GİORDANO BRUNO

 

“Ne gördüğüm hakikati gizlemekten hoşlanırım, ne de bunu açıkça ifade etmekten korkarım. Aydınlık ve karanlık arasındaki, bilim ve cehalet arasındaki savaşa her yerde katıldım. Bundan dolayı her yerde zorlukla karşılaştım ve cehaletin babaları olan resmi akademisyenlerin yanı sıra kalın kafalı çoğunluğun öfkesinde hedef olarak yaşadım.”

Bu sözlerin sahibi, tarihte ‘düşünce özgürlüğünün ilk havarisi’ olarak kabul edilen, İtalyan filozof, rahip, şair Giordano Bruno’dur.

Giordano Bruno, cehalet, batıl inançlar ve dogmatizmin dört bir yanda dinsellik adı altında yaşadığı ortaçağda, evrenin sonsuzluğuna inanır. Ailesi peder olmasını istediği için onu bir manastıra gönderir ve kilise en büyük yargılayıcısına kendi elleri ile kapılarını açar. Kapılar açılır ama o kapıları bir bir yıkmak ister. Sorguladığı şeyin tam göbeğine düşmüştür. Bu yüzden sorgulamaları, bunalımları ve çıkarımları herkesten daha farklıdır.

“Tanrı, iradesini hakim kılmak için yeryüzündeki iyi insanları kullanır; yeryüzündeki kötü insanlar ise kendi iradelerini hakim kılmak için Tanrı’yı.”

Babasıyla bir gezi sırasında uzaktan çıplak ve gri görünen Vezüv dağını görür. Babası ona, orada aynen oldukları yerdeki gibi zengin bir bitki örtüsü olduğunu anlatır. Giordano şeylerin uzaktan başka göründüğünü anlar ve duyulara güvenmemek gerektiğinin bilincine varır. Her şeyin şüpheli olduğunun farkına vardığı anda, içindeki düşünür doğar.

Rahip olmasına karşın en sert kelimelerle kiliseyi ve hatta dini eleştirmekten korkmayan Bruno, hiçbir yerde kalıcı olarak yaşayamaz, sürekli gezmek (gerçek anlamıyla kaçmak) zorunda kalır. Cenevre, Güney Fransa, Almanya, Zürih, Paris ve Londra’da devam eder yaşamına. Bu kaçışlar sırasında maddi sıkıntı da çeken Bruno, yoksulluğun hayatın en yalın hali olduğunu söyler. Ona göre yoksulluk hayatın en makyajsız en gerçek halidir.

1582 yılında Sorbonne Üniversitesi’nde bir kürsü elde eder. Bir İtalyan aristokrat tarafından davet edildiği Venedik’te Galileo Galilei ile tanışır. Mocenigo adlı bir aristokratla çatışınca, onun tarafından Engizisyon’a teslim edilir. Ona, düşüncelerinden vazgeçmesi ve sonsuz evren görüşünün din sapkınlığı olduğunu kabul etmesi durumunda kilise tarafından affedileceği söylenir. Ama o düşüncelerini inanarak savunmaya devam eder. Engizisyon mahkemesi, baskılar sonunda düşüncelerinden döneceğini umarak yargılama süresini uzun tutar ve yaklaşık 7 sene (2555 gün ve 2555 gece) gördüğü bütün işkencelere karşın, görüşlerinden taviz vermez ve ölüme mahkum edilir. Aslında kilise de hata yaptığının farkındadır ama itibarını zedelemek istemediği için ölüm kararını alır. Düşüncelerinin arkasında durduğu gibi ölüm kararının karşısında da dimdiktir Bruno; “Siz bu hükmü okurken korkuyorsunuz fakat ben dinlerken korkmuyorum” der.

17 Şubat 1600’de, Roma’nın ünlü meydanı Campo De Fiori’de, dili koparılarak, canlı canlı yakılmıştır. 19’uncu yüzyılın sonlarında ise meydanın aynı yerine bir heykeli dikilmiştir. Günümüz cahilleri buna Giordano Bruno’nun iade-i itibarı diyorlar.

