ERMİŞİN BAHÇESİ – (Nebi’nin Cenneti) The Garden of the Prophet -Halil CİBRAN

 

HAKKINDA

Şaşıracak bir şey yok, her şey çok açık: Eğer öğünçle içinde dolaştıklarının gerçekte kendi yıkıntıları olduğunu uyarıyorsanız, çekip almaya çalışıyorsanız dilsiz boyunları kütükle kılıç arasından, kahraman sayılanların yüzlerine haykırdığınız zorbalığı elbet hesap soracaktır, elbet meydanlara yığılıp ateşe verilecektir sözleriniz.

Dünya’lı (1883’de Lübnan’da doğup ABD’de öldüyse de Dünya’lı) Halil CİBRAN yakılan kitaplarında hep insanın peşine düşmüştü. “İnsan” deyince: insanın bireysel özünün kendi içinde değil, dışıyla kurduğu nesnel ilişkilerde olduğunu, sevgi, acı, neşe, bütün duygu ve düşüncelerin somut toplumsallığını değerlendirmiştir.

Zincirin, en zayıf halkası kadar zayıf olduğu gibi, aynı zamanda en güçlü halkası kadarda güçlü olduğunu; insanları küçük çabalarının boyutlarına bakarak ölçmenin, okyanusun gücünü dalgalarının köpüklerine bakarak tahmin etmek olacağını söyler. Haksızlığa boyun eğmeyi reddeder; bu doğrultuda en küçük çabayı değerli sayar.

İnsanı okyanusa benzetir; onun bir ve tek ulus ve ulusların kendini ulus sanan bölünmüş parçalar olduğunu görür. Maddeye tapma hastalığına savaş açar.

Kitaplarında hiçbir zaman ucuz Amerikan filmlerindeki mutlak iyi ile mutlak kötünün portreleri çizilmez, ikisi birdir ve birlikte vardırlar. Kategorileri karşıtlarıyla birlikte ele alır.

Bunlar herkesin hoşlanacağı görüşler olmamıştır. Çünkü taş, dalganın düzenini bozar. Şaşacak ne var.

Acılı yaşamından hiç yakınmamıştır. “The Voice of The Master“da ‘Ben kimim ve ne için varım?” diye sorarak şunları söylüyor:

“Bunlar ve diğer öğretilerden söz edişim nedeniyledir ki cezaya çarptırılıp, sürgüne gönderildim ve Kilise tarafından afaroz edildim…geçirdiğim yıllarda hiçbir pişmanlığa kapılmış değilim. Gerçek’i arayıp da onu insanlara açıklayan herkes acı çekmeye mahkumdur.”

Bu söylediklerinin hepsini yaşadı; ancak ermiş de olsa insanın adam olmak için kırk yıl sırtında tekkeye odun taşıması gerektiğini görüyordu; anlatmayıp ne yapsındı. Bu sentezin ürünü, 48 yaşında yoksulluk içinde yakalanılan ölümden yarınlara taşabilen sözleri oldu.

Keşke bunları çoktan gerilerde bırakmış, keşke başına gelenlere şaşırıyor olabilseydik. Yazık ki bugün de öğreneceklerimiz vardı ondan. “Ermişin Bahçesi” (The Garden of the Prophet) ölümünden sonra basılmıştır ve “Ermiş”in (The Prophet) devamı sayılıyor. Bilge “Ermiş le Orphalese kentinden bindiği gemiden bu kitapta iner.

(Ek Not: Her ne kadar (The Prophet) ‘in devamı gibi lansedilsede, bu eserin muhtevasında bir sıkıntı var. Yayına hazırlayanlar içeriği ile oynamışlar. Birinci kitaptaki aheng konu düzenindeki mesajlar burada eritilmiş (Eğer bu şekilde değilse olgunlaşmamış bir eser görünümü var). Halil Cibran hakkında uzman olanların bu görüşü dillendirebileceklerini düşünüyorum.

Bir insanın dünyadan göçtükten sonra çıkarılan eserlerinde, hazırlayanların sansürüne uğradığını biliyoruz.  Fakat yaralı/kemâli noksan bu eseri de sizlere aktarıp aradaki farkı görmenizi istedim. İhramcızâde)

“Düşünce uzayın bir kuşudur, sözcüklerden yapılmış bir kafese konduğunda belki kanatlarını açabilir, ama uçamaz.” Üstelik ötüşünü duvarlar ötesinden dinliyorsanız, bölük-pörçük kalır melodisi kulağınızda. Dil farkının ördüğü duvarlar ardından dinlediğimiz melodiyi, şiirsel lezzetini koruyarak taklit etmeye çalıştık. Ama hele Cibran gibi sözcüklere kendi değişik anlamlarını yükleyen birini aynı lezzette sunmak, olamaz bir uğraş. Bu uğraşta, ülkemizin titiz ve değerli araştırmacılarından Aytunç ALTINDAL’ın önceki iki Cibran çevirisinden yararlandığımızı da belirtmek gerekir.

Sonuçta, o kendi dilinde söyledi, biz kendi dilimizce anladık. Halil CİBRAN’ın söyledikleri günümüz Türkiye’sinde kaç kişinin eline, yüreğine ve aklına ulaşabilecek; neyi, ne kadar değiştirmeye gücü yetecek? “Ermiş”te diyor ki:

“Eğer bunlar belirsiz sözlerse, onları daha açık kılmaya kalkışmayın.
Her şeyin başlangıcı belirsiz ve sislidir…ama sonu öyle değildir.
Sizlerin, beni bir başlangıç olarak anımsayacağınızı umarım.”

Başlangıç olsun.

R. Tanju SİRMEN

ERMİŞİN BAHÇESİ – (Nebi’nin Cenneti)
The Garden of the Prophet

El Mustafa, o seçkin ve sevilen, o kendi gününe bir öğle vakti, anma ayı Ticrin’de kendi doğumunun adacığına dönüyordu.

Ve gemisi limana yaklaştığında pruvada ayağa kalktı ve gemicileri çevresindeydiler. Ve kalbinde bir eve dönüş vardı.

Ve konuştu ve deniz onun sesindeydi ve dedi: “Doğdu­ğumuz adacığa bakın. Burada da yeryüzü bize bir şarkı ve bir bilmece sunuyor; gökyüzüne doğru bir şarkı, yeryüzüne doğru bir bilmece; ve yeryüzüyle gökyüzü arasında bizim kendi tutkumuzdan gayri neyimiz vardır ki bu şarkıyı taşıya­cak ve bu bilmeceyi çözecek.

“Deniz bu sahillerde bize bir kez daha teslim olmakta, oysa biz onun dalgalarından bir dalgayız. O bizi ileriye, onun konuşmasına ses olmaya gönderdi, fakat bunu nasıl yapa­cağız kalbimizin simetrisini kayalarda ve kumlarda parçala­madıkça.

“Bu yüzden gemicilerin ve denizin yasası şudur: Özgür olmak istiyorsan, sise dönmeye ihtiyaç duyacaksın. Şekilsiz­lik daima bir şekil arayışıdır, sayısız nebulaların güneşler ve aylar haline geleceği an ki gibi; ve biz çoktandır aramakta olanlar, dönmekteyiz şimdi bu adacığa, katı kalıplara, buhura dönüşmeli ve bir kez daha başlamayı öğrenmeliyiz. Ve baş­ka ne vardır ki yaşayacak ve doruklara yükselecek, parçala­nıp tutku ve özgürlüğe dönüşmek dışında?

“Daima şarkı söyleyebileceğimiz ve bizi duyabilecekleri kıyıların arayışında olacak mıyız. Ancak neyin dalgası duya­cak bir kulak olmayan yerde kırılır? O, daha derindeki acıla­rımızı emziren içimizdeki duyulmamıştır. O, bir duyulmamış­tır ki aynı zamanda, ruhumuzu oyup biçim verir ve geleceği­mizi şekillendirir.”

Sonra gemicilerinden biri öne çıktı ve dedi: “Bilge, bu limana kadar özlemimize kaptanlık ettin ve bak işte geldik. Yine de acıdan ve kırılacak kalplerden söz edersin.”

Ve o yanıtladı ve dedi: “özgürlükten söz etmedim mi, ve bizim daha da büyük özgürlüğümüz olan buhardan? Yine de sancılıdır, doğduğum adacığa hac eylerim, katledilmiş bi­rinin hayaletinin onu katledenlerden önce diz üstü çökmesi gibi.”

