Halil CİBRAN’IN ESERLERİNDEN SEÇMELER

 

(KUM VE KÖPÜK-Aforizmalar)-Halil CİBRAN

Deli de senin benim gibi bir bestekâr. Ancak çaldığı saz doğru nağmeler çıkarmıyor.

Anne kalbinin suskunluğunda saklı olan şarkı çocuğunun dudaklarından dökülür.

Kâinatta gerçekleşmeyecek arzu yoktur.

Hiç bir zaman ikinci yarımla bütünüyle uyumlu olmadım.

Bana öyle geliyor ki bu meselenin sırrı onunla benim aramda.

İkinci kişiliğin senden dolayı daima mahzun.

Onun yaşayıp gelişmesi hüzne dayanır.

Bu yüzden bu hüznü sevinç olarak yorumlanır.

Ruh ile beden arasında savaş yoktur; ruhları hımbıl, bedenleri teslimiyetçi olanların düşünceleri hariç.

Hayatın kalbine ulaştığında her şeyde bir güzellik bulursun. Güzelliğe kör olan gözlerde bile.

Güzellik bütün bir hayatımız boyu aradığımız yitiğimizdir. Bunun dışındaki herşey bir bekleyiş.

Bir tohum ek toprak sana çiçek versin. Düşlerini semaya anlat sana sevdiğini bahşetsin.

Şeytan doğduğun gün öldü.

Öyleyse bir melek bulmak amacıyla cehennemi katetmek zorunda değilsin.

Erkeğin kalbini ödünç alan kadınlar ne kadar çok! Oysa onu koruyabilenler ne kadar az!

Bir şeyi elde etmek istiyorsan onu kendin için isteme!

Bana

‘Beni anlamıyorsun’ demen benim haketmediğim bir övgü, senin de müstehak olmadığın bir hakarettir.

Hayat bana altın verip ben sana gümüş verdiğimde kendimi cömert saymam benim için ne alçaltıcı!

Nefsimi müdafaa çoğu zaman beni öfkeye sevkeder. Ancak daha fazla güçlü olsaydım böyle bir yola başvurmazdım.

Hayatın kalbine vardığında günahkarlardan daha yüce, peygamberlerden daha aşağı olmadığını göreceksin.

Ne tuhaf!

Aklı hantal olanı bırakıp ayağı hantal olana, kalbi körolana değil de gözü kör olana acıyorsun

Topalın, bastonunu düşmanının kafasında kırmaması bilgelik gereğidir.

Senin kalbinden almak için kendi cebinden sana veren ne de kör!

Hayat muazzam bir şölen alayı. Adımları yavaş olan ona bakıp gerçekten onun hızlı olduğunu sanır ve ondan kaçar.

Hızlı olan ise onu yavaş sanır ve ondan kaçar.

Günah diye bir şey varsa eğer bir kısmımız onu, atalarımızın adımlarını takip ederken geriye doğru bakarak işler; bir kısmımız da çocuklarımız üzerinde baskıcı bir hakimiyet kurarken ileriye göz dikerek.

AVARE-Meseller-Halil CİBRAN

Avare

‘Onunla kavşakta karşılaştım. Mahrum bir adamdı: Hiç bir şeyi yoktu esvabından ve asasından gayrı. Çehresini derin bir elem havası bürümüştü. Birbirimizi selamladık. Ve ona dedim: ‘Gel evime ve misafirim ol.’

Ve daveti kabul etti.

Çocuklarımla karım bizi eşikte karşıladı. Onlara gülümsedi ve onlar da gelişine sevinmişlerdi.

Sonra hep birlikte sofraya oturduk. Ve bizler, gizemin sarmalayıp kuşattığı, kendi bağrında sessizliğin koruduğu bu adamla karşılaşmaktan dolayı müthiş mutluyduk.

Akşam yemeğinden sonra ateşin etrafında toplandık. Ve ben seyahatlerini sormaya koyuldum.

Ve o gece ve onu takip eden gece bize bir çok hikâye anlattı. Ancak şu var ki şimdi anlatacaklarım yaşadığı günlerde katlandığı acının sadece köpüğüdür. Her ne kadar kendisi bunları anlatırken cana yakın ve sevecen olsa da… Bu hikâyeler, yolunun tozunun emaresi ve tahammül ettiği meşakkatin semeresidirler.

Ve üç gün sonra bizi terk ettiğinde bir misafirin bizden ayrılıp yola koyulduğu gibi bir hisse kapılmadık. Sadece içimizden biri hala evin dışında, bahçede durmaktaydı; henüz içeri girmemişti

İki melike

Şevakis şehrinde bir şehzade yaşardı. Kadın-erkek, çoluk-çocuk, herkes onu severdi, tarla hayvanları bile ondan hoşnuttu. Onu selamlarlar ve gelişinden memnuniyet duyarlardı.

Ancak bütün insanlar, karısı melikenin onu sevmediğini söylemekteydiler. Bazıları aşırıya kaçıp ondan nefret ettiğini bile sanıyordu.

Bir gün, civar şehirlerden birinin melikesi Şevakis melikesini ziyarete geldi. Oturup konuştular; laf gelip kocalardan bahsetmeye dayandı.

Şevakis melikesi arzu ve tutkuyla dedi: ‘Evliliğiniz üzerinden bunca yıl gelip geçmiş olduğu halde şehzade kocanızla olan mutluğunuza gıpta ediyorum. Bense kocamdan nefret ediyorum. O yalnızca bana ait değil. Ben gerçekten çok mutsuz bir kadınım.’

Konuk melike ona uzun uzun baktı ve dedi: ‘Gerçek şu ki dostum, sen kocanı seviyorsun. Evet! Ona karşı içinde henüz azad eylemediğin yılmaz bir tutku var. Bu, bahçedeki pınar gibi, bir kadında hayat demektir. Ancak vah bana ve kocama ki biz herhangi bir tutku üzerinde birbirimizi sarmalayamıyoruz. Yalnızca sessiz bir sabırla birbirimize tahammül ediyoruz. Sen ve diğer insanlar da bunu mutluluk sanıyorsunuz.’ 

Peygamber ve çocuk

Bir gün peygamber Şariya bir bahçede bir çocuğa rastladı. Çocuk onu görür görmez koştu ve dedi: ‘Hayırlı sabahlar, efendim.’ Ve peygamber onun selamına karşılık verdi: ‘Hayırlı sabahlar efendim.’ Biraz aradan sonra konuşmayı sürdürdü: ‘Görüyorum ki yalnızsın.’ Çocuk neşeyle gülerek cevapladı: ‘Uzun süre geçti. Dadımın gözünden kayboldum. O beni şu çalıların arkasında sanıyor. Ancak görüyorsun ki buradayım.’ Sonra peygamberin yüzüne bakıp dedi: ‘Sen de yalnızsın. Dadına sen ne yaptın? “

Peygamber ona cevap verdi ve dedi: ‘İşte bu hususta birbirimizden farklıyız. Karşı konulamaz hakikat şu ki ben onu çoğu zaman yitiremem. Ancak bu bahçeye girdiğim şu anda çalıların ardında o beni arıyor.’

Çocuk ellerini çırpıp haykırdı: ‘O zaman sen de benim gibi kayboldun. İnsanın kaybolmuş olması güzel, değil mi?’ Sonra sordu: ‘Sen kimsin?’

Adam ona cevap verdi: ‘Beni peygamber Şariya diye çağırırlar. Ya sen? Söyle bana sen kimsin?’

Çoçuk dedi: ‘Ben yalnızca kendimim. Ve dadım beni arıyor. Benim nerede olduğumu bilmiyor.’

Peygamber gözlerini semaya çevirdi: ‘Ben de bir süreliğine dadımdan kaçtım. Ama benim dışarda olduğumu farkedecek.’

Ve çocuk dedi: ‘Ben de dadımın beni dışarıda bulacağını biliyorum.’

O esnada çocuğu ismiyle çağıran bir kadın sesi duyuldu. Çocuk dedi: ‘Bak ! Sana beni bulacağını söylemiştim.’

Aynı esnada başka bir ses duyuldu: ‘Neredesin ey Şariya?’ Peygamber dedi: ‘Bak evladım ! Beni de buldular.”

Ve Şariya yüzünü yukarı çevirip cevapladı: ‘Buradayım.’

İnci

Bir istiridye komşu istiridyeye dedi: ‘İçimde cidden büyük bir sancı var. Ağır ve yuvarlak. Ondan dolayı eza ve cefa içindeyim.

Diğer istiridye böbürlenmeyle karışık bir hoşnutlukla cevap verdi: ‘Göklere ve denizlere hamd olsun ki içimde bir sancı hissetmiyorum. İçerde de dışarda da sıhhat ve afiyetteyim.’

O sırada bir yengeç oradan geçiyordu. Her iki istiridyeyi de konuşurlarken duymuştu. İçerde ve dışarda sıhhat ve afiyette olan istiridyeye dedi: ‘Tamam! Sen sıhhat ve afiyettesin. Ancak komşunun, içinde hissettiği sancı, gerçekte sınırsız bir güzelliği sahip bir inci. ‘

Beden ve ruh

Bir erkek ile bir kadın bahara açılan bir pencerenin önünde birbirlerinine oldukça yakın oturuyorlardı. Kadın dedi: ‘Seni seviyorum, sen yakışıklısın, zenginsin ve her zaman büyük bir cazibeye sahipsin. ‘

Adam dedi: ‘Ben de seni seviyorum. Sen güzel bir düşüncesin. Hatta herhangi bir elin ulaşamayacağı kadar yüce bir şeysin. Sen düşüncedeki bir şarkısın.’

Ancak kadın yüzünü ondan çevirdi ve öfkeyle uzaklaşarak dedi: ‘Senden rica ederim efendim, şu andan itibaren benden ayrı dur. Ben ne bir düşünceyim, ne de senin düşlerinde dolaşan bir şeyim. Ben bir kadınım ve beni arzulamanı, hatta tutku beslemeni isterim. Ben bir eş ve henüz doğmamış çocukların annesiyim.’

Ve ayrıldılar.

Ve adam içinden dedi: ‘İşte bir düş şu andan itibaren dağıldı. Ve sise dönüştü.’

Ve kadın bir başına derin derin düşünerek dedi: ‘Beni bir sis ve düşe dönüştüren bir adamla benim ne işim olabilir?’

 

Rakkase

Bir keresinde Birkaşa şehzadesinin sarayına sazendeleriyle birlikte bir rakkase geldi. Muhafız onu çok güzel karşıladı. Şehzadenin huzurunda ud, kaval ve kanun eşliğinde raksetti.

Ateş dansını oynadı, kılıçlar ve mızraklar dansını, yıldızlar ve feza dansını, en son olarak da rüzgardaki çiçeklerin dansını oynadı.

Daha sonra tahtın önünde durdu. Eğilerek şehzadeyi vücuduyla selamladı. Şehzade ona yaklaşmasını emretti. Ve ona dedi: ‘Ey güzel kadın, ey neşe ve mutluluğun kızı! Sanatını nereden getirdin? Ve tabiatın unsurlarını yönetme ve onları senin ritim ve kafiyelerinle yönlendirme kabiliyeti sana nasıl bahşedildi?

Rakkase, şehzadenin huzurunda ikinci kez eğildi ve cevap verdi: ‘Ey yücelik ve lütuf sahibi! Sorularınızın cevabını ben bilmiyorum. Bütün bildiğim şudur ki filozofun ruhu kafasında, şairin ruhu kalbinde, şarkıcının ruhu ise hançeresinde yaşar. Ama rakkaseninki bütün bir bedeninde gizlidir.’

Koruyucu melek

Bir akşamüstü şehrin kapısında iki melek karşılaştı ve birbirlerini selamlayıp konuşmaya koyuldular.

Birisi dedi: ‘Bu günlerde ne yapıyorsun? Sana ne görev verildi?’

Diğeri cevapladı: ‘Vadide yaşayan bayağı bir adamı koruma görevi verildi bana. Büyük bir günahkar. Son derece aşağılık. Seni temin etmem için bana izin ver ki bu gerçekten zorlu bir görev. Tehlikeli. Bundan dolayı çok sıkıntı çekiyorum.’

