ANNA AHMATOVA

 

Anna Ahmatova (23 Haziran 1889 ‘ 5 Mart 1966) Gerçek ismi Anna Andreevna Gorenko olan yarım yüzyıl boyunca romantik ve duygusal St. Petersburg geleneğinin en önemli temsilcisi Rus şair.

Ahmatova’nın çalışma alanı, kısa lirik şiirleri evrenselleştirmekti. 1935-1940 arasında Stalinist terör olarak bilinen dönemde Requem adlı trajik şaheseriyle öne çıktı. Eserlerinde Stalinizm gölgesinde yaşayan yaratıcı kadınların kaderini, zaman ve anı olarak türlü temalarla anlatır.

Odessa’da Bolşoy Fontan’da doğdu. Anne ve babası 1905’te ayrıldığı için mutlu bir çocukluk geçirmedi. Kiev, Tsarskoe Selo ve St. Petersburg’da Smolny Enstitüsünde eğitim aldı. 11 yaşında şiir yazmaya başladı ve sevdiği şairler Racine, Puşkin ve Baratinski’den esinlendi. Babası şairliğin isimlerinin saygıdeğerliğine gölge düşüreceğine inandığı için, Ahmatova tatar olan büyük annesinin soyismini kullandı. O zamanki Rus erkek şairlerin çoğu Akhmatova’ya olan aşklarını ilan etmişlerdir,o ise Osip Mandelstam’ın ilgisine karşılık vermiştir. Osip Mandelstam’ın karısı Nadezha Mandelstam daha sonra Hope Against Hope adlı otobiyografisinde Akhmatova’yı affetmiştir. 1910 yılında genç şair Nikolay Gumilov ile evlenmiştir. Kocası Ahmatova’nın şiirlerini ciddiye almadı ve Alexander Blok’un kocasının şiirlerini tercih ettiğini öğrendiğinde sarsıldı. Oğulları Lev Gumilyov 1912 yılında dünyaya geldi ve Neo Avrasyacı ünlü bir tarihçi oldu.

1912’de ilk derlemesi Evening’i yayınladı.

1914’te ikinci derlemesi Rosary yayınlana kadar “Akhmatova’dan sonra” binlerce kadının şiirini oluşturdu. Erken şiirleri genellikle, bir adamı ve bir kadını resmeder. Onların ilişkisinin en acı, muğlak anlarını kaρsamaktadır. sozkimin. com Böyle parçalar çok örnek alındı, sonra Nabokov ve diğerleri tarafından taklit edildi. Akhmatova, şöyle söyler: “Ben, bizim kadınlarımıza nasıl konuşulması gerektiğini öğrettim, ama onları sessizleştirmenin nasıl olacağını bilmem”.

Kocasıyla birlikte Akmeist şairler isimli bir gruba katılan Ahmatova bu çevrede büyük bir şöhrete kavuştu. Rus şiir tarihinde bilindik; çağın başlıkları olan “Neva’nın Kraliçesi” ve “Gümüş çağın ruhu”, O’nunla aristokratik biçim ve sanatsal bir bütünlük kazandı. Çok yıllar sonra yaşamının uzun bir bölümünü kaρsayan ve en uzun eseri olan “Кahraman olmadan şiir”i Puşkin’in Eugeni Onegin’inden esinlendiğini belirtecekti.

Eşi Nikolay Gumilyov Sovyetler’e karşı anti faliyetlerde bulunduğu gerekçesiyle 1921’de kurşuna dizilerek öldürüldü. Bu evliliğinden 1912 yılında Lev Nikolayeviç Gumilev olmuştur. Önce ünlü bir Asurolojist olan Vladimir Shilejko ve sonra Stalinist Gulag kamplarında ölen sanat bilgini Nikolay Punin ile evlendi. Evli edebiyatçı Boris Pasternak’in tekliflerini geri çevirdi.

1922’den sonra, Akhmatova, kaρitalist bir öğe olarak mahkûm edildi ve 1925’ten 1940’a kadar şiirlerinin yayınlanması yasaklandı. Dönem dönem Puşkin’den bazı parlak denemelerde dâhil olmak üzere, Leopardi denemelerini çevirerek geçimini sağladı. Onun arkadaşlarının hepsi, ya göç etti ya da yokedildi.

1946 yılında Stalin’in ortağı ve kültür bakanı Andrei Zhdanov, Ahmatova’nın Isaiah Berlin’i ziyaret ettiğini öğrendi ve alenen “yarısı fahişe, yarısı rahibe” olarak etiketleyip, şiirlerinin yayımlanmasını yasakladı. Daha sonra açlıktan ölmeye mahkûm etmek ile eşdeğer olan Yazarlar Birliğinden çıkarma girişiminde bulunuldu. Oğlu “Stalinist Gulag”ta gençliğini harcadı ve hatta tahliyesini emniyete almak için Stalin’i öven birkaç şiir yayımladı. İlişkileri hep gergin olarak devam etti. Resmen yok olmasına rağmen; eserleri sözlü olarak ve hatta samizdatla el altından bilinmeye devam etti.

 

EKİM DEVRIMİ’NDE BÎR RUS ŞAÎRÎN KADERİ: “ANNA AHMATOVA”

Doç. Dr. E. Zeynep Günal, A. Ü. DTCF,

Rus Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi.

Sanatın güçsüz düşen martısı,

solgun Ahmatova’nın acıyla

sıkılmış ellerinin arasındaydı.

(N. Smirnov, 1924)

1920 yılında devrimin hüküm sürdüğü başkente gelen Alman gazeteci Paul Schaeffer, tiyatro sanatçısı Margarita Sabaşnikova’ya coşkuyla: Burada, Moskova’da, nasıl bir ruhsal lüks İçinde yaşadığınızı tahmin edemezsiniz! İlgilerdeki bu çeşitlilik ve aktivite Batıda artık yok,” derken sanatsal açıdan yerinde bir gözlemi dile getirmektedir. Gerçekten de yeni düzenin beraberinde getirdiği köklü değişikliklere ve olumsuzluklara rağmen, özellikle entelektüel Rusya, sanat yolundaki girişimlerini canla başla sürdürmektedir. Kızıl Orduyla Beyaz Ordu arasındaki savaşın son demlerinin yaşandığı, asker ailelerinin aldıkları kederli haberle ya da iç savaş boyunca alamadıkları haberlerle sarsıldığı, açlığın, yemek kuyruklarının ve dondurucu soğukların hüküm sürdüğü Rusya’da belki de sanat halkın, aydınların böylesine şiddetli bir fırtınada yok olmamak için sımsıkı tutundukları en güvenilir daldır.

Sembolizm, akmeizm, fütürizm, imajinizm ve bu akımların temsilcisi olan sanatçılar birbirleriyle rekabet içindedir, modernist akımların bazı temsilcileri 19. yüzyılın mirasını reddederek yeni sanatsal biçemlere yönelmişken, önceki yüzyılın edebiyat geleneğine bağlı kalan sanatçılar bu köklü geleneği benimsedikleri akımlarla yoğurarak yapıtlar vermekte, bu arada proleter sanat anlayışının atılan tohumları filizlenmektedir. Yeni açılan edebiyat kafelerinde, müzelerde, tiyatrolarda yazar ve şairler, filozoflar halka yapıtlarım okumakta, proleter şairlerin organize ettiği toplantılarda sanatçılar gaz lambalarının ışığında da olsa bir araya gelmektedir. 1917 Devrimi aydınların büyük bir kısmı tarafından coşkuyla karşılanmış ve ülkeyi iyi bir geleceğin beklediği inancına kapılmıştır. Oysa başından beri bunun aksini düşünen sanatçılar az da olsa vardır ve bu sanatçılardan biri ünlü şair Anna Ahmatova’dır (1889-1966).

İlk şiirlerini 1907 yılında yayınlamaya başlayan Ahmatova, ilk kitabı “Akşam”ı (Veçer) okuyucuya 1912 yılında sunduğunda artık geniş çapta tanınan bir şair olmuş ve ününü hemen ardından yayınladığı “Tespih” (Çyotki, 1913) adlı yapıtıyla pekiştirmiştir. Bu ilk iki yapıtı “Beyaz Sürü” (Belaya staya, 1917) izler. 1918-1920 yılları arasında “Guguk kuşuna sordum. . . ” (Ya sprosila u kukuşki. . ), “Bu yüzyıl niçin öncekilerden daha kötü?” (Çem huje etot vek predşestvuyuşçih), “Senin gizemli aşkından. . . ” (Ot lyubvİ tvoyey zagadoçnoy), “Geceleyin” (Noçyu) ve “Yüzüyor buz parçaları çınlayarak. . . ” (Proplıvayut lıdini, zvenya). Ahmatova ilk eşi akmeist şair N. Gumilyov’dan ayrılmış ve 1918 yılında Doğu dilleri filologu olan V. K. Şileyko’yla evlenmiştir. 1920 yılından itibaren evliliğinde problemler başlar. Şileyko’nun geliri azaldığı için bu problemlere yiyecek sıkıntısı da eklenir. Ahmatova aynı yıl, Ziraat Enstitüsünün kütüphanesinde çalışmaya başlar. Yazar G. İ. Çulkov eşine yazdığı mektupta Ahmatova5yı ve yaşamını “paçavralara bürünmüş korkunç bir iskelet. . . Söylentiye göre Şileyko’nun yanında garip bir tür inzivaya çekilmiş, (. . . ) müthiş bir yoksulluk içinde yaşıyorlar,”  sözleriyle anlatır. Şairin bir başka sorunu ise Gumİlyov’dan olan oğlu Lev’den  ayrı olmasıdır. Ahmatova 1921 noeli için nostaljik duygularla yazdığı “Bejetsk” başlıklı şiirinin ilk iki dizesinde, oğluna duyduğu özlemi dile getirmekten kendini alamaz: “Bembeyaz kiliseler ve çınlayan, parıldayan buzlar orada // Orada sevgili oğlumun mavi renkli gözleri çiçek açıyor. ”  Şairin özel yaşantısındaki problemlerine, 1921 yılında üç önemli kayıp eklenir. Şiir dünyasının en büyük ismi olan ve Ahmatova’nın büyük hayranlık duyduğu A. Blok ölür, ardından ilk eşi Gumilyov çarlık taraftarı olduğu gerekçesiyle tutuklanır ve kurşuna dizilir. * 1911 yılında Paris’te tanıştığı İtalyan ressam Modigliani’nin Ölüm haberini ise bir Fransız gazetesinden öğrenir. Böylesine kötü haberlere rağmen, Ahmatova yaşama dört elle sarılır. Yeni rejimin Rus halkına getirdikleriyle ilgili gözlemlerde bulunur. Devletin Yeni Ekonomi Politikasını (NEP) ne şekilde algıladığım: “NEP başladığında her şey eskisi gibi görünüyordu: restoranlar, açık göz arabacılar, kürk giymiş ve elmaslar içindeki genç kadınlar. Ama tüm bunlar yapaydı; yalnızca eskisi gibi görünmeye çabalamaktı. Tüm bunlar sahteydi. Geçmiş geri gelmeyecek biçimde kaybolmuştu. O ruh, o insanlar, yeni yalnızca eskinin bir taklidiydi,”  sözleriyle vurgular.

Ahmatova bu dönemde “Sinir Otu” (Podorojnik) ve “Denizin Tam Kıyısında” (U samogo morya) adlı kitaplarını yayınlar. “Sinir Otu” çok olumlu eleştiriler alır. Moskova’Iı kalem arkadaşı Marina Tsvetayeva, bu kitabın kendisinde uyandırdığı coşkuyu, Ahmatova’ya yazdığı mektubunda gösterir: “Ne çok şey söylemek gerek, zamansa ne kadar az! Yaşamıma getirdiğiniz, olağan mutluluk için teşekkür ederim. “Sinir Otu”nu yanımdan ayırmıyorum. . . . ”  Ahmatova’nın yakın arkadaşı olan çocuk masalları yazarı K. Çukovski, Peterburg Sanat Evinde “İki Rusya” (Dve Rosii, 1921) başlıklı çalışmasını okur. Sanat Evinin yayınladığı derginin ilk sayısında bu çalışmasının adını “Ahmatova ve Mayakovski” olarak değiştirerek okuyucuya sunar. Burada Çukovski Ahmatova’yı “aşığını ö perken haç çıkaran bir rahıbe”ye benzetmekte, Ortodoks kilisesinin tek ve son şairi olarak nitelendirmektedir. Yazar dönemin iki ünlü şairini karşılaştırırken, Ahmatova’nm anlık da olsa detayları yakalayan, Mayakovs ki’nin ise, küçük şeyleri görmeyen ve milyonun altında sayı tanımayan sanatçılar olukları düşüncesini ileri sürer. Çukovski, Ahmatova’yı aynı zamanda 19. yüzyıl Rus edebiyat geleneğinin temsilcisi olarak kabul etmektedir: “O, devrim öncesi Rus edebiyat kültürünün en değerli bölümünün ilgili bir mirasçısıdır. Puşkin ve Baratmski ve Annenski gibi pek çok atası vardır. O tanrıya, eski inanlar gibi inanır. ”  Derginin aynı sayısında antiütopik roman “Biz”in (Mı, 1920) yazarı Ye. Zamyatin’in “Korkuyorum” (Ya boyus, 1921) makalesi de yer alır. Yazar makalede yeni dönem Rus edebiyatı hakkındaki, genelde olumsuz görüşlerini dile getirmektedir. Başka bir deyişle, Çukovski’nin Ahmatova için söylediklerini, Zamyatin tüm RusSovyet edebiyatı için genelleştirerek kaleme almıştır: “Rus demosuna” masumiyeti korunması gereken bir çocuğa’ bakar gibi bakmaya son verilmediği sürece, gerçek bir edebiyatımız olamayacağından korkuyorum. Her türlü doktrin karşıtı sözden, eskisinden olduğu kadar korku duyan bir tür yeni Katoliklikten kurtulamadığımız sürece, gerçek bir edebiyatımız olmayacağından korkuyorum. Eğer bu hastalık tedavi edilmezse korkarım Rus edebiyatının tek bir geleceği olacak: geçmişi!”  Kuşkusuz iki makalenin de aynı sayıda yayınlanması, yeni düzende miras olarak pek de olumlu bakılmayan 19. yüzyıl edebiyatına göndermeler yapılması ve Ahmatova’nın bu edebiyatın en önemli, neredeyse tek temsilcisi sayılması, 1921 yılında ülkedeki tüm bağımsız partilerin dolayısıyla muhalefetin de fiilen ortadan kaldırıldığı bir dönemde yönetimin dikkatini çeker. Ahmatova aynı yıl, Gumilyov’a adadığı şiirlerine de yer verdiği “Anno Domini MCMXXI” şiir kitabını yayınlar. 1922 yılında şair, aynı kitabı yeni şiirler ekleyerek Berlin’de bu kez yalnızca “Anno Domini” adıyla yayına verir. Yapıtta yer alan yeni şiirler henüz Rusya’da yayınlanmamıştır.

Ülkede açlığın korkunç boyutlara ulaşması sonucunda, 21 Temmuz’da çıkan kararnameyle bir yardım komitesi kurulur. Üyeler arasında A. V. Lunaçarski ve Maksim Gorki gibi ünlü kişiler vardır. “Komite hem bağışlardan hem de devlet yardımından sağlanacak gelirle bir fon kuracak, Rusya içinden ve dış ülkelerden kredi sağlayacak ve bunların dağılımını denetleyecektir. ”  Bu sıralarda Rusya’daki gelişmeleri yakından izleyen göçmen basım, böyle bir önlemi Sovyet rejiminin iflası olarak değerlendirir. Böylece Sovyet rejimiyle göçmen Ruslar arasındaki hava daha da gerilir. Ahmatova’nın “Anno Domini”yi Berlin’de göçmen desteğiyle yayınlaması, hem parti politikasına hem de devletin kültür politikasına aykırı kabul edilir. Hatta kitabın Rusya’ya sokulması yasaklanır. Yapıtta yer alan “Vatandaşlarıma” (Sograjdanam) ve “Gördüm altın dövme tacı” (Videl ya tot venets zlatokovannıy) gerçekten de politik içeriklidir ve yeni düzene yöneltilmiş eleştiriler söz konusudur. “Vatandaşlarıma” şiirinde şair, Moskova’yı büyük bir cesaretle “vahşi başkent” olarak adlandırır. Özgürlüğün sembolü olan göller, stepler ve şairin vatandaşlarının yaşadığı şehirler bu “vahşi başkent”te hapsedilmiştir. Şiirin devamında ise şair geçmişi koruduklarını anlatır:

“Hiç kimse bize yardım etmek istemiyordu,

 Evde kaldığımız için,

 Kanatlanmış özgürlüğü değil

 Şehrimizi sevdiğimiz için,

Kendi adımıza koruyorduk

Saraylarını suyunu ve ateşini şehrin.

 Bambaşka bir dönem yaklaşıyor,

Artık ölümün rüzgarı yüreğimizi donduruyor. ”

Ahmatova özellikle, bu dizelerde ve “Gördüm altın dövme tacı” şiirinde Rusya’da son yıllarda yaşananları onaylamadığını, olumsuzluklara kesin bir tavırla karşı durduğunu gizİememektedir. Altın dövme taç Rusya’daki yeni rejimi simgeler, ama bu taç şaire göre Rusya’ya yakışma maktadır ve İsa peygamberin başındaki dikenli taçtan farksızdır. Bununla birlikte Ahmatova, Avrupa ülkelerine dağılan göçmen Ruslara da serzenişte bulunmaktadır ve göçmenlere serzenişi, en az yönetime olduğu kadar serttir:

“Düşmana, işkence için

 Toprağını bırakanlarla birlikte değilim,

 Onların kaba dalkavukluklarına aldırmıyorum,

Şiirlerimi de onlara vermeyeceğim.

 (. . . )

Yolun karanlık, gezgin

Pelin kokar ekmeği yabancı memleketin. ”

Bu şiirlerin yer aldığı Berlin versiyonu olan “Anno Domini”nin yasaklanması, Ahmatova’nm yönetimle ilk resmi uzlaşmazlığı olarak kabul edilebilir. Ancak Rusya’da yayınlanan “Anno Domini MCMXXI” edebiyat dünyasında hak ettiği değeri bulur. Sembolizmin dev şairi Blok’un ölümüyle, 20’li yılların Rus şiirinde Ahmatova, hakkında çıkan pek çok olumlu eleştiri nedeniyle ilk sırada adı anılan sanatçı olur. Ahmatova’nın en iyi arkadaşı ve en büyük hayranı O. E. Mandelştam “Sovetskiy Yug” gazetesinde “Rus Şiiri Hakkında Bir Mektup” (Pismo o russkoy poezii) makalesini yayınlar. Mandelştam burada Ahmatova’yı, 19. yüzyıl Rus romanının psikolojik zenginliğini ve sıra dışı karmaşıklığını Rus liriğine taşıyan bir şair olarak adlandırırken “ Ama Karenina ’sıyla Tolstoy, Soylu Yuva ’sıyla Turgenev, tüm yapıtlarıyla Dostoyevski ve hatta kısmen Les kov olmasaydı Ahmatova da olmazdı. Ahmatova’mn kökleri şiirde değil, Rus düzyazı sanatında yatmaktadır,”  sözleriyle yüceltir. 20. yüzyıl Rus edebiyatının klasik Rus edebiyatıyla yakından bağlantılı “gümüş çağ” şairlerinden olmasına rağmen sembolizmin Moskova’daki temsilcisi V. Bryusov, tıpkı Tsvetayeva’ya olduğu gibi Ahmatova’ya da iğneli eleştiriler yöneltir. Ancak tüm titizliğine, genç şairlere tüm olumsuz yaklaşımına rağmen Bryusov, eleştirilerinde çoğunlukla sanatsal çerçeve dışına çıkmamaya özen gösterir. Tsvetayeva’nm kurta benzettiği  bu sembolist şair, arkadaşlarının Ahmatova’yı yayın yapmaktan ve kitaplarını yeniden bastırmaktan vazgeçirmeleri gerektiğini ileri sürer. Bryusov’a göre Ahmatova, yaşamın ve çağın gerisinde kalmış şairler grubu arasındadır.

Devlet yönetimi ve yönetim taraftarları ise 1922 yılında eğitimden sorumlu A. V. Lunaçarski’nin öncülüğünde, devrimci kadın şair A. Barko va’yı Ahmatova’ya alternatif olarak desteklemektedir. Lunaçarski, Ahmatova’nın yetkin motiflerine karşılık, Barkova’nın biraz zayıf kaldığı inancındadır. Bununla birlikte Barkova’yla Ahmatova’yı öğretmenine isyan eden öğrenci İkilisine benzeterek,

“Barkova sıra dışı kitabının her sayfasında tertemiz devrimci coşkusuyla, dindar Ahmatova’nın yaşlı bir kadın edasıyla yaktığı kandilleri deviriyor,”  

görüşünü ortaya koyar. Böylece yönetimin beklentisinin, sanatçıların devrim coşkusuyla dolu ve proleter kültürü anlatan yapıtlar vermeleri gerektiğini anımsatmaktadır.

1923      yılında sanat tarihi profesörü N. N. Punin’in sıkça mektup yazdığı ve aşık olduğu Ahmatova için: “Anna şiir yazmayı bıraktı, bunun nedeni ne, ne anlama geliyor, bir yıldır tek bir şiir yazmadı” demektedir. Paris’te çıkan göçmen gazetesi “Zveno” ise, şairin popülaritesini kaybettiğini Avrupa’daki Ruslara haber vermektedir. Devrimi ve yönetimin yeni uygulamalarını destekleyen edebiyatçılar ise Ahmatova’nın suskunluğunu şairin sanatını besleyen damarlar olan beylik düzeninin ve soylu sınıfının ortadan kalkmasına, temel motifleri oluşturan erotizm, mistisizm ve son olarak bunlara eklenen mistik milliyetçiliğin devrim rüzgarında ufalanıp gitmesine bağlamaktadır.  Şairin suskunluğunun nedeni, belki de gerek Rusya içinde gerekse Rusya dışında eleştiri dünyasının odak noktası olarak yönetimin dikkatini daha fazla çekmeyi istememesidir. Ahmatova otobiyografik düzyazısında yıllar sonra bu konuda şunları söylemektedir: “NEP olarak adlandırılan 20’li yılların başına gelince K. Çukovski’nin beni Mayakovski’yle (İki Rusya) karşılaştırmasından, V. Vinogradov’un ünlü “Ahmatova’nın Biçemi” makalesinden, B. M. Ey henbaum’un tüm bir kitabından (1922) sonra biçimciler benim şiirlerimle ilgilenmeye başladılar. Yazılar vs. yazdılar. Gerçekten de tüm bunlar (bu arada tüm yaşantım boyunca olduğu gibi) epeyce hüzünlü sona erdi. ”  Ahmatova bu dönemde çektiği maddi sıkıntıyı edebiyat bilimiyle uğraşarak aşmaya çalışır. Ayrıca edebiyat bilimi kendini koruyabileceği bir sığınaktır. Ahmatova Çukovski’yle birlikte 19. yüzyılın önemli şairlerinden olan ve sanatında halkçı motifler ve konular işleyen N. A. Nekra sov’un şiirlerini yeniden yayına hazırlamak çalışmasına girişir. Başlıca görevi Nekrasov’un şiirleriyle ilgili açıklamaları kaleme almaktır. Ancak Çukovski’nin belirttiği üzere bu ilk deneme başarısızdır. Çünkü şair düzyazı yazarken zorlanmaktadır.

