RÜYA KÖRLEŞMESİ

 

Kızılderililer yeni doğan bebeğin beşiğinin üzerine üç kartal tüyünden yapılmış bir “Rüya Koruyucusu” asarlar. Bununla bebeğin güzel rüyalarla uyumasını sağladıklarına, bebeği kabuslardan koruduklarına inanırlar.

“Medya Ninnileri”nin devamı niteliğindeki bu çalışmada yer alan makalelerde, rüyasız uykularımızın toplumsal ve bireysel sonuçları irdeleniyor.

Freud’dan bu yana düşler bir temsil aracı olarak dünyamızı zenginleştirir, hakkımızda ipuçları verir. Bilinçaltı üretimi olan düşlerimiz, bizi açıklar.

Şimdi ise tüketimimiz bizi açıklıyor. Self-imaj dediğimiz kendimiz hakkında zihnimizde oluşan görüntü, zamanımızı nasıl tükettiğimizle, özellikle de medya tüketimimizle ortaya çıkıyor. Düşlerin, rahatlatıcı, sağıltıcı yönünü yaşamın hızı içinde yararlanılır kılamadığımız için medyanın kurgu düşlerine sığınıyoruz.

Psikologlar bilinçaltının düş üretimi ile ilgilenirdi. Şimdilerde ise medya tüketimimizle ilgileniyorlar. Hangi TV programlarını izliyorsunuz? Ne tür filmleri seviyorsunuz? gibi. ABD’de bazı filmler psikolojik tedavide kullanılıyor. Psikologlar rüyalarımızda yakalayamadıkları ipuçlarını yapay rüyalarla medyaya kaçışımızı inceleyerek bulmaya çalışıyorlar.

Medya analizcileri, psikografik, demografik ve sosyografik incelemelerle profesyonel iletimlerin üzerimizde daha etkili olması için çaba harcıyorlar.

İletişim alanımızı kişilerarasından, kitleye çeken medyasfer ile çevrelendikçe, düşlerimizi geliştirecek insan sıcağından uzaklaştık ve rüyalarımızı koruyamadık.

Yatak odalarımızda rüyasız uykularımızı korumaları (!) için artık TV’miz, internet ekranımız var. Yanıbaşımızda dizi dizi video kasetlerimiz, CD’lerimiz DVDlerimiz var. Kurgu rüyalarımız hazır.

Sonuçta, Medya Ninnileri ile uyuduğumuz için Rüya Körleşmesi’yle uyanıyoruz.

Nurdoğan RİGEL Ağustos 2000

Sh: 11-12

RÜYA KÖRLEŞMESİ

Gelmiş geçmiş en büyük dâhilerden biri olan Leonardo da Vinci, “ortalama insanın görmeden baktığını, duymadan dinlediğini, hissetmeden dokunduğunu, tad almadan yediğini, fiziki bilince erişmeden hareket ettiğini, koku bilincine ulaşmadan nefes aldığını ve düşünmeden konuştuğunu” söylüyor.

Vinci’nin burada dile getirdiği duyusal körlüğü yaşayan insan, iç dünyası ile dış dünyadaki gerçekliğin dengesini yitirmiş. İnsanoğlu yarı cehennem yarı dünya dekorlarından oluşan bir sahnede, tüm yanılsamaların, düşüncelerin, egemen değer yargılarının çöküşünü yaşıyor. Elias Canetti’nin “körleşme” adını verdiği bu dönüşüm, insanoğlunun duyularını dumura uğratarak, bazen kendi yarattığı, bazen de kendisi için yaratılan bir sanal gerçekliğin içinde kayboluşunu gösterir.

İç iletişimini yitirmiş, ruhunu besleyen duygulara yönelik algılamanın kapısını kilitlemiş insan, dış dünya gerçekliğinin aşın ve yapay ışığının yarattığı körleşmeyi önce rüyalarla yaşıyor. Dış dünyadan gelen, büyük bir yüzdesi tasarımlanmış iletilerden oluşan iletişim sağanağı altındaki günümüz insanı, iç iletişimini besleyen rüyalarından da koptuğunda, yaratıcılığını, üretkenliğini de yavaş yavaş yitiriyor.

“British Columbia Üniversitesinde 1960’lann başlarında gerçekleştirilen bir çalışmada öğrenciler psikoloji derslerinde rüyalarını incelemişler. İlk derslerde rüya görmeyen öğrenciler varken, yıl sonuna doğru rüyalarını anlatanların sayısı birkaç kişiden tüm sınıfa yükselmiş. Psikometrik testlerde de self imaj (kişinin zihninde kendisi için oluşturduğu görüntü) gelişmiş, notları yükselmiş, akademik performansları artmış. Öğrencilerin hem kendileriyle ilgili ifadeleri, hem de yaratıcı ifadeleri büyük oranda ilerleme kaydetmiş. Araştırmada, rüya görmeye verilen önemin artmasının kişinin genel durumunu iyileştirdiği ve yaratıcılığını artırdığı sonucuna varılmış.”

Ruh bilimciler ise rüyaları geçmişin ve bilinçaltının bir tortusu, sağıltımı olarak ele alıyorlar. (Freud, Adler, Jung) Rüyaların önemi konusunda en iyi bilinen görüş, Sigmund Freud’un geliştirdiği psikanalizci rüya kuramıdır. Freud’a göre, rüyada görülen olaylar, bilinçdışı arzuların örtülü olarak dışa vurumundan başka birşey değildir. Sıklıkla cinsellikle ilgili yasaklanmış dürtüleri simgeleyen bu arzular normal olarak bilincin dışında tutulur, bastırılır. Uyku sırasında bastırmanın gücü azaldığından arzular serbestçe dışa vurulursa da, rüya gören kişinin bilincine girmelerini engellemek amacıyla kabul edilebilir imgelere dönüştürülür. Bu dönüştürmede uyku sırasında algılanan duyu uyaranlarından önceden yaşanmış olaylardan ve derinde yerleşmiş anılardan yararlanılır. Psikanalizde de rüyalar yorumlanarak bilinç dışının incelenmesine önem verilir. Rüyaları basınç altındaki ruhun sağaltım mekanizması olarak gören Freud, bu sistemi şöyle açıklıyor: “Rüya bizi uykumuzu bozmak için ziyaret etmez. Aksine, onu korumak için gelir. Onun varolmayanı gösteren hayalleri sayesinde basınç altındaki ruh gerilimleri boşalır. Böylece, sabahleyin dinçleşmiş olan vücut, boğulan bir ruh yerine, temizlenmiş ve hafiflemiş bir ruh bulur.”

