MALTA SÜRGÜNLERİ

 

On dokuzuncu yüzyıl, «Büyük Victoria’nın küçük savaşları» ile doludur. Kendi çocuklarını kolay kolay kırdırmazdı İngilizler. Birinci Dünya Savaşının ilk yıllarında da yine öncelikle sömürge askerlerini ateşe sürmüşlerdi. Ama bu savaş çok uzamış, sömürge askerleri azalmıştı. Savaşın son yıllarında İngilizler kendi çocuklarını cepheye sürmek zorunda kalmışlardı. Bundan, Türkleri sorumlu tutuyorlardı. Türkler yüzünden bu savaşın iki yıl fazla uzadığını, bu iki yıl boyunca su gibi İngiliz kanı döküldüğünü söylüyorlardı. Şimdi İttihatçılardan bunun hesabı sorulacak, öcü alınacaktı.

Hzl: BİLÂL N. ŞİMŞİR

Türk Kurtuluş Savaşı tarihinin ilginç sayfalarından biri de Malta sürgünleri olayıdır. Mondros Mütarekesi üzerine, İngilizler İstanbul’a ayak basınca, Türkiye’de amansız bir «insan avı» başlatıldı. İngiliz polisi, padişah hafiyesi, «Ermeni tazısı» elele verdiler. Birçok kimse sorgusuz yakalandı. Bunların çoğu, «Bekirağa Bölüğü» denen uğursuz cezaevine tıkıldı. Bir süre sonra, tutukluların bir bölümü İngilizlerce apar topar Malta Adasına sürüldü. 1919-20 yıllarında tutuklamalar, sürgüne yollamalar birbirini kovaladı. Toplam, 140 kadar Türk, Malta’ya gönderildi.

Sürülenlerin çoğu Türkiye’nin ileri gelenleriydi. İçlerinde sadrazamlık, şeyhülislamlık, nazırlık, meclis başkanlığı, mebusluk yapmış devlet adamları vardı. Genelkurmay başkanı, harbiye nazırı, ordu kumandanları gibi büyük paşalar da sürgünler arasındaydı. Tanınmış profesörler, yazarlar, düşünürler, gazeteciler, valiler aynı sürgün kampında çile doldurdular. Kısacası, asker sivil, Türkiye’nin kalburüstü kişileri sürüldü. Bu seçkin kadro, kendi ulusunun Kurtuluş Savaşını uzaktan seyretmek zorunda bırakıldı.

Türk Kurtuluş Savaşının önderleri de kara listeye geçirildiler. Yakalanıp sürülmek istendiler. 1920 yılı ortalarına kadar arandılar, kovalandılar, tuzağa düşürülmeye çalışıldılar. Tutuklanmaktan kıl payıyla sıyrılıp Anadolu’ya atlamayı başaran Mustafa Kemal Paşaya, İstanbul’u «teşrifi» için yalvarıldı. «Vatanını seviyorsan dön» diye ısrar edildi. O sıralarda Atatürk, ingilizlerin eline düşseydi, Napolyon Bonapart gibi bir İngiliz sürgün adasında çürütülür müydü, bilinmez. Ama, O’nun önderliğindeki Türk Kurtuluş Savaşı kuşkusuz çok ağır bir darbe yemiş olurdu. Sürgün politikasıyla güdülen amaçlardan biri ve en önemlisi, Türk Kurtuluş hareketine darbe indirmek değil miydi?

 Bu açıdan bakınca, Malta sürgünleri olayı Kurtuluş Savaşıyla bütünleşir.

Olayın arkasında çetin bir Türk İngiliz boğuşması yattığı apaçıktır. Sürgün politikası, İngiliz savaş yöntemlerinden biriydi. İngiliz İmparatorluğu tarihinde çeşitli sürgün örnekleri vardır. Denizci İngilizler, Atlantik’ten Pasifik’e, Akdeniz’den Hint Okyanusuna kadar, pek çok adayı sürgün yeri olarak kullanmışlardır. Türklerin bahtına da Malta Adası düşmüştür. Ne var ki, Türk’e karşı girişilen sürgün harekâtı, amansız bir savaş biçimini almıştır. Türkiye’nin, işbirlikçiler dışındaki tüm yönetici kadrosunun sürülmesi amaçlanmıştır. Koskoca bir ulusun başını gövdesinden ayırmayı amaçlayan böylesine iddialı, böylesine acımasız bir sürgün harekâtının eşine Britanya İmparatorluğu tarihinde bile rastlanmaz. Buna bir nokta koymak gerek.

İşin içinde bir kanlı kardeş kavgası, bir iç savaş da vardır. Padişahından sadrazamına, nazırına ve zaptiyesine kadar, bir işbirlikçi kadro işgalci düşmanla elele vermiştir. Sürgün adaylarının mimlenmesinde, kovalanmasında, yakalanmasında içerden İngiliz’e yardım edilmiştir. Türk Türk’e vurdurulmuş, kardeş kardeşe düşürülmüştür. Araya kişisel düşmanlıkların girdiği olmuştur. Ama bunun ötesinde, yabancı sömürgeci ile yerli hain, ülkücü Millicilere karşı, çağdışı bir savaş yürütmüşlerdir.

Ayrıca, bu yerli yabancı işbirliğiyle, bir düşük iktidardan hesap mı sorulmak istenmişti?

 Belli bir rejimin temizlenmesine mi çalışılmıştı?

 Malta Adası düşük İttihatçılar için bir çeşit «Yassıada» mı olacaktı?

 Yoksa İngilizler gerçek «savaş suçlularını» mı kovalıyorlardı; çeyrek yüzyıl önce Malta’ da, Nürnberg Mahkemesi tipinde bir yüksek ceza mahkemesi kurmayı mı tasarlamışlardı?

 Olayın siyasal görünüşünün yanında hukuksal nedenleri de yok muydu acaba?

Sonra, kimlerdi bu «Malta Yaranı» da denen sürgünler?

 Bunların içinde yakın tarihimizde ün yapmış, iz bırakmış, başa güreşmek istemiş birçok kimse bulunduğu bilinir. Sürgünlerin çoğu kuşkusuz saygıdeğer kişilerdir. Ama hepsi gerçek «Türk büyükleri» miydi?

Sırf bilimsel kuşkuyla soru soruyu açar. Biraz yakından bakınca, sürgünler arasında —bir romanın değişik kahramanları gibi— çeşitli tipler bulunduğu görülür. İnanmış Kemalistlerle Atatürk’e İzmir suikastını hazırlayanlar, İstiklal Mahkemesinin yargıç koltuğunda oturanlarla sanık sandalyesinde oturanlar, idam hükmü verenlerle idam hükmü giyenler, Malta’da, aynı sürgün kampında kader yoldaşlığı etmişlerdi. Birçoğu ayrı birer biyografi konusu olabilecek bu yaman tipleri, Malta’da bir arada, topluca görüp incelemek başlıbaşına ilginç bir konudur. Acaba bu kimseler, sürgünde kaldıkları bir iki yıl içinde, İngilizlere neler söylediler, neler yazdılar?

Okuyucu, bütün bu soruların karşılıklarını bu kitapta bulabilecektir, sanırız. Kitabı yazmaya otururken, sürgünlerin Malta’dan Londra’ya iletilmiş bütün mektuplarından başka, konuyla ilgili İngiliz Dışişleri belgelerinin eksiksiz filmleri elimizin altındaydı. Bunlar, henüz yayımlanmamış arşiv belgeleriydi. Olayın içyüzünü aydınlatabilmek için bu İngiliz belgeleri hemen hemen tek kaynaktı. İngiliz arşivlerinde bu konuda yirmi cilt kadar belge bulduğumuz halde, Türk arşivlerinde bulabildiklerimiz birkaç ince dosyayı geçmedi. Bu dosyalar da olayın son dönemiyle ilgiliydi. Bu bakımdan kitap, aslında İngiliz arşiv belgelerine dayanmaktadır. Türk belgeleriyle kitaplarsa, sadece eksikleri tamamlamak için kullanıldı.

Öyle sanıyoruz ki, bu kitap. Malta sürgünleri konusunun ilk belgesel tarihidir. Kişisel anılara değil, resmî belgelere dayanır. Birkaç ciltlik bir kitap olabilecek belgeleri tek ciltte toplarken, olayın bütün yönleri aydınlatılmaya çalışılmıştır. Arşiv belgeleri, bir bakıma madenden çıkarılmış külçeler gibidir. Bunları dikkatle işleyip yontmaya, güvenle okunabilecek bir kitap ortaya koymaya elden geldiğince özen gösterildi. Konu, pek dağıtılmadan altı bölümde toparlanırken, sık sık ara başlıklar kullanıldı. Belki kitap daha kolay okunabilir düşüncesiyle. Her bölümün başına, o bölümle ilgili aydınlatıcı sözler eklendi. Tümüyle Kurtuluş Savaşı tarihi içindeki yerine oturtulmaya çalışılan Malta sürgünleri olayında, okuyucunun düşündürücü sayfalar bulacağı umulur.

Bilâl N. ŞİMŞİR

 

2776 RAUF BEY-Mondros Mütarekesi

 

Osmanlı İmparatorluğu, Birinci Dünya Savaşında yenildiğini anlayınca, Ekim 1918’de mütareke ister. Mütarekeyi imzalamak görevi, Hüseyin Rauf Bey’e (Orbay) verilir. «Hamidiye» kahramanı Rauf Bey, o tarihte Ahmet İzzet Paşa kabinesinin on günlük Bahriye Nazırıdır. Müttefikler adına mütarekeyi imzalamak için de İngiliz Akdeniz Filosu Başkomutanı Amiral Sir Arthur Calthorpe seçilmiştir. İki düşman denizci, 26 Ekim 1918 gecesi Limni Adasının Mondros limanında buluşurlar. Amiral Calthorpe, Rauf Bey’i bir düşman gibi değil, saygıdeğer bir konuk olarak karşılar. Nazik, kibar ve konuksever görünür. Türk heyetini kumandan gemisinin kaptan köşkünde barındırır. Rauf Bey, «bizi güvertede samimî bir tarzda kabul eden Amiral (Calthorpe), istirahatımızı sağlamak maksadıyla, geminin kendisine mahsus mevkilerini bize ayırtmak centilmenliğini gösterdi» der ([1]).

27 Ekim sabahı başlayan mütareke görüşmelerinde de İngiliz amiral, centilmenliğini sürdürür. Oldukça yumuşak görünür. Rauf Bey’e, 24 maddelik bir anlaşma taslağı sunar. İngilizler bunun ilk dört maddesiyle, yetinebileceklerdi ([2]). Rauf Bey’in bundan haberi yoktu. Amiral Calthorpe, taslağı madde madde Türk heyetine kabul ettirmeye başlar. Görüşmeler bir dikta havasından uzaktır. «Kayıtsız şartsız teslim» söz konusu edilmez. «Savaş suçlusu» gibi sözler de ağza alınmaz. Rauf Bey’in kuşkuları daha çok Yunan emelleri bakımındandır. Bu kuşkular giderilir. İngiliz amirali Türkleri yatıştırıcı sözler söyler. Yarım ağızla güvenceler verir. Rauf Bey, pek az değişiklikle 24 maddenin tümünü kabul eder. Beş oturumda görüşmeler tamamlanır; 30 Ekim 1918 günü Mondros Mütarekesi imzalanır.

Mondros Mütarekesi, ilerde yapılacak Sevr Antlaşmasının ilk adımıydı. Kaypak hükümlerle doluydu. Kötü niyetle yorumlanıp uygulanınca, Türkiye için öldürücü olabilecekti. Ama Rauf Bey, İngilizlerin kötü niyetli olabilecekleri kanısında değildir. Amiral Calthorpe’u, «açık sözlü, dürüst, geniş görüşlü, anlayışlı» bir kişi diye niteler. İngiltere’nin Türkiye’yi yok etmek istemeyeceğini söyler. Dört yıllık dünya savaşında Türkiye’de bir Ingiliz düşmanlığı doğmadığını ileri sürer. İngiltere’de de bir Türk düşmanlığı bulunmadığını sanır. Kırım Savaşındaki silah arkadaşlığını hatırlar ([3]). Aradan geçen altmış yıl içinde köprülerin altından nice sular aktığını fark etmemiş gibidir.

Rauf Bey, büyük bir başarı kazanmış gibi, Mondros’tan döner. Umutludur, iyimserdir. Çevresine de iyimserlik saçar. Basma demeçler verir :

«Mütarekeyi imzalamak göreviyle İstanbul’dan yola çıkarken bugünkü gibi övünç ve sevinçle döneceğimi hiç aklımdan geçirmiyordum.

İmzaladığımız mütarekeyle devletimizin bağımsızlığı, saltanatımızın hukuku tümüyle kurtarılmıştır… Sizi temin ederim ki, İstanbul’umuza bir tek düşman askeri çıkmayacaktır… Adana, eskiden olduğu gibi Osmanlı yönetiminde kalacaktır. Batum ve Kars da şimdilik boşaltılmayacaktır. Size tekrar ediyorum ki, İngilizler bize olağanüstü bir iyiniyet gösterdiler. O kadar ki, askerimizin ne kadarını terhis etmemiz gerektiğini saptamak hakkını bize bırakmışlardır. Evet, yaptığımız mütareke umudumuzun üstündedir. Devletin bağımsızlığı, saltanatın hukuku, milletin onuru tümüyle kurtarılmıştır…» ([4])

Bu iyimserlik ve özlem, genellikle paylaşılır. Türkiye’de iyimserlik oldukça yaygındır. Mondros Mütarekesi Türk kamuoyuna bir «başarı» olarak tanıtılır. Osmanlı Parlamentosu, Mütareke anlaşmasını oybirliğiyle onaylar. Osmanlı PTT’si, mutlu bir olayı kutlarcasına Mütareke için anma pullan çıkarır!…

Derken, olaylar bambaşka biçimde gelişmeye başlar. Rauf Bey’in demecinden on gün sonra, 13 Kasım 1918 günü, 55 parçalık bir düşman donanması Çanakkale Boğazından girip Dolmabahçe önünde demirler. Bu büyük armada, 22 İngiliz, 17 İtalyan, 12 Fransız ve 4 Yunan gemisinden oluşmaktadır. Rauf Bey’in Balkan Savaşından beri pek iyi tanıdığı Averof zırhlısı, Yunan gemilerinin başındadır. Oysa Amiral Calthorpe, hiçbir Yunan gemisinin boğazlardan geçmeyeceği yolunda Mondros’ta söz vermişti. Beyoğlu’na 3500 düşman askeri çıkar. Amiral Calthorpe, şimdi İstanbul’da İngiliz Yüksek Komiseridir. Sömürge genel valisi gibidir. İstanbul’a tepeden bakar. İngiltere Büyükelçiliği binasında değil, «Superb» zırhlısında oturmaktadır. «Hiçbir Türk’e yüz vermeme» yolunda talimat almıştır ([5]).

Öte yandan, işgaller başlamıştır. Düşman orduları Suriye’den, Irak’tan, Kafkasya’dan ve Ege’den Anadolu içlerine yürürler. Rauf Bey, bu kez, «Mütarekenin mürekkebi henüz kurumadan, Fransız, İtalyan ve İngilizler, İstanbul’da bir sömürge havası yaratmaktan geri kalmadılar» diye yakınır ([6]).

Düşman donanmasının Dolmabahçe önünde demir attığı gün, Mustafa Kemal Paşa, Suriye cephesinden İstanbul’a gelir. Rauf Bey, eskiden tanıdığı Paşa’yla yeniden ilişkiler kurar. Fikir değiştirmeye başlar. İngiliz artık güvenilir dost değil, Türkiye’yi yok etmeye kararlı bir düşmandır. Kırım Savaşının «silah arkadaşlığı» tarihe karışmıştır. Müttefikler, Türkiye’nin üzerine adamakıllı çullanmışlardır. Avrupa’nın yüzyıllık «Hasta Adam»ı şimdi can çekişmektedir. İzmir’in işgali sabırları taşırır.

Bundan sonra Rauf Bey, Atatürk’ün yanında görülür. Erzurum, Sivas Kongrelerinin «İkinci Adamı»dır. Millî hareketin öncülerinden biridir. Son Osmanlı Meclisine Sivas mebusu seçilir. İngilizlerce damgalanmış bir kişi olarak İstanbul’a döner. Millî Misak’ın Osmanlı Meclisi’nce kabul edilmesine öncülük eder. İngilizler darbeyi indirirler: 16 Mart 1920 günü İstanbul işgal edilir. Son Osmanlı Meclisi baskına uğrar. Aynı gün Rauf Bey, bir grup arkadaşıyla birlikte, Meclis binası içinde İngilizlerce tutuklanır. İki gün sonra İstanbul’daki yeni İngiliz Yüksek Komiseri Amiral De Robeck, Malta Valisi Lord Plumer’e şunları teller:

«18 Mart günü, 30 kadar önemli Türk siyasî suçlusunu Benbow gemisine yüklüyorum. Majesteleri Hükümetinin talimatı uyarınca tutuklandılar. Bunların Malta’da kabulü ve emin bir yere hapsedilmeleri için emir verirseniz müteşekkir kalırım. Benbow, 21 Martta Malta’da olacak» ([7]).

Amiral De Robeck, vapura yükleyip Malta’ya yolladığı bu kişileri kısaca Lord Curzon’a tanıtır.

Listenin üçüncü sırasında bulunan Hüseyin Rauf Bey için: «Eski Bahriye Nazırı. Milliyetçi hareketin başlıca teşkilatçılarından biri. Sivas mebusu» der. Adının karşısında bir de rakam vardır: 2776 ([8]). Bu, Rauf Bey’in Malta’daki sürgün numarasıdır. Bundan böyle Rauf Bey, artık İngilizlerin bir konuğu değildir. Kaptan köşkünde ağırlanmaz. Tel örgüler arkasında, Polverista kampında tutukludur. «Hamidiye» kahramanlığı, bahriye nazırlığı, mütarekenin imzacısı nitelikleriyle de anılmayacaktır. Kendisinden Malta’da, «savaş tutsağı, siyasal suçlu, savaş suçlusu» diye söz edildiği olacaktır. Ama, bu dönemin İngiliz belgelerinde o, sürekli olarak sadece bir numarayla anılır. 2776 Rauf Bey!

MİMLENEN KOMUTANLAR

Türk «savaş suçluları» denince, ilk önce akla Enver, Talât, Cemal Paşalar gibi İttihat ve Terakki liderleri gelir. Türkiye’yi savaşa sokan, savaşı uzatan onlardır; «galipler, en başta onların ardına düşeceklerdir,» diye düşünülebilir. Ama öyle olmaz. Müttefikler, mütarekenin ilk günü Türkiye’den kaçan bu İttihatçı başlan kovalamakla oyalanmazlar. Bu işi ertelemiş ya da şimdilik Türkiye’deki İttihatçı düşmanlarına bırakmış görünürler. Tevfik Paşa, özellikle Damat Ferit Paşa kabineleri, Almanya’ya kaçan İttihatçı liderleri geri almak için diplomatik girişimlerde bulunurlar. Kurulan özel mahkemede kaçak İttihatçılar «gıyaben ölüm cezasına» çarptırılırlar. Almanya’dan geri alınamazlar. Almanya ile barış antlaşması imzalandıktan sonra, İngilizler de bunları kovalamaya girişeceklerdir.                          

Mütarekenin ilk aylarında İngilizlerin dikkati, öncelikle Türk cephe komutanlarına dönüktür. Cephedeki komutanlar kaçak İttihatçılardan daha önemli sayılır. İlerde Malta’ya sürülmek ya da yargılanmak üzere, ilk mimlenen kişiler komutanlardır. Türkiye yenilmişti, mütareke imzalamak zorunda kalmıştı. Ama bu yenilgi, Müttefiklerin özledikleri gibi olmamıştı. Mütareke imzalandığı gün, bugünkü Türkiye toprakları işgal edilmiş değildi. Güney cepheler, aşağı yukarı, «Millî Misak» sınırındaydı. Suriye cephesinde Halep düşmüştü, ama Hatay henüz Türkiye’nin elindeydi. Irak’ta cephe, Musul şehrinin 60 kilometre kadar güneyindeydi. Kafkasya’da ise durum Türkiye’ye daha da elverişliydi. Mütarekeyle bu durum olduğu gibi dondurulursa, Anadolu parçalanmadan kalacaktı. Türk toprakları üzerinde bir Ermeni devleti kurulmayacaktı. Türkiye’yi yok etme planlan, Mütareke döneminde uygulanmaya başlanır. Resmî ağızlarda buna, «Mütarekeyi Uygulama» adı verilir. Mondros Mütarekesinin kaypak maddeleri, Türkiye’yi parçalama anlamındaki bir uygulamaya oldukça elverişlidir. Ayrıca Müttefikler, Mütareke anlaşmasını da çiğneyip aşarlar. Böylesine bir mütareke uygulamasıyla ilk önce cephe komutanları karşı karşıya kalırlar.

Galiplerin emelleri, Mütarekenin daha ilk ayında ortaya çıkar. 9 Kasımda İskenderun, 12 Aralıkta Adana, 17 Aralıkta Mersin işgal edilir. Buralarda, Nihat Paşa (Anılmış) komutasındaki İkinci Ordudan artakalan birlikler, Torosların kuzeyine çekilirler. Silahların, cephanenin önemli bir kısmı düşmana teslim edilir. Gülek Boğazının savunulması bakımından stratejik önem taşıyan Pozantı’nın düşmana kaptırılmaması için çaba harcanır. Ama 27 Aralıkta Pozantı da düşman eline düşer. İkinci ordu karargâhı artık orta Anadolu’da, Konya’dadır. İkinci Ordunun yalnız iskeleti kalmıştır. İşgal edilen bu bölgeye, Mondros Mütarekesinde «Kilikya» adı verilir. Kilikya’nın sınırı belli değildir. Müttefiklerin keyfine ya da insafına göre, genişletilmeye elverişli bir bölgedir bu. Kilikya’nın işgalinin altında, bu bölgeyi, Türkiye’den kesinlikle koparmak planı yatar. İngiltere Dışişleri Bakanlığınca hazırlanan 11 Kasım 1918 günlü bir belgede, Kilikya’da, Kuzey Suriye’de bir Ermeni devleti kurulması öngörülür. Bu yerlerin Ermeni göçmenleriyle doldurulabileceği belirtilir. Amerika’dan da Ermeni göçmenleri getirme tasarlanır. Kurulacak Kilikya Ermeni devletinin, Türklerle Araplar arasında bir tampon devlet olabileceği düşünülür. «Kuzeyden gelecek sızmalara karşı Arap devletini güvenlik altına alabilmek için, Türk olmayan bir Kilikya kesinlikle gereklidir» denir ([9]).

İkinci Ordu Kumandanı Nihat Paşa, düşmanın bu planını sezer, istilacılarla birlikte üniformalı Ermenilerin de Çukurova’ya doluştuklarını görür. Bunlar, öç almak hırsıyla doludurlar. Ordu kumandanı, geri çekilirken yerli Türk halkını korumayı düşünür. Halka silah dağıtır. Köylerde, kasabalarda millî örgütler kurmaya çalışır. Mimlenir. 2 Ocak 1919 günü, İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiserliği Babıâli’ye bir nota verir. «Türk halkını örgütleyip silahlandırdığı; kasabalarda, köylerde İslam dernekleri kurduğu» için Nihat Paşa’ nın görevine son verilmesini ister. Harbiye Nazırı Cevat Paşa (Çobanlı) bu isteği kabul etmez. İngilizler buna bir «mim» koyup 16 Ocakta ikinci bir nota verirler. İngiliz baskısı karşısında Cevat Paşa istifa eder. Yerine gelen Ömer Yaver Paşa, 22 Ocakta, Hükümetin kararıyla Nihat Paşa’yı İstanbul’a çağırır. İkinci Ordunun başına Cemal Paşa (Mersinli) atanır([10]). Nihat Paşa görevinden alınmakla, İngilizlerin hışmından kurtulur. Onu korumaya çalışan Cevat Paşa ise İngilizlerin kara listesine girer. 1920 yılında Cevat Paşa, Genelkurmay Başkanı bulunduğu bir sırada, Cemal Paşa (Mersinli) da Millî Savunma Bakanı iken İngilizlerce yakalanıp Malta’ya süaileceklerdir. Onların Malta künyeleri de birer numara olacaktır: 2772 Cemal Paşa, 2773 Cevat Paşa.

Irak cephesinde durum, Suriye cephesinden daha çetindir. Mondros Mütarekesi, Irak’taki Türk garnizonlarının en yakın Müttefik kumandanına teslimini öngörmektedir. Anlaşmada ayrıca, karışıklık çıkarsa, Müttefiklerin, «Altı Ermeni Vilayetini» işgal edebilecekleri belirtilmektedir. Yani işgaller Irak’tan doğu Anadolu’ya da sıçratılabilecektir. İşgal edilen yerlerse, artık, Türkiye’ye geri verilmeyecektir. İngiltere Dışişleri Bakanı Mr. Balfour, 9 Kasım 1918’de bunu Amiral Calthorpe’a bildirir. «Farkında olduğunuz gibi, Irak, Suriye ve Arabistan’da işgal ettiğimiz toprakların Osmanlı egemenliğine veya yönetimine dönmeyeceği siyasetimizin değişmez parçasıdır» der .

Irak’taki Altıncı Ordu komutanı Ali İhsan Paşa (Sâbis) bu «değişmez» İngiliz siyasetini sezer. Bunu engellemek için çabalar. Orduyu düşmana teslim etmez. «Bu, yenilmemiş bir ordudur. Mütareke anlaşması deyimiyle ‘garnizon’ değildir; teslimi söz konusu olamaz,» diye düşünür. Musul şehrini ve vilayetini boşaltmayı da önce reddeder. 1918 Kasım ayının ilk günlerinde Irak’taki İngiliz Orduları Komutanı General Marshall ile Ali İhsan Paşa arasında gergin yazışmalar, tartışmalar olur. Sonunda, İngiliz baskısı ve İstanbul Hükümetinin buyruğu üzerine, Ali İhsan Paşa, 10 Kasımda Musul şehrini boşaltmak zorunda kalır. «Protesto ederek askerimi çekiyorum» der. Nusaybin’e çekilir. Ama silah, cephane, erzak stoklarını İngilizlere pek kaptırmaz; kuzeye taşıtır. Askeri terhis işini de çok ağırdan alır. İngilizler, 15 Kasımda Musul şehrini, kasım sonunda da bütün Musul vilayetini işgal ederler ve oradan Antep’e doğru uzanırlar ([11]).

İngilizler Güneydoğu Anadolu’ya doğru uzanınca durum bir kez daha gerginleşir. Ali İhsan Paşa, mütareke anlaşmasının İngilizce metninde «Ermeni Vilayetleri» diye adlandırılan altı Doğu Anadolu vilayeti işgal edilince, buralarda bir Ermeni devleti kurulmak isteneceğini anlar. Buna karşı tedbirler almaya çalışır. Altıncı Ordu karargâhı Diyarbakır’a çekilmiştir. Ordu kumandanı, bu bölge Müslümanlarını silahlandırıp örgütlemek işine girişir. Anılarında şöyle der

«Irak ve Suriye’nin elimizden çıktığı aşikârdı. Hiç olmazsa altı doğu vilayetini bu akıbetten kurtarmak için uğraşmak lazımdı… Acz içinde bocalamakta olan İstanbul Hükümetinden enerji beklemek abes idi…

Her kasabanın ve şehrin, Müslüman halkın hukukunu muhafaza için, Müdafaai Hukuk Cemiyetleri ve mahalli milis teşkilatı kurmalarını valilerle müstakil mutasarrıflıklara tavsiye ettim; bu hususta icap eden silah ve cephaneleri, Altıncı Ordunun elindeki kaynaklardan vereceğimi bildirdim…» (ıs).

Doğu Anadolu’da Ermenistan projesini engellemeye çalışan Ali İhsan Paşa, 1919 yılının ilk aylarında da İngilizleri uğraştıracak ve «savaş suçlusu» olarak damgalanacaktır. Malta’ya ilk sürülen Türk, Ali İhsan Paşa’dır. Mart 1919’da sürülmüştür. «Yargılanacak» olan kişilerin başında yer alır. Malta künyesi: 2667 Ali İhsan Paşa’dır.

Mütareke döneminin daha ilk aylarında mimlenen bir başka Türk komutanı da Yakup Şevki Paşa (Subaşı) dır. Büyük Taarruzda İkinci Ordu komutanı olan Yakup Şevki Paşa, Mondros Mütarekesinin imzalandığı sıralarda Kafkasya’daki Dokuzuncu Ordu komutanıdır. «Mütareke uygulamasında» Dokuzuncu Ordu komutanına ağır bir görev düşer. Bu ordu uzun ve çetin bir çekilme zorunda bırakılır. Mütareke haberi, Türk ordusunu Azerbaycan, Dağıstan ve Kuzeybatı İran içlerinde bulur. Bakû ve Tebriz, Türk birliklerinin elindedir. Bu uzak yerlerden Erzurum’a doğru çekilme görevi Yakup Şevki Paşa’ya verilir. Çetin bir iştir bu. Buralarda 30 bin ton kadar yiyecek stoku vardır. Batıya taşınması gerekir. Yoksa ordu, hatta halk aç kalacaktır. Ulaştırma araçları yetersizdir. Kış bastırmıştır. Ordu çekilince meydan Ermeni çetelerine kalacaktır. Ermeniler, İngiliz himayesinde yürümek ve öç almak için sabırsızlıkla beklemektedirler. Türk halkı, can, mal, namus kaygısındadır. Çekilmemesi için orduya yalvaranlar vardır. Orduyla birlikte göçe kalkışanlar da az değildir. Ama ordu çekilmek zorundadır; çekilir. Türk birlikleri 17 Kasımda Bakû’yu, 18 Kasımda Tebriz’i, 4 Aralıkta da bütün Kuzeybatı İran’ı boşaltır. Halk kendi kendini savunmak için tedbirler almaya çalışır. Bu arada Ahıska’da bir de geçici Hükümet kurulur. Bu, çekilmenin birinci safhasıdır.