Ve bir başka denizci konuştu, ve dedi: “Mendirek üze­rindeki kalabalığa bak. Onlar sessizlikleri içinde senin gelişi­nin gününü hatta saatini önceden bildiler ve seni beklemek için tarlalarını ve bağlarını bırakıp sevgili yoksullukları içinde bir araya toplandılar

Ve El Mustafa uzaktaki yığınlara baktı ve yüreği onların özlemiyle doluydu ve sessiz kaldı.

Sonra bir haykırış geldi halktan ve bu bir anımsatış ve yakarış feryadıydı.

Ve o gemicilerine bakarak dedi: “Ve ben onlara ne ge­tirdim? Uzak bir diyarda bir avcıydım ben. Bana verdikleri al­tın okları amacına uygun harcamış olabilirim, fakat hiç bir düzenbazlığı alaşağı edemedim. İzlemedim okları. Umudum odur ki şimdi onlar yeryüzüne inmeyecek yaralı kartalların gagalarıyla güneşe saçılıyorlardı. Ve umuyorum ki ok başla­rı onlara ekmek ve şarap için gereksinenlerin ellerine düş­müştür.

“Uçuşlarını nerede geçirdiler bilemem, ama şunu biliyo­rum: kavislerini gökyüzünde yaptılar.

“öyle olsa da, aşkın eli hala üzerimdedir benim, ve siz benim gemicilerim, madem ki hala benim görüntümü gezdi­rirsiniz denizlerde, ve ben dilsiz olmayacağım. Mevsimlerin eli boğazıma sarıldığı zaman haykıracağım ve sözlerimi şakı­yacağım dudaklarım alevlerle yandığı zaman.”

Ve o bunları söylediği için yüreklerinde sıkıntı duydular. Ve biri dedi: “öğret bize hepsini bilge, mademki damarları­mızda senin kanın akmaktadır ve soluğumuz senin güzel kokundur, anlayacağımızı umuyoruz.”

Sonra o yanıtladı onları ve rüzgar onun sesindeydi, ve dedi: “Siz beni doğduğum adacığıma öğretmen olmam için mi getirdiniz? Henüz (bilgelik tarafından esir edilmedim ben. Derinden derine daima seslenen kendimden başka bir şey bilmediğim bilgisinden söz etmek için daha çok genç ve çok tazeyim.

“Bırakın bilgeliğe sahip olacak olan, bir küçük sarı ya­ban çiçeğinde ya da bir parçacık kırmızı kilde araştırsın onu. Ben hala bir şarkıcıyım. Hala dünyanın şarkısını ve sizin iki uyku arasında dolaşan kaybolmuş düşünüzü şakıyacağım. Ancak gözlerimi denizin üstüne dikeceğim.”

Ve şimdi gemi limana girdi ve mendireğe ulaştı, ve o doğumunun adacığına gelmişti ve bir kez daha kendi insan­larının arasında ayaktaydı. Ve içindeki eve dönüş yalnızlığı öylesine sarsıldı ki, yüreğinden büyük bir çığlık yükseldi.

Ve herkes sessizce onun sözlerini bekliyordu, fakat o yanıtlamadı onları, anıların üzüncü açıldı içinde ve yüreğin­den şunları geçirdi: “Şarkı söyleyeceğim dedim mi? Ancak dudaklarımı açabilirim, şu yaşamın sesi ileri çıkabilir ve ken­dini sevinç ve destek için rüzgara bırakabilir.”

Sonra Kerime, annesinin bahçesinde onunla oynayan çocuk, konuştu ve dedi: “On iki yıldır yüzünü bizden gizledin, on iki yıldır sesine acıktık ve susadık.”

Ve o gitgide çoğalan bir şefkatle ona, ölümün beyaz kanatlarıyla bütünleştiğinde annesinin gözlerini kapatana baktı.

Ve yanıtladı ve dedi: “On iki yıl? On iki yıl mı dedin Keri­me? Ben özlemimi o yaldızlı asayla ölçmemiştim, ne de seslenmemiştim onun derinliklerine. Aşk sıla aşkı olduğunda za­manın ölçülerini ve seslenişlerini tüketir.

“Dakikalar vardır, ayrılığın ölçülemeyecek kadar uzun sürelerini tutar. Ayrılmak aklın tüketilmesinden başka bir şey değildir. Belki de biz ayrılmadık.”

Ve El Mustafa insanlara baktı, ve genç ve yaşlı, ve yapı­lı ve sıska, güneşin ve rüzgarın yalamasından al al olanlar ve soluk çehreler, yüzlerinde özlemin ve sorgulamanın ışığı, hepsini gördü.

Ve biri konuştu, ve dedi: “Bilge, yaşam bizim umutları­mıza ve arzularımıza acımasız davrandı. Yüreklerimiz acı çe­ker ve biz anlamayız. Sana yalvarıyorum, dinle bizi ve bize acılarımızın anlamını aç.”

Ve kalbi sevecenlikle kımıldadı ve dedi: “Yaşam yaşa­yan şeylerin hepsinden daha eskidir; güzelliğin dünyada gü­zel doğmazdan önce kanatlanmış olduğu gibi ve gerçekliğin gerçek söylenmezden önce de var olduğu gibi.

“Yaşam bizim sessizliğimizde şarkı söyler ve uykularımızda rüyalar görür. Yenik ve düşkün olduğumuzda bile, Yaşam tahtta ve yücelerdedir. Ve ağladığımız zaman, Yaşam gülümser bize günden ve biz zincirlerimizi sürürken bile öz­gürdür.

“Çoğu zaman Yaşamı acımasız isimlerle çağırırız, oysa yalnız biz kendimiz acımasız ve karanlıkken yaparız bunu. Ve boş ve yararsız sayarız onu, ancak ruhumuz harap yerlerin kaygusuna düştüğü ve yüreğimiz aşırı derecede kendini dü­şünmekle sarhoş olduğu zaman.

“Yaşam derin ve yüce ve ıraktır; oysa sizin engin görü­şünüz yalnızca ayaklarına ulaşabilir onun, yakındaysa da, ve yine de yalnızca sizin soluğunuzun fısıltısı yüreğine ulaşır, gölgenizin karaltısı düşer yüzüne ve en belirsiz ağlayışlarını­zın yansısı onun göğsünde bir ilkbahara ve bir güze dönü­şür.

“Ve Yaşam örtülü ve gizlenmiştir, daha büyük benliğini­zin örtünmesi ve gizlenmesi gibi. Ancak Yaşam konuştuğu zaman, tüm rüzgarlar sözlere dönüşür; ve konuştuğunda yeniden, dudaklarınızda gülümsemeler ve gözlerinizde dam­lacıklar sözlere dönüşür. Şarkı söylediği zaman, sağırlar du­yar ve duyulur ve yürümeye başladığında, görmeyenler gö­rür onu ve hayran olur ve hayret ve şaşkınlık içinde onu iz­ler.”

Ve koptu konuşmadan ve halkı engin bir sessizlik ku­şattı, bu sessizliğin içinde duyulmayan bir şarkı vardı ve yal­nızlıkları ve sızıları yatışmıştı.


Ve onları birdenbire bırakıp Bahçe’sine, anasının ve babasının Bahçe’sine, onların ve onların atalarının uykuya yattığı yere giden patikayı izlemeye başladı.

Ve bunun bir eve dönüş olduğunu ve onun yalnızlığını anlayanlar, halkının bu davranışından sonra, bu hoşgeldin şenliğini çoğaltacak hiç bir hışmı kalmadığı için onu izleyecek olanlar vardı.

Fakat gemisinin kaptanı onlara şunu öğütledi: ‘Kendi yoluna gitmesine göz yumun. Ekmeği yalnızlığın ekmeği olduğu ve kadehinde yalnız başına içebileceği anıların şarabı durduğu için.”

Ve gemicileri kaptanlarının söylediklerinin doğruluğunu bildiklerinden adımlarını tuttular. Ve mendirekte toplaşanların tümü ayaklarının arzusunu dizginlediler.

Yalnızca Kerime, onun yalnızlığına ve anılarına sevgi duyarak, kısa bir süre ardından gitti. Ve fakat konuşmadı, döndü ve kendi evine doğru yürüdü ve bahçede badem ağacının altında, nedenini bilmeden ağladı.

*

Ve El Mustafa geldi ve anasının ve babasının Bahçe’sini buldu, girdi içeri, peşinden kimsenin gelememesi için girişi kapadı.

Ve o evde ve o Bahçe’de kırk gün kırk gece yalnız kaldı, bütün halk onun yalnız kalacağını bildiğinden ve kapalı olduğundan hiç kimse kapıya bile yaklaşmadı.

Ve kırk gün ve gece sona erdiğinde, onlar gelebilsinler diye El Mustafa kapıyı açtı.