Freud’u izleyenlerden Alfred Adler, rüyaların geçmişten çok geleceğin planlanmasına yardımcı olma işlevini üstlendiğini iddia eder. Adler’e göre rüyalar aynı zamanda geleceğini, kendisine güvenlik verecek bir amaca doğru yöneltmeye, tasarlamaya, planlamaya çalışan bir organizmanın faaliyetidir. Adler, rüyaları “dün” ile “yarın” arasında bir köprü olarak görür. “Bir insanın genellikle hayata karşı takındığı tavrı bilirsek, şimdi ile sonra arasında ne şekilde köprü kurduğundan haberimiz olursa, rüyalarını anlayabiliriz, bu noktadan geçerli bir takım sonuçlar çıkarabiliriz. Başka bir deyişle, tüm rüyaların temelinde hayata karşı takınılmış genel tavrnı bulunduğunu söyleyebiliriz. “

Rüyalarla ilgili en geniş kapsamlı araştırmaları gerçekleştiren Carl Gustav Jung’a göre, rüyalardaki simge ve semboller tek başına incelendiğinde, her kişi için özel anlamlar taşıdıkları, kişinin kendini rüyaları aracılığıyla bu simge ve sembollere yansıttığı ortaya çıkar. Jung, simgesel, doyumsal görünümler, düşünceler, yargılar, kavramlar, zorlamalar ve eğilimlerin bilinçaltına itildiğini, rüyalarla da bilinçaltı etkinliklerinin gün ışığına çıktığım belirtiyor. Jung, ayrıca rüyaları, fizyolojik belirtiler olarak kabul ediyor ve bir ruhbilimci yaklaşımıyla, rüyaların ruhsal hastalıkların tanımı için gerekli bir veri olarak kullanıldığını söylüyor.

Dış dünyadan gelen güdüleyici mesajlarla sarılmış bir insanın, iç tepisel olarak rüyalarına dönüş yapması doğaldır. Ancak bir gün içinde medyaya ayrılan zaman dilimindeki artış, bir ölçüde de, uyku saatinin azalması anlamına geliyor. Beş safhadan oluşan ve REM safhasında görülen rüyalarını hatırlandığı uyku süresinde, her 90. dakikada bir 10 dakika sadece REM dönemi olarak geçiyor. Uykudaki REM safhaları azaldıkça, kişinin rüyalarını hatırlama oranı da düşer. Medyaya verdiği zamanları, kendi seçimiymiş gibi farkına varmadan rüyalarından çalan günümüz insanı, aynı zamanda bir “rüya körleşmesi” sürecine giriyor. Sabahları rüya görmeden uyananların sayısı artıyor. Çünkü REM sayısı azaldıkça, rüya görerek, ruhunu dinçleştirmiş, tazelemiş olanların sayısı da azalıyor.

Kısa bir süre de olsa dünyayı gören, ancak daha sonra görme duyusunu herhangi bir nedenle yitirenlerin bir süre daha rüya görmeyi sürdürdükleri bilinir. “Ancak bu kişiler gün gelir (tıp da neden, nasıl bilmiyor) rüya göremez olurlar. Rüyalar körleri yavaş yavaş terk eder. Önceleri son günlerde pek rüya görmedikleri bilincine varırlar, sonra giderek, rüya görmediklerini fark ederler. Her sabah bir gün öncesinden daha kötü, daha karamsar, daha yıkık uyanırlar ve anlarlar ki, artık bir daha rüya görmeyecekler. Ve beynin kıvrımlarında bütün görüntüler teker teker yok olup gider. Ebedi bir karanlık; İkinci Körlük”

Körlerin karanlık dünyalarına renk veren rüyaların yok oluşuyla yaşadıkları ikinci körlüğü, tekno rüyaları tercih eden, görme duyusuna sahip olan, ancak sadece bakan kitle, kendi tercihi olarak yaşıyor.

British Columbia Üniversitesi’ndeki araştırmanın ortaya koyduğu şekliyle rüyalar hatırlandıkça ve üzerinde konuşuldukça kişinin iç iletişimini, yaratıcılığım, dolayısıyla zekasıyla ruhuyla görmesini sağlıyor. Fakat günlük yaşam rutin içindeki insanın ne rüya görmeye ne de hakkında konuşmaya vakti var.

“Doktora tezleri için Konya köylerinde dolaşan Kaliforniyalı bir çift, köylülerle konuşarak rüyalarını toplamışlar. Michigan Üniversitesi Çağdaş Sanat ve Antropoloji Bölümü dünya çapında bir rüya arşivi geliştirmek için çeşitli ülkelerden seçtikleri köylerde ilk çalışmalarına başlamışlar. ABD’de üniversiteler hangi araştırma için kimden ne kadar para aldıklarını bildirmek zorundalar. Böylece rüya projesini destekleyenler arasında Microsoft, IBM, Wamer Brothers, Disney, Sony ve Benetton’un olduğu biliniyor. Bu firmalar yoksul halkların rüyalarını toplamak için milyarlar harcıyor. Arşivde şimdiye kadar bir milyona yakın rüya birikmiş. Rüya başına 100 dolar civarında telif ücreti ödeniyor. Projenin arkasında dünyanın sayılı çok uluslu şirketlerinin varlığı yeni bir sanayiinin kurulmakta olduğunun habercisi mi?”