Birinci melek dedi: ‘Bu kolay bir görev. Ben pek çok günahkar tanıdım ve bir çok kez onların koruyuculuğunu yaptım. Oysa en son olarak bana temiz kalpli kutlu bir kişinin koruyuculuğu görevi verildi. Ağaç dallarından bir çadırda yaşıyan, insanlardan uzakta, münzevi. Ve ben de seni temin ederim ki bu son derece zor ve hassas bir görev.’

ikinci melek dedi: ‘Bu bir iddiadan başka bir şey değil. Kutlu bir kişiyi korumak günahkar birini korumaktan nasıl daha zor olabilir?’

Deli

Bu, tımarhanenin bahçesinde oldu: Solgun benizli, harika görünümlü, hayranlık uyandıran bir delikanlıya rastladım.

Ve oturduğu sıraya, yanma oturdum ve dedim: ‘Niçin buradasın?’

Bana şaşkınlıkla baktı ve dedi: ‘Bu yakışıksız bir soru. Ve fakat buna rağmen cevap vereceğim. Babam, kendisinin bir kopyası olmamı istedi. Amcam da öyle. Annem ise ünlü babasının bir sureti olmamı istedi. Ve kızkardeşim de denizci kocasından izlemem gereken en mükemmel model çıkarmak istiyordu benim için. Erkek kardeşim de kendisi gibi dikkate değer kahraman bir sporcu olmam gerektiğini düşündü.

Ve hocalarımın durumu da aynı: Felsefe doktorundan, mûsiki üstadına ve mantıkçıya kadar. Hepsi kararlıydılar. Her biri kendisinin aynadaki yansıması olmamı istedi.

Ve bu yüzden bu yere geldim. Ve burayı daha huzurlu ve sıhhatli buluyorum. En azından başkası değil kendim olabiliyorum burada.

Sonra birden bana döndü ve dedi: ‘Fakat söyle bana; seni de buraya başkalarının nasihatlari ve seni eğitme istekleri mi sürükledi?’

Ona cevap verdim: ‘Hayır ben ziyaretçiyim.’

Dedi: ‘Öyleyse sen de duvarın öte tarafında bulunan tımarhanede yaşayanlardan birisin.’

Filozof ve kunduracı

Bir zamanlar bir kunduracı dükkanına yırtık ayakkabıyla bir filozof geldi ve ona dedi: ‘Ayakkabımı onarır mısın?’

Kunduracı dedi: ‘Şu anda başka birinin ayakkabısını onarıyorum. Sıra senin ayakkabına gelinceye kadar yamanması gereken başka ayakkabılar daha var. Ayakkabını burada bırakabilir ve şimdilik şu ayakkabıyı giyebilirsin. Yarın da gelip onardıktan sonra kendi ayakkabını alırsın.’

Filozof dedi: ‘Ben benim olmayan ayakkabıyı giymem.’

Kunduracı dedi: ‘Peki öyleyse! Ayaklarını başka birinin ayakkabısına koyamadığın sen gerçekten bir filozof musun? Aynı caddenin başında başka bir kunduracı daha var. Filozofları benden daha iyi anlar. Onarım için sen ona git.”

Köprü işçileri

Asi ırmağının denize döküldüğü Antakya’da şehrin bir yakasını diğerine kavuşturan bir köprü inşa edildi. Köprü Antakya katırlarının sırtında tepelerden taşman kocaman taşlarla bina edilmişti.

Köprü tamamlandığında sütunlarından birinin üzerine Grekçe ve Aramice şu yazıldı: ‘Bu köprüyü II. Antiochus inşa etmiştir.’

İnsanlar öbek öbek şehrin iki yakasını birleştiren köprünün üzerinden geçip gidiyorlardı.

Ve bir akşamüstü kimilerinin yarı divane kabul ettiği bir genç aşağıya indi. Bu sözcüklerin nakşedildiği sütuna ulaşıncaya kadar inmeyi sürdürdü. Onları kömürle kapattı. Ve üzerine şunu yazdı: ‘Bu köprünün taşları tepelerden katırların sırtında getirilmiştir. Sizler de onun üzerinden gelip geçerken bu köprünün yapıcısı olan Antakya katırlarının sırtında taşınmaktasınız.’

İnsanlar gencin yazdıklarını okuduklarında kimi güldü, kimi şaşırdı, kimileri dedi: ‘Ha! Evet! Bunu yapanı tanıyoruz. O şu küçük divane!”

Ama bir katır gülerek bir başka katıra dedi: ‘Bu taşları bizim taşıdığımızı hatırlamıyor musun? Halbuki şimdiye dek bu köprüyü inşa eden Kral Antiochus’tur denilmekteydi.’

Münzevi peygamber

Bir zamanlar kendini çileye ve inzivaya vermiş bir peygamber vardı. Bir ay içinde üç gün dışında inzivahanesini hiç terketmezdi. Bu süre içinde şehre gider, pazarlarda insanlara vaaz eder, onları yardımlaşmaya ve paylaşmaya çağırırdı. Oldukça akıcı ve etkili bir konuşması vardı. İkna gücü yüksekti. Öyle ki şöhreti ülkenin dört bir yanına yayılmıştı.

Bir gün inzivahanesine üç adam geldi. Onları selamladı ve hüsnü kabulle karşıladı. Sonra ona dediler: ‘İnsanlara, bağış ve paylaşmayı öğütlüyorsun. Çoğa sahip olanların, aza sahip olanlara vermelerini öğretmeyi arzuluyorsun. Senin sahip olduğun şöhretin sana bolca servet getirdiğine hiç şüphe duymuyoruz. Şimdi gel de bize servetinden biraz ver. Zira biz ihtiyaç ve yoksunluk halindeyiz’

Münzevi cevap verdi ve dedi: ‘Ey dostlarım, yanımda şu yatak ve şu örtü ve şu ibrikten başka bir şey yok. Eğer istiyorsanız onları alın. Benim ne altınım var ne de gümüşüm.”

O zaman ona küçümseyerek baktılar. Ve ondan yüz çe-virdiler. En sonuncuları kapıda bir an durdu ve dedi: ‘Yuh! Seni hilekar! Seni sahtekar! Kendinde uygulamadığın şeyleri öğretiyor ve öğütlüyorsun, sen.’

Yıllanmış şarap

Bir zamanlar mahzeniyle ve içindeki eski şaraplarla çokça övünen bir zengin vardı. Ve orada kendisinden başka kimsenin bilmediği bir sebepten ötürü sakladığı bir testi vardı.

Ve onu ülkenin yöneticisi ziyarete geldi. Ve kendi kendine dedi: ‘Bu testi sırf ziyarette bulundu diye bir hükümdar için açılmayacak.’

Ve onu başpiskopos ziyaret etti. Kendi kendine dedi: ‘Hayır! Bu testiyi açmayacağım. Çünkü o ne bunun kıymetini bilebilir ne de onun kokusu onun burnuna ulaşabilir.’

Ve ülkenin şehzadesi gelip onunla birlikte akşam yemeği yedi. Zengin adam kendi kendine dedi: ‘Bu, hükümdarlara layık bir şarap! Bir şehzade uğruna dökülmesi yakışık almaz.’

Kendi yeğeninin düğününde bile kendi kendine dedi: ‘Hayır! Böylesi misafirler için böylesi bir testi açılmamalı! “

Seneler seneleri izledi ve adam yaşlı ve çökmüş biri olarak öldü. Ve herhangi bir tohum veya çekirdek gibi gömüldü.

Narlar

Bir zamanlar bahçesinde pek çok nar ağacı bulunan bir adam vardı. Güzün büyük bir kısmında narları evinin önüne gümüş siniler içine koyar ve sinilerin üzerine kendi eliyle yazdığı levhalar koyardı: ‘Bir tane al; karşılıksızdır. Afiyet olsun.”

Ancak insanlar sinilerin yanından geçip gider; hiç kimse narlardan almazdı.

O zaman adam kendi kendine uzun uzun düşündü. Sonunda ertesi güz narları evinin önüne gümüş siniler içinde koymadı. Fakat büyük harflerle yazdığı şu levhayı kapısına astı: ‘Bu ülkenin ürettiği en iyi narlar burada. Fakat onları diğer narlardan daha fazla bir ücret karşılığında satıyoruz.’

Ondan sonra mahallenin bütün erkek ve kadınları satın almak için akın akın gelmeye başladılar.

Allah ve pek çok tanrı

Kilafis şehrinde bir sofist tapınağın merdivenlerine oturdu ve insanları çok tanrılara çağırıyordu, insanlar da kalplerinden diyorlardı: ‘Bütün bunları biliyoruz. Bu tanrıların bizimle birlikte yaşamaları ve nereye gidersek bizi izlemeleri gerekmez mi?’

Uzun bir zaman geçmemişti ki başka bir adam şehrin meydanında insanlara hitab etmek üzere durdu ve onlara dedi: ‘Tanrı yoktur.’ Onu duyanların birçoğu verdiği müjdeden dolayı sevindi. Zira tanrılardan korkuyorlardı.

Bir gün, güzel ve akıcı konuşan bir adam geldi ve dedi: ‘Tek bir tanrıdan başka bir şey yok.’ İnsanlar yüreklerinde müthiş bir endişe duydular ve çok tanrının yargısından daha fazla tek bir tanrının yargısından korktular.

Aynı mevsimde başka bir adam geldi ve dedi: ‘Üç tanrı var; tek bir tanrıymışçasına rüzgarın üstünde otururlar. Onların, gönlü geniş şefkatli bir anneleri vardır. Onlar için hem eş hem de kardeş hükmündedir.

Asa

Hükümdar karısına dedi: ‘Hanımefendi! Siz gerçekten bir melike değilsiniz. Hayat yoldaşım olamayacak kadar bayağı, müptezel ve yakışıksızsınız. “

Karısı dedi: ‘Sen kendini hünkar sanıyorsun. Oysa gerçekte senden öncekilerin zavallı bir yankısısın!’

Bu ifadeler hükümdarı kızdırdı. Hemen asasını eline aldı ve altın kabzasını karısının alnına vurdu.

O anda içeri başmabeyinci girdi ve haykırdı: ‘Olamaz! Olamaz haşmetmaap! Bu asayı ülkenin en büyük sanatkarı yaptı. Yazık! Bir gün gelecek siz de hanımefendi de unutulacaksınız. Bu asa ise kuşaktan kuşağa bir sanat şaheseri olarak korunacaktır. Şimdi ise hanım sultanın başını onunla kanattınız. Böylece bu asa daha çok itibar kazanacak ve daha çok yadedilecek.’

Yetmiş

Genç şair, melikeye dedi: ‘Seni seviyorum.’

Melike cevap verdi: ‘Ben de seni seviyorum, yavrum.’

Genç tekrarladı: ‘Fakat ben senin çocuğun değilim. Ben bir erkeğim ve seni seviyorum.’

Ve o dedi: ‘Ben kendilerinin de kızları ve erkek çocukları olan kız ve erkek çocukların anasıyım. Çocuklarımın çocuklarından biri yaşça senden daha büyük.’

Genç şair dedi: ‘Fakat ben seni seviyorum.’

Bu konuşmanın üzerinden uzun bir zaman geçmemişti ki melike öldü. Fakat son nefesinde toprakla karşılaşacağı an kendi kendine dedi: ‘Ey sevgilim! Ey sevimli oğlum! Ey genç şairim! Umarım birgün tekrar karşılaşırız. Ve ben yetmişimde olmam.’

Allah’ı bulmak

Bir zamanlar iki adam vadide yürüyorlardı. Birisi parmağıyla dağın yamacını gösterdi ve dedi: ‘Şu manastırı görüyor musun? Orada üzün zaman önce dünyayı boşlamış bir adam var. Şu yeryüzünde Allah’tan başka ne bir şey arıyor ne de istiyor.’

Diğer adam dedi: ‘Manastırını, inzivasını, çilesini bırakıp dünyaya dönmedikçe, sevinçlerimizi ve çoşkularımızı paylaşmadıkça, düğün şölenlerinde raksedenlerle birlikte raksetmedikçe, ölülerimizin başında ağlayanlarla birlikte ağlamadıkça Allah’ı bulamayacaktır o.’