Erhan Gökgücü’nün yazıp yönettiği Giordano Bruno İrfan Şahinbaş sahnesinde sergilendi. Oyunda geçen bir diyalogu paylaşmak istiyorum; Manastırda kapıyı kitlemek yasaktır. Ama kitap okumak daha çok yasaktır. Bruno kilitli kapılar ardında gizli gizli kitap okumaktadır. En yakın arkadaşı onu yakalar ve günah işlediği için ona çok kızar. Bruno da çocukluk arkadaşına en masum şekilde açıklar; çocukken ağaca çıkardık. Ağaca çıkmak yasaktı. Senin amcan bizi yakalar ve kolumuzdan tuttuğu gibi eve götürürdü. Biz ne yapardık? Yasak olduğu için ilk fırsatta yine ağaca çıkmaya çalışırdık. Sonra düşmüştük. Sen bacağını kırmıştın. Oysa amcan yasaklamak yerine, ağaca nasıl çıkılacağını bize öğretse daha iyi olmaz mıydı? Böylece düşmezdik. Kitapları yasaklamak yerine okumama izin ver. Bilmediğimiz o kadar çok şey var ki… Ağaca çıkıp, özgür ve mutlu olduğumuz günleri hatırla, der arkadaşına ve ortak eder günahı(!)na.

Bruno işkence ile sorgulanırken, gücünün tükendiği bir an “Ağaca çıkmak istiyorum. Ağaca çıkmak istiyorum.” der. Papaz hiçbir şey anlamaz tabii ki… En beğendiğim diyaloglardan biriydi, bir çocuk özgürlüğünce ağaca çıkmak istemesi, bir insan olarak düşünce özgürlüğünü beklemesi…

Oyunu yazan ve yöneten Erhan Gökgücü’nun oyunla ilgili düşünceleri ise son söz mahiyetinde;

 ”Türkiye ve dünyada devamlı, adı değişik olsa bile baskı süreçleri var. Bu baskıya karşı direnenlerin tarihte adeta ilk simgesi olmuştur Giordano Bruno. Bu yüzden, severek, düşünce özgürlüğünü anlatmak için yazdım. Dünyada özgürlüğün bugün gerçek anlamda uygulanmadığını görüyoruz. Geçen yüzyıl, savaşların yüzyılı oldu. Milenyum ‘yeni bir umut’ diye lanse edildi ama yeni umudun hemen arkasından Orta Doğu’da, başka bölgelerde savaşlar yaşanıyor. Tek sorun da savaş değil zaten. Düşünce özgürlüğünü, insansal özgürlüğü, bireyin birey olma yolunda ilerlemesini kısıtlayan bir dolu faktör var. Onun için Bruno, ne yazık ki her dönemde dünyanın hemen hemen her kesiminde geçerli bir konu.”

http://blog.milliyet.com.tr/giordano-bruno/Blog/?BlogNo=166285

Giordano Bruno diyor ki;

Özgür bir felsefe ve bilim ve düşünce istiyorum.

Herhangi bir dini, sivil ve ya da akademik otoriteden özgür olmak istiyorum. 

Kilise, bir düşmandır.

Kilise imanın nasıl kullanılacağı belirleyen bir güç aracıdır. 

Kilisenin kendine  zarar vermeden yüzyıllardır kendi içerisinde süren bir hiyerarşisi yapısı vardır.  Almanya, İngiltere,  İskandinavya, İsviçre, ve her yerde sonsuz hizipleşmeler var.  Kilise, meydan okuyan bu gücünü herhangi bir biçimde bütünlüğü savunmak için mücadele ediyor. 

Bir emrine karşı olamazsın.. 

Günümüzdeki kilise sadece bir koruma aracı olmuştur. 

Tarih,  kilisenin tarihinin yaşıyor. 

Kilise büyük talep gücü ve çözünürlük  ve hatta acımasızlık, yani, zulüm içinde yaşıyor.  Özgürlüğü isteyenler ve soranlar ise kilise tarafından paramparça edilecektir.

 

GİORDANO BRUNO’NUN HERMETİK YÖNÜ

Hermetizm der ki: “İnsan nefsi bir evdir. Ona eğer tanrı yerleşmezse şeytan yerleşir.”