Gündüz Vassaf’ın bir Amerikan gazetesindeki habere dayanarak verdiği bu bilgi, çok uluslu şirketlerin milyarları için Üçüncü Dünya ülkelerini kullanmaları açısından oldukça düşündürücü. Ya gelişmişlik düzeyi arttıkça yaşanan rüya körleşmesini önlemek için daha yapacakları çok şey, gidecekleri çok yolları olan Üçüncü Dünya ülkelerini insanlarının yoksulluktan doğabilecek bilinçaltı yaratıcılıklarını sömürüyorlar ya da önce rüyalarını satın alıp sonra da ruhlarını ele geçirecekler. Çünkü buna benzer bir işlem Vietnam’da bir kez yaşanmış. “Önce iyi Vietnamca bilen ABD li akademisyenler köyleri dolaşıp destanları, efsanevi kahramanlarını, uğur ve uğursuzluk simgelerini mitolojik korkularını araştırırlar. Sonra Pentagon bu verileri psikolojik savaş aracı olarak kullanır. Köylülerin moralini çökertmek için gece karanlığında helikopterlerle yapılan akınlarda semalardan mitolojik tanrılar ve efsanevi yaratıkları köylülere seslenir. Savaşın uğursuzluk getireceğini, toprağın bereketini alacağını, daha büyük felaketlere neden olacağını söyler.

Tüm bu veriler ışığında rüyalarımızı korumalıyız.

Rüyasızlaştırılarak yaratılan körlüğe düşmemek, yaratıcılığımızı yitirmemek gün içinde otomatiğe bağlanmış alışkanlıklar ya da mekanik davranışlarla geçen yaşamı renklendirecek rüyalar için medyadan değil beynimizin sınırsız gücünden yararlanmalıyız. Doğal kaynaklarını sömürgelere teslim eden az gelişmiş ülkeler şimdi de rüya kaynakları için aynı hatayı yapıyorlar. Biz ise sadece Batı formatlı tekno rüyalarla kendi dünyamızın merkezini şaşırıyoruz.

Kaynaklar

Tony Buzan, Raymorıd Keene, Delariın El Kitabı, Sabah Yayınları, İstanbul, 1996, s. 36.

Elias Canetti, Körleşme, Payel Yayınları, İstanbul 1984

Buzan, Keene, A.g.e., s. 29.

Stefan Zıveig, Sigmund Freud Cinselliğin Yeryüzü, Broy Yayınları, İstanbul, 1991, s. 69.

Alfred Adler, İnsan Tabiatını Tanıma, İş Bankası Yayınları, Ankara, 1994, s. 167.

Carl Gustav Jung. Bilinç ve Bilinçaltının İşlevi,

Say Yayınları, İstanbul, 194, ss. 163-184.

Gündüz Vassaf, Cennetin Dibi, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1996, ss. 194-196.

Sh: 3-8

Kaynak: Doç. Dr. Nurdoğan RİGEL, RÜYA KÖRLEŞMESİ, Der Yayınevi-2000, İstanbul

 

MEDYA NİNNİLERİ

“Zeus, Hera, Apollon, Artemis, Hermes, Eros”. Bu isimlerin hepsi mitolojideki Olimpos Dağı’nın tanrılarına ait. Hiç kimsenin tırmanamadığı Olimpos Dağı’nda, yıldızlar ve bulutlar arasında yaşayan bu tanrıların hayalleri, yeryüzüne çeşitli sanatçıların ellerinden çıkmış, heykeller ya da resimlerle iniyor. Ve belli bir görüntü kazanıyordu.

Görsel sanatlar ilerledikçe ve kitleselleştikçe günümüz insanı da tıpkı mitolojide olduğu gibi, Tanrılar Dağı’nı çağa uyarlayarak yarattı. Olimpos’un tanrılarını, insanların hayalleri biçimlendirirken, Hollywood dağının tanrıları da, insanları düş dünyasına çekmek için oluşturuldu.

Çağdaş Olimpos’un tanrıları artık Madonna, Michael Jackson, Marilyn Monroe, Elvis Presley, Silvester Stallone, Elizabeth Taylor…

Olimpos tanrılarını görünür kılan ressamların heykeltraşların yerini ise medya endüstrisinin patronları alıyor. Washington Post’tan Richard Harwood’un verilerine baktığımızda, medya endüstrisi konusunda karşımıza şöyle bir tablo çıkıyor:

Bir yılda 8760 saat var. Bu zamanın büyük bölümünü, geleneklerimiz alışkanlıklarımız içinde bazen düşünerek, bazen hayal kurarak (özellikle cinsellik hakkında) harcıyoruz. Tatiller, hafta sonları, hastalanmalar çıkarıldığında bir yılda 1824 saat mesleğimizle ilgili olarak çalışıyoruz. Her gün 7.5 saatten yılda 2 bin 730 saatimiz uykuda geçiyor. Medyaya bir yılda verebileceğimiz 3 bin 256 saatimiz kalıyor. Yani günde ortalama 9 saat.

İşte bu hesaplanan süre büyük bir iş alanı doğuruyor: Medya Endüstrisini, elektronik ekipmanlar ve uzayla bağlantılı bu iş alanı, ABD’nin 9. büyük endüstrisi durumunda. 1991 rakamlarıyla medya harcamaları sadece ABD’de 109 milyar doları buluyor. Bu demektir ki bir kişinin cebinden medya için yılda 353 dolar çıkıyor. Reklamcılar her yıl üretilen mal ve hizmetlere müşterinin dikkatini çekmek için medya sahiplerine 80 milyar dolar ödeyerek yer ve zaman kiralıyorlar.”