Ve onunla Bahçe’de birlikte olabilmeye dokuz adam geldiler; kendi gemisinden üç gemici; Tapınak’ta çalışanlardan üç kişi; ve çocukluğunda ona oyun arkadaşı olmuşlardan üçü. Ve bunlar onun müridleriydiler.

Ve bir sabah vakti müridleri onun çevresine oturdular, onun gözlerinde uzaklıklar ve anılar vardı. Ve Hafız adlı müridi dedi: “Bilge, bize Orphalese şehrini anlat, şu on iki yılını geçirdiğin yeri.”

Ve El Mustafa suskundu, uzak tepelere ve engin gökyüzüne bakıyordu, suskunluğunda bir çarpışma vardı.

 

 

 


Sonra dedi: “Dostlarım ve yol arkadaşlarım, inanışlarla dopdolu ve fakat dini bomboş olan ulusa ne yazık.

“Ne yazık o ulusa ki bir urba giyer kendi dokumaz, bir ekmek yer kendi hasat etmez ve bir şarap içer ki kendi testi­sinden akmaz.

“Ne yazık o ulusa ki zorbayı kahraman diye alkışlar ve gösterişi fatih cömertliği sayar.

“Bir ulusa ve ne yazık ki rüyasında küçümsediği tutkuya uyanıkken boyun eğer.

“Ne yazık o ulusa ki bir cenaze töreninde yürürken se­sini yükseltmez, kendi yıkıntılar; içindeyken bile öğünür ve ensesi kılıçla kütük arasında uzanmışken ayaklanmaktan ge­ri duracaktır.

“Devlet adamı bir tilki, düşünürü bir hokkabaz ve sanatı yamama ve taklit olan o ulusa ne yazıktır.

“Ne yazık o ulusa ki yeni yöneticisini borazanlarla karşı­lar ve yalnızca bir diğerini yine borazanlarla karşılamak için, yuhalarla uğurlar.

“Ne yazık o ulusa ki bilgeleri yıllardır dilsizdir ve güçlüleri beşiktedir henüz.

“Ne yazık ki o ulusa parçalara bölünmüştür, her parça­sı kendini bir ulus sanır.”

*

Ve biri dedi: “Bize şimdi kalbinden ne geçiyorsa onu anlat.” ‘

Ve bunu söyleyene baktı, sesinde bir yıldızın şarkı söyleyen sesi vardı ve dedi: “Gözü açık rüyanızda, sustuğunuz ve derindeki kendinizi dinlediğiniz zaman, düşünceleriniz, kar tanecikleri gibi, düşer ve telaşla kanat çırpar ve boşluğunuzun bütün seslerini beyaz sessizlikle örter.

“Ve gözü açık rüyalar kalbinizin gökağacında goncalanıp çiçek açan bulutlardan başka nedir? Ve yürek rüzgarlarınızın tepelere ve tarlalara saçtığı taç yapraklardan başka nedir düşünceleriniz?

“Ve sizin içinizdeki biçimsizlik biçim alana kadar barışı beklemeniz gibi, bulut da birleşip Kutsal Parmaklar onun gri arzusuna küçük kristal güneşler ve aylar ve yıldızlar şeklini verene kadar rüzgarla sürüklenecek.”

Sonra Sarkis, yarı şüphede, konuştu ve dedi: “Fakat bahar gelecektir ve rüyalarımızın ve düşüncelerimizin bütün karları eriyecek ve öylece kalacaktır.”

Ve o şunları söyleyerek yanıtladı onu: “Bahar uyuklayan korulukların ve bağların arasında O’na inananı aramaya geldiğinde, karlar gerçekten eriyecektir ve nehri bulmak için derecikler halinde koşacaktır vadide, mersin ağaçlarına ve defnelere saki olmaya.

“Yani kalbinizin karları eriyecektir. Baharınız geldiği zaman, böylece vadide derecikler halinde hayatın nehrini araştırmaya koşturacaktır giziniz. Ve nehir gizinizi kucaklayacak ve büyük denize taşıyacaktır.

“Her şey eriyecek ve şarkılara dönüşecektir Bahar geldiği zaman. Yıldızlar, geniş tarlalara düşen o iri kar taneleri bile, şarkı söyleyen derelere dönüşeceklerdir. Ve O’nun yüzünün güneşi geniş ufukta yükseldiğinde, hangi donuk simetri saydam ezgiye dönüşmez? Ve aranızdan kim saki olup mersin ağaçları ve defnelere içki dağıtmaz?

“Fakat daha dün kımıldanan denizle birlikte kımıldanıyordunuz, ve sahilsizdiniz ve bir kendiliğiniz yoktu. Derken rüzgâr, Yaşam’ın soluğu, yüzünde ışıktan bir peçe, dokudu sizi; ve eli birleştirdi ve biçim verdi size ‘ve başınız yukarıda yücelikleri araştırdınız. Fakat deniz düştü ardınıza, şarkısı hâlâ sizinledir. Ve soyunuzu unuttuğunuzu düşünerek, daima analığını gösterecek ve sizi daima kendine çağıracak.

“Dağlar ve çöller arasında dolaşmalarınızda her zaman onun serin kalbinin derinliklerini anımsayacaksınız. Ve çoğu kez neyi özlediğinizi bile bilmeden, onun engin ve düzenli barışının özlemini çekeceksiniz.

“Ve başka nasıl olabilir ki? Koruda ve çardakta, tepede yağmur yapraklar arasında dans ederken, kar yağdığında, bir kutsama ve bir antlaşma; sürülerinizi nehre götürürken vadide; gümüş akıntılar gibi derelerin, yeşil örtüye katıldıkları tarlalarınızda; ilk şebnemlerin cennetleri yansıttığı zaman bahçelerinizde; otlaklarınızda akşamın pusu yolunuzu yarı yarıya örttüğünde; bütün buralarda deniz sizinledir, kalıtınıza bir tanık ve sevginize bir istem.

“O içinizde denize doğru koşan bir kar tanesidir.”

 


Ve Bahçe’de yürüdükleri bir sabah, kapının önünde bir kadın belirdi, bu El Mustafa’nın delikanlılığında kardeşi gibi sevdiği Kerime’ydi. Ve hiç bir şey sormadan ve kapıyı vurmadan, fakat gözlerini özlem ve hüzünle Bahçe’ye dikmiş, öylece duruyordu.

Ve El Mustafa onun göz kapaklarındaki arzuyu gördü ve çevik adımlarla duvara geldi kapıyı açtı ona, ve girdi içeri ve karşılama yapıldı.

Ve konuştu ve dedi: “Sen kendini hepimizden çektin diye biz senin yüzünün ışığında yaşayamaz mıydık? Göresin ki, bu uzun yıllar boyunca bizler seni sevdik ve sağ salim dönüşünü özlemle bekledik. Ve şimdi halk senin için ve seninle konuşmak için ağlaşıyor; ve ben onlar adına, onlara görünmen, bilgeliğinden anlatman ve kalplerin kırıklarını yatıştırman ve aptallığımızı eğitmen için sana yakarmaya gönderilmiş ulağım.”

Ve ona bakarak dedi: “Bütün insanlara bilge demedikçe bana da bilge deme. Genç bir meyvayım ben, hâlâ dalına sarılan, ve bir çiçek oluşum daha dündü.

“Ve aranızdan hiç kimseye aptal deme, çünkü gerçekte bizler ne akıllıyız ne de aptal. Bizler yaşam ağacının üzerinde yeşil yapraklarız ve yaşamın kendisi bilgeliğin ve şüphesiz aptallığın ötesindedir.

“Ve ben gerçekten kendimi sizden çektim mi? Bilmiyor musun ki ruhun hayallerde aşamayacağı uzaklık yoktur? Ve kişi ne zaman o uzaklığı aşacak olsa, o ruhun içinde bir ahenk haline gelir.

“Seninle en yakın kimsesiz komşun arasındaki uzaklık gerçekte seninle yedi kıta yedi deniz ötelerde yaşayan sevdiğinle aranızdakinden daha büyüktür.

“Anımsamalarda uzaklıklar yoktur; ve yalnızca unut(ul)mada bir büyük girdap vardır ki ne sesin ne de gözün aşamaz.

“Okyanusların kıyılarıyla en yüksek dağın doruğu arasında bir gizli yol vardır ki toprağın evlatları ile bir olmazdan önce geçmek zorundasındır.

“Ve bilginle anlayışın arasında bir gizli patika vardır ki insanoğlu ile, dolayısıyla kendinle bir olabilmek için keşfetmen gereklidir.