1924      yılında Ahmatova yönetimle arasını düzeltmek için, Rusya Şairler Biriliğine (VSP) M. A. Kuzmin ve F. K. Sologub’la birlikte katılır ve bu grup aralarına Leningradlı proleter şairlerin de katıldığı Leningrad şubesini organize eder. Bir süre sonra Leningradlı proleter şairler Ahmatova ve Sologub’un grubunu dışlar. Ahmatova bu sıralarda düz yazı ve incelemeler üzerine yoğunlaşmakla birlikte edebiyat gecelerinde şiir okumaya devam etmektedir. 20 Nisan 1924 günü Politeknik Müzesinde ve Konservatuarda böyle bir edebiyat gecesi organize edilir, şairin okuyacağı şiirler sansür komitesince incelenir ve aralarından “Lut’un Karısı” (Lotova jena) şiirinin okunmasına izin verilir. Ancak Ahmatova düşündüğü gibi yönetimle uzlaşamaz. 1924 baharı için şunları söyler: “Mosko  va’daki şiir gecelerinden sonra edebiyat etkinliklerime son verildiği konusunda bir karar çıkarıldı. Dergilerde ve almanaklarda şiirlerim yayınlanmaz oldu, edebiyat gecelerine de çağırılmıyordum. (Nevski caddesinde M. Şaginyan’a rastlamıştım. Bana: “Öyle önemli bir kişisiniz ki Merkez Komite sizin için karar çıkardı: tutuklanmayacak, ama yayın da yapmayacaktır diye!”)”   1940 yılma kadar Ahmatova’nın yeni tek bir şiiri yayınlanmaz. Böylece Ahmatova 1925 yılından itibaren kendini Gumilyov, Baudlaire ve Puşkin’in sanatını incelemeye adayacaktır. Bu incelemelerinin somut sonucu, kendi yaşamıyla paralellikler bulduğu ve dokunulmaz kalesi haline getirdiği Puşkin’le ilgili makaleleri olur.

Ahmatova’nın NEP yıllarındaki sanatsal ve günlük yaşamı, Ekim Devriminin getirdikleriyle uzlaşamayan Rus aydınları için oldukça tipik olaylarla doludur. Ancak tüm maddi zorluklara, tüberküloz hastası olmasına ve sanatçı kimliğiyle dilediği gibi yapıtlar verememesine rağmen, kendisine dostları tarafından defalarca teklif edildiği, eline fırsatlar geçtiği halde ülkesini terk etmeyi bir an bile düşünmemiştir. Bu tutumunun, devlet yetkililerinin dikkatini çektiği ve en azından yenileri olmasa da eski şiirlerinin defalarca yayınlanmasını sağladığı gerçektir.

KAYNAKÇA

Ahmatova, Anna. (1998). Sob. soç. v şeşti tomah, tom 1, Moskva: EIlis Lak

Ahmatova, Anna. (2000). Sob. soç. v şeşti tomah, tom 4, Moskva: Ellis Lak

Carr, E. H. (2002). Bolşevik Devrimi 1917-1923, İstanbul: Metis Yayınları

Height, Amanda. (1976). Anna Akhmatova, A Poetic Pilgrimage, New York and London: Oxford University Press

Kudrova, İrma. (2002). Jizn Marinı Tsvetayevoy, SanktPeterburg: İzd. jurnala “Zvezda”

Letopis jizni i tvorçestva Annı Ahmatovoy, tom II. (1998). Moskva: Edıtorial URSS

Reeder, Roberta. (1995). Anna Akhmatova, Poet and Prophet, New York: Picador USA

Tsvetayeva, Marina. (1994). Sob. soç. v semi tomah, tom 4, Moskva: Ellis Lak

Doç. Dr. E. Zeynep Günal, A. Ü. DTCF, Rus Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi.

*          Demos: Yunanca olan bu sözcük antik Yunan’da soylu topluluğuna karşı oluşan bir topluluktur, ancak köle de değildirler.

ANNA AHMATOVA VE ”REQUİEM”

Doç. Dr. , Zeynep Günal

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi

Rus Dili ve Edebiyatı Ab. Dalı

ÖZET

Sovyet edebiyatının önde gelen kadın şairlerinden olan Anna Ahmatova’nın “Requiem”poemi, otuzlu yılların Rusya’sı için “dev bir anıt” niteliğindedir.

Şair beş yıl boyunca (1935-1940) yazdığı bu poemde Stalin döneminde uygulanan baskı rejiminin aydınlar ve onların yakınları üzerindeki derin, hatta ölümcül etkilerini dile getirmektedir. Yapıtın en önemli özelliği 1935 yılından 1963 yılına kadar, Ahmatova’nın güvendiği on kişi tarafından ezberlenerek korunmuş olmasıdır.

***

“Reauiem” ilk kez 1963 yılında Münih’te yayınlandı. Rusya’daki gerçek okuyucularıyla ise Ahmatova’nın ölümünden tam yirmi yıl sonra 1987 yılında tanışabildi.

Sesimi her şeye rağmen duyacaklar

Ve her şeye rağmen ona tekrar inanacaklar

Sovyet Rusya’nın en büyük kadın şairlerinden sayılan Anna Andreyevna Ahmatova2 (1889-1966) Reçuiem’i 1935-1940 yılları arasında yazmıştır. Dönemi için müthiş bir protesto niteliği taşıyan Requiem ‘in Stalin döneminde yaşayan Rus aydınları için taşıdığı anlamı, ünlü çocuk kitabı yazarı ve edebiyat eleştirmeni olan Korney Çukovski’nin kızı Lidiya K. Çukovskaya, 1938-1966 yıllarını kapsayan ve çok değerli bir kaynak olan “Anna Ahmatova’yla İlgili Notlar” adlı üç ciltlik yapıtında:

“Zaman hem uçup gidiyor hem de aynı yerde duruyor. Requiem ise Leningrad, Anna Andreyevna’nın odası, kül tablası, koltuk, Nevski caddesi üzerinden ve Fontanka’dan geceleri eve dönüşlerim, küçük Lyuşa, Mitya’nın  odasının kapılarındaki gri-kahve renkli mühürlerin izleri demek. . . . “ 

sözleriyle açıklamaktadır. Otuzlu yılların Rusya’sı için “dev bir anıt” olarak kabul edilen bu yapıtın oldukça ilgi çekici bir kaderi vardır. Requiem 1938 yılından itibaren ilk kez yayımlandığı 1963’e kadar Ahmatova’nın güvendiği ve aralarında Çukovskaya’nın da bulunduğu yaklaşık on kişi tarafından hiçbir şekilde yazıya dökülmeden ezberlenerek korunmuştur. Çukovskaya “Notlar”ın girişinde yapıtın ne koşullar altında yaratıldığını ve nasıl ezberlendiğini şu sözlerle anlatmaktadır: “Anna Andreyevna beni ziyarete geldiğinde, Requieın’den dizeler okuyor, elbette fısıltıyla, oturduğu Havuzlu Ev’de (Fontannıy dom) ise fısıldamaya bile kalkışmıyordu, konuşmanın ortasında birdenbire susuyor ve gözleriyle bana tavanı ve duvarları işaret ederek eline bir parça kağıt ve kalem alıyordu; sonra yüksek sesle “çay alır mısınız?” ya da “ne çok yanmışsınız!” gibi sıradan şeyler söylüyor, ardından kağıt parçasını el yazısıyla dolduruyor, bana uzatıyordu. Şiirleri okuyorm, ezberleyince de geri veriyordum. “Bu yıl sonbahar erken geldi” diyordu yüksek sesle Anna Andreyevna, kibriti çakıp kağıdı kül tablasında yakarken. “‘ Ahmatova yapıtını yayıma hazırlama cesaretini ancak altmışlı yıllarda Hruşçov döneminde bulmaya başlamıştır. Şair 1962 Mayısında Çukovskaya’yla bir parkta buluşur ve Requiem’i okumasını ister: “O dinliyordu, ben ise defalarca kendi kendime tekrarladığım şiirleri yüksek sesle okuyordum. O baş örtüsünün düğümünü çözmüş, paltosunun önünü açmıştı. Ağaçlara ve arabalara dikkatle bakarken, sesime kulak kesilmişti. Susuyordu. Tamamını okumuştum. Şiirleri yazıp yazmayacağını sordum. “Bilmiyorum”, – diye karşılık verdi, bundan benim de henüz yazma hakkım olmadığı sonucunu çıkarmıştım. “Sizden başka ezberlemiş olan yedi kişi daha var. ”  Aynı yılın Ekim ayının sonunda üç kişi biraraya gelirler ve “Epilog” bölümü daktiloda yazılır ve Ahmatova imzalar. Bu hepsi için unutulmaz bir andır, o güne kadar belleklerde saklı tutulan şiir ilk kez yazıya dökülmüştür. Çukovskaya: “Çay içmiş, ağırlanmış ve armağan verilmiş olarak ayrıldım oradan. Çantamda Reguiem’in daktiloya çekilmiş “Epilog”u vardı. . . Artık belleğimde değil, çantamdaydı!”  diyerek sevincini dile getirmektedir. Aralık ayında ise yapıt birkaç nüsha halinde ve baştan sona daktilo edilir. Çukovskaya bunu “olay” olarak nitelendirmektedir. Özgürlüğüne kavuşan şiirler, artık “insanların yüreğini kendileri yakacaklar”dır . Her şeye rağmen, Ahmatova’nın müthiş bir protesto olan şiirini yayımlaması durumunda neler olabileceği, sorudan öteye geçememektedir. Bu dönemde Ahmatova Reguiem’i, bir yandan sansüre uğramadan yayımlayabilecek bir dergi aramaktadır, diğer yandan daktilolanmış nüshalar elden ele yayılmaktadır. 1963’te ise Ahmatova, Requiem ‘in Paris’te yayımlanması konusunda tereddüt içindedir. Çünkü şair yapıtın orada yayımlanması durumunda kendisinin takibe alınacağı, oğlu Lev’in ise bu kez öldürüleceği inancındadır. Bununla birlikte Ahmatova aynı yılın 28 Aralık günü, Çukovskaya’ya Requierri’in Münih baskısını gösterecektir: “Çantayı açtı, içinden bir kitap çıkardı ve bana uzattı. Bu küçük, beyaz bir kitaptı, çerçevesi siyahtı ve beyaz kapağına iri, okunaklı harflerle: ANNA AHMATOVA REQUIEM yazılmıştı. Ellerim buz kesti, kalbim ise dizlerimin üzerinden yere fırlayacakmış gibiydi. Requiem yayımlanmıştı en sonunda!”  Poem daha sonra 1964’te Roma’da göçmen Çekler tarafından kitapçık haline getirilmiştir. Requiem anayurdu Rusya’da, ancak şairin ölümünden yirmi yıl sonra, 1987’de “Oktyabr” ve “Neva” dergilerinde yayımlanabilmiştir.

Bilindiği gibi Requiem’in yazıldığı yıllar, Sovyet Rusya’nın kültür politikasında köklü değişikliklerin yapıldığı döneme rastlar. Bu değişiklikler, aydın grubunun büyük kesiminin olduğu gibi Ahmatova’nın da yaşamını derinden ve olumusuz etkilemiştir. Sanat tarihi profesörü olan üçüncü eşi N. N. Punin ve Leningrad Üniversitesi’nin Tarih Bölümü öğrencisi olan oğlu ünlü tarihçi Lev N. Gumilyov , 22 Ekim 1935’te rejim karşıtı gösterilere katıldıkları gerekçesiyle tutuklanırlar. Daha sonra her ikisi de, Ahmatova’nın Stalin’e yazdığı rica mektubu üzerine hemen serbest bırakılırlar. Ahmatova 1960 yılında, yaşadığı bu olayı şu sözlerle anlatacaktır: “1935’te Leva’yı ve Nikolay Nikolayeviç’i tutukladıklarında Seyfullina’ya gittim. Merkez Komitesi (Tsentralmy Komitet) İçişleri Halk Komiserliği’ne (Narodnıy Komissariat Vnutrennıh Del ya da NKVD) telefon etti, oradan ona, Stalin’e yazdığım mektubu, Kutafya kulesine bırakmamı ve Poskrebışev’in ileteceğini söylemişler. Mektubu götürdüm, Leva ve Nikolay Nikolayeviç aynı gün eve döndüler. . . Bu belki de İosif Vissarionoviç’in yaşamı boyunca yaptığı en iyi tek şeydi. . . Leva 1938’de tutuklandığında ise her şey boşa gitmişti. ”  Lev N. Gumilyov ikinci tutuklanışında Ahmatova’nın da belirttiği gibi serbest bırakılmamış, Sibirya sürgününe mahkum edilmiştir. İşte Ahmatova Requiem’de eleştirmenlerin de vurguladığı gibi, bu tutuklamalarla sürgünlerin neden olduğu kendi aile trajedisini ve benzer olayları yaşayanların, özellikle Rus kadınlarının trajedisini anlatmaktadır. Şair bu gerçeği, yapıtının en başına koyduğu 1961 tarihli epigrafla dile getirmektedir:

“Hayır, ne yabancı bir gökyüzünün altındayım,

Ne de yabancı kanatların koruması altında

Ben talihsizlik sonucu halkımın bulunduğu

Yerde halkımla birlikteydim o zamanlar “

Reauiem, Ahmatova tarafından başlangıçta poem olarak tasarlanmış değildir. Hatta şair kendisi, her bir bölümü ayrı şiir dizisi olarak adlandırmışsa da daha sonraları bu yapıtının poem olduğuna karar vermiştir. Trajik duyguların yoğun olduğu bu yapıt, düz yazı biçimindeki “Önsöz Yerine”yle birlikte yedi bölümdür. Farklı yıllarda yazılan şiirler kronolojik bir düzen izlememektedir. Düzeni içerik belirlemektedir, buna göre yapıtta yer alan başlıklar şunlardır: “Önsöz Yerine” (Vmesto predisloviya, 1 Nisan 1957), “İthaf (Posivyaşçenie, Mart 1940), “Giriş” (Vstuplenie, 1935, 1938, 1939), “Hüküm” (Prigovor, 1939), “Ölüme” (K smerti, 19 Ağustos 1939, 4 Mayıs 1940), “Çarmıha Gerilme” (Raspyatie, 1938, 1940), “Epilog” (10 Mart 1940). “Önsöz Yerine” başlıklı bölümde, Ahmatova şiirin yazılış nedenini anlatmaktadır. En yeni ve en son yazılan bölümü olmasına rağmen “Önsöz Yerine”, yapıtın hem bireysel düzeydeki duyguları hem de haksız tutuklama ve cezalara boyun eğmek zorunda kalan geniş bir kitlenin duygularını yansıttığını ortaya koymaktadır: “Yejov’lu  korkunç yıllarda Leningrad’taki hapishane kuyruklarında on yedi ayımı geçirdim. Bir gün birisi beni ‘tanıdı’. O zaman elbette adımı yaşamında hiç duymamış, arkamda duran dudakları morarmış bir kadın, hepimize özgü o donukluktan sıyrıldı ve kulağıma (oradayken herkes fısıltıyla konuşurdu): -Tüm bunları yazabilir misiniz? diye sordu. Ve ben de: -Yazabilirim, dedim. İşte o anda bir zamanlar var olan, gülümseme gibi bir şey geçti yüzünden. “

Yapıtın yazıldığı yıllarda, rejim karşıtı ya da halk düşmanı (vrag naroda) sayılan aydınların evine sıkça baskınlar yapıldığı ve bu baskınlar sırasında ele geçen sözde kanıtlar üzerine bu kişilerin tutuklandığı bilinir. Bu arama ve tutuklama süreci, “Giriş” bölümünün ilk kısmında dile getirilmiştir. Poemin kahramanı bir yandan gerçek, belki de o dönemde her gün yaşandığı için olağan, ancak bir o kadar da inanılması güç bir sahne betimlemektedir. Burada, bir ailenin başkaları tarafından keyfi biçimde parçalanışı söz konusudur:

“Şafakta alıp götürdüler seni

cenazede gibi yürüyordum arkandan

 Çocuklar ise karanlık odada ağlıyorlardı. ”

Otuzlu yıllarda Sovyet Rusya’da sıkça yaşanan bu sahnenin, biyografik bir özelliği de vardır. Ahmatova burada aynı zamanda eşi Punin’in 1935’teki tutuklanışını betimlemektedir. Dizelerin devamında poemin kahramanı, tutuklanan kişinin durumunu anlatmaktadır. Sözde suçlunun dudakları bir ikonunki kadar soğuktur, alnında ise ecel teri vardır. “Ecel teri” gerçekten korkunç bir ifade biçimidir, çünkü tutuklanan pek çok kişi evine dönememiştir. Poem boyunca şair, bu geri dönülmezlik ya da dönülüp dönülmeyeceği konusundaki belirsizlik duygusunu okuyucuya duyumsatmaktadır. Kahraman tutuklan¬madan sonra tutuklunun, hapishanedeki durumundan söz eder. Hapishane poemin ” İthaf başlıklı ilk bölümünde betimlenmektedir:

“Ama hapishane kilitleri sımsıkı

Arkalarındaysa ‘kürek mahkumlarının inleri’

Ve ölümcül hüzün var. ” 

Sımsıkı kapalı kilitlerin ardında kimsenin aşamayacağı kocaman bir duvar daha vardır, bu çoğunluğu haksız yere tutuklanmış, geleceğinin ne olacağını bilmeyen kişilerin hüznünden başka bir şey değildir. Bu hüznü derinleştiren, umutsuzluğa dönüştüren bir başka öge ise hapishanede mahkumlarla uğraşan ”askerler” ve onların ”ağır adımları” dır. Poemin kahramanı dışarıdan bakan bir kişi, ziyaretçi konumunda bulunduğu için içeride neler olup bittiğini tam bilememektedir, merak içindedir ve mahkum oğluna seslenir: “Neler olup bittiğini anlamıyorum/ Hapishanede nasılsın oğulcuğum. ”  Hapishanenin bahçesinde tek bir kavak ağacı vardır. Bu kavak ağacıyla kahraman, içeridekilerin yalnızlığını ve çaresizliğini ortaya koymaktadır. Aynı zamanda ağaç, adeta, dışarıdakilere içerideki mahkumlardan haber verir gibidir:

“Hapishanenin kavağı sallanıyor orada

Tek bir ses duyulmuyor – oysa orada

 O kadar çok masum yaşam sona eriyor ki. “

 Bahçedeki tek kavak ağacı ve ölüm sessizliğiyle hapishane mezarlıktan farksızdır.

Tutuklama ve hapishane yaşamının ardından, “Hüküm” bölümünde sürgün kararı ve bunun yarattığı etkiden söz edilir:

“Henüz nefes alan göğsüme

Taştan sözcük düştü

Önemli değil, nasılsa hazırdım ben

Bir şekilde üstesinden gelirim bunun da. ” 

Ahmatova’nın 1939’da yazdığı bu bölüm ilk anda ayrılığı anlatan bir aşk şiiri izlenimi vermesine rağmen, şair burada oğlu için verilen Sibirya sürgünü kararının uyandırdığı etkiyi anlatmaktadır. Bu dizeler her iki tarafın da duygularını yansıtmaktadır. Hem korkunç darbeyi hem de hükümün ağırlığını belirten “taştan sözcük”, hem mahkumun hem de annenin yüreğine düşmektedir. Her an beklenen kötü haber ve hüküm karşısındaki çaresizlik beraberinde zorunlu bir boyun eğişi getirmektedir. Poemin kahramanına yapacak tek şey kalmıştır: geçmişi silmek ve yeni şartlarda yaşamayı yeniden öğrenmek. Ahmatova 1935’te yazdığı “Giriş” bölümünde sürgüne gitme sürecini betimler. Şairin bu bölümde yarattığı imajlar canlı, güçlü ve dokunaklıdır:

“Lokomotiflerin düdükleri

Ayrılığın kısa şarkısını söylüyordu

Ölüm yıldızları üzerimizde duruyorlardı

Ve masum Rus kıvranıyordu

Kanlı çizmelerin altında

Ve altında kara araba tekerleklerinin. , “

Ayrılığın kısa şarkısı”,sürgüne gidenlerle geride kalanların vedalaştıklan anı simgelemektedir. Poemin kahramanı bu sözlerle, aynı zamanda sürgünün dönüşsüzlüğünü de anımsatmaktadır. Burada artık oğul ya da yakın bir kişi değil tüm Rusya yer almaktadır. Felaketi yaşayan tüm Rusya’dır. Ahmatova poeminin bu dizelerinde, rejimi açıkça eleştirmektedir. “Ölüm yıldızları” ve “kanlı çizmeler”le sağlanan metonimi arama, tutuklama ve sürgün kararını veren Stalin’le Kremlin yetkililerinin yerine kullanılmaktadır. Alıntıladığımız bölümdeki en ilginç sözcük grubu, orijinali çyornıe marusı olan “kara arabalar”dır. Bu kara arabalar Stalin döneminin siyasi simgesi olmuş bir sözcüktür ve özellikle bu arabalarda mahkumlar taşınmaktadır.

Poemin kahramanı, sürgüne mahkum edilen kişinin çaresizliğini “Çarmıha Gerilme” bölümünde dile getirmektedir. Incil’den alıntılanmış bölümde, otobiyografik izler taşıyan dizeler vardır:

“Babasına dedi ki: ‘Beni niye bıraktın?’

Annesine ise: ‘Ah Mene ağlama’ “ 

Burada babasına seslenen oğul, Ahmatova’nın oğlunun yerini tutmaktadır. Bilindiği gibi Nikolay Gumilyov 1921 yılında kurşuna dizilmiştir. Şair böyle bir alıntıyla ilk eşinin de öldürüldüğünü okuyucuya anımsatmaktadır. Ayrıca babadan gelebilecek bir yardım olasılığının ortadan kalkmış olması, mahkum oğulun çaresizliğini ortaya koymaktadır. Yalnız kalmış anneye söylenebilecek tek teselli sözcüğü ise “ağlama”dır. Baba sözcüğü hıristiyanlıkta, bilindiği gibi, Tanrı anlamını da içermektedir. Ahmatova burada, bir kez daha sözcük oyunu yaparak söz konusu dizelere ikinci bir anlam daha yüklemiştir. Böylece şair okuyucuya, mahkumların ve onların yakınlarının, Tanrı tarafından neredeyse terk edilmiş oldukları duygusuna kapıldıkları düşüncesini vermektedir. “Çarmıha Gerilme” poem içinde tam anlamıyla mistik bir anlam içeren tek bölümdür.