Ve adam bu sözün doğruluğuna gönülden ikna olmuştu. Fakat buna rağmen cevap verdi: ‘Söylediklerinin hepsine katılıyorum. Fakat şu var ki münzevinin iyi bir insan olduğuna inanıyorum. Bir insanın, inzivaya çekilmesi ve bu inzivası sebebiyle görünürdeki iyiliklerle pek çok insanın yaptığından daha fazla hizmette bulunması daha üstün olamaz mı?’

Kaynak: (KUM VE KÖPÜK-Aforizmalar) (AVARE-Meseller) CİBRAN Halil CİBRAN, Çevirmen: İlyas ASLAN, 1. Basım Kasım, 2000 İstanbul

GEZGİN’DEN

Münzevi Ve Hayvanlar

Bir zamanlar, yeşil tepelerin üzerinde bir münzevi yaşardı. Ruhu temiz, yüreği apaktı. Ve karadaki tüm hayvanlar ve havadaki tüm kuşlar çifter çifter ona gelirler, o da onlarla konuşurdu. Onu zevkle dinlerler, yanına sokulurlar ve oradan ayrılmazlardı, ta ki gece olup da o onları Kutsayarak rüzgâr ve ormanlara emanet edinceye dek.

Bir akşam, sevgiden söz ederken, bir leopar başını kaldırdı ve münzeviye dedi, “Bize sevgiden söz ediyorsunuz. Söyleyin Efendim, sizin eşiniz nerede?”

Ve münzevi dedi, “Benim eşim yok.”

Ve hayvanlar ve kuşlar arasında bir şaşkınlık vaveylasıdır ki koptu ve aralarında konuşmaya başladılar, “Kendisi bu konuda bir şey bilmezken bize nasıl sevgiden ve anlaşmadan söz edebilir ki?” Ve sessizce ve küçümsemeyle yanından ayrılıp gittiler.

O gece münzevi döşeğine yüzükoyun uzandı ve göğsünü yumruklayarak acı acı ağladı.

Düşler

Bir adam bir düş gördü ve uyandığında yorumcuya giderek düşünü kendisi için yorumlamasını istedi.

Ve yorumcu adama dedi, “Bana uyanıklığında gördüğün düşlerle gel ki anlamlarını sana söyleyebileyim. Ama uykunun düşleri ne benim bilgeliğime aittir ne de senin imgelemine.”

Dolunay

Dolunay görkemle kentin üzerinde yükselirken kentin köpekleri ona doğru ulumaya koyuldular.

Yalnızca bir köpek ulumadı ve öbürlerine ciddi bir sesle dedi, “Ulumanızla dinginliği uykusundan uyandırmayın ve ayı dünyaya getirmeyin.”

O zaman bütün köpekler ulumayı kesti ve dehşetli bir sessizlik kapladı ortalığı. Ama onlarla konuşan köpek, gece boyunca, sessizlik içinde ulumayı sürdürdü.

Irmak

Coşkun bir ırmağın aktığı Kadishe vadisinde iki küçük dere karşılaştılar ve konuşmaya koyuldular.

Derelerden biri dedi, “Nereden geliyorsun dostum; ve yolun nasıldı?

Ve öbür dere yanıtladı, “Yolum güçlüklerle doluydu. Değirmenin çarkı kırılmıştı ve beni suyolumdan ekinine veren çiftçibaşı ölmüştü. Bütün gün oturup tembelliklerini güneşte pişirmekten başka bir iş yapmayanların pisliğine belenmiş, debelendim durdum. Ama senin yolun nasıldı, kardeşim?”

Ve öbür dere yanıtladı ve dedi, “Benim yolum bir hayli farklıydı. Hoş kokulu çiçekler ve utangaç söğütler arasından geçerek tepelerden aşağı süzüldüm; kadınlar ve erkekler gümüş kupalarla suyumdan içiyor, küçük çocuklar pembe ayacıklarıyla kıyılarımda dolaşıyorlardı. Yolum neşe ve tatlı şarkılar içinde geçti. Senin yolunun böylesine mutlu olmaması ne yazık.”

O an ırmak yüksek sesle seslendi ve dedi, “Gelin, gelin, denize gidiyoruz. Gelin, gelin; daha fazla oyalanmayın. Benimle olun. Denize gidiyoruz. Gelin, gelin; bana kavuşunca gezintilerinizi unutacaksınız, mutlu ya da hüzünlü. Gelin, gelin. Ve siz de ben de anamız denizin yüreğine kavuştuğumuzda geçtiğimiz yollan unutacağız.”

Kaynak: HALİL CIBRAN, GEZGİN-The Wanderer His Parables and His Sayings, İkinci Baskı: Anahtar Kitaplar 1995,İstanbul

 

GÖZLERİN FISILTISI

Kavga

kalbime bir şeytan girdi

ve bir melek gördü orada

göz açıp kapayıncaya dek

bir kavga başladı aralarında

her ikisi de       

burası benim evim diyor

ben olanlara tanıklık ediyorum

ve kımıldanıyorum yerimden

sorarak Tanrı’ma

kainatta başka Tanrı var mı

onun eli mi yarattı kalbimi

yoksa senin elin mi?

*

bugüne dek kendimi

şüphe ve şaşkınlık içinde gördüm

kalbimdeki melun mu

yoksa bir melek mi

bilmiyorum

1923

Ey Akıl

vazgeç beni yönetmekten!

kulağım dediğini anlamıyor bugün

ve kadehe kadehime uyuyorum,

asırlardır aradığım taze şaraba sığınıyorum;

artık mühürleyemeyeceksin mührünle

susuz dudaklarımı,

kelepçeleyemeyeceksin aç ellerimi,

bugünden sonra ben de,

açlığın çiğsiz sisinle yaktığı

bir kalbi kandıramayacağım!

bu kadehi kadehim diye adlandırmak günah mı acaba?

o zaman bırak da günahkâr olarak öleyim

çünkü ben ona dokunur dokunmaz

sadece sonsuzluklara

engin dünyalara

uçtum;

kokusunu alır almaz,

güzelliğinin içinde aleviyle yanıp tutuştum

onun şarabıyla ancak yokluğa karıştıktan

bütünün içine girdikten sonra

sarhoş oldum

I929 

Yalnızlığım

ey yalnızlığım benim,

nasıl oluyor da

güneşleri ayları olmayan

gökyüzünü dolaşabiliyorsun?

yolları olmayan çöllerini nasıl adımlayabiliyorsun?

kıyıları olmayan denizlerine nasıl açılabiliyorsun?

kararsız olan derinliklerine nasıl dalabiliyorsun?

korkunç kupkuru tepelerine nasıl tırmanabiliyorsun?

kaygan yosununun üzerinde

kanatlı ayaklarınla nasıl dans edebiliyorsun?

onun ballı dudakları güç bulamıyor

kadehini tatmaya bile;

taze gam dolu kadehini

onun taze kalbi bile duyamaz senin

karmakarışık düşlerinin feryatlarını

ey yalnızlığım! ben ve sen yalnızdık

ve de yalnız kalacağız sonsuza değin

aman Tanrım! ne kadar da mutluyuz!

ey yalnızlığım!

ne kadar da zenginiz!

biz onunlayız ondayız ve onun yanındayız

ezelle tokalaşıyoruz sağımızla

sonsuzlukla tokalaşıyoruz solumuzla

1930

Dönen Kabirler

gel haydi gel!

selam verelim şu kabirlere,

oradan yudumlayalım şarabını zamanın,

olur da gözümüze çarparsa,

kemiklerden çiçekler fışkırttığını baharın

işte o zaman, anlarız:

yokluk denilen, ebediyettir;

hayatsa, dönen kabirler

gel haydi gel!

ama, umutlanma sakın!

bakışını yukarılara dik!

olur da gözüne çarparsa,

güneşin doğup battığını emriyle kaderin

işte o zaman, anlarsın:

kalıcı olan izlemektir;

umutsa, ebediyet sıkıntısı

*

yaklaş haydi yaklaş!

bırak kavgayı bırak,

iyinin uğruna kötüye karşı

söyle, akşamın kulağına

bir selam fısıldadığında

cevabı şu oldu sabahın:

sabah akşamın kardeşi değil mi

ve değil mi kötülük iyiliğin ikizi?

*

unut çocukluğu ve gençliği

sür bulut ordusunu rüzgârla

sor var mı o bulutta taze bir damla

ihtiyarlayıp da gençleşen bir damla?

değil mi ki gençlik,

değil mi ki ihtiyarlık,

birer buluttur

ve bizler de bulutun göz yaşları

*

yalancılar için vazgeç doğruluktan,

aşıklar için aşkın iffetinden;

bırak övünmeyi zenginlere,

bilgiyle gururlanmayı cahillere;

yüceleri ve gecelerin tazeliğini

ve üstünlük sevgisini kötürümlere

*

gözünde gözlere yansıyan bir ışık,

ölüm güler o gözlere,

çünkü bütün ölümler

sana dikmiştir zaman gözünü;

o ki asla ihanet etmez,

gözbebeğinde toprak,

göz kapakların ardında kurtçuk görür

*

boş ver güzelliği, sen onu gurura bırak!

dünyanın gözlerinden uzakta kalsın,

mücadeleyi boş ver ihtirası da bırak,

sarayları boş ver selam ver kabirlere

asırlarca dünyayı dolaş

dönen kabirleriyiz ya biz bu dünyanın!

İnsanları Gördüğümde

insanları gördüğümde,

bir ateş tutuşturmuşlar,

yakmak için cehaleti;

bir taht ve heykel dikmişler,

tapmak için bilgiye;

inancımı koydum avucuma,

ve dedim: işte benim bilgim

yüceltsenize ya onu!

*

aptal aklımı ateşe sürdüm

ve dedim: işte benim cehaletim

yok etsenize ya onu!

*

aklımı tahtlarına oturttular

inancımı yaktılar, hiç acımadılar

insanları gördüğümde,

bir çarmıh dikmişler,

germek için yalanı

taçlandırmışlar alnını

hükümdar kılmak için doğruluğu

*

içimde ne varsa koydum ortaya

ve dedim: işte benim yalanım,

çivilesenize ya onu!

*

neşeyle sürdüm kalbimi onlara

ve dedim: işte benim doğrum,

taçlandırsanıza onu!

*

kalbimi çivilediler heyhat!

benliğimi ise Tanrılaştırdılar!

1922

Sessizlik

evimin tavanı demir, direği taştan;

esin ey rüzgârlar, feryat edin ağaçlar,

süzülün ey bulutlar, yağmur indirin;

çakın ey şimşekler, korkuyor dilim sizden

tavanı demir evimin, direği ise taştan

*

yardım dilendi gözüm cılız lâmbadan;

gece uzadıkça, karanlık yayıldıkça

ve şafak öldüğünde gün intihar ettiğinde

gizlenin ey yıldızlar, sön ey hilal!

yardım dilendi gözüm cılız lâmbadan

*

muhkemdir kalbimin kapısı kederlere karşı

saldırın ey gamlar, sabah akşam istediğiniz an!

gelin üstüme ey belalar, sıkıntıyla musibetle!

inin ey insanlık trajedileri, binlerce kez!

muhkemdir kalbimin kapısı kederlere karşı

*

arkadaşım kaderdir, yoldaşım takdir;

kıvılcımlar saçın ey kötülükler, kalbime

evimin etrafına hendek kazın ey eceller,

korkum yok, ne azaptan, ne de ziyandan

arkadaşım kaderdir, yoldaşım takdir

 

Ey Yoldaşım

ey yoldaşım, bedenimin ve ruhumun yoldaşı,

mutluluk ve bahtsızlık ortağım benim,

ey dostum bilgimin ve cehaletimin dostu,

rahatlık ve sıkıntı ortağım benim

*

eğer bir gün göklerin hükümranı,

çağırırsa bizi kendine hesap için,

riyakârlıktan sakın!

ey dostum, göklerin hükümranı huzurunda

*

hiçbir şeyde haramı bilemez olduk

ve her gün değişik bir yola girdik

istediği her şeyi verdik nefse,

yanık gönlün susuzluğunu giderdik

 

Kimsin Sen Ey Benliğim

dalgaları köpürmüş ve azgın görürsen denizi

işitirsen kayaların ayakları dibinde ağladığını

dur denizi seyret dalgalar dininceye değin bekle

seslen denize seslen ki duyabilsin seni

ve de senden gelen iniltiyi

yoksa sen dalgalardan mı geldin?