Medya kişilerin zihinlerine binlerce imajı, görüntüyü naklediyor. Uyku ve iş zamanları dışında içine girdiğimiz bu dünya, aynı zamanda düşüncelerimize olduğu kadar hayallerimize de hükmediyor. Ayrıştırarak bizlere gerçekle düş arası yeni bir yaşam atmosferi sunuyor. Kendi tanrılarını yaratan medya, hepsine bir görev yüklüyor.Marilyn Monroe+ Madonna = Cinsellik. Michael Jackson + Elvis Presley = Müzik. Silvester Stallone = Güç. Elizabeth Taylor = Sonsuz güzellik ve sağlık tanrı ve tanrıçaları olarak düş dünyamıza kanalize oluyorlar. Radyo, TV, sinema, gazete ve dergiler bu medya tanrılarının maceralarıyla dolu. Bireysel olarak bakıldığında, izleyiciye, dinleyiciye ulaşılmazı gösteren, dinleten, bu belli imaj yüklenmiş medya tanrılarının görevi: Kitlelere gerçek yaşamın güçlüğünü unutturmak, hayatı hazır düşlerle kolaylaştırmak, kaçışı sağlamak.

 

Çalışmak ve uyumak dışında kalan zamanımızı, tatlı tatlı bizden çalan medya, düşüncelerimizi zorlamadan neredeyse hiç devreye sokmadan, bu işi yapma çabasına, hep görselliği kullana^ ak girişiyor.

Fotoğraf, sinema, TV hep bu çabanın sonucu içerik ve teknik olarak gelişiyor. Bu arada unuttuğunuz bir başka alanda gelişme var. Çizgi roman ve çizgi filmlerle yıllardır hayal dünyamızı hiç zorlamadan yaşamımıza giren çizgi kahramanlar.

Doğan, yaşayan, ölümsüzleşen medya tanrılarının yanında, hiç yaşlanmayan, ölmelerine izin verilmeyen, çizgi kahramanlar da giderek çağdaş insanın ‘masal saatleri’nde kendilerine ait zamanlar yaratmışlar.

Günümüz insanı medya endüstrisinin elinde artık. Gerçek yaşamın sıkıntılarını, düş dünyasını uyuşturan yumuşaklığında uyutuyor. Medya endüstrisi sanki dev bir marina. Herkese algılamasına ya da dalgalardan kaçışma uygun bir çekek yeri sunuyor.

Bir illüzyonun içinde kaybolurken, yanımızda çizgi kahramanlarımız var. Belki çocukluğumuzun tasasız yıllarından geliyor onlarla arkadaşlığımız. Çizgi kahramanlar artık gazete, dergi haberlerine de konu olabiliyor rahatlıkla. Çünkü gazete ve dergilerin yayın sorumluluklarının da çocukluk arkadaşı onlar. Bizden birileri. Yakın dostlarımız gibiler. Tanıyanları, sevenleri milyonlarca. Bu nedenle haber özelliğini de rahatça taşıyabiliyorlar. Böylece yeni bir haber kaynağı çeşidi ortaya çıkıyor; çizgi kahramanlar. Günlük maceralarla yaşamımıza giren bir başka çizgi kahraman, “Hasbi Tembeler”in eski Sovyetler’deki Glasnost politikasını ileri sürerek, günlük nöbetlerin artık kaldırılması isteğiyle çavuşuna başvurması, haber olarak Türk basınında ilk kez Güneş gazetesinde yer almıştı. Giderek daha sık periyodlarla, çizgi kahraman haberlerini basından izler hale geldik. Örneğin Temel Reis’in uzatmalı sevgilisi Safinaz’ın kürtaj haklarını savunması.

Daha sonra Basri ve Fatoş’un, geleneksel Amerikan ailesinin çağdaş yaşamına uygun hale gelme çabaları, haber olarak gazete sayfalarına girdi. Fatoş ev ekonomisine katkıda bulunmak için yakın arkadaşı Maviş ile birlikte “catering” şirketi kurdu. Böylece her ikisi de klasik, dedikodu üreterek gün geçiren ev kadını tiplemesine son vermiş oldular.

Çizgi kahramanlar öylesine bizle iç içeler ki, Süpermen’in öldürüleceği ile ilgili haberler üzerine ABD’nin Metropolis Kenti halkı, büyük bir panik yaşadı. 1979 yılından bu yana her yıl ‘Süpermen Günleri’nin düzenlendiği çizgi kahramanının doğduğu bu kent, neredeyse yasa büründü. Ölümsüz doğan çizgi arkadaşlarımızı bırakmaya, gönlümüz el vermiyor. Yapımcı De Comics şirketinin “Süpermen öldürülecek” kararına karşı çıkan halk, “Biz onu hep canlı ve güçlü görmek istiyoruz” diyor.

“Bu çizgi kahramanların, yaşanılan gerçekle ilgisi yok. Çizilen mekânlar ve tipler, gerçekliğin algılanmasını değil, yaşanan zamandan kaçışı sağlıyor.”

Kitle kültüründe herşey standartlaşıyor, klişeleşiyor. Formül haline getirilip, basit mesaj bombardımanı sağlanıyor. Okuması, seyretmesi, dinlenmesi kolay mesajları, çözümlemek için düşünce mekanizmamızı devreye sokmuyoruz. Ve masal dünyasının yumuşaklığını, her zaman gerçeğin sert rüzgârına tercih ediyoruz. Bu psikolojik çözümlemenin bilincinde olan medya endüstrisi, hemen ardarda çizgi kahramanlar yaratmayı amaçlıyor. Öyle ki, artık siyasi liderler de çizgi roman kahramanı haline getiriliyor.

ABD eski Başkanı George Bush’un yaşamının, Malibu Yayınevi tarafından çizgi roman haline getirileceğinin açıklanması, bu görüşü doğrulayan en güzel örneklerden birini oluşturuyor. Bush’un 1988 yılı seçim kampanyaları sırasında vergilerle ilgili sloganı, “Dudaklarımı okuyun” şimdi eski başkanın çizgi romanının adı olacak. Yayınevinin yöneticisi Scott Rosenberg, “Bush’u sevmeyenler onun hakkındaki tüm komik karikatürleri öğrenecekler” diyor.