“Veren sağ elin ile alan sol elin arasında bir büyük boşluk vardır. Ancak onların ikisini de hem veren hem de alan olarak görmekle aralarındaki boşluğu yok edebilirsin, çünkü boşluğun üstesinden gelmek ancak ne verecek ne de alacak hiç bir şeyin olmadığını bilmektedir.

“Gerçekte en engin uzaklık uykuda gördüğün düşle uyanıklığın arasında uzanandır; ve bir eylem olanla bir istek olarak kalan arasındakidir.

“Ve Yaşamla bir olmazdan önce geçmen gereken bir başka yol vardır hâlâ. Fakat o yoldan söz etmeyeceğim şimdilik, görüyorum ki yolculuk etmekten daha şimdiden bitkinsin.”

 


Sonra o ve kadın ve dokuz adam, pazar yerine kadar gittiler, o halkıyla, arkadaşları ve komşularıyla konuştu ve kalplerinde ve göz kapaklarında neşe vardı.

Ve dedi: Uykuda büyür ve düşlerinizde yaşarsınız dopdolu hayatınızı. Bütün günleriniz gecenin dinginliğinde edindiklerinize şükranla geçer.

“Çoğu zaman geceyi dinlenmenin mevsimi olarak düşünür ve anarsınız, oysa gerçekte gece aramanın ve bulmanın mevsimidir.

“Gün size bilginin gücünü verir ve parmaklarınıza alma sanatında ustalaşmayı öğretir; fakat sizi Yaşamın hazine dairesine götüren gecedir.

“Güneş büyüyen her şeye ışığa özlemlerini öğretir. Fakat onları yıldızlara ulaştıran gecedir.

“Ormandaki ağaçların ve bahçedeki çiçeklerin üzerine bir duvak dokuyan ve sonra zengin şöleni dağıtıp zifaf odasını hazırlayan bilfiil gecenin dinginliğidir; ve bu kutsal sessizlik içinde yarın, Zamanın rahminde gebe kalır.

“Dolayısıyla o sizinledir ve dolayısıyla, aranırken, yiyecek ve başarıyı bulursunuz. Ve her ne kadar şafakla beraber uyanışınız belleği silerse de, düşler sofrası sonsuzca uzanır ve zifaf odası hep bekler.”

Ve bir ara suskun kaldı ve onlar da, onun sözlerini bekleyerek sustular. Sonra yeniden konuştu: “Bedenler içinde dolaşıyor olsanız da sizler birer ruhsunuz; ve, karanlıkta yanan gazyağı gibi, lambanın içinde duruyor olsanız da alevlersiniz.

“Eğer yalnızca kupkuru bedenler olsaydınız, o zaman önünüzde duruşum ve size söylediklerim boşluktan başka bir şey olmazdı, tıpkı bir ölünün bir ölüye seslenişi gibi. Oysa hiç de öyle değil. İçinizdeki olanca ölümsüzlük güne ve geceye salınmıştır ve ne tutulabilir ne de prangaya vurulabilir, çünkü o En Yüce’nin dileği budur. Sizler O’nun soluğusunuz tıpkı ne tutulan ne de kafese konulan rüzgar gibi. Ve ben de O’nun soluğunun soluğuyum.”

Ve çabucak ortalarından yürüdü ve yeniden Bahçeye girdi.

Ve Sarkis, yarı şüphede olan, konuştu ve dedi: “Ve ya çirkinlik, Bilge? Hiç çirkinlikten söz etmiyorsun.”

Ve El Mustafa yanıtladı onu, sözlerinde bir kamçı vardı ve dedi: “Dostum, evinin önünden geçtiği halde, kapını çalmıyorsa hangi adam senin konuksever olmadığını söyleyebilir?

“Ve sana hiçbir şey anlamadığın garip bir dilden konuşup da kim seni sağır ve akılsız sayabilir?

“Hiçbir zaman girmek istemediğin birinin yüreğine, hiçbir zaman ulaşmaya çabalamayışın değil midir senin çirkinlik dediğin?

“Eğer çirkinlik diye bir şey varsa, o da, gözlerimizdeki önyargılı ölçekler ve kulaklarımızı tıkayan balmumunun ta kendisidir.

“Hiçbir şeye çirkin deme, dostum, kişinin kendi anılarının huzurunda duyduğu korkudan başka.”

*

Ve bir gün beyaz kavakların uzun gölgelerinde otururlarken, biri konuştu ve dedi: “Bilge, zamandan korkuyorum, yanımızdan geçip gidiyor ve gençliğimizi soyup alıyor, ne veriyor karşılığında?”

Ve o yanıtladı ve dedi: “Bir avuç toprak al şimdi. İçinde bir tohum, ya da bir solucan bulabildin mi? Eğer elin yeterince verimli ve sabırlı olabilseydi, tohum bir ormana ve solucan bir melek sürüsüne dönüşebilirdi. Ve unutma ki tohumları ormanlara ve solucanları meleklere dönüştüren o yıllar, Bu An’a aittir, bütün yıllar, Bu An’da içkindir.

“Ve yılların mevsimleri senin değişen düşüncelerinden başka nedir? Bahar bir uyanıştır göğsünde, fakat yaz bir farkına varıştır kendi bereketliliğinin. Varlığında o hâlâ çocuk kalana söylediğin ninnideki eski zamanlardan kalmalık değil midir güz? Ve sorarım, nedir kış, bütün diğer mevsimlerin düşleriyle yatılan bir büyük uykudan başka.”

Ve sonra Mannus, merakla, ona doğru baktı ve incir ağacının üzerinden fışkırmış çiçekli bitkileri gördü. Ve dedi: “Asalaklara bak, Bilge. Onlar için ne diyorsun? Güneşin sebatkâr çocuğundan ışığı çalan yorgun gözlü hırsızlar onlar, dallarına ve yapraklarına seğirten özsuyun keyfini çıkarıyorlar.”

Ve onu şunları söyleyerek yanıtladı: Dostum, biz hepimiz asalağız. Biz bir parça yeşilliği nabzı atan hayata dönüştürmeye çabalayanlar, hayatı yeşilliği bile bilmeden dosdoğru yeşillikten alan onlardan daha üstün değiliz.

“Bir ana çocuğuna: ‘Beni, kalbimi ve ellerimi yıprattığın için seni, asıl anan olan ormana geri veriyorum’ der mi?

“Ya da bir şarkıcı kendi şarkısını: ‘Hemen geldiğin yankılar mağarasına geri dön, çünkü seslerin soluğumu harcıyor’ diyerek azarlar mı?

“Ve bir çoban: ‘Sizi götürüp yayabileceğim hiçbir otlağım yok; bu yüzden kesilip ölün ve bu nedene kurban olun’ der mi hiç bir yaşındaki hayvanlarına?

“Hayır, dostum, bütün bunlar daha sorulmadan yanıtlanmıştır, ve düşleriniz gibi, daha siz uyumadan görülmüştür.

“Birbirimizle birlikte yaşarız yasaya göre, eskiden beri ve sonsuza dek. Bari öyleyse sevgi ve şefkat içinde yaşayalım. Yalnızlığımızda bir diğerimizi ararız ve yanına oturacağımız bir ocakbaşımız olmadığında yollara düşeriz.

“Dostlarım ve kardeşlerim, o yoldan daha geniş olanı yoldaşınızdır.

Ağacın üzerinde yaşayan bu bitkiler gecenin tatlı dinginliğinde dünyanın sütünü içerler ve dünya asude düşünde güneşin memesini emer.

“Ve güneş de, siz ve ben ve var olan her şey gibi kapısı her zaman açık ve sofrası her zaman serili Prensin davet sofrasında eşit onurla oturur.

“Mannus, dostum, var olan her şey bütün diğer var olanlarla birlikte yaşar; ve bütün var olanlar, o En Yüce’nin cömertliğinde, güven içinde, sonsuzca yaşarlar.”

*

Ve bir sabah şafakta gökyüzü henüz solgunken, Bahçede hep birlikte yürüdüler ve yükselen güneşin huzurunda sessizce Doğuya baktılar.

Ve bir süre sonra El Mustafa eliyle işaret etti ve dedi: “Sabah güneşinin bir çiğ damlasındaki görüntüsü, güneşin kendisinden daha az değildir. Yaşamın sizin ruhlarınızdaki yansısı yaşamın kendisinden daha az değildir.

‘ Çiğdem ışığı yansıtır çünkü ışıkla birdir ve siz yaşamı yansıtırsınız çünkü siz ve yaşam birsiniz.

‘Karanlık içindeyken, deyin ki: ‘Bu karanlık henüz doğmamış şafaktır; ve her ne kadar karanlığın doğum sancısı içime dolarsa da, şafak tepelere doğduğu gibi nasılsa bana da doğacaktır.’