Poemin kahramanı arama, tutuklama, sürgün edilme ve sürgün sırasında ölmek ya da ölmemekle ilgili belirsizlik ögeleriyle mahkumların yaşadıklarını dile getirmektedir. Ancak mahkumların yaşadığı her somut olayın, dışarıdakiler üzerinde yaptığı soyut bir yankı vardır. Dışarıdakilerin hem kendileri hem de mahkumlar için yapabildikleri tek şey ziyaret kuyruklarında beklemektir. Ahmatova bu bekleyiş sahnesini çizerken otobiyografik öğelerden bir kez daha yararlanmaktadır:

“Çarköyünün neşeli günahkârına

Göstermek gerekirdi

Neler olacak yaşamında diye:

Üç yüzüncü kişi olarak, elinde paketle

Dikilecekmişsin Kreşti  hapishanesinin altında meğer” 

Çukovskaya “Notlar”ında Ahmatova’nın hapishane kuyruğundaki bekleyişini şu sözlerle anlatmaktadır: “Ayakta durmak işkenceydi. İçimizden biri, zaman zaman Anna Andreyevna’yı kuyruktan başka bir tarafa uzaklaştırarak tretuvara oturtuyordu, o sırada diğerimiz kuyrukta onun yerine duruyorduk. Ama o yerinden istemeyerek çıkıyordu, korkuyordu: birdenbire bir şey olursa diye. . . Suskun duruyordu. ”  Ellerdeki paketlerde mahkumlar için eşyalar taşınmaktadır. Paket verilmesine her zaman izin çıkmamaktadır. “Notlar”dan bu paketlerin teslimi konusunda alıntı yaparak bu dizelerde yaratılan imajı daha canlı bir hale getirebiliriz: “Geçen defa yalnızca Anna Andreyevna’yla benim bulunduğum avluda şimdi kıvrılıp giden bir kuyruk vardı. Burada sorulan tek soru: yapılabilecek ne var? Eşyaları yüzü çille kaplı, boyası çıkmış kızıl saçlı, kötü davranışlı bir kız alıyordu. Sıra bize geldiği zaman ‘kime verileceğine dair isim ve adres yazmak gerekiyor mu? Ya da yalnızca kime verileceğini yazmak?’ diye sordum, -‘Bize adres gerekli, kim kime veriyor size gerek kalmadan da biliyoruz, ‘ diye çirkin bir memnuniyetle karşılık verdi kızıl. ” Ahmatova ”İthaf bölümünde, kendisiyle aynı kaderi paylaşan kadınlardan söz etmektedir. Poemi kendisi gibi aylarca kuyruklarda bekleyen kadınlara ithaf ettiğini şu dizelerle belirtir:

“Nerede şimdi benim

İki şeytani yılımın kız arkadaşları

Sibirya kasırgasında neler işitiyorlar?

Ayın çemberinde neler görüyorlar?

Ve ben veda selamımı gönderiyorum onlara. ‘ 

Bu dizelerde uzun, uğursuz bekleyiş dönemi ve ardından gelen sürgün yaşamı anlatılmaktadır. Verilen sürgün kararıyla birlikte kuyruktaki ziyaretçilerin bu kez de mahkumların ardından sürüklendikleri bellidir. Burada özellikle nevolnıe sözcüğünün üzerinde durmak gerekir. Nevolnıe, esirler anlamının yanısıra irade dışı anlamını da içerir. Ahmatova, böylelikle, hem kuyruktaki diğer kadınları irade dışı edindiği arkadaşları hem de bu kişilerin sürgüne gidenlerin peşinden sürüklendikleri için esir olarak nitelendirme olanağını elde etmiştir.

Yaşanan tüm korkunç olaylara rağmen kuyrukta bekleyen herkeste ”umut” vardır. Ancak poemin kahramanı, ”umut” sözcüğünün ne denli korkunç bir anlam içerebileceğini kanıtlar, çünkü ”umut” o koşullarda gerçeğe dönüşmesi olanaksız bir düşten farksızdır: “Güneş daha alçak ve Neva sis içinde/ Umut ise hala uzakta şarkı söylemekte , e7 Poemin kahramanı umudun, yönetim tarafından kullanılan psikolojik silahlardan bir tanesi olduğunun farkındadır. Ahmatova’nın Çukovskaya’ya söyledikleri yapıtında yer alan bu düşünceyi haklı çıkarır gibidir: ”-Umudun işkencesi nedir bilir misiniz? Hayalkırıklığından sonra sükunet gelir, ama umut yüzünden insan delirebilir. ”  Poemin kahramanı, kişiyi umuda sürükleyen süreci de dile getirmektedir. Bu dizeleri Ahmatova, oğlunun ikinci tutuklanışı üzerine yazmıştır:

“On yedi aydır ağlıyorum,

Seni eve çağırıyorum

Cellatın ayaklarına kapandım

Sen hem evladım hem de dehşetim oldun

Her şey sonsuza dek karıştı

Ve kim canavar kim insan ayırt edemez oldum. ,

”Cellat” anlaşılacağı gibi, mahkûmun serbest bırakılması için baş vurulan kişidir. Umut veren cellattır. ”

Ancak umutlar gerçeğe dönüşmeyince, kişi yine acı çekmeye başlamaktadır. Çünkü evlat hala mahkumdur. Bu noktada ”cellat” ve ”evlat” acı çektirme bakımından aynı konumda bulundukları için, poemin kahramanı açısından ikisi de canavardan farksızdır. Ahmatova, bu kaderi yaşayan kadının çaresizliğini ve yalnızlığını ise şu dizelerde anlatmaktadır:

“Bu kadın hasta

 Bu kadın tek başına

Kocası mezarda, oğlu hapiste

Benim için dua edin'” 

Bu dönemde Ahmatova gerçekten yalnızdır. Çukovskaya “Notlar” ında şairin edebiyatçı arkadaşları tarafından da yalnız bırakıldığına değinmektedir. Daha önce de belirttiğimiz gibi poemin mistik anlam taşıyan bölümü “Çarmıha Gerilme”de, oğulun umutsuzluğunun yanısıra anneninki de dile getirilmektedir. Burada poemin kahramanı, ruhunu teslim etmekte olan İsa’nın karşısındaki Meryem’le kendisi arasında paralellik kurmaktadır. Poemin kahramanı, oğlunun durumu karşısında derin bir üzüntü içindedir. İçine düştüğü durumdan onu kurtarabilecek kimse yoktur ve bu duruma dayanmak zorundadır. Çaresizlik çevredekilerin anneden uzak durmalarına neden olmaktadır: “Annenin suskunluk içinde durduğu yere/ Bakmaya bile cesaret edemiyordu kimse. ”

Poemin kahramanıyla mahkumun buluşma noktası ölümdür. “Ölüm”e adlı bölümde ölüm tüm acılara son verecek tek yol olarak gösterilmektedir. Bölümün ilk dizesi, ölüme meydan okuma izlenimi vermektedir. Belki de şair, bu izlenimi özellikle yaratmaktadır. Böylelikle geleceği gün kaçınılmaz olan ölümden, zamanından önce gelmesini istemenin de bir tür meydan okuma olabileceği düşüncesini ileri sürmektedir:

“Nasılsa geleceksin -niçin şimdi gelmiyorsun?

Seni bekliyorum-çok zor durumdayım

Böylesine basit ve garip olan senin için

Kapıyı açtım ve ışığı söndürdüm. ‘” 

Alıntı şairin, yapıtı bir kez daha otobiyografik düzeye çektiğini göstermektedir. Ahmatova, çocukluk döneminden itibaren sürekli hastalıklarla uğraşmıştır. Bu bezdirici bir durum olsa da o, 1938-1940 yılları boyunca hastalıklarını, çözüm olarak gördüğü ölümle özdeşleştirmiştir. “Notlar”da şöyle birkaç satır yer almaktadır: “Birdenbire bana alnını gösterdi, çevresi koyu kahve renkli küçük bir yara vardı. – Bu kanser, – dedi. – Yakında öleceğim bu çok iyi. “  Poemin devamında kahraman, ölüme, istediği kılıkta gelebileceğini söyler. Bu dizelerde yaratılan imajlar çok ilginçtir. Ölümün bir kurşun, gizlice arkadan sokulan bir haydut ya da tifo nöbeti gibi gelmesi önemli değildir. Önemli olan gelmesidir. Kahramanın ölüme önerdiği son kılık, peri masalı gibidir. Şair burada çocukluk dönemini çağrıştıran peri masalını “mide bulandıracak kadar bilinen” sözleriyle niteleyerek, değerini düşürür. Bu masala göre kahraman bir hayalet haline gelerek “mavi şapka”ya tepeden bakabilecek ve o haliyle apartman yöneticisini korkutabilecektir. Bu düşüncede hafif bir ironi söz konusudur. Aynı tür ironi poemin

“çar köyünün neşeli günahkarına

Göstermek gerekirdi

Neler olacak yaşamında diye”

dizelerinde de yer almaktadır. Kahraman kendi üzerindeki bu ironiyi “mavi şapka” sözleriyle izleme, arama ve tutuklama yapan görevlilere ve apartmanlarda yaşayan kişilerle ilgili bilgileri polise veren apartman yöneticilerine yöneltmiştir.

Ahmatova, zaman zaman Stalin’e yönelik metonimiler yapmaktan da geri kalmamıştır. Zira bu metonimiler, yapıtın o dönemde basılmasından duyulan korkuyu haklı çıkaracak niteliktedir. Kahraman başına gelenlere inanamamaktadır ve bu duygusunu şu sözlerle dile getirmektedir:

“Hayır bu ben değilim, bu acı çeken başkası.

Ben böyle acı çekemezdim, olan biteni

Kara çuhalar örtsün bırak,

Ve bırak fenerler götürsün. . .

Geceyi. ”

“Gece” sözcüğü burada Stalin’i anlatmaktadır.  Poemin kahramanına göre şehrin üzerine geceyle çöken karanlık gibi Stalin düzeni de, dönemin halk düşmanı olarak kabul aydınlarının üzerine çöken bir karanlıktır. Başka bir metonimi ise:

“Ve gözlerime bakıyor dik dik

Ve çabucak gelecek bir ölümle tehdit ediyor

Büyük yıldız. ”

dizelerinde yer almaktadır. Poem boyunca, kahraman yöneticileri Kremlin yıldızlarıyla özdeşleştirmektedir. Elbette “büyük yıldız”la da Stalin kast edilmektedir.

Requiem’in “Epilog”u iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde kahraman, daha önce anlattığı olayların ve yaşadığı duyguların onda nasıl izler bıraktığından söz etmektedir. Bu bölümde acının insanların fiziğini ve kişiliğini nasıl değiştirdiği gerçekçi bir tutumla ele alınmıştır. Kişiler gülmez olmuştur, yüzlerinde zamansız çizgiler belirmiş, saçlarına aklar düşmüştür. En kötüsü, içlerine koku yerleşmiştir. Kahraman, mahkum yakınlarının bu halini şu sözleriyle ortaya koyar:

“Göz kapaklarının altından korkunun nasıl baktığını

/. . . . /

Ve kuru bir gülüşte korkunun nasıl gizlendiğini öğrendim. ” 

Ahmatova’nın hapishane kuyruklarında yalnızca kendi acısıyla değil başkalrının acısıyla da ilgilendiğini gösteren bu dizelerin kaynağı belki de şairin 1939′ da söylediği şu sözlerdir: “-Bu gözlere bakamıyorum. Fark ettiniz mi? Sanki gözler ayrı birer varlık gibiydiler, yüzden bağımsızdılar. ”

“Epilog”da kahraman, “Giriş” bölümünden itibaren gösterdiği bireysel tutumdan uzaklaşarak, kendisiyle aynı kaderi paylaşan diğer kadınlara döner. Dönüş şu dizelerle sağlanmıştır:

” Ve ben yalnızca kendim için değil

Benimle orada zehir gibi soğukta ve Temmuz sıcağında kırmızı, göz alıcı duvarın altında bekleyen

Herkes için dua ediyorum. ” 

Poemin kahramanı ”Epilog” un ikinci bölümünde ”herkes” sözcüğünü açarak, kuyrukta gördüğü kişilerden bazılarını betimler. Bu dizelerdeki duygu yükü çok yoğundur:

“Sizleri görüyorum, duyuyorum, duyumsuyorum:

Pencereye kadar zorlukla taşıdıkları kadını da

Anavatanının topraklarında gezemeyen kadını da

Güzel başını uzatıp

“Buraya evimmiş gibi gelir oldum ” diyeni de. ‘ 

Alıntının en dikkat çeken özelliği, sözü edilen kişilerin hep kadın olmasıdır. Ahmatova’yla Çukovskaya arasında bu konu üzerine bir konuşma geçmiştir. Ahmatova ”. . . Biliyor musunuz, son iki yıldır erkekler hakkında kötü düşünmeye başladım. Fark ettiyseniz, orada neredeyse hiç erkek yok” der.  Ahmatova’nın düşüncesini paylaşmayan Çukovskaya, dipnotta kuyruktakilerin çoğunun kadın olmasının nedeninin, hapishanedekilerin hemen hepsinin erkek oluşuyla açıklamaktadır.

”Epilog”un ikinci bölümünde şair poemin başından itibaren, yapıtla arasına koyduğu mesafeyi kaldırır. Kuyrukta rastladığı kadınları, ”şeytani iki yılının kız arkadaşlarını, hiçbir zaman unutmayacağını belirtirken şair and içer gibidir. Aynı zamanda onların da kendisini anımsayacağından emindir. Ahmatova dizelerine, ünlü Rus şairi A. S. Puşkin’in Kendime insan yapımı olmayan bir anıt diktim (Ya pamyatnik sebe vozdvig nerukotvornıy, 1836) şiirini anımsatan bir içerikle devam eder. Bilindiği gibi Puşkin’in bu şiiri de çarlık düzenine karşı yazılmıştır ve Requiem gibi, yazıldığı dönemde yayımlanmamıştır. Bu şiirde şair somut bir anıt yerine, sözcüklerden oluşan ve asla unutulmayacak, halk arasında dilden dile dolaşacak bir anıtı anlatmaktadır. Puşkin’in çarlık düzenine karşı ayaklanan Dekabristleri (Aralık isyancıları) andığı ve özgürlükten söz ettiği dizeler, içerik açısından Requiem’le örtüşmektedir: “Acımasız yüzyılımda özgürlüğü övdüm/ Ve ölenlere karşı merhamet uyandırdım”  Ahmatova da yapıtında rejimin aydınlar üzerindeki baskısına karşı çıkanların yaşadıklarını anlatmaktadır. Requiem’in yazıldığı yıllar, tıpkı Puşkin’in yüzyılındaki gibi aydınlar açısından acımasız geçen bir dönemdir. Reguiem’in mahkumlarıyla, Puşkin’in ”ölenler” sözcüğüyle andığı Dekabristlerin kaderi benzemektedir. Burada, her iki şairin sanatsal kaderlerinin benzediğini belirtmek gerekir. Çünkü Puşkin’in pek çok şiiri gibi Ahmatova’nın da pek çok yapıtı Stalin döneminde yayımlanmamıştır.

Ahmatova, ünlü şairin anıtına şu dizelerle gönderme yapmaktadır:

“Eğer bir gün bu ülkede

Benim anıtımı dikmeyi düşünürlerse

Buna memnuniyetle razı olurum. “

” Ancak şairin bir koşulu vardır. Anıtı onun doğduğu Kırım kıyılarında ya da Puşkin gibi çocukluk ve ilk gençlik dönemini geçirdiği Çar köyünde dikilmeyecektir.

“Tam buraya, üç yüz saat ayakta beklediğim

Ve bana sürgülerin açılmadığı bu yere dikin, , derken, anıtının Kreşti hapishanesinin önünde bulunması gerektiğini belirtir. Çünkü “mutluluk verici ölüm”ünden sonra kara renkli tutuklu arabalarının gürültüsünü ve yaşlı bir kadının hapishane kapısı yüzüne kapatıldığı andaki ağlayışını unutmaktan korkmaktadır. Şair ağıtını anıt, güvercin ve Neva’nın sessiz gemilerinden oluşan üçlü imajla sona erdirir: “Ve hareketsiz, bronz göz kapaklarımdan

 Gözyaşı gibi aksın eriyen kar

Ve hapishane güvercini guruldasın uzakta

Ve sessizlik içinde geçsin gemiler Neva ‘dan ”

Requiem’de içerik açısından iki düzlem yer almaktadır. İlki olayların anlatıldığı somut, ikincisi ise bu olayların kahraman üzerindeki etkilerinin ve duyguların anlatıldığı soyut düzlemdir. Somut düzlemde tutuklama, hapishane, hüküm, sürgün ve ölüm soyut düzlemde ise umutsuzluk, umut, yalnızlık, çaresizlik, acı ve ölme isteğinden söz edilmektedir. Somut düzlemin kahramanları mahkumlar, soyut düzlemin kahramanları mahkumların yakınlarıdır. Poem, her iki grubun ortak paydası olan ve durgunluk duygusu uyandıran sağır ve sessiz acıyla başlar. Böylece yapıt ilk dizelerle biçimsel açıdan dairesel yapı kazanır. Bu içice geçmiş iki dairenin dışta olanıdır. Yapıtın başlangıcında yer alan “İthaf bölümünün ilk beş dizesinden sonra “Epilog” bölümünün son dört dizesine kadar dile getirilen tutuklama, sürgün, bekleyiş, umut ve ölüm isteğiyle durgunluk bozulur ve hareketlilik sağlanır. Hareketliliğin sağlandığı bu geniş bölümle, iç kısımda yer alan ikinci daire oluşur. “İthafın ilk beş dizesindeki durgunlukla başlayan dıştaki dairesel yapı ise, “Epilog” un son dizesindeki eriyen kar, guruldayan güvercin ve sessiz gemiler imajlarıyla durgunluğa tekrar geri dönülerek tamamlanır. Şair, böylelikle elde ettiği dairesel yapıyla o dönemin aydınlar açısından tam kısır döngü olduğunu ortaya koymaktadır. Sık sık yinelenen umutsuzluk ve çaresizlik duyguları da, dairesel yapıyı destekleyerek kısır döngüyü güçlü kılmaktadır.

 

 

STALİN’İN KIZI VE ŞAİR AHMATOVA

Yazı: Sabri Gürses
Nisan 16, 2011
DenemeTarihYorum

Yöneticiler ve aileleri kültür hayatı üzerinde her zaman, kendilerine özgü ölçülerde etkili olurlar. Özellikle de aşırı iktidar ve yetki olanaklarına kavuştukları zaman; özellikle de kültür elitlerinin sesli ve sessiz desteğini arkalarına aldıkları zaman.

Mahkemeler, kovuşturmalar, tutuklamalar, gözaltları, idamlar, toplama kampları, bütün topluma yaygın bir dinleme ve ihbar sistemiyle Sovyetler Birliği’ni şık bir hapishaneye dönüştüren

– ya da güncel bir dille söylersek, şifreyi bilmediği için doğru şıkları seçemeyen, şık kitaplar yazmayan şık insanlar için bir hapishaneye dönüştüren –

Stalin’in de kültür konusunda kendine özgü görüşleri ve beğenileri vardı.

Ama bazen yöneticilerin akraba ve dostları yöneticilerden daha farklı zevk ve ilgilere sahip olabiliyorlar. Bazen zevkleri aynı oluyor, fakat tesadüfen farklı bir şeyle de ilgileniyorlar. Bu fark ve tesadüfler insanların kaderini değiştiriyor ve bilhassa totaliter toplumlarda insanların kaderleri bu fark ve tesadüflere bağlı kalıyor.

Solomon Volkov’un kaleme aldığı 20. Yüzyıl Rus Kültür Tarihi‘nde, Stalin’in kızının şair Ahmatova’nın kaderini nasıl değiştirdiğine dair kısa bir bölüm yer alıyor. Günümüze birçok açıdan şaşırtıcı biçimde ışık tutan bir kitap bu: iktidarın baskı mekanizması Mısır ve Aztek’ten, Stalin ve Hitler’den bu yana televizyon ve cep telefonları gibi oyuncaklarla çok renklendi belki, ama çok değişmiş değil.

Aşağıda, Stalin’in kültür ve siyaset adamlarıyla yaptığı toplantılara da katılan kızının şans eseri Ahmatova okuduğunu anlatan bölüm yer alıyor. SG

Anna Ahmatova’nın “yaşam senaryosu” etkileyicidir: hayata genç ve (kendi deyişiyle) “neşeli bir günahkar” olarak, ince ve zarif, unutulmaz bir profile (burnunda bir kütlük vardır) ve dikkat çekici kâküllere sahip olan ve Akşam (1912) ve Gül Bahçesi (1914) adlı aşk şiirleri derlemeleriyle skandallarla dolu feminist bir ün kazanan, bohem bir şair olarak başladı; 1940 yılında Stalin karşıtı Requiem’i yazdı ve sesinin “yüz milyon kişilik ulusun” bastırılmış çığlığını dile getirdiğini öne sürdü; ve daha sonra, yaşlılığında, ağırbaşlı, ak saçlı, (Eyhenbaum’a göre) “kendi kişisel yaşamını ulusal yaşam, tarihsel yaşam” sayan görkemli bir çariçe oldu. ..

Ahmatova Sovyetlere hizmet etmedi, Batıya da gitmedi, “iç sürgün” denen bir şeyi yaşadı. 1922’den sonra şiir kitapları artık yayınlanmaz olmuştu ve gururlu bir yalnızlık içinde yaşıyordu. Ama 1935 yılında, kocası Punin ve oğlu Lev Gumilyev tutuklanınca, Ahmatova Stalin’e mektup yazdı: “Yosef Vissarionoviç, neyle suçlandıklarını bilmiyorum, ama size onurum üstüne yemin ederim ki onlar faşist, casus ya da karşı devrimci örgüt üyesi değiller. Devrimin başından beri SSCB’de yaşıyorum, aklımla ve yüreğimle bağlı olduğum ülkeyi hiçbir zaman terk etmek istemedim. Şiirimin yayınlanmaması ve eleştirmenlerin değerlendirmeleri bana çok zor zamanlar yaşattığı halde, umutsuzluğa kapılmadım; çok zorlu ruhsal ve maddi koşullarda yaşadım … Leningrad’da tam bir yalnızlık içinde yaşıyorum ve sık sık, uzun süreler hastalanıyorum. Bana en yakın iki insanın tutuklanması benim kaldıramayacağım bir darbe oldu. Yosef Vissarionoviç, sizden kocamı ve oğlumu geri vermenizi rica ediyorum, emin olan bundan hiç pişman olmayacaksınız.”

Stalin kararını mektubun üzerine yazdı: “Punin ve Gumilyev’i serbest bırakın ve rapor verin.” O andan başlayarak Ahmatova yöneticiyle bir diyaloga girdiğini hissetti. Bunun için iyi de bir nedeni vardı. 1939 yılında Stalin’in genç kızı Svetlana’yı, başka birinin defterinden kendi defterine Ahmatova’nın şiirini kopyalarken görmüş ve ona “Neden kitabını almıyorsun?” diye sormuştu. Ahmatova’nın kitaplarını bulmanın hiç de kolay olmadığını kızından öğrenen Stalin, şairin daha sonra yazdığına göre, “ciddi bir şekilde şaşırmıştı.”

