içinde insanın delirebilmesinin normalliğidir.

Yakınları Dmitriç’in akli dengesini yitirdiğini düşündükleri zaman doktor Yefimiç’i çağırırlar, fakat Yefimiç delirmiş birisi için yapılacak bir şey olmadığını söyler, tedavi bile etmeden evine döner. Yıllar sonraki bu trajik karşılaşmayı komik yapansa Yefimiç’in kayıtsızlığıdır. Dmitriç, dışarıda binlerce hasta ve suçlu varken neden kendisinin buraya kapatıldığını sorduğunda Yefimiç “konunun ahlaki yönle ya da mantıkla alakası yok. Her şey tesadüften ibaret…Benim doktor olmamda, sizin akıl hastası olmanızda ne ahlak ne de mantık arayabiliriz. Bu sadece boş bir tesadüften ibaret” diyerek cevap verir. Akıl hastası bile kapatılmasına rasyonel nedenler ararken doktor, nihilizmin “güvenli sularında” tesadüflerden ve hayatın mantıksızlığından dem vurur. Ahlaki kayıtsızlık doktoru, toplumsal adaletsizliği ve eşitsizliği kaderci biçimde savunmaya kadar götürür: “Sizin durumunuzda yapılacak en iyi şey buradan kaçmaktır. Maalesef bunun kimseye bir faydası dokunmaz…Toplum kendini suçlulardan, ruh hastalarından ve genel olarak rahatsız insanlardan korumak istediği zaman baş edilmez olur…Burada bulunmanız gerektiğine dair düşüncelerle kendinizi yatıştırmanız gerekiyor. Hapishaneler ve tımarhaneler var olduğu sürece içinde birilerinin oturması gerekir. Siz değilse ben, ben değilse başka üçüncü biri girecektir buralara”. Nihilizmine rağmen doktorun geleceğe dair iyimser beklentileri de vardır: “Hapishanelerin ve tımarhanelerin…uzak bir gelecekte yok olacağı zamanı bekleyin. Elbette o gün er ya da geç gelecektir.” O güzel günleri beklerken, elbette hiçbir şey yapmadan, insan okumalı, düşünmeli, yüksek fikirlerle ruhunu yüceltmelidir. Hayatın anlamlı tek amacı buysa, insanın nerede ve nasıl yaşayacağının ne önemi vardır, tımarhane, ev, üniversite, hapishane hepsi birdir. Bir deliyi bile şaşkına çevirir bu düşünceler, Dmitriç ateşli biçimde soluk almadan, doktorun fikirlerinin bayağılığını yüzüne vurur.

Doktor serinkanlılığını bozmaz “hayatı idrak etmeye çabalayan özgür ve derin düşünce, saçma dünyevi kaygıları tamamıyla hor görme, işte bu…Diyojen de bir fıçının içinde yaşıyordu, ancak dünyadaki bütün krallardan daha mutluydu”. Deli ise, “sizin Diyojen ahmaktı da ondan…Ben hayatı seviyorum hem de tutkuyla seviyorum…Doya doya, delicesine yaşamak istiyorum ben…Hayata karışmayı, dünya telaşına kapılmayı öyle çok istiyorum ki…Gidin de bu öğretiyi sıcak, turunç kokan Yunanistan’da yayın. Söyledikleriniz bu iklime uygun değil” diyerek cevap verir. Çehov, Rusya’nın toplumsal sorunlarına soyut, hayattan kopuk reçeteler sunan Batıcı, liberal aydınların trajik açmazlarını, bir deli tarafından eleştirerek duruma komik bir ton katar. Bir deli bile Batı tipi aydına göre hayata daha çok bağlıdır.

İnsan insanla var olur. İnsanın insana duyduğu açlık bastırılamaz bir ihtiyaçtır. Hiçbir yüksek felsefe bu somut isteğin yerini tutamaz. Kitapları arasında yalnız ve durağan bir hayat yaşayan doktor da böyle bir açlık çekmektedir, rüyalarında zeki insanlarla konuştuğunu görür. Dmitriç ile sohbetinin ardından, yıllar sonra keyifle tartışabileceği birisini bulduğunu düşünür, büyük bir iştahla her gün yeni arkadaşını ziyaret etmeye başlar. Bu ateşli ve yoğun tartışmaların zihinsel ve manevi olarak zayıf adamı ne derece yorduğunu pek önemsemeden, aç bir kurt gibi kafeste onu bekleyen deliyi ziyaret eder.

Bir sohbet sırasında Dmitriç katlanılamaz acılar çektiğinden bahseder, sonuçta karşısındaki bir doktordur. Yefimiç ise Marcus Aurelis’un acı üzerine söylemlerini anlatmaya başlar, irade gücüyle düşüncelerin değiştirilebileceğini ve böylece acı fikrinin kaybolacağını söyler. Bu komik sahnelerle Çehov, okura kimin daha deli olduğunu sorgulatır. Doktorun saçma spekülasyonlarına Dmitriç bile tahammül edemez, keskin eleştirilerini sıralamaya başlar, sahne dramatikleşir: “Tek bildiğim, Tanrı’nın beni sıcak kandan ve sinirden yarattığıdır…Acıya karşı bağırarak, gözyaşlarıyla cevap veririm. Yapılan alçaklıklara öfkeyle, iğrençliklere ise tiksinti duyarak tepki gösteririm. Bana göre bu hayatın ta kendisidir. Bir canlı ne kadar basitse o kadar az duyarlıdır ve uyarılara karşı daha zayıf karşılık verir. Ne kadar gelişmişse, gerçekliğe karşı daha fazla duyarlıdır ve daha enerjik biçimde tepki verir. Bunu nasıl bilmezsiniz? Doktorsunuz ama böyle temel şeylerden haberiniz yok!” sözleriyle karşı çıkan Dmitriç doktorun araya girmesine izin vermez: “Sözcülüğünü yaptığınız stoacılar muazzam insanlardı, ama öğretileri daha iki bin yıl önce donmuş, bir damla ileriye gidememişti. Pratik ve geçerli olmadığı için ilerleyemezdi de…insanların büyük çoğunluğu bu öğretiyi anlayamamıştı bile. Zenginliğe, hayatın sağladığı rahatlıklara kayıtsızlığı, acıyı ve ölümü küçümsemeyi vaaz eden bu öğreti, büyük çoğunluk için anlaşılmazdı…Acıyı küçümsemek onlar için hayatı küçümsemek anlamına geliyordu…Hayatın yükü altında ezilebilir, ondan nefret edebilirsiniz, ama onu küçümseyemezsiniz.”

BAZAROV’DAN ÇEHOV’A NİHİLİZM

Çehov’un “Altıncı Koğuş” öyküsünü önemli kılan, kayıtsızlık içinde hareketsizce gündelik, yakıcı sorunlara sırt çevirip yüksek fikirler, güzel sözlerle nihilizmini perdeleyen Rus aydın sınıfını eleştirmesidir. Eserin önemi bu eleştirilerle sınırlı değildir. Rus edebiyatına eşsiz derinlik veren özgünlük Çehov’un eserinde de gözlemlenir. Neredeyse dört kuşak boyunca her edebiyatçı eserleriyle ya kendinden önceki ya da çağdaşı başka bir yazarın eserine cevap verir. Aşılması zor kitapların arkasında yüzyıllık tartışma ve polemikler bulunmaktadır. Her bir eser başka bir esere göndermelerle doludur, bu yüzden fikirler sürekli ve canlı bir şekilde edebiyat üretimini besler. Bu kültürel iklim yazarların toplumsal sorunlara cevap arayan tartışmanın dışında eserler kaleme almasına izin vermez.

Çehov bu öyküsünde başta Dostoyevski ve Tolstoy olmak üzere birçok edebiyatçıyla tartışır. Baskıcı ve yozlaşmış bir toplumda insanın delirme durumu ve bunun politik arka planı Gogol’un “Bir Delinin Hatıra Defterinden” eserinde ele alınan bir konudur. Çehov da bu geleneği devam ettirir.

Çehov’un en çok etkilendiği ve bir o kadar eleştirdiği Tolstoy’a yönelik eleştirileri de önemlidir. Tolstoy’un “kötülüğe karşı direnme” anlayışına kitapta Nikita’nın şiddetini sessizce kabullenen akıl hastası köylü imgesiyle gönderme yapılır: “…Burada korkunç olan şey onun dövülmesi değil – buna alışmak mümkündü- bu aptal hayvanın dayak yerken sesini çıkarmaması, karşılık vermemesi, gözünü bile kırpmaması, sadece ağır bir fıçı gibi sağa sola sallanmasıydı”. Çehov bu noktada hayatın acımasızlığına karşılık vermeyi öneren Dmitriç’in fikirlerini öne sürerek, kötülüğe ve şiddete pasif tavır almayı eleştirir.

Hapishane ve delilik konuları Çehov’dan önce, insanın özgürleşme isteğinin ne kadar derin ve güçlü olduğunu irdelemek için seçilmekteydi. Aristokrat kökenli ilerici, aydınlanmış yazar, köylülerin özgürlük sorunlarını bu temalarla politikleştirmişti. Gorki ve Çehov gibi alt sınıftan gelen yeni yazarlarla birlikte bu hapishane ve delilik temaları, fikirsel soruşturmalardan sıyrılarak doğrudan bedenin özgürleşmesi sorununa kaydı. Çehov’un dedesi özgürlüğünü sonradan kazanmış toprak kölesiydi, Gorki’nin çocukluğu ise ayaktakımı arasında geçmişti. İki yazar da küçük yaştan itibaren fiziksel şiddete maruz kalmışlardı. Dayakla terbiye edilmek istenen bu iki yazar için fiziksel şiddetin son bulması en yakıcı sorunlarıydı. Bundan dolayı Çehov, Tolstoy’un bu soyut ahlaki öğretisine tahammül edemez. Yefimiç’in acılarla ilgili soyut iddialarına Dmitriç: “Bütün ömrünüz boyunca kimse size parmağını değdirmedi, sizi korkutmadı, dövmedi; bir öküz kadar sağlıklısınız… Yirmi yıldan fazla süredir ısınması, aydınlatması, hizmetçisi olan bedava bir lojmanda oturuyorsunuz. İşinize geldiği kadar çalışma hakkına sahipsiniz. Yaratılıştan tembel ve gevşek bir insansınız…Kısacası siz hayatı görmediniz, onu zerrece tanımıyorsunuz. Gerçeklikle tanışıklığınız ise yalnızca teoriden ibaret…bütün bunlar Rus tembellerine özgü bir felsefedir…Hem hiç çalışma, hem vicdanın rahat olsun, hem de kendini bilgin say. Ne ala felsefe! Hayır efendim bu ne felsefe ne düşünüş tarzı, ne de bakış açısı genişliğidir; aksine bu tembellik Hint fakirliği ve uyku sersemliğidir” sözleriyle cevap verir.