İngilizler, 11 Kasım 1918 günü «üç sancak»ın, yani Kars, Ardahan ve Batum’un da hemen boşaltılmasını isterler. İstanbul Hükümeti İngiliz isteğine boyun eğer. Yakup Şevki Paşa, bu kez çok daha çetin bir durumla karşı karşıya kalır. Boşaltılacak bu yerlere, İngilizlerle birlikte Ermenilerle Gürcülerin yürüyecekleri kesindir. Yerli Türk halkını gözle görülür bir ölüm beklemektedir. Ordu komutanı çekilmeyi geciktirmek, zaman kazanmak ister. Yerli Türkler, ordunun kalması, direnmesi için yalvarır. Yakup Paşa, Hükümetin buyruğuna karşı gelemez, direnişe karar veremez. Yalnız, yerli Türklerin savunma hazırlıklarına yardımcı olur. Kars’ta, ordunun çekileceği Ardahan, Artvin, Oltu, Kağızman, Sarıkamış gibi yerlerde Millî Şûra Hükümetleri kurulmasını destekler. Bu minyatür hükümetler, Ermenilere karşı kendi başlarının çaresine bakmaya ve bölgesel kurtuluş savaşma hazırlanırlar. Denilebilir ki, «Doğu’da Kurtuluş Savaşı 1918 yılında başlar» ([12]). Yakup Şevki Paşa, 1919 başlarında, hemen hemen bütün ağırlıklarıyla Dokuzuncu Orduyu Erzurum’a kaydırmayı başaracaktır. Daha sonra On Beşinci Kolordu olarak örgütlenecek bu güç, Kurtuluş Savaşı başlarında Türkiye’nin ordu denebilecek tek askerî gücüdür. Bu ordunun kurtarılabilmiş olmasında Yakup Şevki Paşa’nın uyanık davranmasının büyük bir payı vardır.

Ne var ki, Dokuzuncu Orduyu dağıtmayan, silahları, cephaneyi İngilizlere kaptırmayan, gıda stoklarını batıya taşıyan ve Ermenilere karşı yerli Türkleri silahlandıran Yakup Şevki Paşa, kara listeye girer. Daha sonra Malta’ya sürülecektir. Onun gibi, Kars Şûrası’nın bütün üyeleri de Malta’ya sürülecekler arasındadır. Kafkas ordusundan Halil Paşa, Küçük Cemal Paşa; Tümen komutanlarından Ali Rifat ve Mürsel Beyler gibi birçok Türk subayı, Mütarekenin daha ilk aylarında İngilizlerce mimlenirler. Bunları yakalamak, yargılamak, sürmek için İngilizler pusudadır. Olaylar, 1919 yılı içinde çorap söküğü gibi çözülecektir.

İngilizlerce daha 1918 yılında kara listeye alman, 1919’da da Malta’ya sürülen komutanlar arasında «Medine Müdafii» Fahrettin (Türkkan) Paşa’yı da anmak gerekir. O da «mütareke uygulamasına» karşı direnenler arasındaydı. Yalnız direniş amacı biraz başkaydı. Mütareke imzalandığı sırada Fahrettin Paşa, Medine’deki Osmanlı kuvvetleri komutanıydı. Bu birlikler, sözde Yıldırım Orduları Grubu’na bağlıydı. Ama genel karargâhtan kopmuştu. Arada telsiz haberleşmesi bile kalmamıştı. Yıldırım Orduları dağıldıktan sonra ise Fahrettin Paşa büsbütün kendi başına buyruk kalmıştı.

6 Kasım 1918’de Sadrazam Ahmet İzzet Paşa, mütareke yapıldığını Fahrettin Paşa’ya teller. Mütareke gereğince, Hicaz, Asir ve Yemen’deki Osmanlı birlikleriyle garnizonlarının teslim olacaklarını bildirir. «Anayurdu kesin bir ölümden kurtarmak» amacıyla bu acıklı hükme boyun eğildiğini söyler. Buna uyulmasını ister. «Pek yakında yurdumuza sağlıcakla dönmenizi Tanrı’dan dilerim,» der ([13]).

Bu telgraf buyruğu, iki gün gecikmeyle —o da ancak İngiliz telsizleri aracılığıyla— Fahrettin Paşa’ya ulaştırılabilir. Paşa, İstanbul’un buyruğunu iki gün gizler. Bu arada çarpışmaları durdurur. Askeri Medine’ye çeker. Haber duyulunca, yanındaki subaylarla Medine ileri gelenlerini Haremi Şerif’te toplar. Sessiz, kasvetli bir öğle namazından sonra Paşa kalkar, kararını açıklar. «Ey Nâs!» diye başlayan bir nutuk söyler. Din duygularını coşturur ve «kutsal savaşa devam edeceğini» ilan eder. Şunları ekler:

«Ey Nâs! Malumunuz olsun ki, şeci ve kahraman askerlerim, bütün İslamın sırtını dayadığı yer, manevî gücünün desteği, hilafetin göz bebeği olan Medine’yi son fişengine, son damla kanına, son nefesine kadar muhafazaya ve müdafaaya memurdur

Fahrettin Paşa, din aşkına gelmiş, genel gidişe ters düşen bir tutum içine girmiştir. Anadolu elden giderken o, kutsal savaş bayrağı açmıştır. Şerif Hüseyin’e karşı Medine’yi savunmak için direnir. İstanbul’un buyruğuna, yanındaki genç subayların uyarılarına aldırış etmez. «Peygamberin gölgesinde» direnir. Anlamını yitirmiş olan bu direniş, iki ay kadar sürer. Sonunda Fahrettin Paşa, 10 Ocak 1919 günü İngilizlere ve Araplara teslim olur. Savaş tutsağı olarak Kahire’ye götürülür. Orada yedi ay kadar tutulduktan sonra, yaveri Şevket Ziya Bey’le birlikte, 5 Ağustos 1919 günü Malta’ya sürülür. Adada kendisine verilen sürgün numarası 2752’dir ([14]).

BİTMEYEN SAVAŞ

1919 yılına girerken niyetler artık az çok bellidir. Müttefikler, Anadolu’yu parçalamak niyetindedirler. İşgal ettikleri yerlerde bir Ermeni devleti kuracaklardır. Yalnız Ermenilerin değil, Rumların da «kurtarıcıları» gibi Türkiye’ye gelmektedirler.

Türkler de, öz yurtlarının parçalanmasına kolaylıkla boyun eğmeyeceklerini belli etmişlerdir. Altıncı ve Dokuzuncu Ordular, Mütarekeye karşı sessiz bir direniş içindedirler. Türk halkı kaygılıdır, silahlanmaya çalışmaktadır. Özellikle, yakın tehlikeyle karşı karşıya olan doğu ve Güneydoğu Anadolu’da gözle görülür bir gerginlik vardır. Türklere dikte edilecek barış koşullan açıklanınca, Türkiye’de yer yer patlamalar olacağı anlaşılır. Ingilizler bu patlamaların önüne geçmek için, dinamik kişileri yakalayıp susturmanın yeteceğini düşünürler. Kişilere karşı yeni bir savaş yoluna saparlar. Bu yeni biçimdeki «savaşın» ya da sömürgeci yöntemin öncülerinden biri Amiral Calthorpe’tur. 2 Ocak 1919 günü Londra’ya şunları teller:

«Türk Hükümetini protesto edip durmak, hem yararsız. hem de onurumuzla bağdaşmaz görünüyor. Bugünkü kabine (Tevfik Paşa kabinesi), bize her türlü iyi niyeti gösteriyorsa da onun emirlerine uyulmuyor. Kafkasya’da, Kilikya’da mütarekeye uyulmadığını, Ermenilere karşı davranışların ise her zamanki gibi aşırı saldırgan olduğunu görüyoruz. Bu nedenle, durum, yeni biçimde bir eylem gerektiriyor. Kendileri aleyhinde delil bulunduğu sanılan kimselerin hemen yakalanıp Müttefik askerî makamlarına teslimini isteme yetkisinin bana verilmesi, en etkin çare olacaktır kanısındayım

İngiliz Yüksek Komiseri, açıkça bir «sömürge valisi» gibi davranmak istemektedir. İstanbul’da «suçlu» kişileri yakalatmak, bunları Müttefik askerî makamlarına teslim ettirmek, yargılatmak istemektedir. Oysa İstanbul henüz resmen işgal edilmiş değildir. Hukuk açısından Osmanlı devleti egemendir. Hiç değilse işgal edilmeyen bölgelerde, bu arada İstanbul’da, Osmanlı yasaları sözde geçerlidir. Suçlu bile olsalar, işgal edilmeyen bölgeler halkı üzerinde İngilizlerin yargı yetkisi olmaması gerekir. Ama, sömürgeci gözüyle bakılınca durum bambaşkadır. Osmanlı yasalarının yerini İngiliz buyruğu alabilecektir.

Osmanlı egemenliğinin ayaklar altına alınmakta olduğu açıktır. Ama, Amiral Calthorpe, İstanbul Hükümetinden bir tepki gelmeyeceğini bilmektedir. Aynı telgrafında söylediğine göre, Padişah ile Hükümeti, bundan memnun bile kalacaklardır. Çünkü onlar da «siyasî düşmanları İttihatçılara karşı sert eyleme geçmek» arzusundadırlar. Eyleme geçerken yanlarında Müttefiklerin askerî desteğini bulacaklardır. Öte yandan, suçluları yakalama yolundaki bu «yeni eylem», Anadolu içlerindeki Türklere «yenilmiş olduklarını en iyi biçimde anlatacaktır.» «Suçlu» Türkler yakalanıp Müttefik askerlerine teslim edilince, «Ermenilere saygı gösterilecek, Mütarekenin uygulanması kolaylaşacaktır». Türklerin bazıları yakalanınca, geri kalanlar yıldırılmış olacaklardır. Bunları anlattıktan sonra Amiral Calthorpe, «yoksa, cezalandırılması gereken herkesi yakalamak çok büyük bir iştir» diye ekler ([15]).

İngiliz Yüksek Komiseri, ertesi günü Londra’ya ikinci bir şifre telgraf çeker. İşgal kuvvetlerinin «suçlu Türkleri» yakalamaları gerektiğini savunur. Bu işin Türk Hükümetince başarılamayacağını söyler. «Son iki ayın deneyi, önerimi fazlasıyla haklı çıkarır,» der ([16]).

Bu arada Londra’da da «suçlu Türkleri» yakalayıp cezalandırma yönünde kararlı bir hava esmektedir. İngiltere Savunma Bakanlığı, 3 Ocak günü, İstanbul, Bağdat ve Kahire’deki İngiliz Başkumandanlarına uzunca bir şifre tel çeker. Türk birliklerinin Kafkasya’dan çekilirken gıda stoklarını Erzurum’a taşımakta olduklarını anlatır. Bu stokların «Ermeni malı» olduğunu ileri sürer. Bunları taşıtan Türk komutanlarının yakalanıp cezalandırılmaları gerektiğini belirtir. Bu amaçla Batum’da ve gerekli görülecek başka yerlerde Sıkıyönetim Askerî Mahkemeleri kurulmasını ister. Cezalandırılacak kişiler arasında, Enver Paşa’nın kardeşi Nuri Paşa ile Yakup Şevki Paşa’nın adları verilir ([17]).

Dokuzuncu Ordu üzerindeki İngiliz baskısı gittikçe sertleşir. 7 Ocak günü Kars’a gelen İngiliz Generali Walker, Yakup Şevki Paşa’ya yedi maddelik bir ültimatom verir: 12 Ocak gününe kadar Kars’ın İngilizlerle Ermenilere bırakılmasını, 15 Ocak gününe kadar demiryollarının Ermenilere teslim edilmesini, 25 Ocak gününe kadar da Kars ve Ardahan sancaklarının boşaltılmasını ister. Bu arada yiyecek stoklarının Erzurum’a taşınmasını önlemeye çalışır. 4.300 tonluk gıda stoku taşmamadan kalır ([18]).

Bu baskı karşısında Yakup Şevki Paşa, çekilmeyi hızlandırır. Ermeniler Kars’a gelmeden önce, 13 Ocak günü, Dokuzuncu Ordu karargâhını Erzurum’a kaydırır. Ama, İngilizler bununla yetinmezler. Türkiye’deki İngiliz Orduları Başkomutanı General Milne, Türk ordusunun Kars, Ardahan bölgesinden yavaş çekildiğini ileri sürer. 12 Ocak günü Londra’ya, «Türk’e çok sert bir ders vermek gerek,» diye yazar ([19]).

İngiltere Savunma Bakanlığı, «suçlu» Türkleri yakalatıp cezalandırmak üzere hemen eyleme geçer. 15 Ocak 1919 günü, İstanbul, Kahire, Bağdat’taki İngiliz Başkumandanlıklarına şifre telgrafla dokuz Türk komutanının adlarını verir. Cezalandırılmak üzere bunların yakalanmalarını ister. Bu Türk komutanlarının adları ve sözümona suçları şöyle sıralanmıştır:

Nuri Paşa : Kafkasya’da eski İslam Ordusu Komutanı. Azerbaycan’a asker sokmak, Ermenilere zorbalık etmekten suçludur.

Mürsel Paşa (General Mürsel Bakû): Kafkasya’da Azerbaycan Kuvvetİeri Komutanı. Nuri Paşa’yı desteklemek, Türk ordusunun geri çekilmesini geciktirmekle suçlanmaktadır.

Şevki Bey (Yakup Şevki Subaşı Paşa): Kafkasya’da Dokuzuncu Ordu Komutanı. Ermenilere, UkraynalIlara zorbalık etmek ve geri çekilmeyi geciktirmekle suçlanmaktadır.

Nihat Paşa (Anılmış): Pozantı’da İkinci Ordu Komutanı. Mülkî makamları ayaklanmaya kışkırtmak, Kilikya’yı boşaltmamakla suçludur.

Ali ihsan Paşa (Sâbis) : Mezopotamya’da Altıncı Ordu Komutanı. Cerablus’ta İngiliz Komutanına hakaret etmekten ve yağmacılıktan suçludur.

Fahri Paşa (General Fahrettin Türkkan): Hicaz Ordusu Komutanı. Teslim olmamakla suçlanmaktadır.

Galip Paşa: Yemen’de 40. Tümen Komutanı. Teslim olmuyor.

Tevfik Paşa: Yemen’de 7. Kolordu Komutanı. Teslim olmuyor. Asir’deki 23. Kolordu Komutam da teslim olmuyor ([20]).

İngilizlerin ilk kara listesi budur. Liste, kâğıt üzerinde kalmaz. Sanıklar, aranmaya, kovalanmaya başlanır. İlk yakalanan Türk subayı bu listede adı bulunmayan Albay Ali Rifat Bey’dir ([21]). Ali Rifat Bey, Yakup Şevki Paşa’nın tümen komutanlarındandır. Ocak 1919’da yakalanır, yargılanmak üzere Batum’a götürülür. Arkasından 1919 yılı Şubat ayı içinde Beşinci Kafkas Tümeni komutanı Albay Mürsel Bey tutuklanır. Malta’dan kurtulduktan sonra Büyük Taarruza Birinci Süvari Tümeni Komutanı olarak katılan Albay Mürsel (Bakû) Bey’in tutuklanması üzerine Yakup Şevki Paşa sert tepki gösterir. 27 Şubatta Harbiye Nezaretine şunları yazar:

«Gerek Albay Ali Rifat Bey’in tutuklanıp yargılanması, gerekse Beşinci Tümen Komutanı Albay Mürsel Bey’in tutuklanması konusundaki görüşlerimi birçok kez bildirmiştim… Eğer bir yabancı hükümet tümen komutanlarımızı, daha büyük ve daha küçüklerini böyle rasgele tutuklarsa ve buna karşı devletin hiçbir hakkı ve savunacak sözü olmazsa o zaman halimiz nereye varır?

 Tutuklamak, cezalandırmak gerekiyorsa bunları hükümetimiz tutuklayıp cezalandırsın. Bir Osmanlı tümen komutanı, dünyada görülmüş, işitilmiş hangi kanun, hangi mantık gereğince bir İngiliz harp divanında yargılanabilir?

 Devletimiz ciddi bir varlık gösterecek olursa, İngilizlerin bu kadar fazla ileri gidemeyecekleri kanısındayım.»

Yakup Şevki Paşa, Erzurum’dan telgraflar yağdırmakla İstanbul Hükümetinin «ciddî bir varlık göstereceğini» umar, bekler. Bir gün sonra, «Düşmanların Osmanlı devletini, hatta Türk milletini yok etmeye karar verdiklerini» yazar. «Hiç olmazsa şeref ve namusun kurtarılması için direniş gösterilmesini» ister ([22]). Oysaki, İstanbul Hükümeti, direniş göstermek şöyle dursun, İngilizlerin uydusu gibi davranmaktadır; İngilizlerin isteği üzerine, Yakup Şevki Paşa’nın kendisini de görevden atmıştır. Daha 17 Şubat günü General Milne, övünerek Londra’ya şunları teller:

«Dokuzuncu Ordu Komutanı (Yakup) Şevki Paşa’yı attırdım. Yardımcısı Albay Ali Rifat Bey’i yakalattım. Mütarekeyi çiğnemek suçuyla yargılanacağı kesindir. Batum Tümeni Komutanı Mürsel Bey’i de tutuklattım..» (2S).

Görevinden alman Yakup Şevki Paşa, bir süre daha Erzurum’da kalır. Erzurum halkı İstanbul’a gitmemesi, ordunun başından ayrılmaması için kendisine yalvarır. Paşa, gözlerinden rahatsız olduğu, İstanbul’da tedavi görmesi gerektiği için Erzurum’da kalamayacağını söyler. İstanbul Hükümetine «direniş» öğütlerken kendisi de direnişi göze alamaz. Tümen komutanlarından sonra yakalanmak sırasının kendisine gelebileceğini pek düşünmez. İngilizlerin kara listesinde olduğunu aklına getirmez, ya da umursamaz. Tedavi için değil, yakalanıp Malta’ya sürülmek üzere İstanbul’a gider.

İngilizlerin yeni savaşı başlamıştır. Gittikçe de yoğunlaşacaktır.

Sh:17-31

LONDRA’NIN PLANI

İstanbul’da tutuklamaların başladığı bir sırada, 23 Ocak 1919 günü Londra’da bir toplantı yapıldı. Buna, İngiltere Dışişleri, Millî Savunma, Donanma Bakanlıklarının temsilcileri katıldılar ([23]). Türk «Savaş Suçluları» konusundaki İngiliz planı bu toplantıda kararlaştı.

«Mütareke hükümlerinin Türkiye tarafından uygulanması konusunda konferans» adını taşıyan bu toplantıda önce, adına uygun olarak, Mütareke konusu ele alındı. Mütareke anlaşmasının kimi maddelerinin Türklerce tam uygulandığı, kimilerinin ancak yarım uygulandığı, kimi maddelerin ise hiç uygulanmadığı saptandı. Özellikle, «Türkiye’nin stratejik noktalarının işgal edilebileceğini» öngören yedinci maddenin uygulanmasına Türklerin karşı geldikleri belirtildi. Kilikya, Cerablus, Antep örnek olarak gösterildi. Yemen, Asir ve Mezopotamya’da Türk birliklerinin teslim olmadıkları açıklandı.

Bu noktalar saptandıktan sonra, «suçlu» Türklerin tutuklanıp cezalandırılmaları konusuna geçildi. İngiliz Savunma Bakanlığı temsilcileri, bu suçluların İngiliz askerî mahkemelerinde yargılanacaklarını açıkladı. Batum gibi yerlerde kurulan bu mahkemelerin meşruluğunun tartışılmamasmı istedi. İlerde bu konuda İngiltere Başsavcısının görüşünün alınabileceğini söyledi. Şimdilik, Batum’dan başka, Suriye’de, Mezopotamya’da da askerî mahkemeler kurulması kararlaştırıldı. Ancak, bu mahkemelerin bütün «suçluları» yargılayamayacakları da kabul edildi. Şöyle dendi :

«Bununla birlikte toplantı, bu mahkemelerin Türkiye’de Müttefiklerin fiilî işgali dışında kalan yerlerde yakalanan kişileri yargılamaya yetkili olamayacaklarını, bu gibi kimseler için Malta’ya sürülmek gibi başka tedbirler alınmasını da düşündü.»

Yine aynı toplantıda, Türkiye’ye baskı yapmak üzere, İstanbul’un Müttefiklerce işgal edilmesinin Paris Barış Konferansına önerilmesi kararlaştırıldı

Toplantının asıl sonucu, İngiltere’nin İstanbul Yüksek Komiserliğine verilecek talimat taslağının hazırlanması oldu. İngiltere Dışişleri Bakanlığı, hazırlanan taslakta birkaç değişiklik yaptı. Sözgelişi, taslakta, suçluların Müttefiklere teslim edilmeleri istenirken Türk Hükümetine çok sert baskı yapılması öngörülüyordu. Suçluları teslim etmeyecek olan Osmanlı nazırlarının Malta’ya sürülecekleri, daha da direnirlerse İstanbul’un işgal edileceği resmen açıklanacaktı. Lord Curzon, bir gözdağı vermeyi şimdilik gerekli görmedi. Çünkü, Padişah Hükümeti işbirlikçiydi. İngilizlerin isteklerini yerine getirmeye zaten hazırdı. Birkaç değişiklikten sonra taslak onaylandı. 5 Şubat 1919 günü, şifre telgrafla İstanbul Yüksek Komiserliğine iletildi. 233 sayılı olan bu telgraf, Türk savaş suçluları ve Malta sürgünleri konusunda temel İngiliz belgelerinden biridir. Bir plan ve ana talimat niteliğindedir. İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiserliği, 1919-1920 yıllarında, Türk ileri gelenlerini yakalatıp Malta’ya sürerken hep bu talimata dayanmıştır. Bu konudaki yazışmalarda sık sık söz konusu edilen bu talimatı veya planı olduğu gibi aşağıya aktarmak uygun olur. Lord Curzon’un, Amiral Calthorpe’a gönderdiği 5 Şubat 1919 günlü talimat şudur :

«158 ve 170 sayılı telgrafınızdan anladığıma göre, Türk Hükümetini arzuladığımız yönde harekete geçirmek için, herhangi bir baskıya gerek yoktur. (Sadece) kendisine destek vaadinde bulunmamız yetecektir.

O halde, aşağıdaki nedenlerden dolayı, sizce ya da ilgili komutanlarca teslim alınmaları gerekli görülecek Türk subayları ile görevlilerinin size ya da en yakın Müttefik komutanına teslim edilmeleri için hemen harekete geçmesi yönünde Türk Hükümetine talimat vermelisiniz :

1— Mütareke hükümlerine uymakta kusur etmek;

2— Mütareke hükümlerinin uygulanmasına engel olmak;

3— İngiliz komutanlarına, subaylarına hakaret etmek;

4— Tutsaklara kötü davranmak;

5— Gerek Türkiye’de, gerek Kafkasya’da, Ermenilere  ya da öteki ırklara karşı zorbalık etmek;

6— Malların yağmasına, yok edilmesine katılmak;

7— Savaş yasalarıyla törelerini çiğnemek.

İşgal altındaki topraklarda ya da Kafkasya’da suç işlemiş olan Türkleri yargılamak üzere, Kafkasya’da, İrak’ta, Suriye’de askerî mahkemeler kurulmaktadır.

Osmanlı İmparatorluğunun Müttefik işgali dışında kalan topraklarında yukarıdaki suçlardan sanık Türklere gelince, bunların Türk makamlarınca yargılanıp cezalandırılmasına İngiltere Hükümeti razı olamaz. O bakımdan, bu gibi suçluların, Malta tutsak kampına sürülmek, Müttefiklerin daha sonra verecekleri karara göre yargılanıp cezalandırılmak üzere, bize teslim edilmeleri için direnmeniz gerekir. Usul konusunda henüz bir karar alınmış değildir, ama bu sorun Paris’te (Barış Konferansında) görüşülecektir.

158 sayılı telgrafınızın son fıkrasında önerdiğiniz gibi kendisini destekleyeceğimiz konusunda Padişaha güvence veriniz.

Yukarıdaki noktalar Başkomutana da bildirildi.» [24]

Türk «Savaş Suçluları» konusunda Londra Hükümetinin görüşü ya da planı budur. Yedi çeşit suç sıralanmıştır. Bu suçlar, İngiltere Savunma Bakanlığında yapılan 23 Ocak 1919

günlü toplantıda saptanmış, İngiliz Hükümetince benimsenmiştir. Böyle suçlar sıralanırken hiçbir hukukçuya danışılmamıştır. Toplantıya, hukukçu çağırılmamış, hukuk, adalet kaygısından uzak kişiler katılmışlardır. Suçlar, öç alma hırsıyla hazırlanmıştır. Önyargılıdır. 7 sınıf suçun her biri alabildiğine keyfîdir, kaypaktır. «Mütareke hükümlerine uymakta kusur etmek» suçu, İngilizlerin keyfine göre yorumlanmaya elverişlidir. Mütareke, Türkiye’nin paylaşılmasına, Türk ulusunun kendi toprakları üzerinde bağımsız yaşama hakkının kaldırılmasına doğru yürütülmekteydi. Öyle olunca, bunu hazmedemeyecek her Türk, kolayca suçlanabilecek, askerî mahkemeye verilebilecekti. Yalnız bu suç bile, bütün Türkiye’de bir korku havası yaratmaya yetecekti. İşgal edilmiş yerlerde olsun olmasın bir Türk, bir İngiliz subayına yan bakamayacaktı. El kaldırmasına, silah çekmesine gerek yoktu. Bir söz, bir bakış bile «İngiliz subayına hakaret» suçu sayılabilecekti. Suçun cezası ise İngiliz askerî mahkemesine verilmek, ileride yargılanmak üzere Malta’ya sürülmekti. Türk, yalnız İngiliz önünde değil, Rum ve Ermeni önünde de boynu bükük kalmaya mahkûm edilmekteydi. Yoksa, «Ermenilere, Rumlara zorbalık» suçundan cezaya çarptırılması işten bile değildi. Suçların çoğu, zaman bakımından da çok genişti. «Makabline şamildi». Mütareke dönemiyle sınırlı değildi. Sözgelişi, Hıristiyan azınlıklara zorbalık suçu, haçlı kafasıyla çok eskilere kadar genişletilebilecek nitelikteydi. Balkan savaşında bir Rumun, bir Ermeninin burnu kanatılmışsa, İngiliz şimdi bunun hesabını sorabilecekti. Hukuk, adalet ölçüleriyle, İngiliz icadı bu suçların tutulur yanı yoktu.

Suret-i haktan görünmeye çalışılarak, suçlar, işlendikleri yere göre iki sınıfa ayrılmıştır. Suç, işgal edilen yerlerde işlenmişse, suçlu doğrudan doğruya İngiliz askerî mahkemesine verilecektir. Suç, işgal edilmemiş topraklarda işlenmişse ne olacaktır?

 O zaman suçlu, Malta tutsak kampına sürülecektir. Daha sonra yargılanıp cezalandırılmak üzere. Hangi mahkemece, nasıl yargılanacakları henüz kararlaştırılmamıştır ama, herhalde Türk mahkemelerince yaslanamayacaklardır. İngiltere, Türk devletinin yargı yetkisini kesinlikle kabul etmemektedir. Bu, Osmanlı İmparatorluğunun egemen bir devlet olduğunu kabul etmemek demektir. Türkiye’yi, herhangi bir İngiliz sömürgesiyle eş tutmak anlamına gelir. Hukuk açısından Osmanlı devleti henüz egemendir. Toprakları yer yer işgal edilmişse de bütün Türkiye’nin bir sömürge olduğu henüz resmen ilan edilmiş değildir. Ama, İngiltere, Türkiye’yi sömürge gibi görmektedir.

İngilizler, «Türk Savaş Suçluları» kavramını icat ederken, İttihatçı İtilafçı diye bir ayrım gözetmezler. Böyle bir ayrım, Padişahın kafasında vardır. Padişah, İngilizlere dayanarak İttihatçıları cezalandırmak kararındadır. İngilizlerin kararı ise Türk’ü cezalandırmaktır. İngiliz icadı suçlarla, İtilafçılar da kolayca suçlanabileceklerdir. Ancak, kayıtsız şartsız İngiliz uşaklığını kabul edebilenlerdir ki, «suçsuz» sayılabileceklerdir. Sömürgecinin istediği de budur: Kayıtsız şartsız uşaklık! Tek sözcükle, İngiliz planı, Türk ulusunu boyunduruk altına alma planıdır.

FRANSIZ TEPKİSİ

Bu İngiliz planına ilk tepki Fransa’dan geldi. Fransa, İngiltere’nin müttefikidir. Türkiye’nin, Türklerin dostu değildir; sömürgecidir; emperyalisttir. Türkiye’nin paylaşılmasında İngiltere ile ortaktır. Türk topraklarının işgal edilmesine katılmaktadır. Türkiye’ye dikte edilecek barış koşullarını İngilizlerle birlikte hazırlamaktadır. Ama yine de Fransa, İngiliz planına tepki göstermekten kendini alamaz. Her şeyin bir ölçüsü, sınırı olmalı, ölçüsüz, sınırsız İngiliz planını, sömürgeci Fransa bile hazmedemez.

Amiral Calthorpe, Lord Curzon’un talimatını alır almaz, İngiliz planını bir notaya döker. İstanbul Hükümetine verecektir. Vermeden önce bu notayı İstanbul’daki Fransız Yüksek Komiseri General Franchet d’Esperey’e gösterir. Türklere tepeden bakan, hatta küstahça davranan bu kibirli Fransız askerinin hukuk anlayışı, İngiliz planını kavramaya, hazmetmeye engeldir. Fransız generali, hemen yazılı olarak, İngiliz planına katılmadığını Amiral Calthorpe’a bildirir. 11 Şubat 1919 günü İngiliz Yüksek Komiserine şu yazıyı yollar :

«Osmanlı Dışişleri Bakanına vermek niyetinde olduğunuz, Cumhuriyet (Fransa) Yüksek Komiserliğine de bildirmek lütfunda bulunduğunuz mektup (nota) taslağı konusunda az önce bilgi edindim.

Gerek savaş tutsaklarına, gerek Ermenilere karşı taşkınlıklarda bulunmaktan, genel bir anlamda savaş yasalarını çiğnemekten sanık kişilerin araştırılmaları, cezalandırılmaları gerektiği konusunda sizinle aynı görüşteyim.

Ancak, belirtmem gerekir ki, benim kanımca, Osmanlı İmparatorluğunun işgal edilmemiş bölgelerinde suçluların araştırılması, yargılanması, cezalandırılması, Türk makamlarının kendilerine düşen bir görevdir. Tabiî, Müttefik askeri makamları bunu gözetleyip denetleyecekler, görevin nasıl yerine getirildiği konusunda Hükümetlerine bilgi vereceklerdir.

Bu görüşüme katılacağınızı umarım(3S)

Fransız generali, sınırlı, denetimli de olsa, Türk devletinin yargı yetkisini kabul ediyor, Osmanlı devletini tam bir sömürge gibi görmüyor, demektir. Fransız ve İngiliz görüşleri arasında temelde ayrılık vardır. Amiral Calthorpe, bu yazıyı alır almaz durakladı. Türk Hükümetine vermeye hazırlandığı notayı durdurdu. Hemen Londra’dan talimat istedi. Fransız görüşüne katılmadığını, bu arada «suçluları» yakalatmak işini sürdürdüğünü de söyledi ([25]). Yani, sanıkların yakalanmaları, yargılanmaları konularında görüş ayrılığının çözümlenmesini beklemeden, İngiliz Yüksek Komiseri sanıkları tutuklattırıyordu.