M.S. IV. yy sonlarında Ortodoks kilisesi, Gnostizm’in kökünü büyük ölçüde kazımıştı. Neo-Platonculuk bir süre daha sürmüş, Mısır’ın 630 yılında Müslümanlar tarafından fethedilmesinden önce, o da ortadan kalkmıştı. Bu iki akımın silinip gitmesine karşılık, bilginin simgesi olarak Hermes Trimegistos, hem Hristiyanlık hem de Müslümanlık içinde yaşamaya devam etti. 

Rönesans dönemine ait ve içine Astroloji’yi de alan konulardan birisi de Hermetizm’dir. Bu sözcük Hıristiyanlık öncesi dönemde yer alan inançları içine almaktadır. Astroloji’de sık sık geçen “yukarıda ne varsa, aşağıda da o vardır” ilkesi yine Hermetizm’den gelmektedir. Çok özet bir anlatımla, Hermetizm insanoğlunun evrenle olan birliğini, onun bir parçası olduğu düşüncesine dayanmaktadır. 

Hristiyan Kilisesi, bir taraftan eski pagan tanrıların yeni inanç döneminde yaşamasına izin veriyor, diğer taraftan bunların önemini azaltabilmek ve evcilleştirebilmek içini eski tanrıları birer bilgeye dönüştürüyordu.

Örneğin, tanrıça “Neit-Athena”, “Azize Catherine”, “Horus- Perseus” ,”Aziz George” ve “Anubis”, “Aziz Christopher” olarak Hiristiyanlığa katılıyorlardı. Ne var ki Thot-Hermes’in, Mısır bilgeliğinin simgesi Hermes Trimegistos” olarak Kilise dışı kalmış olması oldukça ilginçtir. 

İslam’da Hermes Trimegistos, İdris Peygamber olarak insanlaştırılmıştır. İdris, Kur’an da dürüst bir peygamber olarak yer almaktadır. İslam’da da Hermes bir kültür kahramanı olarak ele alınmış ve tüm sanat ve bilimleri icat ettiğine inanılmıştır. 

Rönesans’ın en belirgin özellikleri, insanın potansiyellerinin sonsuz olduğu inancı ve insanın her şeyin ölçüsü olduğu görüşüdür. İlginç olan Rönesans’ın bu düşünceleri Hermetik geleneklerden almış olmasıdır. XV. yy. başlarında, İtalyan sanat ve bilim adamları, canlandırmaya çalıştıkları eski bilgelikte Hermetik metinlerin ne denli ağırlıklı bir yeri olduğunu artık öğrenmişlerdi. Asklepius çoktandır biliniyor ve okunuyordu; Hermetik Metinler Arapçadan Latinceye çevriliyordu. 

XV. yy. sonlarında ünlü düşünür ve gizemci Pico della Mirandola, neo-Platoncu düşünce ve Hermetik gelenekler ile Kabalayı birleştirdi. Önceden beri ilişkili olan Yahudi Gelenekleri ile Mısır Geleneklerinin yeniden birleştirilmesi çabasını aynı yüzyılda Campanella da sürdürdü. Hıristiyanlığın katı kurallarla dolu evrenini aşmakta yaratıcı Rönesans düşünürleri için Mısır ve Hermetizm’den başka alternatif yoktu.  Yalnızca 1471 ile 1641 yılları arasında Ficino’nun Hermetika çevirileri yirmi beş, Patritius’un çevirileri altı basım yaptı. Asklepius tam kırk kez yayınlandı. Stapulansis’in Asklepius yorumları on bir basıma ulaştı. 1400 ile 1700 yılları arasında Batılı gezginler tarafından Mısır’ı anlatan ikiyüzelli kitap yayınlandı.

Yine aynı yüzyılda Hermesçiliğe ve Mısır’a beslenen ilgi kuşkusuz Rönesans kültürünün en saygı duyulması gereken yönüydü. Hermesçiliğin o dönemde verdiği en büyük ürün, bilimin ve araştırma özgürlüğünün öncüsü Giordano Bruno kişiliğinde ortaya çıktı. Bruno, kendinden öncekilerden ve çağdaşlarının tümünden daha ileri gitmiş olması bakımından olağanüstüdür. Tüm çabalarına karşın Bruno’dan önceki Hermesçiler, Hıristiyanlık tarafından çizilen sınırlar içinde kalarak, Mısır düşüncesini İncil’de yer alan bilgilerden daha yukarı taşıyamamışlardır. Oysa Bruno, Mısır bilgeliğine ulaşabilmek uğruna, yalnızca Hıristiyanlığın değil, Yahudiliğin bile ötesine geçmeye cesaret etmiş, üstelik bu çabanın hem entellektüel, hem de siyasal açıdan gerekliliğini vurgulamıştır. Bruno, Hermesçiliği katıksız Mısırlılığa döndürmeye çabalamıştır, onun için Hermesçi Mısır inançları aslında gerçek dinin ta kendisidir. Hıristiyanlığın sınırlarını aşan Bruno, engizisyon tarafından yakılarak öldürülmüştür. 