Diğer bir nokta Dostoyevski’nin aşağılanmış, kişiliği baskılanmış bireyin ne koşulda olursa olsun, tek seçenek akıl dışı çözüm de olsa, benliğini korumak için harekete geçeceğine dair fikirleridir. “Yeraltından Notlar”ın ana karakterinden Ivan Karamazov’a, Raskolnikov’dan “Cinler” romanının karakterine kadar, kendini var etme, saygı görme isteyen bundan dolayı cinayet işleyip, intihar bile edecek kadar yıkıcı ve yaratıcı bu potansiyel döne döne işlenir. Çehov, Dostoyevski’ye de itiraz eder. Dmitriç, doktorun hayatı küçümseyen kayıtsızlığı karşısında “aptalın, küstahın biri mevkii ve rütbesini kullanarak sizi alenen aşağılasa…öğüt vermenin ne demek olduğunu anlardınız” der. Ne var ki anlamakla bunu bilicinde olmak bambaşka şeylerdir.

Yefimiç’in Altıncı Koğuş’a yaptığı ziyaretler sıklaştıkça hastanede çalışanlar durumu garipsemeye başlar ve bir deliyle saatlerce sohbet eden doktorun da delirmeye başladığı tüm kasabanın dedikodu konusu olur. Bunun üzerine belediye başkanı ve yöneticiler diğer doktorların eşliğinde Yefimiç’i küçük düşürecek şekilde sorgular ve emekli olmasını ister. Yefimiç hayatta ilk kez aşağılandığını hisseder, ne var ki deli olmadığını söyleyecek iradeyi kendisinde bulunamaz. Öykünün belki de en çarpıcı sahnesi, Altıncı Koğuş’a kapatılan Yefimiç’in, yıllardır görmezden geldiği Nikita’nın acımasız yumruklarına hedef olduğunda dahi karşı koymamasıdır. Kendi sonun hazırlayanın, topluma karşı kayıtsızlığı ve vicdanını körelten nihilizm olduğu bilincine varsa da, Dostoyevski’nin beklediği manevi sıçrama gerçekleşmez.

Avrupa’daki anlamından farklı olarak nihilizm kavramını Rus edebiyatında ilk kez Turgenyev “Babalar ve Oğullar” romanında kullanmıştı. Genç ve tutkulu doktor Bazarov, 1860 kuşağının radikal demokratik fikirlerini savunurken, çarlık Rusya’nın bütün köhnemiş geleneklerini yadsımak anlamında, kendisini nihilist olarak tanımlamıştı. Ancak, Halka Doğru Hareketi’nin yenilgisiyle ideallerini kaybetmeye ve ahlaki çözülmeye başlayan Rus aydının dönüşümüne, nihilizmin anlamındaki değişim eşlik eder. Bazarov’dan Yefimiç’e nihilizm, devrimci yıkıcılıktan insanın delirmesine neden olan bencilliğe doğru kayar.

Elbette Çehov, Rus aydının durumunu sadece Yefimiç olumsuz karakteriyle örneklendirmez. Yefimiç’lerin karşısına “Vanya Dayı” oyunundaki Doktor Astrov karakterini koyar. Bütün yenilgilerine rağmen, bireysel ahlaki sorumluluğundan kaçmadan, tek başına ağaçlar diker, ormanları korur. Binlerce kilometre uzaktaki hastalarını tedavi etmek için fırtınada bile yola çıkar. Bilime ve ilerlemeye inanır, köylüler cahildir ama değişebilirler. Yaptığı fedakârlıklar bugün bir anlamı yokmuş gibi gözükse de o, gelecek için çekilen acıların, gösterilen özverilerin bir anlamı olacağına inanır. Bazarov gibi yüksek sesle ve dikkat çekici şekilde yapmaz eylemlerini Astrov. Omuzlarındaki yorgunluğa rağmen kendinden emin, sessiz ve kederli biçimde mücadele eder, Çehov’un kendisi gibi.

https://www.aydinlik.com.tr/nihilizm-acmazinda-aydinlar-ve-cehov-ferhan-bayir-kose-yazilari-ekim-2017

DOSTOYEVSKİ – TURGENYEV AŞKI!

1845 yılında tanıştıklarında Fyodor Mihailoviç Dostoyevski 24, İvan Sergeyeviç Turgenev 25 yaşındaydı. Döneme damgasını vuran büyük edebiyat eleştirmeni Belinski’yi hayran bırakan İnsancıklar’ın yayınlanmasını bekleyen Dostoyevski, Petersburg’ta Rus edebiyat çevrelerine dahil olmanın sarhoşluğu içindedir. Şunları yazar kardeşine:

“Turgenyev bana aşık. Ne adam, ne adam kardeşim! Ben de neredeyse aşık olacağım ona. Yetenekli bir ozan, bir aristokrat, yakışıklı, zengin, zeki ve kültürlü bir oğlan. Öyle sanıyorum ki doğa ondan hiçbir şeyi esirgememiş. Üstelik hayran olunacak son derece dürüst bir karakteri var.”

ŞÖHRET BAŞINI DÖNDÜRDÜ!

Turgenyev’se aslında dalgasını geçmektedir bu tuhaf görünümlü Moskovalı genç adamla. Dostoyevski, kardeşine bu mektubu yazdıktan kısa bir süre sonra, Petersburglu yeni tanışları onu bir kabul töreninde dönemin monden güzellerinden bir genç kıza götürür. Genç kız, Dostoyevski’nin eseri üzerine övücü sözler söylemeye hazırlanırken bizimki sararıp sendeleyerek yere yığılır. Bitişik odaya sürükleyip yüzüne kolonya serperek kendine getirirler çiçeği burunda şöhreti.

EDEBİYATIN BURNUNDAKİ SİVİLCE

Bir süre sonra Dostoyevski’nin ‘bana aşık’ dediği Turgenyev’le ‘yoksulların ince ozanı’ diye nitelediği Nekrassov, bu olay üzerine yenilmez yutulmaz bir yergi yazarlar:

“Üzgün yüzlü şövalye

Dostoyevski, sevimli palavracı,

Edebiyatın burnunda kızaran yeni bir sivilcesin sen.

Az sonra Türk sultanı vezirlerini gönderecek sana;

Ama sen bir kabul töreninde

-Ey günün konusu Efsane!-

Ünlü prenslerin arasında

Kayan bir yıldız gibi düştün

Ve sarışın bir dilberin önünde

Kalkık burnunu kırdın”

İki genç meslektaş, daha sonra Annenkov’un da da katılımıyla Dostoyevski hakkında yüz kazırtıcı fıkralar uydurup yaymaya başlar. Ancak, İnsancıklar’ın yazarı buna rağmen onlarla görüşmeyi sürdürür.

KENDİNİ DAHİ SANAN TAŞRALI ZAVALLI

Kitabının gördüğü beğeniyle ayakları yerden kesilen Dostoyevski’nin kendini dahi sandığı söylentisi de sürekli espiri konusu olmaktadır Petersburg salonlarında. Bir gün bir salon buluşmasında Turgenyev sohbet ettiği arkadaşlarına, taşrada rastladığı kendini dahi sanan bir zavallıyı gülünç çizgilerle resmederken çarşaf gibi bembeyaz kesilen Dostoyevski, öykünün sonunu beklemeden kendini dışarı atar.

İNSANCIKLARA KENAR SÜSÜ İSTEĞİ!

Yine Turgenyev’in o günlerde ortaya attığı ‘Dostoyevski, İnsancıkların özel bir kenar süsüyle yayımlanmasını istiyormuş’ iddiası genç şöhretin epey alay konusu olmasına yol açar.

Normali bilmeyen ruh hali sürekli bir uçtan diğerine savrulan Dostoyevski’nin alınganlığı had safhaya ulaşmıştır.

Bir akşam Ogarev, Belinski ve Herzen, Turgenyev’de buluşmuş kağıt oynarken birisinin nükteli bir sözü üzerine hepsinin kahkahayı bastığı anda Dostoyevski eşikte görünür. Bu kahkaha fırtınası onu deliye çevirmiştir. Yine sararıp kalır ve hızla dönerek odadan çıkar.

Bir saat sonra Turgenyev onu avluda bulduğunda soğuktan taş kesmiş bir haldedir.

“Neyiniz var” sorusunu neredeyse ağlayarak yanıtlar:

“Tanrım çekilmez bu! Nerede bulunsam benimle alay ediyorlar. Ben içeri girince nasıl gülmeye başladığınızı gördüm.”

‘KISA PARMAKLI İÇİ GEÇMİŞ BEYZADE’

Bu dönemde maruz kaldığı alaylar Dostoyevski’de derin izler bırakacaktır. Ömrünün son döneminde yayımladığı Bir Yazarın Günlüğü’nde ‘kısa parmaklı, iri gövdeli, durumunu koruyabilmek için nükteler savuran içi geçmiş beyzade’ diye nitelediği Turgenyev’i ‘hiç bir zaman sevmediğini’ yazacaktır.

Turgenyev de bunu doğrular ancak yaptıklarını unutmuş gibidir: “İkimiz de henüz iki genç yazarken o benden nefret ediyordu. Oysa ben onun kinine yol açacak hiçbir şey yapmamıştım.

Sonrası Dostoyevski için idamdan son anda kurtuluşu ve Sibirya, Turgenyev içinse Avrupa yılları…

HERZEN VE TURGENYEV’E BORÇ MEKTUBU

Sürgün cezasını tamamlayıp Petersburg’a dönen Dostoyevski, 1866 yılında alacaklıların baskısından bunalır ve yayıncı Stellovski ile akla zarar bir sözleşme imzalayarak soluğu Avrupa’da alır. Yanında götürdüğü parayı kısa sürede Wiesbaden’in kumar salonlarında kaybeder. Aç sefil, çaresiz geçen günlerin sonunda Herzen ve Turgenyev’e birer mektup yazarak borç ister. Herzen yanıt verme gereği bile duymaz.

“Sizi tedirgin ettiğim için üzgünüm ve utanıyorum. Bu gün için başvurabileceğim tek kişi sadece sizsiniz ve sonra siz, öbürlerinden çok daha nazik ve zekisiniz. … Sizinle erkek erkeğe konuşuyorum ve sizden yüz taler istiyorum” diye seslendiği Turgenyev, 50 taler gönderir.

“Elli taler için teşekkürler, benim çok iyi İvan Sergiyeviç’im” diye yazdığı Turgenyev’e bu borcunu üç haftadan önce ödeyemeyeceğini de belirtir. Ancak bu borcun ödenmesi hayli zaman alacaktır.

BORÇ İÇİN NEZAKET ZİYARETİ

Yıllar sonra bu kez, yeni evlendiği stenografı Anna Grigoryevna ile çıktığı Avrupa turunda yine oradan oraya savrulup günlerini rulet masalarında tüketirken Baden Baden’de Turgenyev’le karşılaşır. Anna Grigoryevna borcunu unutmadığını göstermesi için Turgenyev’i ziyaret etmesini önerdiğinde hayli bunalsa da bu tavsiyeyi yerine getirir.