Londra’daki İngiliz makamları da bir şaşkınlık geçirdiler. Şimdiye kadar kendi kendilerine suçlar uyduruyorlar, bunlara karşı tedbirler düşünüyorlardı. İlk kez karşılarına değişik bir görüş çıkmıştı. İngiltere Dışişleri Bakanlığındaki bir görevli, suçu Amiral Calthorpe’un üzerine atmaya kalkıştı: «Suçluları Malta’ya sürmek Calthorpe’un kendi önerisiydi» dedi.

Sh:36-40

 

(MALTAYA SÜRGÜN EDİLEN SUÇLULAR-Numara Sıralarına Göre)

  1. 2667       Ali İhsan Paşa (Sâbis), Eski Altıncı Ordu Komutanı,
  2. 2668       İbrahim Ahmet, Onbaşı, Ali İhsan Paşa’nın Emir Onbaşısı, 92
  3. 2675       Hüseyin Cahit (Yalçın), İstanbul Mebusu, Gazeteci,
  4. 2676       Celâl Bey, Albay,
  5. 2677       Şerafettin Efendi, Yüzbaşı,
  6. 2678       Hazım Bey, Binbaşı,
  7. 2679       Mehmet Tevfik Bey, Yarbay,
  8. 2680       Ahmet Tevfik Bey, Albay,
  9. 2681       Ömer Bey, Binbaşı,
  10. 2682       Tevfik Hadi Bey, Siyasî Polis Müdürü,
  11. 2684       Yusuf Ziya Bey, Emekli Binbaşı, İttihat ve Terakki Üyesi,
  12. 2685       Habip Bey, Bolu Mebusu,
  13. 2686       Mehmet Sâbit Bey, Sivas Valisi,
  14. 2687       Veli Necdet Bey, Dahiliye Nazırlığı Müsteşarı,
  15. 2688       Haşan Fehmi Bey, Sinop Mebusu,
  16. 2689       Ali Fethi Bey (Okyar), Eski Sofya Elçisi, Dahiliye Nazırı,
  17. 2690       Tahir Cevdet Bey, Ankara Valisi,
  18. 2691       Rahmi Bey, İzmir Valisi,
  19. 2692       İsmail Canbulat Bey, Dahiliye Nazın,
  20. 2693       Mithat Bey, İttihat ve Terakki Partisi Sekreteri,
  21. 2694       Cemal Efendi, Yüzbaşı,
  22. 2695       Abdülgani Bey, Yarbay,
  23. 2696       Nevzat Bey, Yüzbaşı,
  24. 2697       Mümtaz Bey, Emekli Yarbay,
  25. 2698       Fazıl Berki Bey, Çankırı Mebusu,
  26. 2699       Dr. Halil Bey, Yüzbaşı, 95
  27. 2700       Ahmet Cevat Bey, Albay, İstanbul Merkez Kumandanı,
  28. 2701       İbrahim Bedrettin Bey, Diyarbakır Valisi,
  29. 2702       Atıf Bey, Ankara Mebusu,
  30. 2703       Ferit Bey, İttihat ve Terakki Sekreteri,
  31. 2704       Macit Bey, Sayıştay Memuru,
  32. 2705       Hüseyin Kadri Bey, Karesi Mebusu,
  33. 2706       Hoca Rifat Efendi, İttihat ve Terakki Temsilcisi,
  34. 2707       Mazlum Bey, Binbaşı,
  35. 2708       Ahmet Haydar Bey, Binbaşı,
  36. 2709       Sami Bey, Albay,
  37. 2710       İbrahim Hakkı Bey, Binbaşı,
  38. 2711        Mustafa Asım Bey, Of Mutasarrıfı,
  39. 2712        Hilmi Bey, Kırklareli Mutasarrıfı,
  40. 2713        Aziz Cihangiroğlu, Kars Şûrası Adalet Bakanı (Mümessili),
  41. 2714        Pavlo Jamusev, Kars Şûrası Rum Üyesi,
  42. 2715        Haşan Han Cihangiroğlu, Kars Şûrası Savunma Bakanı,
  43. 2716        Mehmet Bey Alibeyzade, Kars Valisi,
  44. 2717        İbrahim Cihangiroğlu, Kars Şûrası Başkanı,
  45. 2718        Zekeriya Zihni Bey, Edirne Valisi,
  46. 2719        Ahmet Muammer Bey, Konya Valisi,
  47. 2720       Musa Bey Salahov, Kars Polis Müdürü,
  48. 2721        Yusuf Bey Yusufoğlu, Kars Şûrası Gıda Bakanı,
  49. 2722        Tauchitgin Memlejeff, Kars Emniyet Müdürü,
  50. 2723        Gani Bey, İttihat ve Terakki Temsilcisi,
  51. 2724       Ahmet Bey, Sivas Valisi,
  52. 2725        Radjinski Matroi, Kars Şûrası Rus Üyesi,
  53. 2726       Vafiades Stefani, Kars Şûrası Rum Sosyal Yardım Bakanı,
  54. 2727        Muhlis Bey Mehmetoğlu, Kars Şûrası P.T.T. Genel Müdürü,
  55. 2728       Salâh Cimcoz Bey, İstanbul Mebusu,
  56. 2729       Mehmet Sabri Bey, Saruhan Mebusu,
  57. 2730       Süleyman Sudi Bey, Lazistan Mebusu,
  58. 2731        Ubeydullah Efendi, İzmir Mebusu,
  59. 2732        Dr. Süleyman Numan Paşa, Ordu Sağlık Müfettişi,
  60. 2733        Memduh Bey, Musul Valisi,
  61. 2734       Hayri Efendi Ürgüplü, Şeyhülislam,
  62. 2735        Saip İbrahim Pirzade, Devlet Şûrası Başkanı, Nazır,
  63. 2736       Ahmet Nesimi Bey, Hariciye Nazırı,
  64. 2737        Faik Bey, Merzifon Kaymakamı,
  65. 2738       Şükrü Bey (Kaya), Mülkiye Müfettişi,
  66. 2739       Hacı Ahmet Paşa, Enver Paşa’nın Babası,
  67. 2740       Rıza Hamit Bey, Bursa Mebusu,
  68. 2741        Yakup Gallus, 229
  69. 2742       Zülfi Bey (Tiğrel), Diyarbakır Mebusu,
  70. 2743       Feyzi Bey (Pirinççioğlu), Diyarbakır Mebusu,
  71. 2744       Sarafoğlu Michel, Osmanlı Ordusunda Teğmen, Tercüman,
  72. 2745       Tahir Bey, Yüzbaşı,
  73. 2746       İzzet Basri, Diyarbakır Askerlik Dairesi Kâtibi,
  74. 2747       Mehmet Hilmi Bey, Emekli Yüzbaşı,
  75. 2748       Abdullah Murgan, Çavuş,
  76. 2749       Mehmet Abed, Er,
  77. 2750       Mustafa Sıtkı, Onbaşı,
  78. 2751        Şevket Ziya Bey, Süvari Teğmeni (Fahrettin Paşa’nın Yaveri),
  79. 2752        Fahrettin Paşa (Türkkan), Medine Kumandam,
  80. 2754       Prens Abbas Halim Paşa, Nafıa Nazırı,
  81. 2755        Prens Sait Halim Paşa, Sadrazam,
  82. 2756       Mithat Şükrü (Bleda), İttihat ve Terakki Genel Sekreteri, Burdur Mebusu, Maarif Nazırı,
  83. 2757        Hacı Adil Bey, Mebusan Meclisi Başkam,
  84. 2758       Mahmut Kâmil Paşa, Eski Beşinci Ordu Komutanı,
  85. 2759       Ziya Gökalp, Üniversite Hocası, Akdağ Madeni Mebusu,
  86. 2760       Halil Bey (Menteşe), Meclis Başkanı, Nazır,
  87. 2761        Kemal Bey (Kara Kemal), iaşe Nazırı,
  88. 2762       Ali Münif (Yeğena), Nafıa Nazırı,
  89. 2763       Ahmet Şükrü Bey, Maarif Nazırı,
  90. 2764       Ahmet Ağaoğlu, Üniversite Hocası, Gazeteci, Yazar, Afyon Mebusu,
  91. 2765       Hüseyin Tosun Bey, Erzurum Mebusu,
  92. 2767       Mehmet Arif Bey, Binbaşı,
  93. 2768       Nuri Bitlisi Yusuf, Çavuş,
  94. 2769       Nuh Eyüp, Mürsel Paşa’nın Emireri,
  95. 2770       Hakkı Mürsel Paşa (Bakû), Tümen Komutanı,
  96. 2771        Çürüksulu Mahmut Paşa, Senatör,
  97. 2772        Mehmet Cemal Paşa (Mersinli), Harbiye Nazırı, İsparta Mebusu,
  98. 2773        İsmail Cevat Paşa (Çobanlı), Erkân-ı Harbiye-i Umumî’ye Reisi,
  99. 2774       Haşan Tahsin Bey, Erzurum ve Şam Valisi,
  100. 2775        Dr. Mehmet Esat Paşa (Işık), Hilal i Ahmer Cemiyeti Reisi, «Millî Kongre»nin Kurucusu ve Başkanı,
  101. 2776       Hüseyin Rauf Bey (Orbay), Bahriye Nazırı, Sivas Mebusu,
  102. 2777        Ahmet Şevket Bey (Galatalı), Albay, İstanbul Merkez Kumandanı,
  103. 2778       Mustafa Vasıf Bey (Kara Vasıf), Sivas Mebusu,
  104. 2779       Mehmet Şeref Bey (Aykut), Edirne Mebusu,
  105. 2780       Ahmet Faik Bey (Kaltakkıran), Edirne Mebusu,
  106. 2781        Numan Usta, İstanbul Sosyalist Mebusu,
  107. 2782       Ali Sait Paşa, Eski Yemen Kumandanı,
  108. 2783       Ebüzziyazade Velit Bey, İstanbul Gazeteciler Cemiyeti Başkam,
  109. 2784       Süleyman Nazif Bey, Vali, Yazar, Şair,
  110. 2785       Celâl Nuri (İleri), Gelibolu Mebusu, Gazeteci,
  111. 2786       İslâm Ali, Ali Sait Paşa’nın Yemenli Evlatlığı, 180, 339, 353, 398
  112. 2787       Ahmet Emin (Yalman), «Vakit» Gazetesi Yazarı,
  113. 2788       Mehmet Muammer Bey, İstanbul Polisi Siyasî Kısım Müdürü,
  114. 2789       Hilmi Abdülkadir Bey, Emekli Binbaşı,
  115. 2790       Eczacı Mehmet, İşadamı,
  116. 2791        Aka Gündüz (Enis Avni) Bey, «Alay» Gazetesi Başyazarı,
  117. 2792       Rafet Paşa, Eski Samsun Kumandam,
  118. 2793       Kel Ali Bey (Çetinkaya), Afyon Mebusu,
  119. 2794       Ali Seyyit Bey, Senatör,
  120. 2795       Mehmet Kâmil Bey, Musullu Gazeteci,
  121. 2796       Mustafa Kırzade (Acenta Mustafa), Tacir,
  122. 2797       Dr. Abdüsselâmi Paşa, Eski Yemen Kumandam, Emekli General,
  123. 2798       Mustafa Reşat Bey, İstanbul Siyasî Polis Müdürü,
  124. 2799       Hacı Ahmet Bey, Sivas İttihat ve Terakki Delegesi,
  125. 2800      Mustafa Abdülhalik (Renda), Bitlis Valisi,
  126. 2801       Basri Bey, Yarbay, Cevat Paşa’nın Damadı,
  127. 2802       Agâh Bey,
  128. 2803       Yakup Şevki Paşa (Subaşı), Dokuzuncu Ordu Kumandam,
  129. 2804       Murat Bey,
  130. 2805       Ali Cenani Bey, Antep Mebusu,
  131. 2806       Andavallı Mehmet Ağa,
  132. 2807       Süleyman Faik Paşa,
  133. 2808       Ali Nazmi Bey,
  134. 2809       Mehmet Nazım Bey,
  135. 2810       Hoca İlyas Sami Bey (Mus), Muş Mebusu,
  136. 2811        Mehmet Âtıf Bey,
  137. 2812        Süleyman Necmi Bey,
  138. 2813        Sefer Bey,
  139. 2814       Burhanettin Hakkı Bey,
  140. 2815        Mehmet Rıfat Bey,
  141. 2816       Mehmet Nuri Bey,
  142. 2817        Mehmet Ali Bey,
  143. 2818       Cemal Oğuz Bey,
  144. 2819       Mehmet Adil Bey,
  145. 2820       Mehmet Rüştü Bey,

 

SÜRGÜNLERİ YARGILAMA SORUNU

Batum Mahkemesi

Ama pek akla getirilmeyen, ya da unutulan önemli bir nokta vardır. O da şudur : Bu Türk vatandaşları, yabancı mahkemeler önünde yargılanıp cezalandırılmak niyetiyle Malta’ya götürülmüşlerdi. İngiliz makamları, «suçlu» saydıkları Türkleri cezalandırmak konusunda kararlıydılar ve aman vermeye hiç niyetli değillerdi. Malta sürgünleri, İngilizlerin gözünde «suçlu» kişilerdi. Kendilerinden hesap sorulmamış olması, hazırlanan oyunun bozulmasından, evdeki hesapların çarşıya uymamasındandır.

İngilizler, «Suçlu Türkleri» yargılamak çığırını, Ocak 1919’da, Batum Askerî Mahkemesini kurup çalıştırmakla açarlar. 3 Ocak 1919 günü, İngiltere Savunma Bakanlığı, İngiltere’nin, İstanbul, Kahire ve Bağdat’taki Başkumandanlıklarına bir talimat verir. Suçlu Türkleri yargılamak üzere, «Batum’da ve başka yerlerde sürekli sıkıyönetim askerî mahkemeleri kurulmasını» ister. Bunu önceden Fransa ve İtalya’ya danışmak ya da duyurmak gerekmediğini de ekler. Çünkü mahkemelerin kurulacağı bölgeler, İngiliz kontrol ve nüfuz bölgeleri sayılır O. 13 Ocak 1919 günü, İngiliz Askerî İstihbarat Başkam General Thwaites, askerî mahkemelerin nasıl iş bölümü yapacaklarını açıklar: Mısır’da Mareşal Allenby, Irak’ta General Marshall, Kafkasya’da da General Milne, suçlu Türkleri yargılatacaklardır ([26]). Peki Mısır, Irak ve Kafkasya dışında kalan Türkler yargılanıp cezalandırılmayacaklar mı?

 Onun cevabını iki gün sonra İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Calthorpe verir: Bu üç bölge dışındaki Türkler, yargılanmak üzere Malta’ya sürüleceklerdir ([27]). Malta Adası, hem «adaletin pençesi suçluların yakasına erişebilecek kadar» yakın, hem de sanıkların kurtulup kaçamayacakları kadar uzak ve güvenilir bir yerdir. Yine 15 Ocak 1919 günü, İngiliz Askerî istihbarat Başkanlığı, İngiliz askerî mahkemelerinde ilk ağızda yargılanacak dokuz Türk komutanının adlarını Foreign Office’e bildirir ([28]).

23 Ocak 1919 günü İngiltere Savunma Bakanlığında, Dışişleri, Harbiye ve Bahriye temsilcileri ortak bir toplantı yaparlar. İngilizlere göre, Türklerin hangi suçlardan ötürü yargılanıp cezalandırılacakları belirlenir. Yedi sınıf suç saptanır. Barış Konferansının Türk suçluları hakkında vereceği karar beklenmeksizin, askerî mahkemelerin hemen harekete geçirilmesi kararlaştırılır (3). Gerçi bu toplantıya katılanların hiçbirisi hukukçu değildir; kararlaştırılan suç sınıfları da pek keyfîdir. Ama karar verilmiştir, Türkler suçlanacak ve cezalandırılacaklardır. Mademki İngiltere Türkiye’yi yenmiştir, öyleyse onun dediği olacaktır. Yerleşmiş hukuk ilkeleri hiçe sayılır. Toplantıdan iki gün sonra, 25 Ocak günü, İngiltere Savunma Bakanlığı, Başkomutanlıklara kesin talimatını verir; askerî mahkemelerin hemen işe koyulmasını ve suçlu Türkleri yargılamasını ister ([29]). Yalnız, bu mahkemelerin ölüm cezası da verip vermeyecekleri belirtilmez.

14 Şubatta Mareşal Allenby, talimat gereğince, Mısır’da askerî mahkemeyi kurdurduğunu, soruşturma yapacağını, ama, gerçekten mahkûm edilmesi gereken sanıkları Malta’ya süreceğini Londra’ya bildirir ([30]). Allenby aslında bu mahkemelerin idam cezası vermeye de yetkili oldukları kanısındadır. Bunu da Londra’ya söylemiştir. Ama, son hükmün Malta’da verilmesini yeğ tutar. Biraz da sorumluluğu, Malta’da kurulması düşünülen mahkemenin üstüne atmak eğiliminde görünür.

General Milne ise, hem bazı sanıkları Malta’ya sürmek, hem de Batum’da kurdurduğu Askerî Mahkeme’yi işletmek kararındadır. Gerçekten, eski Dokuzuncu Ordunun ve Kafkas İslam Ordusunun bazı subayları yakalanıp Batum Mahkemesi önüne çekilirler. Bu konuda İstanbul Hükümeti ile İngiliz Yüksek Komiserliği arasında tartışmalar olur. 25 Şubat 1919 günü Osmanlı Dışişleri Bakanlığı İngiliz Yüksek Komiserliğine bir nota verir. Dokuzuncu Ordu çekilirken Kars’taki sabit telsiz istasyonunu İngilizlere teslim etmeyerek yıktığı iddiasıyla Albay Rifat Bey’in Batum’daki İngiliz Askerî Mahkemesinde yargılanmasına itiraz eder. İngilizlere de bildirilmiş olan Dokuzuncu Ordunun raporuna göre, telsiz istasyonunun yıkılması olayında Albay Rifat Bey’in bir suçu bulunmadığını ileri sürer ve şöyle der:

«Yüksek Komiserlikçe de takdir buyurulacağı üzere, bir Osmanlı subayının yabancı bir harp divanında yargılanması, yerleşmiş hukuk kurallarına aykırı olduktan başka, Osmanlı ordusu üzerinde kötü etki yapmaktan da geri kalmayacaktır(*)

İngiliz Yüksek Komiserliği bu notaya karşılık vermez. Ama Türk subaylarının İngiliz harp divanında yargılanmasını, Türk askerî makamları bir türlü kabul edemezler. Harbiye Nazırlığı, Osmanlı Hükümetine haklı olarak baskı yapar; Türk subaylarının İngilizlerin elinden kurtarılmasını ister. Bu isteğe, Damat Ferit Paşa bile pek direnemez. İzmir’in işgalinden üç gün sonra, 18 Mayıs günü Osmanlı Dışişleri Bakanlığı, İngiliz Yüksek Komiserliğine ikinci bir nota verir. Albay Rifat Bey’in sırf İngiliz yargıçlardan kurulu bir mahkeme önünde yargılanmasının Osmanlı ordusu üzerinde kötü etki yaptığı hatırlatılarak, sanığın Türk makamlarına teslimini ister ([31]).

Bu nota da karşılıksız kalır. Ingilizler, Albay Rifat Bey’i Türk makamlarına teslim etmek şöyle dursun, Beşinci Kafkas Süvari Tümeni Komutanı Albay Mürsel Bey’i de (General Mürsel Bakû) Batum Mahkemesine yollarlar; ayrıca Dokuzuncu Ordu Komutanı Yakup Şevki Paşa, Yarbay Deli Halit Bey gibi bazı subayların da yargılanmak üzere İngiliz askerî makamlarına teslim edilmelerini isterler. Osmanlı Hâriciyesi, 12 Haziranda İngiliz Yüksek Komiserliğine üçüncü bir nota verir: Osmanlı Hükümetinin itirazlarına bakılmayarak Batum’daki Harp Divanının, Türk subaylarını yargılamaya devam ettiği, yeni yeni subayların bu mahkeme önüne yollandıkları, yerleşmiş hukuk kurallarına göre, suçları varsa bu sanıkların kendi devletlerinin mahkemelerinde yargılanmaları gerektiği anlatılır; Batum Mahkemesinde Türk subayların yargılanmasına son verilmesi istenir. İngilizlere büyük bir de ödün verilir ve bu sanıkların bir Türk-İngiliz karma mahkemesi önünde yargılanmaları önerilir ([32]). İngiliz Yüksek Komiser Vekili Webb, bu üçüncü Türk notasına 26 Haziranda lütfen karşılık verir. Söz konusu subayların Mütarekeyi çiğnediklerini, bu bakımdan İngiliz makamlarına hesap vermek zorunda olduklarım söyler. «Karma mahkeme» gibi herhangi bir ödünün söz konusu bile olamayacağını bildirir ve Yakup Şevki Paşa’nın da yakalanıp yargılanmak üzere İngiliz makamlarına teslim edilmesini ister ().

1919 yılı yaz aylarında Batum Askerî Mahkemesinde Türk subaylarının yargılanmaları sürer gider. Bununla birlikte kimlerin Malta’da, kimlerin Batum’da yargılanacakları konusunda bir kararsızlık vardır. Kararsızlık ve karışıklık giderek açıklığa kavuşturulur. İngiltere Savunma Bakanlığı, askerî mahkemelerin yetkilerinin daha açık olarak belirlenmesi için Türkiye ile yapılacak barış antlaşmasına hükümler konmasını ister. Ama, barış antlaşması geciktikçe gecikmektedir. Askerî mahkemeler ise çalışmaktadır. 8 Ağustos 1919 akşamı bir Türk çetesince Batum’daki İngiliz askerî cezaevinin basılması ve idam isteğiyle yargılanmakta olan Nuri Paşa’nın kaçırılması, İngilizler için bir şok olur. Anadolu’daki Kuvvayı Milliye örgütünün günden güne güçlenerek serpilmesi İngilizler bakımından başlıbaşına büyük bir kaygıdır. Bu koşullar altında, İngiltere Savunma Bakanlığı, Batum’da yargılanacak Türklerin sayısını azaltmak, suçlu saydıkları Türklerin çoğunu Malta’ya sürmek gereğini duyar. 1919 yılı Aralık ayında, Dışişlerinin de görüşü alındıktan sonra şu karar verilir:

Batum Askerî Mahkemesinde üç suçtan sanık kişiler yargılanacaktır:

(1) Mütareke hükümlerine uymakta kusur edenler;

(2) Mütarekenin uygulanmasına engel olanlar;

(3) İngiliz komutanlarına veya subaylarına hakaret edenler.

Bu suçların işlenme yeri de sınırlandırılır. Ancak işgal edilmiş Kafkasya topraklarında, yani o tarihte İngiliz işgalinde bulunan Batum vilayeti ve şehri ile, 1919 yılı yaz aylarında boşaltılmış olan Kafkas topraklarında bu üç suçtan birini ya da hepsini işlemiş olanlar, Batum Askerî Mahkemesinde yargılanacaklardır. Geri kalan suçlular yargılanmak üzere Malta’ya sürüleceklerdir ([33]).

Bu karara göre, Batum Mahkemesinde yargılanacakların sayısı çok azaltılmış olur. Sözgelişi İstanbul’da tutuklanan bir kimse Batum’a götürülüp yargılanamayacaktır; Malta’da yargılanabilecektir. Nitekim önce Batum’da yargılanması düşünülen Yakup Şevki Paşa gibi bazı kimseler, bu karardan sonra Batum’a değil, Malta’ya yollanırlar. Kafkaslarda, sözgelişi, Kars’ ta ya da Batum’da yakalanan herkes Batum Mahkemesinde yargılanacaktır. Ancak üç çeşit suçtan dolayı yargılanabilecekler, bunlar dışında bir başka suçtan sanık olanlar, Batum’da yakalanmış bile olsalar, yargılanmak üzere ora mahkemesine verilemeyecekler, ta Malta’ya yollanacaklardır. Gerçekten Kafkasya’da yakalanan bazı kimseler oradan Malta’ya yollanmışlardır.

Aralık 1919’da, İngiltere Savunma Bakanlığı, Batum Askerî Mahkemesinin ölüm cezası vermeye de yetkili olduğunu General Milne’ye bildirir ([34]).

Ne var ki, Türkiye’deki koşullar değişmiştir. Anadolu’da de facto bir hükümet doğmuştur. Erzurum ve Sivas Kongrelerinden sonra, Müdafaa-i Hukuk Örgütü artık Anadolu’ya hâkim olmuştur. Aralıkta Sivas’tan Ankara’ya taşman Temsil Heyeti veya fiilî Hükümet, 1919 Kasım başında Damat Ferit Paşa Hükümetini devirmiştir. Tam o sıralarda Kemalistler, İstanbul Parlamentosunu da ele geçirmek için uğraşmaktadırlar. Türkiye’deki İngiliz makamları bir «bekle, gör» dönemine girmişlerdir. Kolay kolay idam cezası veremezler. Hatta tutuklamaları ve sürgünleri bile geçici olarak durdurmuşlardır. İngilizler, Mustafa Kemal’in fiilî Hükümetini hesaba katmak zorundadırlar. Ingilizlerin her hareketine Mustafa Kemal’in misliyle karşı koyacağı kuşkusuzdur artık. Batum’da yargılanmakta olan Mürsel Bey ölüm cezasına çarptırıldığı gün, Erzurum’daki Yarbay Rawlinson’un hayatı tehlikede demektir ve İngilizler bunu düşünürler. Mürsel Bey de (Mürsel Bakû Paşa) Batum Mahkemesince cezalandırılamaz. Malta’ya sürülür. Mürsel Paşa, Büyük Taarruzda İzmir’e ilk giren süvari tümeninin kumandanı olarak, bütün bunların öcünü alacaktır.

Batum’da kurulan İngiliz Harp Divanı, hiçbir Türk’e ölüm cezası veremeden, İngiliz politikasıyla birlikte iflas eder.

Sh:203-208

ULUSLARARASI MAHKEME KONUSU

Malta’ya sürdükleri Türkler için İngilizler, başından beri bir Uluslararası Mahkeme kurmayı düşünmüşlerdir. İngiliz belgelerinde sık sık «Uluslararası» sözcüğü geçmekle birlikte, aslında, bir «Müttefiklerarası Mahkeme» tasarlandığı anlaşılmaktadır. Müttefikler, «suçlu» saydıkları Türklerin yargılanması işine tarafsız ülkeleri karıştırmak istememişlerdi, karıştırmak niyetinde de değillerdi. Ermeni sürgünü sanıklarının cezalandırılması için Türkiye üzerinde İngiliz baskılarının ağırlaşması karşısında Tevfik Paşa Hükümeti, konuyu soruşturmak üzere beş tarafsız ülkeden on yargıç çağırmak istemişti.

Müttefikler buna hemen karşı çıkmışlar ve Türkiye’ye tarafsız yargıçlar gönderilmesini önlemişlerdi. Açıkça görülen tutum oydu ki, kurulacak mahkeme bir Müttefiklerarası Yüksek Divan olacaktı. Suçlu sayılan Türkler, galip devletler önünde hesap vereceklerdi.

Ancak İngilizler, böyle bir mahkeme kurmanın yolunu, yöntemini hazırlamadan, keyfî olarak işe koyulurlar. Ocak 1919’da başlatılan tutuklamalar pek keyfîdir. Kimin, hangi suçtan dolayı yakalandığını kesinlikle söylemek gerçekten pek güçtü. Birçok kimse, şu ya da bu suçtan sanık oldukları için değil, ilerde İngiliz sömürgeci emellerine engel olabilirler düşüncesiyle yakalatılmışlardır. Tutuklamalar başlatıldıktan sonra, âdeta çalman minareye kılıf hazırlamak istenir. 23 Ocak günü İngiltere Savunma Bakanlığında yapılan toplantıda yedi kategori suç saptanır. Güya Türkler, belirlenen bu suçlara göre yakalanıp cezalandırılacaklardır. Bu sözde suçlar da hukuk bilgisinden yoksun birkaç subayla iki diplomatın bir saat içinde cahilce hazırladıkları suçlardı. Keyfîydi. Böyle olduğu halde İngiliz Hükümeti, hazırlanan esasları olduğu gibi benimser. Hukuk otoritelerine danışmak gereği bile duyulmaz. Suç kategorilerini saptayan İngiliz subaylarıyla diplomatları, kendilerine bir çeşit kanun koyucu rolü yakıştırmışlardır. Sanki Devletler Hukukunu kodifiye etmektedirler; yeni suçlar icat ederler. İşin asıl sakat yanı, bu yeni icat suçlardan dolayı bir yığın insanın yakalanıp Bekirağa Bölüğü’ne tıkılmasıdır. İngilizlerin keyfiliğine, Damat Ferit Paşa Hükümetinin İttihatçı düşmanlığı da eklenince, iş, daha başında çığırından çıkar. Büyük bir savaş sonunda, yolsuzluktan ya da başka suçlardan ötürü hesap vermeleri gereken herhalde birçok kişi vardı. Bunlar, hukuk kuralları içinde, ağırbaşlılıkla, Türk mahkemelerince yargılanıp cezalandırılabilirdi. Buna kimsenin bir diyeceği olamazdı. Ama, siyasî hırslar, öç alma duyguları, öylesine işe karışmıştır ki, daha işin başında hukukilikten, ciddiyetten eser kalmamıştır. Açıkçası, temelde yatan düşünce hukuk, adalet kaygısı değil: Türk’ten öç almak, Türk’ü boyunduruk altına sokmak hırsıydı.

Temeldeki sakatlığa aldırmayarak, Londra, yine de ciddî ciddî bir Uluslararası Mahkeme kurdurma işine kalkışır. Suret-i haktan görünecektir. Politik emelleri, hukuk, adalet kisvesine büründürecektir. Dünya kamuoyunun gözü boyanacaktır. 2 Nisan 1919 günü İngiltere Dışişleri Bakanlığı, Paris Barış Konferansında bulunan Mr. Balfour’a uzunca bir yazı gönderir: Tutuklu Türklerin önemli bir kısmının, savaş tutsaklarına kötü davranmak, savaş yasalarıyla törelerini çiğnemek, malların yağma ve yok edilmesine katılmak gibi suçlardan sanık oldukları ileri sürülür. Bu sanıkların Batum’da ve başka yerlerde kurulmuş olan İngiliz askerî mahkemelerinde yargılanamayacakları söylenir. Bunları yargılamak için bir Uluslararası Mahkeme (International Tribunal) kurulması önerilir. Gerek böyle bir mahkemenin kurulması, gerek tutukluların Malta’ya sürülmesi konusunda Barış Konferansının tez elden karar vermesi istenir. Hangi sanıklar Uluslararası Mahkeme de yargılanmak üzere Malta’da kurulacak merkezî sürgün kampına yollanacaktır?