Mısır tutkusu yalnızca Katolik ülkeler ile sınırlı değildi. Protestanlar da Mısır ve Hermesçilik ile ilgilendiler. XVII. yy. da Almanya, Fransa ve İngiltere’de ortaya çıkan “Gülhaççılar” bir tür “Gerçek Din” kavramını geliştirirken Hermesçiliği temel aldılar. Gülhaççılar, toplumun gerçek bilgeliğe ulaşmış seçkin bir aydınlar grubu tarafından yönetilmesi gerekliliğini savunuyorlardı. Böylece Mısır rahiplerinden Pyhtagorasçı kardeşlik topluluklarına, oradan da Platon Akademisine uzanan ezoterik zinciri izlemiş oluyorlardı.  XVII. yy. da Aydınlanma akımının önemli kişilerini bünyesinde barındıran Masonların ilgi odağı da Mısır oldu. Masonluğun tarihi, özellikle XVII: yy. da yeniden örgütlenme öncesi dönem oldukça karanlıktadır. Masonluk başlangıçta, Ortaçağ Avrupa’sında katedraller ve diğer önemli yapılarda çalışan duvarcıların oluşturduğu kapalı örgütlerdi. Reform ve Din Savaşlarından sonra İngiliz Adalarında yaşamayı sürdüren örgüt, “soylu ve burjuva” üyelerin girişiyle farklı bir niteliğe kavuştu ve “Spekülatif Masonluk” oluştu. Ne var ki, Masonlar XVII yy. öncesindeki bu yeni örgütlenmeden önce de Mısır’a ilgi duyuyorlardı. Örneğin, birçok eski el yazmasında Masonluğu Euclide’in Mısır’da kurduğu kayıtlıdır. Masonlar için, mimarlıkla eşdeğer olarak görülen ve büyük önem taşıyan geometri bilimi, Nil’in taşmasıyla sınır işaretleri kaybolduktan sonra tarlaları ölçmek için Mısırlılar tarafından icad edilmişti.  Rönesans dönemi Hermesçileri ile Gülhaççılar artasında nasıl bir bağlantı varsa, benzer bir bağlantı da Gülhaççılar ile Masonlar arasında da bulunuyordu. Bunun kanıtı olarak, bir Gülhaççı olan Elias Ashmole’un aynı zamanda Mason olduğunun bilinmesidir. Ayrıca,  Gülhaççılar ile Masonlar arasında bazı Hermetik ilke ve düşünce benzerlikleri de vardı. Her iki örgüt de, evreni simgelemek için Süleyman tapınağı ve Piramitler gibi yapıların ölçü ve oranlarını kullanarak daha iyi, daha barışçı ve daha hoş görülü bir dünya yaratacak olan bir Aydınlanmışlar Grubu oluşturma arzusundaydılar. 

Hermesçilik, XVII. yy. dan beri Gülhaççılığı, XVIII. yy.dan beri de Masonluğun Simgesel Ritüellerini etkilemeye devam etmektedir. XIX. yy. sonlarına doğru ortaya çıkan Martinizm, Teozofi (Theosophy), Gizlici Canlanma (the Occult Revival), Altın Şafak Hermetik Tarikatı (the Hermetic Order of Golden Dawn) gibi etkin ezoterik akımların arkasındaki itici güç yine Hermesçiliktir. Bu sayılan akımlar da XX. yy. da bir tür “Pagan Rönesansı” nın doğmasına yol açmışlardır. Ünlü psikolog C.G. JUNG’ un insan ruhunun derinliklerini inceleyen yapıtlarının da, içerdikleri simya simgeleri ve arketiplerle Hermetik özellikler taşıdıkları kabul edilmektedir.

http://www.hermetics.org/Hermes2.html

Aytunç ALTINDAL, “Türkiye’de Ve Dünyada Casuslar” isimli eserinde Giordano Bruno hakkında şu bilgileri vermektedir.