Turgenyev’in o günlerde yeni çıkmış olan Duman adlı kitabını hiç beğenmemiş, “Eğer Rusya yeryüzünden kalkacak olsa, insanlıkta ne bir boşluk ne de girdap bırakır” cümlesine de fena takmıştır.

‘PARİS’TEN DÜRBÜN GETİRTİN’ ÖĞÜDÜ

Buluşmanın başında kopar kavga. Dosotyevski sonradan öyle anlatacaktır o anları:

“Daha bir çok şeyin yanı sıra Almanların önünde eğilmemiz gerektiğini söyledi bana. Bütün dünya için tek ortak yol uygarlıkmış, özgül olarak Rus ve bağımsız olan bütün girişimler bayağı ve aptalcaymış. Tüm Slavcılar üzerine makale yazmakta olduğundan söz etti. Daha bir kolay olsun diye kendisine Paris’ten dürbün getirmesini öğütledim. ‘Neden’ dedi. ‘Çünkü çok uzağa gelmişsiniz’ diye karşılık verdim ‘Rusya üzerine çeviriniz dürbünü ve bizi inceleyiniz, yoksa bizi görmek güç gelecek size.’”

Görüşme sırasında Dostoyevski Almanlar hakkında ileri geri konuşunca Turgenyev küplere biner: “Bu çeşit konuşmakla bana hakaret ediyorsunuz. Biliniz ki ben buraya temelli yerleştim. Kendimi Alman sayıyorum, Rus değil ve bununla övünüyorum.”

‘KORKMUYORUM ÇÜNKÜ TİKSİNİYORUM’

Dostoyevski, ‘yozlaşmış soylu’ diye nitelediği ev sahibini öfkeden kudurtmuş olmaktan kıvanç duyarak tamamlar bu ziyareti. Daha sonra şöyle yazacaktır:

“Turgenyev yabancı ülkede kuruyor, yeteneğini yitiriyor. Ben Almanlaşmaktan korkmuyorum çünkü bütün Almanlardan tiksiniyorum…”

Dostoyevski, Turgenyev’den intikamını Ecinniler’de onun çok çirkin bir karikatürünü çizerek alır. Kitabın alay konusu kahramanlarından birisi olan yazar Karmazinov, ‘Avrupalı bir Rus’tur. Karmazinov’u Turgenyev’e ait anlatılardaki ifadeleri cin gibi bir zekayla tiye alarak tasvir eder:

“Ben Alman oldum bundan da onur duyuyorum. İşte yedi yıldır Karlsruhe’de oturuyorum. Geçen yıl belediye kurulu, yeni su borularının döşenmesine karar verdiği vakit, yüreğimin ta derinlerinde duydum ki Karlsruhe sularının kanalizasyon işi, sevgili yurdumun bütün sorunlarından daha önemliydi benim için.”

Daha önceki kitaplarında rastlanmayan bir mizah ve ironiyle okurlarını şaşırttığı Ecinniler’de sadece Turgenyev’i değil o dönemin kültürel ve siyasal arenasında önce çıkan bir çok figürü de yerden yere vurur. Bundan nefret ettiği Batı’yı temsil eden şahsiyetlerin tamamı nasibini alır.

‘DERİSİNİ DAVUL İÇİN BAĞIŞLADI’

Mesela ‘büyük bir Amerikan işadamını şöyle anlatır: “O büyük mirasının hepsini fabrikalar kurulması ve uygulamalı bilimlerin öğretilmesi için, iskeletini akademinin öğrencileri için, derisini de gece gündüz Amerikan ulusal marşının çalınacağı bir davul yapılması için bıraktı.”

Karmazinov tipiyle karikatürize edilenin kendisi olduğunu herkesten önce anlayan Turgenyev dostlarına şöyle yakınır:

“Dostoyevski karikatürden daha bayağı bir şey yapmakta sakınca görmedi. Neçayev’in partisine elverişli K…’nin çizgileri altında beni betimledi. Üstelik alaya almak için bir süre yayımladığı dergiye verdiğim anlatıyı seçmesi de ilgi çekicidir. Oysa bu anlatı için beni kutlama mektuplarıyla minnet ve şükran yağmuruna tutmuştu.”

PUŞKİN ŞENLİĞİNDE GÖZÜ YAŞLI KUCAKLAŞMA

Yıllar hızla akıp gider…

Dostoyevski Karamazov Kardeşler’i yazmış şöhretin doruğunda bir yazar hatta bir ‘peygamber’dir artık Rusya’da.

İki yazar son kez 1880 yazında Puşkin’e Saygı Şenlikleri’nde bir araya gelir. İkisi de birer konuşma yapacaktır. Önce Turgenyev söz alır. Bir gün sonra kürsüye çıkan Dosteyevski o ünlü ‘Puşkin Üzerine Konuşması’nı yapınca salonda adeta fırtınalar kopar.

Dostoyevski o anı eşine yazdığı mektupta şöyle anlatır:

“İnsanlığın dünya çapında birliği ülküsünü dile getirdiğim zaman bütün salon isteri nöbetine tutulmuş gibiydi. Konuşmam sona erdiğinde coşkunca fırlatılan çığlıkları, haykırışları anlatamam. Birbirini hiç tanımayan dinleyiciler ağlaşıyor, birbirlerini kucaklıyor ve bundan böyle daha iyi insanlar olacaklarına, komşularından nefret edecek yerde, onları seveceklerine yemin ediyorlardı… Örneğin iki yaşlı adam aniden beni durdurup ‘Yirmi yıldır birbirimize düşmandık ama şimdi kucaklaşıp barıştık. Bizi barıştıran sensin, sen bizim azizimiz peygamberimizsin’ dediler… Konuşmamda hakkında birkaç övücü söz söylediğim Turgenyev gözlerinde yaşlarla kendini kollarıma attı. Annenkov koşarak geldi elimi sıktı, omzumdan öptü…. Zafer tam bir zafer.”

Ne var ki bu yakınlaşmanın ömrü uzun olmayacaktır. Dostoyevski’nin ölümünden sonra düzenlenen etkinliklere kızan Turgenyev, onu Marquis de Sade’a benzetir: “Bu bizim Sade’mız için bütün Rus piskoposlarının törenler yaptıkları, bu evrensel insanın evrensel sevgisi üzerine vaizlerin vaazlar okuduğu düşünülürse… Garip bir zamanda yaşıyoruz.”

ASIL SORUN DOĞU-BATI ÇEKİŞMESİ

Ruhu asla asla huzur bulmayan, normali bilmez, aklın ve duyguların sınırında macera arayan Dostoyevski ile hep makul ve mantıklı olmuş Turgenyev her açıdan birbirine zıt iki karakterdir. Birisi ne kadar giyimine özenli, hesabını kitabını bilen her koşulda nazik ve kibar bir asilzade ise diğeri o kadar hırpani, plan tutmaz ne yapacağı asla kestirilemeyen şehirli bir savruktur.

Gençlik yıllarındaki hergelelikleri bir yana bırakacak olursak aralarındaki kavga Türk aydınlarını da yıllarca bir birine düşüren Doğu-Batı çekişmesinden öte bir şey değildir. Dostoyevski dünyanın geleceğini Rusya’nın yeniden doğuşunda gören bir Slavcı, Turgenyev’se Batı uygarlığına hayran bir rasyoneldir.

Bugün dünya ölçeğindeki şöhreti onu kat kat aşmış olsa da Dostoyevski, hep rakip olarak gördüğü ve edebi mücadele içinde olduğu Turgenyev’den hayli etkilenmiştir. Zira hem Delikanlı’ya hem de Karamazov Kardeşler’e pekala Babalar ve Oğullar adı da verilebilirdi.

TOLSTOY DA NASİBİNİ ALDI

Sadece etkilenmek değil, kıskançlıktır da söz konusu olan. Derler ki ‘Dostoyevski’nin çevirilerini okuyanlar, Ruslardan daha şanslıdır.’ Onun orijinal metinlerinin anlatım bozukluklarıyla dolu olduğu hep söylenegelmiştir. Bu eleştirilere yanıt verirken bile Turgenyev’e çatmaktan geri kalmaz.

“Ne şartlar altında çalıştığımı bir görseler. Benden kusursuz şaheserler bekliyorlar. Oysa ban en acı, en sefil sıkıntılar yüzünden alelacele yazmak zorundayım” diye dert yanarken malikanelerinde rahat bir şekilde oturup cümlelerini tekrar tekrar düzenleyip düzeltmeye fırsat bulabilen Turgenyev ve Tolstoy’a lanetler yağdırır.  Süleyman Çeliker – gazeteduvar.com.tr

(Bu yazı ilk olarak 17 Haziran 2011 tarihli K dergisinde yayınlanmıştır)  https://rusedebiyati.wordpress.com

SON TARTIŞMA: “HAYATIN BİR ANLAMI OLMALI”

İnsanoğlu var olduğundan beri  en çok tartışılan felsefi sorulardan biri, Rusya’da bir başka vesileyle yeniden manşetlerde…  Ülkede toplumsal hayattaki etkisini daha da arttırmaya çalışan Rusya Ortodoks Kilisesi’nden  gelen son teklif bu tartışmaların ilham kaynağı. Ortodoks Kilisesi Patriği Birinci Yardımcısı Başrahip Dimitri Smirnov ilkokullarda “Hayatın Anlamı” dersinin öğretilmesini teklif etti. Bunun üzerine aydın cephesi”nden farklı yorumlar geldi. Herkes “kendi meşrebince” hayatın anlamını açıkladı. İşte, hayat üzerine daha geniş bir perspektiften düşünmmeye  katkı sağlayan, Komsomolskaya Pravda’nın derlediği, arkadaşımız Furkan Şenokur’un Türkçeye çevirdiği  o görüşler: 

Hayatın anlamı nedir?

 Hayatın anlamı, vatana hizmet etmektir. Eğer vatanınızda her şey yolunda olursa, herkesin durumu iyi olur. Doğduğum köyde bunu öğrettiler. Hayatın anlamı, her şeyden önce aile eğitimi sayesinde ortaya çıkar ve ben onu hiç kaybetmedim. Hayatın anlamı güçlükle oluşur, bu yüzden ilkokulda böyle bir dersin gerekli olup olmadığını ancak ders kitabını ya da eğitim programını gördükten sonra söyleyebilirim.

 Aleksandr Torşin, Rusya Federasyonu Konseyi Başkan Birinci Yardımcısı

Kendim için henüz hayatın anlamını bulmadım fakat başrahip hayatın anlamını biliyorsa, bunu ondan dinlemekten mutluluk duyarım. Çocuklar için yeni dersler uydurmaya gerek yok. Bize Rus dilini, edebiyatı, matematiği ve diğer bilimleri nasıl öğrettiklerini bir hatırlayalım. Sovyet devletinde kilise, eğitim meselelerine karışmamalıdır.