Ahmatova ayrıca 1939 başlarında “yazarlar için verilen bir ziyafette Stalin beni sormuş” diye biliyordu. 11 Kasım 1939 günü, Yazarlar Birliği Daimi Üyeleri kapalı bir oturum yaparak, Stalin’in deneyimli ve gerçek celladı olan Birlik sekreteri Fadeyev’in, “Rus şiirine yaptığı büyük katkılar nedeniyle” Ahmatova’ya yardım etme önerisini oylamışlardı.

Bu resmi örgütün Ahmatova’ya karşı daha önceden düşmanca ve küçümseyici olan tutumundaki ani değişikliğin arkasında kimin olduğu, Fadeyev’in Halk Komiserleri Konseyi Başkan Vekili Andrey Vişinski’ye yazdığı bir mektuptan anlaşılabilir: Fadeyev ondan Ahmatova’ya Leningrad’da bir oda bulmasını istiyordu, çünkü Ahmatova “devrim öncesinde de, şimdi de dönemin en önemli şairiydi.” Stalin’in Mayakovski’yle ilgili ünlü değerlendirmesine (“Sovyet döneminin en yetenekli şairiydi ve öyle kalacak”) çarpıcı bir şekilde benzeyen bu tanım, Stalin’in sözlü emrinin bir kopyası olmalıydı, çünkü acımasızlığıyla ünlü bir Stalin kasabı olan Vişinski, Fadeyev’in ricasını sıradışı bir hevesle yerine getiri.

Ahmatova’ya ayrıca “bir kereliğine 3000 rublelik ödül” ve aylık maaş verildi. (Fadeyev’in açıklaması etkileyiciydi: “Sonuçta çok yaşamaz.” Fakat Ahmatova yirmi yedi yıl daha ve on bir yıl sonra kendisini vuran Fadeyev’den daha uzun süre yaşadı.)

Sovyetski Pisatel [Sovyet Yazarı] adlı yayınevi (Ahmatova’ya göre Stalin’den “şiirimi yayınlama” emri almıştı) hızla onun Altı Kitaptan [İz Şesti Knig] adlı derlemesini, daha doğrusu, seçme eserlerini yayınladı. Bir hikayeye göre bunu Stalin’den Şolohov istemişti. Çok ilginç bir şekilde, kitap Mayıs 1940’ta, Stalin Ödülleri’nin ilk dizisinin hazırlığında ateşli entrikalar dönerken çıktı; hemen dönemin en etkili yazarları olan Şolohov, Fadeyev ve Aleksey Tolstoy tarafından ödüle aday gösterildi. Onlara Stalin Ödülleri Komitesi’nin başkanı olan Nemiroviç-Dançenko da destek veriyordu.

Fakat Ahmatova Stalin Ödülü’nü almadı (Hamlet çevirisi için aday gösterilmiş olan Pasternak da öyle): birisi karşı çıkmıştı. Stalin mi? Sadece Jdanov’un bu konudaki kararı var elimizde: “Ahmatova’nın bu ‘Tanrı’yı öven dualarla dolu rezaleti’ nereden çıktı? Kim teşvik etti bunu?”

Parti Merkez Komitesi Sekreterliği’nin özel bir kararı, Ahmatova derlemesini “ideolojik açıdan zararlı” olduğu için yasakladı ve piyasadan toplatılmasını istedi. Bu boşunaydı, çünkü bütün baskı çoktan tükenmişti. Bunlar o sırada Ahmatova için ağır bir darbe olmuştu, ama onun Stalin karşıtı imgesini güçlendirmeye yaradı (buna karşılık Prokofyev ve Şoştakoviç bugün sayısız Stalin Ödülü almaları nedeniyle suçlanmaktadırlar).

Kaynak: Büyülü Koro (Lev Tolstoy’dan Aleksandr Soljenitsin’e XX. Yüzyıl Rus Kültür Tarihi), Solomon Volkov, Yapı Kredi Yayınları, çev. Sabri Gürses, 2010.

ANNA AHMATOVA’NIN EVİNDE

RUSEDEBİYATİ TARAFINDAN

22/02/2017

Özcan Yüksek – Kültür Mafyası Dergisi’nin Aralık 2012 tarihli sayısında yayımlanmıştır

Yaz Bahçeleri’nden çıkıp, Moyka ile Fontanka’nın buluştuğu su kavşağında, Mihailovski Mühendislik Kalesi’nin önündeki donmuş küçük gölette buz balesi yapan martıları bir süre izleyeceğim ve sonra, elimdeki şehir planına baka baka, Kiril alfabesindeki ters N’leri, pi işaretini ve deltaları tabelaların üzerinde çöze çöze Şeremetev Sarayı’nı bulacağım.

Bir elim kaz tüyünün cebinde, bir elim yün eldivenle örtülü. Havaalanında paraya kıyıp aldığım kocaman bir Cruzeros’u tüttürerek yürümek kadar keyifli çok az şey var şu günlerde hayatımda. Biliyorum, bir süre sonra bu mereti de bırakacağım, hevesi tükenen küçük bir çocuğun oyuncağını fırlatıp atması gibi. Sırf bu zevk uğruna, çoğu zaman metroya ve taksiye binmiyor, kadınsı bir mızmızlıkla tuhaf iniltiler çıkararak kulaklarıma esen soğuk rüzgara rağmen yürümeyi tercih ediyorum.

Köprüden geçip kanal boyunca yürüyeceğim Şeremetev Sarayı’na ulaşmak için. Çok sürmüyor, işte Şeremetev, Fontanka’nın kıyısında gözüküyor. Ahmatova’nın otuz yıldan daha fazla oturduğu ve 1989’ta müzeye dönüştürülen ünlü malikane. Şehirdeki pek çok malikane gibi kanarya sarısına boyalı. Sarayın ön yüzünde bir müzik müzesi var. Ahmatova’nın evi arka tarafta. Önüme çıkan ilk kişiden sıkı bir tarif aldığıma şaşırıyorum. Alt tarafı binanın arkası değil mi? Öyle değilmiş. Dar ve ıssız sokaklardan geçip Şeremetev Sarayı’nın arkasındaki mücavir evlerden birine anca gelebiliyorum. İşte burası Ahmatova’nın evi. Şairin, ikinci kocası, romancı ve sanat eleştirmeni Nikolay Nikolayeviç Punin’le beraber  yaşamak için 1918’de geldiği yer.

Petro zamanında mareşal olan  Kont Boris Şeremetev, İmparatoriçe Katerina’nın İtalyan Sarayı’yla komşu bir arsayı 1712’de elde etmiş, Moskova uluslararası havaalanına  bugün ismini veren ailesinin malikânesini burada kurmuştu. Ardından gelenler, bir ucu Liteiniy Prospekt’e uzanan orta ölçekte bir parkı bu saraya ekledi. Diğer bir adını kıyısında olduğu Fontanka Irmağı’ndan alan Fontani Dom, Fıskiye Malikanesi, Ahmatova geldiğinde devrimin bütün izlerini taşıyordu. Artık başkent olma vasfını yitiren şehir gibi sarayın güzelliği de geçmişi anımsatıyordu. Sarayın son sahibi Ahmatova, ikinci kocası Vladimir Şileyko ile beraber aristokrat Praskovya ve Nikolay Petroviç’in torunu Kont Sergey, Fontani Dom’u bir aile müzesi haline getirmişti. Kendisi Şeremetev sülalesinin tarihi üzerine bir çok kitap da yazmıştı. 1917‘deki Şubat Devrimi sırasında, kalabalık bir isyancı grubu saraya gelip, Çar taraftarı son birliklere karşı koymak için kendilerine silah yardımında bulunmasını istediklerinde, kont sarayın kurucusu Mareşal Boris Petroviç’in vitrinli dolaplarındaki koleksiyonu açarak onlara 16. yy’dan kalma mızrak, kazma ve baltaları vermişti. Kont Sergey, ailesiyle birlikte yurt dışına kaçmadan önce, evinin başıbozuk isyancıların şiddetinden korunması ve bir müze haline getirilmesi için, yeni kurulan Sovyet hükümetiyle bir anlaşma da yapmıştı. Çünkü Kızıl Muhafızlara ve kendi kendine atanmış silahlı işçi gruplarına, zenginlerin evlerini yağmalamaları ve mallarına el koymaları için yetki verilmişti. Zenginleri bir araya toplayarak sokaklardaki karları ve çöpleri temizlemek gibi işleri yapmaya da zorluyorlardı. Hatta Ahmatova’ya da malikane etrafındaki caddeleri temizlemesi emredildiği anlatılır.

Çoğunluğu devrimden önceki hizmetkar ve uşaklardan oluşan ev komitelerine, şehirdeki fakirleri, bir zamanlar ayrıcalıkları olan soyluların ve zenginlerin apartmanlarına yerleştirmeleri talimatı da verilmişti. Fıskiye Malikanesi gibi pek çok saray bölümlere ayrılarak apartman blokları haline getiriliyordu. Devrim, sınıf ayrımını ortadan kaldırmada kararlı gözüküyordu, ama geçmişe ait kültür de, on yıllarca birikmiş bir kin ve gözü dönmüşlüğe kurban ediliyordu. “Başka hiçbir şey, devrimin her günkü gerçekliğini, eve ait alanın dönüşümünden daha iyi anlatamaz” diye yazar Volkov.

Üçüncü hamur bir gazeteyi doğrar gibi büyükçe bir kağıt tabakasından makasla kestiği bileti veren gişedeki ihtiyar kadın parmağıyla bana yukarıyı işaret etti. Dar merdivenlerden iki kat yukarı çıktım ve kapıyı çaldım. Yaşlı mı yaşlı, sevimli mi sevimli iki babuşka karşıladı beni. Beli bükülmüş gövdelerinden başlarını zorlukla kaldırıp hüzünlü bir gülümsemeyle sessizce yüzüme baktılar. Sanki evin sahipleriydiler, sanki Ahmatova’nın büyüttüğü iki küçük kız çocuğunun aradan hayli zaman geçmiş halleriydiler.

Dar antrede şairin zarif omuz çantaları portmantonun üzerine aceleyle atılmış gibi duruyor. Sanki şair, yorgun bir halde eve gelmiş ve çantasını savurup kendini hemen içeriye atmış. Köşede koca bir yolculuk sandığı duruyor, hemen üzerinde bir askı ve Ahmatova’nın kadifeden minik şapkaları var. O kadar fazla değil, yalnızca iki tane, biri siyah, biri de mor. Kim bilir ne kadar yakışıyordu, durgun iki göl gibi bakan güzel şaire. Portmantoda sırları artık dökülmeye yüz tutmuş aynasına bakıyorum onun, çünkü “Ve aynada okumak gerek beni” demişti şair. “Ben zorunlu olarak  tersinden yazıyorum, aynaya tut yazdıklarımı okuyucu, orada doğrusunu okuyacaksın!” Zihni, hayatı, oğlu, her şeyi baskı altında bir sanatçı, ancak bu kadar ipucu verebilir okuruna. Bir kez daha kendime bakıyorum, şairin o kadar çok baktığı ahşap çerçeveli aynasına ve o meşhur aynalı dizesini anımsıyorum: “Ve o kadar çok aynada yaşadım ki / O kadar çok aynada ama o kadar çok da yansıda.”

Ahmatova kendi yüzüne tutkun olduğu için aynaları severdi. Şiirinde bile kendi yüzünden sıkça söz etti. Ama onu en çok ressamlar anlattı. Hayatı boyunca Ahmatova’nın yüzünü ve bedenini, bakışlarını, ruhunu, esrarını sayısız ressam çizdi, boyadı, karaladı. Sadece bilinenler sayıldığında bile Anna Ahmatova’yı 66 ressam 192 defa resmetmiş. Acaba dünya yüzünde resmi bu kadar çok ressam tarafından bu kadar çok yapılmış bir şair, bırakın şairliğini, bir kadın var mıdır?

Ahmatova, her şeye rağmen bu şehirde kalmayı seçmişti. Kocasının devrimciler tarafından kurşuna dizildiği şehirde. En yakın arkadaşlarının hapsedildiği bu şehirde. “Dostum için diktim/ Bu acılı giysiyi/ Sever–kanı sever/ Bu Rus toprağı” dizelerini yazdığı bu şehirde.

Koridorun solundan açılan mutfağa geçtim. Koyu yeşil badanası solmaya yüz tutmuş mutfağın emaye lavabosunun hemen kenarına dizilmiş porselen tabaklar, az önce bulaşıklar yıkanmış, durulanmaya bırakılmış gibiydi. Kim bilir hangi konuklarını ağırlamıştı? Duvara asılı girintili kalın bir tahta, muhtemelen çamaşır yıkamada kullanılıyordu ve sanırım bu iş için ayrıca bir yer yoktu. Çünkü hemen yanında bir de madeni çamaşır yıkama leğeni duvara yaslanmıştı. İki köşe arasına gerilmiş ipe yeni yıkanmış bir masa örtüsü mandallarla tutturulmuştu. Her şey Ahmatova’nın ne kadar iyi bir ev kadını olduğunu anlatıyordu. Çinko bir çaydanlık, demir ütüler ve gaz ocağı, bu düşünceyi biraz daha güçlendiriyordu.

Ahmatova “Hayatımızın en iyi yılları birçok insanın öldürüldüğü, aç kaldığımız ve oğlumun çalışmaya zorlandığı savaş yıllarıydı” dediğinde 1940’ların sonlarında bir vakit, Nadezhda Mandelstam’la beraber Leningrad’da yürümekteydi. Sovyet yönetimi şaire yalnızca o yıllarda saygı göstermişti, o korkunç yıllar Ahmatova’ya daha iyi gelmişti. Yürüyordu ve kafasında kuşatma altındaki bu şehir için yapacağı konuşmayı tasarlıyordu. Ahmatova hasta olduğu için, konuşmasının Fıskiye Sarayı’nda kaydedilmesine karar verildi. Şairin söylevi oldukça mağrur ve cesur sayılabilirdi. Şehrin, meşruiyetini yalnızca Lenin’den değil, aynı zamanda Büyük Petro, Puşkin, Dostoyevski ve Blok’tan aldığı konusunda ısrar etmişti. Konuşmasını eski başkentin kadınlarına yaptığı heyecan dolu övgüyle bitirdi: “Atalarımız savaş zamanı yaşamış her anneyi onurlandıracaktır ve bakışları, hava saldırısı sırasında elinde kanca ve ateş maşası tutarak bir evin çatısında dikilen ve şehri yangından koruyan Leningrad kadınının ve bir binanın hala tüten yıkıntıları arasındaki yaralılara gönüllüce yardım eden Leningrad kızının imgelerine  takılacaktır… Hayır böyle kadınlar yetiştirmiş olan bir şehir fethedilemez.”

Almanların Petersburg’u kuşatmasının hemen öncesinde şehir normal yaşamını sürdürüyordu. Örneğin Şostakoviç, şehir için yeni bir senfoniyi tamamlamak üzere olduğunu bildirdi. Ne var ki 16 Eylül 1941’de aynı gün, Almanlar, Leningrad’ın kapılarından içeri girmeyi başardı. Artık normal yaşanamazdı bu şehirde. Almanlar 900 gün boyunca şehrin tüm yiyecek ve yakıt stokunu kestiler ve yaklaşık bir milyon insan -kimi hesaplamalara göre üç milyon- ya da savaş öncesi nüfusun üçte biri, Leningrad kuşatması Ocak 1944’de kırılana kadar, hastalık ve açlıktan dolayı öldü. Daha sonra Şostakoviç’in o senfonisi, hayatta kalmanın ve sabrın ve tahammül ruhunun bir simgesi olarak, sadece Leningrad’da değil, faşizmin tehdidine karşı birleşen tüm ülkelerde, çalındı.

Savaş öncesi Ahmatova 19’uncu yüzyılın ünlü ve eğitimli bir ailesinden gelen, evli bir doktora, Vladimir Garşin’e aşık olmuştu. Garşin, ona oğlunun tutuklanması ve 1940’da kendisinin geçirdiği ilk kalp krizi sırasında yardım etmişti. Ahmatova, Leningrad’a döndüğünde hala onunla birlikte olmayı umuyordu. Ama doktorla istasyonda karşılaştığında, yolunda gitmeyen bir şeyler vardı. Kuşatma sırasında Garşin Leningrad’daki baş koroner,  şüpheli ölüm vakalarını tahkik eden memur veya sorgu yargıcı olmuştu. Yamyamlığın yaygınlaştığı açlık içinde kıvranan bu şehirde her gün şahit olduğu vahşet, akıl sağlığını bozmuştu. Ekim 1942’de karısı caddede açlıktan yere yığılmış ve ölmüştü. Bedenini morgda tanımıştı. Garşin, Ahmatova ile istasyonda karşılaştığında ona sadece ilişkilerinin bittiğini söyledi. Ahmatova, Fıskiye Sarayı’na döndü. Saray Alman bombaları yüzünden yarı yıkılmış bir haldeydi. Eski dairesinin duvarlarında geniş delikler vardı ve camların hepsi kırılmıştı. Su ve elektrik de yoktu. Nihayet 1945 Kasım’ında savaşmak için çalışma kampından salınan oğlu Lev, onunla beraber yaşamak için yanına geldi ve üniversitedeki eğitimine geri döndü. Aynı ay esnasında Ahmatova’ya bir İngiliz ziyaretçi geldi. Adı Berlin olan ziyaretçi o gece geri döndü ve belki de ona aşık olmuş olan Ahmatova ile gece boyunca sohbet etti. Rus edebiyatı, Ahmatova’nın yalnızlığı ve yalıtılmışlığını ve daha pek çok şey hakkında konuştu.

Ahmatova’nın gözünde Berlin, 1917’de bölünen iki Rusya arasında gidip gelen bir haberciydi. Onun sayesinde bir iç sürgünü olarak uzağında yaşadığı şehre, Avrupalı Rusya’nın St. Petersburg’una dönebilmekteydi. Bu ziyaretten sonra Stalin “Rahibemiz şimdi de yabancı ajanlardan ziyaretler almakta” dedi. Çok sürmedi bir hafta sonra, Stalin’in baş ideologlarından biri olan Andrey Jidanov, Ahmatova’nın Yazarlar Birliği’nden çıkarıldığını açıkladı ve onu, eski aristokratik kültürden arta kalan biri ve “yarı-rahibe, yarı orospu” ya da “günahı duayla karışmış orospu-rahibe” olarak tanımladığı kin dolu bir konuşma yaptı.

Stalin tipi sanat ve edebiyat eleştirisini merak edenler için doğru adres diyebileceğimiz Jidanov, ölene değin (1948) partinin propaganda sorumlusudur. Edebiyat ve sanattan da anlar pozisyonundadır. Süprüntü dediği Ahmatova’nın bir şiiriyle ilgili şu sözlerini not etmeden geçmek kendisine haksızlık olurdu doğrusu: “Bu şiirde Ahmatova siyah bir kediyle paylaşmak zorunda kaldığı yalnızlığını ve terk edilmişliğini anlatır. Kedinin kendisine dikilmiş gözleri, yüzyılların gözleri gibidir. Bu tema hiç de yabancı değildir; Ahmatova 1909 yılında da siyah bir kediyi anlatıyordu. Sovyet edebiyatının ruhuna yabancı olan bu yalnızlık ve umutsuzluk havası onun bütün şiirlerine sinmiştir. Bu şiirin, devletimizin ve halkımızın çıkarlarıyla ne ilgisi vardır? Hiçbir ilgisi yoktur.”

Bu konuşmanın ardından Ahmatova’nın elinden karnesi alındı ve arkadaşlarının kendisine verdiği yiyeceklerle yaşamak zorunda kaldı. Oğlu Lev’in üniversite diploması alması da engellendi. 1949’da Lev tekrar tutuklandı ve bir itirafta bulunması için kendisine işkence yapıldı ve 10 yıl süreyle Omsk yakınlarındaki çalışma kampına gönderildi. Ahmatova çok ciddi bir şekilde hastalandı. Tutuklanacağı yönünde etrafta dolaşan söylentiler yüzünden Fıskiye Sarayı’ndaki tüm el yazmalarını yaktı. Bu el yazmalarının arasında yazarlar mahkemesi tarafından mahkum edilen bir kadın yazar hakkındaki oyunun taslağı da vardı. Bu yazı kendi azap dolu durumunun bir alegorisiydi aslında. Çünkü meslektaşlarından oluşan mahkeme düşünce özgürlüğüne ihanet etmişti. Bu durum eğitimli bürokratların devlet polisinden daha korkunç olabilecekleri anlamına geliyordu. Oğlunun salınmasını sağlamak için Stalin’e bir övgü yazması onun durumunun çaresizliğinin boyutlarını gösterir. Lev ancak 1956’da Stalin’in ölümünden sonra serbest kalabildi. Ahmatova’nın evinden çıktığımda aklımda hep Jidanov’un onun hakkında söylediği sözler vardı: “Orospu-rahibe.” Bir iktidar ya da bir diktatörlük, ancak bu kadar tecavüzcü ruhlu bir “maço” olarak görünebilir, hem de bir “kültür adamı”nın sözleriyle.

https://rusedebiyatiarsivi.org/2017/02/22/anna-ahmatovanin-evinde/

 

REQUIEM

Not under foreign skies

Nor under foreign wings protected –

I shared all this with my own people

There, where misfortune had abandoned us.

[1961]

INSTEAD OF A PREFACE

During the frightening years of the Yezhov terror, I

spent seventeen months waiting in prison queues in

Leningrad. One day, somehow, someone ‘picked me out’.

On that occasion there was a woman standing behind me,

her lips blue with cold, who, of course, had never in

her life heard my name. Jolted out of the torpor

characteristic of all of us, she said into my ear

(everyone whispered there) – ‘Could one ever describe

this?’ And I answered – ‘I can. ‘ It was then that

something like a smile slid across what had previously

been just a face.

[The 1st of April in the year 1957. Leningrad]

DEDICATION

Mountains fall before this grief,

A mighty river stops its flow,

But prison doors stay firmly bolted

Shutting off the convict burrows

And an anguish close to death.

Fresh winds softly blow for someone,

Gentle sunsets warm them through; we don’t know this,

We are everywhere the same, listening

To the scrape and turn of hateful keys

And the heavy tread of marching soldiers.

Waking early, as if for early mass,

Walking through the capital run wild, gone to seed,

We’d meet – the dead, lifeless; the sun,

Lower every day; the Neva, mistier:

But hope still sings forever in the distance.

The verdict. Immediately a flood of tears,

Followed by a total isolation,

As if a beating heart is painfully ripped out, or,

Thumped, she lies there brutally laid out,

But she still manages to walk, hesitantly, alone.

Where are you, my unwilling friends,

Captives of my two satanic years?

What miracle do you see in a Siberian blizzard?

What shimmering mirage around the circle of the moon?

I send each one of you my salutation, and farewell.

[March 1940]

INTRODUCTION

[PRELUDE]

It happened like this when only the dead

Were smiling, glad of their release,

That Leningrad hung around its prisons

Like a worthless emblem, flapping its piece.