Engizisyon’nu en güvendiği ajanlardan biri, Giovanni Mocenigo idi. Venedikli, çok köklü bir ailenin oğlu olan Mocenigo cizvitti ve tuzak kurarak idama gönderdiği kişi de çağının çok ötesinde bir filozof olan Giordano Bruno idi.

Bruno 1458’de Napoli yakınlarındaki Nola’da dünyaya gelmişti. Henüz 15 yaşındayken yerleşik kilise öğretilerine alternatif görüşler savunmaya başlamış ve çevresinde ilgi çekmişti. Bu nedenle ünlü Thomas Aquinas’ın da okuduğu “Benedict Okulu”ndan uzaklaştırılmış ve bir daha da okulların kapısından geçmemişti. Çeşitli ülkelere gitmiş, kralların ilgisine mazhar olmuş (ör. Fransa Kralı 3. Henry) ve (8. Henry’nin kızı) Kraliçe I. Elizabeth ile özel görüşmeler yapmıştı. Giordano Bruno, felsefeci ve bilim adamı olmanın ötesinde bir okultist (Gizli güçlere inanan kimse) ve teosolistti (Bir kimsenin ruhu ile Tanrı arasında doğrudan bağlantı kurulabileceğini ileri süren dini sistem). Kopernik’i, Avrupa’da tanıtan odur. Galile ondan etkilenmiş ama akıbetinden korktuğu için adını anamamıştı. Bruno, ünlü “Rölativite” (görelilik) kuramını felsefeye ve bilime sokan asi bir filozoftu.1582’de yazdığı “De la causa, principio et uno” adlı kitabı zamanına ve dönemine göre inamlamayacak kadar çağ ötesi bilgilerle doludur. Bu nedenle de Engizisyon’un dikkatini çekmiştir. Bruno bu kitabında, Aristo’yu kıyasıya eleştirmiş ve onun öğrettiklerinin yanlış olduğunu kanıtlamıştır. O dönemde Aristo’yu eleştirmek kilisenin koyduğu dogmaları eleştirmek ve yok saymakla eş anlamlıydı.

Bruno ülkeden ülkeye kaçmak zorunda kalmış ve gittiği her ülkede Katolik Kilisesi’nin hışmına uğramıştır. Bruno en son Almanya’ya sığınmış ve burada “konuşmaması” koşuluyla yaşamasına izin verilmiştir. Bazı gizli dostlarının maddi yardımıyla son derece mütevazı bir yaşam süren Bruno, 1591 yılının Mayıs ayında Venedik’in en güçlü ailesi ve özellikle de Fatih Sultan Mehmet’e karşı her savaşta en önde yer alarak ünlenmiş olan Mocenigo Hanedanı’ndan bir davet almıştır. Bu mektupta kendisinin ve görüşlerinin bu hanedanın güçlü kişileri tarafından çok beğenildiği ve bu nedenle de kendisine kitaplarını yazabilmesi için Mocenigo Hanedanı’na ait bir ev ve aylık tahsis edileceği belirtilmiştir. Çok sıkıntı içinde olan ve sağlığı bozulan Bruno, daveti kabul ederek Venedik’e gitmiş ve Mocenigo’nun evine yerleşmiştir. Kendisini güler yüzle karşılayan Giovanni Mocenigo, Bruno’dan kendisine “Occult” bilgilerini aktarmasını istemiş ama Bruno bu bilgilerin inisiye edilmemiş kişilerle paylaşılmayacağını, isteniyorsa felsefe ve bilimle ilgili bilgiler verebileceğini söylemiştir. Bu gelişme üzerine cizvit Mocenigo, hakkında önceden hazırlanmış olan ihbar mektubunu imzalayarak Engizisyon Mahkemesi’ne vermiş ve Bruno’yu kendi adamlarına tutuklattırarak Roma’ya göndermiştir. Çıkarıldığı duruşmalarda kendi görüşlerini ısrarla savunan Bruno, kilise yetkililerinin suçlamalarını şiddetle reddetmişti. Katolik Engizisyonu’nun, Bruno’ya yönelttiği iki suçlamadan biri, gizli Calvinist olması; diğeri ise, çok ilginçtir ki “Türk Sultanı’ nın ajanı” olmaktı. Resmi tarihin yazdığı gibi Bruno, gerçekte dinsel ve bilimsel görüşlerinden dolayı değil, Mocenigo’nun ustaca kaleme aldığı ve “Casusluk” suçlaması yaptığı ihbara dayandırılarak “YABANCI VE KAFİR” bir gücün emrindeki “CASUS” olmaktan dolayı yakılarak öldürülmüştü. Engizisyon tutanaklarında Giordano Bruno’ nun “Felsefeci” değil “Casus” olduğu yazılıdır.