*         

bulut kıvrımlarında yankılandığını işitirsen gök gürlemesinin

görürsen karanlık ordusuna kılıcını çektiğini şimşeğin

parıltısı sönünceye dek şimşeği izle

gürleme son bulacak ancak sedasını bırakacak sende

sen şimşekten mi koptun

yoksa gürlemeyle mi indin?

*

dağların doruklarından karları tozuttuğunu görürsen rüzgârın

işitirsen tepeler arasında karanlığa uğuldadığını

rüzgâr diner ve baş başa kalır kendi özleminde

ve ben sana seslenirim

ama sen benden uzaksın

meçhul bir yerde

yoksa rüzgardan mı doğdun sen?

*

yıldızlar arasında gizlice yürüdüğünü görürsen tanyerini

ve gitmekte olan gecenin elbisesini resimlerle süslediğini

tanyeri senden ona yükselen yakarışları duyar

ve yere kapaklanışım

kendisine vahiy gelen bir peygamber gibi

yoksa sen Tanrı’dan mı fışkırdın?

*

coşkun suların kucağında görürsen güneşi

yeryüzünü büyülü bir gözle süzdüğünü

güneş yatışır ve kalbim arzular senin de yatışmanı

toprak uyur ancak sen uyanık izlersin

güneşin uzak yatağını

yoksa sen güneşten mi düştün?

*

yaseminler arasında şakıdığını işitirsen bülbülün

aşıkların kalplerine şarkıları bir kor olarak döktüğünü

hüzün ve şevkle parıldadığını ve arzu senden ırak

söyle bana bülbülün gece şakıması

senin geçmişini sana hatırlatması mıdır

yoksa sen şarkılardan mı geldin?

*

ey benliğim!

sen içimde sedası yankılanan bir şarkı

görmediğim gizli bir sanatkârı elinin çaldığı

sen rüzgâr, sen meltem, sen dalga, sen deniz,

sen şimşek, sen gökgürültüsü, sen gece, sen şafak

sen Tanrı’dan bir tecelli!

1917

Kaynak: Gözlerin Fısıltısı & kafileler orjinal adı: hemsü’l-cüfûn & el-mevâkib yazarı: mihail nuayme & cibran halil cibran Çeviren: Hüseyin YAZICI, 1. basım Kasım, 2000 İstanbul

“DELİ”DEN

NASIL DELİ OLDUM

I

Nasıl delirdiğimi, nasıl tozuttuğumu

sorup duruyorsunuz bana.

Peki dinleyin şimdi;

bunu siz istediniz:

*

Bir sabah, Tanrılardan çoğunun

daha afyonu patlamadan,

uykudan sıçrayarak uyandım,

ve bakındım hayatıma,

aynanın raflarına,

bir de ne göreyim, çalınmamış mı

tamamı masklarımın!

*

– Deliliğin ilmine yeni başlayanlara

bir açıklama yapayım, dilerseniz burada;

belki inanmakta zorluk çekeceksiniz, ama

birbirinden habersiz yedi mask peydahladı

bu koğuş arkadaşınız, yedi ayrı hayatta

ve kadidi çıkıncaya kadar da

eskitti yüzünde bunların her birini –

*

Şimdi dönelim hikâyeye.

İçimdeki aynanın raflarında

bulamayınca maskların hiçbirini

sokağa fırladım hemen,

mask falan yok yüzümde,

çıplak yüzümle öyle,

ilk defa, kimsem yani

tam işte o halimle,

*

ve bağırmaya başladım sokaklarda,

çarşıda, pazarda, meydanlarda

aval aval bakan akıllılara,

“Hırsızlar, hırsızlar,” dedim,

“aşağılık fareler,

tavan fareleri,

sandık fareleri sizi!”

*

Bu baylardan, bayanlardan kimi

masklarını yüzlerinde tutmaya

çalışarak güldüler, güldüler bana;

kimi de evlerine

ya da tapınağa koştular,

korkarak, deliliğin hiç yoktan

ve hazırlıksız

bulaşmasından falan

günahsız ruhlarına.

*

Bir sokaktan geçerken,

bir evin damında dikilen biri,

“Bir deli, bu, bir deli!”

diye bağırdı deli deli.

*

Görmek için bu sesin sahibini

Kaldırdım başımı yukarıya

ve güneş ilk defa

öpmüş oldu o zaman

peçesiz, maskesiz suratımı;

ilk kez okşadı gün ışığı

çıplak derisini, yüzümün

ve tutuşturdu, o saat

hakikatin aşkıyla

bunca yıl bir kıvılcım,

bir tutam köz,

arayan yüreğimi.

*

İşte o günden sonra,

işte o halden sonra

mask olsun istemedim artık

yüzümde ve şarkımda.

*

Ve o gün o aşkla, o cezbeyle

bağırdım, nara attım orada:

*

“Ne kutlu insanlarmışsınız meğer,

ne kutlu insanlarmışsınız

Habil, Kabil, kardeşlerim hepiniz,

koğuş arkadaşlarım, benim,

siz masklarımı çalanlar,

siz kardeş yüzler,

hısım ve akraba maskeler;

siz erdemli hırsızlar

ve kafasız, yeteneksiz mağdurlar!”

*

İşte böyle deli oldum ben

ve kafesin kapısını açıp

uçurdum kuşlarımı.

*

Ya siz, peki ya siz?

II

Ben işte böyle buldum özgürlüğümü,

hem özgürlüğümü buldum,

hem de güvenliğimi,

deliliğimde;

*

yalnız olma özgürlüğümü,

biricik olma özgürlüğümü

ve tanımlanıp, çözümlenip,

anlaşılır olmaya karşı da güvenliğimi…

*

Çünkü, bakın, bizi çözümleyenler,

bizi tanımlayanlar,

bizi anlaşılır kılanlar

ve buna bizi de inandıranlar

tutsak almış olurlar

bir yanımızla bizi.

*

Bu güvenlik konusunda yine de

gurur yapmak istemem.

Çünkü bir hırsız bile

güvenilir biridir hapishanede,

dışarıdaki hırsıza göre;

*

ve bir deli, bir başka deli için

daha güvenlidir akıllılardan,

küçük tımarhanede de,

büyük tımarhanede de.

TANRI

Çok, çok eski günlerimde,

ilk konuşma hevesi

ve esin titreşimi

taştığında yüreğimden dilime,

kutsal dağa tırmandım

ve seslendim Tanrı’ya:

*

“Senin sadık kulunum ben,

Senin sadık kulun, Yarabbi,”

diye dil döktüm ona.

“Senin gizli iraden bundan böyle

yasam olacak benim

ve ben ebediyen

itaat edeceğim sana.”

*

Fakat Tanrı hiç cevap vermedi bana,

Sadece güçlü bir bora gibi uğuldadı,

uğuldadı ve gömüldü sessizliğe.

*

Bin yıl sonra yine tırmandım

kutsal dağa

ve yine seslendim O’na:

*

“Ey Yüce Yaratıcı,” dedim,

“sen tasarladın beni, tamam,

itirazım yok buna,

sonra balçıkla bir biçim,

soluğunla da hayat verdin bana.

*

bunlar için, borçluyum, biliyorum,

kendimi, cismimi, gölgemi sana

ve borcuma da sadığım;

bir gün mutlaka ödeyeceğim,

ödeyeceğim, ama

uzatmanı niyaz ediyorum senden

bu borcun vadesini,

şöyle bin yılcık kadar daha.”

*

O gün, Tanrı yine açık bir cevap

vermedi bana.

Fakat bin kanadın hışırtısıyla

bir kuş sürüsü gibi

üstümden geçip gitti.

*

Ve bin yıl sonra yine

tırmanıp kutsal dağa

seslendim, seslendim O’na:

“Baba, baba, baba,” dedim,

*

“Bak, senin oğlunum ben.

Merhamet ve sevgiyle

hayat verdindi bana;

biliyorum bunu, elbette biliyorum

ve bildiğim için de -bari

ben de sevgi ve kullukla

götüreyim işi,

diyorum kendi kendime.

*

ve yerin tüm sevgisiyle

yönelmek için de sana,

senin yer krallığını üstlensem,

diyorum, iznin olursa eğer?”

*

Tanrı yine açık bir cevap

vermedi o gün bana,

yüksek tepeleri örten sessiz,

yalnız bir bulut gibi

kalkıp gitti üstümden,

bir başka sonsuzluğa.

*

Bin yıl sonra yine tırmandım

kutsal dağa

ve seslendim Tanrı’ya:

*

“Tanrım, sen hem amacımsın, benim,

hem ona varmak için

teptiğim yolsun,” dedim,

*

“Ben senin dününüm,

sen benim yarımınsın.

Ben toprağın içindeki

kökünüm, kökün, senin;

sen de benim göğe doğru açan

çiçeğimsin, çiçeğim;

*

Ve güneşin altında birlikte büyüyor,

birlikte boy atıyoruz

göğe yukarı.”

*

İşte o zaman Tanrı bana doğru eğildi

ve tatlı sözler fısıldadı kulağıma.

Ve kendisine koşan bir dereciği

nasıl bağrına basarsa, deniz,

O da işte öyle bağrına bastı beni.

*

O günden sonra,

indiğim vadilerde de

gezdiğim ovalarda da

artık hep yakınında oldu, Tanrı.

 

İKİ KEŞİŞ

Issız bir dağda, Tanrı’ya kulluk eden

ve birbirini pek seven

iki münzevi yaşıyordu.

Bir tek toprak kapları vardı

ve sahip oldukları tek eşya

buydu, bu iki münzevinin.

*

Bir gün ayartıcı bir ruhun,

keşişlerden yaşça büyüğüne

güçlü bir dürtüyle

musallat olacağı tuttu.

*

Ve yaşlı keşiş, genç olana,

“Uzun zaman oluyor ki,” dedi,

“seninle beraber yaşıyoruz.

Artık ayrılma zamanı geldi.

Ama, ayrılmadan önce

paylaşmamız gerekecek, tabii,

Tanrı ne verdiyse,

ortak olduğumuz şeyleri.”

*

Öteki keşiş hem şaşırdı,

hem üzüldü buna

ve “Çok üzdü beni,” dedi,

“böyle durup dururken,

bırakacağını söylemen

bu yoksul çömezini, üstat.

Fakat ne gelir elden,

gitmek zorundaysan,

ne diyebilirim, kader.”

*

Bunları söyledikten sonra da

toprak kabı getirdi

ve uzatırken onu yaşlı keşişe,

“Bunu bölemeyiz, kardeşim,” dedi,

“al, senin olsun.”

*

Bunun üzerine, öteki,

daha önce onda hiç görülmeyen

soğuk, uzak

şaşırtıcı bir tonla,

“Bağış kabul edemem,” dedi,

“kendi payımdan başka

Hiçbir şeyde yok gözüm.

Kabı bölmemiz gerekiyor.”

*

Genç keşiş, “Ama kabı kırarsak,

bu ortada, besbelli,” dedi,

“ne senin, ne benim işine yarar.

En iyisi ve uygun görürsen, tabii,

kura çekelim aramızda,

kabı o alıversin,

artık kime çıkarsa.”

*

Fakat yaşlı keşiş direndi,

“Adil bölüşmeden

ve benim kendi payıma

düşen parçadan başka

bir şeye razı olamam,”

diyerek itiraz etti buna,

“Kabı ikiye bölmeliyiz,

başka çözüm istemem.”

*

İş buraya varınca,

başka söz bulamadı, genç keşiş,

“Gerçekten istediğin buysa,” dedi,

“ve işine yarayacaksa eğer,

pekâlâ, öyle olsun,

getir kıralım kabı,

yeter ki, kırılan, kalp olmasın.”