Bu fiilin üzerinde durmak gerekiyor: Öğrenecekler. Evet, Bush’un araştırmaya dayalı biyografilerini okuyarak, bu bilgilere ulaşmak yerine, çizgi romanla hem eğlenecekler, hem de eski başkan hakkında bilgilenecekler.

İtalya’da Mafya cinayetlerinin artmasıyla birlikte çocukları bu konuda eğitmek, en azından Mafya’ya karşı bilgilenerek, savunmalarını sağlamak için, İtalyan Epoca dergisi de çizgi romanın sevimliliğine sığındı. Söz konusu dergi, iki Mafya uzmanına hazırlattığı hikayeleri resimli hale getiriyor. Bu çizgi roman, derginin promosyon eki olarak veriliyor.’

Çizgi romanların neden bu kadar sevilerek okunduğu konusunda, ünlü kitle iletişim kuramcısı Wilbur Schramm’ın, “The Process and Effects of Mass Communication” adlı eserinde, çizgi romanlar konusuna değinen, Katherine Wolf ile Majorie Fiske’nin düşüncelerini aktaralım:

“Normal bir çocuk, genelde egosunu güçlendirme aracı olarak gördüğü çizgi hikayeleri okuyan, hızlı bir okuyucudur. Çocuk, çizgi kahramanlarda ego deyimini bir takım yansımalarla genişletmeye çalışır. Daha sonra maceracılık aşamasında yenilemeyen bir kahramanda egosunu tatmin eder. Son olarak da, kendi ayakları üzerinde durur ve hayatın kendisi demek olan gerçek maceranın hakiki çizgi kahramanlarını benimser. Yetişkinlerin, çizgi kahramanları aynen çocuklar gibi tutku ile okumalarındaki tek neden, onları bir rahatlama ve gevşeme aracı olarak kullanmalarıdır.

Sağlıklı ruhsal yapıya sahip çocuklar için, çizgi romanlar egolarını güçlendirme ve eğlenme aracıdır. Bazı çocuklar ise hayatın gerçekleri için kendilerini güçlendirme isteği duymazlar. Herhangi bir sorumluluk üstlenmeye, hem yeteneksiz, hem de isteksizdirler. Onlar için çizgi kahramanlar bir kaçış mekanıdır. Pek çok içinden çıkılmaz sorunu çözmek amacıyla, güçlerini kullanan çizgi kahramanlar, çocukların, günlük hayatlarında endişeye kapılmadan, problemlerin üstesinden gelmelerine yardım ederler. Çocuklar için çizgi kahramanlar bir uyum mekanizması gibidir”

Çizgi kahramanlar çocuklara öylesine yakındırlar ki, içlerindeki durumları açıklamak için de, yine onları kullanırlar. Örneğin, ülkemizdeki bir özel TV kanalında pazar günleri gösterilen bir komedi dizisinde, 13 yaşındaki bir dizi film kahramanı, içinde bulunduğu mutlu anı anlatmak için, “Kendimi şu anda Daltonlardan biri gibi hissediyorum” diyebiliyor. Bu cümlesiyle aile bireylerinin birbirlerine yakınlığından duyduğu sevinci açıklamak istiyor. Kendince mutluluğunu anlatacağı mesajı çizgi kahramanlardan örnekleyerek veriyor.

Tüm bu verileri düşündüğümüzde, medya endüstrisinin yarattığı masallarla nasıl çevrelendiğimizi görebiliyoruz. Biraz da, “Çocuklarımızı masalsız bırakmayın” diyen Münihli psikolog Ulrich Diekmenyer’e kulak verelim. Diekmenyer, masallarla uyuyan çocukların hayal güçlerinin geliştiğini belirterek, anne babalara uyarıda bulunuyor.

Peki, TV karşısında, ya da elinde gazetesiyle uyuya kalan yetişkinlerin hayal dünyasını, konfeksiyon ürünleri gibi tek tipleştiren medya patronlarına kim uyarıda bulunacak?

Ninni ile rahatlatılan, masal ile başka dünyalara taşınarak sakinleştirilen çocuklara karşılık, anne babalar da son moda müzik parçaları eşliğinde, TV’den yenidünyalara yelken açıyorlar. Bu arada da uyuşturulan kitlelerin üzerinde, medya patronları ve siyasi güç odakları, el ele gönül birliği içinde, günlük ve uzun vadeli kararlarını demokrasinin hiçbir kuralına uymadan, uyuklayan kitlelerin uyanık önderleri olarak uyguluyorlar. Kitle iletişim araçlarından gelen en temel mesaj; “İYİ UYKULAR”.

Yararlanılan Kaynaklar

Intemational Herald Tribüne, Paris, 9 Eylül 1992.

Milliyet, İstanbul, 26 Temmuz 1992.

Cumhuriyet, İstanbul, 10 Eylül 1992.

Ahmet Oktay, Toplumsal Değişme ve Basın, Bilim/ Felsefe / Sanat Yayınları, İstanbul, 1991, s. 103.

Milliyet, İstanbul, 14 Eylül 1992.

Sabah, İstanbul, 11 Eylül 1992.

Wilbur Schramm, The Process and Effect of Mass Communication, University of Iüinois Press, Urbana, 1954, s. 48-49.

Tele On, “Gümüş Kaşıklar”, 20 Eylül 1992.

Günaydın, İstanbul, 14 Eylül 1992.

Sh: 9-15

Kaynak: Doç. Dr. Nurdoğan RİGEL, RÜYA KÖRLEŞMESİ, Der Yayınevi-2000, İstanbul

İLETİŞİMDEN YALITIMA YA DA YALNIZLIK VADİSİNDE KAYBOLMA

1970’lerdeki kitle haberleşme araçları, 1980′ lerde kitle iletişim araçlarına, 1990’larda ise medyaya dönüştü.

Bu kavramsal değişimde kitle kelimesinin düşüşü ilk anda görülüyor. Çünkü artık kitleler çözülüşlerini tamamladı. (Özkök, 1985) Bireyle bağını kuran medyayı, tasarlanmış iletilerin tüketimi anında incelersek, tekbaşınalaştırılmış hedefleri görebiliriz.