Katolik Kilisesi bu açıklamaya 1990 yılında bile sahip çıkmıştı. Gerekçe olarak da Bruno’nun yakılırken kendisine uzatılan haça tükürmesi -bu nedenle Müslüman olduğu (!)ve İsa Mesih’in Tanrı olduğunu reddetmesi gösterilmiştir. Bruno, gerçekten de haça tapınmayı reddetmiş biriydi. Kilisenin hiçbir öğretisinin doğru olmadığını ve insanları aldattığını yazmış ve de söylemişti. Bruno, tarihte “Rölativite” kuramı kullanan ilk bilim adamıdır.

Bruno’nun idamından sonra kitapları yasaklanmış ve gizlice okuyanlar yakalandıklarında çok ağır cezalara çarptırılmışlardır. 18. yüzyılın sonlarına doğru İngiliz Deistleri, Bruno’yu okumuşlar ve onun “Rölativite” kuramını yaygınlaştırmışlardır. 20. yüzyılda bu kuramın teorisini yapmak ise önce Lorentz’e, ondan sonra da Einstein’e nasip olmuştu.

“Akademisiz Akademisyen” diye tanınan Bruno’yu ihbar eden ajan Mocenigo’ya ne oldu diye merak edenler için yazayım:

Engizisyon tarafından ödüllendirildi. Mocenigo Hanedanı’ndan altı kişi Venedik “Dodge”u (Duçe kelimesi buradan gelir, Egemen Senyor demektir) idi. Bunların egemenliğine Fatih Sultan Mehmet son vermişti. Giovanni Mocenigo, Engizisyon’u arkasına alınca, bu destek sayesinde tüm İtalya’da yeniden papadan sonraki en güçlü beş kişiden biri oldu. Engizisyon için “Ajanlık” yapınca, Bruno idama gitti, Mocenigo da saltanat kurdu. Mocenigo Hanedanr günümüzde de Venedik’teki en etkili ailedir. Hala turizmcilik yapan Mocenigoların sarayı şimdi çok lüks bir oteldir ve ilginçtir ki otelde, Bruno’nun kaldığı oda “özel” statüdedir. Mocenigolar, günümüzde “Çok Ünlü ve Değerli Bruno’nun Odası” diye tanıttıkları bu odada onun ajan Giovanni Mocenigo tarafından önce casusluk suçuyla ihbar edilip sonra da tutuklanarak idama gönderildiğinden hiç söz etmemektedirler. TARİH KİTAPLARI VE ÜNİVERSİTELER ENGİZİSYON MAHKEMESİ’NDE BACAKLARI TİTREYEREK YAZDIKLARINI İNKÂR EDİP, DÖNEKLİK YAPAN GALİLE’Yİ SÜREKLİ YÜCELTİRLER… Ne ilginçtir ki onun hocası, cesur yürek, ilkeli bilim adamı Bruno’yu üstü örtülü birkaç cümleyle geçiştirirler. Gerçek bilim adamlarının hazin akıbetidir bu.

Bruno için ilk anma töreni, Roma’da, 1889 yılında yakılarak idam edildiği meydanda yapıldı. Törene tam 30 bin kişi katıldı ve Katolik Kilisesi lanetlendi. 17 Şubat 2000’de ise onun idam edildiği alan olan Campo di Fiori’de toplanan binlerce kişi, yakılışının 400. yıldönümünde Bruno’yu andı. Katolik Kilisesi ise “casusluk” suçlamasını öne sürerek bu toplantıyı kınadı. Giardano Bruno, hem çağdaşlarını hem de Isaac Newton’dan Einstein’a kadar tüm dâhileri etkilemiş olan yoksul ama dürüst bir bilim adamıydı; Vatikan bunun tam tersini söylüyor olsa bile.