 Hangileri Batum’da ve başka yerlerdeki İngiliz askerî mahkemelerince yargılanacaktır?

 Bu konularda da aydınlığa kavuşmak gerekmektedir ve Başkomutanlar talimat beklemektedirler. Mr. Balfour’dan, Başkomutanlara nasıl talimat verileceği de sorulur ([35]).

Mr. Balfour, kesin bir talimat veremez. 11 Nisan günü verdiği kısa karşılıkta, bu konularda Barış Konferansının henüz bir karar almadığını bildirir (ıs). Aslında Fransa, Ingiliz makamlarının keyfî davranışlarına karşı çıkmaktadır. İstanbul’da yoğun biçimde tutuklamalar yaptırılmasını, Müslüman Türk zararına ayrım yaratmak olarak görür. Savaştan yenik çıkmış Almanlara, Avusturyalılara ve Bulgarlara karşı aynı biçimde davranamadığını söylemektedir. Daha önemlisi, Fransa, o sıralarda, Türk sanıklarının yine Türk mahkemelerince yargılanabilecekleri görüşünü savunur ve bir Uluslararası Mahkeme kurulmasından yana değildir. Gerçi Fransa, özellikle Maraş ve Antep bölgelerinde çarpışmalar başladıktan sonra, Türklerin cezalandırılması gerektiğini savunacak, İngiltere’nin yanında yer alacaktır. Ama 1919 yılı içinde Fransızlarla Türkler arasında henüz silahlı çarpışmalar başlamadığı için Fransa, Türkleri Uluslararası Mahkemede yargılama görüşünü paylaşmamaktadır. Barış Konferansında bir karar alınamaz ve Londra’nın istediği anlamda bir Müttefik Mahkemesi kurulamaz.

İngilizler, Uluslararası bir Mahkeme kurulmasını beklemeksizin 28 Mayıs 1919 günü 78 Türk’ü Malta’ya sürerler. Yargılama işi askıdadır. Tam o sırada, 26 Mayıs 1919 günü, İngiliz Avam Kamarasında, Yarbay Aubery Herbert adlı bir mebus, İngiltere Dışişleri Bakanına yazılı bir soru yöneltir: «Ermeni kırımından sorumlu olan Alman ve Türk görevlilerini cezalandırmak için ne gibi tedbirler alındığını» sorar. Soruya karşılık verebilmek için İngiliz Dışişleri Bakanlığı, Paris’te bulunan Mr Balfour’dan telgrafla talimat ister. Talimat yetişmez. Dışişleri adına Mr. Harmsword soruyu şöyle cevaplandırır: «Müttefikler, sorumluları cezalandırmaya kararlıdırlar. Sanıkların birçoğu şu sırada hapistedir. Bunların cezalandırılmalarını sağlayacak tedbirler, şimdilik Paris’te görüşülmektedir.» ([36]) Uluslararası Mahkemeden söz edilmez. Paris görüşmeleri sonunda böyle bir mahkeme kurulup kurulamayacağı belli değildir. Soru kapalı sözlerle geçiştirilir.

İngiliz makamları yavaş yavaş kuşkuya kapılmaya başlamışlardır. Malta sürgünleri üzerine Fransa’nın sert tepkisi, daha doğrusu protestosu İngiliz kuşkularını arttırmıştır. Türkiye’deki gelişmeler de İngilizleri kaygılandırır. Acaba izlenen politika kitabına uydurulabilecek midir?

 Tutuklamaları, sürgüne göndermeleri ve hele yargılama işini İngiliz makamları nasıl bir hukuk kisvesine büründüreceklerdir?

 İlk kez hukuk otoritelerine danışma gereği duyulur. Aylardan beri insanlar yakalatılmış, hukukçulara danışılmamıştı. Tutuklular İngiliz askerî mahkemelerinde yargılanmaya başlanmıştı. Bunun da hukuka uygunluğu sorulmamıştı. Tutuklular topluca Malta’ya sürülmüştü, yine hukuk otoritelerinin görüşü alınmamıştı. Bir Uluslararası Mahkeme hukukçulara danışılmadan mı kurulacaktı?

 

İstanbul’da tutuklamalarına başlatılmasından beri yedi ay geçer. Yine yedi aydır Batum’da İngiliz askerî mahkemesi çalışır. Malta’ya ilk sürgün kafilesinin gönderilmesinin üzerinden de bir buçuk ay geçtikten sonra, 10 Temmuz 1919 günü İngiltere Dışişleri Bakanlığı ilk kez İngiltere Başsavcılığına başvurur, uzun bir yazı gönderir. Hukukun nasıl politikaya alet edilmek istendiğini göstermesi bakımından ibretle okunacak bir belgedir bu. İngiltere Dışişleri Bakanlığı, Türklere karşı izlemekte olduğu öç alma politikasını hukuk kisvesine büründürüp meşrulaştırmak ve «Suçlu Türkleri» sözde hukuk adına cezalandırmak amacıyla hukuk otoritelerinden fetva çıkartmak istemektedir. Gerçekler aşırı biçimde zorlanır, olaylar çarpık olarak Başsavcılığa anlatılır. Yedi kategori suçlu bulunduğu varsayımından yürünür. Bu, tartışılamayacak bir gerçekmiş gibi ortaya konduktan sonra, bir bina kurulur. Hukukçulara itiraz kapıları kapatılmak, İngiltere’nin Hıristiyan Almanlarla Müslüman Türklere karşı izlediği ayrı ayrı politikayı haklı göstermek için şöyle denir:

«Türk Hükümetine karşı izlenen tutum ile Alman Hükümetine karşı izlenen tutum arasında bir benzerlik kurulamaz. »

Türklere karşı izlenen öç alma ve sömürgeleştirme politikası haklıymış gibi gösterilir. Sanıkların Türk mahkemelerinde yargılanamayacağı söylenir. Tevfik Paşa Hükümetinin tarafsız ülkelerden soruşturma yargıçları çağırma girişimi, pek ters biçimde yorumlanır. Bu girişimin İngiltere tarafından önlendiği Başsavcılıktan gizlenir. Tevfik Paşa Hükümeti düştüğü için girişimin sonuçsuz kaldığı ileri sürülür. Şöyle denir: «Yeni Hükümet, mahpuslarla baş edemeyeceğini çabucak anladı ve Sadrazam (Ferit Paşa) mahpusların Malta’ya sürülmelerini İngiliz makamlarından rica etti. Bu ricası yerine getirildi.» Kısaca yazı şu sonuca varır: Ortada suçlu Türkler var. Bunlar Türk mahkemelerince yargılanamıyor. Tarafsız yargıçlar işi de suya düşmüştür. Geriye tek bir şık kalıyor.

O    da, suçlu Türklerin Müttefik Mahkemelerince yargılanmalarıdır.

«Yapılacak barış antlaşmasında Türkiye’nin, Müttefik Mahkemelerinin yargı yetkisini tanımasmı sağlamak gerek» denir ([37]).

Bundan sonra da Başsavcılığa birkaç soru sorulur. Başsavcılık, 7 Ağustos 1919 günü görüşünü bildirir. Sorular ve karşılıklar, özetle şöyledir:

Soru 1 — İşgal altındaki topraklarda İngiliz askerî mahkemelerinin, yedi kategori suçtan herhangi birinden sanık olanları yargılamalarına ve cezalandırmalarına hukuksal bir engel var mıdır?

Soru 2 — Varsa, hangi suçlular askerî mahkemelerce yargılanmalı, hangi suçluların yargılanmaları barış konferansı kararma değin ertelenmelidir?

Karşılık 1 — (Her iki soru için): İngiliz Hükümetince onaylanmışsa, askerî mahkemelerin yargı yetkileri vardır. Konu, iç hukuk çerçevesine değil, savaş töre ve kuralları çerçevesine girer. Türk Hükümetinin rızası olursa, herhangi bir engel kalmaz. Türk Hükümetinin rızası olmadan İngiliz askerî mahkemeleri, işgal edilen yerlerde şu suçluları yargılayıp cezalandırabilirler: Mütarekeye uymakta kusur edenler, Mütarekenin uygulanmasına engel olanlar ve İngiliz subaylarına hakaret edenler. Öteki suçluları yargılama işini barış antlaşması kararma bırakmak uygun olur.

Soru 3 — Türkiye’deki suçluların Müttefik askerî mahkemelerince yargılanmak üzere Müttefiklere teslim edilmelerini öngören hükümlerin barış antlaşmasına konması uygun mudur?

Karşılık 3 — Evet, uygundur.

Soru 5 — Türk Hükümetinin, sanıkları güvenilir bir yerde hapsetmekten âciz olduğunu itiraf etmesi karşısında, savaş yasalarıyla törelerine karşı suç işlemiş olan kişilerin Müttefik hapishanelerinde (Malta’da) tutulmasına hukuksal bir engel var mıdır?

Karşılık 5 — Bu bir Hükümet kararıdır (acte of state) buna karşı hukuksal itiraz ileri sürülemez.

Soru 6 — Suçlular Türk mahkemelerince yargılanmakta olsalar bile, bu davaların bozulup sanıkların yeniden Müttefik mahkemelerince yargılanacakları yolundaki hükümlerin Türkiye ile yapılacak barış antlaşmasına konulması pratik ve uygun olur mu?

Karşılık 6 — Evet, pratik ve uygun olur (ıs).

Tek sözcükle, İngiltere Dışişleri Bakanlığı istediği fetvayı çıkartmıştır; «Suçlu Türklerin» bir kısmı, İngiliz askerî mahkemelerince yargılanacaktır. Bir kısmı Malta’da tutulacak, bunların yargılanmaları için barış antlaşmasının imzalanması beklenecektir. Yeni barış antlaşması ile bir Müttefiklerarası Askerî Mahkeme kurulacaktır. Barış antlaşmasından sonra, başka suçluların da Müttefiklere teslim edilmeleri istenecektir. Bunlar, daha önce Türk mahkemelerince yargılanmış bile olsalar, yeniden Müttefik mahkemesi önünde hesap vereceklerdir. Türk mahkemelerinin kararları bozulacaktır. Demek oluyor ki, Türkiye’ye sömürge gibi davranılacaktır. Türk devletinin yargı yetkisi, egemenliği tanınmayacaktır.

Tarih, Ağustos 1919. Türkiye’deki gelişmeler, Erzurum Kongresi ile Sivas Kongresi arasında bulunmaktadır. Mustafa Kemal’in başlattığı Ulusal Kurtuluş hareketi, henüz İngilizlerce önemle dikkate alınacak kadar güçlenmiş değildir. İngiliz makamları meydanı boş sanmaktadırlar, Türkiye aleyhinde istedikleri biçimde fetva verebilmekte, ya da verebileceklerini ummaktadırlar. Bunları da not etmek gerek.

Uluslararası Mahkeme kurulması işi Türkiye ile yapılacak barış antlaşmasının (Sevr’in) imzalanmasına ertelenmiş olur. Bu arada Malta sürgünleri uzun süre bekleyeceklerdir. Türkiye’deki Ulusal Kurtuluş hareketi günden güne gelişir. İngilizler de Malta sürgünlerini yargılayıp cezalandırma uğrundaki çalışmalarını sürdürürler.

Sh:208-214

SINIFLAMALAR

«Suçlu Türklerin» yargılanıp cezalandırılmaları ilke olarak kararlaştırılmıştı. Sürgünler Müttefiklerarası Mahkeme önünde yargılanacaklardı. Sevr Antlaşmasına maddeler konacak, sürgünlerin ve öteki sanıkların yargılanmaları hukuka dayandırılacaktı. Ne var ki, ilke kararı vermek bütün sorunları çözümlemez. Yeni yeni sorunlar ortaya çıkar.

Malta sürgünleri arasında birbirinden çok değişik kişiler vardı. Bunlara yüklenmek istenen suçlar da çok değişikti. Bütün sürgünlere aynı suçu yükleme olanağı yoktu. İngiliz savaş tutsaklarına kötü davranmak suçu dense, ömründe bir tek savaş tutsağıyla yüz yüze gelmemiş sürgünler vardı. Ermeni sürgünü suçu ele alınsa, Ermenilerle uzaktan yakından bir iş ilişkisi olmamış sürgünlerin sayısı pek çoktu. Sürgünleri, suçlarına göre sınıflara ayırmak gerekiyordu. Bu bir.

İkincisi, tutuklamalar ve sürgünler, sorgusuz sualsiz yapılmıştı. Bekirağa Bölüğü’ne ve oradan Malta’ya yollanırken sürgünlerin sözde suçları sadece bir iki satırla belirtilmişti..

Bunlar da keyfî iftiralar ya da savlardan öteye geçmiyordu. Hemen hemen hiçbir sürgün hakkında bir suç dosyası hazırlanmış değildi. Sürgünler nasıl mahkeme önüne sevkedileceklerdi?

 Hani dosya, hani delil, hani tanık, diye sorulmayacak mıydı?

 İngiliz Yüksek Komiserliğinin keyfî davranışları asıl o zaman sırıtmayacak mıydı?

 Haysiyeti zaten beş paralık olmuş İstanbul Hükümetlerine gözdağı vererek insanları tutuklatmak kolaydı. Bekirağa Bölüğü’nü basıp tutuklananları Malta’ya sürmek de pek zor olmamıştı. Ama sürgünleri biraz ağırbaşlı bir mahkeme önüne yollamak o kadar kolay olacak gibi görünmüyordu.

İngiliz Yüksek Komiserliği sıkışmaya başlar. Amiral Calthorpe, Türkiye’den kesinlikle ayrılmadan az önce, 1 Ağustos 1919 günü, tutuklanan ve sürülen Türkler konusunda uzun bir rapor kaleme alıp Londra’ya postalar. Amiralin kendi kendisini ve İngiliz Yüksek Komiserliğini savunması niteliğinde bir rapordur bu. Yüksek Komiser sorumluluktan sıyrılmaya çalışarak şöyle der:

«Gerek bizim isteğimiz üzerine Türk Hükümetince yapılan ilk tutuklamalar, gerek sanıkların bizim cezaevimizde tutulmaları. Malta ve Mondros sürgünleri aleyhinde delil gösterme ve savlar ileri sürme zorunluluğunu, hukuksal açıdan Yüksek Komiserliğe yüklemez. Zaten sanıkların büyük çoğunluğu aleyhinde adlî delil toplama olanağı bulunmadığı apaçıktır([38])

Bu sözler pek anlamlıdır. İngiliz Yüksek Komiseri, «Ben yakalattım, sürdürdüm. Ama bu insanların suçluluğunu ispatlamak bana düşmez» demektedir. Ya kime düşecekti?

 Sürgünlerin adlarını bile ilk kez duyan Londra’daki Başsavcı mı, yoksa Malta Genel Valisi mi bu insanların suçluluğunu ispat edeceklerdi?

 Üstüste kara listeler hazırlayan, Türk Hükümetine veren ve listelerdekileri bulup yakalayın diyen, sonra da yakalananları kaçırıp Malta’ya süren Amiral Calthorpe ve ekibi değil miydi?

 İş, yargılamaya gelince, aynı Amiral, yan çizmeye ve işin içinden sıyrılmaya çabalıyordu. Aylardır İstanbul’da «Ali kıran, baş kesen» rolü oynayan Amiral Calthorpe, yaptıklarının hesabını vermek zorunda değil miydi?

 Böylesine sorumsuzluk, böylesine keyfilik, Majestelerinin Yüksek Komiseri Sör Amiralin ciddiyetiyle nasıl bağdaştırılabilirdi?

 Amiral, bir de büyük itirafta bulunur: Sürgünlerin ve tutukluların «büyük çoğunluğu aleyhinde delil olmadığını» söyler. Demek ki, «büyük çoğunluk» suçsuzdu. Suçsuz bir insanı hapse atmak, Malta’ya sürmek, suç değil miydi?

 Başka türlü söylemek gerekirse, kurulacak Müttefiklerarası Mahkemede ilk sorguya çekilmesi gereken insan Amiral Calthorpe idi. Ama, sürülenler Türk, süren İngilizdi. Suçlu, güçlü olunca iş değişiyordu. O zaman normal hukuk kurallarıyla düşünme olanağı hemen hemen yoktu. Hak, hukuk gibi sözler, güçlünün elinde bir silahtı. Kötüye kullanılan bir süah. Sömürgeci İngiliz, silahını Türk’e karşı kötüye kullanmıştı.

Aynı raporunda Amiral Calthorpe, biraz zorlamayla, sürgünleri üç sınıfa ayırır:

a-Savaş zamanında asayiş tedbiri olarak Malta ve Mondros’a sürülenler. Bunların Hıristiyan kırımına katılmaları ikinci derecededir. Barış antlaşmasının onaylanmasından sonra bu kimseler otomatik olarak Türkiye’ye döneceklerdir.

b-Hıristiyan kırımına katıldıkları için yakalanıp sürülmüş olanlar. Bunlar barıştan sonra ya Malta’da kalıp Müttefik Mahkemesince yargılanacaklardır; ya da tutuklu olarak geri getirilip Türkiye’deki Mandater Devletin mahkemelerinde yargılanacaklardır (Amiral, Türkiye’nin manda altında kalacağını, bağımsız olamayacağını düşünmektedir).

c-İngiliz savaş tutsaklarına kötü davrandıkları için yakalanıp sürülmüş olanlar ([39]). Bu sınıf, Yüksek Komiserliğin yetkisi dışındadır (Yani bunlar hakkında askerî makamlar söz söyleyebilirler).

Sürgünler, ilk kez, sınıflandırılmaktadır. Gerçi kabaca bir sınıflamadır bu. Ama, hiç değilse barış antlaşması yapıldıktan sonra bir kısım sürgünlerin geri dönebileceklerinin düşünüldüğünü göstermektedir. Daha doğrusu, bir kısım sürgünlerin aleyhinde hiçbir delil bulunmadığının itirafıdır. Uluslararası Mahkeme kurulması söz konusu olmaya başlayınca, böyle bir sınıflamaya gerek duyulmuştur.

Amiral Calthorpe’un yerine İngiliz Yüksek Komiserliğine atanan Amiral de Robeck, İstanbul’a geldikten hemen sonra «Suçlu Türkler» ve Malta sürgünleri konusuna eğilir. 21 Eylül 1919 günü Londra’ya bir rapor sunar. Cezalandırılmaları gereken Türkleri dört sınıfa ayırır:

1— Büyük Başlar, yani Almanya’ya kaçmış bulunan Enver, Talât, Cemal Paşalar ve arkadaşları. De Robeck bunlara «Yedi Büyükler» de der. Bu İttihatçı liderlerin Almanya’dan geri alınması için Almanya ile yapılmış Versailles Antlaşması hükümlerinin yetersiz olduğunu, Türkiye ile yapılacak barış antlaşmasına özel hükümler konması gerektiğini söyler. Herhalde «Yedi Büyükler»in bir Müttefik Mahkemesinde yargılanıp cezalandırılmalarını savunur.

2— Malta sürgünleri ve İngiliz cezaevlerindeki öbür Türkler. Amiral de Robeck, Malta’ya sürülenlerin «tehlikeli ve suçlu» Türkler arasından seçilip adaya yollandıklarını söyler ve şu itirafta bulunur :

«Seçim, pek alelacele yapıldı ve bilinen suç fiillerine dayanılmadı; sadece genel ilkeler uygulanabildi.

Bu koşullar altında, bir Müttefik Mahkemesi önünde sürgünlerin çoğuna karşı kesin suçlamada bulunmak pek güç olabilir. Bu kimselerin geri dönmeleri siyasal bakımdan arzu edilmez, ama bunlar hakkında ne gibi bir işlem yapacağı konusunda Majesteleri Hükümeti’nin açık fikre kavuşması gerekir([40])

1— Türk cezaevlerinde tutuklu bulunanlar, üçüncü sınıf suçlular sayılır. Bunların sözde Türk Sıkıyönetim Mahkemelerinde yargılandığı, ama sonuç alınamadığı söylenir.

2— Türkiye’de ya da başka yerlerde henüz yakalanamamış bulunan suçlular. İngiliz Yüksek Komiseri, bu suçluların da yakalanmaları gerektiğini savunur. Ama, Türkiye’de değişen siyasal koşullardan ötürü şimdilik bunların tutuklanmalarını istemediğini, Malta’ya sürgünleri de durdurduğunu söyler (22). Değişen koşullar, Sivas Kongresi sonunda Anadolu’daki Müdafaa-i Hukuk örgütünün adamakıllı güçlenmiş olması ile İstanbul’da Ferit Paşa Hükümetinin yakında devrilmesi olasılığıdır. Bu durumda İngilizler Türkiye’de insan avını durdurmak zorunda kalırlar.

İngiliz Yüksek Komiseri, Malta sürgünlerinin «alelacele», yani keyfî biçimde yapıldığını itiraf eder. Bunların, çoğu aleyhinde suç delili bulunmadığını, Müttefik Mahkemesi önünde suçlanamayacağını açıklar. Bu açıklamalar, Anadolu’da Mustafa Kemal’in güçlenmeye, Ferit Paşa Hükümetinin sallanmaya başladığı bir sıraya rastlar. İngiliz Yüksek Komiserinin deyimiyle Türkiye’de «elverişsiz genel koşulların» ağır bastığı bir dönemdir bu. Malta sürgünlerinin suçluluk dereceleri, Türkiye’deki siyasal koşullara göre çoğalıp azalıyor gibidir!

6 Aralık 1919’da İngiliz Yüksek Komiserliği, Malta sürgünlerinin ilk kez suç sınıflarına göre, ayrıntılı bir listesini yaptı. Sürgünler (A), (B) ve (C) diye üç sınıfa ayrıldı. Şöyle ki:

A — Zulüm Yapmış Olmakla Suçlananlar (16 kişi) :

2667  — Ali İhsan Paşa: Eski Altıncı Ordu Komutam.

2682  — Tevfik Hadi Bey: Siyasî Polis Müdürü.

2686       — Sabit Bey : Eski Harput, Erzurum ve Sivas Valisi.

2690       — Cevdet Bey: Eski Van, Adana ve Ankara Valisi.

2696       — Nevzat Bey: Eski Musul Komutanı, Yüzbaşı.

2702       — Âtıf Bey : Ankara Vali Vekili.

2706       — Hoca Rifat Efendi: Propagandacı.

2719        — Ahmet Muammer Bey: Eski Sivas Valisi.

2723        — Gani Bey: İttihat ve Terakki Partisi Sivas Murahhası.

2732        — Süleyman Numan Paşa: Ordu Sağlık Müfettişi.

2733        — Memduh Bey; Erzincan ve Tokat Mutasarrıfı. Bitlis Vali Vekili ve Musul Valisi.

2737        — Faik Bey: Merzifon Kaymakamı.

2743        — Feyzi Bey : Diyarbakır Mebusu.

2758        — Mahmut Kâmil Paşa: Eski Üçüncü ve Beşinci Ordular Komutanı.

2759        — Ziya Gökalp: Akdağ Madeni Mebusu, Profesör.

2764       — Ahmet Ağaoğlu: Eski Afyon Mebusu, Gazeteci, Profesör.

B — Zulüm Yapılmasına Göz ‘Yummuş Olmakla Suçlanan Eski İktidar Üyeleri (17 kişi):

2687       — Veli Necdet Bey : Eski Göçmenler Komisyonu Üyesi.

2689       — Ali Fethi Bey (Okyar): Eski Dahiliye Nazırı.

2691        — Rahmi Bey: Eski İzmir Valisi.

2692       — İsmail Canbulat Bey: Eski Dahiliye Nazırı.

2703       — Ferit Bey: İttihat ve Terakki Sorumlu Kâtibi

2718        — Zekeriya Zihni Bey: Eski Tekirdağ Mutasarrıfı, Edirne Valisi.

2724 — Ahmet Bey: Eski Sivas Valisi.

2734        — Hayri Efendi: Cihat ilan eden Şeyhülislam.

2735        — İbrahim Pirzade Bey: Eski Adliye Nazırı.

2736        — Ahmet Nesimi Bey: Eski Hariciye Nazırı.

2738        — Şükrü Bey (Kaya) : Eski Göçmenler Komisyonu Genel Müdürü ve Birinci Sınıf Mülkiye Müfettişi.

2739        — Hacı A hmet Paşa: Enver Paşa’nın Babası.

2755        — Sait Halim Paşa : Eski Sadrazam.

2756        — Mithat Şükrü Bey (Bleda): İttihat ve Terakki Genel Sekreteri.

2757        — Hacı Adil Bey: Eski Meclis Başkanı.

2760       — Halil Bey (Menteşe) : Eski Hariciye Nazırı.

2762        — Ali Münif Bey: Eski Nafıa Nazırı.

C — Zulüm Politikasıyla İlişkileri Bulunduğu Söylenemeyecek Olanlar. Çoğunlukla Mebuslar (21 kişi) :

2675        — Hüseyin Cahit Bey (Yalçın): İstanbul Mebusu, Gazeteci.

2684       — Yusuf Ziya Bey : İttihat ve Terakki Merkez Komitesi Üyesi.

2685       — Habip Bey: Bolu Mebusu.

2688       — Hcsan Fehmi Bey: Sinop Mebusu.

2693       — Mithat Bey: İttihat ve Terakki Bolu Sorumlu Kâtibi.

2697       — Mümtaz Bey: Yarbay, Enver Paşa’nın Yaveri.

2698       — Fazıl Berki Bey: Çankırı Mebusu.

2701        — İbrahim Bedrettin Bey: Diyarbakır Vali Vekili.

2704       — Macit Bey: Divanı Muhasebat Üyesi.

2705       — Kadri Bey: Karesi Mebusu.

2711        — Asım Bey: Of Mutasarrıfı.

2712        — Hilmi Bey: Kırklareli Mutasarrıfı.

2728        — Salâh Cimcoz Bey: Gazeteci.

2729        — Mehmet Sabri Bey: Saruhan Mebusu.

2730       — Süleyman Sudi Bey: Lazistan Mebusu.

2740       — Rıza Hamit Bey: Bursa Mebusu O ).

2742        — Zülfî Bey (Tigrel): Diyarbakır Mebusu.

2754        — Abbas Halim Paşa : Eski Nafıa Nazırı.

2761        — Kemal Bey (Kara Kemal): Eski iaşe Nazırı.

2763        — Ahmet Şükrü Bey: Kastamonu Mebusu.

2765 — Hüseyin Tosun Bey; Erzurum Mebusu ([41]).

Toplam 54 sürgün etmektedir. Bu, ilk sürgün kafilesinin tümünü kapsamıyor. İngiliz tutsaklarına kötü davranmakla suçlanan subaylar grubu ile Kars Şûrası üyeleri bu üç sınıf dışında bırakılmıştır.

Anlaşıldığına göre, (A) sınıfındakiler «ağır suçlu» sayılmaktadır. Bunlar, ilerde kurulacak Müttefiklerarası Mahkemede yargılanması düşünülen kişilerdir. (B) sınıfındakiler, «hafif suçlular» olarak görülmektedirler. Sonuncu (C) sınıfı içindekiler ise, hemen hemen suçsuz sayılmaktadırlar. Hiç değilse şimdilik. Demek oluyor ki, bu ayrıma göre, 54 kişiden ancak ilk 16 kişi Müttefiklerarası Mahkemece yargılanıp cezalandırılacaklardır. Ötekilerin cezalandırılacakları kesin değildir. Türkiye’deki gelişmeler İngilizlerin aleyhine döndükçe ve bir mahkeme kurulması söz konusu edildikçe, sürgünleri sınıflandırma gereği duyulmaktadır. Yalnız İngiliz Yüksek Komiseri, bu sınıflamayı kesin saymamaktadır. Sadece Londra’nın vereceği karara yardımcı olabilmek düşüncesiyle böyle bir ayrım yaptığını söylemektedir ([42]).

Yine Aralık 1919’da İngiliz Başsavcılığı 37 kişilik bir suçlu listesi hazırladı. Bunlar, İngiliz savaş tutsaklarına kötü davranmaktan, dolayısıyla kara savaş hukukunu çiğnemiş olmaktan ötürü yargılanması düşünülen kişilerdi. Ankara, Musul, Nusaybin tutsak kamplarında, Seraskerlik Cezaevinde, Taşkışla Hastanesinde görev yapmış bazı Türk subayları bu listeye alınmışlardı. Listede adları geçen subaylardan bazıları Malta’ya sürülmüş bulunmaktaydı. Ama sürülmemiş, daha doğrusu İngilizlerin eline geçmemiş subayların da listede adları geçiyordu. Sözgelişi Enver Paşa, listenin başındaydı. İngiliz Başsavcılığı bu listenin büyüyebileceğini de söylüyordu. Kut-el-Âmara ile Rasülayn arasında İngiliz tutsaklarını yürütmüş olan, fakat henüz adları saptanmamış bulunan subayların da bu listeye alınacakları belirtiliyordu.

İngiltere Başsavcılığına bağlı olarak kurulan «Savaş Suçlularını Araştırma Komitesi», yukarıda anılan 37 kişilik listeyi, İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiserliğinin raporlarına dayanarak hazırlamıştı. Ama bunlar hakkında da Başsavcılığın elinde yeterince suç delili yoktu. 2 Ocak 1920 günü, İngiliz Savunma Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığına başvurdu. Gerek bu 37 kişi, gerek öteki Malta sürgünleri hakkında Yüksek Komiserlikçe dosya hazırlanmasını, suçluluk derecelerinin saptanmasını, yani bir sınıflama yapılmasını rica etti. İngiliz Savunma Bakanlığı Malta sürgünlerini (A) listesi olarak adlandırmaktadır. Öteki 37 kişiyi ise (B) listesi diye nitelendirmektedir. (A) listesindekilere genel olarak «Siyasal Suçlular», (B) listesindekilere ise «Savaş Suçluları» adı verilmiştir ([43]). Başka türlü söylemek gerekirse, İngiliz Yüksek Komiserliğinin (A), (B), (C) ayrımı ile İngiliz Savunma Bakanlığının (A) ve (B) ayrımı birbirlerini hiç tutmamaktadır. Yüksek Komiserlik bu sınıflamayı, suçların ağırlığına göre, «Ağır Suçlu», «Hafif Suçlu» ve «Suçsuz» diye yaparken, İngiliz Savunma Bakanlığı «Siyasal Suçlu», «Savaş Suçlusu» diye bir sınıflama yapmaktadır.