İletişim Bilimci John Fiske, medyayı; kitap, gazete, radyo, TV ve sinema olarak sıralamış ve tüketici gereksinimlerini de kişisel ve toplumsal olarak ikiye ayırarak temellendirmiş. (Fiske, 1996; 38) Tasarımlanmış ileti sunan bu araçları tüketim anında gözlemleyelim.

Kitap, günümüzde hiç bir okur, okuma eylemi esnasında, kitabını kitle ile grup ile ya da bir başkası ile paylaşmaz. Tek başına olmayı özellikle ister.

Gazetenizi okurken, yanınızdaki kişinin, gözucuyla olsun gazetenize ortak olmasına katlanamazsınız. Herkes gazetesini rahatsız edilmeyeceği bir ortamda okumayı planlar.

Arkadaşınızla, eşinizle, ailece, grup halinde, gazete okumayı düşünemezsiniz. Gazeteye ayıracağınız 10-20 dakikalık zaman diliminde yalnız olmayı istersiniz.

Çevrenizde kulaklıklarını takmadan radyo dinleyen birine artık rastlamıyoruz. Ancak, otomobil radyoları kulaklıksız dinleniyor. Bu durumda, ya otomobilinizde yalnızsınız, ya da diğer yolcuların itiraz etmeyeceği bir kanal bulmuşsunuz demektir.

TV, evlerin salonlarındaki hâkimiyetini çoktandır yitirdi. Tek kanallı dönemde, tüm aile bireylerini biraraya getiren, neredeyse izleme davranışını günün belli saatlerinde ailece yaşanan bir ritüele çeviren TV, günümüzde odalarda tek başına izleniyor. Çok kanallı yapı, TV izleme davranışını değiştirdi. TV’nin karşısında da artık yalnız kaldık.

Sinemada ise filmi, bir salonda onlarca kişiyle birlikte izliyoruz. Ancak ışıklar söndürülüp, film başladığında kendinizi düşünün. Filmin tasarımlanmış iletileri karşısında yapayalnızsınız. Önce karanlık nedeniyle, daha sonra da sinema perdesinin 120 derecelik bir açıyla görüşünüzü kaplaması nedeniyle, diğerlerinin varlığını unutuverirsiniz.

Öyle ki, filmin finali sizi ağlattı ise ışıklar yandığında, yine gözyaşlarınızla yalnız kalmak, görünmez olmak için siyah gözlüklerinizi telaşla takarsınız.

Bireyin aydınlanma çağından sonraki ikinci keşfini yaşıyoruz. Medya bizi kitleden çıkarıyor ve tekbaşınalaştırıyor. İletişim süreci söz konusu olduğunda ise iletilerin hedef alıcı üzerindeki etkisiyle birlikte kaynağı besleyici yankıya gereksinim vardır. Hedef alıcı, iletinin üzerindeki etkisini yankı yoluyla kaynağa ilettiğinde en basit şekliyle iletişim süreci gerçekleşir.

Oysa günümüzde, başta medya olmak üzere kimse bizden yankı (geri besleme) istemiyor. Niçin her gazetede okuyucu mektupları köşesi yok? TV’lerde ya da radyolarda beğenmediğiniz bir program, diyalog ya da konuşma ile ilgili olarak tepkinizi ifade etmek istediğinizde telefonlarda muhatap bulabilir misiniz? İleti tüketicileri, görüntü tüketicileri olarak bize kimse fikrimizi sormadığı gibi eleştirilerimizi de istemiyor. İletişim, çoktan “ileti sağanağı”na dönüştü.

Toffler, medyanın yarattığı sağlıksız bir psikosferin insanı yalnızlaştırdığını söylüyor. (Toffler, 1981; 413) Bu yalnızlık içinde artık iletişimden değil, yalıtımdan söz etmenin zamanıdır. Aslında her birimiz için son derece tanıdık olan yalıtımın farklı şekillerde kullanımını, Irvan Yalom üç tipe ayırarak anlatıyor; Kişilerarası, Kişinin Kendi İçinde ve Varoluşsal Yalıtım. (Yalom, 1999;556)

Kişilerarası yalıtım; genellikle yalnızlık olarak yaşanır, kişilerden uzak olmayı ifade eder. Birçok faktörün işlevidir; coğrafik yalıtım, uygun sosyal becerilerin eksikliği, yalanlıkla ilgili çatışmalı duygular veya doyurucu sosyal etkileşime engel olan kişilik tarzı. Yakınlığı destekleyen kurumlardaki (geniş aile, komşuluk, din kurumlan, yerli dükkanlar, aile doktoru) azalma, kişilerarası yalıtımı, karşı konulmaz biçimde artırmıştır.

Kişinin Kendi İçindeki Yalıtım; Bu mekanizmada hoş olmayan bir yaşantı duygudan arındırılır ve çağrışım bağlantıları bozulur, böylece sıradan düşünce sürecinden soyutlanır.

Varoluşsal Yalıtım; Bireyler sık sık başkalarından ve kendi parçalarından soyutlanırlar, fakat bu ayrılmaların altında varoluşa ait temel bir yalıtım yatmaktadır.

Varoluşsal yalıtım, insanın kendisi ve başka biri arasındaki kapatılamayan uçuruma gönderme yapmaktadır. Varoluşsal yalıtım, pek çok giriş yolu olan yalnızlık vadisidir.