Rahab, Jan d’Arc ve Bruno örneklerini rastlantısal olarak seçmedim. İlk üç örnekte de ortak bir payda vardır ve bu payda gerçekte tüm casusluk olaylarında izlenir. Bu ortak payda “menfaat=çıkar” temini meselesidir.

Rahab ömeğinde bu fahişe kadına, Yahudilerin casusları, kendi kralları adına “menfaat” önermişlerdir. Eğer onlara yardım ve yataklık ederse Rahab ve ailesine hiçbir zarar verilmeyecek, tam tersine Kral Joshua tarafından taltif edilecektir. Rahab, bu çıkar uğruna ülkesinin “güvenliğini” ve milletinin “egemenliğini” düşmanına satmış ve binlerce yurttaşının -kadın, çocuk, yaşlı acımaksızın kılıçtan geçirilmesini Kırmızı Kurdeleli penceresinden seyretmiştir.

Jeanne d’Arc olayında ise yurdunu yabancı bir devletin işgalinden kurtarmak isteyen genç bir kızla (mahkeme kayıtlarına göre Pucelle=Kızoğlankız) kendi vatanını, ulusunu yabancı bir krala peşkeş çeken ve satarak “menfaat” temin eden din adamları ve yargıçlar vardır. İki anlamda Jeanne d’Arc’ı yaktıran din adamları, Rahab gibi davranmışlar ve servet edinmişler ama Rahab’ın tam tersi olan Jeanne d’Arc (anti-Rahab) kilise düşmanı olarak yakılarak öldürülmüştür. Jeanne d’Arc, Fransa’nın “güvenliğini ve egemenliğini” savunmuş, din adamları ise kendi vatanlarını kişisel servet edinme uğruna, rüşvet karşılığında satmışlardır. Oysa bu kişiler, Fransa’da halkın en çok güvendiği kurum olan kilisenin başındaki din adamlarıydılar. Hiç kimse, onların, tahtı ve kiliseyi satabileceğine ihtimal vermiyordu. Ama onlar, kişisel çıkarlan uğruna, hiçbir dindar Katolik’in düşünemeyeceği gizli bir pazarlığı gerçekleştirdiler ve sattılar. En güvenilir, kurumların tepe yöneticileri olan bazı kişiler, örneğin CIA’nın ve KGB’nin en üst düzey yöneticileri, gizli pazarlıklarla ülkelerine ve yurttaşlarına ihanet edebilmişlerdir. Bunları adlarıyla ve eylemleriyle göreceğiz.

Bruno olayında da “çıkar” ön plandadır. Ancak bu kez insanları uyandırmaya, bilimi geliştirmeye ve insanları özgür düşündürebilmeye uğraşan genç bilim adamı, inançları uğruna mücadele ederken kendisine yardımcı olmayı vadeden sahte bir dostun ihanetine uğramış ve hayatını -kişisel güvenliğini ve egemenliğini yitirmiştir. Onu casuslukla suçlayarak ölüme gönderen muhbir kişi (mole) ise taltif edilerek yüceltilmiştir. Bruno günümüzde semantik bilimin kurucusu kabul edilmiştir.

Aytunç ALTINDAL, Türkiye’de Ve Dünyada Casuslar, 2008, İstanbul, s. 23-27

 

GİORDANO BRUNO (1973) Film

Yönetmen: Giuliano Montaldo  

Ülke: İtalya, Fransa

Tür: Biyografi , Dram

Vizyon Tarihi: 29 Kasım 1973 (İtalya)

Süre: 114 dakika

Dil: İtalyanca

Senaryo: Lucio De Caro , Giuliano Montaldo      

Müzik: Ennio Morricone

Görüntü Yönetmeni: Vittorio Storaro   

Yapımcılar: Leo Pescarolo , Carlo Ponti ,

Özet

İtalyan yapımı filmde, 17’nci yüzyılda Venedik’te kiliseye muhalif fikirleri yüzünden Engizisyon mahkemesinde yargılanan eski bir rahip ve bilim adamı olan Giordano Bruno’nun hayatı konu ediliyor.

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

....

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.