*

Fakat o an, genç münzevi açıkça

böyle erdem ve bilgelik makamında

inciler döktürdükçe

yaşlı keşişin yüzü

bir öfke bulutuyla

karardıkça karardı

ve ayartıcı bir dürtü

onun sesini kullanarak

ve onun dudaklarıyla

genç keşişe, “Seni melun,

seni ermiş bozuntusu seni,

kavga istemiyorsun ha,

öyle mi, öyle mi?” diyerek

üzerine yürüdü, ötekinin.

*

Ama bu saldırı hamlesi

toprak kabın, genç keşişin eliyle,

kaşarlanmış azgının

tepesi kazınmış kafasında

parçalanmasını önleyemedi

ve yüzünün, gözünün

kan revan içinde kalmasını…

 

‘VERMEK’ VE ‘ALMAK’ ÜZERİNE

İsa’nın yaşadığı günlerde

yastıklar dolusu iğneleri olan

hasis bir adam vardı.

İsa’nın annesi bir gün bu adama gitti ve

“Komşu,” dedi, “oğlumun giysisi yırtık;

tapınağa gitmeden önce

oğlumun giysisini onarmam gerekiyor.

Bana bir günlüğüne

bir iğne veremez misin ödünç?”

*

Adam İsa’nın annesine

bir tek iğne bile

vermesine vermedi, fakat

tapınağa gitmeden önce

aktarması için oğluna,

”Vermek” ve ‘Almak’ üzerine

ilmihal bilgileriyle soslu,

yağlı mı yağlı

ve geri ödemesiz

bir dolu vaaz verdi.

ADALET

Bir gece şenlik vardı sarayda,

bir adam geldi ve prensin önünde

yüzüstü kapandı yere.

Gözlerini bu yabancıya çevirdi

davetlilerin hepsi.

Adamın bir gözü çıkmıştı

ve kan sızıyordu o gözün oyuğundan.

*

Prens, “Başına ne geldi böyle?”

diye sordu adama.

Yabancı, “Prens hazretleri,”

diye başladı anlatmaya,

“meslekten bir hırsızım bendeniz,

gökte ay olmadığı için

dün gece, sarrafın dükkânını

soymaya karar verdim.

Fakat zifiri karanlıkta

bir yanlışlık yapmışım,

sarrafın dükkânını atlamış

dokumacı dükkânına girmişim.

*

İşte orada da, yol üzerine konan

dokuma tezgâhına çarptım

ve sivri bir şey çıkardı o an

bu gözümü yerinden.

*

Şimdi, ey haksever prensim,

ben bu dokumacıya karşı,

kısasa kısas, adalet istiyorum sizden.”

*

Bunun üzerine, prens hazretleri

adam gönderiverip

dokumacıyı huzuruna getirtti

 ve yargılama sonunda

bir gözünün çıkarılmasına

hükmedildi onun da.

*

“Ey prens hazretleri,” dedi dokumacı,

“hüküm bence de doğru.

Benim de bir gözümün çıkarılması

adil olmasına adil olabilir de, fakat

ne yazık ki, dokuma sırasında

dokuduğum kumaşın

iki yüzünü de görebilmem için

iki göz gerekiyordu bana.

*

Oysa, bir komşum var, mesela,

kendisi ayakkabı tamircisi;

ve onun da iki gözü var;

ama iki göz gerekmiyor

işinde bu komşuma.”

*

Prens, bu sefer de adamlarını salıp

ayakkabı tamircisini getirtti huzuruna.

Ve hemen orada, o anda

gördüğü dünyayla, yaptığı işi

adalet terazisiyle tartıp,

gözeterek komşuyla denkliğini,

bu zavallı adamın da

çıkardılar gözlerinden birini.

*

Sonra, ayakkabıcı

nasıl emsal olduysa demirciye,

demirci yorgancıya,

yorgancı marangoza,

marangoz duvarcıya

emsal ola ola, sonunda,

hırsızlardan, aylaklardan

iki gözü de açık

kimse kalmadı o şehirde

*

ve adalet yerini bulmuş oldu,

herkes için, böylece,

adalet tahta oturdu,

ve zulüm müsavi oldu

yoksullarla mağdurların üzerinde.

TİLKİ

Bir tilki, gün doğarken

kendi gölgesine baktı

ve “Bugün öğlen yemeğine

bir deve indirebilirim gövdeme,”

dedi kendi kendine.

*

Ve öğlene kadar bütün bir sabahı

her yerde deve arayarak geçirdi.

Fakat öğlen vakti bir ara gözü

yine kendi gölgesine ilişti

o zaman da kendi kendine,

“Ah, bulabilsem,” dedi,

“bir fare de aynı işi görür,

küçük bir fare bile.”

AKILLI, HİKMETLİ KRAL

Bir zamanlar Wirani şehrinde

hem güçlü ve dirayetli,

hem de akıllı, hikmetli

bir kral hüküm sürerdi.

Ve bu kral kendi gücünden korkar,

ama kendi aklını sever

ve ona güvenirdi.

*

Bu şehrin ortasında,

suları serin mi serin,

içimi güzel bir kuyu vardı;

şehrin halkı da,

kralın kendisi ve saray çevresi de

bu kuyunun suyunu içerlerdi;

başka bir kuyu, bir dere,

bir su kaynağı yoktu çünkü.

*

Bir gece, herkes derin bir uykudayken,

bir sihirbaz gizlice girdi şehre

ve koynundan çıkardığı şişeden

birkaç damla bilinmeyen bir sıvı

damlattı bu kuyuya.

*

Sonra kendi kendine

ve olup biteni izleyen cinlerine,

“Şu andan itibaren,

bu sudan içen kişi aklını kaçıracak,” dedi.

*

Ertesi gün, Kral ve Kral Naib’i hariç,

şehirde yaşayan herkes,

hatta olacakları bilen

sihirbazın kendisi

içtiler bu kuyunun suyundan

ve içen delirdi, içen delirdi, içen…

*

Gün boyu sokaklarda,

çarşıda, tapınakta

kulaktan kulağına

dolaşan söz şu oldu:

“Kral delirmiş, Kral

ve onun Naib’i, üşütmüşler kafayı.

Artık yönetemezler bizi bu ikisi.

Tutmayalım onları başımızda.

Alaşağı edelim,

Bu tozutmuş Kral’ı

Naib’iyle beraber.”

*

O akşam, Kral Hazretleri,

altın bir kâseyi

bu kuyudan doldurulup

getirilmelerini buyurdu uşaklara.

*

Ve getirdiklerinde kâseyi

yarısını kendisi içti, suyun,

kalan yarısını da

Naib’ine uzattı, içmesi için.

*

Ve o akşam bu uzak Wirani şehrinde

büyük bir kutlama yapıldı

Kral da, Naib’i de, şükür,

akıllandılar diye.

 

İHTİRAS

Üç adam bir araya geldiler

bir masanın etrafında, bir meyhanede.

Adamlardan biri dokumacı,

biri marangoz, biri de mezar kazıcı.

Dokumacı, “Çok nadide ketenden

kefenlik kumaş sattım bugün

üç kırmızı altına.

Bu gece şaraplar benden,” dedi.

Marangoz, “Ben yaptığım en iyi

tabutu sattım bugün,” dedi,

“Şarabın yanında kuzu çevirmesi de

bu gece benden, dostlar.”

“Bugün ben sadece bir mezar kazabildim,

ama cenaze sahipleri

iki kat ücret ödediler bana.

İzin verin, şarabın ve kuzunun yanında

ballı börek de benden olsun bu gece.”

Ve bu üç ahbap, yarışırcasına birbiriyle

sofrayı donattılar da donattılar;

bütün gece yediler, içtiler, eğlendiler.

Müşteriler bu gece

saçıp savuruyorlar,

bonkörlükte yarışıyorlar diye

meyhaneci, sevinçten havalarda uçuyor,

karısına, iki lafın arası

göz kaş edip, gülücük yolluyordu .

Uç arkadaş, ay doruğa varınca

çıktılar meyhaneden

ve yolda şarkılar söyleyerek,

naralar ataraktan evlerine gittiler.

Meyhaneci ve yanında karısı,

meyhanenin kapısında dikilmiş

bakarlarken onların arkasından,

“Ah bu beyefendiler!” dedi eşine, meyhaneci,

“Ne kadar eli açık ve soylulardı!

Ne olur, her gece gelseler de ihya etseler bizi!

O zaman oğlumuz büyüyünce

bir meyhaneci olmaz,

sabahtan akşama kadar

çalışmak zorunda kalmazdı bizim gibi.

Okuturduk onu,

O da işini sıkı tutar, papaz olurdu belki.”

YENİ ZEVK

Yeni bir zevk keşfettim dün gece.

Tam bu zevki deniyordum ki ben,

bir melek ve bir şeytan

evin eşiğinde

nasılsa birbiriyle

burun buruna geldi

ve hemen yaka paça

kavgaya tutuştular.

Benim keşfettiğim

şu yeni zevkten başkası

değildi bu kavganın konusu.

Biri, “bu günahtır, bir günah,

bir günah ki, simsiyah!”

diye bağırırken,

öteki, “Hayır, affetmişsin sen,

bence sevaptır, sevap!”

diye itiraz etti hemen

ve ekledi ardından,

“bir günah olsa bile,

bu bembeyaz bir günah!”

MEZAR KAZICI

Bir keresinde, defnederken

ölü benliklerimden birini,

mezar kazıcı yanıma geldi ve bana,

“Defin için buraya gelenler içinde

bir tek senden hoşlanıyorum,” dedi.

*

“Bu pek mutlu etti beni,” dedim,

“fakat öğrenemezsem eğer,

bu hoşnutluğunu, senin

nasıl hak ettiğimi

meraktan hemen şimdi

öleceğim bir kere daha?”

*

“Senden hoşlanıyorum, çünkü,” dedi,

“Defin için buraya gelen ötekiler

ağlayarak geliyor,

ağlayarak terk ediyor burayı;

bir tek sen gülerek geldin

ve gülerek ayrılıyorsun burdan.”

TAPINAĞIN BASAMAKLARINDA

Dün akşam, tapınağın

mermer basamaklarında,

iki adam arasında oturan

bir kadın gördüm.

Kadının bir yanağı solgundu

tapınağın taşları gibi

solgun ve soğuk;

öteki yanağıysa

nar gibi kızarmıştı,

birazdan o yanakta

alev alev yanan

bir gül açacaktı sanki.

KUTSANMIŞ ŞEHİR

Gençlik günlerimde bana,

surlarının içindeki herkesin

Kutsal Kitaba göre yaşadığı

bir ‘Tanrı Şehri’nden söz etmişlerdi.

Ben de, daha o günlerde,

“Bu şehri arayıp bulacağım,

bu şehri ve o kutsanmışlığı…”

demiştim kendime.

Fakat dediklerine göre,

çok uzaktı bu şehir.

Bunu hesap ederek

uzun bir yolculuk için

hazırladım kendimi.

ve Tanrı’nın ışıklı günlerden birinde,

Tanrı’nın şehri için, yaya,

koyuluverdim yola.

Kırk gün yol teptikten sonra

şehri uzaktan gördüm

ve kırk birinci gün

kapısından içeri girdim, şehrin.

Bir de ne göreyim,

şehirdeki herkesin,

ama herkesin bir tek gözü

ve bir tek kolu var yalnız.

Şaşırıp kaldım buna

ve sordum kendi kendime,

“Böylesine kutsanmış,

korunmuş bir şehirde

yaşayan insanların

duvarların, aynaların ardını

gösterecek gözleri

ve geçmişte, gelecekte onları

uçuran kanatları değil de

tek gözleri, tek kolları mı olmalıydı,

Allah’ım?”

Ben bunları içimden geçirerek

çevreme bakınırken,

fark ediverdim ki birden

şehrin sakinleri de

bana şaşırmışlardı,

iki sağlam gözüm

ve iki sağlam elimle

ben onlarda daha çok

hayret uyandırmıştım.

Hemen yaklaşarak onlara,

anlamaya çalıştım burda olup biteni.

“Yanlış şehre mi geldim,” dedim,

“Herkesin Tanrı’nın Kitabına’

uyarak yaşadığı

Tanrı’nın Şehri değil mi burası yoksa?”

onlar da, “Evet, doğru,

burası o kutlu şehir,”

diye cevap verdiler bana.