1920 yılına girilirken durum kısaca şudur : Gerek Türkiye’deki gelişmeler, gerek Uluslararası Mahkeme hazırlığı dolayısıyla İngiliz makamları, Malta sürgünlerini bir süzgeçten geçirmek gereğini duymaktadırlar. Sınıflamalar yapmaktadırlar. Ama henüz kesin bir kanıya varabilmiş değillerdir. Sürgünlerin suçlarını ispatlamak pek zor görünmektedir. 1920 yılı içinde de İngiliz makamları sürgün ya da suçlu listeleri üzerinde uzun uzun oynayacaklardır.

Sh:214-221

SEVR’E DOĞRU

Türkiye’ye dikte edilecek Sevr Barış Antlaşmasında, «Suçlu Türklerin» Müttefiklerarası Mahkemede yargılanmalarını öngören bir bölüm yer alacaktı. Antlaşma hükümlerine dayanılarak yalnız Malta sürgünleri değil, henüz yakalanamamış ve İngilizlerin eline geçmemiş daha birçok kişinin de yargılanması düşünülüyordu. Bu gibi kişilerin Müttefiklere teslimi istenecekti.

Sevr Antlaşmasının imzalanmasından aylarca önce, antlaşma gereğince kimlerin Müttefiklere teslim edilmelerinin isteneceği saptanmaya başlandı. Yeniden kara listeler hazırlandı. 12 Şubat 1920 günü İngiliz Yüksek Komiserliği, Hükümetinin talimatına uyarak, Londra’ya üç kara liste sundu :

A — İngiliz savaş tutsaklarına zorbalık edenler: 18 kişi.

B — Türkiye Hıristiyanlarına zorbalık edenler: 130 kişi.

C — Mütareke anlaşmasını çiğneyenler: 9 kişi ([44]).

Bu 157 kişi, Sevr Barış Antlaşması imzalandıktan sonra Müttefiklerce teslim alınacak ve yargılanacaktı. Barış antlaşması imzalanmadan önce listelere yeni adlar eklendi. 16 Mayıs 1920 günü İngiliz Yüksek Komiserliği, (B) listesine 17 kişiyi daha kattı ve bu liste 147 kişilik oldu. Üç listenin toplamı 174 kişiye yükseldi (2S). Antlaşma imzalanıncaya kadar ve ondan sonra daha kimlerin kara listelere geçirilip Müttefiklere teslim edilmelerinin isteneceği belli değildi. Herhalde 174 yeni «suçluyla» yetinmeyecekti.

Müttefiklerarası mahkeme önünde yargılanmak niyetiyle hazırlanan bu yeni kara listelerde adları geçenleri burada teker teker sıralamak sıkıcı olabilir. Yalnız bir fikir vermek amacıyla bazılarının adlarını anmak yeterli olsa gerek.

Mütarekeyi çiğnemek suçuyla yargılanmak istenenler, yani (Ç) listesinde adları geçenler sırayla şunlardır:

Cemal Paşa (Mersinli) — Harbiye Nazırı.

Cevat Paşa (Çobanlı) — Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisi.

Mustafa Kemal Paşa (Atatürk) — Millî Hareketin lideri.

Haydar Bey: Kürtleri İngilizlere karşı kışkırtmış olan Mustafa Kemal Paşa’nın emirlerine uymuştur.

Kâzım Karabekir Paşa — 15. Kolordu Kumandanı.

Ali Fuat (Cebeci) — 20. Kolordu ve Garbî Anadolu Kuvvayı Milliye Kumandanı.

Yakup Şevki Paşa (Subaşı) — Eski 9. Ordu Kumandanı.

Halit Bey (Deli Halit Bey).

Ömer Lütfi Bey.

Türkiye Hıristiyanlarına zorbalık suçuyla yakalanıp yargılanmak istenen (B) listesinde 12 mebus yer almaktadır. Şöyle ki:

Harput Mebusu Hacı Mehmet Efendi,

Erzincan Mebusu Sağırzade Halet Bey,

Kırşehir Mebusu Hamitli Rıza Bey,

Muş Mebusu Hacı İlyas Efendi,

Malatya Mebusu Haşim Bey’in oğlu Mehmet Bey,

Dersim Mebusu Mehmet Nuri Bey,

Şeyhülislam Musa Kâzım Efendi,

İzmir Mebusu ve «.Yeni Gün gazetesi sahibi Yunus Nadi Bey,

Erzurum Mebusu Seyfullah Bey,

İstanbul Mebusu Adnan Bey (Adıvar),

Antep Mebusu Ali Cenani Bey,

Harput Mebusu Baboş Mustafa Bey.

Aynı (B) listesinde çeşitli rütbelerde subaylar da bulunmaktadır. Yıldırım Orduları Kurmaybaşkanı Albay Bahaettin Bey, Harbiye Nezareti İkinci Kurmaybaşkanı Albay Behiç Bey, Genelkurmay Başkanlığında Albay İsmail Hakkı Bey, Enver Paşa’ nın kardeşi Nuri Paşa, Samsun kırımından sorumlu tutulan Rıfat Paşa, Küçük Talât Bey, Erzurum ve Batum kırımından sorumlu tutulan Vehbi Mehmet Paşa, eski 11. Kolordu Komutanı ve Harput Vali Vekili Süleyman Faik Paşa gibi. Ünlü Eşref Kuşçubaşı ile Topal Osman da bu listede yer alıyorlardı.

(B) listesinde en çok idarecilerin adları bulunmaktadır. Vali, mutasarrıf, kaymakam gibi idare amirleri listeyi doldurmaktadır. Damat Ferit Paşa’nın son sadrazamlığı sırasında, 8 Ağustos 1920 günü İstanbul’da idam edilen Nusret Bey de bu listenin 94. sırasında bulunmaktadır. Daha sonra yakalanıp Malta’ya sürülen Bitlis Valisi Mustafa Abdülhalik Bey (Renda), Kastamonu Valisi Âtıf Bey, Van Valisi Tahsin Bey, Bitlis Valisi Haydar Bey gibi bir derece tanınmış idare amirlerinden başka, adları pek duyulmamış birçok mutasarrıf ve kaymakam da listede sıralanmaktadır. Az sayıda yargıç, savcı, cezaevi müdürü, belediye başkanı, jandarma komutanı gibi kişilerle «Hıristiyanlara zorbalık» suçuyla arananlar da yargılanacaklar arasında yer almaktadır …

(B) listesinde adları geçenler ve İngiliz savaş tutsaklarına kötü davranmakla suçlananlar ise çoğunlukla küçük rütbeli subaylardır. Bunlar, savaş yıllarında tutsak kamplarında görev yapmışlar, tutsakların Kutelamara’dan Anadolu’ya taşınmasında ve muhafazasında hazır bulunmuşlar, bu yüzden İngilizlerin kara listesine girmişlerdir.

Sevr Antlaşması imzalandıktan sonra bütün bu insanların Müttefiklere teslim edilmeleri istenecekti. Teslim alınabilenler Müttefiklerce yargılanacaklardı.

Bu listeler Londra’ya ulaşınca İngiltere Dışişleri Bakanlığının yorumu şöyle olmuştur: «(A) listesindekiler yeni değildir, bunlar, yargılanmak üzere İngiltere Başsavcılığında kurulan Savaş Suçlularını Araştırma Komitesince, zaten saptanmıştı. (B) listesindekiler yenidir. Hiç kuşku yok ki, bunlar, Yüksek Komiserliğin Ermeni-Rum Şubesinin yeni araştırmaları sonucudur.

(C) listesi ise, bizim daha önce istifaya zorladığımız Harbiye Nazırı ile Genelkurmay Başkanmı da kapsamaktadır.

«Türklerin herhangi bir kimseyi teslim etmelerini bekleyemeyiz. Pratik yol, bunlar içinden yakalayabileceğimiz kadarını yakalamaktır…» denir (*9).

Gerçekten İngilizler bu yolu tutarlar. Özellikle İstanbul’un işgalinden sonra, 1920 yılı içinde yeniden birçok kişiyi yakalayıp Malta’ya sürerler. Yakalananlar ve Malta’ya sürülenler arasında, bu kara listelerde adları geçenlerden bazıları da bulunmaktadır. Sevr Antlaşması imzalandıktan sonra İngiliz Yüksek Komiseri, şunları yazar:

«(B) listesinde sıralanmış 130 ([45]) kişiden şimdiye kadar 19-20 kadarı tutuklandı, 1 tanesi Türk Sıkıyönetim Mahkemesince asıldı, 2 tanesi öldü. Yakalananlar arasında Binbaşı Burhanettin Hakkı Bey ile Mehmet Rifat Bey de bulunuyor. Bunlar (B) listesinin 23 ve 102 sıra numaralarında kayıtlıydılar. şimdi burada askerî cezaevindedirler. Artık barış antlaşması imzalandığına göre, Burhanettin Hakkı Bey’i Malta’ya sürmek için masraf etmektense kendisini Türkiye’de tutmayı 19 Ağustos günü Başkomutana önerdim. Başkomutan, 29 Ağustosta, Binbaşı B. Hakkı Bey’i Malta’ya sürmeyi yeğ tuttuğu karşılığını verdi.

Bu görüşmeler karşısında… Sevr Antlaşmasının 230. maddesi gereğince yargılanacak kişiler için öngörülen mahkemenin nerede ve ne zaman kurulacağının bildirilmesini… rica ederim.

Eğer bu mahkeme İstanbul’da kurulacaksa, daha fazla kimseyi Malta’ya sürmek hem ekonomik olmaz, hem de gereksizdir sanırım.»

İngiliz Yüksek Komiserliği, Sevr Antlaşması gereğince, yargılanacak kişilerin listelerini hazırlamış, yakalatabildiklerinin çoğunu Malta’ya sürmüştü. Şimdi Müttefiklerarası Mahkemenin kurulmasını bekliyordu. Mahkeme Malta’da mı, İstanbul’da mı kurulacaktı?

 Ne zaman kurulacaktı?

 Amiral de Robeck’in kafasını kurcalayan soru buydu. Amiral, Sevr Antlaşmasının yırtılıp atılabileceğini pek düşünmüyordu.

SEVR ANTLAŞMASI

Sevr Antlaşmasının hazırlandığı aylarda İngiliz parlamenterleri de zaman zaman Malta sürgünleri ve genellikle «Suçlu Türkler» konusuyla ilgileniyor, Hükümete sorular soruyorlardı. Üzerinde durdukları, «Suçlu Türklerin» cezalandırılıp cezalandırılmayacağı, bu amaçla bir mahkeme kurulup kurulmayacağı noktalarıydı.

4 Mart 1920 günü, İngiliz Avam Kamarasında bu konuda kısa bir görüşme yapıldı. Mebuslardan Yarbay Walter Guiness, Malta sürgünlerinin yargılanmalarının düşünülüp düşünülmediğini Dışişleri Bakanma sordu. Bakan adına Sir H. Greenwood, «bu sorun görüşülmektedir» diye karşılık verdi. Yüzbaşı Redmond adlı bir başka milletvekili konuyu biraz daha açmak istedi. «Bu Türkler yargılanacaklar mı?

» diye sordu. Sir H. Greenwood, «evet» diye karşılık verdi. P. Billing adlı bir üçüncü parlamenter, «İstanbul’da Türk mahkemesi önünde mi yargılanacaklar?

» diye konunun üzerine gitti. Dışişleri sözcüsü, kesin bir şey söylemedi, «bu sorun görüşülmektedir» diye tekrarlamakla yetindi. O gün konu o kadarla kaldı ([46]).

Dört ay sonra, 5 Temmuz 1920 günü, Malta sürgünlerinin yargılanmaları konusu yeniden İngiliz Parlamentosuna getirildi. Sir H. Norman, «Savaş yasalarım çiğnemekle suçlanan Malta’daki Türk tutsakları hangi mahkeme önünde yargılanacaklardır?

» diye sordu. Mr. Bonar Law, «buna henüz cevap verebilecek durumda olmadığını» söyledi. Sir J. Butcher, «Türkiye ile imzalanacak barış antlaşmasında. Türk savaş suçlularının teslim edilmelerini öngören maddeler var mı?

» diye sordu. Mr. Bonar Law, «evet, var» diye karşılık verdi ([47]).

Gerçekten 10 Ağustos 1920 günü imzalanan Sevr Barış Antlaşmasında bu konuyla ilgili olarak beş maddelik ayrı bir bölüm yer almaktaydı (Bölüm VII, madde 226-230). Bu maddelere göre, Türk savaş suçluları Müttefik askerî mahkemelerince yargılanacaklardı. Osmanlı devleti, Müttefik askerî mahkemelerinin yargı yetkilerini, yani Osmanlı yurttaşlarını yargılamalarını kabul ediyordu. Daha önce Türk mahkemelerinde yargılanmaya başlanmış kimseler de Müttefik askerî mahkemelerine yollanacaklardı. Osmanlı Hükümeti, Türk savaş suçlularını Müttefiklere teslim etmeyi de yükleniyordu (Madde 226). Savaş suçluları deyimiyle, «savaş yasalarıyla törelerine karşı suç işlemiş kişiler» kastediliyordu. Açıkça söylenmemekle birlikte, Müttefik savaş tutsaklarına kötü davranmış olanlardı bunlar.

Osmanlı devleti, yalnız Müttefiklerin isteyecekleri sanıkları teslim etmekle kalmayacak, bunların suçlanmalarına yarayacak belge ve bilgileri de Müttefiklere verecekti (Madde 227).

Bunlara benzer maddeler, Almanya, Avusturya ve Bulgaristan ile imzalanmış barış antlaşmalarında da vardı. Yalnız Türkiye ile yapılan barış antlaşmasının maddeleri daha ağırdı. Sevr Antlaşmasının 230. maddesi, «savaş sırasında kırım (katliam) suçu işlemiş olanların», başka bir deyimle Ermeni sürgününden sanık olanların da Müttefiklere teslim edileceklerini öngörüyordu. Bunlar, Müttefiklerce kurulacak bir özel mahkemede yargılanacaklardı. Bu mahkemenin nerede, nasıl kurulacağını Müttefikler kendileri kararlaştıracaklar ve Osmanlı Hükümeti bu mahkemeyi tanıyacaktı. İleride Milletler Cemiyeti özel bir mahkeme kurarsa, Müttefikler, suçlu Türkleri o mahkemeye vereceklerdi…

İngilizlerin niyeti, Türk siyasî suçlularını da yargılamaktı. Sevr’in 230. maddesinde öngörülen Müttefiklerarası Mahkeme, aslında siyasî suçluları yargılayacaktı. Malta sürgünlerinin çoğunun da bu mahkemece yargılanıp cezalandırılması düşünülüyordu.

Sevr Antlaşması imzalandıktan sonra İngiliz Hükümeti, Müttefiklerarası mahkemeyi bir an önce kurdurmak için çalışmalara başladı. 29 Eylül 1920 günü İngiltere Dışişleri Bakanlığı, İngiliz Başsavcılığına başvurdu. İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiserliğinin, Müttefik Mahkemesinin nerede ve ne zaman kurulacağını sorduğunu da bildirerek şöyle dedi:

«Lord Curzon, Türk Barış Antlaşması’nın (Sevr’in) 230. maddesi uyarınca, kırımdan sorumlu kişilerin yargılanmaları hakkında bilgi rica etmektedir.»

Yalnız, «kırım suçluları» denmekle birlikte, bu maddeye göre Malta sürgünlerinin çoğundan başka, ayrıca kara listeye geçirilen 174 kişinin de yargılanmak istendiği, bu bölümde görülmüştü. Bu 174 kişinin içinde Mustafa Kemal Paşa (Atatürk), Kâzım Karabekir Paşa ve Ali Fuat Paşa (Cebesoy) gibi Türk Kurtuluş Savaşının liderleri de vardı. Sevr Antlaşmasının 230. maddesi Türkiye’ye özgüydü. Buna benzer bir madde, Versailles, Saint Germain ve Neuilly Barış Antlaşmalarında yoktu. Aslında «kırım suçlusu» kisvesi altında, Türk Kurtuluş Savaşının büyük başları da Müttefik Mahkemesi önünde sanık sandalyesine oturtulacaklardı. Niyet buydu. Ama…

Türkiye’deki olaylar İngilizlerin umdukları gibi gelişmiyordu. Türk Kurtuluş Savaşı, artık önüne geçilmez bir güce ulaşmıştı. Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti, Sevr Antlaşmasını tümüyle yırtıp atmıştı. İngiliz Başsavcılığı, Lord Curzon’dan daha akıllıca Türkiye’deki gelişmeleri değerlendiriyordu. Lord Curzon’un, Türk suçlularını yargılayacak Müttefik mahkemesinin nerede ve ne zaman kurulacağı yolundaki sorusuna İngiliz Başsavcılığı 15 Ekim 1920 günü kısa, ama anlamlı bir karşılık verdi :

«Türk Barış Antlaşması’nın bugünkü durumu karşısında soruya bir karşılık verme olanağı şimdilik yoktur» dedi ([48]).

İngiliz Başsavcılığı, İngiliz diplomatlarına ve askerlerine ders veriyordu âdeta: Sevr Barış Antlaşması imzalanmış olmakla birlikte, henüz onaylanmamış ve yürürlüğe girmemişti. Bu durumda Sevr Antlaşmasına dayanılarak bir Müttefik Mahkemesi kurulması ve Türk yurttaşlarının bu mahkeme önünde yargılanmaya başlanması şekil bakımından bile hukuka dayandırılamayacaktı. Öyleyse Başsavcılık susmayı yeğ tutuyordu.

Başsavcılığın bu görüşü İstanbul Yüksek Komiserliğine de iletildi. Ama Yüksek Komiserlik, sanki Sevr Antlaşması yürürlüğe girecekmiş ve Müttefik Mahkemesi kurulup Türkleri yargılayacakmış gibi çalışmalarını sürdürdü. 24 Kasım 1920 günü, İngiltere’nin yeni İstanbul Yüksek Komiseri Sir Horace Rumbold, Malta sürgünleri konusunda Londra’ya bir rapor sundu. Sürgünlerden 58 kişinin, Sevr Antlaşmasının 230. maddesi gereğince kurulacak Müttefik Mahkemesince kesinlikle yargılanmaları gerektiğini bildirdi. Bunların numara sırasına göre adları şöyledir:

2667 Ali İhsan Paşa (Sâbis), 2686 Sâbit Bey, 2687 Veli Necdet Bey, 2690 Cevdet Bey, 2692 İsmail Canbulat Bey, 2696 Nevzat Bey, 2698 Fazd Berki Bey. 2701 İbrahim Bedrettin Bey, 2704 Macit Bey, 2706 Hoca Rifat Efendi, 2712 Hilmi Bey, 2718 Zekeriya Zihni Bey, 2719 Ahmet Muammer Bey, 2723 Gani Bey,

2723       Ahmet Bey, 2732 Süleyman Numan Paşa, 2733 Memduh Bey, 2735 İbrahim Pirzade Bey, 2736 Ahmet Nesimi Bey,

2732       Faik Bey, 2738 Şükrü Bey (Kaya), 2743 Arif Feyzi Bey, 2752 Fahrettin Paşa (Türkkan), 2755 Sait Halim Paşa, 2756 Mithat Şükrü Bey (Bleda), 2758 Mahmut Kâmil Paşa, 2760 Halil Bey (Menteşe), 2761 Mustafa Kemal Bey (Kara Kemal), 2762 Ali Münif Bey, 2763 Ahmet Şükrü Bey, 2764 Ahmet Ağaoğlu,

2768      Yusuf Çavuş ibn Nuri Bitlisi, 2774 Tahsin Bey, 2789 Hilmi Abdülkadir Bey, 2790 Eczacı Mehmet, 2792 Raf et Paşa, 2795 Mehmet Kâmil, 2796 Acenta Mustafa, 2798 Mustafa Reşat,

2799      Hacı Ahmet Bey, 2800 Mustafa Abdülhalik Bey (Renda),

2801       Basri Bey, 2804 Murat Bey, 2805 Ali Cenani Bey, 2806 Andavallı Mehmet, 2807 Süleyman Faik Paşa, 2808 Ali Nazmi,

2809      Nazım Bey, 2810 Hoca İlyas Sami Bey (Muş), 2811 Atıf Bey, 2812 Süleyman Necmi Bey, 2813 Safvet Osman Bey (?

),

2814       Burhanettin Hakkı Bey, 2815 Mehmet Rıfat Bey, 2816 Mehmet Nuri Bey, 2817 Mehmet Ali Bey, 2818 Cemal Oğuz Bey, 2819 Adil Ahmet

Malta sürgünlerinin bir kısmı İngiliz Yüksek Komiserliğince yakalatılmıştı, bir kısmı ise İngiliz Başkomutanlığınca tutuklanmış ve sürülmüşlerdi. Yani Başkomutanlığın ayrı, Yüksek Komiserliğin ayrı listeleri vardı. Yukarıdaki 58 kişi, Yüksek Komiserliğin listesinden seçilmiş olanlardı. İngiliz Başkomutanı General Harington da kendi listesini gözden geçirdi. Sevr Antlaşmasının öngördüğü Müttefik Mahkemesince yargılanacak sürgünleri ayırdı. General Harington’un yargılanmasını istediği sürgünler de şunlardı :

2680 Albay Ahmet Tevfik Bey, 2694 Yüzbaşı Cemal Bey, 2700 Albay Ahmet Cevat Bey, 2707 Binbaşı Mazlum Bey, 2741 Yakup Gallus, 2745 Yüzbaşı Tahir Bey, 2772 Cemal Paşa (Mersinli), 2773 Cevat Paşa (Çobanlı), 2774 Tahsin Bey, 2777 Albay Şevket Bey, ve 2803 Yakup Şevki Paşa (Subaşı)

Yüksek Komiser bu listeye iki de gazeteci ekledi:

2785 Celâl Nuri Bey (İleri) ve 2787 Ahmet Emin Bey (Yalman)

Toplam olarak 70 sürgün yargılanmak üzere seçilmişti. Bu sayıya, yakalanmamış ve sürülmemiş olan 170 kadar kişiyi de eklemek gerekir. Atatürk’ün de içinde bulunduğu bu 170 kişi, Müttefik Mahkemesinde yargılanmak niyetiyle kara listeye geçirilmişti. Bunların Müttefiklere teslimi Sevr Antlaşmasına göre İstanbul Hükümetinden istenecekti.

Kısacası İngilizler, Sevr Antlaşmasının 230. maddesi gereğince 240 kadar Türkü Müttefiklerarası Mahkemede yargılatmayı planlamışlardı. Bunlardan 70 kişi zaten Malta’daydı, ötekilerini ise henüz ele geçirememişlerdi. 1921 yılma girilirken İngilizlerin tasarıları kısaca buydu: Müttefiklerarası Mahkeme kurulacak ve «suçlu» Türkler bu mahkeme önünde yargılanacaklardı.

Sh:221-229

DELİL TOPLAMA SORUNU

İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiserliği, Malta sürgünlerinden 70, sürgünler dışından 170 kadar kişiyi yargılatmak için seçmişti, ama bunlar hakkında iddia dosyalarını, suç delillerini hazırlayıp Londra’ya göndermemişti. Oysa asıl önemli konu buydu. Bu kimseler hangi dosyalar, hangi iddialarla Müttefik Mahkemesi önüne yollanacaklardı?

 İddia makamı kim olacaktı?

 İngiliz Başsavcılığı mı, Yüksek Komiserlik mi?

 

İngiliz Başsavcılığı bu konudaki görüşünü daha Ağustos 1920’de açıklamıştı. Başsavcılık 4 Ağustos 1920 günü, İngiliz Hükümetine bir muhtıra sundu. Malta sürgünlerini üç sınıfa ayırdı:

«1 — Siyasî suçlular,

2— Sürgün, yağma ve kırım suçluları,

3— İngiliz savaş tutsaklarına kötü davranmaktan sanık olanlar.»

Bu üç sınıf suçtan yalnız sonuncu sınıf Başsavcılığı ilgilendiriyordu. Gerçekten Başsavcılık, sadece İngiliz savaş tutsaklarına kötü davranmaktan sanık olanların kendi yetkisi içinde olduğunu Hükümete bildirdi. Eldeki delillere göre yalnız 8 sürgün, tutsaklara kötü davranmaktan dolayı Müttefik Mahkemesine verilebilecekti. Başsavcılık, öteki sürgünler hakkında delil toplamak, iddianameler hazırlamak görevinin Yüksek Komiserliğe düştüğünü söyledi. «Tutuklamalar Yüksek Komiserin talimatıyla yapıldığına göre, kendisinin elinde, kuşkusuz, tutuklular aleyhinde deliller de vardır» dedi ([49]).

Bundan sonra aradan aylar geçti. Türkiye’de hızlı gelişmeler oldu. Türk orduları doğuda Ermenilere karşı, batıda İnönü’de zaferler kazandılar. Ankara Hükümeti Londra Konferansına çağırıldı. Bu konferansta Anadolu’daki İngiliz tutsaklarına karşılık, Malta’daki bazı Türk sürgünlerinin salıverilmesi konusu da ele alınacaktı. Ama İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiserliğinden beklenen iddianameler, suç delilleri hâlâ gelmemişti. Hangi sürgünlerin serbest bırakılabileceği, hangilerinin kurulacak Müttefik Mahkemesine yollanmak üzere Malta’da tutulacağı kesinlikle belli değildi.

Londra Konferansı arifesinde sürgünler de Malta Valisini sıkıştırmaya, hangi suçlardan dolayı sürgün edildiklerini daha ısrarla sormaya başlamışlardı. Malta Valisi Mareşal Plumer de ilk kez bu sırada Londra’yı ciddî olarak sıkıştırdı. Sürgünlerin suçlan hakkında bilgi istedi. 12 Şubat 1921 günü Londra’ya şunları yazdı:

«Halen burada (Malta’da) 115 tutsak var. Bunların çoğu prens, nazır, general, vali, mebus vb. gibi yüksek sosyal sınıflardan olan kimselerdir. Kimileri iki yıla yakındır, kimileri de bir yıl ile birkaç aydan beri tutukludur…

Bu tutsaklar suçlarını bilmiyorlar. Uğradıkları bu muameleyi İngiliz adalet ilkeleriyle bağdaştıramadıklarını durmadan bana bildiriyorlar…

Tutsaklardan bazıları, tutsaklara kötü davranmak, kırım, sürgün gibi suçlardan ötürü yargılanmak üzere buraya gönderilmişlerse de, kendileri sık sık bana başvurarak, İngiliz ilkelerine göre, suçları ispat edilinceye kadar suçsuz sayılmaları ve ona göre muamele görmeleri gerektiğini söylüyorlar. Türkiye’de, karşı partilerce, Rumlar ve Ermenilerce, siyasal ve kişisel nedenlerle sık sık bu gibi suçlamalar (iftiralar) görüldüğünü belirtiyorlar. Kendilerinin bugünkü durumlarına, Türkiye’deki İngiliz makamlarının hizmetinde bulunan Ermenilerle Rumların sebep olduklarını ekliyorlar.

Bakanlara, parlamenterlere ve başka kişilere gönderdikleri dilekçelerinin karşılıksız kaldığından ve kendi kendilerini savunma olanaklarının kendilerine tanınmadığından yakınıyorlar… Aleyhlerindeki delillerin özetini ya da hiç değilse ne ile suçlandıklarının kendilerine bildirilmesini istiyorlar ki. bunlara belki karşılık vereceklerdir.

Barış antlaşmaları onaylanmadan önce salıverilen ve yurtlarına geri gönderilmiş bulunan Alman, Avusturyalı ve Bulgar savaş suçlularının durumlarıyla kendi durumlarını çelişkili buluyorlar. Bu politikayı dinî bir zulüm olarak görüyorlar ve bunun yalnız Yakındoğu’da değil, tüm İslam dünyasında da yankıları olacağını ileri sürüyorlar.

Bu durumda şunları öneririm :

a)           Bazı mahpusların serbest bırakılabileceği yolundaki Yüksek Komiserliğin 9 Aralık 1920 günlü tavsiyelerinin hemen uygulanması.

b)           «A» sınıfındaki sürgünlerin hangi suçla yargılanacaklarının ve delillerin özetinin, uygunsa, kendilerine bildirilmesi.

c)           Bu tutsakların ne zaman yargılanacaklarının bildirilmesi …»

Malta Valisi, bunları söyledikten sonra, İstanbul’a bir subay gönderip sürgünlerin görüşlerini ve durumlarını İngiliz Yüksek Komiserliğine anlatmayı da önerdi. Raporun bir örneği Yüksek Komiserliğe de yollandı.

Yine tam Londra Konferansı arifesinde, İngiltere Başsavcılığı da delil toplama konusuna Dışişleri Bakanlığının bir kez daha dikkatini çekti. Başsavcılık, 8 Şubat 1921 günü, Dışişleri Bakanlığına gönderdiği bir yazıda, «daha fazla gecikmeye meydan verilmemesi için, yerli Hıristiyanlara zulüm yapmak suçundan yargılanacak Türk sürgünleri aleyhinde delil toplanmasının Yüksek Komiserlikten istenmesini» rica etti. Başsavcılık makamı olarak yalnız sekiz savaş suçlusu ile ilgilendiklerini ([50]), bunlar dışında kalan ve yargılanması istenen öteki sürgünler aleyhinde delil toplanmasının Yüksek Komiserliğe düşeceğini hatırlattı ([51]).

İki yönden gelen bu baskılar ve sürgünlerin değiş tokuş olasılığı karşısında, İngiliz Dışişleri Bakanlığı, 16 Şubat 1921 günü Yüksek Komiserliğe talimat verdi. Yargılanacak sürgünler aleyhindeki suç delillerinin ve iddianamelerin bir an önce hazırlanıp gönderilmesini istedi.

DAĞ BİR FARE DOĞURUYOR

«Parturiunt montes, nascetur ridiculus mus».
Yani :

«Bir dağın doğumu beklenirken gülünç bir fare doğdu.»
Horatius’un bu mısraı (Ars poetica)
Türk «harp suçlularının» takibatı için yazılabilir.

Gotthard JAESCHKE,
Kurtuluş Savaşı İle İlgili İngiliz Belgeleri, s. 172.

Malta sürgünleri aleyhinde delil toplanması, gerçekten tam anlamıyla «Dağın bir fare doğurmasına» benzer. Gülünç ve hazin. İngilizler gülünç duruma düşerler. Hazin olan da hukuk kurallarıyla pervasızca alay edilmiş olmasıdır.