Shrill and sharp, the steam-whistles sang

Short songs of farewell

To the ranks of convicted, demented by suffering,

As they, in regiments, walked along –

Stars of death stood over us

As innocent Russia squirmed

Under the blood-spattered boots and tyres

Of the black marias.

I

You were taken away at dawn. I followed you

As one does when a corpse is being removed.

Children were crying in the darkened house.

A candle flared, illuminating the Mother of God. . .

The cold of an icon was on your lips, a death-cold

sweat

On your brow – I will never forget this; I will gather

To wail with the wives of the murdered streltsy (1)

Inconsolably, beneath the Kremlin towers.

[1935. Autumn. Moscow]

II

Silent flows the river Don

A yellow moon looks quietly on

Swanking about, with cap askew

It sees through the window a shadow of you

Gravely ill, all alone

The moon sees a woman lying at home

Her son is in jail, her husband is dead

Say a prayer for her instead.

It isn’t me, someone else is suffering. I couldn’t.

Not like this. Everything that has happened,

Cover it with a black cloth,

Then let the torches be removed. . .

Night.

IV

Giggling, poking fun, everyone’s darling,

The carefree sinner of Tsarskoye Selo (2)

If only you could have foreseen

What life would do with you –

That you would stand, parcel in hand,

Beneath the Crosses (3), three hundredth in

line,

Burning the new year’s ice

With your hot tears.

Back and forth the prison poplar sways

With not a sound – how many innocent

Blameless lives are being taken away. . .

[1938]

V

For seventeen months I have been screaming,

Calling you home.

I’ve thrown myself at the feet of butchers

For you, my son and my horror.

Everything has become muddled forever –

I can no longer distinguish

Who is an animal, who a person, and how long

The wait can be for an execution.

There are now only dusty flowers,

The chinking of the thurible,

Tracks from somewhere into nowhere

And, staring me in the face

And threatening me with swift annihilation,

An enormous star.

[1939]

VI

Weeks fly lightly by. Even so,

I cannot understand what has arisen,

How, my son, into your prison

White nights stare so brilliantly.

Now once more they burn,

Eyes that focus like a hawk,

And, upon your cross, the talk

Is again of death.

[1939. Spring]

VII

THE VERDICT

The word landed with a stony thud

Onto my still-beating breast.

Nevermind, I was prepared,

I will manage with the rest.

I have a lot of work to do today;

I need to slaughter memory,

Turn my living soul to stone

Then teach myself to live again. . .

But how. The hot summer rustles

Like a carnival outside my window;

I have long had this premonition

Of a bright day and a deserted house.

[22 June 1939. Summer. Fontannyi Dom (4)]

VIII

TO DEATH

You will come anyway – so why not now?

I wait for you; things have become too hard.

I have turned out the lights and opened the door

For you, so simple and so wonderful.

Assume whatever shape you wish. Burst in

Like a shell of noxious gas. Creep up on me

Like a practised bandit with a heavy weapon.

Poison me, if you want, with a typhoid exhalation,

Or, with a simple tale prepared by you

(And known by all to the point of nausea), take me

Before the commander of the blue caps and let me

glimpse

The house administrator’s terrified white face.

I don’t care anymore. The river Yenisey

Swirls on. The Pole star blazes.

The blue sparks of those much-loved eyes

Close over and cover the final horror.

[19 August 1939. Fontannyi Dom]

IX

Madness with its wings

Has covered half my soul

It feeds me fiery wine

And lures me into the abyss.

That’s when I understood

While listening to my alien delirium

That I must hand the victory

To it.

However much I nag

However much I beg

It will not let me take

One single thing away:

Not my son’s frightening eyes –

A suffering set in stone,

Or prison visiting hours

Or days that end in storms

Nor the sweet coolness of a hand

The anxious shade of lime trees

Nor the light distant sound

Of final comforting words.

[14 May 1940. Fontannyi Dom]

X

CRUCIFIXION

Weep not for me, mother.

I am alive in my grave.

1.

A choir of angels glorified the greatest hour,

The heavens melted into flames.

To his father he said, ‘Why hast thou forsaken me!’

But to his mother, ‘Weep not for me. . . ‘

[1940. Fontannyi Dom]

Magdalena smote herself and wept,

The favourite disciple turned to stone,

But there, where the mother stood silent,

Not one person dared to look.

[1943. Tashkent]

EPILOGUE

1.

I have learned how faces fall,

How terror can escape from lowered eyes,

How suffering can etch cruel pages

Of cuneiform-like marks upon the cheeks.

I know how dark or ash-blond strands of hair

Can suddenly turn white. I’ve learned to recognise

The fading smiles upon submissive lips,

The trembling fear inside a hollow laugh.

That’s why I pray not for myself

But all of you who stood there with me

Through fiercest cold and scorching July heat

Under a towering, completely blind red wall.

2.

The hour has come to remember the dead.

I see you, I hear you, I feel you:

The one who resisted the long drag to the open window;

The one who could no longer feel the kick of familiar

soil beneath her feet;

The one who, with a sudden flick of her head, replied,

‘I arrive here as if I’ve come home!’

I’d like to name you all by name, but the list

Has been removed and there is nowhere else to look.

So,

I have woven you this wide shroud out of the humble

words

I overheard you use. Everywhere, forever and always,

I will never forget one single thing. Even in new

grief.

Even if they clamp shut my tormented mouth

Through which one hundred million people scream;

That’s how I wish them to remember me when I am dead

On the eve of my remembrance day.

If someone someday in this country

Decides to raise a memorial to me,

  • give my consent to this festivity

But only on this condition – do not build it

By the sea where I was born,

I have severed my last ties with the sea;

Nor in the Tsar’s Park by the hallowed stump

Where an inconsolable shadow looks for me;

Build it here where I stood for three hundred hours

And no-one slid open the bolt.

Listen, even in blissful death I fear

That I will forget the Black Marias,

Forget how hatefully the door slammed and an old woman

Howled like a wounded beast.

Let the thawing ice flow like tears

From my immovable bronze eyelids

And let the prison dove coo in the distance

While ships sail quietly along the river.

[March 1940. Fontannyi Dom]

FOOTNOTES

1 An elite guard which rose up in rebellion

against Peter the Great in 1698. Most were either

executed or exiled.

2 The imperial summer residence outside St

Petersburg where Ahmatova spent her early years.

3 A prison complex in central Leningrad near the

Finland Station, called The Crosses because of the

shape of two of the buildings.

4 The Leningrad house in which Ahmatova lived.

ANNA AKHMATOVA – POEMS –

Publication Date:2012

Publisher: Poemhunter. com – The World’s Poetry Archive

 

Anna Akhmatova(23 June 1889 – 5 March 1966)

Anna Andreyevna Gorenko, better known by the pen name Anna Akhmatova, was a Russian and Soviet modernist poet, one of the most acclaimed writers in the Russian canon.

Akhmatova’s work ranges from short lyric poems to intricately structured cycles, such as Requiem (1935-40), her tragic masterpiece about the Stalinist terror. Her style, characterised by its economy and emotional restraint, was strikingly original and distinctive to her contemporaries. The strong and clear leading female voice struck a new chord in Russian poetry. Her writing can be said to fall into two periods – the early work (1912-25) and her later work (from around 1936 until her death), divided by a decade of reduced literary output. Her work was condemned and censored by Stalinist authorities and she is notable for choosing not to emigrate, and remaining in Russia, acting as witness to the atrocities around her. Her perennial themes include meditations on time and memory, and the difficulties of living and writing in the shadow of Stalinism.

Primary sources of information about Akhmatova’s life are relatively scant, as war, revolution and the totalitarian regime caused much of the written record to be destroyed. For long periods she was in official disfavour and many of those who were close to her died in the aftermath of the revolution.

“Early life and family”

Akhmatova was born at Bolshoy Fontan, near the Black Sea port of Odessa. Her father, Andrey Antonovich Gorenko, a civil servant, and her mother, Inna Erazmovna Stogova, were both descended from the Russian nobility. Akhmatova wrote,

“No one in my large family wrote poetry. But the first Russian woman poet, Anna Bunina, was the aunt of my grandfather Erasm Ivanovich Stogov. The Stogovs were modest landowners in the Mozhaisk region of the Moscow Province. They were moved here after the insurrection during the time of Posadnitsa Marfa. In Novgorod they had been a wealthier and more distinguished family. Khan Akhmat, my ancestor, was killed one night in his tent by a Russian killer-for-hire. Karamzin tells us that this marked the end of the Mongol yoke on Russia. [. . . ] It was well known that this Akhmat was a descendant of Genghiz Khan. In the eighteenth century, one of the Akhmatov Princesses – Praskovia Yegorvna – married the rich and famous Simbirsk landowner Motovilov. Yegor Motovilov was my great-grandfather; his daughter, Anna Yegorovna, was my grandmother. She died when my mother was nine years old, and I was named in her honour. Several diamond rings and one emerald were made from her brooch. Though my fingers are thin, still her thimble didn’t fit me. ”

Her family moved north to Tsarskoye Selo, near St. Petersburg when she was eleven months old. The family lived in a house on the corner of Shirokaya Street and Bezymyanny Lane; (the building is no longer there today), spending summers from age 7 to 13 in a dacha near Sevastopol. She studied at the Mariinskaya High School, moving to Kiev (1906-10) and finished her schooling there, after her parents separated in 1905. She went on to study law at Kiev University, leaving a year later to study literature in St Petersburg.

Akhmatova started writing poetry at the age of 11, and published in her late teens, inspired by the poets Nikolay Nekrasov, Racine, Pushkin, Baratynsky and the Symbolists however none of her juvenilia survives. Her sister Inna also wrote poetry though she did not pursue the practice and married shortly after high school. Akhmatova’s father did not want to see any verses printed under his “respectable” name, so she chose to adopt her grandmother’s distinctly Tatar surname ‘Akhmatova’ as a pen name.

She met the young poet, on Christmas Eve 1903, who encouraged her to write and pursued her intensely, making numerous marriage proposals from 1905. At 17 years old, in his journal Sirius, she published her first poem which could be translated as On his hand are many shiny rings, (1907) signing it ‘Anna G. ‘ She soon became known in St Petersburg’s artistic circles, regularly giving public readings. That year, she wrote unenthusiastically to a friend, “He has loved me for three years now, and I believe that it is my fate to be his wife. Whether or not I love him, I do not know, but it seems to me that I do. ” She married Gumilev in Kiev in April 1910, however none of Akhmatova’s family attended the wedding. The couple honeymooned in Paris, and there she met and befriended the Italian artist Modigliani.

In late 1910, she came together with poets such  and Sergey Gorodetsky to form the Guild of Poets. It promoted the idea of craft as the key to poetry rather than inspiration or mystery, taking themes of the concrete rather than the more ephemeral world of the Symbolists. Over time, they developed the influential Acmeist anti-symbolist school, concurrent with the growth of Imagism in Europe and America. From the first year of their marriage, Gumilyov began to chafe against its constraints. She wrote that he had “lost his passion” for her and by the end of that year he left on a six month trip to Africa. Akhmatova had “her first taste of fame”, becoming renowned, not so much for her beauty, as her intense magnetism and allure, attracting the fascinated attention of a great many men, including the great and the good. She returned to visit Modigliani in Paris, where he created at least 20 paintings of her, including several nudes. She later began an affair with the celebrated Acmeist poet Osip Mandelstam, whose wife, Nadezhda, declared later, in her autobiography that she came to forgive Akhmatova for it in time. Akhmatova’s son, Lev, was born in 1912, and would go on to become a renowned Neo-Eurasianist historian.

“Silver Age”

In 1912, the Guild of Poets published her book of verse Evening (Vecher) – the first of five in nine years. The small edition of 500 copies quickly sold out and she received around a dozen positive notices in the literary press. She exercised a strong selectivity for the pieces – including only 35 of the 200 poems she had written by the end of 1911. (She noted that Song of the Last Meeting, dated 29 September 1911, was her 200th poem). The book secured her reputation as a new and striking young writer, the poems Grey-eyed king, In the Forest, Over the Water and I don’t need my legs anymore making her famous. She later wrote “These naive poems by a frivolous girl for some reason were reprinted thirteen times [. . . ] And they came out in several translations. The girl herself (as far as I recall) did not foresee such a fate for them and used to hide the issues of the journals in which they were first published under the sofa cushions”.

Her second collection, The Rosary (or Beads – Chetki) appeared in March 1914 and firmly established her as one of the most popular and sought after poets of the ands of women composed poems “in honour of Akhmatova”, mimicking her style and prompting Akhmatova to exclaim: “I taught our women how to speak, but don’t know how to make them silent”. Her aristocratic manners and artistic integrity won her the titles “Queen of the Neva” and “Soul of the Silver Age,” as the period came to be known in the history of Russian poetry. In Poem Without a Hero, the longest and one of the best known of her works, written many decades later, she would recall this as a blessed time of her life. She became close friends with (who, though married, proposed to her many times) and rumours began to circulate that she was having an affair with influential lyrical poet.  In July 1914, Akhmatova wrote “Frightening times are approaching/ Soon fresh graves will cover the land”; on August 1, Germany declared war on Russia, marking the start of “the dark storm” of world war, civil war, revolution and totalitarian repression for Russia. The Silver Age came to a close.

Akhmatova had a relationship with the mosaic artist and poet Boris Anrep; many of her poems in the period are about him and he in turn created mosaics in which she features. She selected poems for her third collection Belaya Staya (White Flock) in 1917, a volume which poet and critic  later described as writing of personal lyricism tinged with the “note of controlled terror”. She later came to be memorialised by his description of her as “the keening muse”. Essayist John Bayley describes her writing at this time as “grim, spare and laconic”. In February 1917, the revolution started in Petersburg (then named Petrograd); soldiers fired on marching protestors, and others mutinied. They looked to a past in which the future was “rotting”. In a city without electricity or sewage service, with little water or food, they faced starvation and sickness. Her friends died around her and others left in droves for safer havens in Europe and America, including Anrep, who escaped to England. She had the option to leave, and considered it for a time, but chose to stay and was proud of her decision to summer she wrote:

“You are a traitor, and for a green island,

Have betrayed, yes, betrayed your native

Land,

Abandoned all our songs and sacred

Icons,

And the pine tree over a quiet lake. “

She wrote of her own temptation to leave:

“A voice came to me. It called out comfortingly.

It said, “Come here,

Leave your deaf and sinful land,

Leave Russia forever,

I will wash the blood from your hands,

Root out the black shame from your heart,

[. . . ] calmly and indifferently,

I covered my ears with my hands,

So that my sorrowing spint

Would not be stained by those shameful words. “

At the height of Akhmatova’s fame, in 1918, she divorced her husband and that same year, though many of her friends considered it a mistake, Akhmatova married prominent Assyriologist and poet Vladimir later said “I felt so filthy. I thought it would be like a cleansing, like going to a convent, knowing you are going to lose your freedom. ” She began affairs with theatre director Mikhail Zimmerman and composer Arthur Lourie, who set many of her poems to music.

“The accursed years”

In 1921, Akhmatova’s former husband Nikolay Gumilyov was prosecuted for his alleged role in a monarchist anti-Bolshevik conspiracy and on 25 August was shot along with 61 others. According to the historian Rayfield, the murder of Gumilev was part of the state response to the Kronstadt Rebellion. The Cheka (secret police) blamed the rebellion on Petrograd’s intellectuals, prompting the senior Cheka officer Agranov to forcibly extract the names of ‘conspirators’, from an imprisoned professor, guaranteeing them amnesty from execution. Agranov then pronounced death sentences on a large number of them, including Gumilev. Gorky and others appealed, but by the time Lenin agreed to several pardons, the condemned had been shot. Within a few days of his death, Akhmatova wrote:

“Terror fingers all things in the dark,

Leads moonlight to the axe.

There’s an ominous knock behind the

wall:

A ghost, a thief or a rat. . . “

The murders had a powerful effect on the Russian intelligentsia, destroying the Acmeist poetry group, and placing a stigma on Akhmatova and her son Lev (by

Gumilev). Lev’s later arrest in the purges and terrors of the 1930s were based on being his father’s son. From a new Marxist perspective, Akhmatova’s poetry was deemed to represent an introspective “bourgeois aesthetic”, reflecting only trivial “female” preoccupations, not in keeping with these new revolutionary politics of the time. She was roundly attacked by the state, by former supporters and friends, and seen to be an anachronism. During what she termed “The Vegetarian Years”, Akhmatova’s work was unofficially banned by a party resolution of 1925 and she found it hard to publish, though she didn’t stop writing poetry. She made acclaimed translations of works by Victor Hugo, Rabindranath Tagore, Giacomo Leopardi and pursued academic work on Pushkin and Dostoyevsky. She worked as a critic and essayist, though many critics and readers both within and outside USSR concluded she had died. She had little food and almost no money; her son was denied access to study at academic institutions by dint of his parents’ alleged anti-state activities. The impact of the nation-wide repression and purges had a decimating effect on her St Petersburg circle of friends, artists and intellectuals. Her close friend and fellow poet Mandelstam was deported and then sentenced to a Gulag labour camp, where he would die. Akhmatova narrowly escaped arrest, though her son Lev was imprisoned on numerous occasions by the Stalinist regime, accused of counter- revolutionary activity. She would often queue for hours to deliver him food packages and plead on his behalf. She describes standing outside a stone prison:

“One day somebody in the crowd identified me. Standing behind me was a woman, with lips blue from cold, who had, of course, never heard me called by name before. Now she started out of the torpor common to us all and asked me in a whisper (everyone whispered there):

” ‘Can you describe this?’

“And I said: ‘I can. ‘

“Then something like a smile passed fleetingly over what had once been her face. “

Akhmatova wrote that by 1935 every time she went to see someone off at the train station as they went into exile, she’d find herself greeting friends at every step as so many of St Petersburg’s intellectual and cultural figures would be leaving on the same train. In her poetry circles Mayakovsky and Esenin committed suicide and Akhmatova’s sister poet Marina Tsvetaeva would follow them in 1941, after returning from exile.

Akhmatova married an art scholar and lifelong friend, Nikolai Punin, whom she

stayed with until 1935. He too was repeatedly taken into custody and died in the Gulag in 1953. Her tragic cycle Requiem documents her personal experience of this time; as she writes, “one hundred million voices shout” through her “tortured mouth”.

“Seventeen months I’ve pleaded for you to come home.

Flung myself at the hangman’s feet.

My terror, oh my son.

And I can’t understand.

Now all’s eternal confusion.

Who’s beast, and who’s man?

How long till execution?”

“From 1939: The thaw”

In 1939, Stalin approved the publication of one volume of poetry, From Six Books, however the collection was withdrawn and pulped after only a few months. In 1993, it was revealed that the authorities had bugged her flat and kept her under constant surveillance, keeping detailed files on her from this time, accruing some 900 pages of “denunciations, reports of phone taps, quotations from writings, confessions of those close to her”. Although officially stifled, Akhmatova’s work continued to circulate in secret (samizdat), her work hidden, passed and read in the tova’s close friend and chronicler Lydia Chukovskaya described how writers working to keep poetic messages alive used various strategies. A small trusted circle would, for example, memorise each others’ works and circulate them only by oral means. She tells how Akhmatova would write out her poem for a visitor on a scrap of paper to be read in a moment, then burnt in her stove. The poems were carefully disseminated in this way, however it is likely that many complied in this manner were lost. “It was like a ritual,” Chukovskaya wrote. “Hands, matches, an ashtray. A ritual beautiful and bitter. “

During World War II, Akhmatova witnessed the 900 day Siege of Leningrad (now St Petersburg). In 1940, Akhmatova started her Poem without a Hero, finishing a first draft in Tashkent, but working on “The Poem” for twenty years and considering it to be the major work of her life, dedicating it to “the memory of its first audience – my friends and fellow citizens who perished in Leningrad during the siege”. She was evacuated to Chistopol in spring of 1942 and then to greener, safer Tashkent in Uzbekistan, along with other artists, such as Shostakovitch. During her time away she became seriously ill with typhus (she had suffered from severe bronchitis and tuberculosis as a young woman). On returning to Leningrad in May 1944, she writes of how disturbed she was to find “a terrible ghost that pretended to be my city”.

“If a gag should blind my tortured mouth,

through which a hundred million people shout,

then let them pray for me, as I do pray

for them”

She regularly read to soldiers in the military hospitals and on the front line; indeed, her later pieces seem to be the voice of those who had struggled and the many she has outlived. She moved away from romantic themes towards a more diverse, complex and philosophical body of work and some of her more patriotic poems found their way to the front pages of was condemned for a visit by the liberal, western, Jewish philosopher Isaiah Berlin in 1946, and Official Andrei Zhdanov publicly labelled her “half harlot, half nun”, her work “the poetry of an overwrought, upper-class lady”, her work the product of “eroticism, mysticism, and political indifference”. He banned her poems from publication in the journals Zvezda and Leningrad, accusing her of poisoning the minds of Soviet youth. Her surveillance was increased and she was expelled from the Union of Soviet Writers. Berlin described his visit to her flat: It was very barely furnished—virtually everything in it had, I gathered, been taken away—looted or sold—during the siege . . . . A stately, grey-haired lady, a white shawl draped about her shoulders, slowly rose to greet us. Anna Akhmatova was immensely dignified, with unhurried gestures, a noble head, beautiful, somewhat severe features, and an expression of immense sadness.

Akhmatova’s son Lev was arrested again at the end of 1949 and sentenced to 10 years in a Siberian prison camp. She spent much of the next years trying to ensure his release, to this end, and for the first time, she published overtly propagandist poetry, “In Praise of Peace,” in the magazine Ogoniok, openly supporting Stalin and his regime. Lev remained in the camps until 1956, well

after Stalin’s death, his final release potentially aided by his mother’s concerted efforts. Bayley suggests that her period of pro-Stalinist work may also have saved her own life; notably however, Akhmatova never acknowledged these pieces in her official corpus. Akhmatova’s stature among Soviet poets was slowly conceded by party officials, her name no longer cited in only scathing contexts and she was readmitted to Union of Writers in 1951, being fully recognised again following Stalin’s death in 1953. With the press still heavily controlled and censored under Nikita Khrushchev, a translation by Akhmatova was praised in a public review in 1955, and her own poems began to re-appear in 1956. In this year Lev was released from the camps, embittered, believing that his mother cared more about her poetry than her son and that she had not worked hard for his release. Akhmatova’s status was confirmed by 1958, with the publication of Stikhotvoreniya (Poems) and then Stikhotvoreniya 1909-1960 (Poems: 1909- 1960) in 1961. Beg vremeni (The flight of time), collected works 1909-1965, published in 1965, was the most complete volume of her works in her lifetime, though the long damning poem Requiem, condemning the Stalinist purges, was conspicuously absent. Isaiah Berlin predicted at the time that it could never be published in the Soviet Union.

“Last years”

“A land not mine, still

forever memorable,

the waters of its ocean

chill and fresh.

Sand on the bottom whiter than chalk,

and the air drunk, like wine,

late sun lays bare

the rosy limbs of the pinetrees.