“Peki,” dedim,

“başınıza ne geldi,

Nerde sağ gözleriniz

ve sağ elleriniz sizin?”

Bu sorum üzerine çevrede

bir hareketlenme oldu

ve içlerinden biri

“Gel bizimle ve gör,”

dedi, hepsinin adına.

Şehrin ortasındaki

mabede götürdüler beni.

Ve orada bir mahzende

bir kesik eller yığını,

bir başka mahzende de

fıçılar, fıçılar dolusu

çıkma gözleri gösterdiler.

Ağzım açıkta kaldı o an;

“Hangi zalim,” diye haykırdım,

“hangi cellat reva gördü sizlere

bu görülmemiş kötülüğü?”

Bir uğultu yükselti içlerinden.

Sonra yaşlıca biri

yanıma yaklaştı

ve şunları söyledi bana:

 “Bunu biz kendimiz yaptık,

ey meraklı yabancı, dedi

biz kendimiz kıydık, evet,

kendi ellerimize,

kendi gözlerimize.

Bunu yaptık ki, Yüce Tanrı,

içimizdeki kötülüğe karşı

üstün çıkarsın bizi.”

Ve yüksek bir sunağa alıp götürdü beni.

Kalabalık da peşimizden geldi.

Yaşlı adam orada,

sunağın üstündeki taşa hakkedilmiş

kitabeyi gösterdi.

Şunları okudum orda:

“Sağ gözünüz bir suç işletirse size,

çıkarıp atın onu;

gözlerinizden birini

kaybetmeniz daha iyidir çünkü,

bütün bedeninizin ateşte yanmasından.

Ve sağ eliniz size suç işletirse,

kesip atın ve kurtuluverin ondan;

ellerinizden birini

kaybetmeniz daha iyidir çünkü

bütün bedeninizin ateşte yanmasından.”

Bunları okuyunca

Anladım başlarına geleni.

Ve dönüp kalabalığa,

“Aranızda hâlâ iki gözü,

iki eli de olan

bir tek Allah’ın kulu

yok mu, Allah aşkına?”

diye sormadan edemedim.

“Yok,” dediler, “yok, olamaz da,

henüz okumayı bilmeyen,

çok genç olanların dışında,

bu kutsal kitabeyi okuyan

ve iki gözü de, iki eli de

hâlâ yerinde duran

kimse yok aramızda.”

Kalabalıkla beraber

çıkar çıkmaz o meşum tapınaktan,

korkular içinde,

arkama bakmadan

adeta kaçarak uzaklaştım

o lanetli şehirden

çünkü pek genç değildim

ve pekâlâ okuyabiliyordum

o kanlı kitabeyi.

İYİ TANRI, KÖTÜ TANRI

İyilik Tanrısı’yla Kötülük Tanrısı

bir dağın doruğunda karşılaşmışlar.

İyilik Tanrısı,

“İyi günler, birader,”

demiş biraderine.

Kötülük Tanrısı da,

“Sana da, sana da,” diyerek, başını çevirmeden karşılık vermiş ona.

İyilik Tanrısı,

“Kötü günündesin galiba?” demiş,

öyle muhabbet olsun diye;

Kötülük Tanrısı,

“Evet, öyleyim, çünkü,” demiş,

“bu son zamanlarda sık sık

beni seninle karıştırıyorlar;

senin isminle çağırıyorlar beni

bu, beyinsiz insanlar.

Bu da, doğrusu,

biraz rahatsız ediyor beni.”

İyilik Tanrısı, “Aa, evet, evet

beni de karıştırıyorlar

sık sık seninle,” demiş,

“çağıran çok oluyor

beni de isminle, senin.”

Kötülük Tanrısı, bunun üzerine,

insanların aptallığına

lanet okuya okuya

yürüyüp gitmiş oradan.

“KUSURSUZ DÜNYA”

sen ey yitik ruhların Tanrısı,

sen ey, Tanrılar arasında yitirilmiş olan;

işit sesimi:

sen ey, benim gibi kaçık,

serseri ruhları gözeten

merhametli kader,

işit sesimi:

kusursuz bir türün içinde,

kusursuz varlıkların arasında

ben en kusurlu olanım,

en yetersiz olan…

bir insan kaosuyum ben,

bir insan nebulası,

bir düşünce, bir rüya ve hayal,

bir tutku, bir özlem

ve hezeyan karmaşası…

tamamlanmış dünyalarda geziniyorum,

sıvası, badanası yapılmış,

gedikleri kapatılmış

kelepir öğretiler arasında;

sağlam, sarsılmaz,zırhlı, miğferli

yasa insanları arasında,

saat gibi işleyen

düzen insanları arasında,

düşünceleri, düşünce biçimleri

güzelcene sınıflara ayrılmış

güzelcene raflara, reyonlara dizilmiş,

rüyaları bir düzene konulmuş,

görümleri, sezgileri kodlanmış,

cennetlikler arasında dolaşıyorum.

öyle insanlar ki bunlar,

Allah’ım, erdemleri de ölçülü tartılı,

günahları da ölçülü tartılı;

karanlığın dibinde işlenen

en küçükleri bile, günahların

ve en gizlileri erdemlerin,

tanımlanmış, kodlanmış

ve geçilmiş kodekslere, kataloglara.

yapılıp edilecek işlere göre

dilimlere bölünmüş günler, geceler

ve şaşmaz bir doğrulukla işleyen

kurallarla yönetiliyorlar.

yemek, içmek, uyumak

ve ölümü denemek,

sonra, vakti gelince

yorgun düşmek,

uzanıvermek kanepeye…

çalışmak, oynamak,

şarkı söylemek, dans etmek

ve sonra…

sonra saatler vurunca hurra, yataklara!

yine bunun gibi, düşünmek,

yine bunun gibi hissetmek

ve sonra, yine bunun gibi,

ufkun orada

görünce o parlak yıldız

son vermek bir kere daha

düşünmeye ve hissetmeye.

yüzüne gülümseyerek çalmak,

fikrini, zamanını

ya da rolünü

bir komşunun.

cömert, iyiliksever havalarla

hediyeler dağıtmak,

onur yüceltici övgülerde bulunmak,

temkinlice suçlamak,

bir gönlü tek sözcükle

viraneye çevirmek,

bir tek nefesle bir bedeni

yakıp yıkmak, kül etmek

ve sonra…

sonra, dolunca

gündelik çalışma süresi

yıkayıp arındırmak elleri.

kurulu bir düzenle uyum içinde

sevmek, âşık olmak;

önceden kavranılmış bir tarzda

sahnelemek

kendi benliğini en iyi, en ileri;

ilmihale uyarak tapınmak Tanrılara,

sanatlıca şaşırtmak

ya da savuşturmak

başından şeytanları

ve sonra, unutmak bütün bunları,

unutmak bütün bunları,

unutmak bütün bunları,

belleği kökten silip sıfırlamak

bir tuşu tıklayarak.

hayal edilecekse,

güçlü bir güdüyle hayal etmek,

düşünülecekse,

derinlemesine düşünmek;

ve ölüm yokmuş gibi

hissetmeyi başarmak

mutlu olunacaksa.

Hamlet gibi soylu olmayı bilmek,

acı çekilecekse,

ve sonra…

sonra, kadehi boşaltmak,

yarın, ağzına kadar

doldurmak için yine.

bütün bunlar, ey Tanrım,

önceden tasarlanmış olarak

gündelik hayatın rahmine düşer,

önceden karar verilerek,

hesaplanarak getirilir dünyaya,

kılı kırk yararak beslenir büyütülür,

sıkı disiplinle yetiştirilir,

akılla yönetilir,

yöntemle, yavaş yavaş

öldürülür ve gömülür.

ve bütün bunların

insan ruhundaki

sessiz mezarları bile

işaretli ve numaralıdır.

kusursuz bir dünya bu;

hatasız, eksiksiz,

tamamlanmış bir dünya,

aşkın, harikalar dünyası,

Tanrı’nın cennetindeki

en olgun meyve,

insanlığın düşünce

ve tasarım harikası.

fakat ben niye buradayım, Tanrım,

doyurulmamış tutkunun

yeşil tohumu olan, ben kaçık?

ne doğuda ne batıda gidecek yeri olan

deli mi deli bir fırtına,

yanıp giden bir kuyruklu yıldızın

yitik parçası -ya da

arka yüzü, sarhoş bir gezegenin.

ben niye buradayım, niye burada?

ve sen neredesin,

sen ey yitik ruhların Tanrısı,

sen ey, Tanrılar arasında

yalnız ve yitik olan?

Kaynak: Kaçık-The Madman Halil Cibran Türkçesi: Cahit Koytak, Kapı Yayınları 1. Basım: Nisan 2012,İstanbul

VADİNİN PERİLERİ

ÇAĞLARIN TOZU VE SONSUZ ATEŞ

[Güz, M. S. 116]

Gece sessizdi ve uykudaydı yaşam Güneş’in kentinde.( Baalbek, Baal’ın (güneş tanrısı) kenti. Eski çağlarda Heliopolis olarak bilinirdi; Suriye’nin en sevimli kentlerinden biriydi, harabeleri hâlâ mevcuttur (yazarın notu).) Zeytin ve defne ağaçlan arasındaki büyük tapınakların çevresinde yer alan evlerin lambaları çoktan sönmüştü. Yükselen ay, ışınlarını, tanrıların türbelerini bekleyen iri yarı nöbetçiler gibi dikili uzun mermer kolonların beyazlığı üstüne döküyordu sakin gecede. Kolonlar, uzak tepeler üstüne inşa edilmiş Lübnan kulelerine merak ve korkuyla bakıyorlardı.

Sonsuzluğun düşleriyle uykunun ruhlarının dengede olduğu o gizemli saatte Nathan, Rahip’in oğlu, Astarte (Eski çağlarda, Fenikeliler’in aşk ve güzellik tanrıçasıydı. Tyre, Sidon, Babil ve Baalbek kentlerinde bilinen bir tanrıçaydı. Yunanlılar “Afrodit”, Romalılar “Venüs” derlerdi, (yazarın notu) Tapınağı’na girdi.

Titreyen elindeki meşaleyle lambaları ve buhurdanlıkları yaktı. Tütsü ve mürün tatlı kokusu havayı kapladı, ve Tanrıça’nın imgesi, insan yüreğini kutsayan bir arzu ve özlem peçesi gibi narin bir örtünün altında kaldı sanki. Adam, fildişi ve altınla kaplı bir sunağın önünde secde edip ellerini yukarı doğru yalvarırcasına açtı, yaşlı gözlerini gökyüzüne çevirdi. Acı hıçkırıklarla kesilen kederli bir sesle yakardı:

“Merhamet, ey büyük Astarte. Merhamet, ey aşkın ve güzelliğin tanrıçası. Bana acı ve senin onayınla seçtiğim sevgilimin çevresinde dolanan ölümün nefesini uzaklaştır. Sağınların ilaçlan ve tozları, rahiplerin ve bilgelerin büyülü sözleri hiçbir işe yaramadı. Kutsal adından başka bana yardım edecek, imdadıma yetişecek kimse kalmadı. Yanıt ver o zaman duama; pişman kalbimi ve ruhumun acısını gör ve ruhumun bir parçası olan kadının

 

yaşamasını sağla ki aşkının sırlarına varalım ve görkemini gösteren gençliğin güzelliğini yaşayalım… İçten sesleniyorum sana, kutsal Astarte. Gecenin bu karanlığında merhametinin koruyuculuğunu arıyorum… Duy çığlığımı! Ben, senin hizmetçin, Rahip Hiram’ın oğlu Nathan, yaşamımı sunağına hizmet etmeye adadım. Bir genç kız sevdim ve onu kendime eş olarak aldım, fakat Cinler Sultanı’nın melekleri güzel vücuduna garip bir sayrılığın nefesini üfleyip ölümün habercisini onu kendi mağaralarına getirmekle görevlendirdiler. Şimdi o haberci, sevdiğimin divanında aç bir yaratık gibi uluyarak yatıyor, kanatlarını onun üzerine açıp onu benden ayırmayı kurarak ellerini sevgilime doğru uzatıyor. Bu yüzden geldim sana. Acı bana ve onun yaşamasına izin ver. Yaşamının ilkbaharında bir çiçek o; şafağı karşılamak üzere söylediği neşeli şarkısı kesildi kesilecek bir kuş… Onu ölümün pençelerinden kurtar ki adının şanına yaraşır ezgiler düzüp adaklar yakalım. Sunağına kurbanlar getirelim ve kaplarını şarapla ve güzel kokan yağlarla dolduralım. Kutsal yerini gül ve yaseminlerle bezeyelim. Önünde tütsüler ve hoş kokulu sarısabır dalları yakalım… Kurtar onu, ey mucizeler tanrıçası ve aşkın ölümü yenmesine izin ver; çünkü sen aşkın da ölümün de efendisisin.” Bir süre sessiz kaldı. Sonra devam etti: “Ne yazık ki, kutsal Astarte, düşlerim paramparça ve yaşama sevincim gitgide azalıyor; yüreğim isteksizce çarpıyor ve yaşlar gözlerimi yakıyor. Merhametini göster ve sevdiğimin yanımda kalmasına izin ver.”