10 Mart 1921 günü, önce General Harington, Malta’da sürgün bulunan beş Türk komutanı aleyhindeki delilleri Londra’ya teller. Bu komutanlar, İngiliz Başkomutanlığınca yargılanmak üzere ayrılmış olanlardı. Suçlar şöyle sıralanmıştır :

2772        Cemal Paşa (Mersinli): Harbiye Nazırı bulunduğu sırada, «Milliyetçi ordu için asker toplanmasına yardım etmiş olmakla» suçludur. Yani Paşa, Mondros Mütarekesinin 5. ve 20ı maddelerini çiğnemiştir.

2773        Cevat Paşa (Çobanlı) : «Sınır boyundaki göçebe kabileleri Müttefiklere karşı silahlı direniş için örgütlemeye kalkışmaktan» sanıktır.

2777        Şevket Bey’in suçu, «Akbaş cephaneliği baskını sırasında Çanakkale Komutanı bulunmuş olması»ydı.

2803       Yakup Şevki Paşa (Subaşı) : Kars telsiz istasyonunun yıkılmasıyla ilgili görülüyor ve ayrıca «Kars Şûrası önünde Müttefikler aleyhinde ateşli söylevler vermiş olmakla» suçlanıyordu Hepsi bu kadar!

General Harington, aynı telgrafında şunları da ekler: Cemal ve Cevat Paşalar aleyhindeki deliller, «karşı casusluk çalışmalarıyla toplanmıştır. Bu delillerin mahkemece kabul edilebileceği çok kuşkuludur. Çünkü delillerin kaynağının açıklanması siyasal bakımdan olanaksızdır.» ([52])

2772 Hasan Tahsin Bey ile İngiliz Başkomutanlığının sürdürdüğü öteki subaylar aleyhinde ise, gizli ajanlar aracılığıyla bile hiçbir delil bulunamamıştır.

Bu, tam bir fiyaskodur.

Komutanları bu sözde suçlarla mahkûm ettirmek şöyle dursun, Müttefik Mahkemesi önüne yollamak bile, hukuksal açıdan bir skandal olacaktır. İngilizler bunu göze alamazlar. Ama bu sürgünleri hemen salıvermek de İngilizlere ağır gelir. Mademki suçsuzdular, neden yakalanıp sürüldüler ve niçin bu kadar uzun süre Malta’da tutuldular?

 Suçlu idiyseler neden mahkemeye yollanmadılar?

 İngilizler, hukuksal bakımdan bu soruları cevaplandırabilecek durumda değillerdir. Bir yıl sonra suçsuz oldukları itiraf edilen Genelkurmay Başkanı Cevat Paşa neden bir cani gibi ellerine kelepçe vurularak götürüldü?

 Harbiye Nazırı Cemal Paşa, neden bir eşkıya gibi evi basılarak yatağından alındı ve apar topar Malta’ya yollandı?

 Bir devletin onurunu, egemenliğini böylesine ayaklar altına almış olmayı Ingilizler hangi hukuk ölçüsüne sığdırabileceklerdi?

 Bu politika hangi hukuk ilkesine dayandırılabilirdi?

 General Harington şöyle der:

«Bu sürgünleri mahkûm ettirmeye yetecek tatminkâr deliller bulunamayacak ise de, kendilerinin yargılanmadan bu kadar uzun süre tutulmuş olmalarının haklılığı Türk Hükümetince resmen kabul edilmedikçe serbest bırakılmalarının ciddîliği de kuşkusuz teslim edilir

Bir hüzünlü komedi oynanmıştır, oynanmaktadır! İngilizler, iki yıldır izledikleri politika yüzünden, Türk Hükümetinden ve Malta sürgünlerinden en azından özür dilemek durumunda oldukları halde, Türk Hükümetince temize çıkarılmayı beklerler. Türk Hükümeti, «vatandaşlarımızı sorgusuz yakalayıp sürmekte, bu kadar uzun süre Malta’da tutmakta haklıydınız» derse, İngilizlerin vicdanı rahat edecektir! Kendilerini tarih önünde bağışlanmış sayacaklar ve gönül rahatlığıyla sürgünleri salıverecekler, salarken belki hak, hukuk, adalet havariliği yapmak yüzsüzlüğünden bile geri kalmayacaklardır.

İngiliz Başkomutanlığının listesindeki sürgünler bakımından durum, bu noktaya gelip dayanmıştır.

İngiliz Yüksek Komiserliğinin listesindeki Malta sürgünlerine gelince, bunlar sayıca çok daha fazlaydı. İki yıldır İstanbul’a kan kusturmuş olan, Başkomutanlıktan ziyade, Yüksek Komiserlikti. Amiral Calthorpe, de Robeck ve en son Sir H. Rumbold’un yönetimindeki İngiliz Yüksek Komiserliği, hizmetine aldığı kinci Ermenilerin ve Rumların da kılavuzluğu ile, iki yıldır birçok kimseyi hapse attırmış, Malta’ya sürdürmüştü. Son olarak Yüksek Komiserlik, kendi listesindeki sürgünlerden 60 kişiyi, Müttefik Mahkemesinde yargılatmak üzere seçmişti. İlk kez bunların suçlu olup olmadıkları sorulur. Malta Valisi Plumer, sürgünlerin suçlarının sanıkların kendilerine de özetle bildirilmesini ister. İstanbul Komiseri Rumbold’un karşılığı şu olur:

«.Antlaşmanın (Sevr’in) 230. maddesi gereğince kurulacak özel mahkeme, kendi ilkelerini, yargı usulünü, delillerle ilgili kurallarını kendisi koyacağı için, sürgünler hakkında kesin iddianameler hazırlamak ve bu mahkeme kurulup çalışmaya başlamadan önce sanıklara suçlarını bildirmek bana uygun görünmüyor…

Şimdilik sürgünlere en fazla söyleyebileceğimiz şudur: Kendileri, Osmanlı Hıristiyanlarının sürülmelerine ve kırımına katılmak, savaş tutsaklarına zorbalık etmek ve savaş kurallarıyla törelerine karşı gelmekten ötürü yargılanacaklardır …»

İngiliz Yüksek Komiseri, Malta sürgünlerinin olağan hukuk kuralları içinde yargılanamayacaklarını açıkça itiraf etmez, ama umudunu Olağanüstü Mahkemenin kurulmasına bağlar. Olağanüstü Mahkemenin özel kuralları olacakmış ve sürgünler o kurallara göre yargılanacakmış. Kim bilir, Türkiye’deki gelişmeler İngilizlerin istediği biçimde olsaydı ve Sevr Antlaşması uygulanabilseydi, belki İngiliz Yüksek Komiserinin umudu gerçekleşirdi. O zaman belki Malta sürgünleri Olağanüstü Müttefik Mahkemesinin o güne kadar bilinmeyen olağanüstü kuralları uyarınca yargılanıp cezalandırılırlardı.

16 Mart 1921 günü İngiliz Yüksek Komiserliği, Malta sürgünleri hakkındaki suç delillerini, iddianameleri topluca Londra’ya iletti. Yüksek Komiserliğin iki yıldan beri hazırlamakta olduğu suç delilleriydi bunlar. Yargılanmak için seçilmiş 56 sürgünü suçlamak amacı güdüyordu. Aslında Yüksek Komiserlik yargılanmak üzere 60 sürgün seçmişti, ama bu arada iki sürgün Malta’dan kaçmış, bir tanesinin de yanlışlıkla Malta’ya sürüldüğü anlaşılmıştı. Bu durumda 56 sürgün aleyhinde deliller toplanmıştı.

Her sanık aleyhinde ortalama 6-7 daktilo sayfası tutan iddianameler hazırlanmıştı. Önce numara sırasına göre sanığın kimliği tanıtılmaktadır. Nerelerde görev yapmıştır, ne zaman tutuklanmış, ne zaman Malta’ya sürülmüştür, sürüldükten sonra İngiliz makamlarına hangi tarihlerde kaç tane dilekçe vermiştir gibi sorular cevaplandırılmaktadır. Sanığın tanıtılması iki sayfa kadar tutmaktadır.

Ondan sonraki 4-5 sayfa «Suçlamalar» başlığını taşımaktadır. Asıl ilginç ve gülünç sayfalar bunlardır. Okununca ne kadar kof oldukları görülmektedir. Ingilizlerin Malta sürgünlerini suçlamak için kullandıkları başlıca kaynak, Ermeni Patrikhanesinin raporlarıdır. Patrikhane «100 Suçlu Türk» başlıklı bir rapor vermiştir. Ondan sonra başka raporlar da kaleme almıştır. Ingilizler önce bu raporları esas almışlardır. «Türkiye’de en çok nefret edilen İngiliz» diye nitelendirilen İngiliz Baştercümanı Mr. Ryan ile İngiltere’nin İzmir Başkonsolosu Sir H. Lamb da Patrikhanenin raporlarını doğrulamaktadırlar. Böylece bir iddianame oluşturulmuştur. İddianameler, yer yer başka kaynaklarla da perçinlenmek istenmiştir. İttihatçı düşmanı «Sabah» gazetesi ile «Renaissance» adlı besleme azınlık gazetesinin aleyhteki yazıları da birer delil olarak alınmıştır. Bazı Ermeni tanıklarının ifadeleri de iddianamelerde kullanılmıştır. Arada bir Türk muhbirler de görülmektedir. İtilafçıların jurnalleri olan bu ihbarlar da birer delil gibi alınmıştır. Yer yer İngiliz subaylarının iddiaları da suç delilleri olarak kullanılmıştır… Kaynaklar kısaca bunlardır.

Elli altı sürgünün hepsi «Osmanlı Hıristiyanlarına karşı kırım» ile suçlanmaktadır. Daha açıkçası bu kimselerin güya Ermenileri öldürmüş ve öldürtmüş oldukları ileri sürülmektedir. Ama bu iddiayı doğrulayacak bir tek suç fiili, bir tek olay gösterilememektedir. Bütün yazılanlar havada kalan, propaganda niteliği taşıyan sözlerden öteye geçmemektedir. İddianamelerden birkaç örnek sıralamak durumu daha iyi aydınlatabilir. Şöyle ki:

2754 Sait Halim Paşa hakkında özetle şunlar anlatılmaktadır :

Eski Hidiv Abbas Halim Paşa’nın amcasıdır. Mahmut Şevket Paşa’nın öldürülmesi üzerine sadrazam oldu. 1915 1917 yıllarında sadrazamlık yaptı. 10.3.1919’da tutuklandı. Mr. Ryan’ın, sadrazama verdiği listede adı geçer. Önce Mondros’a, sonra Malta’ya sürüldü. 11 Nisan 1915 günü kendisini ziyaret eden Ermeni Patriğine şöyle dedi :

«Siz Ermeniler, Osmanlı İmparatorluğu’ndan sizi ayırmaları için İtilaf devletlerine yanaştınız. Olaylar bunun sonucudur

Ermeni Patrikhanesinin 2.12.1920 günlü raporunda suçlular arasında sayılmaktadır. Abdülhamit’in hafiyeler’ınden Şerif Paşa’nın kızkardeşiyle evlidir. Meşrutiyetten sonra İttihatçılara yanaştı. Halil Bey’in Dahiliye Nazırlığı sırasında Yeniköy Belediye Başkanı oldu. Başarı gösteremedi. Her zaman İttihatçılara para yardımı yaptı. Güç bir zamanında T anin gazetesine 2000 altın lira verdi, gazetenin yaşamasını sağladı. Nazım Paşa’nın İttihatçılara sert davranmasını önledi. Nazım Paşa kendisine borçlu ve minnettardı. ölçüsüz ihtiraslı, fanatik ve büyük servetiyle İttihatçılara alet olan bir kimsedir. Sadrazamlığı sırasında en ağır cinayetler işlendi. Ermeni kırımındaki suçu «manevî olmaktan öteyedir». Daha sadrazam olmadan önce altı vilayette Ermeni tehlikesine dikkati çekmiş, bir broşür yayımlamıştır. İttihatçıların yargılanmaları sırasında, 28.4.1919’da Osmanlı savcısı da kendisini suçlamıştı. Mr. Ryan’a göre, Savaş Kabinesinin başı olması dolayısıyla yargılanması gereken bir kişidir. Sir H. Lamb, Mr. Ryan’ın görüşünü paylaşmaktadır

Sadrazam Sait Halim Paşa aleyhindeki iddianame işte budur.

Bir başka örnek. 2756 Mithat Şükrü (Bleda) hakkında da şöyle denilmektedir:

1915’te Maarif Nazırlığı yaptı. Burdur mebusuydu. İttihat ve Terakki’nin Genel Sekreteri oldu. Tutuklanacaklar listesinde adı Mr. Ryan tarafından 27 Mart 1919 günü Sadrazama verildi. Önca Mondros’ a, sonra Malta’ya sürüldü. Türk Sıkıyönetim Mahkemesinde sorguya çekildi. Ermeni Patrikhanesi’nin Eylül 1920 tarihli listesinde adı beşinci sıradadır. Ocak 1919’da Vali Dr. Reşit Bey’in hapisten kaçışına yardım etti. Selanik’te doğdu. Eksik eğitim gördü. Selânik Maarif Müdürlüğünde muhasebeciyken gizli İttihat ve Terakki komitesine girdi. Meşrutiyetten sonra İttihatçı liderler arasında yer aldı. Eyüp Sabri ve Hacı Âdil Beylerden sonra İttihat ve Terakki Genel Sekreteri oldu. Mütarekeye kadar bu görevde kaldı. Talât, Enver Paşalarla Bahattin Şakir ve Dr. Nazım Beylerin arkadaşı olarak, onlarla birlikte İttihat ve Terakki’nin bütün kötülüklerinin sorumluluğunu paylaşır. Kibar ve ölçülü görünüşü altında İttihatçıların Panturanist idealinin teşvikçisidir. Meşrutiyetten hemen sonra Makedonya’da Hıristiyanları yerlerinden sürdürdü. Balkan savaşından sonra bütün nefretini Ermenilere çevirdi. Mütarekeden sonra İttihat ve Terakki dokümanlarının önemli bir kısmını yok etti. 28 Nisan 1919 günü Osmanlı Sıkıyönetim Mahkemesinin açılış celsesinde «Ermenilere karşı işlenmiş cinayetlerden sorumlu» olarak adı anıldı.

İttihat ve Terakki Partisi Genel Sekreteri Mithat Şükrü (Bleda) aleyhindeki iddianame de budur.

2732 Şükrü (Kaya) Bey ise şöyle tanıtılıp suçlanır:

1913 -1914 yıllarında Mülkiye müfettişiydi. 1914 -15 yıllarında Halep ve Adana vilayetlerinde göçmen işleriyle görevlendirildi. Bu vilayetlerde Ermeni sürgünü onun yönetimi altında yapıldı. Sürgün planlarını Adana ve Halep’te kendisi yaptı. Sürgünde isteksiz davranan Halep Valisi Bekir Sami Bey’i görevinden attırdu..

Yargılanmak üzere seçilen Malta sürgünleri aleyhinde toplanabilen sözde deliller işte böyle sürüp gider. Ermeni sürgünü sırasında iktidarda bulunan veya Ermenilerin yaşadıkları bölgelerde görevli olan kişiler ön yargıyla suçlanmaktadırlar. Ama hiçbiri aleyhinde kesin bir suç fiili gösterilememektedir. Toplanan delillerin ve hazırlanan iddiaların, sanıkları mahkûm ettirmeye yetmeyeceğini İngiliz Yüksek Komiseri de bilir. Sözde iddianameleri Londra’ya iletirken Lord Curzon’a şunları yazar:

«… Müttefik ya da tarafsız ülkelerin hiçbirinden bilgi istenmedi. Özellikle Amerikan Hükümetinin elinde bol miktarda belge bulunduğu kuşkusuzdur…

Barış Antlaşması (Sevr) henüz yürürlüğe girmediği için Türk Hükümetine ve görevlilerine de herhangi bir baskı yapılamadı. Bu nedenle hiçbir Türk resmî belgesi de sağlanamadı.

Anadolu’da gezi özgürlüğü bulunmadığı için pek az sayıda tanık gelebildi…

Şimdiye kadar bilgi toplanmasında başlıca kanal Ermeni Patrikhanesi oldu…» ([53])

İngiliz Yüksek Komiseri, açıkyüreklilikle, «Malta sürgünleri suçsuzdur» deyemiyor. Bunu söylemeye Sir H. Rumbold’un dili varmıyor. Böyle bir itiraf, İngilizlerin iki yıldır izledikleri politikanın inkâr edilmesi demek olacaktı. Sürgünleri suçlayabilecek deliller bulunamayışını Yüksek Komiser başka nedenlerle açıklamaya kalkışıyor. Anadolu’da «gezi özgürlüğü bulunmadığı için» Ermeniler İstanbul’a gelememiş, sürgünler aleyhinde tanıklık edememiş imişler. Bu, saçma bir iddiadır. Müttefikler Kars yöresinde, Çukurova’da, Güneydoğu Anadolu’da ve hele İstanbul’da on binlerce Ermeni ile ilişki kurmuşlardı. İngilizlerin hizmetinde birçok Ermeni vardı. İki yıldır İngilizler bu Ermenileri Türklere karşı seferber etmişlerdi. Bunların da kılavuzluğu ile kara listeler hazırlanmış, fellik fellik insanlar avlanmış, Bekirağa Bölüğü cezaevi tıklım tıklım doldurulmuş ve iki yıl boyunca durmadan Malta’ya sürgünler yollanmıştı. O zaman bol sayıda Ermeni tanığı vardı. Şimdi iş ciddileşince, mahkemenin kabul edebileceği delil bulmaya sıra gelince «tanık yokluğundan» dem vurulmakta ve bunun nedeni de Anadolu’da gezi özgürlüğünün bulunmayışı olarak gösterilmektedir. Eğer gerçekten ortada suç bulunsaydı, İngilizler için delil bulmak pek güç olmazdı.

Türkiye’nin başkenti Ingilizlerin işgalindeydi, binlerce kişi onların emrindeydi.

Türk belgeleri kullanılamadığı için delil bulanamadığı yolundaki iddia ise düpedüz yalandı. İngilizler, işgal ettikleri yerlerde Türk arşivlerine el koymaktan çekinmemişlerdi. Sözgelişi, sözde Ermeni kırımı ile ilgili belgeler ele geçirilebileceği umuduyla, Şubat 1919’da Ingilizler, Ermeni kılavuzlarıyla birlikte Urfa Vilayet konağını basmışlar, arşivleri alıp götürmüşlerdi. Sonra, 1919 1920 yıllarında iktidarda bulunan Damat Ferit Paşa Hükümeti, Malta sürgünlerini suçlayabilmek için, kraldan fazla kralcı bir politika izlemiş, bunu iki masum kişiyi astırmakla da ispatlamıştı. Bir bakıma İngilizlerin emrinde olan işbirlikçi Damat Ferit Paşa Hükümeti, sürgünler aleyhinde bulabileceği herhangi bir suç delilini İngilizlerden gizleyecek değildi. İttihatçı düşmanı Damat Ferit Paşa Hükümetleri de Malta’ya sürülenler aleyhinde ciddî suç delilleri bulamamışlardı. Türkiye’de Ermeni sürgünü olmuştu. Ama Ermeni kırımı (katliamı) yapılmamıştı. İngilizler bunu kabul edemiyorlar, hâlâ Ermeni kırımı olduğu iddiasını sürdürüyorlar ve bunun suçlularını, delillerini arıyorlardı. Olmayan bir şeyi ispat etme olanağı olamazdı, işin aslı budur. Ortada suç yokken suçlu aramak ve bunu ispata kalkışmak boşuna çabadır. Kısacası iki yıl boyunca İngiliz ajanları, Ermeni «tazıları», işbirlikçi Hürriyet ve İtilaf partizanları ve Damat Ferit Paşa Hükümetleri, Malta sürgünlerini suçlayabilmek için seferber olmuşlardı. Ama bütün çabalar boşa gitmiş, büyük bir fiyaskoyla sonuçlanmıştı.

Dağ bir fare doğurmuştu. Gülünç bir fare!

Sh:229-240

 

AMERİKA’DAN MEDET

«Ermeni kırımı» iddiası ispat edilemiyordu. İngilizlerin iki yıllık delil arama çabası boşa gitmişti. İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiserliği ciddî bir delil bulamamıştı. İngiliz arşivleri koftu. Türkiye’den umut yoktu. Son bir umutla Amerika’ya dönülür. Yüksek Komiser Rumbold, Malta sürgünlerini suçlayabilmek için, «Amerika’nın elinde bol miktarda belge bulunduğu kuşkusuzdur» demişti. Londra, dört elle bu öneriye sarılır.

Amerika, birkaç bakımdan önemli görülür. «Ermeni kırımı» yapıldıysa, Amerikan arşivleri suç delilleriyle dolu olmalıydı. Birinci Dünya Savaşı içinde İngiltere ile Türkiye’nin ilişkileri kesikti. Ama Türk Amerikan ilişkileri 1917 yılına kadar kesilmemişti. Amerikan diplomatik ve konsolosluk görevlileri savaş yıllarında da Türkiye’de kalmışlardı. Ermeni sürgününü ve yapıldıysa Ermeni kırımını izlemiş oldukları kuşkusuzdu. Amerikalılar, Ermenilere karşı ilgisiz değillerdi. Tersine, Ermenilerin koruyucuları rolündeydiler. Ermeniler öldürüldüyse, bunun kayıtları Amerikalılarca tutulmuş olmalıydı.

Sonra, Anadolu’da kökleşmiş Amerikan misyonerleri, öğretmenleri ve ajanları vardı. Eğitim, yardım, din, kültür kisvesi altında iş görüyorlardı. Ama hemen hepsi Ermenilerin koruyucu meleği rolündeydi. Ermeni kırımı propagandasını Avrupa ve Amerika’ya yayanların başında bunlar da vardı. Türk düşmanlığını Atlantik ötesinde de mayalandırmalardı. Büyük yaygaralar koparmışlardı. Yazmışlar, çizmişler, konuşmuşlardı yıllarca. Herhalde bildikleri pek çok şey olmalıydı ki, bunca gürültü koparabilmişlerdi, denilebilir. Öyleyse, «gün bugündü.» Şimdi onların da tanıklığına başvurulacaktı. Sanıklar, İngilizlerin avuçlarının içindeydi. Mahkeme kurulacaktı. Yalnız bir şey eksikti: suç delili. Ermeni koruyucusu Amerikan misyonerlerine, öğretmenlerine, ajanlarına tarihî bir görev düşüyordu. Ya iddialarını ispatlayacaklar, ya da tarih önünde iftiracı damgasını yiyeceklerdi. İşte Halep, işte arşın!

Üstelik Amerika, Türkiyeli Ermenilerle doluydu. Toplanıp toplanıp Atlantik ötesine taşınmışlardı. Yeni Dünyada «Türklerin kurbanları», «kırım artıkları» diye tanıtılmışlardı. Öyleyse onlar da çok şey görmüş, çok şey yaşamış olmalıydılar. Amerikan makamlarına kim bilir ne kadar önemli belgeler, bilgiler vermişlerdir, diye umulur. Bu Ermeni belgeleri de Amerikan arşivlerinde saklanmış olmalıdır herhalde. «Sakla samanı, gelir zamanı» kabilinden. Bu belgeleri kullanma zamanı işte gelip çatmıştı… Ne yönden bakılırsa bakılsın, Amerikan arşivleri çok umut verici görünür ve İngiliz Hükümeti, Amerikan kaynaklarına ciddiyetle bel bağlar.

31 Mart 1921 günü Lord Curzon, İngiltere’nin Vaşington Büyükelçisi Sir A. Geddes’e şu telgrafı çekti:

«Malta’da tutuklu Türkler aleyhinde delil hakkında.

Majesteleri Hükümetinin eli altında, Malta’da, Ermeni kırımına katılmaktan sanık bir miktar tutuklu Türk var.

Kurbanların kaybolması, dağılması ve başka nedenler yüzünden, suç delillerini ortaya çıkarmakta büyük güçlüklerle karşılaşılıyor.

Amerikan Hükümetinin elinde, kovuşturmaya yarayacak deliller bulunup bulunmadığının öğrenilmesini rica ederim.» ([54])

Bu kısa telgraf, pek önemli ve ciddî sayılır. Şifredir, ama önemli bir şifre. Normal şifre telgraflar, çoğaltılıyor ve 15-20 yere birden dağıtılıyordu. Bu ise tek nüshadır ve «Dağıtımı Yapılmaz» damgasını taşır. Nedenini anlamak biraz zor. Lord Curzon, belki, saçma İngiliz politikasına Amerika’yı sürüklemek istediğinin bilinmesini istememiştir. Belki için için, «Ermeni kırımı»nın asılsız olduğunu, Amerika’dan da bir şey çıkmayacağını düşünmekteydi. Gülünç duruma düşmemek, sonunda rezil olmamak için Amerika’ya da başvurduğunun duyulmasını istemiyordu. Akla gelen bir başka olasılık da şudur: Amerika’dan eli boş dönülürse, Malta sürgünleri eninde sonunda serbest bırakılacaktı ve o zaman İngilizler bu kimseleri zaten yargılamak niyetinde olmadıklarını ileri sürebileceklerdi. Bir ihtiyat tedbiri olarak, Malta’ya gönderilmişlerdi, Türkiye’deki olayların yatışması bekleniyordu, diye iddia edebileceklerdi. Ama, yargılamak için Amerika’nın bile kapısının çalındığı duyulursa, böyle bir iddia ileri sürülemeyecekti. Amerika’ya da başvurulduğu ve bir sonuç alınamadığı duyulursa, bütün «Ermeni kırımı» propagandası şişirilmiş bir balon gibi sönecekti. O zaman İngilizler, dünya kamuoyu önünde müfteri, yalancı durumuna düşebilecekler ve prestij kaybedeceklerdi. Bu bakımlardan, Amerika’ya başvurulması son derece gizli tutuluyordu, denebilir.

Washington Büyükelçisi Sir A. Geddes de, yine «Dağıtımı Yapılmaz» kayıtlı bir şifre telgrafla şu karşılığı verdi:

«Amerikan Dışişleri Bakanlığında birçok soruşturma yaptım. Bana bugün bildirildiğine göre, Amerikalıların elinde, Ermeni sürgünü ve kırımı ile ilgili birçok belge vardır, ancak bu belgeler, olaylara karışmış kişilerle ilgili olmaktan ziyade, suçların işlenişiyle ilgilidir. Majesteleri

Hükümeti (İngiltere) arzu ederse, kaynağı açıklanmamak kaydıyla, bu belgeler Büyükelçiliğimiz emrine verilecektir.

Anlatılanlara bakarak, bu belgelerin, Malta’da tutuklu Türklerin kovuşturulmasında delil olarak işe yarayabileceklerinden kuşkuluyum.» ([55])

Bu tel, İngilizlerin «güvendiği tepelere kar yağdığının» ilk belirtisiydi. Washington umutsuz görünüyor. İnanılır gibi değildi belki, ama Amerikan kaynakları da kof çıkacağa benziyordu. Sezilen oydu ki, Amerikan arşivleri bol propaganda malzemesiyle doluydu, ama mahkeme önünde işe yarayabilecek bir ispat delili bulunabileceği kuşkuluydu. Amerikalıların elinde Ermeni sürgünü ve kırımı ile ilgili pek çok belge varmış. Varmış ama bu belgeler «suçun işlenişiyle» ilgiliymiş, «suçlularla ilgili» değilmiş. Demek ki, «çevir kazı, yanmasın», ya da «tut kelin perçeminden!»

Londra çaresizdi. Dardaydı. Bunca çaba, bunca inat ile yapılan tutuklamalar, sürgünler boşa mı gidecekti?

 Bütün savaş boyunca, «Ermeni kırımı», «Türk barbarlığı» sloganlarıyla Avrupa ve Amerika kamuoyu oluşturulmuştu. İnsanlar şartlandırılmıştı. Londra Hükümeti dönüşü zor bir yoldaydı. Ermeni kırımından Türklerin yargılanıp cezalandırılacağı kaç kez ilan edilmişti. Şimdi Amerika’dan da işe yarayacak belgeler sağlanamazsa, bu propaganda çökecekti. İngilizler bunu nasıl izah edebileceklerdi?

 Washington Büyükelçisi umutsuz olduğunu sezdiriyordu. Ama Londra, olanakları sonuna kadar araştırmak zorunluluğunu duyuyordu.

16 Haziran 1921 günü Lord Curzon; Vaşington Büyükelçisine ikinci talimatını verdi. «Ermenilere ve öteki yerli Hıristiyanlara zulüm yapmaktan sanık olarak yargılanacak Malta sürgünlerinin» listesini gönderdi. Listedeki sürgünler hakkında kısaca bilgi ekledi. «Bu kimselerden herhangi biri aleyhinde tezelden Amerikan Hükümetinden delil sağlayabilirseniz memnun olurum» dedi ([56]). Ve Büyükelçilikten şu karşılığı aldı :

«.Ermeni kırımından ötürü yargılanmak üzere Malta’ da tutuklu Türklerle ilgili olarak, çalışma arkadaşlarımdan biri dün, 12 Temmuz günü, Amerikan Dışişleri Bakanlığına gitti. Son savaşta Ermenistan’da yapılan zulümlerle ilgili Amerikan konsolosları raporlarını gözden geçirmesine izin verildi. Bu raporlar, Majesteleri Hükümetinin amacına en çok yarayacak diye Amerikan Dışişlerince seçilmişti.

Üzülerek arzedeyim ki. bu belgelerin içinde yargılanmak üzere Malta’da tutuklu bulunan Türkler aleyhinde delil olarak kullanılabilecek hiçbir şey yoktur. Gözden geçirilen raporlarda, söz konusu Türk görevlilerinden yalnız iki kişinin —Sabit Bey ile Süleyman Faik Paşa’nınadları anılmaktaysa da, bunlar hakkında yazılanlar da raporları kaleme alanların kişisel düşüncelerini aşmıyor ve suç delili olabilecek hiçbir somut fiil gösterilemiyor.

Sunu da eklemekle onur kazanırım ki, Amerikan Dışişleri yetkilileri konuşma sırasında, verecekleri bilgilerin hiçbirinin bir hukuk mahkemesi önünde kullanılmaması arzusunda bulunmuşlardır.

Bu bakımdan ve Amerikan Dışişlerinin elindeki belgelerde hiçbir şekilde Türkler aleyhinde delil bulunamadığından… korkarım ki, bu konuda yeniden Amerikan Hükümetine başvurulmasından herhangi bir şey elde etme umudu yoktur([57])

Böylece Amerika’ya beslenen umut da söner. Londra Hükümeti, Malta sürgünleri aleyhinde suç delili bulma umuduyla başvurduğu Washington’dan eli boş döner.