“Bir zambağın alacakaranlığında yuvarlaklığının çerçevesini biçimleyen çiğdem Tanrı’nın yüreğinde ruhunu bütünleyen sizlerden farklı değildir.

“Bir çiğdem konuşsa ve dese: ‘Bin yılda ancak bir çiğdem olurum’, onu şöyle yanıtlayın: ‘Bilmez misin ki bütün o yılların ışığı senin çemberinde parlıyor?’”

*

Ve bir akşam bir büyük fırtına ziyaret etti oraları, El Mustafa ve dokuz müridi, gidip ateşin çevresine oturdular, dingin ve sessizdiler.

Derken müridlerden biri dedi: “Yalnızım, Bilge, saatlerin nalları bütün ağırlığıyla göğsümü dövüyor.”

Ve El Mustafa ayağa kalktı ve ortalarında durdu, büyük bir rüzgârın sesine benzer bir sesle dedi: “Yalnız! Ne var bunda? Yalnız geldin ve yalnız döneceksin sise.

“öyleyse içkini yalnız ve sessizlik içinde iç. Sonbahar günleri başka dudaklara başka kadehler verdi ve acı ve tatlı şarapla doldurdu, tıpkı senin kadehini doldurduğu gibi.

“Tadı kendi kanın ve terin gibi olsa da kadehini yalnız başına iç ve yaşamı susuzluğu armağan ettiği için takdir et. Çünkü susuzluk olmasa yüreğin ancak kurumuş bir denizin kıyısıdır, şırıltısız ve gelgitsiz.

“Kadehini yalnız iç, umut ve neşe ile iç.

“Başından yukarılara kaldır ve sonuna kadar yalnız içenlere iç. 

“Bir keresinde insanların eşliğini aramış ve sofralarında onlarla oturup sonuna kadar birlikte içmiştim; fakat onların şarabı bana kalkmadı, ne de bağrıma akmadı. Yalnızca ayaklarıma döküldü. Kuru kaldı fikrim, kalbim kilitlendi ve mühürlendi. Yalnızca ayaklarım onların bulanıklığında onlarlaydı.

“Ve ne insanların eşliğini aramadım bir daha, ne de sofralarında onlarla şarap içtim.

“Dolayısıyla derim ki sana, saatlerin nalları bütün ağırlığıyla göğsünü dövse ne çıkar? Acı kadehini yalnız içmen senin için iyidir, neşe kadehini de yalnız içeceksin.”

*

Ve bir gün, Yunanlı Phardrous, Bahçeye girdiğinde, ayağını bir taşa çarptı ve kızdı. Dönüp taşı aldı, alçak bir sesle: “Hay yoluma çıkan cansız şey!” diyerek fırlatıp attı.

Ve El Mustafa, o seçkin ve sevilen, dedi: “Neden ‘Hay ölü şey’ diyorsun? Bu kadar uzun zamandır bu Bahçedesin ve burada hiç bir şeyin cansız olmadığını bilmiyor musun? Her şey günün ve saygıdeğer gecenin bilincinde yaşar ve parlar. Sen ve taş birsiniz. Yalnızca kalp atışlarında bir fark var. Senin kalbin birazcık daha hızlı çarpar, değil mi, dostum? Fakat, o da o kadar durgun değildir.

“Onun ritmi başka bir ritim olabilir, fakat derim ki sana eğer ruhunun derinliklerini dinler ve boşluğun yüksekliklerini ölçersen, yalnızca bir tek melodi duyacaksın, bu melodide taş ve yıldız şarkı söyler, mükemmel bir uyum içinde, yekdiğeri ile beraber.

“Sözlerim eğer senin anlayışına ulaşamıyorsa, bırak bir başka şafak daha söksün. Eğer kendi görmezliğin içinde takıldığın için bu taşa lanet okuduysan, gökyüzünde başının üzerine rastlayan bir yıldıza da lanet etmelisin. Fakat taşları ve yıldızları bir çocuğun vadideki rengarenk çiçekleri toplayışı gibi toplayacağın gün gelecektir, o zaman bütün bu şeylerin canlı ve mis kokulu olduğunu öğreneceksin.”

*

Ve tapınak çanlarının onların kulaklarını aradığı haftanın ilk gününde, biri konuştu ve dedi: “Bilge, buralarda Tanrı’dan çok söz edildiğini duyuyoruz. Tanrı için ne diyorsun, kimdir O gerçekte?”

Ve o karşılarında, ne rüzgardan ne fırtınadan korkmayan genç bir ağaç gibi durdu ve şöyle yanıtladı: “Düşünün şimdi, yoldaşlarım ve sevgililerim, hepinizin kalplerini içeren bir kalp, hepinizin sevgilerini kapsayan bir sevgi, hepinizin ruhlarını sarmalayan bir ruh, hepinizin sesini taşıyan bir ses ve hepinizin sessizliğinden daha derin ve sonsuz bir sessizlik.

“Bireyselliğinizin içinde kavramaya çalışın şimdi, bütün güzel şeylerden daha çekici bir güzellik, denizin ve ormanın şarkılarından daha engin bir şarkı, bir majeste ki bir tahta oturmuş Orion ayak uzatılan bir puftur yanında, bir asa tutmakta ki Süreyya bir hiç çiğdemlerin pırıltısından başka.

“Daima yiyecek ve barınak, bir urba ve bir dayanak aradınız yalnızca; şimdi de öyle Birisini arayın ki ne oklarınızı doğrultacağınız bir hedef ne de sizi parçacıklardan koruyacak bir taş kovuktur.

“Ve eğer sözlerim havanda su dövmekse, yine arayın, ancak biliyorum ki; kalpleriniz kırılabilir ve sorularınız sizi, insanların Tanrı dediği o En Yücenin sevgisine ve hikmetine götürebilir.”

Ve her biri sessizdi, ve yürekleri karmakarışık olmuştu; ve El Mustafa bir merhamet duygusuyla kıpırdandı, sevecenlikle onlara baktı ve dedi: “Haydi şimdilik daha fazla Tanrı Baba’dan söz etmeyelim. Bunun yerine o hayranlık uyandıran yüce insanlardan, komşularınız ve kardeşlerinizden, evleriniz ve tarlalarınız civarında dolanan o parçacıklardan konuşalım.

İmgenizde bulutların üstüne yükselir, onu yükseklik sayarsınız; ve engin denizi aşar bunun uzaklık olduğunu ileri sürersiniz. Oysa size derim ki yeryüzünde bir tohum gördüğünüzde, daha büyük bir yüksekliğe erişirsiniz; ve komşunuzu sabahın güzelliğiyle selamladığınızda, daha büyük bir denizi geçersiniz.

‘Tanrıyı, o Sonsuzu, çok fazla şakıyorsunuz, oysa gerçekte şarkıyı duyduğunuz yok. Şarkıcı bülbülleri ve rüzgar estiğinde dalı terkeden yaprakları dinleyiniz ve unutmayınız ki, dostlarım, bunlar yalnızca daldan ayrıldıklarında şakırlar!

“Yine önerim odur ki öyle özgürce söz etmeyin Hepiniz olan Tanrı’dan, bunun yerine birbirinizden konuşun ve anlayın, komşu komşudan, o hayran olunası O hayran olunasıdan.

“Ana kuş gökyüzüne doğru uçup gidince yuvadaki yavru kuşu kim besleyecek? Ve bir arı döllemezse başka bir çiçekten tarladaki yıldız başlı küçük çiçeği kim bütünleyecek?

“Senin Tanrı dediğin sadece kendi küçük benliğinde kaybolduğunda aradığın gökyüzüdür. Kendi engin benliğine çıkış yolları bulabilirdin; daha az avarelik edip yollarda sürtmeseydin!

“Gemicilerim ve arkadaşlarım, daha akıllıcası, anlayamadığımız Tanrı’dan daha az ve birbirimizden, anlayabilecek olduklarımızdan daha çok söz etmek olurdu. Ancak yine de bilesiniz ki bizler Tanrı’nın soluğu ve hoş kokuşuyuz. Biz Tanrıyız, yaprakta, çiçekte ve çoğu zaman meyvede.”

 


Ve bir sabah güneş yükselmişken, müridlerden biri, çocukluğunda onunla oynamış olan üç kişiden biri, yanına gelerek dedi: “Bilge, urbam eskidi ve başka yok. İzin ver pazara gideyim, belki yeni bir giysi yapabileceğim bir şeyler alırım.”

Ve El Mustafa genç adama baktı ve dedi: “Urbanı ver bana.” Ve o söyleneni yaptı ve öğle vakti ayakta çırılçıplak kaldı.