O anda adamın kölelerinden biri içeri girdi, ona doğru yavaşça yaklaştı ve kulağına eğilip fısıltıyla, “Gözlerini açtı efendim etrafına bakıyor fakat bizi görmüyor. Sizi çağırmaya geldim, çünkü sürekli adınızı yineliyor.”

Nathan ayağa kalktı ve ardından gelen köleyle hızla dışarı çıktı. Saraya ulaşır ulaşmaz hasta kızın odasına girip yatağın yanında durdu. Kızın ince elini eline aldı. Bir deri bir kemik kalmış vücuduna yeni bir yaşam veriyormuşçasına dudaklarını tekrar tekrar öptü. Kız ipek yastıklara gömülü yüzünü adamdan yana döndü ve gözlerini hafifçe açtı. Dudaklarında bir gülümsemenin gölgesi göründü. Güzel vücudunda yaşam adına kalan tek şeydi bu sanki; ayrılan bir ruhtan gelen son ışık parçası; bitişe doğru hızla yaklaşan bir kalbin çığlığının yankısı. Konuştu; nefesi soluk soluğaydı tıpkı açlıktan ölmek üzere olan bir çocuk gibi.

“Tanrılar beni çağırıyor, ruhumun nişanlısı. Ölüm bizi ayırmaya geldi… Kederlenme, çünkü tanrıların dileği kutsal, ölümün istemleri adildir… Şimdi gidiyorum, ancak aşkın ve gençliğin ikiz kadehleri hâlâ dolu ellerimizde. Tatlı yaşamın yolları önümüzde uzanıyor… Gidiyorum sevgilim ruhların çayırlıklarına, ama bu dünyaya yeniden döneceğim. Astarte aşkın hazlarını ve gençliğin zevklerini tatmadan sonsuza giden âşıkların ruhlarını bu yaşama geri döndürür… Tekrar karşılaşacağız Nathan ve birlikte nergislerin kadehlerinden sabah çiği içeceğiz ve çayırlıkların kuşlarıyla güneşe katılacağız… Elveda sevgilim.”

Sesi giderek azaldı ve dudakları şafak melteminden önceki bir çiçeğin taç yaprakları gibi titremeye başladı.

Sevgilisi, boynunu gözyaşlarıyla ıslatarak onu göğsüne doğru çekip bastırdı. Dudakları kadının ağzına değince buz gibi bir soğuklukla karşılaştı. Ruhu acıyla, yaşamın derin denizi ve ölümün uçsuz derinliği arasında gidip gelirken korkunç bir çığlık attı, üstünü başım yırtıp parçaladı ve kendini kadının ölü vücudu üstüne bıraktı.

Gecenin sessizliğinde uyuyanların göz kapakları titredi, merhametli kadınlar ağladı ve çocukların ruhları korktu; çünkü Astarte rahibinin sarayından yükselen yaslı ve acılı çığlıklar, karanlığı yırtıyordu. Sabah olunca insanlar teselli etmek ve acısını paylaşmak için Nathan’ı aradılar; ama yoktu o.

Günler sonra, doğudan gelen kervan kente girdiğinde, kervanbaşı, Nathan’ı uzaklarda çöl ceylanlarıyla, yaralı bir ruh gibi dolaşırken gördüğünden söz etti.

Yüzyıllar geçti ve çağların izleri geçen zamanın ayakları altında kala kala silikleşerek görünmezleşti. Toprağı terk eden tanrıların yerine yıkım ve enkaza dair tanrılar geldi. Güneş Kent’in görkemli tapınağını yıkıp güzel saraylarını yerle bir ettiler. Yeşil bahçeler kurudu ve kuraklık verimli çayırları kapladı. Belleklerde dünün hayaletleri ve debdebeli bir geçmiş adına söylenen ilahilerin zayıf yankısını anımsatmak için öylece durmaktayken bir yandan da çürümekte olan yıkıntılardan başka bir şey kalmamıştı vadide. Ne var ki insanın yaptıklarını ortadan kaldıran çağlar, onun düşlerini yıkamazlar, ne de ta içindeki duyguları ve heyecanları ortadan kaldırabilirler; çünkü bunlar ölümsüz ruh yaşadığı sürece yaşarlar. Belki burada gizleniyorlardı; ya da saklanan akşam güneşi veya yaklaşan sabahtaki ay gibi başka bir yere gidebilirler.

II

[Bahar, M.S. 1890]

Gün bitiyor ve güneş giysilerini Baalbek’in kırlarından topladıkça aydınlık sönükleşiyordu, Ali El-Hüseyini sürüsünü tapınağın kalıntılarına doğru sürdü ve yıkılmış sütunların yanma oturdu. Sütunlar uzun zamandır unutulmuş bir askerin savaşta kırılmış ve zamanla çıplaklaşmış kaburga kemikleri gibiydiler. Koyunlar zıplayarak adamın etrafında toplandılar, kavalının ezgileriyle güvence içinde dinlendiler.

Geceyarısı geldi ve gökler ertesi günün tohumlarını gecenin derinliklerine saçtılar. Ali’ nin gözkapakları uyanıklığın hayaletleriyle haşır neşir olmaktan yorgun düştü. Yıkık duvarlar arasındaki heybetli sessizliğin içinden hayal ettiklerinin geçişi aklını yordu. Uyku Ali’nin gözlerini -ince bir sis tabakasının serin bir gölün yüzüne değişi gibi- yavaş yavaş kaparken, genç çoban kollarını yastık yaparak yere uzandı.

Tinsel benliği ile karşılaşınca unuttuğu dünyasal benliği oldu; o yasaların ve öğretilerin ötesinde saklanan tinsel benlik. Gözlerinin önünde bir görüntü oluştu ve gizler kendilerini ona bilinir kıldılar. Ruhu hiçliğe doğru ivecenlikle koşan zamandan, karmaşık düşüncelerden ve çekişen duygulardan ayrıldı. Ömründe ilk kez, o güne değin çekedurduğu ruhsal açlığın nedenlerinin ayrımına varır gibiydi. Yaşamdaki tüm acılıklarla tatlılıkları birleştiren bir açlık, doyurulamayan arzular ve yetinişinin dinginliğini bir araya getiren bir sususuzluktu bu; ne dünyasallığın tüm albenisi tarafından silinebilecek ne de yaşam tarafından gizlenebilecek bir özlem…

Tapınak kalıntılarının uyandırdığı garip bir his duydu içinde. Buhurdanlıklardan gelen tütsünün anıştırmadığı bir histi bu. Bir müzisyenin parmaklarıyla lavtasının tellerini tıngırdatıp durması gibi duyularında tıngırdayıp duran bir his… Kaynağım belki hiçlikten belki başka bir şeyden alan bu yeni duygu Ali’nin tüm ruhsal varlığını kaplayana değin büyüdü ve gelişti. İçini ölüm gibi dingin bir coşkunluk, acısı tatlı sertliği hoş gelen bir ağrıyla doldurdu. Birkaç saniyelik uykunun uçsuz boşluklarında doğmuş bir his… Tüm milletlerin kökeninin aynı soydan gelişi gibi çağların kökeni olan birkaç saniye…

Ali yıkık tapınağa baktı ve yorgunluğu ruhunun uyanmasına olanak verdi. Sunağın harap kalıntılarını gördü. Yıkık sütunlar ve ufalanmış duvarların temelleri belirginleşti. Gözleri bulandı ve yüreği hızlı hızlı çarpmaya başladı. Sonra, birdenbire, o ana değin kör kalmış birinin ışığın varlığını duyumsamaya ve görmeye başlayışı gibi gözlerinde bir ışığın varlığını hissetti ve o ışığın görünür kıldıklarını görmeye, düşünmeye, düşüncelerine belleğin hayalleri doğmaya başladı ve Ali anımsadı. O sütunların büyüklük ve görkemle dikiliyor oluşunu anımsadı. Bir tanrıçanın huşu telkin eden görüntüsünü çevrelemiş buhurdanları ve gümüş lambaları anımsadı. Fildişi ve altınla bezenmiş bir sunağın önünde dua eden saygıdeğer rahipleri anımsadı. Tamburinlerini çalan genç kızları, aşkın ve güzelliğin tanrıçasına övgüler ezgileyen oğlanları anımsadı. Anımsadı ve bu görüntülerin bakışı önünde belirginleştiğini gördü. Derinliklerinin sessizliklerinde uyuyan şeylerin devinmeye başlayışının izlerini duyumsadı. Fakat anımsamak ne yaşamlarımızın geçmişinden gördüğümüz gölgeli biçimler dışında bir şeyi ne de kulaklarımıza daha önce duydukları seslerden başka bir sesi geri getirir. O zaman çadırlar arasında büyümüş, yaşamının baharım çayırlarda koyunlarını otlatarak geçirmiş bir gencin akıldan çıkmayan anılarıyla geçmiş yaşamını ilişkilendiren bağ neydi?

Ali ayağa kalktı ve yıkıntılar ile parçalanmış kayalıklar arasında yürüdü. O uzak anımsayışlar bir kadının aynasının camından örümcek ağını silmesi gibi, aklının gözlerinden unutkanlığın örtüsünü kaldırdı. Bu durum, tapınağın yüreğine ulaşana ve ayaklan sanki toprakta manyetik bir çekim varmışçasına durana değin sürdü. Sonra birdenbire önünde, yerde yatmakta olan kırılmış bir heykel gördü. İstem dışı bir biçimde önünde yere kapandı.

Duyguları, kanın bir yaradan akıp fışkırması gibi içinden akıp geçti; yürek atışları, denizin dalgalarının çoğalışı gibi hızlandı ve yavaşladı. Heykelin konumu karşısında boynunu eğdi ve acı içinde iç çekip ağlamaya başladı, çünkü duyumsadığı, ruhunu bu yaşama başlamadan önce yanında olan güzel bir ruhtan ayıran yaralayıcı bir yalnızlık ve yok edici bir uzaklıktı. Hiçbir şey var olmamışken Tanrı’nın kendinden ayırdığı bir alev parçası gibi yanıp duran özünü hissetti. Yanan kemiklerinde sanki hafif hafif çırpman bir çift kanatın varlığını duyumsadı. Beyninin gevşeyen hücreleri çevresinde, güçlü ve etkin bir aşkın yüreğini ve ruhunu sarmaladığını duyumsadı. Ruhsal gizlerini bir başka ruha fısıldayan ve kişiyi tüm dünyasal değerlerden uzaklaştıran bir aşk… Ağızlardaki diller susunca konuşuşunu duyduğumuz bir aşk; karanlık her şeyi sakladığında bir alev sütunu gibi göğe yükselen bir aşk… İşte bu saatte o aşk, o tanrı düşmüştü Ali El-Hüseyini’nin ruhuna, acı ve tatlı, aynı güneş altında dikenler ve çiçeklerin bir arada oluşunu çağrıştırmaktaydı.

Bu aşk neylesi bir şeydir?

Ne zaman filizlenir?

Sürüsüyle yıkıntıların arasında dinlenen bir delikanlıdan ne ister?