BİR POLİTİKANIN İFLASI

Bu arada İngiltere Dışişleri Bakanlığı ve Başsavcılığı arasında da yazışmalar yapılmıştır. 20 Mayıs 1921 günü Başsavcılık, «Barış antlaşması (Sevr) onaylanmadan, Malta sürgünleri aleyhinde kovuşturma yapılamayacağını» bildirdi. İngiliz Başsavcılığı, İngiliz tutsaklarına kötü davranmaktan sanık sekiz kişi dışında kalan Malta sürgünlerini «siyasî suçlu» sayıyordu. Bunların Malta’da tutulmaları ya da salıverilmeleri, bir «hukuk usulü sorunu değil, yüksek politika sorunudur» diyordu. Yani Başsavcılık Malta sürgünlerinin hukuksal yollarla cezalandırılamayacaklarını açıklıyordu.

İngiliz Dışişleri Bakanlığı ise, hiç olmazsa 42 sürgünün «Ermeni kırımından ötürü» cezalandırılmasını istiyor ve Başsavcılığı da bu görüşe çekmeye çalışıyordu. 31 Mayıs günü Başsavcılığa gönderdiği yazıda, sürgünler aleyhinde delil bulmanın «son derece güç olduğunu» itiraf etti. Ama hiç değilse 42 kişinin «cezalandırılmasının siyasî bakımdan son derece arzu edildiğini» söyledi. Başsavcılığın görüşünü sordu. İngiltere Dışişleri Bakanlığı, Malta sürgünlerini cezalandırmak için çırpmıyordu. Bu işi bir prestij meselesi yapmıştı. Delil olmasa bile bu sürgünleri cezalandırmayı «siyasal bakımdan» gerekli görüyordu. İngiliz politikasının haklılığını ortaya koyma gibi önemli bir dava söz konusuydu. Başsavcılıktan bir çeşit fetva almak için direniyordu Lord Curzon.

Bu yazışmalar yapılırken Amerika’dan da olumsuz karşılık gelmişti. Amerikan arşivlerinde Malta sürgünleri aleyhinde suç delili bulunmadığı anlaşılmıştı. 29 Temmuz 1921 günü, İngiliz Başsavcılığı, Dışişleri Bakanlığına uzunca bir yazı gönderdi: Cezalandırılmak istenen sürgünlere yüklenen suçların «yarı siyasî nitelikte olduğunu» tekrarladı. Delil bulunmadığını, bulma olanağı da kalmadığını ekledi. Eldeki delillerle bu kimselerin mahkûm ettirilemeyeceklerini belirtti ([58]). Kısacası, İngiliz Başsavcılığı, Malta sürgünlerinin yargılanması için yeşil ışık yakamamıştı.

Lord Curzon, İngiliz hukuk otoritelerince de yüzgeri edilmiş olur. 10 Ağustos 1921 günü, İstanbul Yüksek Komiserliğine gönderilen bir yazıda yenilgi açıkça kabul edilir. Malta sürgünlerini yargılamak için yapılan başarısız çalışmalar özetlendikten sonra şöyle denir:

«Delil yokluğunun yarattığı güçlükten başka, Sevr Antlaşmasının 230. maddesi gereğince bir mahkeme kurulmasına Fransız ve İtalyan Hükümetlerinin katılmaları olasılığı da yoktur.

Bu koşullar altında anılan maddeyi uygulama umudunu pek göremiyorum. Majesteleri Hükümeti, Anadolu’daki İngiliz tutsakları geri dönünceye kadar Türk tutsaklarını serbest bırakmaya her ne kadar razı olamayacaksa da, yukarıda anılan güçlükler sonucunda, Türkiye ile yapılacak genel bir anlaşma ile, yerli Hıristiyanlara zorbalıktan sanık olarak Malta’da tutuklu kırk üç Türk’ün salıverilmesini de düşünmek zorunda olduğunu hissediyorum.» ([59])

İngilizlerin Türk’ü cezalandırma politikası, iflas etmiş demektir. Bunun önemi büyüktür. Çünkü, yalnız Malta sürgünleri cezadan kurtulmuş değillerdir. Aynı zamanda Türk ulusu da tarihî bir iftiradan kurtulmuştur. Hiç değilse hukuksal açıdan, «Ermeni kırımı» iddiası çökmüştür.

Bu iddia, asılsızdı. Düşman propagandasıydı. Ama, gerçekmiş gibi gösterilmeye çalışılmıştı ve Malta sürgünleri de kırım suçuyla lekelenmek istenmişlerdi. Aslında ise Türk yurttaşlarının Malta’ya sürülmeleri, İngilizlerin Türkiye’ye karşı inatla yürütmeye çalıştıkları politikanın bir parçasıydı. Malta sürgünleri açısından İngiliz politikasının üç ayrı dönemi görülür. Şöyle ki:

1— Mütareke anlaşmasının imzalanmasından Sivas Kongresine kadar geçen dönem (Kasım 1918 Eylül 1919) : Bu dönemde İngilizler, Türkiye’de bir ulusal direniş hareketinin doğuşunu önlemeye çalışmışlardır. İtilaf devletlerinin «mütareke uygulamalarına» karşı Türkiye’de doğabilecek patlamalar, örgütlenmeler önlenebilirse, Türkiye’yi parçalayıp yok etme politikası başarıyla yürütülebilecekti. Böyle bir direniş kıpırdanışının İttihatçı örgütten gelebileceği düşünülmüş ve İttihatçı ileri gelenleri yakalanıp sürülmüştür bu dönemde. Sürgünlere yedi çeşit suç yakıştırmak istenmiştir. Ama bu suçlar, siyasal amaçlar için uydurulmuş birer kılıftı.

Türk ulusal direnişini doğmadan söndürme politikası, Sivas Kongresiyle iflas etmiş ve İttihatçıları Malta’ya sürme işi de durdurulmuştur. İngilizler, Türkiye ölçüsünde bir örgütlenme olduğunu ve Sivas’ta, Kongre Temsil Heyeti, adı altında fiilî bir Hükümet doğduğunu görmüşlerdir.

2— Sivas Kongresinden Sevr Antlaşmasının İmzalanmasına kadar geçen dönem (Eylül 1919 Ağustos 1920): Bu dönemde İngilizlerin birinci hedefi Kemalistleri dize getirmekti. Sivas Kongresinden sonra bir süre «bekle, gör» politikası güderler, daha doğrusu birkaç ay pusuda beklerler. Ondan sonra Kemalistlere karşı yaman bir savaş açarlar. İstanbul işgal edilir, Osmanlı Meclisi basılır, Kemalist mebuslardan bazıları yakalanıp Malta’ya sürülür. Anadolu’da ayaklanmalar körüklenir. Kemalistler dize getirilmek istenir. Sevr Antlaşması İstanbul Hükümetine dikte edilir. Antlaşmada, Kemalistlerin Müttefik Mahkemesinde yargılanmasına olanak veren maddeler vardır. Malta’ya sürülenlerden başka, Mustafa Kemal, Kâzım Karabekir, Ali Fuat Paşalar gibi Ulusal Kurtuluş hareketinin önderleri de yargılanıp cezalandırılacaklar listesindedir …

Bu politika daha Türkiye Büyük Millet Meclisinin kuruluşuyla iflas etmiştir. Türk Kurtuluş hareketi bastırılmak şöyle dursun, gittikçe güçlenir. Malta’ya sürülen Kemalistlerden daha fazla insan Anadolu’ya geçip Mustafa Kemal’e katılır. Parlamento İstanbul’dan Ankara’ya kaymış, inisiyatif İstanbul’ dan Anadolu’ya geçmiştir ve Ankara Hükümeti, Sevr Antlaşmasını toptan yırtıp atmıştır.

3— Sevr Antlaşmasından sonraki dönem (Ağustos 1920Ağustos 1921): Bu dönemde İngilizler, Malta sürgünlerini serbest bırakmak üe yargılamak arasında bocalarlar. Önce, bütün sürgünleri ve ayrıca Sevr Antlaşmasına dayanarak İstanbul Hükümetinden teslim alacakları 170 kadar «Suçlu Türk»ü cezalandırmayı düşünürler. Türkiye’deki olaylar İngilizlerin aleyhine geliştikçe, yargılanacak kişilerin sayısında indirme yapılır. Mustafa Kemaller, Kâzım Karabekirler gibi liderleri yakalayıp yargılama hayalleri suya düşer. Malta’daki sürgünler arasından da ayıklama yapılır. «Suçsuzlar», İngiliz tutsaklarıyla değiş tokuş için tutulur. «Suçlular», Türkiye Hıristiyanlarına zorbalıktan dolayı yargılanmak istenir. Sonra yeni elemeler yapılır. Yargılanacakların sayıları biraz daha azaltılır. En sonunda kırk üç kişinin yargılanması için bütün çabalar harcanır. Bunların «Ermeni kırımından suçlu» olduklarını ispat için harıl harıl delil aranır. Amerikan arşivleri de altüst edilir. Hiçbir delil bulunamaz. İngiliz Başsavcılığı bunların yaslanamayacaklarını söyler. Sevr Antlaşmasının imzalanmasının birinci yıldönümünde, Londra Hükümeti tam yenilgiyi kendi kendisine itiraf eder.

İngiliz politikası çökmüştür.

Bundan sonra Malta sürgünlerinin Türkiye’deki İngiliz tutsakları ile değiş tokuşunun kavgası yapılacaktır. Bu kavgaya geçmeden önce bir de Malta sürgünlerinin İngilizlere gönderdikleri mektuplara göz atmak, bu mektuplara dayanarak bazı sürgünlerin portrelerini çizmek yerinde olur.

Sh:229-248

İLK GİRİŞİMLER

Malta sürgünlerini Anadolu’daki İngiliz tutsaklarıyla değiş tokuş etme yolunda ilk girişimler, İngilizlerden, daha doğrusu İngiliz askerî makamlarından geldi. Anadolu’da tutuklanan Ingilizler çoğunlukla askerlerdi. İçlerinde İngilizlerin önem verdikleri kontrol subayları, haberalma subayları vardı. Bunların Malta sürgünlerine karşılık rehin olarak tutuldukları anlaşılmıştı.

29 Mayıs 1920 günü İngiliz Savunma Bakanı Winston Churchill, Dışişleri Bakanlığına başvurdu. «Türklerin eline düşen adamlarımız rehin olarak tutulacaklar ve ancak Malta sürgünleri serbest bırakılınca kurtarabileceklerdir» dedi. Eski İzmir Valisi Rahmi Bey gibi bazı «Anglofil» sürgünlerin salıverilmesini önerdi Churchill, askerlerin, kaygılarını dile getiriyordu.

Ama askerlerin düşünceleri diplomatlarca paylaşılmıyordu. İngiliz yetkilileri, Malta sürgünlerinden bazılarını bile serbest bırakmaya razı değillerdi Bu işi bir onur meselesi yapıyorlardı. Birkaç sürgünün bile serbest bırakılması, Kemalistlerce «İngiltere’nin güçsüzlüğü» biçiminde yorumlanacaktı. İngiliz onuruna zarar verecekti ([60]). Dışişleri, «Malta’daki Türklerden hiçbirinin serbest bırakılmasının düşünülmediğini» Churchill’e bildirdi ([61]).

Sh:327

Türk sürgünleri yurtlarına döndükten sonra, İngiliz makamlarının kendi aralarında bir tartışma başlar. Tartışma konusu, sürgünler için Malta’da yapılan masraflardır. Bu masrafları hiçbir İngiliz Bakanlığı üzerine almak istemez. Tartışma uzar gider. Bu, kitabın konusu dışındadır.

Yıllar sonra, eski Malta sürgünleri İngiliz Hükümetinden tazminat isteme konusunu da ortaya atarlar. Lozan Antlaşmasına göre bir Türk İngiliz Hakem Mahkemesi kurulmuştur. İngilizler, kılı kırk yararcasına, Türk Hükümetinden çeşitli tazminat isterler ve alırlar. Bu arada, 1927 yılında Malta sürgünleri de aynı karma Hakem Mahkemesine başvururlar. Davacıların başında altı kişinin adları geçer: Eczacı Mehmet Bey, Albay Celâl Bey, Mahmut Kâmil Paşa, Ahmet Emin (Yalman), Esat Paşa (Işık) ve Mustafa Abdiİlhalik (Renda). Bir örnek dava olarak, davayı Ahmet Emin (Yalman) Bey açmıştır. İngiliz Hükümetinden 5400 liralık tazminat ister. Davacıyı, avukatını dinledikten sonra Mahkeme, 29 Haziran 1927 günü yetkisizlik kararı verir. Ahmet Emin Bey’den, 240 lira tutan mahkeme giderlerini ödemesi istenir ([62]).l

Malta sürgünleri, tazminat davasını kaybetmişlerdir.

Sh:404-405

SONUÇ

Mondros Mütarekesi üzerine, İngilizlerin Türkiye’de başlattıkları «insan avı», önce, Mütarekeye karşı Türk direnişini kırmak amacını gütmüştür. Türk yurdunun yağmalanıp parçalanması biçimindeki bir «Mütareke uygulaması»na Türklerin direnebilecekleri gözden uzak tutulmuyordu. İlk direnişin de cephelerdeki askerlerden gelebileceği düşünülüyordu. Gerçekten 1918 sonlarında direniş belirtileri görülmeye başlanmıştı. Bunu kırmak için İngilizler öncelikle cephelerdeki Türk komutanlarını kara listeye geçirmişler, kovalamaya girişmişlerdir. İlk Malta adayları bu komutanlar olmuştur.

«Subay avı»nın hemen arkasından İttihatçıların kovalanmasına başlanmıştır. İşbirlikçi Damat Ferit Paşa’nın sadrazamlığa gelişiyle, 1919 yılının ilk yarısında İttihatçılara amansız bir savaş açılmıştır. Bununla İngilizler, bir yandan Türkiye’de ulusal direniş akımını önceden söndürmek, öte yandan da İttihatçılardan hesap sormak istemişlerdir. Türklere dikte edilecek öldürücü barış koşulları açıklanınca Türkiye’de patlamalar olabileceği, bunun da İttihatçılardan gelebileceği hesaplanıyordu. Büyük başlan yurt dışına kaçmış, parti olarak kendi kendilerini dağıtmış olmakla birlikte ittihatçılar, yine de Türkiye’de en örgütlü siyasal güçtü. O günün milliyetçileri sayılıyorlardı. Barış koşullarına karşı ancak İttihatçı örgütten direniş gelebilirdi. Bu bakımdan İngilizler, İttihatçılara ağır bir yumruk indirmeyi gerekli görüyorlardı.

Aynı zamanda İngilizler, İttihatçılardan geçmişin hesabını sormaya kararlıydılar. Türkiye’yi Birinci Dünya Savaşına İttihatçılar sokmuştu. Türkler dört yıl boyunca bütün cephelerde sonuna kadar yalnız İngilizlere karşı kıyasıya savaş vermişlerdi. İngilizler, tarihlerinde ilk kez mecburi askerlik usulünü koymuşlar, ulusça topyekûn savaşa girmek zorunda kalmışlardı. Böyle bir savaşa alışık değillerdi. Büyük deniz savaşları bir yana, «küçük savaşlarla büyük İmparatorluklar kurmuş» bir ulustu İngilizler. On dokuzuncu yüzyıl, «Büyük Victoria’nın küçük savaşları» ile doludur. Kendi çocuklarını kolay kolay kırdırmazdı İngilizler. Birinci Dünya Savaşının ilk yıllarında da yine öncelikle sömürge askerlerini ateşe sürmüşlerdi. Ama bu savaş çok uzamış, sömürge askerleri azalmıştı. Savaşın son yıllarında İngilizler kendi çocuklarını cepheye sürmek zorunda kalmışlardı. Bundan, Türkleri sorumlu tutuyorlardı. Türkler yüzünden bu savaşın iki yıl fazla uzadığını, bu iki yıl boyunca su gibi İngiliz kanı döküldüğünü söylüyorlardı. Şimdi İttihatçılardan bunun hesabı sorulacak, öcü alınacaktı.

Bundan başka İttihatçılar, İngilizlerin sömürgeci çıkarlarını tartışmaya başlamışlar, İngiliz sömürgelerinde kazan kaynatmaya kalkışmışlardı. Cihat fetvalarıyla, Teşkilat-ı mahsusalarıyla, ihtilalci bildirileriyle sömürge halklarını İngiliz efendilerine karşı ayaklandırmaya çalışmışlardı. İngilizler, İttihatçıların panislamist, pantürkist kışkırtmalarını gözlerinde olduğundan fazla büyütmüşlerdi. Sömürgelerde başlayan kaynaşmalarda, çok zaman, «Türk parmağı», «İttihatçı entrikası» aramışlardı. Üstelik İttihatçı İngiliz savaşı sürüp gidiyordu. Mütareke döneminde İttihatçılar, Bolşeviklerle işbirliğine kaymışlar, Doğu’ya İslam-Bolşevikliği fikirleri yaymaya başlamışlardı. Bu, Hindistan’ın güvenliği bakımından İngilizleri bir kat daha ürkütmüştü. 1920’lerde İttihatçıları Kemalistlerden çok daha tehlikeli görüyordu İngilizler.

İngilizlerin ittihatçı düşmanlığına, İtilafçıların düşmanlığa varan partizanlığı eklendi. Yerli yabancı işbirliğiyle İttihatçılar, av hayvanları gibi kovalandılar,, sorgusuz cezaevlerine tıkıldılar. Türkiye’deki düşmanları da düşük ittihatçılardan tarihsel hesap sormak istiyorlardı ve İngilizlerce teşvik ediliyorlardı. İngilizler önce İttihatçıların Türk mahkemelerince yargılanıp cezalandırabileceklerini düşündüler. Ama çok geçmeden bunun yapılamayacağını, Damat Ferit Paşa Hükümetinin de İttihatçıları idam ettirmeye gücünün yetmeyeceğini anladılar. Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in asılması, yurtta sert tepki yarattı. Yunan’ın İzmir’e ayak basmasıyla Türkiye’de kaynaşmalar başladı. Büyük Sultanahmet mitinginde İstanbul halkının siyasal tutukluları kurtarmak için Bekirağa Bölüğü’ne yürüyeceği söylentileri çıktı. İngilizler, bundan, sanki Bastille’in zaptı gibi bir ihtilal başlangıcı olacakmışçasına ürktüler. Damat Ferit Paşa’nın da isteği üzerine tutuklu İttihatçılardan bir bölümünü alıp Malta Adasına sürdüler. 1919 yılında sürgüne yollananların büyük çoğunluğu İttihatçılardı.

İttihatçılardan sonra Kemalistlere savaş açıldı. İlk kovalanan Kemalist, Mustafa Kemal Paşa’nın kendisi oldu. Paşa, Samsun’a çıktıktan sonra aylarca kovalandı. İstanbul’a çekilmek, tuzağa düşürülmek istendi. İlk zamanlarda İttihatçılıkla Kemalistlik arasında bir ayrım yapılmıyordu. Ama Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’da başlattığı ulusal kurtuluş hareketinin İttihatçılık olmadığı açıklıkla anlaşıldıktan sonra da Kemalistlere karşı savaş sürdürüldü. Son Osmanlı Meclisinin Anadolu’da değil de işgal altındaki İstanbul’da toplanması, bir bakıma Kemalistlere karşı hazırlanmış bir tuzaktı. İngilizler, Anadolu’da yakalayamadıkları Kemalistleri İstanbul’a çekip topluca ele geçirmeyi düşünmüşlerdi. Bunu bir ölçüde başardılar. Anadolu’dan mebus seçilen Kemalistler, İstanbul’a toplandılar, göz göre göre İngilizlerin ağma düştüler. 16 Mart 1920 günü, İstanbul resmen işgal edilince, İngiliz polisi Meclisin kapısına dayandı. Mustafa Kemal’in yakın arkadaşlarından bazı mebusları tutukladı. Ondan sonraki günlerde de başkentteki Kemalistler teker teker avlandılar. 1920 yılında Malta’ya sürülenler öncelikle Kemalistlerdi.

İngilizlerin sürgün politikası öncelikle Türk Kurtuluş Savaşını boğmak amacını gütmüştür. Gerçekten seçkin Kemalistlerin veya Millicilerin yakalanıp sürülmeleri, Müdafaa-i Hukuk örgütü için geçici bir darbe olmuştur. Sürülenlerin bazıları bu örgütün Temsilciler Heyeti üyeleri, yani yöneticileriydiler. Bunları o sıralarda pek ihtiyaç duyulan hizmetlerinden yoksun kalındı. Ama bu darbe, Türk Kurtuluş Savaşını çökertememiştir. Bu noktada İngilizler tarihsel yanılgıya düşmüşlerdir. Geri kalmış sömürgelerde toplumun önderlerini safdışı etmekle sömürgeciler emellerine ulaşabiliyorlardı. Halkları boyunduruk altına alabiliyorlardı. Bu yöntem sömürgeci İmparatorluklarda sık sık başarıyla kullanılmıştı. Ne var ki, Türk ulusu İngilizlerin Asya ve Afrika’da tanıdıkları sömürge halklarından çok değişikti. Türkler, yüzyıllarca bağımsız yaşamışlardı; İmparatorluk yönetmişlerdi; üstelik oldukça ileri düzeyde ulus bilincine erişmişlerdi. Bilinçlenmiş bir ulusun içinden 100-150 kişinin yakalanıp sürülmesi, o ulusu boyunduruk altına almaya yetemezdi ve yetmemiştir.

İngiliz’in sömürgeci silahı, Türkiye’de geri tepmiştir. Sürgün politikası ters sonuç vermiştir. Türk kurtuluş hareketini söndürmek şöyle dursun tersine, daha da alevlendirmiştir. Kovalanan İttihatçılar, Anadolu’daki Kurtuluş Hareketinin ilk çekirdeğini oluşturdular. İstanbul’daki «insan avı», Anadolu’ ya geçişleri kamçıladı. Birçok kimse İngilizlerin pençesine düşmektense Anadolu’ya atlamayı kendisi için bir kurtuluş olarak gördü. Atladıktan sonra da, köprüleri atarak, Kurtuluş Savaşma katıldı. İngilizlerce yakalanıp sürülen mebuslardan kat kat fazlası Anadolu’ya geçti. Bunlar, ilk Türkiye Büyük Millet Meclisini kurdular. Son Osmanlı Meclisi, Malta ile Ankara arasında paylaşılırken, Mustafa Kemal Paşa aslan payını kendisine çekti. Anadolu’ya doğru bu akında, İngiliz zulmünün kamçılayıcı etkisi de bulunduğu kuşkusuzdur. Bu zulümler, Osmanlı Türk aydınını bir ölçüde aymazlıktan uyandırdı. Bu aydın tipi, Moskof’u düşman bellemişti, ama İngiliz’in de düşman olabileceğini kavramakta güçlük çekiyordu. Kıran kırana dört yıl süren Türk-lngiliz savaşından. sonra da, Türklerle İngilizler arasında bir düşmanlık doğmadığı propagandası Türkiye’de yaygındı, ustaca yayılıyordu. Hele büyük savaşın galibi İngiliz’e karşı Osmanlı Türk aydınını direnişe inandırabilmek büsbütün zor bir işti. Ancak ensesinde İngiliz polisinin soluğunu duyduktan sonradır ki, birçok kararsız kişi Anadolu’ya geçip Mustafa Kemal Paşa’ya katılmaya karar verebilmiştir. İngilizler, bu insanları Malta ile Ankara şıklarından birini seçmek zorunda bırakmakla, istemeyerek Türk Kurtuluş Savaşma hizmet etmişlerdir. Malta sürgünleri olayının bu bakımdan Kurtuluş Savaşma yararlı etkisi de olmuştur. Mustafa Kemal Paşa, bundan ustaca yararlanmayı bilmiştir. İstanbul’un işgalinden iki ay sonra İngilizler, bu savaşı kaybettiklerini kavramışlardır. Türk ulusal direnişi çökmemiştir. Tam tersine, Ankara’da yeni bir devlet doğmuştur. Damat Ferit Paşa, 1920 yılı ortalarında da hâlâ Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının yakalanıp Malta’ya sürülmesini İngilizlerden ister. İngilizler bu isteği artık «saçma» bulurlar. İstanbul’daki Kemalistleri yakalamanın ise, ulusal hareketi bundan böyle pek etkilemeyeceğini düşünürler. Hareket, artık kişileri aşmış, ulusal nitelik kazanmıştır. Hareketin asıl önderlerini Anadolu’da yakalamaya İngiliz’in gücü yetmediğine göre, Türk Kurtuluş Savaşını bu yoldan boğmak olanağı kalmamıştı. «İnsan avı» ve sürgün politikası, anlamını yitirmiş olur. Kovalamalar, sürgüne yollamalar yavaşlar.

Ama ele geçirebildikleri İttihatçılarla Kemalistleri İngilizler cezalandırmaya kararlıydılar. Sürgünler yargılanacaklardı. Öç alma, hukuksal kisveye büründürülecekti. Müttefiklerarası bir mahkeme kurulacaktı. Bunu öngören hükümler Sevr Antlaşmasına da kondu. Osmanlı Hükümeti, bu mahkemenin yargı yetkisini tanımayı kabul etti. Sürgünler, «savaş yasalarıyla törelerini çiğnemiş» kişiler, yani «savaş suçluları» sayılıyorlardı. Daha somut olarak, üç sınıf suç söz konusu ediliyordu. Bunlardan biri İngiliz savaş tutsaklarına kötü davranmak, İkincisi Ermeni kırımı, üçüncüsü ise «Mütarekeyi çiğnemek» suçuydu. Küçük subaylar grubu, birinci suçtan yargılanmak isteniyordu. İngilizler, özellikle Kutelamara’da Türklere tutsak düşen İngiliz askerlerine kötü davranıldığını, bunların Irak’ tan İç Anadolu’ya kadar yürütüldüğünü ileri sürüyorlar, bir kısım Malta sürgünlerinden bunun hesabını sormak istiyorlardı. Ama delil toplamaya sıra gelince iş sarpa sardı. Ciddî bir şey bulunamadı. Sonunda İngiliz Başsavcılığı, ancak sekiz sürgünün bu suçtan yargılanabileceğine karar verdi. Küçük rütbeli bu subayların, yargılansalar bile mahkûm edilebilecekleri çok kuşkuluydu.

İttihatçılar ise genellikle «Ermeni kırımı» suçuyla yargılanmak isteniyorlardı. «Kırım» (katliam), aslında bir propagandaydı. İngilizler Çanakkale’ye saldırırken Doğu Anadolu’da da Ermeniler ayaklanmış, daha doğrusu ayaklandırılmıştı. Van gibi bazı yerleri işgal eden Ermenilerle savaşılmıştı. Bir Türk-Ermeni savaşı olmuştu, ama kırım yapılmamıştı. Ondan sonra da bir tedbir olarak Ermeniler Suriye ve Lübnan’a sürülmüşlerdi. Bu olayı İngilizler dünyaya bir «kırım» olarak göstermişlerdi. Şimdi bu sözde kırımın hesabını soracaklardı. Harıl harıl suç delilleri arandı. Bu arada Amerikan Dışişleri arşivleri de altüst edildi. Türkler temize çıktı. Tarihî bir iftiradan kurtuldu. Ama İngilizler bunu açığa vurmadılar. Kırım yapıldığını gösteren tek bir delil bulunamadı. İttihatçıları kırım suçuyla yargılamak politikası fiyaskoyla sonuçlandı. İngiltere’nin müttefikleri de bu İngiliz propagandasına alet olmadılar. Fransa ve İtalya, Müttefiklerarası mahkeme kurulmasına yanaşmadılar. Yine de İngilizler İttihatçıların peşlerini bırakmadılar. Almanya’ya kaçmış olan İttihatçı liderleri ele geçirebilmek için büyük çaba ve para harcadılar. Avrupa’da da İttihatçılar fellik fellik arandı, soluk soluğa kovalandı. Ele geçirilemediler. Yargılanamadılar. Sonunda Talât Paşa Berlin’de, Sait Halim Paşa da Roma’da vurduruldu. İttihat ve Terakki İktidarının bu iki sadrazamını vuranlar kiralık Ermeni katilleriydi Vurduran ise İngiliz Entelijans servisidir, denilebilir. Tiflis’te vurulan Cemal Paşa için aynı şeyi söylemek güçtür.

Kemalistlere gelince, İngilizler bunları «Mütarekeyi çiğnemek», «Mütareke anlaşmasına karşı direnmek» suçuyla yargılamak niyetindeydiler. Ama Anadolu’daki Türk Kurtuluş Savaşı, ulusal bir nitelik kazanınca, bu suçun hiçbir anlamı kalmadı. Mondros Mütarekesine ve Sevr Antlaşmasına karşı direnenler tek tek kişiler değil, tümüyle Türk ulusuydu. Türk ulusunu toptan yakalayıp yargılamaya İngiliz’in gücü yetemezdi. Zamanla İngilizler, «Mütarekeyi çiğnemek» suçundan söz etmez oldular. Malta’daki Kemalistler, durdukları yerde temize çıktılar. Ama yine de serbest bırakılmadılar. İngilizler, bunların Anadolu’ya geçmelerini önlemek istiyorlardı, özellikle sürgün paşaların Kurtuluş Savaşma katılmalarını önlediler, geciktirdiler. Bu dönemde Kemalistler, Malta’da yargılanmak için değil, Anadolu’daki İngiliz tutsaklarına karşılık rehine olarak tutuluyorlardı.

Salt hukuksal açıdan bakınca, Malta sürgünleri olayı, İngilizler için yüz karasıdır. Yerleşmiş hukuk kuralları çerçevesine sığmaz. İnsanlar keyfî olarak tutuklanmışlar, sürülmüşlerdir. Bir iki yıl yargılanmadan cezaevlerinde tutulmuşlar, özgürlükten yoksun bırakılmışlardır. Sorguya çekilmemişler, mahkeme önüne çıkarılmamışlardır. Sürgünlere neyle suçlandıkları bile söylenmemiştir. Suçlu idiyseler yargılanmaları, suçsuz idiyseler salıverilmeleri gerekirdi. İngilizler sürgünleri ne yargılayabilmişler, ne de serbest bırakmışlardır. Hak, hukuk bayraktarlığı yapan İngilizler için bu olay gerçekten yüz kızartıcıdır. Haklı olarak yerilmiştir. Bu olayda suçlu olan İngiliz yöneticileridir, denilebilir.