Sunset in the ethereal waves:

I cannot tell if the day

is ending, or the world, or if

the secret of secrets is inside me again.

“”“

During the last years of her life she continued to live with the Punin family in Leningrad, still translating, researching Pushkin and writing her own poetry. Though still censored, she was concerned to re-construct work that had been destroyed or suppressed during the purges or which had posed a threat to the life of her son in the camps, such as the lost, semi-autobiographical play Enuma Elish. She worked on her official memoirs, planned novels and worked on her epic Poem without a hero, 20 years in the writing.

Akhmatova was widely honoured in USSR and the West. In 1962 she was visited by Robert Frost; Isaiah Berlin tried to visit her again, but she refused him, worried that her son might be re-arrested due to family association with the ideologically suspect western philosopher. She inspired and advised a large circle of key young Soviet writers. Her dacha in Komarovo was frequented by such poets as Yevgeny Rein and Joseph Brodsky, whom she mentored. Brodsky, arrested in 1963 and interned for social parasitism, would go on to win the Nobel Prize in Literature (1987) and become Poet Laureate (1991) as an exile in the US. As one of the last remaining major poets of the Silver Age, she was newly acclaimed by the Soviet authorities as a fine and loyal representative of their country and permitted to travel. At the same time, by virtue of works such as Requiem, Akhmatova was being hailed at home and abroad as an unofficial leader of the dissident movement, and reinforcing this image herself. She was becoming representative of both Russias, more popular in the 1960s than she had ever been before the revolution, this reputation only continuing to grow after her death. For her 75th birthday in 1964, new collections of her verse were published.

Akhmatova was able to meet some of her pre-revolutionary acquaintances in 1965, when she was allowed to travel to Sicily and England, in order to receive the Taormina prize and an honorary doctoral degree from Oxford University, accompanied by her life-long friend and secretary Lydia Chukovskaya. Akhmatova’s Requiem in Russian finally appeared in book form in Munich in 1963, the whole work not published within USSR until 1987. Her long poem The Way of All the Earth or Woman of Kitezh (Kitezhanka) was published in complete form in 1965.

In November 1965, soon after her Oxford visit, Akhmatova suffered a heart attack and was hospitalised. She was moved to a sanatorium in Moscow in the spring of 1966 and died of heart failure on March 5, at the age of 76. Thousands attended the two memorial ceremonies which were held in Moscow and in Leningrad. After being displayed in an open coffin, she was interred at Komarovo Cemetery in St Petersburg.

Isaiah Berlin described the impact of her life, as he saw it:

“The widespread worship of her memory in Soviet Union today, both as an artist and as an unsurrendering human being, has, so far as I know, no parallel. The legend of her life and unyielding passive resistance to what she regarded as unworthy of her country and herself, transformed her into a figure [. . . ] not merely in Russian literature, but in Russian history in [the Twentieth] century. “

In 1988, to celebrate what would have been Akhmatova’s 100th birthday, the University of Harvard held an international conference on her life and work. Today her work may be explored at the Anna Akhmatova Literary and Memorial Museum in St Petersburg.

“Work and themes”

Akhmatova joined the Acmeist group of poets in 1910 with poets such as Osip Mandelstam and Sergey Gorodetsky, working in response to the Symbolist school, concurrent with the growth of Imagism in Europe and America. It promoted the use craft and rigorous poetic form over mysticism or spiritual in- roads to composition, favouring the concrete over the ephemeral. Akhmatova modelled its principles of writing with clarity, simplicity, and disciplined first collections Evening (1912) and Rosary (1914) received wide critical acclaim and made her famous from the start of her career. They contained brief, psychologically taut pieces, acclaimed for their classical diction, telling details, and the skilful use of colour. Evening and her next four books were mostly lyric miniatures on the theme of love, shot through with sadness. Her early poems usually picture a man and a woman involved in the most poignant, ambiguous moment of their relationship, much imitated and later parodied by Nabokov and others. Critic Roberta Reeder notes that the early poems always attracted large numbers of admirers: “For Akhmatova was able to capture and convey the vast range of evolving emotions experienced in a love affair, from the first thrill of meeting, to a deepening love contending with hatred, and eventually to violent destructive passion or total indifference. But [. . . ] her poetry marks a radical break with the erudite, ornate style and the mystical representation of love so typical of poets like Alexander Blok and Andrey Bely. Her lyrics are composed of short fragments of simple speech that do not form a logical coherent pattern.

Instead, they reflect the way we actually think, the links between the images are emotional, and simple everyday objects are charged with psychological associations. Like, who was her model in many ways, Akhmatova was intent on conveying worlds of meaning through precise details. “

She often complained that the critics “walled her in” to their perception of her work in the early years of romantic passion, despite major changes of theme in the later years of The Terror. This was mainly due to the secret nature of her work after the public and critical effusion over her first volumes. The risks during the purges were very great. Many of her close friends and family were exiled, imprisoned or shot; her son was under constant thread of arrest, she was often under close surveillance. Following artistic repression and public condemnation by the state in the 1920s, many within literary and public circles, at home and abroad, thought she had died. Her readership generally didn’t know her later opus, the railing passion of Requiem or Poem without a Hero and her other scathing works, which were shared only with a very trusted few or circulated in secret by word of mouth (samizdat).

Between 1935 and 1940 Akhmatova composed, worked and reworked the long poem Requiem in secret, a lyrical cycle of lamentation and witness, depicting the suffering of the common people under Soviet terror. She carried it with her as she worked and lived in towns and cities across the Soviet Union. It was conspicuously absent from her collected works, given its explicit condemnation of the purges. The work in Russian finally appeared in book form in Munich in 1963, the whole work not published within USSR until 1987. It consists of ten numbered poems that examine a series of emotional states, exploring suffering, despair, devotion, rather than a clear narrative. Biblical themes such as Christ’s crucifixion and the devastation of Mary, Mother of Jesus and Mary Magdelene, reflect the ravaging of Russia, particularly witnessing the harrowing of women in the 1930s. It represented, to some degree, a rejection of her own earlier romantic work as she took on the public role as chronicler of the Terror. This is a role she holds to this day.

Her essays on Pushkin and Poem Without a Hero, her longest work, were only published after her death. This long poem, composed between 1940 and 1965, is often critically regarded as her best work and also one of the finest poems of the twentieth century. It offers a complex analysis of the times she lived though and her relationship with them, including her significant meeting with Isaiah Berlin (1909-97) in 1945. Her talent in composition and translation is evidenced in her fine translations of the works of poets writing in French, English, Italian, Armenian, and Korean.

 

Honours

  • Etna-Taormina prize
  • honorary doctorate from Oxford University in 1965.

(Thank You, God. . . )

Thank you, God: I dream of him more seldom,

And don’t see him now in every place,

The white path with clouds has been laden,

Easy shadows o’er the waters raced.

And all day the chime of bells arose

O’er the ocean of the ploughed soil;

Here the toll is best-heard from Saint John’s

Belfries which are seen afar, the tall.

I am cutting off the lilac fashioned

For the brunches that have lost their bloom;

Two black monks passed by in conversation

On the ramparts to the aging doomed.

Let, for blind me, the plain, dear and earthly

World again be turned into alive.

Our Lord has made my soul healthy

With the icy calm of the non-love.

Anna Akhmatova

A Widow In Black

A widow in black — the crying fall

Covers all hearts with a depressing cloud. . .

While her man’s words are clearly recalled,

She will not stop her lamentations loud.

It will be so, until the snow puff

Will give a mercy to the pined and tired.

Forgetfulness of suffering and love —

Though paid by life — what more could be desired?

Anna Akhmatova

 

Alexander By Thebes

I think, the king was fierce, though young,

When he proclaimed, ‘You’ll level Thebes with ground. ‘

And the old chief perceived this city proud,

He’d seen in times that are in sagas sung.

Set all to fire! The king listed else

The towers, the gates, the temples – rich and thriving.

But sank in thoughts, and said with lighted face,

‘You just provide the Bard Home’s surviving. ‘

Anna Akhmatova

Along The Hard Crust Of Deep Snows

Along the hard crust of deep snows,

To the secret, white house of yours,

So gentle and quiet – we both

Are walking, in silence half-lost.

And sweeter than all songs, sung ever,

Are this dream, becoming the truth,

Entwined twigs’ a-nodding with favor,

The light ring of your silver spurs. . .

Anna Akhmatova

 

And As It’s Going

And as it’s going often at love’s breaking,

The ghost of first days came again to us,

The silver willow through window then stretched in,

The silver beauty of her gentle branches.

The bird began to sing the song of light and pleasure

To us, who fears to lift looks from the earth,

Who are so lofty, bitter and intense,

About days when we were saved together.

Anna Akhmatova

 

And You, My Friends Who Have Been Called Away

And you, my friends who have been called away,

I have been spared to mourn for you and weep,

Not as a frozen willow over your memory,

But to cry to the world the names of those who sleep.

What names are those!

I slam shut the calendar,

Down on your knees, all!

Blood of my heart,

The people of Leningrad march out in even rows,

The living, the dead : fame can’t tell them apart.

Anna Akhmatova

As A White Stone In The Well’s Cool Deepness

As a white stone in the well’s cool deepness,

There lays in me one wonderful remembrance.

I am not able and don’t want to miss this:

It is my torture and my utter gladness.

I think, that he whose look will be directed

Into my eyes, at once will see it whole.

He will become more thoughtful and dejected

Than someone, hearing a story of a dole.

I   knew: the gods turned once, in their madness,

II  Men into things, not killing humane senses.

III  You’ve been turned in to my reminiscences

IV  To make eternal the unearthly sadness.

Anna Akhmatova

 

But Listen, I Am Warning You

But listen, I am warning you

I’m living for the very last time.

Not as a swallow, nor a maple,

Not as a reed, nor as a star,

Not as spring water,

Nor as the toll of bells.

Will I return to trouble men

Nor will I vex their dreams again

With my insatiable moans.

Anna Akhmatova

Celebrate

Celebrate our anniversary – can’t you see

tonight the snowy night of our first winter

comes back again in every road and tree –

that winter night of diamantine splendour.

Steam is pouring out of yellow stables,

the Moika river’s sinking under snow,

the moonlight’s misted as it is in fables,

and where we are heading – I don’t know.

There are icebergs on the Marsovo Pole.

The Lebyazh’ya’s crazed with crystal art. . . .

Whose soul can compare with my soul,

if joy and fear are in my heart? –

And if your voice, a marvellous bird’s,

quivers at my shoulder, in the night,

and the snow shines with a silver light,

warmed by a sudden ray, by your words?

Anna Akhmatova

 

Crucifix

Do not cry for me, Mother, seeing me in the grave.

I

This greatest hour was hallowed and thandered

By angel’s choirs; fire melted sky.

He asked his Father:”Why am I abandoned. . . ?”

And told his Mother: “Mother, do not cry. . . “

II

Magdalena struggled, cried and moaned.

Peter sank into the stone trance. . .

Only there, where Mother stood alone,

None has dared cast a single glance.

Anna Akhmatova

Departure

Although this land is not my own,

I will remember its inland sea

and the waters that are so cold

the sand as white

as old bones, the pine trees

strangely red where the sun comes down.

I cannot say if it is our love,

or the day, that is ending.

Anna Akhmatova

 

Everything

Everything’s looted, betrayed and traded,

black death’s wing’s overhead.

Everything’s eaten by hunger, unsated,

so why does a light shine ahead?

By day, a mysterious wood, near the town,

breathes out cherry, a cherry perfume.

By night, on July’s sky, deep, and transparent,

new constellations are thrown.

And something miraculous will come

close to the darkness and ruin,

something no-one, no-one, has known,

though we’ve longed for it since we were children.

Anna Akhmatova

Gray-Eyed King

Glory to you, inescapable pain!

The gray-eyed king died yesterday.

The autumn evening was sultry and red,

My husband returned and quietly said:

‘You know, they brought him back from the hunt,

They found his corpse by the old oak tree.

I pity the queen. He was so young! . .

In just one night her hair turned white. ‘

He found his pipe on the mantelpiece

And went out to his nighttime shift.

I’ll go and wake my daughter now,

I’ll look into her little gray eyes.

While outside the rustling poplars say:

‘Your king is no longer upon this earth. . . ‘

 

Another translation.

By Yevgeny Bonver:

The Grey-Eyed King

Hail! Hail to thee, o, immovable pain!

The young grey-eyed king had been yesterday slain.

This autumnal evening was stuffy and red.

My husband, returning, had quietly said,

‘He’d left for his hunting; they carried him home;

They’d found him under the old oak’s dome.

I pity the queen. He, so young, past away! . . .

During one night her black hair turned to grey. ‘

He found his pipe on a warm fire-place,

And quietly left for his usual race.

Now my daughter will wake up and rise –

Mother will look in her dear grey eyes. . .

And poplars by windows rustle as sing,

‘Never again will you see your young king. . . ‘

Ilana Weich’s translation in 2013:

Yesterday evening the grey eyed king died

Evening, the 73853autumn was glowing and harsh

Husband mine home came, calm and so hush

After the hunting they brought him back here

Body was found under old oak so near.

Pitied be Queen. He was young and so bright

Gray turned her hair just after one night.

Searched for his pipe husband of mine.

Went back to work for a very long night

My little daughter, she sleeps very tight

I’ll wake her to look into lovely gray light.

Under the window the trees whisper’s soft

Gone is your king from this very world.

Anna Akhmatova

 

Greetings!

Do you hear the soft rustle

beside your table?

Don’t bother to write

for I’ll come to you.

Is it possible you are angry

with me like the last time?

You say that you don’t want to see my hands,

my hands or my eyes.

I am with you in your bright, simple room.

Don’t chase me away

to where the cold, murky water

flows under the bridge.

Anna Akhmatova

 

He Did Love

He did love three things in this world:

Choir chants at vespers, albino peacocks,

And worn, weathered maps of America.

And he did not love children crying,

Or tea served with raspberries,

Or woman’s hysteria.

. . . And I was his wife.

Anna Akhmatova

 

Here Is My Gift

Here is my gift, not roses on your grave,

not sticks of burning incense.

You lived aloof, maintaining to the end

your magnificent disdain.

You drank wine, and told the wittiest jokes,

and suffocated inside stifling walls.

Alone you let the terrible stranger in,

and stayed with her alone.

Now you’re gone, and nobody says a word

about your troubled and exalted life.

Only my voice, like a flute, will mourn

at your dumb funeral feast.

Oh, who would have dared believe that half-crazed I,

I, sick with grief for the buried past,

I, smoldering on a slow fire,

having lost everything and forgotten all,

would be fated to commemorate a man

so full of strength and will and bright inventions,

who only yesterday it seems, chatted with me,

hiding the tremor of his mortal pain.

Anna Akhmatova

 

Here Pushkin’s Endless Exile Has Begun

Here Pushkin’s endless exile has begun,

And Lermontov’s exile turned out fatal,

The mountain grass has a smell so sweet and gentle,

And only once I managed to discern,

By the lake under the dense shade of a chinara,

In the early evening and ferocious trice

The glare of insatiable dark eyes

Of the immortal lover of Tamara.

Anna Akhmatova

 

How Can You Bear To Look At The Neva?

How can you bear to look at the Neva?

How can you bear to cross the bridges?.

Not in vain am I known as the grieving one

Since the time you appeared to me.

The black angels’ wings are sharp,

Judgment Day is coming soon,

And raspberry-colored bonfires bloom,

Like roses, in the snow.

Anna Akhmatova

 

How Many Demands.

How many demands the beloved can make!

The woman discarded, none.

How glad I am that today the water

Under the colorless ice is motionless.

And I stand – Christ help me! –

On this shroud that is brittle and bright,

But save my letters

So that our descendants can decide,

So that you, courageous and wise,

Will be seen by them with greater clarity.

Perhaps we may leave some gaps

In your glorious biography?

Too sweet is earthly drink,

Too tight the nets of love.

Sometime let the children read

My name in their lesson book,

And on learning the sad story,

Let them smile shyly. . .

Since you’ve given me neither love nor peace

Grant me bitter glory.

Anna Akhmatova

I am a Bard.

I am a bard – I am a heaven bird,

I need no any richness of the world.

I love a flower and so charming lass

In aromatic springs that never pass.

I love a whisper, very gentle and long,

And, in full silence, a despondent song.

Anna Akhmatova

 

I Don’t Know If You’Re Alive Or Dead

I don’t know if you’re alive or dead.

Can you on earth be sought,

Or only when the sunsets fade

Be mourned serenely in my thought?

All is for you: the daily prayer,

The sleepless heat at night,

And of my verses, the white

Flock, and of my eyes, the blue fire.

No-one was more cherished, no-one tortured

Me more, not

Even the one who betrayed me to torture,

Not even the one who caressed me and forgot.

Anna Akhmatova

I Don’t Like Flowers

I don’t like flowers – they do remind me often

Of funerals, of weddings and of balls;

Their presence on tables for a dinner calls.

But sub-eternal roses’ ever simple charm

Which was my solace when I was a child,

Has stayed – my heritage – a set of years behind,

Like Mozart’s ever-living music’s hum.

Anna Akhmatova

 

I Have No Use For Odic Legions

I have no use for odic legions,

Or for the charm of elegiac play

For me, all verse should be off kilter

Not the usual way.

If only you knew what trash gives rise

To verse, without a tinge of shame,

Like bright dandelions by a fence,

Like burdock and like cocklebur.

An angry shout, the bracing smell of tar,

Mysterious mildew on the wall.

And out comes a poem, light-hearted, tender,

To your delight and mine.

Anna Akhmatova

 

I Hear The Oriole’s Always-Grieving Voice

I hear the oriole’s always-grieving voice,

And the rich summer’s welcome loss I hear

In the sickle’s serpentine hiss

Cutting the corn’s ear tightly pressed to ear.

And the short skirts of the slim reapers

Fly in the wind like holiday pennants,

The clash of joyful cymbals, and creeping

From under dusty lashes, the long glance.

I don’t expect love’s tender flatteries,

In premonition of some dark event,

But come, come and see this paradise

Where together we were blessed and innocent.

Anna Akhmatova

I Saw My Friend At The Front Door

I saw my friend to the front door

I stood in the golden dust.

Momentous sounds issued

From the little belfry close by.

Tossed! Such a made-up word-

What am I, a flower or a letter?

But my eyes already gaze grimly

Into the darkened looking glass.

Anna Akhmatova

 

I Taught Myself To Live Simply

I taught myself to live simply and wisely,

to look at the sky and pray to God,

and to wander long before evening

to tire my superfluous worries.

When the burdocks rustle in the ravine

and the yellow-red rowanberry cluster droops

I compose happy verses

about life’s decay, decay and beauty.

I come back. The fluffy cat

licks my palm, purrs so sweetly

and the fire flares bright

on the saw-mill turret by the lake.

Only the cry of a stork landing on the roof

occasionally breaks the silence.

If you knock on my door

I may not even hear.

Anna Akhmatova

 

I Was Born In The Right Time, In Whole

I was born in the right time, in whole,

Only this time is one that is blessed,

But great God did not let my poor soul

Live without deceit on this earth.

And therefore, it’s dark in my house,

And therefore, all of my friends,

Like sad birds, in the evening aroused,

Sing of love, that was never on land.

Anna Akhmatova

I Wrung My Hands

I wrung my hands under my dark veil. . .

“Why are you pale, what makes you reckless?”

— Because I have made my loved one drunk

with an astringent sadness.

I’ll never forget. He went out, reeling;

his mouth was twisted, desolate. . .

I ran downstairs, not touching the banisters,

and followed him as far as the gate.

And shouted, choking: “I meant it all

in fun. Don’t leave me, or I’ll die of pain. “

He smiled at me — oh so calmly, terribly —

and said: “Why don’t you get out of the rain?”

Anna Akhmatova

 

If The Moon On The Skies Does Not Roam

If the moon on the skies does not roam,

But cools, like a seal above,

My dead husband enters the home

To read the letters of love.

He remembers the box, made of oak,

With the lock, very secret and odd,

And spreads through a floor the stroke

Of his feet in the iron bond.

He watches the times of the meetings

And the signatures’ blurry set.

Hasn’t had he sufficiently grievings

And pains in this word until that?

Anna Akhmatova

 

In Dream

Black and enduring separation

I share equally with you.

Why weep? Give me your hand,

Promise me you will come again.

You and I are like high

Mountains and we can’t move closer.

Just send me word

At midnight sometime through the stars.

Anna Akhmatova

 

In Human Closeness There Is A Secret Edge

In human closeness there is a secret edge,

Nor love nor passion can pass it above,

Let lips with lips be joined in silent rage,

And hearts be burst asunder with the love.

And friendship, too, is powerless plot,

And so years of bliss with noble tends,

When your heart is free and known not,

The slow languor of the earthy sense.

And they who strive to reach this edge are mad,

But they who reached are shocked with anguish hard –

Now you know why beneath your hand

You do not feel the beating of my heart.

Anna Akhmatova

In Memory Of M. B.

Here is my gift, not roses on your grave,

not sticks of burning incense.

You lived aloof, maintaining to the end

your magnificent disdain.

You drank wine, and told the wittiest jokes,

and suffocated inside stifling walls.

Alone you let the terrible stranger in,

and stayed with her alone.

Now you’re gone, and nobody says a word

about your troubled and exalted life.

Only my voice, like a flute, will mourn

at your dumb funeral feast.

Oh, who would have dared believe that half-crazed I

, I, sick with grief for the buried past,

I, smoldering on a slow fire,

having lost everything and forgotten all,

would be fated to commemorate a man

so full of strength and will and bright inventions,

who only yesterday it seems, chatted with me,

hiding the tremor of his mortal pain.

Anna Akhmatova

 

In The Evening

The garden rang with music

Of inexpressible despair.

A dish of oysters spread on ice

Smelled like the ocean, fresh and sharp.

He told me: ‘I’m a faithful friend!’-

And lightly touched my dress.

How different from embraces

The touch of those two hands.

That’s how one strokes a cat or bird

Or looks at slender lady riders. . .

Just laughter in his quiet eyes,

Beneath his light gold lashes.

And the despondent voices of the violins

Sing out beyond the hanging smoke:

‘Give blessings to heaven above

At last you’re alone with your beloved. ‘

Anna Akhmatova

 

Let Somebody Else Rest By Southern Sea

Let somebody else rest by southern sea,

Enjoying the paradise land,

It’s northerly here, and fall of this year,

I chose to be my girl-friend.

I’ve carried here the memory sure

Of my last rejecting a date –

The flame, so cold, so easy and pure,

Of my overcoming the fate.

Anna Akhmatova

 

Lot’s Wife

And the just man trailed God’s shining agent,

over a black mountain, in his giant track,

while a restless voice kept harrying his woman:

‘It’s not too late, you can still look back

at the red towers of your native Sodom,

the square where once you sang, the spinning-shed,

at the empty windows set in the tall house

where sons and daughters blessed your marriage-bed. ‘

A single glance: a sudden dart of pain

stitching her eyes before she made a sound. . .

Her body flaked into transparent salt,

and her swift legs rooted to the ground.