Genç kızların bakışlarından bile etkilenmeyen birinin damarlarına şu an dolan şarap nedir?

 Henüz kadınların tatlı şarkılarını duymamış bir bedevinin kulaklarında çınlayan bu tanrısal ezgi neyin nesidir?

Nasıl bir şeydir bu aşk ve ne zaman filizlenir?

İnsanlardan uzakta, salt koyunları ve kavalıyla oyalanan şu Ali’den ne ister?

Onun sezincine bile fırsat tanımadan, insan işi güzelliklerce yüreğine serpiştirilen bir tohum mudur? Ya da şu anda ruhunun boşluğunu aydınlatmak için açığa çıkan sisin örttüğü bir ışık mıdır?

Gecenin dinginliğinde sanki onunla dalga geçmek üzere gelen bir rastlantı, bir düş mü, yoksa zaman kavramını alt etmiş ve alt edecek olan bir gerçek mi?

Ali yaşlarla dolu gözlerini kapattı ve merhamet arayan bir dilenci gibi ellerini açtı. Ruhunu içinde tümüyle hissedip titredi. Bu titreyiş hem sızlanmalara hem de özlem ateşlerine gebe hıçkırıklara neden oldu. Bir iç çekişten biraz daha güçlü bir sesle şöyle dedi: “Kalbimin çok yakınında olan, gözlerimin henüz görmediği, beni benden ayıran bugünümü ötelere ve unutulmuş yıllara bağlayan sen kimsin? Bir peri misin, cin misin, ölümsüzlerin dünyasından yaşamın anlamsızlığını ve bedenin ölümlülüğünü anlatmaya mı geldin bana?

Duygularımı esir etmek ve kabilemin genç adamları arasında beni alay konusuna dönüştürmek için yeryüzünün derinliklerinden gelen Cinler Sultanı’nın ruhu musun?

Kimsin ve yüreğimi hoplatan bu çekicilik, bu canlılık, bu yıkıcılık ne?

Beni ateş ve ışıkla dolduran bu duygular nedir?

Ben kimim ve ben olarak adlandırdığım ama hâlâ yabancım olan bu yeni benlik neyin nesi?

 Yaşam kaynağımın suyunu kurutabilir ve ben tüm gizleri görebilen ve duyabilene dönüşebilir miyim?

Yoksa şeytanın içkisiyle sarhoş olup gerçekleri göremez mi oldum?”

Bir süre sessiz kaldı. Coşkusu ve ruhsal gücü arttı. Yeniden konuştu:

“Ey ruhun açığa kavuşturup yakınlaştırdığı, ey gecenin sakladığı ve uzaklaştırdığı; ey düşlerimin arasındaki boşluklarda dolaşıp duran güzel ruh! Sen benliğimde kar altında gizli çiçek tohumlan gibi uyumakta olan duyguları uyandırdın ve tarlaların soluğunu taşıyan bir meltemcesine estin. Duygularıma dokunup onların bir ağacın yaprakları gibi salınmasına ortam hazırladın. Seni beden ve madde imişsin gibi görmeme izin ver. Eğer dünyasal değilsen gözkapaklarıma kapanmalarını ve uyumalarını buyur ki seni düşümde görebileyim. Sana dokunmama, senin sesini duymama izin ver. Tüm benliğimi kaplayan örtüyü yırt, tanrısallığımı baskı altında tutan dokuyu parçala. Bana kanatlar bağışla ki yüce meclisin kurulduğu katlara erişebileyim. Göz kapaklarıma sihrinle dokun ki seni Cinler Sultanı’nın gizli bahçelerine değin izleyebileyim, eğer onun perilerinden biriysen. Görünmeyen ellerini yüreğimin üstüne koy ve bana sahip çık, dilediğinin seni izlemesine karar vermekte özgürsen.”

Böylece Ali kalbinin derinliklerindeki bir ezginin yankılarında oluşan tümceleri karanlığın kulaklarına fısıldadı. Gecenin hayaletleri gözünün görebildiği tüm çevrede sanki sıcak gözyaşlarında yükselen tütsü dumanları gibi uçuşup durdular.

Ve saatler geçti… Ali, gözyaşlarından ötürü sevinç, kederinden ötürü de mutluluk duydu. Çarpan yüreğini dinledi. Sanki görsel dünyaya özgü biçimlerin yavaş yavaş solmakta olduğunu ve onların yerini sonsuz güzellikte bir düşün ve olağanüstü düşünsel görüntülerin aldığını kavrayabilecek derecede çevresini aşmaya odaklandı. Tanrısal esinler arayarak göklerdeki yıldızların yardımını dileyen bir yalvaç gibi zamanın gelişini beklemeye başladı. Düzenli soluklanışı, ardı ardına gelen iç çekişlerle bozuldu ve ruhu ilkin sanki şöyle bir dolaşmaya çıkmış gibi oradan ayrıldı ve kaybolan bir sevgiliyi bulmak istercesine geri döndü.

Tan ağarmaktayken geçip gitmekte olan meltemin hışırtısı sessizliği bozdu. Uçsuz bucaksız ve boş alanlar, düşünde sevgilisini gören birinin gülümseyişince gülümsedi. Kuşlar yıkık duvarlardaki oyuklardan çıkıp sütunların arasında şakıyarak, birbirlerine seslenip sabahı müjdeleyerek dolaşmaya başladılar. Ali ayağa kalktı ve elini sıcak alnına koydu. Bomboş bakışlarla durumunu gözden geçirmeye çabaladı. Sonra Adem Peygamber’de olduğu gibi Tanrı’nın soluğuyla gözleri görür kılınınca çevresindeki her şeyi merakla kolaçan etti. Yanlarına yaklaşıp çağırdığı koyunlar önce yerlerinden kalkarak silkindiler sonra da Ali’nin ardı sıra yeşil çayırlara doğru sessizce yol aldılar.

Sürüsünün önü sıra yürümekte olan Ali’ nin gözleri dingin gökyüzüne doğru bakıyordu. Gizil duyguları, bilinmezlikleri bilinir kılmak ve oluşları örten perdeyi kaldırmak, ona yüzyıllardır geçip gitmiş ve geride kalmış olanları göstermek üzere -sanki tüm bunlar aynı ten içindeymiş gibi ve sanki aynı ten içinde oluşları onun her şeyi unutması, özlemlerinin ve istençlerinin gerisingeri dönmesi içinmiş gibi- gerçeklik olgusundan yola çıkarak kanatlanıp havalandı. Kendisi ile ruhsal boyutu arasında ışık ve gözü birbirinden ayıran peçe benzeri bir örtünün varlığını sezinledi. İç çekişinde, yanan yüreğinden fışkıran alevler vardı.

Köpüklerinde çayırların sırlarının açık edildiği bir dere kıyısına vardı. Sanki suyun tatlılığını emme özlemiyle dalları aşağılara sarkmış olan bir söğüt ağacının altına bırakıverdi kendini. Başlan eğik bir biçimde çimenlerin tepelerini koparan koyunların ak yünleri üstünde sabah çiği ışıldıyordu.

Ali, birkaç dakika geçince yüreğinin hızla atışını ve ruhunun yeniden devinişini duyumsamaya başladı. Uyanıklığa neden olacak güneş ışınlarından ürküp duran uykucu biri gibi doğruldu ve çevresine bakındı. Kendine doğru omuzunda bir çömlekle ağaçların arasından gelmekte olan bir kız gördü. Kız yavaşça suya doğru yürüdü; çıplak ayaklan çiğle ıslanmıştı. Derenin kıyısına gelip de çömleği doldurmak için suya eğilince karşı yana baktı ve gözleri Ali’ninkilerle karşılaştı. Bir çığlık çıktı ağzından ve çömleği yere attı, biraz geri gitti. Yitirdiği bir tanışıyla nice sonra karşılaşıveren birinin davranışlarıydı bunlar.

Bir dakika daha geçti, iki yürek arasındaki yolu aydınlatan; belirsiz anıların yankılarını geri getirmek üzere sessizlikten ezgiler yaratan ve her birine bir diğerini olduğundan farklı, gölgeler ve şeylerle çevrili gibi, o nehirden ve ağaçlardan çok uzakta bir yerlerdeymişçesine gösteren saniyeler. İkisi de birbirlerine yalvaran gözlerle baktılar ve biri diğerinin gözünde iyilik ve benimseyiş belirtileri yakaladı; her ikisi de birbirinin iç çekişini aşkın kulaklarıyla dinledi.

Birbirleriyle her türden ruhsal dilde birleştiler. Gerçek algılayış ve bilinç ruhlarım kapladığı zaman Ali, görülmez bir güç tarafından çağrılmaktaymış gibi karşı kıyıya geçti. Kıza yaklaştı, ona sarıldı ve dudaklarını ve boynunu ve gözlerini öptü. Kız, oğlanın kolları arasında hiç hareket etmedi; sarılmanın tatlılığı onu böyle bir şey istemekten alıkoymuş ve dokunuşun hafifliğinden ötürü olanca gücünü yitirmiş gibi. Kız güzel kokusunu havadaki devinimlere sunan bir yasemin gibi, delikanlıya teslim oldu. Çok yorgun düşüp dinlenme fırsatı bulmuşçasına başını oğlanın göğsüne yaslayıp derin derin iç çekti. Nicedir daralmış bir yürekteki mutluluğun doğuşunu anlatan ve o yürekte uyumakta olan bir yaşamın devinmeye başlayışım dışa vuran bir iç çekişti bu. İnsanlar arasındaki konuşmayı sıradan sayan, sessizliği -o ruhsal dili- yeğleyen, aşkın sözler dünyasının ruhu olmayı üstlenmesini hoş karşılamayan birinin bakışlarıyla oğlanın gözlerini aradı.

Söğüt ağaçlarının arasında yürüyen iki sevgiliden her birinin ulaştığı birlik, her ikisinin de birliğini anlatmakta olan bir dil, esinleri sessizce dinleyen bir kulak, mutluluğun ışıltılarını gören bir gözdü. Koyunlar, çiçeklerin başlarını ve otları yiyerek onları izlerken, kuşlar büyülü ezgilerle dört bir yanlarını sardı onların.

Güneşin yükselip tepelere altından bir manto giydirdiği bir anda vadinin sonuna geldiklerinde menekşeleri gölgesiyle koruyan bir kayanın dibine çöküverdiler. Meltem kızın saçlarıyla sanki onu öpüverecek olan bir çift görünmez dudakmışçasına oynarken kız da kapkara gözlerine bakıyordu Ali’nin. Oğlanın büyülü parmak uçlarının dilini ve dudaklarını okşayışını duyumsadı ve olanca denetimini yitirdi. Kalbe işleyen bir tatlılıkla şöyle dedi kız:

“Astarte ruhlarımızı bu yaşama geri getirdi, böylece aşkın hazzı ve gençliğin parıltısı bizden esirgenmemiş oldu sevgilim.”

Ali gözlerini kapattı. Sözcüklerin ezgisi uyurken sık sık gördüğü bir düşün betilerini ona bilinir kılmıştı çünkü. Görünmeyen kanatların onu oradan alıp garip biçimli bir odaya taşıdığını duyumsadı. Güzelliğini ölümün sıcak dudaklarının soluğunun soldurduğu kadının bedeninin yatmakta olduğu bir sedirin yanında duruyordu. Bu korkunç görüntünün oluşturduğu acıyla bir çığlık attı. Sonra gözlerini açıp yanında oturmakta olan genç kızı gördü, kızın dudaklarında aşkın gülümseyişi, bakışında yaşamın pırıltıları vardı. Oğlanın yüzü aydınlandı ve ruhu ferahladı, görüntüler dağıldı ve Ali, hem geçmişi hem de geleceği unuttu…

Sevgililer sarıldılar birbirlerine ve doyana değin öpüşmenin esrikliğini yaşadılar. Güneşin ışınları kayanın gölgesini oradan uzaklaştırıp onları uyandırana değin birbirlerinin kolları arasında uyuyakaldılar.

Kaynak: Halil Cibran, Vadinin Perileri ,Kitabın Özgün Adı: Arâ’is al-Murûj, Trc: Barkın Karslı, Anahtar Kitaplar / 1998, İstanbul

 

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

....

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.