Andrey Makareviç, Müzisyen

İnanan Müslümanlar için dinde hayatın anlamı tek olan Allah’a tapmak ve iyilik yapmaktır. Gençlere insanların tanrıyla, toplumla, ebeveynlerle olan ilişkisini, karı kocanın, komşular arasındaki ilişkisini anlatmak lazım. İlkokulda zaten “Din Kültürleri Temelleri” dersi var, bu yüzden yeni bir dersin koyulması gerektiğini düşünmüyorum. Hayatın anlamı konusu daha derin konuşulmalı fakat bunun Pazar Okulları’nda yapılması gerekir.

Ruşan Abyasov, Rusya Müftüler Konseyi Başkan Yardımcısı

 Korkarım, hayatımın anlamını henüz anlamadım. Fakat böyle bir konunun ilkokullarda konuşulmaması gerektiğini düşünüyorum. Genelde İnsanların çoğu neden yaşadıklarını bilmiyorlar. Belki bu ders, insanları modadan, pazardan ve diğer şeylerden kopararak neyle uğraşmaları gerektiği konusunda, daha fazla düşünmeye zorlayabilir. Sadece insanların %1’i yapmaları gereken şeyi yapıyor ve bunu yapanlar da dâhiler.

Yegor Konçalovski, Yönetmen

 Hayatın anlamı, emekçi halkın çıkarları ve toplumsal adalet için mücadeledir. Bu söz, Nikolay Ostrovki’nin “Ve Çeliğe Su Verildi” kitabından alıntıdır. 15 yaşından beri hayatımı buna göre yönlendiriyorum. Bugün, böyle bir dersin faydası olacak mı derseniz, kimin nasıl öğrettiğine bağlı. Fakat bu dersin kilise tarafından öğretilmesine karşıyım.

Vadim Soloviev,  Devlet Duması Milletvekili

 Hayatın anlamı, hayatın kendisidir. Bunun için derse gerek yok. Saçmalık bence. Milli düşünceyi aradıkları gibi, hayatın anlamını aramaya ne gerek var? Zaten yüzyıllardır onunla birlikte yaşıyoruz. Geleneklerimiz… Geleneklerimize uymak, saygı göstermek gerekir. Hayatın anlamı budur. Hayatın anlamı aranmaz, insan zaten onunla doğar. 

Nadejda Babkina,  Halk Müziği Sanatçısı

 Bu soruyu kendime beş kez sordum ve her seferinde cevaplar farklıydı. Ergenlik çağımda hayatın anlamı başarılı ve ünlü olmaktı. Üniversiteyi bitirip nereye gideceğimi düşündüğüm zaman ikinci kez bu soruyu kendime sordum. Çocuklarım doğduktan sonra hayatımın anlamı onlar oldu. Başka farklı cevapların da olacağını düşünüyorum fakat şuan hayatın anlamının, eğlendiğiniz ve başkalarını da eğlendirme fırsatı veren hayatın ta kendisi olduğunu düşünüyorum.

Miroslav Melnik, Betta Grup Yönetim Kurulu Başkanı

 Yakınlarımıza kötülük yapmadan, kendimize güzel anılar bırakarak koyulan hedefe ulaşmaktır. Benim hayatımı bu düşünce oluşturuyor. Genelde, hayatın anlamını açıklamak zordur. Mesela “Kendine nasıl davranılmasını istiyorsan başkasına da öyle davran” prensibi olabilir. Ayrıca çocuk olsam, dışarda renkli ve güzel bir dünya varken, amcamın, yanıma gelip bana hayatın anlamını anlatmaya başlamasını istemezdim.

Aleksandr İnşakov, Dublör

 Benim için hayatın anlamı çocuklarımdır. Eğer başrahip ilahi yönünü kastediyorsa, o zaman dersin gereksiz olduğunu söyleyebilirim. İdeolojik eğitim için dersin adının değiştirilmesi gerek. Örneğin soru beni çıkmaza sokarsa bunu çocuklara nasıl açıklarım? Farklı ilkokullar ve farklı felsefe akımları var. Hepsinin kendine özgü farklı anlayışları var. Benim için hayatın anlamı ise, benimle aynı toplumda yaşayanlara yenilik getirmek ve hayatlarını güzelleştirmektir.

Aleksandr Sidyarkin ,Devlet Duması Milletvekili

 Tanrıya, dünyaya, ebeveynlere ve çocuklara sevgidir. Başkalarına sevgidir. Bu sevgi uğruna yaşıyorsanız hayatınızın anlamı var demektir. Eğer kendiniz için yaşıyorsanız hayatınızın anlamı yok demektir. Bir insanın acısını dindirmeye çalışıyorsanız hayatınızın anlamı var demektir. Ben olsam çocuklara böyle anlatırdım. Ayrıca derse verilen isim ise beni korkutuyor.

Anastasiya Melnikova, Sankt Peterburg Parlamento Meclisi Üyesi ve Sanatçı

 Bilmiyorum fakat cevaplamak için yeterince vaktimin olduğunu düşünüyorum.

Aleksandr Baulev, Aktör

 Hayatın anlamını aramak Rus medeniyetinden geçer. Çocuklara hayatın anlamını anlatmanın zor olduğunu düşünüyorum. Böyle bir girişimin, dini düşüncelerin üstü kapalı bir şekilde ideolojik dersle okullara sokulması olduğunu düşünüyorum. Çocukların böyle bir durumda kalması acınacak bir durum.

İrina Prohorova, Vatandaş Platformu Partisi Komite Üyesi

 Yakınlarımıza, insanlara ve İsa’ya hizmet etmektir. Rusya’da kiliselerin 2500’den fazla sosyal projesi var. Huzur evleri, yetiştirme yurtları, yetimhaneler, rehabilitasyon merkezleri gibi. Bunları düzenleyen insanlar hayatın gerçek anlamının, kendine değil, başkalarına hizmet etmek olduğunu ispatlıyor.

Panteleimon, Orekhovo-Zuyevo Piskoposu

 Çeviren: Furkan ŞENOKUR  13.5.2013

RUS EDEBİYATINDA KARIN TARİHİ

Su soğuyunca kar oluyor, kar yazılınca da edebiyat. “Başlangıçta kar vardı…” dendiğini hayal etmek zor, ama Rus edebiyatının başlangıcında kar vardı…

Sabri Gürses –k24 

 Nişantaşı’nda, bir resim galerisinde* yaşlıca bir kadınla sohbet ediyoruz. Kadın heyecanla kısa süre önce gittiği Moskova’nın ne güzel bir şehir olduğundan bahsediyor; galeriler, müzeler, meydanlar, binalar, heykeller, tiyatrolar, heyecanla anlatıyor… Sahiden de etkileyici bir havası var Moskova şehir merkezinin günümüzde. Günümüzde bile. Caddelerde yürürken –hatta bulvarlarda, çünkü sokak denemeyecek kadar geniştir yollar– sağlı sollu bir ya da iki asırlık binaların üzerinde burada şu yaşamış, burada bu yaşamış yazılarını görmek ve bu kişilerin çoğunun çok sevilen şarkıların bestecisi, çok kullanılan kimya formülünün sahibi, vatan savunma savaşında efsaneleşmiş asker yazar… olduğunu görmek şehri olabildiğince canlı bir varlığa dönüştürüyor. Muhteşem mimariler olsa bile şehir merkezindeki, bu binalara bakarak bugün Moskova dediğimiz yerdeki binaları bunlar olmasa canlı diye görmek zor elbette, büyük kısmı insanı ezen, baş döndürücü bürokrasileri ya da yüksek hayatları düşündüren binalar bunlar. Arada kalmış bazı eski, bir iki katlı, geniş bahçeli, on yedi on sekiz on dokuzuncu yüzyıl üsluplarına sahip, sanat kurumu, müze haline getirilmiş yerlerle birlikte bütün bu yüzey yere uzanmış dev bir Japon robotunun girintili çıkıntılı gövdesi olabilir, Moskova dev bir robot olarak, bir Moskovtran olarak ayağa kalkabilir bence. Canlılığı böyle bir canlılık. Bu da bizim İstanbul, Ankara ya da İzmir’den alışık olmadığımız bir canlılık türü –denizle ikiye bölünmüş İstanbul ve İzmir ya da ne kadar planlı olmaya çalışırsa çalışsın hâlâ bir ovaya yaygın ve dağınık duran Ankara asla Moskova’yla kıyaslanamaz. Aynı şey sözgelimi Londra için de geçerli; ne kadar uğraşırsanız uğraşın Londra’yla Moskova arasında modernin yaratabileceği benzerlikleri, ikizlikleri göremezsiniz: Soho’yla Arbat’ı kıyaslamak bile yetebilir; hatta Petersburg’ta, Neva Bulvarı’nda bile Soho ve çevresindeki hava yoktur. Petersburg’ta da, Moskova’da da –ilkinde yatay, ikincisinde dikey yayılma hâkimdir– şehir düzeni ya da düzenli şehir fikri bu iki Rus şehrinin özelliği olur. Kronolojik açıdan kıyaslayınca Londra, Moskova’ya göre daha yaşlı, kuruluşu 1. yüzyıla uzanıyor, ama Moskova’nın kuruluşu sayılan 11. yüzyılda Londra da ulusal şehir karakteri kazanmaya başlamış; ve buna karşılık MÖ 11. yüzyıla uzanan tarihiyle İstanbul, MÖ 8. yüzyıla uzanan tarihiyle İzmir, MÖ 5. yüzyıla uzanan tarihiyle Ankara onlarla farklı şekillerde kıyaslanmayı hak ediyor. Modernin tarihinden yola çıkarak kıyaslama yapıldığında şehirlerin canlılığını ölçmek güç. İşte Moskova’da şehri bireylerin canlandırmasının belki de böyle bir anlamı var; modernin tarihindeki yeri açısından canlı, dolayısıyla gençliğini estetik katkılarla sürdürebilme yeteneğine sahip bir varlık bu şehir. Kimya formülündeki katkısıyla, klasik müzikteki başarısıyla binanın taşına can katan kişi modern bir birey. Bütün bu binaların ortasında duran Kremlin de bu yüzden geçmişini asla hatırlatmayan bir yapı biçimiyle Spielberg imalatı bir uzay gemisi gibi duruyor orada. Belki 20. yüzyılın tamamını kaplayan Sovyet modernizminin etkisi bu –Kızıl Meydan bugün ona sözcüğün tarihselliğinden yola çıkmaya çalışıp Kırmızı, Güzel Meydan desek bile Hollywood imalatı kalpaklı komünist casusları hatırlatacak daha uzun süre.