Who will grieve for this woman? Does she not seem

too insignificant for our concern?

Yet in my heart I never will deny her,

who suffered death because she chose to turn.

Anna Akhmatova

Lying In Me

Lying in me, as though it were a white

Stone in the depths of a well, is one

Memory that I cannot, will not, fight:

It is happiness, and it is pain.

Anyone looking straight into my eyes

Could not help seeing it, and could not fail

To become thoughtful, more sad and quiet

Than if he were listening to some tragic tale.

I know the gods changed people into things,

Leaving their consciousness alive and free.

To keep alive the wonder of suffering,

You have been metamorphosed into me.

Anna Akhmatova

 

March Elegy

I have enough treasures from the past

to last me longer than I need, or want.

You know as well as I . . . malevolent memory

won’t let go of half of them:

a modest church, with its gold cupola

slightly askew; a harsh chorus

of crows; the whistle of a train;

a birch tree haggard in a field

as if it had just been sprung from jail;

a secret midnight conclave

of monumental Bible-oaks;

and a tiny rowboat that comes drifting out

of somebody’s dreams, slowly foundering.

Winter has already loitered here,

lightly powdering these fields,

casting an impenetrable haze

that fills the world as far as the horizon.

I used to think that after we are gone

there’s nothing, simply nothing at all.

Then who’s that wandering by the porch

again and calling us by name?

Whose face is pressed against the frosted pane?

What hand out there is waving like a branch?

By way of reply, in that cobwebbed corner

a sunstruck tatter dances in the mirror.

Anna Akhmatova

Memory Of Sun

Memory of sun seeps from the heart.

Grass grows yellower.

Faintly if at all the early snowflakes

Hover, hover.

Water becoming ice is slowing in

The narrow channels.

Nothing at all will happen here again,

Will ever happen.

Against the sky the willow spreads a fan

The silk’s torn off.

Maybe it’s better I did not become

Your wife.

Memory of sun seeps from the heart.

What is it? — Dark?

Perhaps! Winter will have occupied us

In the night.

Anna Akhmatova

 

Muse

When, in the night, I wait for her, impatient,

Life seems to me, as hanging by a thread.

What just means liberty, or youth, or approbation,

When compared with the gentle piper’s tread?

And she came in, threw out the mantle’s edges,

Declined to me with a sincere heed.

I say to her, ‘Did you dictate the Pages

Of Hell to Dante?’ She answers, ‘Yes, I did. ‘

Anna Akhmatova

 

Music

Something of heavens ever burns in it,

I like to watch its wondrous facets’ growth.

It speaks with me in fate’s non-seldom fits,

When others fear to approach close.

When the last of friends had looked away

From me in grave, it lay to me in silence,

And sang as sing a thunderstorm in May,

As if all flowers began to talk in gardens.

Anna Akhmatova

My Hands Clasped Under A Veil

My hands clasped under a veil, dim and hazy.

‘Why are you so pale and upset?’

That’s because I today made him crazy

With the sour wine of regret.

Can’t forget! He got out, astound,

With his mouth distorted by pain. . .

  1. not touching the railing, ran down,
  2. was running to him till the lane.

Fully choked, I cried, ‘That’s a joke —

All that was. You get out, I’ll die. ‘

And he smiled very calmly, like stroke:

‘It is windy right here — pass by. ‘

Anna Akhmatova

 

My Way

One goes in straightforward ways,

One in a circle roams:

Waits for a girl of his gone days,

Or for returning home.

But I do go — and woe is there —

By a way nor straight, nor broad,

But into never and nowhere,

Like trains — off the railroad.

Anna Akhmatova

 

Now No-One Will Be Listening To Songs

Now no-one will be listening to songs.

The days long prophesied have come to pass.

The world has no more miracles. Don’t break

My heart, song, but be still: you are the last.

Not long ago you took your morning flight

With all a swallow’s free accomplishment.

Now that you are a hungry beggar-woman,

Don’t go knocking at the stranger’s gate.

Anna Akhmatova

One Goes In Straightforward Ways

One goes in straightforward ways,

One in a circle roams:

Waits for a girl of his gone days,

Or for returning home.

But I do go — and woe is there —

By a way nor straight, nor broad,

But into never and nowhere,

Like trains — off the railroad.

Anna Akhmatova

 

Our Native Earth

We do not carry it in lockets on the breast,

And do not cry about it in poems,

It does not wake us from the bitter rest,

And does not seem to us like Eden promised.

In our hearts, we never try to treat

This as a subject for the bargain row,

While being ill, unhappy, spent on it,

We even fail to see it or to know.

Yes, this dirt on the feet suits us fairly,

Yes, this crunch on the teeth suits us just,

And we trample it nightly and daily —

This unmixed and non-structural dust.

But we lay into it and become it alone,

And therefore call this earth so freely — my own.

Anna Akhmatova

Rachel

When Jacob and Rachel met for the first time,

He bowed to her like a humble wayfarer.

The herds were raising hot dust to the skies,

The little well’s mouth was covered by a boulder.

He rolled the old boulder away from the well

And watered the flock with clean water himself.

Yet sweet little sadness crept into his heart

With each passing day growing stronger.

To wed her he bargained to toil seven years

As shepherd for her artful father.

Oh, Rachel! To the captive of love in his eyes

The seven years seemed as a few dazzling days.

Yet Laban was thirsty for silver, and wise,

And mercy he didn’t espouse,

Assuming forgiveness for all kind of lies. . .

As long as they serve his own house.

He took homely Leah with his sure hand

And led her to Jacob in his wedding tent.

A sultry night reigns over high desert sky

And spreads misty dews in the morning,

While pulling her braids in despair all that night

The younger of sisters is moaning,

Sends curses to Leah and God for her doom

Imploring the angel of death to come soon.

As Jacob is dreaming the sweetest of dreams:

The clear well spring in the valley

And Rachel’s eyes happily looking at him

Her beautiful voice singing softly:

O,   weren’t you kissing me, Jacob, with love

And calling me always your black turtledove?

Anna Akhmatova

Reading ‘Hamlet’

1

The lot by the graves was a dusty hot land;

The river behind — blue and cool.

You told me, ‘Well, go to a convent,

Or go marry a fool. . . ‘

Princes always say that, being placid or fierce,

But I cherish this speech, short and poor —

Let it flow and shine through a thousand years,

Like from shoulders do mantles of fur.

2

And, as if in wrong occasion,

I said, ‘Thou,’ else. . .

And an easy smile of pleasure

Lit up dear face.

From such lapses, told or mental,

Every cheek would blaze.

I love you as forty gentle

Sisters love and bless.

Anna Akhmatova

 

Requiem

Not under foreign skies

Nor under foreign wings protected –

I  shared all this with my own people

II  There, where misfortune had abandoned us.

[1961]

INSTEAD OF A PREFACE

During the frightening years of the Yezhov terror, I

spent seventeen months waiting in prison queues in

Leningrad. One day, somehow, someone ‘picked me out’.

On that occasion there was a woman standing behind me,

her lips blue with cold, who, of course, had never in

her life heard my name. Jolted out of the torpor

characteristic of all of us, she said into my ear

(everyone whispered there) – ‘Could one ever describe

this?’ And I answered – ‘I can. ‘ It was then that

something like a smile slid across what had previously

been just a face.

[The 1st of April in the year 1957. Leningrad]

DEDICATION

Mountains fall before this grief,

A mighty river stops its flow,

But prison doors stay firmly bolted

Shutting off the convict burrows

And an anguish close to death.

Fresh winds softly blow for someone,

Gentle sunsets warm them through; we don’t know this,

We are everywhere the same, listening

To the scrape and turn of hateful keys

And the heavy tread of marching soldiers.

Waking early, as if for early mass,

Walking through the capital run wild, gone to seed,

We’d meet – the dead, lifeless; the sun,

Lower every day; the Neva, mistier:

But hope still sings forever in the distance.

The verdict. Immediately a flood of tears,

Followed by a total isolation,

As if a beating heart is painfully ripped out, or,

Thumped, she lies there brutally laid out,

But she still manages to walk, hesitantly, alone.

Where are you, my unwilling friends,

Captives of my two satanic years?

What miracle do you see in a Siberian blizzard?

What shimmering mirage around the circle of the moon?

I send each one of you my salutation, and farewell.

[March 1940]

INTRODUCTION

[PRELUDE]

It happened like this when only the dead

Were smiling, glad of their release,

That Leningrad hung around its prisons

Like a worthless emblem, flapping its piece.

Shrill and sharp, the steam-whistles sang

Short songs of farewell

To the ranks of convicted, demented by suffering,

As they, in regiments, walked along –

Stars of death stood over us

As innocent Russia squirmed

Under the blood-spattered boots and tyres

Of the black marias.

I

You were taken away at dawn. I followed you

As one does when a corpse is being removed.

Children were crying in the darkened house.

A candle flared, illuminating the Mother of God. . .

The cold of an icon was on your lips, a death-cold

sweat

On your brow – I will never forget this; I will gather

To wail with the wives of the murdered streltsy (1)

Inconsolably, beneath the Kremlin towers.

[1935. Autumn. Moscow]

II

Silent flows the river Don

A yellow moon looks quietly on

Swanking about, with cap askew

It sees through the window a shadow of you

Gravely ill, all alone

The moon sees a woman lying at home

Her son is in jail, her husband is dead

Say a prayer for her instead.

III

It isn’t me, someone else is suffering. I couldn’t.

Not like this. Everything that has happened,

Cover it with a black cloth,

Then let the torches be removed. . .

Night.

IV

Giggling, poking fun, everyone’s darling,

The carefree sinner of Tsarskoye Selo (2)

If only you could have foreseen

What life would do with you –

That you would stand, parcel in hand,

Beneath the Crosses (3), three hundredth in

line,

Burning the new year’s ice

With your hot tears.

Back and forth the prison poplar sways

With not a sound – how many innocent

Blameless lives are being taken away. . .

[1938]

V

For seventeen months I have been screaming,

Calling you home.

I’ve thrown myself at the feet of butchers

For you, my son and my horror.

Everything has become muddled forever –

I can no longer distinguish

Who is an animal, who a person, and how long

The wait can be for an execution.

There are now only dusty flowers,

The chinking of the thurible,

Tracks from somewhere into nowhere

And, staring me in the face

And threatening me with swift annihilation,

An enormous star.

[1939]

VI

Weeks fly lightly by. Even so,

I cannot understand what has arisen,

How, my son, into your prison

White nights stare so brilliantly.

Now once more they burn,

Eyes that focus like a hawk,

And, upon your cross, the talk

Is again of death.

[1939. Spring]

VII

THE VERDICT

The word landed with a stony thud

Onto my still-beating breast.

Nevermind, I was prepared,

I will manage with the rest.

I have a lot of work to do today;

I need to slaughter memory,

Turn my living soul to stone

Then teach myself to live again. . .

But how. The hot summer rustles

Like a carnival outside my window;

I have long had this premonition

Of a bright day and a deserted house.

[22 June 1939. Summer. Fontannyi Dom (4)]

VIII

 

TO DEATH

You will come anyway – so why not now?

I wait for you; things have become too hard.

I have turned out the lights and opened the door

For you, so simple and so wonderful.

Assume whatever shape you wish. Burst in

Like a shell of noxious gas. Creep up on me

Like a practised bandit with a heavy weapon.

Poison me, if you want, with a typhoid exhalation,

Or, with a simple tale prepared by you

(And known by all to the point of nausea), take me

Before the commander of the blue caps and let me

glimpse

The house administrator’s terrified white face.

I don’t care anymore. The river Yenisey

Swirls on. The Pole star blazes.

The blue sparks of those much-loved eyes

Close over and cover the final horror.

[19 August 1939. Fontannyi Dom]

IX

Madness with its wings

Has covered half my soul

It feeds me fiery wine

And lures me into the abyss.

That’s when I understood

While listening to my alien delirium

That I must hand the victory

To it.

However much I nag

However much I beg

It will not let me take

One single thing away:

Not my son’s frightening eyes –

A suffering set in stone,

Or prison visiting hours

Or days that end in storms

Nor the sweet coolness of a hand

The anxious shade of lime trees

Nor the light distant sound

Of final comforting words.

[14 May 1940. Fontannyi Dom]

X

CRUCIFIXION

Weep not for me, mother.

I am alive in my grave.

1.

A choir of angels glorified the greatest hour,

The heavens melted into flames.

To his father he said, ‘Why hast thou forsaken me!’

But to his mother, ‘Weep not for me. . . ‘

[1940. Fontannyi Dom]

2.

Magdalena smote herself and wept,

The favourite disciple turned to stone,

But there, where the mother stood silent,

Not one person dared to look.

[1943. Tashkent]

EPILOGUE

1.

I have learned how faces fall,

How terror can escape from lowered eyes,

How suffering can etch cruel pages

Of cuneiform-like marks upon the cheeks.

I know how dark or ash-blond strands of hair

Can suddenly turn white. I’ve learned to recognise

The fading smiles upon submissive lips,

The trembling fear inside a hollow laugh.

That’s why I pray not for myself

But all of you who stood there with me

Through fiercest cold and scorching July heat

Under a towering, completely blind red wall.

 

The hour has come to remember the dead.

I see you, I hear you, I feel you:

The one who resisted the long drag to the open window;

The one who could no longer feel the kick of familiar

soil beneath her feet;

The one who, with a sudden flick of her head, replied,

‘I arrive here as if I’ve come home!’

I’d like to name you all by name, but the list

Has been removed and there is nowhere else to look.

So,

I have woven you this wide shroud out of the humble

words

I overheard you use. Everywhere, forever and always,

I will never forget one single thing. Even in new

grief.

Even if they clamp shut my tormented mouth

Through which one hundred million people scream;

That’s how I wish them to remember me when I am dead

On the eve of my remembrance day.

If someone someday in this country

Decides to raise a memorial to me,

I give my consent to this festivity

But only on this condition – do not build it

By the sea where I was born,

I have severed my last ties with the sea;

Nor in the Tsar’s Park by the hallowed stump

Where an inconsolable shadow looks for me;

Build it here where I stood for three hundred hours

And no-one slid open the bolt.

Listen, even in blissful death I fear

That I will forget the Black Marias,

Forget how hatefully the door slammed and an old woman

Howled like a wounded beast.

Let the thawing ice flow like tears

From my immovable bronze eyelids

And let the prison dove coo in the distance

While ships sail quietly along the river.

[March 1940. Fontannyi Dom]

 

FOOTNOTES

1           An elite guard which rose up in rebellion

2          against Peter the Great in 1698. Most were either

3          executed or exiled.

4          The imperial summer residence outside St

5          Petersburg where Ahmatova spent her early years.

6          A prison complex in central Leningrad near the

7          Finland Station, called The Crosses because of the

8          shape of two of the buildings.

9          The Leningrad house in which Ahmatova lived.

Anna Akhmatova

 

 

Shade

‘What does a certain woman know of the hour of her death?’ – Mandelstam

Tallest, suavest of us, why Memory,

forcing you to appear from the past, pass

down a train, swaying, to find me

clear profiled through the window-glass?

Angel or bird? How we debated!

The poet thought you like translucent straw.

Through dark lashes, your eyes, Georgian,

looking, with gentleness, on it all.

Shade, forgive. Blue skies, Flaubert,

Insomnia, late-blooming lilac flower,

bring you, and the magnificence of the year,

nineteen-thirteen, to mind, and your

unclouded temperate afternoon, memory

difficult for me now – Oh, shade!

Anna Akhmatova

 

So Again We Triumph!

So again we triumph!

Again we do not come!

Our speeches silent,

Our words, dumb.

Our eyes that have not met

Again, are lost;

And only tears forget

The grip of frost.

A wild-rose bush near Moscow

Knows something of

This pain that will be called

Immortal love.

Anna Akhmatova

 

Solitude

So many stones have been thrown at me,

That I’m not frightened of them anymore,

And the pit has become a solid tower,

Tall among tall towers.

I thank the builders,

May care and sadness pass them by.

From here I’ll see the sunrise earlier,

Here the sun’s last ray rejoices.

And into the windows of my room

The northern breezes often fly.

And from my hand a dove eats grains of wheat. . .

As for my unfinished page,

The Muse’s tawny hand, divinely calm

And delicate, will finish it.

Anna Akhmatova

Somewhere There Is A Simple Life

Somewhere there is a simple life and a world,

Transparent, warm and joyful. . .

There at evening a neighbor talks with a girl

Across the fence, and only the bees can hear

This most tender murmuring of all.

But we live ceremoniously and with difficulty

And we observe the rites of our bitter meetings,

When suddenly the reckless wind

Breaks off a sentence just begun –

But not for anything would we exchange this splendid

Granite city of fame and calamity,

The wide rivers of glistening ice,

The sunless, gloomy gardens,

And, barely audible, the Muse’s voice.

Anna Akhmatova

 

Song Of The Final Meeting

My breast grew helplessly cold,

But my steps were light.

I pulled the glove from my left hand

Mistakenly onto my right.

It seemed there were so many steps,

But I knew there were only three!

Amidst the maples an autumn whisper

Pleaded: ‘Die with me!

I’m led astray by evil

Fate, so black and so untrue. ‘

I answered: ‘I, too, dear one!

  1. too, will die with you. . . ‘

This is a song of the final meeting.

I glanced at the house’s dark frame.

Only bedroom candles burning

With an indifferent yellow flame.

Anna Akhmatova

Sunbeam

I pray to the sunbeam from the window –

It is pale, thin, straight.

Since morning I have been silent,

And my heart – is split.

The copper on my washstand

Has turned green,

But the sunbeam plays on it

So charmingly.

How innocent it is, and simple,

In the evening calm,

But to me in this deserted temple

It’s like a golden celebration,

And a consolation.

Anna Akhmatova

 

Sunshine Has Filled The Room

Sunshine has filled the room

with clear golden specks of dust.

I woke up and remembered,

dear, it was your birthday.

But far beyond my windows

snow has covered the ground,

And made me forget, so now to atone,

I sleep without dreams.

Anna Akhmatova

 

The Last Toast

I drink to home, that is lost,

To evil life of mine,

To loneness in which we’re both,

And to your future, fine, —

To lips by which I was betrayed,

To eyes that deathly cold,

To that that the world is bad and that

We were not saved by God.

Anna Akhmatova

The Pillow Hot

The pillow hot

On both sides,

The second candle

Dying, the ravens

Crying. Haven’t

Slept all night, too late

To dream of sleep. . .

How unbearably white

The blind on the white window.

Good morning, morning!

Anna Akhmatova

 

The Sentence

And the stone word fell

On my still-living breast.

Never mind, I was ready.

I will manage somehow.

Today I have so much to do:

I must kill memory once and for all,

I must turn my soul to stone,

I must learn to live again—

Unless . . . Summer’s ardent rustling

Is like a festival outside my window.

For a long time I’ve foreseen this

Brilliant day, deserted house.

Anna Akhmatova

 

The Two Of Us Won’t Share A Glass Together

The two of us won’t share a glass together

Be it of water or of sweet red wine;

We won’t be kissing, in the morning either

Nor, late at night, enjoy an evening shine.

You breathe the sun, I breathe the moon; however

We are united by one love forever.

I always have with me my true soul mate,

You have with you your ever-merry girlfriend;

Yet I’m acquainted with your eye’s dismay

As you’re the reason of my lifelong ailment.

The length of our dates won’t be increased,

That’s how, it’s doomed, to honor our peace.

Yet, it’s my breath that flows in your rhymes

While in my rhymes your voice is singing clear;

Oh’ neither oblivion, nor fear

Will ever dare to touch this kind of flame.

I wish you knew how I am longing now

I To feel your dry and rosy lips somehow.

Anna Akhmatova

 

The Victory

2

Over a pier, the first beacon inflamed —

The vanguard of other sea-rangers;

The mariner cried and bared his head;

He sailed with death beside and ahead

In seas, packed with furious dangers.

3

By our doors Great Victory stays . . .

But how we’ll glory her advent?

Let women lift higher the children! They blessed

With life mid a thousand thousands deaths —

Thus will be the dearest answered.

Anna Akhmatova

 

There Are The Words That Couldn’t Be Twice Said

There are the words that couldn’t be twice said,

He, who said once, spent out all his senses.

Only two things have never their end –

The heavens’ blue and the Creator’s mercy.

Anna Akhmatova

 

They Didn’t Meet

They didn’t meet me, roamed,

On steps with lanterns bright.

I entered quiet home

In murky, pail moonlight.

Under a lamp’s green halo,

With smile of kept in rage,

My friend said, ‘Cinderella,

Your voice is very strange. ‘

A cricket plays its fiddle;

A fire-place grew black.

Oh, someone took my little

White shoe as a keep-sake,

And gave me three carnations,

While casting dawn eyes -.

My sins for accusations,

You couldn’t be disguised.

And heart hates to believe in

The time, that’s close too,

When he will ask for women

To try on my white shoe.

Anna Akhmatova

 

This Evening’s Light Is Golden Bright

This evening’s light is golden bright,

The April’s coolness is so tender,

Though you are many years too late,

I still do welcome you to enter.

Right next to me why don’t you sit

And look with happy eyes around.

This little notebook has in it

The poems written in my childhood.

Forgive me that I’ve lived and mourned,

And was not grateful for the sun rays.

Forgive me please, forgive me for

I have mistaken you for others.

Anna Akhmatova

 

Thoughts Of The Sunlight

Thoughts of the sunlight fainter and dimmer,

And parched the grass.

Breezes, freh breezes at dawn’s early shimmer,

Flit by repass.

Look at the willows against a clear heaven,

Cloudless and wide.

Better, Far better not to be given

Thee for thy bride!

Thoughts of the daylight dimmer and fainter.

Oh, darkness! Gloom!

Once again . . . Morning,

Tell me if winter is come.

Anna Akhmatova

Thunder

There will be thunder then. Remember me.

Say ‘ She asked for storms. ‘ The entire

world will turn the colour of crimson stone,

and your heart, as then, will turn to fire.

That day, in Moscow, a true prophecy,

when for the last time I say goodbye,

soaring to the heavens that I longed to see,

leaving my shadow here in the sky.

Anna Akhmatova

 

To Boris Pasternak

It ceased – the voice, inimitable here,

The peer of groves left forever us,

He changed himself into eternal ear. . .

Into the rain, of that sang more than once.

And all the flowers, that grow under heavens,

Began to flourish – to meet the going death. . .

But suddenly it got the silent one and saddened –

The planet, bearing the humble name, the Earth.

Anna Akhmatova

To Fall Ill As One Should, Deliriously

To fall ill as one should, deliriously

Hot, meet everyone again,

To stroll broad avenues in the seashore garden

Full of the wind and the sun.

Even the dead, today, have agreed to come,

And the exiles, into my house.

Lead the child to me by the hand.

Long I have missed him.

I shall eat blue grapes with those who are dead,

Drink the iced

Wine, and watch the gray waterfall pour

On to the damp flint bed.

Behind the lake the moon’s not stirred

And seems to be a window through

Into a silent, well-lit house,

Where something unpleasant has occured.

Has the master been brought home dead,

The mistress run off with a lover,

Or has a little girl gone missing,

And her shoes found by the creek-bed. . .