Yüzeysel bir bakışla, Malta sürgünleri olayı Nazilerin kovuşturulmalarını anımsatır. İttihatçıların Nazilere, Malta’da kurulması düşünülmüş mahkemenin de Nürnberg Mahkemesine benzetilebileceği sanılabilir. Hatta İngilizlerin o dönemde ileri bir hukuk anlayışının öncülüğünü yaptıkları bile bir an için düşünülebilir. Devletlerarası ceza hukukunun henüz gelişmediği, kodifiye edilmediği bir dönemde, İngilizlerin savaş suçluları kavramını ortaya atıp bunları yargılamak için çaba harcadıkları, ama «anlayışsız» Müttefiklerinden bile destek görmedikleri sanılabilir. Böyle bir yüzeysel değerlendirme çok yanıltıcı olur. Malta olayı hukuksal değil, siyasal bir olaydır. İngilizler adalet peşinde değil, çıkar peşinde koşmuşlardır. Osmanlı İmparatorluğu’nun paylaşılmasından aslan payını almak, zaferin meyvelerini toplamak ve Doğudaki sömürge düzenini sürdürmek istiyorlardı İngilizler. Bunu engellemek isteyen Türklere düşman kesilmişlerdi. Yenik düşen öteki ülkelerde «savaş suçluları» kovalanmamıştı. Almanlar, Bulgarlar, Avusturyalılar topluca yakalanıp sürülmemişlerdi. Müslüman Türk’e karşı bu ayrıcalı davranış, İngiltere’nin müttefiklerince bile tepkiyle karşılanmıştı. Fransızlar olayı protesto etmişlerdi. Altında İngiliz çıkarları yatan, ırk düşmanlığı, din düşmanlığı biçimine bürünen bu siyasal olayı hukuksal nedenlerle yorumlamaya kalkışmak bile yersiz olur. Başta Atatürk olmak üzere, Türk Kurtuluş Savaşının önderlerini «savaş suçlusu» sayan bu sömürgeci politikada hukuksal objektiflik aramak anlamsızdır. Malta olayı, başka olaylarla karşılaştırılmaz, başka olaylara benzetilemez.

Düşük İttihat ve Terakki iktidarı elbette yargılanabilirdi. Koskoca bir İmparatorluğu batıran kişilerden elbette hesap sorulabilirdi. Ama bunun hesabını sormak İngiliz sömürgecisine düşmezdi. İttihatçılardan sorulacak hesap, İngiliz’in keyfine göre, «Ermeni suçu», «Mütarekeyi çiğnemek suçu» gibi sözde suçlardan ötürü değil, gerçek suçlardan dolayı olması gerekirdi. Her ulusal felaketten sonra sorumlular aranır, bunlardan hesap sorulur. Hesabı soran o ulusun kendi mahkemeleri olur. Mütareke döneminin İstanbul Hükümetleri, işgalcilerle işbirliği yaparlarken ağır yanılgıya uğramışlardır. Düşmanın keyfine göre hareket etmişlerdir. İngiliz buyruğunu Osmanlı yasalarından daha üstün, daha geçerli saymışlardır. Türkiye’nin egemenlik haklarını, Türk mahkemelerinin bağımsızlığını çiğnemişler, çiğnetmişlerdir. işgalcilerin kulu kölesi, oyuncağı olmuşlardır. Suçluları seçerken, suçları saptarken, hiç tarafsız ve bağımsız davranamamıştır. «İttihatçı avı»na o kadar politika, o kadar kişisel düşmanlık karıştırılmıştır ki, suçluyu suçsuzdan, haklıyı haksızdan ayırma olanağı kalmamıştır. Ağırbaşlılıkla, tarafsızlıkla yargılama yapılamamıştır, işgalci düşmanın isteğine göre yapılan yargılamalar ise, haklı olarak tepkiyle karşılanmıştır. Hele hesap sorulabilecek insanlar yabancı düşman eline düşünce, büsbütün mağdur sayılmışlar, kahramanlar gibi yurda dönmüşlerdir. Olaylar giderek tersine dönmüştür, ittihatçılar büyük çoğunlukla partizanlığı bir yana bırakıp dürüstçe Kurtuluş Savaşma katılmışlardır. Onların siyasi muhalifleri Itilafçıların bir bölümü ise, partizanlık yüzünden gittikçe işgalci düşmanlarla işbirliğine saplanmışlar ve Kurtuluş Savaşma cephe almışlardır. Anadolu’daki ulusal hareketin İttihatçılık olmadığı anlaşıldıktan sonra da Itilafçıların bir bölümü saplantılarından kendilerini kurtaramamışlardır. Bu tutumları onları vatan haini durumuna düşürmüştür. Sonunda yargılanma sırası işbirlikçi İtilafçılara gelmiştir.

Malta sürgünleri olayı, Ankara ile Londra arasında uzun bir kavga konusu olmuştur. Mustafa Kemal Paşa, Ingilizlere kendi silahlarıyla karşılık vermiştir. Malta sürgünlerine karşılık olarak, Anadolu’daki Ingilizleri tutuklatmıştır. Bundan sonra Malta sürgünleriyle İngiliz tutsaklarının kaderleri birbirine bağlanmıştır. Sürgün tutsak değiş tokuşu için harcanan çabalar, yapılan pazarlıklar, Anadolu’daki savaşın gidişine paralel yürümüştür. Birinci İnönü zaferinden sonra İngilizler, Malta sürgünlerinden bir bölümünü İngiliz tutsaklarıyla değiş tokuş etmeye razı olmuşlardır. Yunan orduları yeniden saldırıya geçince bundan caymışlardır. İkinci İnönü zaferi üzerine İngilizler yeniden bir dönüş yaparak 40 sürgünü salıvermişlerdir. Ama bunların içinde Atatürk’ün yakın arkadaşları yoktu. Mustafa Kemal Paşa da buna karşılık İngilizlerin çok önem verdikleri tutsakları Anadolu’da alıkoymuş, önemsiz İngilizleri geri vermiştir. Atatürk, tek bir sürgünün bile yabancı mahkemelerce yargılanmasını kabul etmemiş, bütün sürgünlerin kurtarılması için çalışmış, bu uğurda sonuna kadar direnmiştir. Ancak Sakarya zaferi üzerinedir ki, İngilizler toptan değiş tokuşa yanaşmışlardır. Ingiliz gemileri, sürgünleri götürdükleri gibi geri getirmişlerdir. Anadolu’daki İngiliz tutsakları da geri verilmiştir. Kavga, Mustafa Kemal’in tam zaferiyle sonuçlanmıştır.

Malta’ya sürülenler, sonunda, Atatürk sayesinde kurtulmuşlardır. Burunları bile kanamadan geri dönerler. Sürgün yılları onlar için birer anı olarak kalır. Bir iki yılı ailelerinden ayrı, yurt işlerinden uzak, kişisel özgürlükten yoksun olarak geçirmişler, güçlük çekmişlerdir. Kurtuluştan sonra çekilen acılar unutulur gider. «Malta yaranı», sürgün günlerini, biraz da tatlı yanından aile sohbetlerinde anımsarlar, ara sıra gazete sütunlarında anlatırlar…

‘ Bir yıl sonra, ulusal kurtuluş da gerçekleşti. Yunan orduları denize döküldü. Ulusça bayram şenlikleri içinde Mehmetçik yeniden İstanbul’a dönerken, İngiliz gemileri paniğe kapılmış yığınla insanı yurt dışına kaçırıyorlardı. Bunlar, Kurtuluş Savaşı boyunca düşmanla işbirliği yapmış olanlardı. Kasım 1922’de de «Malaya» adlı İngiliz zırhlısı yine Malta Adasına bir «sürgün» götürdü. Bu da, «Allah’tan sonra İngiltere’ye güveniyorum» diyen ve İngilizlere sığınan son Osmanlı Padişahı Mehmet Vahidettin idi. Bir tarih sayfası böylece kapandı.

Malta sürgünlerinin serüvenleri üzerine de bir çift söz etmek gerekirse, denebilir ki, bu olayın olumlu ve olumsuz etkileri olmuştur. Sürgünler, bir iki yıl özgürlükten yoksun, yurttan uzak, eş ve dostlarından ayrı kalarak acı çekerken, sürgün yaşamından bir ölçüde yararlanmışlardır da. Kitap okumuşlardır. Yabancı dil öğrenmişlerdir. Bildikleri yabancı dillere yenilerini eklemişlerdir. Çeviri yapmışlardır… İngilizleri daha yakından tanımışlardır. Az çok yeni değer yargıları kazanmışlardır.

Kurtuluştan sonra sürgünlerin büyük çoğunluğu Kurtuluş Savaşma, yeni devlet yönetimine katılmışlardır. İçlerinden Atatürk devrimlerine yürekten bağlı pek çok kimse çıkmıştır. Yüksek devlet görevleri almışlardır. Hatta sürgünlerin, İngilizleri yakından tanımalarından bile yararlanılmış gibidir. Yıllar sonra, Türkiye ile İngiltere arasında dostluk ve ittifak bağları kurulurken, eski Malta sürgünlerinden iki kişi Türkiye’nin Londra Büyükelçiliğine atanmıştır.

Buna karşılık, sürgünler içinden «nankörler» de çıkmıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında, devrimlere başlayan Atatürk’e kafa tutmaya kalkışan gazetecilerin, başkaldıran İttihatçıların, sırt çeviren eski ülkü arkadaşlarının Malta sürgünleri arasından da çıktığı görülmüştür. Atatürk’ün devrimci Halk Partisine karşı ilk tutucu muhalefet partisini kuranlar arasında eski Malta sürgünleri vardı. Hatta Atatürk’e İzmir suikastını hazırlayanlardan bazıları da eski Malta sürgünleriydi. Bunlara bakarak, Atatürk’e karşı Malta’da nankörlük tohumlarının atılıp atılmadığı sorusu akla gelir. Bu konuda belgelere rastlamadık. Ama sürgünlerden bazılarının Malta olayından yeterince ders almadıkları söylenebilir. Bunlar, gerçekten cezalandırılmak istenirken, Atatürk sayesinde kurtulmuşlardır. Bu ucuz kurtuluş, eski ittihatçıları yüreklendirmiş olabilir. Bu yüreklilikle yine kötü politikacılığa dönmek isterlerken, sonuncu kez yanılgıya uğramışlar ve İzmir suikastı olayıyla kendi kendilerinin sahneden silinmelerini hazırlamışlardır. Yakın geçmişten, Bekirağa Bölüğü’nden, Nemrut Mustafa Harp Divanından ve Malta sürgününden yeterince ders alabilmiş olsalardı, İttihatçılığın üzerinden sünger geçmek için bir de İstiklal Mahkemesini işletmeye belki gerek kalmazdı. Evet, belki.

Olaya, kişilerin «nankörlüğü» ya da aymazlığı açısından ziyade, daha derinden bakmak uygun olur. Aslında yeni Türkiye tarihsel bir oluşum geçiriyordu. Bu oluşumun kendine özgü bir iç dokusu, bir iç mantığı vardı. Kişileri aşıyordu. Malta’da her nasılsa bir arada bulunmuş eski kader yoldaşlarının, sonunda, bir «yol ayrımına» gelmeleri kaçınılmaz gibiydi. Çarpıcı biçimde İstiklal Mahkemesinde karşı karşıya geldiler. Mahkeme işletildi. Hükümler verildi. Hükümler giyildi. Bir tarih dönemi kapandı. Buna, «tarihsel determinizm» demek, pek yanlış olmaz, sanırız.

Sh:405-414

MALTA SÜRGÜNÜ HAKKINDA SEÇİLMİŞ EPİGRAFLAR

«Türk’e çok sert bir ders vermek gerek!»

General Sir George F. MİLNE İngiliz Karadeniz Orduları Başkomutanı

12.1.1919

«Cezalandırmamı!, hem Türk İmparatorluğunu parçalayarak milleti cezalandırma, hem de, benim listemdeki gibi yüksek görevlileri ibret için yargılayarak kişileri cezalandırma biçiminde olmasını öneriyorum.»

Amiral Richard WEBB İngiliz Yüksek Komiser Vekili

3.4.1919

« «Müttefiklerin, suçlu sanılan Türk görevlileri ile subaylarım hemen tutuklatmak istemeleri, tek kategori düşman, yani Müslüman Türk zararına ayrım yaratmak oluyor. Avusturyalı, Bulgar ve Alman suçluları tutuklanmış ya da rahatsız edilmiş değillerdir.»

Stephen PICHON Fransa Dışişleri Bakam

5.3.1919

«Eğer yabancı bir Hükümet, tümen komutanlarımızı, daha büyük ve daha küçüklerini böyle rastgele tutuklar ve buna karşı devletin hiçbir hakkı ve savunacak sözü olmazsa, o zaman halimiz nereye varır?

Tutuklamak, cezalandırmak gerekiyorsa bunları hükümetimiz tutuklayıp cezalandırsın. Bir Osmanlı tümen komutanı, dünyada görülmüş, işitilmiş hangi kanun, hangi mantık gereğince bir İngiliz harp divanında yargılanabilir!»

Yakup Şevki Paşa (Subaşı) IX. Ordu Komutanı

272.1919

«1/2 Mart (1919) gece yarısından sonra Haydarpaşa istasyonuna varınca etrafımızı İngiliz polis ve askerleriyle kuşatılmış gördük; işte o zaman acı hakikat meydana çıktı, gafletten ayıldık…»

2667 Ali İhsan Paşa (SÂBİS)

«Sadrazam (Damat Ferit Paşa), çeşitli nedenlerle tutuklanmış kişileri… mahkûm ettirmeyi çok zor, cezalandırmayı ise daha da zor görmektedir. Bu bakımdan bunların Malta’ya gönderilip gönderilmeyeceğini sordu…

Bu kimseler, Müttefiklerin kararlarına karşı açıkça direnme karan verilince, karışıklık yaratacak güçlere iyi bir katkı olacaklardır. Böyle bir hareketin önlenmesi zorunludur.»

Tuğamiral Richard WEBB İngiliz Yüksek Komiseri Vekili

19.5.1919

«Bu sanıkların, hapisten kurtulur kurtulmaz hemen bütün İttihatçı taraftarlarının çekirdeği olacakları apaçıktı. Bunun sonucunda başkentte bile son derece ciddî karışıklıklar çıkacağından korkuluyordu ve karışıklıklar, yalnız bugünkü Hükümetin değil, fakat aynı zamanda Müttefiklerin de maddî, manevî çıkarlarının son derece zararına olacaktı…

Tehlike açık olduğu kadar da âcildi…

Mahpuslar 28 Mayıs (1919) günü gemiye yüklendi ve gemi aynı gece yola çıktı.»

Amiral Arthur CALTHORPE İngiliz Yüksek Komiseri

30.5.1919

«İngiliz askerî makamlarının 28 Mayıs günü İttihat ve Terakki üyelerini hapisten alıp götürdüklerini basından öğrendim.

Türkiye’deki Müttefik Orduları Komutanının, asayişin korunmasını ciddi olarak etkileyebilecek böyle önemli bir olaydan beni haberdar etmeyi uygun görmeyişine hayret ettim. Kuşkusuz bu, Hükümetinizin (İngiltere’nin) emriyle yapılmıştır ve bu bakımdan İngiliz Hükümetinin kendi emellerini gözeten siyasal bir tedbirdir.»

General Franchet d’ESPEREY Müttefik Orduları Fransız Başkomutanı

30.5.1919

 

«Tehlikeli Milliyetçi liderlerin tutuklanması izlene-gelen politikaya uygun olacaktır.»

Lord CURZON

10.3.1920

«Baylar, Rauf Bey’i ve öteki kişileri tam zamanında çağırmış olduğumuz, olaylarla, hem de üç dört gün geçmeden belli oldu. Ama ne yazık ki, bu çağrımız gerektiği kadar önemle dikkate alınmadı. Rauf Bey, Vasıf Bey gibi kişiler, en sonunda büyük bir uysallıkla Malta’ya gittiler.

Son dakikaya değin Anadolu’ya geçmek ve Ankara’ya gelmek yolunun ve tedbirlerinin bazı arkadaşlarca hazırlandığı dahi anlatılmıştı. Eğer böyle idiyse, bu kişilerin Ankara’ya gelmeyi kabul etmeyip İngilizlere teslim olmayı ve Malta’ya gitmeyi yeğ tutmalarındaki neden ve özür, gerçekten incelenmeye değer…»

ATATÜRK Söylev, I, s. 297

«Bir memleketin buhranlı bir harp devresindeki bütün sevk ve idare ekibinin, Sadrazamıyla, Şeyhülislamıyla, nazırlarıyla, generalleriyle, mebuslarıyla bir yabancı memleketin esir kampında bir topluluk kurması, iki, üç yıl yurtlarının kurtuluş savaşını uzaktan seyretmeleri, tarihte eşi bulunmayan bir maceradır…»

2787 Ahmet Emin (YALMAN) Görüp Geçirdiklerim, Cilt 2, s. 95 96

 

«Bir Osmanlı subayının yabancı bir harp divanında yargılanması, yerleşmiş hukuk kurallarına aykırı olduktan başka, Osmanlı ordusu üzerinde kötü etki yapmaktan da geri kalmayacaktır.»

Osmanlı Hâriciyesinden İngiliz Yüksek Komiserliğine Nota 25.2.1919

«Şu sırada Malta’da 115 tutsak var. Bunların çoğu prens, nazır, general, vali, mebus gibi yüksek sosyal katlardan. Bu tutsaklar suçlarım bilmiyorlar… Suçlan ispatlanıncaya kadar suçsuz sayılmaları gerektiğini söylüyorlar… Bu politikayı dinî bir zulüm olarak görüyorlar…»

Mareşal Lord Herbert PLUMER Malta Genel Valisi

12.2.1921

«Osmanlı Hükümeti,… kırımlardan sorumlu kişileri Müttefik devletlere teslim etmeyi yüklenir. Müttefikler… bu kişileri yargılayacak mahkemeyi seçme hakkını elde tutarlar ve Osmanlı Hükümeti bu mahkemeyi tanımakla yükümlüdür.»

Sevr Antlaşması, Madde 230

«Bu sürgünleri mahkûm ettirmeye yetecek kadar delil bulunamayacaksa da, kendilerinin yargılanmadan bu kadar uzun süre tutulmuş olmalarının haklılığı Türk Hükümetince resmen kabul edilmedikçe salıverilmeleri kuşkusuz ağır olur.»

General Sir Charles HARINGTON Müttefik Orduları Başkomutanı

10.3.1921

«Ermeni kırımından dolayı yargılanmak üzere Malta’da tutuklu Türklerle ilgili olarak, çalışma arkadaşlarımdan biri dün Amerikan Dışişleri Bakanlığına gitti. Son savaşta Ermenistan’da yapılan zulümlerle ilgili Amerikan Konsolosları raporlarını incelemesine müsaade edildi… Üzülerek arzedeyinı ki, bu belgelerin içinde, yargılanmak üzere Malta’da tutuklu bulunan Türkler aleyhinde delil olarak kullanılabilecek hiçbir şey yoktur.»

Sir A. GEDDES İngiltere’nin Vaşington Büyükelçisi

13.7.1921

«Delil yokluğunun yarattığı güçlüklerden başka, Sevr Antlaşmasının 230. maddesi gereğince bir mahkeme kurulmasına Fransa ve İtalya Hükümetlerinin katılmaları olasılığı da yoktur.»

Lord CURZON

29.7.1921

 

«Tiirklerin eline düşen adamlarımız rehin olarak tutulacaklar ve ancak Malta sürgünleri serbest bırakılınca kurtarılablleceklerdir.»

İngiltere Savunma Bakanlığı

29.5.1920

«Müslüman ve hele Türk olunca insan hayatına zerre kadar değer vermeyen İngilizler, birkaç İngiliz’in hayatı kaygısıyla yazışma yaparken bile, güçlü bir Millî Hükümet kurmuş olan bir ulusu hor görmekten kendilerini kurtaramamışlardır. İngilizler bu kibirden vazgeçerler ve dürüst bir yol seçerlerse ikinci bir teklif dikkate alınabilir.»

Mustafa Kemal (Atatürk)

12.8.1920

«Azizim Lord Curzon,

Bildiğiniz gibi, küçük kardeşim, Mustafa Kemal’in elinde Erzurum’da tutsaktır… Tutsak değiş tokuşuna gidemez miyiz?

öğrendiğime göre, bizim elimizde Malta’da birçok Türk vardır ve Mustafa Kemal bunların Anadolu’ya dönmelerini pek arzulamaktadır.»

General Lord Rawlinson

16.8.1920

«Birkaç subay için göstereceğimiz yumuşak yürekliliği, Kemalistler, Barış (Sevr) Antlaşmasını değiştirtmek için kullanmak isteyeceklerdir.»

İngiltere Dışişleri Bakanlığı

18.8.1920

«Bekir Sami Bey’in İngiltere ile imzaladığı bir sözleşmeye göre, elimizde bulunan bütün İngiliz tutsaklarını geri verecektik. Buna karşılık, İngilizler de ellerindeki Türk tutsaklarını bize vereceklerdi. Yalnız, Türk tutsaklarından, Ermenilere ve İngiliz tutsaklarına kıyım yapmış ya da kötülük etmiş olduğu öne sürülenler, verilmeyecekti.

Hükümetimiz elbette böyle bir sözleşmeyi uygun görüp onaylayamazdı…»

Mustafa Kemal (Atatürk) Söylev, II, s. 431

«İngiliz Yüksek Komiseri, bütün Türk tutsaklarının bütün İngiliz tutsaklarıyla değiş tokuş edilmesini İngiltere Hükümeti adına kabul etmektedir.»

Sir Horace Rumbold

1.11.1921

 

Kaynak: Malta Sürgünleri BİLÂL N. ŞİMŞİR, Birinci Basım 1976 İkinci Basım Nisan 1985 İstanbul

 


[1]             Rauf Orbay’ın Hatıraları, Yakın Tarihimiz, Cilt 1, s. 210.

[2]            F. O. – Cab. P. No. 494 A. İngiliz Savaş kabinesinin 31.10.1918 günlü oturumu.

[3]              Yakın Tarihimiz, Cilt 2, s. 18-19.

[4]             Yeni Gün, 2.11.1918; Celâl Bayar, Ben de Yazdım, Cilt I, s. 97-98

[5]        G. Jaeschke, Kurtuluş Savaşı İle İlgili İngiliz Belgeleri, s. 21-23.

[6]        Dr. Selâhi Sonyel, Türk Kurtuluş Savaşı ve Dış Politika,I., s. 15.

[7]        F. O. 371/5089/E. 2210 – Plumer’den Sömürgeler Bakanlığına tel. Malta, 18.3.1920, No: A. 66.

[8]          F. O. 371/5089/E. 2805 – De Robeck’ten Curzon’a Yazı. İstanbul, 25.3.1920, No: 402/R. 2886.

[9]         F. O. 406/40, No. 31, p. 32: Memorandum on certain conditions of Settlement of Westem Asia, 11.11.1918.

[10]      Harp Tarihi Dairesi, Türk İstiklâl Harbi I, Mondros Mütarekesi ve Tatbikatı. Ankara 1962, s. 74.

[11]        Harp Tarihi Dairesi, Türk İstiklâl Harbi I…, s. 78-98.

[12]        Doğan Avcıoğlu, Millî Kurtuluş Tarihi, İstanbul 1974, C. 3, s. 1153.

[13]        Genkurbaş, Harp Tarihi Dairesi, Türk İstiklâl Savaşı, Cilt 1, s. 201.

[14]       F. O. 371/4175/170560.

[15]       ibid.

[16]        F. O. 371/4172/2546 – Calthorpe’tan Foreign Office’e. Şifre tel. İstanbul, 3.1.1919, No. 22.

[17]         F. O. 371/4173/47590 – War Office’den İstanbul, Kahire ve Bağdat İngiliz Başkomutanlıklarına. Şifre tel. Londra, 3.1.1919, No. 73364.

[18]         Harp Tarihi Dairesi, Türk İstiklâl Harbi I, .. s. 163- 166.

[19]         F. O. 371/4172/11472 – Milne’den War Office’e. Şifre tel. İstanbul, 12.1.1919, No. 1.-4396.

[20]       F. O. 371/4172/9205 – İngiltere Savunma Bakanlığından Dışişleri Bakanlığına Yazı. DMI. Londra, 15.1.1919, No. BI/1742 (MI. 2).

[21]       Albay Ali Rifat Bey’in İngilizlerce tutuklanması ve Ba- tum’da yargılanmak istenmesi konusuyla ilgili olarak İstanbul Hariciye Nezareti Arşivlerinde başlıbaşma bir dosya vardır. Bkz. HNA – MÜ – Karton 53. Dosya 2.

[22]        ibid. s. 169.

[23] F. O. 371/4172/20441 – Conference regarding the execution of Terms of Armistice by Turkey held at War Office, 23rd Ja- nuary, 1919.

[24]           F. O. 371/4172 Foreign Office’den Calthorpe’a Şifre tel. Çok acele. Londra, 5.2.1919, No. 233.

[25]        F. O. 371/4172/24082 – Calthorpe’tan Foreign Office’e şifre tel. İstanbul, 12.2.1919, No. 305.

[26]        F. O. 371/4172/7176 – Askerî İstihbarat Başkanlığından Foreign Office’e. Yazı. 13.1.1919, No. BI/1716 (M 12.).

[27]      F. O. 371/4172 – Calthorpe’tan Foreign Office’e. Şifre tel. İstanbul, 15.1.1919, No. 111. Çok ivedi.

[28]        F. O. 371/4172/9205 – Askerî İstihbarat Başkanlığından Foreign Office’e. Yazı. Londra, 15.1.1919, No. BI/1742 (M 1.2.).

[29]        F. O. 371/4172/26088 – War Office’den İstanbul, Kahire ve Bağdat Başkomutanlıklarına. Şifre tel. 25.1.1919, No. 74483.

[30]         F. O. 371/4173/47590 – Allenby’den War Office’e. Şifre tel Kahire, 14.2.1919, No. E. A. 2223.

[31]        F. O. 371/4174/102553 – Osmanlı Hâriciyesinden İngiliz Yüksek Komiserliğine Nota. 18.5.1919, No. 15767/206.

[32]        F. O. 371/4174/102553 – Osmanlı Hâriciyesinden İngiliz Yüksek Komiserliğine Nota. 12.6.1919, No. 16313/272.

[33]        F. O. 371/4175/162837 – İngiltere Harbiye Bakanlığından Dışişleri Bakanlığına Yazı. 17.12.1919, No. 0152/4987/MI. 2’nin eki.

[34]        ibid.

[35]        F. O. 371/4173/47590 – Ingiltere Dışişleri Bakanlığından Mr. Balfour’a yazı. Londra, 2.4.1919, No. 1871.

[36]       F. O. 371/4173/77213 – İngiliz Dışişlerinden Balfour’a şifre tel. Londra, 21.5.1919, No. 740 (R) ve 26.5.1919 günlü parlamento sorusu.

[37]        F. O. 371/4174/129560 – İngiltere Dışişleri Bakanlığından İngiltere Başsavcılığına. Yazı. 10.7.1919, No. 1270.

[38]       F. O. 371/4174/118377 – Calthorpe’tan Foreign Office’e. Yazı. 1.8.1919, No. 1364/5056/14 ek: Memorandum on arrest and deportation of Turkish Officials other than those charged with offences against prisoners of \var.

[39] ibid.

[40]       F. O. 371/4174/136069 – De Robeck’ten Curzon’a.

[41]        F. O. 371/4175/163689 – De Robeck’ten Curzon’a rapor. İstanbul, 6.12.1919, No. 279/R/1315 D.

[42]       ibid.

[43]        F. O. 371/4175/170560 – War Office’den Foreign Office’e. Yazı. Londra, 2.1.1920, No. 0103/3/883. M I. 6. Ek listeler.

[44]        F. O. 371/5089/E. 1346 – De Robeck’ten Curzon’a. Yazı.

  1. 12.2.1920,                  No. 217.

[45]        B listesi 130 kişilik değil, 147 kişiliktir. De Robeck, listeye sonradan eklediği 17 kişiyi unutmuş gibi davranıyor (B.N.Ş.).

[46]         F. O. 371/5089/E. 1054 • 4.3.1920 günlü Avam Kamarası görüşmeleri.

[47]         F. O. 371/5090/E. 7852 – 5.7.1920 günlü Parlamento görüşmeleri.

[48]        F. O. 371/5090/E. 12773 – Başsavcılıktan İngiliz Dışişleri Bakanlığına karşılık. Londra, 15.10.1920.

[49]        F. O. 371/5090/E. 9934 – İngiltere Başsavcılığının İngiliz Hükümetine muhtırası, Londra, 4.8.1920.

[50]        İngiliz savaş tutsaklarına kötü davranmakla suçlanan bu sekiz kişinin adlan ve Malta’daki sürgün numaraları şöy- ledir:

  1. 2679                                   — Tevfik Mehmet Bey,
  2. 2680                                   — Ahmet Tevfik Bey,
  3. 2694                                   — Cemal Bey,
  4. 2700                                   — Ahmet Cevat Bey,
  5. 2707                                   — Mazlum Bey,
  6. 2710                                   — Hakkı İbrahim Bey,
  7. 2732                                   — Süleyman Numan Paşa,
  8. 2745                                   — Tahir Bey.

[51]        F. O. 371/6499/E. 1801 – İngiliz Başsavcılığından Foreign Office’e. Yazı. Londra, 8.2.1921.

[52]       ibid.

[53]       F. O. 371/6500/E. 3557 – Rumbold’dan Curzon’a yazı. İstanbul, 16.3.1921, No. 277/1983/24.

[54]        F. O. 371/6500/E. 3552. Curzon’dan Geddes’e. Şifre tel. Londra, 31.3.1921, No. 176. «Dağıtımı Yapılmaz.»

[55] F. O. 371/6503/E. 6311  J Geddes’ten Curzon’a. Şifre tel. Wasington, 2.6.1921, No. 374. «Dağıtımı Yapılmaz.»

[56]       ibid., Curzon’dan Geddes’e. Yazı. Londra, 16.6.1921, No. E. 6311/132/44.

[57]        F. O. 371/6504/E. 8519 – Craigie’den Curzon’a. Yazı. Waşington, 13.7.1921, No. 722.

[58]        F. O. 371/6504/E. 8745-İngiliz Başsavcılığından Dışişlerine yazı. Londra, 29.7.1921. Bu yazı üzerine Dışişleri yetkilisi Mr. Edmonds : «Bu yazıdan anlaşıldığına göre, (sürgünleri) mahkûm ettirme şansımız hemen hemen sıfırdır… Amerikan Hükümetinin de bize hiçbir delil yardımında bulunamayacağını anladık,» dedi.

[59]        ibld., Curzon’dan Rumbold’a Yazı. Londra, 10.8.1921, No. 851.

[60]        ibid. İngiliz Dışişlerinin 5.6.1920 günlü notu.

[61]        ibid. İngiliz Dışişlerinden Savunma Bakanlığına yazı. 11.6.1920.

[62]        Bu davarım tutanakları ve Mahkemenin verdiği karar örneği için Bkz. F. O. 371/12323.

 

 

 

 

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

....

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.