Kızıl Meydan’a ilk kez gittiğini söylüyor kadın; meğer Bolşevik Ekim Devrimi’nden kaçtıktan sonra yolu İstanbul’dan geçen göçmen bir film yönetmeninin kızıymış; İstanbul’da yaşamış ve ilk kez bu yıl, seksenli yaşlarında Moskova’ya gitmiş. Bunun ne demek olduğunu anlamaya çalışıyorum, ama anlamak zor: Kızıllara muhalif bir beyaz aileden olduğu için mi hep hayatını Rusya dışında geçirmiş? Sovyet sosyalizminin değişmeye başladığı bütün o yıllarda, Stalin sonrasında, Brejnev sonrasında ve hatta çöküş sonrasında, yani son yirmi beş yılda da gitmemiş mi? İnsanın belli bir yaştan sonra özlem duyduğu, ayrı kaldığı ya da yabancılaştığı şeye karşı mesafeli olması, oradan bir davet beklemesi doğal; muhtemelen öyle olmuş. Nabokov 78 yaşında öldü, 92 yaşında gider miydi, hatta çöküş daha erken olsaydı 82 yaşında gider miydi Rusya’ya?

II

Yaşlı kadın kardan bahsediyor. Ne çok kar olduğunu, ne soğuk ve ne çok kar olduğunu anlatıyor, böyle bir karı hiç görmediğini söylüyor; gülümseyerek, anlayışla dinliyoruz onu çünkü onun şansına bu yıl Moskova’ya daha erken yağdı kar. “Gece bir şeyler almak için bir dükkâna gittik,” diyor, “aldık, çıkacağız, ama o da ne, dışarıda bir anda ta dize kadar kar yığını olmuş, bir tipidir gidiyor. Kaldık orada öylece.” Rusya’ya dönüş tam da böyle olmalı, en büyük ulusal kahramanlardan biri olan karla buluşarak.

Karın tarihi herhalde yazılmamıştır; yani insanları nasıl etkilediğinin, onların hayatlarını şekillendirdiğinin dışında, kendi başına karın tarihi. Herhalde insan yokken bile yağıyordu kar; suyun ilkliğinden, önceliğinden bahseden mitolojiler var ama karın insansız geçmişini anlatan yok. Sürekli karla çevrili yaşayan İnuitlerin mitolojisinde bile karı yaratan Tanrı Sila ya da Negafok adlı ruh; karın tarihini insanbiçimcilikten uzak hayal etmiyoruz, oysa suyu böyle hayal etmişiz. Oysa su soğuyunca kar oluyor, kar yazılınca da edebiyat. “Başlangıçta kar vardı…” dendiğini hayal etmek zor, ama Rus edebiyatının başlangıcında kar vardı.

Bugün Rus edebiyatının kurucusu saydığımız Puşkin’in edebiyatı bunun en parlak örneği, yazdıkları baştan sona kar kaplı, ama ondan da önce Rus dilinin kurucusu Lomonosov var. Bu çok yönlü bilimci Rus dilini gramere kavuşturup yazma tarzlarını sınıflandırarak büyük bir yol açmakla kalmamıştı. Birçok alanda bilimsel çalışmalar yaptı ve bunlar arasında, Antarktika’nın olası keşfiyle de ilgilendi ve orada buz ve kardan başka bir şey bulunamayacağını öngördü. 1763 yılında Lomonosov jeoloji notlarının arasında şu nota da yer vermişti: “Macellan Boğazı’nın yakınlarında, Ümit Burnu’nun karşısında 53 derece öğle sıcağında büyük buzlar yüzmektedir; çok uzakta bol miktarda ve hiç gitmeyen karla kaplı ada ve kara parçaları olduğundan ve Güney Kutbu’nun yakınlarında çok geniş bir toprağın kuzeyde bulunandan daha çok kar ve buzla kaplı olduğundan şüphe etmemeliyiz.” 60 yıl sonra Bellinghausen ve Lazarev’in başında yer aldığı Rus gemileri Güney Kutbu’nun ilk kaşifleri oldu ve gerçekten de karla kaplıydı kıta.

Diğer yandan Kuzey Kutbu’na doğru giden yolun ilk kaşifleri de Ruslar oldu. Genel olarak Rusların kuzeye, Sibirya’ya ve aynı süreçte doğuya, Alaska’ya kadar yayılmaya, sömürgeleştirmeye başlaması 16. yüzyılın ortasına tarihleniyor. Korkunç İvan’ın görevlendirdiği Yermak’ın seferleriyle başlayan bu süreç sonucunda çok acımasız, kıyımlarla dolu, zorlu bir tarihin ardından bugün haritada şaşkınlıkla seyrettiğimiz o engin Rus uzamı, Avrupa’nın doğusuyla Amerika’nın batısı arasında kalmış topraklar ortaya çıktı. Bunun ortaya çıkmasını sağlayan şey Rusların kuzeyin soğuklarında Avrupalılarla karşı karşıya kalmasıydı. 16. yüzyılda Avrupa kuzeydeki deniz yollarını araştırıyordu ve Hollandalı William Barentzs o denizlerin ilk kaşiflerinden olmuştu; 47 yıllık hayatının (1550-1597) en önemli kısmını bu Kuzey yolculuklarına ayıran Barentzs o bölgelerde yaşayan insanlarla, tilkiler, ayılar, foklarla tanıştı ve Barentzs’in yankı uyandıran keşifleri Batı bilgisini almak üzere Hollanda’ya gidip bizzat denizcilik öğrenen I. Petro (1672-1725) gibi hırslı bir çara kuşkusuz örnek oldu. Yine 1611’de İsveçliler bugün Rusya dediğimiz anakaraya çıktı ve Neva Nehri’nin Baltık Denizi’ne döküldüğü noktaya bir kale inşa etti. Bu kaleden büyüyen Nyen adlı şehri bir yüzyıl sonra Petro ele geçirerek 18. yüzyılın ilk çeyreğinde, bugün Petersburg dediğimiz ve Rus edebiyatının en büyük olay mekânı olan şehir ortaya çıktı. Yeni şehir tam da aynı yere, deniz kıyısına, karların ortasına, balçık üzerine ve doğal olarak çok zor şartlarda inşa edildi ve Rusya’nın batıya karşı inşa ettiği en batılı şehir oldu.

Bütün bunlar karlar arasında, yılın büyük kısmında toprağı kaplayan ve baharda erirken de yokoluşunun hırçınlığını bütün şiddetiyle sergileyen karlar arasında, kar ve soğukla mücadele ederken oluyordu. Sadece Petersburg’ta değil, Moskova’da da, bütün Rusya’da nehirler donuyor, erirken çevre binalarda su basmalara neden oluyordu; kar kışın bütün yolları kapatıyor, çekildiği zaman da çamur, balçık bırakıyordu geriye. İnsanlar çamurların üzerine kalaslar atarak sokaklardan geçiyor, arabalar çamurlara bata çıka ilerliyordu. Bütün bir ülke yoksulluğu ve zenginliği kar zamanına göre yaşıyordu. Bütün ülkenin kar deneyimini, en batıdan en doğuya kadar birleştirdiğini, Petersburgluyla Vladivostoklunun, Urallardaki biriyle Alaska’daki birinin deneyiminin çok yakın olduğunu söylemek zor kuşkusuz; ama temel Rus-Slav folklorunda Ded Maroz (Ayaz Dede) ve Sneguroçka (Kardan Kız) vardı ve bu folklor karakterleri ve kar Rus sanatında sayısız resim, müzik ve edebiyat eserinin konusu oldu.

III

Rus edebiyatını kar gibi kaplayan Puşkin kar anlatılarının da öncüsü sayılabilir: Puşkin’in şiirlerinden öykülerine, romanlarına dek her yerde karakterler karda bir yere yetişmeye çalışır, yollarını kaybeder, birbirlerini bulurlar. “Tipi” adlı öyküsünün kahramanı kardır; Yüzbaşının Kızı’nda (1836) kahramanın arabasıyla karda kalması ve romanın gizli karşı kahramanı tarafından kurtarılması sahnesi unutulmaz ve çok pitoresk bir sahnedir:

“Kötü bir vakitte geldik: Rüzgar hafif hafif şiddetleniyor; baksana, nasıl savuruyor taze karları.”

“Ne zararı var!”

“Görüyor musun şunu?” (Arabacı kamçısıyla doğuyu gösterdi.)

“Beyaz bozkırla açık gökten başka bir şey görmüyorum.”

“Orada – orada: Bulut şu.”

Sahiden de göğün kıyısında beyaz bir bulut gördüm, bulut önce uzak bir tepenin ardındaydı. Arabacı bana o bulutun kar fırtınası habercisi olduğunu söyledi. Oranın tipilerini duymuştum ve araba katarlarının bile onların altında kaldığını biliyordum. Arabacının fikrini kabul eden Saveliç dönmemizi tavsiye etti. Ama rüzgar bana o kadar güçlü görünmedi; bir sonraki konak yerine zamanında varmayı umut ediyordum ve hızla yola devam etmelerini emrettim. Arabacı yola devam etti; ama hep doğuya bakıyordu. Atlar uysal uysal koşuyordu. Bu arada rüzgar saatten saate daha da şiddetleniyordu. Bulut beyaz bir küme haline geldi, yoğun bir şekilde karardı, büyüdü ve ağır ağır bütün göğü kapladı. İnce bir kar yağıyordu – ve birdenbire lapa lapa yağmaya başladı. Rüzgar uluyordu; tipi başladı. Bir anda karanlık gök bir kar denizine dönüverdi. Her şey gözden kayboldu. “Ee, beyim,” diye bağırdı arabacı, “işte felaket: Fırtına!” Arabacıya yola çıkmasını emrettim. Atlar derin karın içinde ağır ağır adım atıyordu. Kibitka sessizce sallanıyordu, bir kar yığınına giriyor, bir çukura saplanıyor, bir sağa bir sola yaslanıyordu. Bir sandalın fırtınalı bir denizde yol alması gibiydi bu. Saveliç ahlayıp ohluyor, ikide bir yanıma devriliyordu. Hasır perdeyi indirdim, kürke sarıldım ve fırtınanın şarkısını ninni gibi dinleyip sessiz yolculuğun sallantısında rüya gördüm.

Puşkin’in Yevgeni Onegin’inde de (1833) kar doğanın ve fantazyanın bir öğesi olarak yer alır: Onegin’e âşık olan Tatyana fantazi-rüyasında karlı bir ormanda bir ayı tarafından kovalanmaktadır; 

“Ve mucizevi bir rüyada Tatyana.

Rüya görüyor, sanki yürüyor

Karla kaplı bir tarlada,

Etrafında huzurlu bir karanlık;

Karşısındaki kar yığınlarında

Uğulduyor, savruluyor dalgasıyla

Hararetli, karanlık ve gri

Kışın dizginlemediği bir taşkın…

…Ama birden kar yığınında bir ses oldu.

Ve kim mi çıktı arkasından?

İri, tüyleri karman çorman bir ayı..