Ve El Mustafa yolda koşan geç bir tay gibi bir sesle konuştu: “Yalnızca çıplak yaşar güneşte. Yalnızca masum rüzgarın sırtına biner. Ve bin kez yolunu yitirmiş yalnız adam bir eve dönüş tadacaktır.

“Melekler kurnazlardan usanmıştır. Ve daha dün bir melek dedi ki bana: ‘Biz cehennemi parıldayıp gösteriş yapanlar için yarattık. Ateşten başka parlayan yüzeyi silebilecek ve bir şeyi özüne kadar eritebilecek ne vardır?’

“Ve ben dedim ki: ‘Fakat cehennemi yaratırken cehennemi yönetecek şeytanları da yarattınız.’ Ancak melek yanıtladı: ‘Hayır, cehennem ateşe boyun eğmeyenler tarafından yönetilir.’

 


“Akıllı melek! İnsanların ve yarı-insanların numaralarını biliyor. O kurnazlar tarafından kandırıldıklarında peygamberleri denetlemeye gelen en üst meleklerden biriydi. Ve hiç şüphesiz peygamberler gülümsediğinde gülümser, ağladıklarında ağlardı.

“Arkadaşlarım ve denizcilerim, yalnız çıplak yaşar güneşte. Yalnızca dümeni olmayan daha büyük denizde dolaşır. Yalnızca geceyle beraber karanlıkta kalan şafakla beraber uyanacaktır ve yalnızca karlar altında köklerle birlikte uykuya dalan ulaşacaktır bahara.

“Sizler kökler gibi ve kökler kadar basitsiniz, ancak dünyanın hikmeti sizdedir. Ve sessizsiniz, ancak henüz doğmamış dallarınızın arasında dört rüzgârın korosu var.

“Zayıf ve biçimsizsiniz, ancak sizler başlangıcısınız dev meşelerin ve gökyüzüne vuran karakalem şekli söğütlerin.

“Bir kez daha söylüyorum, sizler kara çimlerle kımıldanan göklerin arasında köklersiniz. Ve çok kereler sizi ışıkla birlikte dansa kalkarken gördüm, fakat yine sizi utanırken de gördüm. Bütün kökler utangaçtır. Yüreklerini öyle uzun süre saklamışlardır ki artık yürekleriyle ne yapacaklarını bilmezler.

“Fakat Mayıs gelecektir ve Mayıs yorulmak bilmez bir bakiredir, tepeleri ve ovaları doğuracaktır.”

*

Ve Tapınakta çalışmışlardan biri yakardı: “Eğit bizi, Bilge, ki sözlerimiz senin sözlerin gibi, halka bir ilahi ve bir tütsü olsun.”

Ve El Mustafa şöyle yanıtladı: “Sözlerinizin ötesine yükseleceksiniz, ama yolunuz, bir ahenk ve bir güzel koku olarak kalacak; sevenler ve bütün sevilenler için bir ahenk, hayatı bir bahçede yaşayacaklar için hoş bir koku.

“Ama siz sözlerinizin ötesine samanyolunun döküldüğü bir zirveye yükseleceksiniz ve ellerinizi dolana kadar açacaksınız; sonra uzanacak ve beyaz bir yuvada beyaz bir yavru kuş gibi uyuyacaksınız ve beyaz bir menekşenin baharı düşlemesi gibi yarınınızı düşleyeceksiniz.

“Evet, sözlerinizden daha derinlere ineceksiniz. Kayıp kaynak başlarını arayacaksınız derelerin ve derinliklerin şimdi duyamadığınız bellibelirsiz seslerini yankılayan gizli bir mağara olacaksınız.

“Sözlerinizden daha derinlere gideceksiniz, evet, bütün seslerden daha derinlere, yeryüzünün ta kalbine ve orada Samanyolu’nda da dolaşan O’nunla başbaşa kalacaksınız.”

Ve bir aradan sonra müridlerden biri sordu: “Bilge, bize oluş’tan sözet. Nedir var olmak?”

Ve El Mustafa uzun uzun baktı ve sevgi duydu ona. Ve ayağa kalktı ve onlardan biraz uzaklaştı; sonra geri dönerek, dedi: “Bu Bahçede babam ve anam yatar, yaşamanın elleriyle gömülmüş; ve bu Bahçede dünün tohumları gömülmüş yatar, rüzgarın kanatları üzerinde buralara taşınmış. Annem ve babam bin defa gömüleceklerdir buraya ve bin defa rüzgar tohumu gömecektir; ve öyleyse bin yıl siz ve ben ve bu çiçekler bu Bahçede şimdiki gibi bir araya geleceğiz ve var olacağız, seven yaşamı ve biz olacağız, düşleyen uzayı ve biz olacağız, yükselen güneşe doğru.

“Fakat şimdi bugün olmak akıllı olmaktır, ancak aptala yabancı değil; güçlü olmaktır, fakat zayıfın yıkım nedeni değil; küçük çocuklarla oyun oynamaktır, babaları gibi değil, fakat oyun arkadaşları gibi oyunlarını öğrenen;

“Yaşlı erkekler ve kadınlara sade ve dürüst olmaktır, ve yaşlı meşe ağaçlarının gölgesinde onlarla oturmaktır, henüz Baharla birlikte yürüyor olan olsan da;

“Yedi nehir ötede yaşıyor da olsa bir ozanı aramaktır ve huzurunda barış içinde, sakin olmaktır, hiçbir şey istemeden hiçbir şeyden kuşkulanmadan ve dudaklarında hiçbir soru olmadan;

“Aziz ile günahkarın ikiz kardeşler olduğunu bilmektir, babaları bizim Bağışlayıcı Kralımız olan ve birini diğerinden yalnızca bir dakika önce doğdu diye, Taçlı Prens saydığımız;

“Güzelliğin sizi bir uçurum kenarına götürdüğünde bile peşinden gitmektir; ve o kanatlı siz kanatsız olsanız da, uçurumu geçecek de olsa, izleyin onu, çünkü Güzelliğin olmadığı yerde hiçbir şey yoktur;

“Duvarları olmayan bir bahçe, bağ-bancısı olmayan bir bağ, gelip geçenlere her zaman açık bir hazine dairesi olmaktır;

*

“Soyulmuş, dolandırılmış, kandırılmış, evet, yanlış yola yöneltilmiş ve tuzağa düşürülmüş ve sonra alay konusu edilmiş olmak, bütün bunlarla birlikte yine de daha geniş benliğinizin yüceliklerinden aşağılara bakmak ve gülümsemektir, sizin bahçenize yapraklarınız arasında dans etmeye gelecek bir dere, ve üzümlerinizi olgunlaştırmaya gelecek bir sonbahar olduğunu bilerek; pencerelerinizden biri bile Doğuya açıksa, asla boş kalmayacağınızı bilerek; bütün o suçlu ve soyguncu sayılanların, dolandırıcı ve yalancıların muhtaç kardeşleriniz olduğunu, ve bütün bu başınıza gelenlerin, bu şehrin üzerindeki o Görünmez Şehrin kutsal sakinlerinin gözlerince tesadüfen görülebileceğini bilerek.

“Ve şimdi de, sizlere elleri günlerimizin ve gecelerimizin rahatlığı için gereken her şeyi yapan ve bulanlar—

“Olmak, gören parmaklarıyla bir dokumacı, ışık ve alan düşüncesiyle dopdolu bir yapıcı olmaktır; bir çiftçi olmak ve ektiğin her tohumla bir define sakladığını hissetmektir; balığa ve hayvana merhametli bir balıkçı ve bir avcı olup, yine de açlığa ve insanın ihtiyacına daha büyük merhamet duymaktır.

“Ve hepsinden öte derim ki: Tek tek her birinizin her insanın amacına ortak olmanızı isterim, ancak yalnızca kendi iyi amacınıza ulaşmayı umduğunuzda.

“Yoldaşlarım ve sevgililerim, kendinizden emin olun alçak gönüllü değil; ferah olun sınırlandırılmış değil; ve benim ve kendinizin son saatinize kadar imdi içre benliğiniz olun.”

Ve konuşmayı kesti ve derin bir hüzün çöktü dokuz kişinin üzerine, ve sözlerini anlamadıkları için, yürekleri ondan uzaklaşmıştı.

Ve gel gör ki, gemici olan üç adam denizin özlemini duydular; ve Tapınakta çalışanlar o kutsal yerde teselli bulmanın hasretini çektiler; ve onun oyun arkadaşı olanlar pazaryerini arzuladılar. Hepsi de Onun sözlerine öylesine sağır olmuşlardı ki, sesleri ona sığınacak yer arayan yorgun ve yuvasız kuşlar gibi geldi.