We can’t see. But feel some awful thing,

And we don’t want to talk.

Doleful, the cry of eagle-owls, and hot

In the garden the wind is blustering.

Anna Akhmatova

To The Londoners

(From the ‘In the Fortieth Year’)

1940

The twenty-fourth drama of Shakespeare

Time’s writing with its indifferent hand.

We, selves, the guests of the awful Feast here,

Better would read Hamlet, Caesar, and Lear

Over the river, in heavy lead clad;

Better – to bear, with singing and torches,

Juliet, the dove, to her family’s graves,

Peep into windows of Macbeth’s castle godless,

Tremble with scum – hired killers and knaves –

But not this one, Lord. oh, not this. . . oh, not this, –

To read this one we already haven’t strengths!

Anna Akhmatova

 

To The Many

I — am your voice, the warmth of your breath,

I — am the reflection of your face,

The futile trembling of futile wings,

I am with you to he end, in any case.

That’s why you so fervently love

Me in my weakness and in my sin;

That’s why you impulsively gave

Me the best of your sons;

That’s why you never even asked

Me for any word of him

And blackened my forever-deserted home

With fumes of praise.

And they say — it’s impossible to fuse more closely,

Impossible to love more abandonedly. . .

As the shadow from the body wants to part,

As the flesh from the soul wants to separate,

So I want now — to be forgotten. .

Anna Akhmatova

 

To The Muse

The Muse my sister looked in my face,

her gaze was bright and clear,

and she took away my golden ring,

the gift of the virginal year.

Muse! everyone else is happy –

girls, wives, widows – all around!

I swear I’d rather die on the rack

than live fettered and bound.

In time I’ll join the guessing-game,

pluck petals from the daisy’s wheel.

Each creature on this earth, I know,

must suffer love’s ordeal.

Tonight I pine for no one,

alone in my candlelit room;

but I don’t-don’t-don’t want to know

who’s kissing whom.

At dawn the mirrors, mocking, will say:

“Your gaze is not bright or clear. “

I’ll sigh: “The Muse my sister came

and took the gift of gifts away. “

1912

from Vercher (Evening), Poets Guild

(Translated by Stanley Kunitz and Max Hayward)

Anna Akhmatova

True Tenderness

True tenderness is silent

and can’t be mistaken for anything else.

In vain with earnest desire

you cover my shoulders with fur;

In vain you try to persuade me

of the merits of first love.

But I know too well the meaning

of your persistent burning glances.

Anna Akhmatova

 

Twenty-First. Night. Monday

Twenty-first. Night. Monday.

Silhouette of the capitol in darkness.

Some good-for-nothing — who knows why-

made up the tale that love exists on earth.

People believe it, maybe from laziness

or boredom, and live accordingly:

they wait eagerly for meetings, fear parting,

and when they sing, they sing about love.

But the secret reveals itself to some,

and on them silence settles down. . .

I found this out by accident

and now it seems I’m sick all the time.

Anna Akhmatova

 

Under Her Dark Veil

Under her dark veil she wrung her hands.

“Why are you so pale today?”

“Because I made him drink of stinging grief

Until he got drunk on it.

How can I forget? He staggered out,

His mouth twisted in agony.

I ran down not touching the bannister

And caught up with him at the gate.

I cried: ‘A joke!

That’s all it was. If you leave, I’ll die. ‘

He smiled calmly and grimly

And told me: ‘Don’t stand here in the wind. ‘ “

Anna Akhmatova

Voronezh

For Osip Mandelstam

And the town is frozen solid in a vice,

Trees, walls, snow, beneath a glass.

Over crystal, on slippery tracks of ice,

the painted sleighs and I, together, pass.

And over St Peter’s there are poplars, crows

there’s a pale green dome there that glows,

dim in the sun-shrouded dust.

The field of heroes lingers in my thought,

Kulikovo’s barbarian battleground.

The frozen poplars, like glasses for a toast,

clash now, more noisily, overhead.

As though it was our wedding, and the crowd

were drinking to our health and happiness.

But Fear and the Muse take turns to guard

the room where the exiled poet is banished,

and the night, marching at full pace,

of the coming dawn, has no knowledge.

Anna Akhmatova

 

We Don’t Know How To Say Goodbye

We don’t know how to say good-bye

We wander on, shoulder by shoulder.

Already the sun is going down.

You’re moody, I am your shadow.

Let’s step inside a church and watch

baptisms, marriages, masses for the dead.

Why are we different from the rest?

Outdoors again, each of us turns his head.

Or else, let’s sit in the graveyard

On the trampled snow, sighing to each other.

That stick in your hand is tracing mansions

In which we shall always be together.

Anna Akhmatova

When I Write Poems

When I’m embraced by airy inspiration,

I am a bridge between the sky and earth.

Of all what heart high-values in creation

I am a king, when breathing with a verse!

Just if my soul wishes it, my fairy,

I shall give you the peaceful coast band,

Where, with a hum, the pinky sea is carrying

The dreaming tide to reach the dreaming land.

I can do all, just trust in me: I’m mighty;

I have the roots for kindness and for love;

And if I want, from clouds and from the lightning

I’ll make a cover your sweet bed above.

And I can, dear, create a word such special,

That it would change laws of the whole world,

To call again its own celebration

And stop the sun from fall in the night cold.

I’m all another in my inspiration,

I am a bridge between the sky and earth.

Of all what heart high-values in creation

I am a king, when breathing with a verse!

Anna Akhmatova

 

White Night

I haven’t locked the door,

Nor lit the candles,

You don’t know, don’t care,

That tired I haven’t the strength

To decide to go to bed.

Seeing the fields fade in

The sunset murk of pine-needles,

And to know all is lost,

That life is a cursed hell:

I’ve got drunk

On your voice in the doorway.

I was sure you’d come back.

Anna Akhmatova

 

Why Is This Age Worse. . . ?

Why is this age worse than earlier ages?

In a stupor of grief and dread

have we not fingered the foulest wounds

and left them unhealed by our hands?

In the west the falling light still glows,

and the clustered housetops glitter in the sun,

but here Death is already chalking the doors with crosses,

and calling the ravens, and the ravens are flying in.

Anna Akhmatova

Willow

And I grew up in patterned tranquillity,

In the cool nursery of the young century.

And the voice of man was not dear to me,

But the voice of the wind I could understand.

But best of all the silver willow.

And obligingly, it lived

With me all my life; it’s weeping branches

Fanned my insomnia with dreams.

And strange!–I outlived it.

There the stump stands; with strange voices

Other willows are conversing

Under our, under those skies.

And I am silent. . . As if a brother had died.

Anna Akhmatova

 

You Thought I Was That Type

You thought I was that type:

That you could forget me,

And that I’d plead and weep

And throw myself under the hooves of a bay mare,

Or that I’d ask the sorcerers

For some magic potion made from roots and send you a terrible gift:

My precious perfumed handkerchief.

Damn you! I will not grant your cursed soul

Vicarious tears or a single glance.

And I swear to you by the garden of the angels,

I swear by the miracle-working icon,

And by the fire and smoke of our nights:

I will never come back to you.

Anna Akhmatova

 

You Will Hear Thunder

You will hear thunder and remember me,

And think: she wanted storms. The rim

Of the sky will be the colour of hard crimson,

And your heart, as it was then, will be on fire.

That day in Moscow, it will all come true,

when, for the last time, I take my leave,

And hasten to the heights that I have longed for,

Leaving my shadow still to be with you.

Anna Akhmatova

 

You, Who Was Born For Poetry’s Creation

You, who was born for poetry’s creation,

Do not repeat the sayings of the ancients.

Though, maybe, our Poetry, itself,

Is just a single beautiful citation.

Anna Akhmatova

You’Ll Live, But I’Ll Not; Perhaps

You’ll live, but I’ll not; perhaps,

The final turn is that.

Oh, how strongly grabs us

The secret plot of fate.

They differently shot us:

Each creature has its lot,

Each has its order, robust, —

A wolf is always shot.

In freedom, wolves are grown,

But deal with them is short:

In grass, in ice, in snow, —

A wolf is always shot.

Don’t cry, oh, friend my dear,

If, in the hot or cold,

From tracks of wolves, you’ll hear

My desperate recall.

Anna Akhmatova

ŞİİRLERİ

***

Geceleyin beklerken gelişini onun

Yaşamım pamuk ipliğine bağlı sanki

Gençlik, şan, özgürlük nedir ki

Karşısında o güzeller güzeli konuğun

Geliyor kavalıyla, kaldırıp peçesini

Ve takılıp kalıyor gözlerine gözlerim

‘Sen miydin” diyorum ‘Cehennem sayfalarını

Yazdıran Dante’ye?” Yanıtlıyor: ‘Bendim. ”

***

Yurt

 ‘Bizden

Yalını yok, daha

Onurlusu bizden, daha

Az gözyaşı dökeni yok. ‘

Yüreklerimiz tılsım gibi takınmaz yurdu,

Yurt ozanın elleri altında hıçkırmaz,

Kanatmaz bir türlü unutamadığımız yaraları

Acı uykularımızda. Vadedilmiş ülke değil.

Ruhlarımız değer biçmez yurda

Alınıp satılacak bir mal olarak;

Hastası, yoksulu, sessizi bu dünyanın, ki

Çoğu aklımıza bile getirmeyiz yurdu.

Evet, bizim için galoşlarımızdaki çamur,

Evet, dişlerimizin arasına giren, bizim için

Kumdur, ezeriz, ufalarız, öğütürüz,

O ince, temiz toprağı.

Ama yatacağız içine, otları, çiçekleri olacağız,

Utanmasız, sıkılmasız diyeceğiz ki: Bu yurt bizim

***

Elini Uzat Bana

Tıpkı senin gibi ben de katlanıyorum karanlığı bitmeyen ayrılığa.

Neden ağlıyorsun?

Ağlayacağına elini uzat bana, söz ver yeniden geleceğine bir düşte.

Sen ve ben bir acılar dağıyız.

Sen ve ben bir daha buluşamayacağız bu yeryüzünde.

Ah, yıldızlarla geceyarısı bana bir selam gönderebilsen.

***

Biri ölünce,

İmgeleri değişir artık.

Gözleri başka görür, ağzı bambaşka

Gülümsemelerle gülümser gülümserse.

Bunu bir ozanın

Cenazesinden döndüğümde anladım.

O zamandan bu zamana

Birçok kez doğrulandı anladığım.

***

Kuğular mı salmamıştı ardımdan,

Sandallar mı, kara sallar mı yüzdürmemişti.

Dokuz yüz on altı yılı baharında

Pek yakında geleceğine söz vermişti.

Güya dokuz yüz on altu baharında

Kuş olup onun erincine konacaktım.

Süzülüp ölümden ve karanlıklardan

Kanadımla omuzlarına dokunacaktım.

Yine gülüyor bana onun gözleri

Şimdi de on altı baharıyla, neyleyim.

Neyleyim! Yarıgece meleği

Söyleşiyor benimle şafağa değin.

***

İnsanların Yakınlığında Gizemli Bir Çizgi Var

İnsanların yakınlığında gizemli bir çizgi var,

Bu çizgiyi aşamaz tutku ve ölesiye sevmek.

Korkunç bir ıssızlıkta varsın birleşsin ağızlar

Ve çatlasın, parça parça dağılsın yürek.

Dostluk da güçsüzdür burada, yılları da

Yüksek mutluluk ateşinin,

Ruh özgürdür ve yabancıdır burada

Ağırkanlı bitkinliğinde şehvetin.

Çılgındır koşanlar buna erişmek için,

Erişenlerse bir özlemle uğramıştır bozguna.

İşte şimdi anladın sen, niçin

Çarpmıyor artık yüreğim avuçlarında.

***

Herkes Gitti Kimse Dönmedi

I.

Hayır, ne yabancı kanatlar,

Ne bigane gökyüzü

Hiç birisi korumadı beni

Ben halkımın keder örtüsü altında yaşadım

O zamanlar

O mekanda.

II.

Herkes gitti, kimse dönmedi

Yaprakla örtülü asfalt yolda,

Uzun zaman kimseyi beklemeyeceksin

Yine birbirimize varacağız,

Vivaldi’nin Adagio’sunda.

Bir rüyanın sihrinde,

Yine mumlar sararıp sönerek karanlığa gömülecekler.

Ama Arşe hiç sormayacak

Gece yarısı evime nasıl girdiğini

Bu anlar da geçecek,

Belirsiz ve boğuk inlemeyle,

Avuçlarımın içinden okuyacaksın

Aynı mucizeleri,

Ve kapımdan seni itecek

Derin kaderin olan titremelerin

Sahile vurmuş

Donuk dalgaların dönüşü gibi.

***

Gri Gözlü Kral

Onulmaz ağrı şan olsun sana!

Gri gözlü kral dün öldü bir anda.

Sıkıntılı ve alaca bir sonbahar akşamıydı.

Kocam eve dönünce metanetle mırıldandı.

“Biliyor musun avdan ölüsüyle dönmüşler,

Cesedini yaşlı meşenin dibinde bulmuşlar.

Ne kadar da gençti, yazık kraliçeye

Ağarmış bütün saçları bir gecede. ”

Ocağın üzerinden piposunu buldu

Ve gece işlerine koyuldu.

Kızcağızımızı şimdi uyandıracağım,

Küçük gri gözlerine bakacağım.

Pencerenin ardındaysa kavaklar

“Yeryüzünde kralın yok” diye fısıldayacaklar.

***

Gidersen Ölürüm Ben!

Siyah tülün altında sıktım elini…

“Bugün neden büründün bu solgunluğa? ”

İçirdim ona buruk kederimi,

Sarhoş ettim sızdırasıya.

Nasıl unuturum, yalpalayarak çıktı gitti.

Eğri bir acı konmuştu ağzına.

Korkuluklara değmeden merdiveni indim,

Ardından koştum avlu kapısına.

Soluk soluğa bağırdım: “Şaka,

Tüm bu olanlar. Gidersen beni öldürürsün. ”

Güldü tüyler ürperten bir rahatlıkla

Ve dedi: “Rüzgârda durma üşürsün. ”

***

Geceleyin beklerken gelişini onun

Yaşamım pamuk ipliğine bağlı sanki

Gençlik, şan, özgürlük nedir ki

Karşısında o güzeller güzeli konuğun

Geliyor kavalıyla, kaldırıp peçesini

Ve takılıp kalıyor gözlerine gözlerim

“Sen miydin” diyorum “Cehennem sayfalarını

Yazdıran Dante’ye? ” Yanıtlıyor: “Bendim. ”

1924

***

Yaban balı özgürlük kokar,

Toz, güneş ışını kokar,

Bir kızın ağzı -menekşe

Ve altın -hiçbir şey kokmaz altın.

Tereotu su kokar,

Aşk ise elma,

Ama biz, biliyoruz artık

Yalnız kan kan gibi kokar…

Romalı yöneticinin halkın önünde

Topluluğun ölüm bağırtıları altında,

Ellerini yıkaması boşunadır,

İskoçya kraliçesinin* sıska avuçlarını

Oğuşturması boşunadır

Kan damlalarını silmek için

Kral sarayının boğucu karanlığında…

***

Mektubumu buruşturup atma canım,

Sonuna kadar oku dostum, mektubumu.

Sıkıldım bu durumdan, hep sıradan,

Hep yabancı olmuşum senin yoluna çıkan.

Böyle bakma, öfkeli kaşlarını çatıp,

Sevgilinim ben, seninim ben.

Ne bir çoban kızı, ne bir kraliçe,

Ne de bir rahibeyim artık sayende.

Günlük giydiğim bu gri elbiseyle,

Yıpranmış ökçeli ayakkabılar içinde. . .

Ancak eskisi gibi ihtiras dolu özlemim,

Kocaman gözlerimde aynı korku var.

Mektubumu buruşturup atma canım.

Saklı kalacak yalan üzerinde akmasın gözyaşın.

Sen şu fakir bez çantanın içinde,

Mektubumu en derin bölmeye yerleştir.

1912

Çeviren:

Melaike Hüseyin

***

Ne çok isteği var tatlı yârin!

İsteksizdir elbet aşksız insan.

Sevinç duyarım suyun sâkin

Saydam buz altında kalışından.

Ve atların buza – yardım et Tanrı’m! –

O aydınlık ve kırılgan olan,

Sakla, sende kalsın mektuplarım,

Gelecek’tir bizi yargılayan.

Açık, apaçık olman için ve

Bilge görünmen için onlara,

Senin o şanslı yaşamöykünde

Hiç yer verilir mi boşluklara?

Her nimet tatlıdır bu dünyada.

Sıkı dokunmuştur ağları aşkın.

Benim adımı ders kitabında

Çocuklar okusun, farkına varsın,

Bıyık altından gülümsesinler,

Bu hazin öyküyü öğrenince…

Aşk ve huzur vermedin, bu sefer

Acı bir şöhret ver, hiç değilse.

1913

Çeviri: Kanşaubiy MİZİEV – Ahmet NECDET

***

Taş bir sözcük düştü parçalandı

Henüz yaşayan göğsümde.

Zararı yok, ben zaten hazırdım.

Gelirim bunun da üstesinden.

Başımda işim çok bugün:

Belleği sonuna değin öldürmek gerek,

Taşlaşması gerek ruhun

Ve yaşamayı yeniden öğrenmek.

İşte… Yazın hışırdayan sıcak soluğu

Bayram gibi sarıyor pencereyi.

Ben çoktan sezmiştim bu

Aydınlık günü ve boş evi.

Çeviri: Azer YARAN

***

Requiem

On yedi aydır feryat ediyor,

Seni eve çağırıyorum.

Celladının ayaklarına da kapandım,

Sen hem oğlum hem de felaketimsin.

Herşey sonsuz bir kargaşa içinde

Ve ben kimin hayvan, kimin insan

Olduğunu artık çözemez oldum.

İnfazını bekleyişim

Daha ne kadar sürecek,

Öngöremiyorum.

Görkemli çiçekler etrafta, çan sesleri

Ve hiçbir yere uzanan ayak izleri.

Koskoca bir yıldız, gözlerimin içine

Bakarak, yakın bir ölümü vaat etmekte. 1939

Çeviren: Melaike Hüseyin

***

Daha az girebilirdin düşlerime

Nasılsa sık sık buluşuyoruz

Ama yalnız karanlığın tapınağından sen

Hüzünlü, heyecanlı ve sevecensin

Bir de orda ne adımı şaşırıyorsun

Ne de burda yaptığın gibi

Gögüs geçiriyorsun

1914 /

***

Buzdan bir el kalbimi sıkıştırıyordu sanki

Ama bir düşte yürüyor gibiydim;

Sağ elimin eldivenini

Çıkarıp sol elime giydim

Bitmez tükenmez gibi geldiler bana

Oysa topu topu üç taneydi basamaklar

“Benimle öl. . ” diye fısıldadı

Akçaağaçların arasından sonbahar

“Aldatıldım ben. . Üzgünüm. .

Uçarı, kötü yazgım aldattı beni…”

Dedim ki “Ben de, ben de öyleyim. .

Ölürüm… Ölürüm seninle sevgili. . ”

Son karşılaşmanın şarkısıydı bu

Dönüp bir kez daha baktım karanlık eve;

Yatak odasının penceresinde

Mumlar, kayıtsız, sarı bir ışıkla parlıyordu…

1911

Çeviri: Ataol BEHRAMOĞLU

***

Yıkılmış yuvama kaldırıyorum kadehimi

Kin , öfke dolu hayatıma

Yalnızlığına ikimizin

ve sana kaldırıyorum.

Yalanına bana ihanet eden dudaklarımın

Gözlerindeki ölü soğukluğuna

Hayatın bu kadar acımasız , kaba oluşuna

Ve kurtarmamasına bizi tanrının

1934

***

Bilmiyorum, yaşamakta mısın, öldün mü?

Dünyada bir yerlerde bulabilir miyim seni

Yoksa, akşamın yaslı karanlığında

Bir ölüyü mü düşünmeli. . .

Her şey senin için:Gün boyunca dualarım.

Uyuşturan ateşi uykusuz gecelerin;

Şiirlerimin beyaz sürüsü,

Ve mavi yangını gözlerimin. . .

Hiç kimse daha yakın olmadı bana,

Hiç kimse böylesine üzmedi beni,

Acıya salıp gidenler bile,

Okşayıp bırakanlar hatta.

(çeviren: Ataol BEHRAMOĞLU)

***

Aynı bardaktan içmeyeceğiz,

Ne suyu, ne tatlı şarabı,

Şafakta öpüşmeyeceğiz

Ve akşam çöktüğünde pencereden bakmayacağız.

Sen güneşle soluklanıyorsun ben ay ile

Ama aynı aşkla yanıyoruz ikimiz de.

Benim yanımda sadık, sevgili yarim,

Senin yanında neşeli eşin,

Ama okuyorum gri gözlerindeki korkuyu

Çünkü sensin acım.

O arada bir buluşmalarımız bundan böyle

Daha bir aradabir olsun.

Gönlümüz rahat olsun, o zavallı gönlümüz.

Şiirlerimde yalnız senin sesin var

Senin şiirlerinde, biliyorum benim soluğum esiyor

Ah bir ateş ki cesareti yok

Ne unutuşa, ne korkuya dokunmaya. . .

Bir bilsen nasıl seviyorum şu an

O kuru dudaklarını, gül rengi!

(çev: Güneş Acar)

*************

Portrait of the Poetess Anna Akhmatova Found in the collection of Russian State Archive of Literature and Art Moscow

ED

 

Poetess Anna Akhmatova

 

ED

Poetess Anna Akhmatova

ED

Portrait of the Poetess Anna Akhmatova

ED

Portrait of the Poetess Anna Akhmatova

ED

Poetess Anna Akhmatova

Poetess Anna Akhmatova

Anna Akhmatova and Olga GlebovaSudeikina

ED

 

Poetess Anna Akhmatova

ED

Russian poet and author Anna Akhmatova front row center sits between her niece and Australianborn Vice Chancellor of Oxford University Dr Kenneth...

Anna Akhmatova 1915 From a private collection

Anna Akhmatova 1911 From a private collection

Anna Akhmatova 1911 From a private collection

Portrait of the Poet Anna Akhmatova 1929 Private Collection Artist Makaturin Gavriil Petrovich

Anna Akhmatova and Maria KuzminaKaravayeva

Joseph Brodsky at Anna Akhmatovas funeral in 1966

Moscow USSR Delegates of the Second Congress of RSFSR Writers B Sangedzhieva L Bekizova Anna Akhmatova and A Koptyaeva Photo TASS / Valentin...

ED

Poet Anna Akhmatova Photo TASS

Leningrad USSR Russian poet and writer Anna Akhmatova Photo TASS / Vasily Vedoseyev

 

ED

Moscow USSR Poets Anna Akhmatova and Boris Pasternak

ED

A room in the museum dedicated to the poetess Anna Akhmatova Andreevna Sheremetev Palace St Petersburg Russia

to

ED

Russian poet anna akhmatova

Russian poet anna akhmatova

BAŞA DÖN

 

Reklamlar