XIII

…Önlerinde bir orman; kıpırtısız camlar

Duruyor kasvetli bir güzellikle;

Rüzgarla sallandıkça hepsinden

Dokuluyor lapa lapa kar; akçaağaçların,

Huş ağaçlarının, ıhlamurların arasından

Gece kandillerinin ışığı parlıyor;

Yol yok; çukurlar, çalılıklar

Hep kar fırtınasıyla örtülmüş,

Derin kar altına gömülmüş.

XIV

Tatyana ormanda; ayı da peşinde;

Yumuşak kara dize kadar batıyor;

Boynuna uzun bir dal carptı,

Aniden, kulaklarından,

Altın küpelerini çıkarıp aldı;

Çıtır çıtır karda ıslak çizmesi

Çıkıyor sevimli ayağından;

Örtüsünü düşürüyor;

Kaldıramıyor onu; korkuyor,

Peşindeki ayıyı işitiyor,

Ve hatta titreyen eliyle

Elbisesinin eteğini kaldıramıyor;

Koşuyor, ayı hep peşinde,

Artık koşacak gücü kalmadı.” (223-228)

Diğer yandan romanın kahramanları Onegin’inle Lenski’nin düello sahnesine de (278), Onegin’in Tatyana’yla son karşılaşmasına da kar damgasını vurur:

“XXXIX

Günler geçiverdi; sıcak havayla

Dağılıp gidiverdi kış;

Ama yine de bir şair olmadı,

Ölmedi, aklını kaçırmadı.

Bahar canlandırdı onu: İlk kez

Kışı bir keşiş gibi gecirdiği

Sımsıkı kapalı odasını

Çifte pencerelerini, şöminesini

Parlak bir sabahta terk etti,

Kızakla Neva kıyısında gezmeye cıktı.

Mavi, parçalanmaya başlamış buzda

Güneş oynuyor; çamurla akıyor

Sokaklarda erimiş kar.” (400)

Puşkin’in ardından Gogol de sık sık karla insanın mücadelesini anlatır – Ölü Canlar’da Çiçikov troykasıyla karla kaplı ovalarda ölü köylülere sahip zenginleri arar ve Palto’da (1842) Akakiy Akakiyeviç kar fırtınasının ortasında çaldırır ilk paltosunu ve bizi edebiyat tarihinin en büyük kederlerden birine sürükler, eserin klasik resimlerinde kar başroldedir. Yine o dönemde Lermontov da Zamanımızın Kahramanı’nda, genç bir subayın karla kaplı Kafkas dağlarına tırmandığı sahnelerde karla mücadeleyi etkileyici bir şekilde anlatır.

gogol_palto

Gogol – Palto, Kapak Igor Grabar

“Konuşma bununla sona erdi ve sessizce yanyana yürümeye devam ettik. Dağın zirvesinde karla karşılaştık. Güneş battı ve gece gündüzü hiç ara vermeden takip etti, genellikle güneyde böyle olur; ama kar yığını sayesinde kolayca görebiliyorduk yolu, yol hâlâ dağa tırmanıyordu fakat eskisi kadar dolambaçlı değildi. Bavulumun arabaya konmasını, öküzlerin atlarla değiştirilmesini emrettim ve son kez baktım vadiye; ama kanyondan dalga dalga yükselen kalın sis onu tümüyle örtmüştü, oradan bizim kulağımıza tek bir ses bile gelmiyordu artık. … İstasyona kadar bir versta kalmıştı. Etraf sessizdi, o kadar sessizdi ki sivrisinek vızıldasa uçtuğu yeri takip etmek mümkündü. Solda derin bir kanyon vardı kapkara; ötesinde ve önümüzde dağın lacivert zirvesi vardı, kırış kırıştı, kar tabakalarıyla kaplıydı, günbatımının son ışıltılarını koruyan solgun ufukta göz alıyordu. Karanlık gökte yıldızlar belirmeye başlamıştı ve tuhaf bir şekilde, bana bizim kuzeyde olduğundan çok daha yüksekte duruyorlarmış gibi geliyordu. Yolun her iki yanında çıplak, kara kayalar vardı; karların altından bir yerden çalılıklar görünüyordu, ama tek bir kuru yaprak bile kıpırdamıyordu ve bu doğanın bu ölüm uykusunun ortasında yorgun posta troykasının takırtısını ve Rus çıngırağının dengesiz çınıltısını duymak neşe veriyordu.”

Ama en çarpıcı kar hikâyelerinden biri, karın, başkarakterin özelliklerinin çizilmesi için kullanıldığı bir örnek Oblomov’da (1859) bulunur. Gonçarov’un bu eşsiz eserinin birinci bölümünün sonlarında, Oblomov’un Düşü adlı dokuzuncu kısmın sonlarında Oblomov’un köyü Oblomovka’daki hayatı anlatılır. Oblomov’un şımartılarak, korunarak geçen uyuşuk çiftlik hayatının kırıldığı bir an vardır. Küçük Oblomov bazen içine cin girmiş gibi uyanır, hoplayıp zıplamak, koşup eğlenmek ister ve böyle bir anda çocuklarla oynamak üzere evden kaçar:

“..sonunda dayanamayıp birdenbire, kış vakti, kasket bile giymeden, verandadan avluya atlar, oradan bahçe kapısının dışına koşar, iki eliyle kar toplayıp çocuk kalabalığının ortasına dalardı.

Taze rüzgar yüzünü yalar, soğuk kulaklarını ısırır, ağzı ve gırtlağı soğukla göğsüyse mutlulukla dolardı ve ayakları nereye götürürse oraya koşar, bağırır, kahkahalar atardı.

Ve işte çocuklar: kartopunu attı, ıskaladı: usta değil; biraz daha kar toplamak isterken, tam o sırada suratının ortasına bir kartopu yiyerek yere yuvarlandı; şimdi hep alışık olmadığı için hasta, hem neşeli, hem kahkaha atıyor, hem de gözlerinde yaşlar…” (162)

Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ında da (1864) kar önemli bir rol oynar ve onun esin kaynağı olarak dönemin ünlü yayıncı ve şairi Nikolay Nekrasov’u göstermek mümkün. Bu Notlar’da kısmen açıkça gösterilmiştir, romanın ikinci, “Sulusepken Kar Vesilesiyle” başlıklı bölümü Nekrasov’dan bir şiir alıntısıyla başlar ve hatta o şiirin yeniden, başka perspektiften yazılması gibi gelişir. Fakat bir de örtük esinlenme söz konusudur denebilir. Nekrasov bir önceki yıl, yani 1863’te, Rusya’nın en çarpıcı kar şiirlerinden biri haline gelecek olan “Ayaz Paşa Kol Geziyor” adlı şiirini yazar. Bu uzun şiir özünde Rus köylü kadınının çilesini anlatmaktadır: kocası ansızın ölen bir köylü kadın evin, tarlanın ve çocukların işlerini tek başına üstlenir; kış vakti dışarda hep kar fırtınası vardır, her yer karla kaplanmış, toprak buz tutmuştur, fakat evden çıkmak, odun kesip getirmek gerekir. Dışarıdaysa acımasız Ayaz Paşa (ya da Ayaz Dede) kendine kurban aramaktadır. 

“Uğulduyor rüzgar, yığılıyor karlar.

Bir ışık bile yok dışarda ayı bırak!

Göğe bak, bir sürü tabut var,

Bulutlardan sanki acı yağacak…” (97)

Ormanda ağaç kesen çaresiz kadın bir süre sonra soğuğa, Ayaz Paşa’ya yenik düşer ve üşüyerek, donarak ölür. Bu bizim bugün şen tanıdığımız Noel Baba’nın bembeyaz karanlık yüzüdür.

“Daha cesurca bak güzelim,

Nasıl bu Ayaz Paşa!

Görmediğine eminim

Benden güzel ve güçlüsünü!

Karlar, dumanlar, tipiler

Her an bana boyun eğerler,

Kah deniz, kah okyanustan

Saraylar yaparım buzdan.” (106)

Dostoyevski’nin yeraltı insanının acımasız alaycılığında Ayaz Dede’ye benzer bir yan vardır aslında. Dostoyevski’nin bütün eserlerinde kahramanlar yoksullukla birlikte, doğal olarak kar, soğuk ve çamurla mücadele ederler, fakat kar asıl başrolü Yeraltından Notlar’da oynar. Yeraltı insanı, ilk bölümde hayat hakkında bir yığın fikri ve psikolojik yorumları sıraladıktan sonra, karın ona hatırlattığı bir hikâyeyi anlatmaya başlar. Eserin asıl ve karanlık hikâyesidir bu:

“Şu anda kar yağıyor, neredeyse sulusepken, sarı, bulanık bir kar. Dün de yağdı, birkaç gündür yağıyor. Bence bu olayı da, sona ermek istemeyen bu olayı da sulusepken kar yüzünden hatırladım. Öyleyse, bu da sulusepken kar vesilesiyle bir hikaye olsun.” (62)

Bu girişin ardından 24 yaşında genç bir memurun meslektaşları ve tanıdıkları tarafından küçümsendiği, yalnız bırakıldığı, onun da hıncını 20 yaşındaki bir fahişeden çıkardığı hikâyeyi okuruz. Genç adam aşağıladığı için ondan kaçan kızın peşinden koşar, fakat sokakta sadece karla karşılaşır:

“Etraf sessizdi, kar buram buram yağıyordu ve neredeyse dimdik yağıyor, kaldırıma ve caddeye bir yastık örtüyordu. Gelip geçen kimse yoktu, tek bir ses bile duyulmuyordu. …Karın ortasında o bulanık sise bakarak durdum ve bunu düşündüm.” (151)

IV

Rusların Baltık’tan Pasifik’e dek doğayı fethetme çabası 20. yüzyılda elektrik ve makinelerle çok daha insanüstü bir noktaya sürüklendi. Günümüzde, Sovyet sonrası zamanda da kar eskisi gibi, yüzyıllardır yağdığı gibi yağıyor, ama muhtemelen aynı Rusya değil bu. Ama bu, başka bir yazının konusu olsun. Biz şimdilik, galerideki yaşlı kadının ilk kez karşılaştığı Moskova karının neye benzediğini yakın edebiyattan bir tasvirle bitirelim. Andrey Bitov Puşkin Evi’nde (1978) Sibirya’dan, bir gulagdan dönen dedesiyle –Bahtin’den ve başka muhalif entelektüellerden esinlenen bir karakter– buluşan genç filolog Leva’nın sokağa çıkmasını anlatıyor aşağıdaki alıntıda. Eğer ailesi Rusya’dan ayrılmamış olsaydı o kadın belki de kendini bu kahramanın konumunda bulacak, belki bir gulagdan dönmüş olacaktı. Karın da bir tarihi var kesinlikle.