Ve El Mustafa onlardan, hiçbir şey söylemeden, ne de arkasına bakmadan yürüyerek uzaklaştı Bahçede.

Ve kendi aralarında özlemlerinin geçmesi için neden aramaya ve özür araştırmaya başladılar.

Ve görün ki, döndüler ve her adam kendi yoluna gitti, böylece El Mustafa, o seçilmiş ve sevilen, yalnız kaldı.

 


Ve gece tamamen çöktüğünde, annesinin mezarının olduğu tarafa doğru yürüdü ve mezarın üzerinde uzanan sedir ağacının altına oturdu. Ve gökyüzünden görkemli bir ışığın gölgesi geldi ve Bahçe dünyanın göğsünde lekesiz bir mücevher gibi parladı.

Ve El Mustafa ruhunun yalnızlığında haykırdı ve dedi:

“Yüklü canım kendi olgun meyvasıyla. Gelip alacak ve doyacak kim var? Acıkmış ve yürekten sevecen ve cömert kimse yok mu, gelecek ve güneşe sunulmuş ilk ürünüm ile orucunu bozacak, böylece beni de kendi bereketimin altında ezilmekten kurtaracak?

“Canım çağların şarabını taşıyor. Susamış hiç kimse yok mu gelip içecek?

“Şu işe bak ki, kavşakta ellerini öne gelip geçenlere uzatmış duran bir adam vardı ve elleri mücevherlerle doluydu. Ve gelen geçene sesleniyordu: ‘Acıyın bana, alın benden. Tanrı adına, alın ellerimdekilerden ve teselli edin beni.’

“Fakat gelip geçenler sadece baktı ona ve hiçbiri elindekilerden almadı.

“Yoksa elini almak için uzatan-evet, titreyen elini, ve göğsüne öylece bomboş geri çeken—bir dilenci olaydı zengin armağanlarla dolu uzatıp alacak kimseyi bulamamaktan daha mı iyiydi.

“Ve hale bak ki, bir de lütufkar bir prens vardı ipekten çadırlarını dağ ile çöl arasına kurmuş ve hizmetkarlarına, yabancılara ve başıboş gezginlere bir işaret olsun diye ateş yakmalarını buyurmuştu; ve bir konuk bulup getirsinler diye kölelerini yolları gözlemeye göndermişti. Fakat çölün yolları ve patikaları inatçıydı, kimseleri bulamadılar.

“Yoksa o prens ne zaman ve nerede olduğu belli olmayan, yiyecek ve barınak peşinde biri mi olaydı. Elinde sopası ve toprak çanağından başka bir şeyi olmayan başıboş bir gezgin mi olaydı. Çünkü böylelikle gece çöktüğünde kendi gibi biriyle karşılaşır, ve zamanı ve yeri belirsizliğin ozanlarıyla beraber, düşkünlüklerini ve anılarını ve hülyalarını bölüşürlerdi.

“Ve şuraya bak ki, yüce kralın kızı uykudan kalkmıştı ve ipek giysilerine bürünmüş, incilerini ve yakutlarını takıştırmış, saçlarına mis kokular sürünmüş ve parmaklarını amberlerde yıkamıştı. Sonra da kulesinden, gecenin çiğinin ayağındaki sandallara değdiği bahçesine inmişti.

“Gecenin dinginliğinde büyük kralın kızı bahçede sevgiyi arıyordu, fakat babasının bütün o uçsuz bucaksız krallığında onun sevgilisi olacak kimseler yoktu.

“Acaba bir çiftçinin kızı mı olmalıydı, bir tarlada babasının koyunlarını güden ve akşam vakti baba evine ayaklarında dönemeçli yolların tozu ve urbasının kıvrımlarında üzüm bağlarının kokusuyla dönen. Ve gece olduğunda, gecenin meieği dünyanın üzerindeyken, hırsız adımlarla sevgilisinin beklediği nehir yatağına inen.

“Bir manastırda yüreği tütsüden yanmış bir rahibe olsaydı, yüreği rüzgara yükselebilir ve yüce ışığa doğru bir ışık ulaştırsın diye, bir mum gibi ruhunu, bütün ibadet edenler ve seven ve sevilenlerle birlikte tüketebilirdi.

“Yoksa yıllardan artakalan bir kadın mı olaydı, güneşin altında oturan ve gençliğini paylaşanları anımsayan.”

Ve gece gitgide derinleşerek büyüdü, El Mustafa geceyle birlikte karanlıktı ve ruhu yağmamış bir bulut gibiydi. Ve yeniden haykırdı:

“Yüklü canım kendi olgun meyvesiyle;

Yüklü canım meyvesiyle.

Kim şimdi gelecek ve yiyecek ve doyacak?

Canım kendi şarabıyla taşıyor.

Kim şimdi döküp içecek ve çöl ateşini serinletecek?

“Bir ağaç olaydım çiçeksiz ve meyvasız,

Çünkü bereketin ağrısı daha keskin çoraklıktan,

Ve hiç kimsenin almayacağı zenginin acısı

Büyük kimsenin vermediği dilencinin kederinden.

“Bir kuyu olaydım, kuru ve kavruk insanların içini taşladığı

Çünkü böylesine dayanmak daha iyi ve kolay

yaşayan bir su kaynağı olmaktan

Gelip geçecek ve içmeyecekse insanlar.

“Ayaklar altında çiğnenmiş bir saz olaydım keşke,

Çünkü bu daha iyidir gümüş telli bir lir olmaktan

Ev sahibi parmaksız Ve çocukları sağır bir evde.”

Şimdi, yedi gün ve yedi gece hiç kimse uğramadı Bahçe’den yana, ve anıları ve acısıyla yalnız kaldı o; sözlerini aşk ve sabırla dinleyenler bile başka günlerin peşine düşüp uzaklaştılar.

Yalnızca Kerime geldi, yüzünde bir peçe gibi sessizliğiyle ve elinde bir bardak ve bir tabak, yalnızlığı ve açlığı için içecek ve yiyecekle. Ve bunları onun önüne koyup, kendi yoluna yürüdü gitti.

Ve El Mustafa gelip girişin ağzındaki beyaz kavakların dostluğuna sığındı ve gözleri yolda oturdu. Ve bir süre sonra yol üzerinde bir toz bulutunun yükseldiğini ve kendine doğru geldiğini gördü. Ve bulutun içinden o dokuzu, ve önlerinde rehberlik eden Kerime çıktı.

Ve El Mustafa ilerledi yol üzerinde karşıladı onları, giriş kapısından geçtiler ve hepsi iyi görünüyorlardı, daha bir saat önce kendi yollarına gitmiş gibiydiler.

İçeri girdiler ve Kerime’nin koyduğu ekmek ve balık ve bardaklarına doldurduğu şarabın sonuyla, sade sofrasında onunla yemek yediler. Ve bardakları doldururken Kerime Bilge’den rica etti: “İzin ver kente gidip bardaklarınızı yeniden doldurmak için şarap getireyim, bu bitti.”

Ve baktı, gözlerinde bir yolculuk ve uzak bir ülke vardı ve dedi: “Hayır, çünkü bu saat İçin bu kadar yeter.”

Ve yediler ve içtiler ve doydular. Ve bitirdikleri zaman, El Mustafa engin bir sesle, deniz kadar derin ve dolunay altındaki gelgitler kadar dolu bir sesle konuştu, ve dedi: “Yoldaşlarım ve yol arkadaşlarım, bugün ayrılmamız gerekiyor. Zorlu denizlerde seyrettik, en sarp dağlara tırmanıp fırtınalarla güreştik. Açlığı biliriz, ama düğün şölenlerinde de bulunduk. Çırılçıplak kaldık çoğu kez, ama kral giysilerine büründüğümüz de oldu. Çok uzak yolculuklar yaptık açıkçası birlikte, fakat şimdi ayrılıyoruz. Siz hep beraber kendi yolunuza gideceksiniz, ve ben tek başıma kendiminkine.

“Ve denizler ve büyük kıtalar ayırsa da bizi, Kutsal Dağa seyahatimizde ahbaplık edeceğiz yine de.

“Ancak ayrılmış yollarımıza düşmeden önce, size yüreğimin hasadını ve biçilmiş başaklarını vermek isterim:

‘Yolunuzda şarkılar söyleyerek ilerleyin, fakat söylediğiniz her şarkı kısa ve öz olsun, çünkü yalnızca dudaklarınızda gencecik ölen şarkılar yaşayacaktır insanların kalplerinde.