Derin yalnızlık, insanın kendini yaratma hareketinin yapısında vardır. Kendinin farkında olmayla lanetlenen insanoğlu, varoluşa maruz kalmak zorundadır. (Yalom, 1999:560-563)

Erich Fromm ise yalıtımın temel anksiyete (kaygı) kaynağı olduğuna inanır. Heiddegger e göre kaygı, bu boşlukla tanışmış ve yüzleşmiş insanın ruh halidir. (Deren, 1999; 101)

Kaygının diğer düşünürü Kierkegaard ise, “dünyada yalnız, Tanrı tarafından unutulmuş, bu koskoca hanedeki milyonlar ve milyonlar arasında atlanmış olma olasılığının tasan her insanın derinlerinden bir yerde yaşar. Kişi, arkadaş ya da akrabalıkla bağlı bir kalabalığa bakarak, tasasını uzakta bir yerde saklı tutar, ne var ki tasa hala oradadır ve bütün bunlar (kendisinden) alınsa nasıl hissedeceğini düşünmek bile istemez “der. (Aktaran: Deren, 1999:102)

Medya, bireyi önce kişilerarası iletişimin insan sıcağından çıkardı. İnsan insana iletişimden boşalan zamanlara, medya taşındı. Ancak medya ile geçirilen zamanlar, tüketim anı birlikteliği, omuz omuza iken şenlikliydi. Şimdi ise tüketim anının yalnızlığı, yalıtılmışlığı kaygıyı beraberinde getirdi.

Varoluşsal kaygı, uygarlaşmanın sonucu olarak ortaya çıktığı kadar, giderek onun bedeli de olmakta ve insanın derin özünü meydana getirmektedir. Süregiden kaygıları onu zehirlemekte, kirletmekte. Kaygı, sahnenin tamamını kaplamış esas öge olunca; başrole çıkabilmek için kendini ikiye bölmeye razı olan insan, tekrar tekleşmekte ve ruhunun derinliklerinde bedenden arınarak, rüyalarına kaçmaktadır.

Kaygı, düşe doğru kaçışa neden olmakta, düşler çoğu maddileşerek uygarlığı daha da katmerlendirmekte ve düşe kaçış daha da aranılır hale gelmektedir. Bu sarmal beden ile ruhun bölünmesinden de beter bir düş-gerçek bölünmesini varoluşun bir unsuru haline getirmekte ve insan düşlerinin işlevinde anı, elinde bulunan, sahip olduğu yegane gerçekliği ıskalamakta veya anı sıkılarak yaşamakta; ya ürettiği mitik geçmişin, ya da ürettiği düşsel geleceğin hayalini anın gerçeğine tercih etmekte ve sonuçta gerçekten gittikçe koparak düşe teslim olmaktadır. (Kılıçbay, 1999; 126-127)

Bu teslimiyette, Atilla Atalay’ın deyimiyle, “Yalnızlık Aletleri”ne ihtiyacımız var. Medya, hem yalnızlığımızı, yalıtım ortamına geçişimizi yoğunlaştırıyor, hem de çıkış için yine kendisine dönmemizi buyuruyor. Zaten tüm çıkışlar tutulmuş artık.

Yalnızlığın, kaygı uyandırıcılığın iletişimle ilgili temel kaynakları; kişilerarası iletişimin ortadan kalkması, iletişimin tek yönlü hale gelerek, bir ileti sağanağına dönüşmesi, iletilerin tüketimi anında fiziksel olarak yalnızlaşma ve enformasyonun bütünsel bir bilinç yaratma olanağını ortadan kaldırmasıdır. (Özkök, 1985; 337-340)

Yalnızlığın, yalıtımın ve kaygının getirdiği boğulma hissini (Jacoby,1996;19) paylaşanların sayısı arttıkça, yalnızlık vadisinden, duygu ötesi topluma (Mestrovic,1999) geçiş yapacağız. Genç Werther’in varoluşun acılarının bakışına yansıdığı anlardaki gibi, beynin boşalmış enerjisinin gözlere yansıyan duygusuzluğunu taşıyacağız.

Yeni binyılda bizi bekleyen içsel tehlikeler uç vermeye başladı. Belki de, Cappola’nın filmi Apocalypse Now’ı (1979) (Şimdi Kıyamet) yaşıyoruz ve iç dünyamızda kıyametler kopuyor.

Yararlanılan Kaynaklar

Calvino, Italo(1994), Amerika Dersleri, Çeviren; Kemal Atalay, Can Yayınları, İstanbul.

Fiske, John (1996), İletişim Çalışmalarına Giriş, Çeviren; Süleyman İrvan,Ark Yayınları, Ankara.

Yalom Irvan (1999), Varoluşçu Psikoterapi, Çeviren; Zeliha İyidoğan Babayiğit, Kabala Yayınları, İstanbul

Deren, Seçil, Angst ve Ölümlülük:, Doğu Batı Dergisi, Yıl: 2, Sayı: 6, Şubat, Mart, Nisan 1999, Ankara.

Kılıçbay, Mehmet Ali, Uygarlığın Ödülü Olarak Kaygı, Doğu Batı Dergisi, Yıl: 2, Sayı: 6, Şubat, Mart, Nisan 1999, Ankara Özkök, Ertuğrul, (1985), Kitlelerin Çözülüşü, Tan Yayınları, Ankara.

Jacoby ,Russell (1996), Belliğini Yitiren Toplum, Çeviren: Hakan Atalay, Ayrıntı Yayınları, İstanbul

Mestrovic, Stjepan, (1999), Duygu Ötesi Toplum, Çeviren: Abdullah Yılmaz, Aynntı Yayınları, İstanbul

Hensley, Dennis, (1998), Millennium Approaches, Avon Book, Neıv York. Toffler, Alvin (1981), Üçüncü Dalga, Çeviren: Ali Seden, Altın Kitaplar, İstanbul.

Goethe, Johann Wolfgang, (1992), Genç Werther’in Acılan, Çeviren: Nihat Ülner, öteki Yayınları, Ankara.