“Geceye özel bir güçle hamle yapan dondurucu rüzgâr, yanaklarını kamçıladı, hemen daha eşikteyken. Fakat eşik yoktu, cadde de yoktu – büyük bir avlu vardı, rüzgârın ıslık çalarak kötücül karanlıklarla girdaplandığı bir avlu. Burası genişti, hiçbir şey sınırlamıyor ve yönlendirmiyordu onu, yani esecek bir yeri yoktu – ve o da her yere esiyordu. Kar artık bu ıssızlığı örtmeye başlamıştı, lapa lapa yağıyordu asfaltta kalan su birikintilerine. Donuk ışık benekleri anlaşılmaz bir sistemle yerleştirilmiş, seyrek sokak fenerlerinin altında oraya buraya sallanıyordu. Kimse yoktu, araba yoktu, caddeler yoktu – yollar yoktu.” (92)

* Aygül Okutan’ın Vita Sanat Galerisi’ndeki resim sergisindeydik. Bu galeride Rus sanatıyla ilgili çalışmalara yer veriliyor.

Alıntı kaynakçası:

Yevgeni Onegin, Puşkin,  çev. Sabri Gürses, Çeviribilim Yayınları, 2016.

Yüzbaşının Kızı, Puşkin, çev. Sabri Gürses, Alfa Yayınları, 2015.

Zamanımızın Kahramanı, Lermontov, çev. Sabri Gürses, Alfa Yayınları, 2016.

Oblomov, Gonçarov, çev. Sabri Gürses, Everest Yayınları, 2010/3.

Yüzyıllık Sessizlik (“Ayaz Paşa Kol Geziyor”), Nekrasov, çev. Uğur Büke, Çeviribilim Yayınları, 2016.

Yeraltından Notlar, Dostoyevski, çev. Sabri Gürses, Notos Yayınları, 2013.

Yetenek, Vladimir Nabokov, çev. Sabri Gürses, İletişim Yayınları, 2016.

Puşkin Evi, Andrey Bitov, çev. Sabri Gürses, Yapı ve Kredi Yayınları, 2015.

http://www.turkrus.com/60899-son-tartisma-hayatin-bir-anlami-olmali-xh.aspx

HÜSEYİN’İN ÇORABI… STALİN’İN SEVDİĞİ “PENCEREDEN TAŞ GELİR” TÜRKÜSÜ…

M. Hakkı Yazıcı’nın kaleminden: Gece yatma zamanına yakın, “artık bu saatten sonra kimse gelmez, ben de bir yere gitmem” deme saatimde pijamalarımı giyip, başımı yastığa koymaya hazırlanıyordum ki kapı çaldı. İnsan ister istemez geç vakitte kapı çalınınca endişeleniyor. 

Kim ola ki diye göz deliğinden dışarı baktım: Bizim yan padiyezddeki, yani bir sonraki apartman girişinden komşumuz Azeri Hüseyin. 

Kapıyı açtım. Yüzünde kocaman bir “kusura bakma gülücüğü”.

“Hayırdır Hüseyin, hanım evden kovdu da bana tanrı misafiri olmaya mı geldin?”

“Yox yahu saset (qonşu), bizim balkona bir corab düşmüş sənin mi deyə soruşmağa gəldim.” 

“Allah akıl fikir versin, gecenin bu saatinde mi sormak aklına geldi?”

“Sən erkəndən işə gedirsən görmərəm deyə düşündüm. “

Ben, daha “buyur içeri gel” demeye fırsat bulamadan adımını içeri atmıştı bile.

“Bax sənə izah etməyə çalışacağam. Bəlkə sən qurusun deyə corablarını çölə astın. Küləkdə uçdu bizim balkona düşdü.”

Elindeki çorabı gösterdi. Sıradan, siyah renkli, eski bir erkek çorabıydı. Hafifçe erimiş, bir yeri de onarılmıştı.

“Bu çorap sıradan, eski bir çorap, at çöpe gitsin. Sana ne kiminse.”

“Olmaz,” dedi, “Sən əhəmiyyət vermirsən, amma bəlkə sahibi itdiyinə üzülmüştür.”

İyi ve yardımsever bir insan olmanın ne büyük bir erdem olduğundan bahisle bir çırpıda bir sürü şey konuştu.

“yaxşılıq et, at dənizə; balıq bilməsə, Xaliq bilir!”

Olayı anlamak için birlikte balkona çıktık.

“Bak Hüseyin, çorap benim olsa senin balkonuna düşebilir mi? Senin balkonun yanda, aramızda da ancak bir kat farkı var.”

“Yaxşı, bizim üstümüzdeki qadının dairəsindən düşmüş ola bilər mi?” 

“Olamaz,” dedim, “O dairedeki kadın yalnız başına yaşıyor. Evinde erkek çorabı olmaz.” 

O, hemen karısından duyduğu dedikoduyu araya sıkıştırıp, “sən elə san, qadının bir sevdiyi varmış, arada bir gəlirmiş,”diye itiraz etti. 

“Yahu Hüseyin bırak şu çorap muhabbetini gecenin bu yarısında. Uykumu kaçırdın. Bari gir içeri de bir iki laf edelim,” dedim.

“Vaxt gec oldu mənim xanım merak edir.”

“Ne o, korkuyor musun karından?”

“Elə deyil, amma problem çıxarmamaq lazımdır,” deyip boynunu büktü.

Belli ki çekiniyordu Elena İvanovna yengemizden.

Ancak fazla direnmedi, mutfak masasının yanındaki sandalyelerden birine ilişti.

Belki oturmaya çoktan hazırdı da karısını bahane ediyordu.

Dolaptan bir şeyler bulup ikram ettim. 

“Vallahi yaxşı adamsan qonşu. Adam var adamların nakşıdır, adam var eşşek ondan yahşıdır.”

Ben de oturdum; yiyip, içip muhabbete başladık.

Azeri Hüseyin, yakınlığımızı etnik bir nedene dayandırmaya bayılırdı; iki de bir, “Bir millət, iki dövlət” derdi.

Bana olan sevgisinin ne kadar derin olduğunu anlatmak için “Yaxın qonşu, uzaq qohumdan (akraba) yaxşıdır,” dedi.

Başka bir komşunun dostluğundan şikayetçiydi. Aslında ben de haz etmezdim o heriften.  Arkasından verdik veriştirdik, iyice dedikodusunu yaptık.

“Mən deyirəm: Dost, dost, dost! O, deyir: ‘Tost, tost, tost’; sənə görə hansımız düz deyirik?”

Yine konu döndü dolaştı, şu çorap meselesine geldi.

Gözlerini kısıp, çorabın hangi daireden düşmüş olabileceğini düşünüyordu.

“Yan dairə mi görəsən?” diye bir fikir yürüttü. 

“Peki, yukarılardaki daireler olamaz mı?” diye fikir yürüttüm. “Mesela iki üstümüz olamaz mı?” dedim. 

Hemen o dairenin boş olduğunu söyledi. Ama benim bildiğim o daireye yeni birileri taşınmıştı. Hüseyin bunu bilmiyordu.

Bu daireye birilerinin taşındığını fark edememiş olmasına hayret etti. Ondan pek kaçmazdı böyle şeyler. 

Düşündü, bu ihtimal aklına yattı.

 ***

Genellikle, hele hele bizimki gibi küçük, az katlı apartmanlardan olan “Khuruşofka” larda yeni bir komşunun taşınması fark edilir.

Novoselye şamatasından o ara evdeysen birilerinin taşındığını mutlaka anlarsın.

“Novoselye” (Новоселье), yani “Yeni yere taşınma bayramı”, “güle güle oturun” kutlaması Rus insanı için çok önemli ve eski Pagan inançlarına dayanan bir gelenektir. 

Rus geleneklerine göre; yeni bir eve sahip olup o eve taşınan biri, bu olayı kutlamak için bir ziyafet düzenler. Evin yeni sahipleri, arkadaşlarını, dostlarını çağırıp onlara yemekleri bol olan içkili bir sofra açar. Sofranın ortasına da bazı karşılama törenlerinde ikram edilen Rus geleneksel ekmeği olan “karavay”ı koyarlar. “Karavay”ı ikram etmek, “Hoş geldiniz!” demektir.

İnançlara göre; evin yeni sahibi, “Novoselye” ziyafetini düzenlemezse o evde yaşayan hayalet, ayni “damovoy” (домовой), yeni sahibini cimrilikten dolayı sevmez, ona sürekli sorunlar çıkartırmış.

Bizim iki kat üstümüze yeni taşınan komşumuz bu kutlamayı yapmamıştı. 

Belki de bu yüzden Hüseyin taşınmayı fark edememişti.

 ***

 İçtikçe çenemiz açıldı. Bir süre sonra bizim Hüseyin karısının korkusunu falan unuttu, şarkı-türkü söylemeye başladı.

“Pencereden dash gelir

ay beri bax beri bax

Xumar gozden

yash gelir

Ay beri bax beri bax

seni mene verseler

Ay beri bax beri bax

her gorene xosh geler

Ay beri bax

beri bax.”

Hüseyin, “Pencereden taş gelir” türküsünü bitirdikten sonra, oturdu bir de hikayesini anlattı.

 ***

 Meğer Stalin, bu türküyü çok sever ve ezbere söylermiş.

Ben, şaşırdım; Hüseyin anlatmaya devam etti.

Bolşevik Devrimi öncesi dönemde, 1908 yılının Mart ayında Stalin, tutuklanmış ve Bakü’deki meşhur Bailov hapishanesine konulmuş. Aynı yılın Eylül ayına kadar bu hapishanede kalmış. 

Eylem arkadaşlarından Mehmet Emin Resulzade’nin yardımıyla bir hapishaneden kaçırma planı yapmışlar.

Cezaevi günlerinde dışarıdaki arkadaşlarının Stalin’le haberleşmeyi sürdürmeleri gerekiyormuş. 

Mektupları yazdıkları kağıtları taşlara sarıp Stalin’in hücresinin penceresinden atarak ve aynı şekilde cevap alarak iletişim kuruyorlarmış. 

Bu iletişimi sağlarken aralarında da bir parola gelişmişler. Bu parolayı duyunca taşla mektubun geleceğini bilirlermiş, hem de bu şekilde taşın çıkardığı sesin önlenmesi sağlanırmış. 

Geliştirdikleri parola işte bu meşhur meşhur Azeri türküsü “Pencereden Taş Gelir”miş. Ne zaman taşla haberleşilecek olsa bu türkü okunurmuş. 

Uzun süre Parti’nin Bakü komitesinde çalışmış olması nedeniyle Azerbaycan Türkçesini biraz bilen Stalin’in hayatının bir dönemine bu türkü damgasını vurmuş ve “Pencereden Taş Gelir”i asla unutmamış.

 ***

Hüseyin, bir ara buzdolabının üzerindeki saate baktı, telaşla ayağa kalkıp kapıya yöneldi.