“Hoş bir gerçeği küçük sözlerle dile getirin, fakat çirkin bir gerçeği asla hiçbir sözle anlatmayın. Saçları güneşte parlayan bakirenin sabahın kızı olduğunu anlatın. Fakat görmeyeni gördüğünüzde, ona geceden farksız olduğunu söylemeyin.

“Nisanı dinliyor gibi dinleyin Flüt çalanı, fakat eleştiren ve hata-bulucu bir konuşma duyduğunuzda, kendi kemikleriniz kadar sağır ve hayaliniz kadar uzak olun.

“Yoldaşlarım ve sevgililerim, yolunuzun üstünde toynaklı adamlara rastlayacaksınız; onlara kanatlarınızı verin. Ve boynuzlu adamlara; onlara defneden çelenkler sunun. Ve pençeleri olan adamlara; parmak olsun diye taçyaprakları verin onlara. Ve çatal dilli adamlara; onlara da bal, söz olsun diye.

“Evet bütün bunlara rastlayacaksınız ve hatta fazlasına; koltuk değneği satan topallarla karşılaşacaksınız; ve körlerle, ayna satan. Ve Tapınağın kapısında dilenen zenginleri göreceksiniz.

“Çevikliğinizden verin topala, köre görüşünüzden; ve zengin dilencilere kendinizden verin; ki büyük serveti de olsa, aralarında en düşkünleri onlardır, çünkü gerçekten yoksul olmadıkça sadaka için el açmaz şüphesiz hiç kimse.

“Yoldaşlarım ve arkadaşlarım, sizi aşkımız adına yükümlü tutuyorum ki çölde birbiriyle kesişen sayısız yollar olacaksınız, üzerinde aslanların ve tavşanların, ve de kurtların ve kuzuların yürüdüğü.

“Ve benden şunu hatırlayın: Ben size vermeyi değil, almayı öğrettim; reddetmeyi değil, yerine getirmeyi ve uysal boyun eymeyi değil, fakat dudaklarınızda gülümsemeyle, anlayışı.

“Ben size sessizliği değil, fakat aşırı gürültülü olmayan bir şarkıyı öğrettim.

“O bütün insanları içine alan, içre kendinizi öğrettim size.”

Ve sofradan kalktı ve Bahçeden dosdoğru dışarı çıktı ve selvi ağaçlarının gölgesi altında gün batımı gibi yürüdü. Ve az bir mesafeyle, peşinden gittiler, çünkü yürekleri ağır, ve dilleri damaklarına yapışmıştı.

Yalnızca Kerime, parçaları bir araya koyup, geldi ve dedi: “Bilge, yolculuğun ve yarın için yiyecek hazırlamama katlanabilir misin?”

Ve o bizimkinden başka dünyaları görmüş gözlerle baktı, ve dedi: “Kardeşim ve sevgilim, tamamdır o, ta zamanın başlangıcından beri. Yiyecek ve içecek hazırdır yarın için, tıpkı dünümüzde ve bugünümüzde olduğu gibi.

“Gidiyorum, fakat eğer henüz söylenmemiş bir gerçekle gidiyorsam, o gerçek beni yine arayıp bulacak ve birleştirecektir, parçalarım sonsuzluğun sessizliklerine saçılmış olsa bile, ve yine karşınıza gelip o sınırsız sessizliğin yüreğinden yeniden doğmuş bir sesle konuşacağım.

“Ve eğer size açıklamadığım herhangi bir güzellik varsa, bir kez daha yeniden çağrılacağım, evet, hatta kendi adımla, El Mustafa, ve bütün eksik kalanlardan söz etmeye geri geldiğimi anlayacağınız bir işaret vereceğim, çünkü Tanrı kendisinin insanlardan gizli kalmasına, ne de Sözlerinin insanın yüreğindeki cehennemde üstü örtülü yatmasına dayanamaz.

“Ölümden sonra da yaşayacağım,

ve kulaklarınızda şarkı söyleyeceğim

Koca dalgalar beni geri çektikten sonra bile

Denizin engin derinliklerine.

Sofranızda oturacağım bir beden taşımasam da,

Ve tarlaya gideceğim sizinle,

görünmez bir ruh olarak.

Ocak başınıza geleceğim,

göze gizli bir konuk olarak.

Ölüm yüzümüzü örten maskelerden başka

hiçbir şeyi değiştirmez.

Ormancı hâlâ bir ormancıdır,

Çiftçi, hâlâ bir çiftçi,

Ve şarkısını rüzgara söylemiş biri

dolaşan kutsal ruhlara da söyleyecektir.”

Ve müridleri taşlar kadar suskundular ve “Gidiyorum” dediği için kederliydi yürekleri. Fakat hiçbiri ne Bilge’yi durdurmak için elini uzattı, ne de izledi adımlarını.

Ve El Mustafa anasının Bahçesinden çıktı, ve ayakları çabuk ve sessizdi; bir dakika içinde, sert bir rüzgarın savurduğu bir yaprak gibi, uzaklaştı onlardan, ve solgun bir ışığın yukarılara doğru yükseldiğini gördüler.

Ve dokuzu aşağıya kendi yollarına yürüdüler. Fakat yalnızca kadın bütünleyen gecede kalakaldı, ve ışıkla alacakaranlığın nasıl bir olduğunu gördü; ve ıssızlığını ve yalnızlığını onun sözleriyle yatıştırdı: “Gidiyorum, fakat eğer henüz söylenmemiş bir gerçekle gidiyorsam, o gerçek beni yine arayıp bulacak ve birleştirecektir, ve yine geleceğim.”

*

Ve şimdi günbatımıydı.

Ve tepelere ulaşmıştı. Adımları onu sise götürdü, bütün şeylerden gizlenmiş beyaz selvi ağaçları ve kayalar arasında durdu ve dedi:

“Oh Sis, kızkardeşim,

kalıba dökülmemiş beyaz nefes,

Sana dönüyorum, beyaz ve sessiz bir nefes,

Henüz ağza alınmamış bir söz.

“Oh Sis, benim kanatlı kardeşim, birlikteyiz şimdi,

Ve ikinci yaşama kadar birlikte kalacağız,

Ki onun şafağı, bir bahçeye çiğdemler halinde bırakacaktır seni,

Ve beni bir kadının göğsüne bir bebek,

Ve anımsayacağız.

“Oh Sis, kızkardeşim, geri dönüyorum,

derinliklerini dinleyen bir yürek

Tıpkı senin yüreğin,

Zonklayan ve amaçsız bir arzu, tıpkı senin arzun,

Bütünleşmemiş bir düşünce, tıpkı senin düşüncen. 

“Oh Sis, kardeşim, anamın ilk çocuğu,

Serpmemi buyurduğun yeşil tohumlar daha avcumda duruyor,

Ve dudaklarım mühürlü söylememi buyurduğun şarkıya;

Ve sana ne bir meyva getirdim, ne de yankılar,

Çünkü kördü ellerim, ve boyun eğmedi dudaklar.

“Oh Sis, kardeşim, çok sevdim dünyayı, ve dünya sevdi beni,

Onun dudaklarındaydı çünkü bütün gülümsemelerim, ve onun yaşları benim gözlerimdeydi, Yine de aramızda bir sessizlik uçurumu vardı onun aşmadığı

Ve benim geçemediğim.

“Oh Sis, kardeşim, benim ölümsüz kardeşim Sis,

Küçük çocuklarıma kadim şarkılar söyledim,

Ve dinlediler, ve merak vardı yüzlerinde;

Fakat yarın olur ya unuturlar şarkıyı,

Ve rüzgar şarkıyı kime taşır bilmiyorum.

Ve benim olmasa da, yüreğime düşmüştü

Ve yerleşmişti bir dakika için dudaklanmda.

“Oh Sis, kızkardeşim, bütün bu olanlara karşın,

Huzur içindeyim.

Yeterdi zaten doğmuşlara şarkı söylemek.

Ve şarkı söylemek değilse de besbelli benim işim,

Yüreğimin en derin arzusudur yine de.

“Oh Sis, benim kardeşim, kızkardeşim Sis,

Seninle birim şimdi.

Artık bir kişi değilim.

Duvarlar yıkıldı,

Ve kırıldı zincirler;

Yükseliyorum sana, bir sis,

Ve ikinci yaşama kadar denizde birlikte yüzeceğiz,

Şafağın seni, bir bahçeye çiğdemler,

Ve beni bir kadının göğsüne

bir bebek halinde bırakmasına kadar.”

 

Kaynak: The Garden of the Prophet ERMİŞİN BAHÇESİ- Halil CİBRAN, Çeviren: R. Tanju Sirmen, E Yayınları A. Ş. Mayıs 1989

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

....

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.