Onun bu telaşıyla, karısından korkmasıyla dalga geçerek; 

“Hani karını öve öve bir hal oluyordun? Benim karım Rustur; Rus kadınları pek ev işine yatkın değildir, ama benim karım Rus kadınlarının en iyisidir diyordun?”

Başını salladı, ayakkabılarını giyerken;

“Bir Azeri qızı al, evin pak Eylin! Bir Rus qızı al, könlün xoş Eylin!” dedi.

 ***

 O akşamın üzerinden bir ay ya geçti, ya geçmedi; merdivenlerden inerken baktım, üst kat komşum Vladimir İvanoviç’in üstündeki yeni komşu taşınıyor.

“Hayırdır ‘sased’(komşu),” diye sordum.

“Sased, bizim evin ‘damovoy’u bizden hoşlanmadı. Alışamadık birbirimize. Biz de çareyi evi değiştirmekte bulduk.”

“Nerden çıkardın bunu?”

“Zaten evin içinde tuhaf olaylar oluyordu, ama bir son olay bardağı taşırdı,” dedi.

“Hayrola?”

“Basit bir olay aslında; anlatmaya bile değmez. Evde yıkadığım kurutmak için balkona astığım benim çoraplarımdan birinin tekini bulamadım. Evin içinde uzun zaman, aradım taradım; yoktu. Balkona astığım sırada aşağıya düşüp, kaybolmuştur diye tahmin ettim.”

“Eeee?”

“Geçenlerde uzun süredir arayıp da bulamadığım çorabımı posta kutumun içinde buldum. Az daha delirecektim. Düşünsene böyle bir olayı ancak iyi saatte olsunlar yapar,” dedi bezgin bir yüz ifadesiyle.

Hemen anladım olayı; demek bizim Hüseyin, çorabı, bana yaptığı gibi adamın kapısını çalıp vermek yerine posta kutusuna koymuştu. 

Olayın aslını biliyordum, ama bilmiyormuş gibi davrandım. Zaten artık vakit çok geçti.

“Öyle olmuştur herhalde,” dedim, “Bazen ‘damovoy’ eve yeni taşınanlara ısınamıyor, garip olaylar oluyor,” dedim.   mhyazici@yandex.ru   7.1.2017

http://www.turkrus.com/322042-huseyinin-corabi-stalinin-sevdigi-pencereden-tas-gelir-turkusu–xh.aspx

BİR MASAL GİBİ… KUTUPTA IŞIKLARIN MUHTEŞEM DANSI

Yılbaşından beri Rusya’nın kuzeyinde, özellikle kutba yakın bölgelerde muhteşem bir doğa olayına tanıklık ediliyor. Murmansk başta olmak üzere pek çok bölgede, ayazın yarattığı bulutsuz gecelerin de katkısıyla  güneşten ve yıldızlardan yansıyan ışığın gökyüzündeki dansı izleyenleri büyülüyor. Hatta dün gece Moskova’da yer yer kutup ışıklarını izlemek mümkün oldu.   “Kutup ışıkları” olarak adlandırılan bu mistik manzarayı wikipedia şöyle açıklıyor:  “Kutup ışıkları veya Aurora Borealis, Kutup bölgelerinde gökyüzünde görülen, dünyanın manyetik alanı ile Güneş’ten gelen yüklü parçacıkların etkileşimi sonucu ortaya çıkan doğal ışımalardır.

Aurora kelimesi Roma Şafak Tanrıçası’nın isminden gelmektedir. Boreas’da Yunanca’da kuzey rüzgarına Pierre Gassendi tarafından 1621’de verilen isimdir. Cree (kri) halkı bu ilginç olaya Ruhların Dansı adını vermişler. Avrupa’da orta çağlarda auroraların Tanrıdan işaretler olduğuna inanılırmış. 

Bu ışımalar, genellikle geceleri gözlemlenir, ağırlıklı olarak iyonosfer’de meydana gelir. Kutup aurorası veya kutup ışıkları olarak da anılır. Bu olgu yaygın olarak 60 ve 72 derece kuzey ve güney enlemleri arasında görünür, bu da arktik ve antarktik kutup dairelerinin içine düşer.

Kuzey enlemlerde bu etki aurora borealis(veya kuzey ışıkları) olarak adlandırılır. Aurora borealis’in görünme olasılığı, kuzey manyetik kutbuna yaklaştıkça artar. Manyetik kutbun yakınlarında oluşan auroralar tam 90 derece, fakat uzaktan kuzey ufkunu yeşilimsi bir parlaklıkla, bazen de güneş alışılmamış bir yönden doğuyormuş gibi soluk bir kırmızıyla aydınlatırlar. Aurora borealis sıklıkla gündönümlerinde oluşur.

Güney’deki oluşum, aurora australis(güney kutup ışıkları), benzer özelliklere sahiptir. Ancak Antartika’da, Güney Amerika’da ve Avustralya’da daha yüksek enlemlerden görülebilir. Australis anlamı ‘güneyin’ olan Latince bir kelimedir.

Auroralar bütün dünyadan ve diğer gezegenlerde de gözlemlenebilir. Daha uzun süreli karanlık ve manyetik alan dolayısıyla, kutuplara yakınlaştıkça daha çok görünür olurlar.”  İşte bu muhteşem anlar bir amatör video kamerasından şöyle yansıdı:   8.1.2015

http://www.turkrus.com/67842-video-bir-masal-gibi-kutupta-isiklarin-muhtesem-dansini-izleyin-xh.aspx

İLBER ORTAYLI’DAN TUHAF’A YORUMLAR

Prof. Dr. İlber Ortaylı, Tuhaf dergisinin Haziran sayısında, dünya edebiyatına ilişkin değerlendirmeler yaptı. Dostoyevski ve Tolstoy’dan başlayarak dünya edebiyatı üzerine konuşan Ortaylı, “Rus edebiyatının Avrupa edebiyatından üstün olduğunu söyleyebiliriz” dedi.  Ahmet Mümtaz Taylan ve Nurhak Kaya’ya konuşan Ortaylı, “Tolstoy yazdığı her diyalogda insanların ve cennetin profilini verir. Dostoyevski’nin ise insan karakterleri çok zengindir. Shakespeare gibi karakter sıralaması da yoktur. Her karakterinin köklerinin uzandığı derin bağlılıkları vardır. Tiyatrocusu Çehov ve Gogol olan Rus edebiyatının, Avrupa edebiyatının üstünde olduğunu söyleyebiliriz. Rus edebiyatının iyi çevirilerine İngilizce ve Almancada rastlanır. Farsçadaki çevirileri de çok iyidir. Farslılar da derin döşek insanlardır, onlarla da ayrıca çok yakından ilgilenmek gerekir.” dedi.  “Dostoyevski bütün kültürlerin üstünde bir dahi”  T24’ün derlemesine göre, Ortaylı’nın Tuhaf Dergi’ye verdiği söyleşiden bazı bölümler:  Bazen insanı çarpan cahilliklerine rastlarsınız Dostoyevski’nin. Mesela, “Ölü Evinden Hatırlar’da Tatar Ali diye bahsettiği kişi aslında Tatar değil Çeçendir. Fakat öyle kudretli tasvir eder ki Tatar Ali’yi, okudukça Dostoyevski’nin bütün kültürlerin üstünde bir yazar olduğunu anlarsınız. Bana sorsanız, “Rus edebiyatının en entelektüel yazarı Dostoyevski midir?” diye. Hayır, derim. Çünkü ne Puşkin’deki dil dehasına sahiptir, ne de Tolstoy ve Turgenyev’deki entelektüel birikime. Puşkin mesela, birçok dili öğrenerek yetişmiştir. Fransızcası, İngilizcesi, Latincesi, Rusçasından evvel gibidir. Dostoyevski’nin ise böyle şansları olmamış, yalnızca Rusya’nın insanıyla sınırlı kalmıştır. Bütün bu yazarların arasında en entelektüeli değildir belki ama gerçek anlamda bir dahi olduğunu söyleyebiliriz…  Ahmet Mümtaz Taylan: Sizin ayrı yere koyduğunuz yazarlar kimler?  Tolstoy benim zevkle okuduğum ve birkaç kere okuyabileceğim bir yazardır. Tabii bu bir kıstas değil. Çünkü ben çocukken bile çizgi film izlemekten hoşlanmazdım. Şimdilerde torunumla vakit geçirmek için zorla seyretmeye başladım ve bu yaştan sonra çizgi film tiryakisi oldum. Tolstoy yazdığı her diyalogda insanların ve cennetin profilini verir.  Dostoyevski’nin ise insan karakterleri çok zengindir. Shakespeare gibi karakter sıralaması da yoktur. Her karakterinin köklerinin uzandığı derin bağlılıkları vardır. Tiyatrocusu Çehov ve Gogol olan Rus edebiyatının, Avrupa edebiyatının üstünde olduğunu söyleyebiliriz. Rus edebiyatının iyi çevirilerine İngilizce ve Almancada rastlanır. Farsçadaki çevirileri de çok iyidir. Farslılar da derin döşek insanlardır, onlarla da ayrıca çok yakından ilgilenmek gerekir.  “Camus ve Sartre’ı boşver, Fransızlar edebiyatı Ruslara devretmiş bir anlamda”  Nurhak Kaya: Fransız edebiyatından etkilendiniz mi? Balzac, Flaubert, Rimbaud, Albert Camus, Jean Paul Sartre…  Camus ve Sartre’ı boşver. Fransızlar edebiyatı bitirip Ruslara devretmişlerdir bir anlamda.  İnsan Balzac okumadan insan olamaz. Balzac okumak büyük ve yüklü bir eylemdir. Gustave Flaubert, “Salambo” için “Makyajını ve giyimini tarif etmek için 300 cilt çevirdim” der. Orada öyle bir kütüphane ve ilim vardır. Honore de Balzac’ı ve Victor Hugo’yu düşünün. Fransızların yüksek ve aşkın bir edebiyatı olmasına rağmen Rusya’nın romanı Fransızları geçmiştir. Şiiri geçmiş midir, işte bunu söyleyemeyiz. İki toplumun şiirini de bilen insanlar hiçbir zaman Fransızları harcayamaz. Ama İran edebiyatını bilen insanlar Fransızlara dudak bükebilir. Bunlar doğru yarışma tipleri değildir, yalnızca fikir vermek için söylüyorum. Kimsenin kimseye mutlak üstünlüğünden bahsetmiyorum. Edebiyatın üstünlüğünde Doğu ve Batı diye bir şey yok. 18. ve 19. asırda bile Batı’da da Doğu’da da birbirini yiyen adamlar çıkmış. Yine hiçbir zaman Türk edebiyatının, İran edebiyatını bastıracak eserler vermediği çok açık. Böyle eserler verenlerimiz de zaten İran edebiyatını çok iyi bilenlerdi.  17.6.2017

http://www.turkrus.com/407304-ilber-ortaylidan-tuhafa-yorumlar–xh.aspx

BAŞA DÖN

 

Reklamlar