Sh: 53-59

 

Kaynak: Doç. Dr. Nurdoğan RİGEL, RÜYA KÖRLEŞMESİ, Der Yayınevi-2000, İstanbul

 

GÜLÜN ADI: AMERİKAN GÜZELİ

İtalya’da Bologna Üniversitesi’nde öğretim üyesi, semiolog, tarihçi, filozof, estetikçi, Orta Çağ uzmanı ve James Joyes üzerine derin araştırmalar yapmış çok yönlü bir bilimadamı olan Umberto Eco’nun 1980’de yayınlanan ilk romanı Gülün Adı, bugüne kadar 20’yi aşkın dile çevrildi, tüm dünyada olağanüstü bir ilgi uyandırdı. Eco’yu dünyaya tanıttı. Kitabının ilk baskısından üç yıl sonra Eco Alfabeta’nın Haziran 1983 de yayınlanan 49’uncu sayısında, çeşitli ülkelerden okurların kendisine yönelttikleri soruları yanıtlarken, kitabın adına da değinir.

Gerçekten de, ilk anda şaşırtıcı ipucu vermeyen Eco’nun “Açık Yapıt” özelliklerini hatırlatan bir ad, “Gülün Adı”. Eco, romanın, “yorum üreten bir makine” olduğunu, ama bir romanın ille de bir adı olması gerektiğini belirterek, bu adı, kendisine, 12. yüzyılda yaşamış bir Benedikten olan Bemardo Lorliacense’nin bir dizesinin esinlediğini anlatır. Bir rastlantı sonucu bulduğu bu adı niçin seçtiğini Eco şu sözcüklerle dile getiriyor; “Çünkü gül simgesel bir şeydir ve öylesine anlamlarla yüklüdür ki, neredeyse hiçbir anlamı yoktur; gizemlidir ve bir gül, güllerin yaşantılarını yaşamıştır. Bir zamanlar ünlü kentler, güzel prensesler her şey hiçe dönüşür, yitip giden bütün nesnelerden elimizde sadece adlan kalır.”

2000 yılı Oscar törenlerinin, 5 Oscar kazanarak, (en iyi film, en iyi yönetmen, en iyi erkek oyuncu, en iyi özgün senaryo, en iyi görüntü yönetmeni) yıldızı olan Sam Mendes’in yönettiği “Amerikan Güzeli” de sadece gülün adı. Amerikalıların kan kırmızı güle verdikleri bir isim sadece. Gül, filmin afişinde ve öykü içinde görsel şiirselliği sürdürme gibi görevleri de üstlenmiş.

Eco’nun romanı içindeki öykülemenin mekanı, olan manastır da yanarak yok olduğu için geriye sadece adı kalır. Yokluğu, ya da yok oluşu manastırı daha da ünlü, efsanevi kılar. Eco romanını Postille (Sonrası) adlı bir şiirin altılı dizesi ile bitirir;

Sen ki ey gül, çayırda kızarıp kurumlanıyorsun Kıpkırmızı, bürünmüş allara kır, şen ve hoş ama mutsuz olacaksın nice güzel olsan da

Bu dizeler, “Amerikan Güzeli”nin de bir film olarak, çözümlemesine ya da okunmasına yardım ediyor. Filmin Amerikan yaşam tarzını simgeleyen yapısına ışık tutuyor. Çünkü bu yaşam stili dünyada pek çok kişi için “en güzel” olsa da içindekileri hep mutsuz ediyor.

Filmde röntgenci komşu çocuğunu canlandıran Ricky’nin üçüncü gözü gibi kullandığı video kamerasına takılan görüntülerden biri olan, rüzgarda kurumuş yapraklarla dönerek uçuşan bir plastik torba, gösterge olarak temel mesajı üstleniyor.

Ricky, bu görüntüyü “hayatın anlamı” olarak yorumluyor ve plastik torbanın da içinde uçuştuğu mini girdap için “benimle dans ediyor” diyor. Ricky, böylece doğalın içindeki yapaylığın kendi yaşamı olduğunu anlatıyor. Ricky’nin kamerasındaki görüntüde, girdap içinde uçuşan sadece yapraklar olsa, her şey doğal akışında gidiyor izlenimi bırakacak. Ancak plastik torba, doğanın kendi içindeki bu oyununun aktörleri olan yapraklara uyum sağlayamıyor. Yapraklar aynı anda birliktelik içinde yükselip alçalırken, plastik atık torba, uyumu bozuyor, görüntü estetiğini ortadan kaldırıyor. Ancak yine de bu estetik görüntünün içindeymiş gibi yapıyor. Tıpkı Ricky’nin babasının, annesinin, kız arkadaşının, kız arkadaşının annesinin yaptığı gibi. Özelde Ricky’nin, genelde senaryodaki tüm karakterlerin yaşamı bu görüntüde saklı; doğal akış içindeki yapay yaşamlar. Filmde herkes” mış gibi” yaşıyor. Ricky, babasına itaat ediyormuş gibi, Ricky’nin babası Hitler kalıntılarından yeniden yapılandırılmış bir maço erkek karakterine dönüştürülmüş gibi. Annete Bennig, ailesine eşine bağlı, başarılı ve mutlu bir kadınmış gibi.

Öyküdeki tek doğal karakter (Lester) Kevin Spacey. Yaşamlarını sistemin kurallarına göre kurgulayıp oynayan bu insanlar içinde, tek göründüğü gibi olan, sistemin önerdiği ve yücelttiği kurgusallığı reddeden karakter Spacey.

Erich Fromm, “Modern dünyada, insanın kişilik pazarında ne sattığı oynadığı rol konusundaki yeteneğince belirlenir. Bu rolün ardında ne türden bir kişinin bulunduğu hiç sorun değildir. Çünkü kişi, pazarda sağladıklarıyla ilgilenmektedir.” der. Fromm, bu rollerin sonrasının insanda bir boşluk yarattığından söz ediyor. Spacey de bunu ilk yaşayanlardan oluyor. Kurgudan boşaldığı andan itibaren sistemin kendisinden beklediği ve karşılığında da “Amerikan Yaşamı”nın görkemini sunduğu her türlü rolden sıyrılıyor ve kendi oluyor. İlk olarak bu yaşamı kendisine sağlayan işinden ayrılıyor, daha sonra statüsü ve yaşına uygun olmayan bir otomobil satın alıyor ve eşinin çok değer verdiği, ev dekorasyonunu zengin kılan yan göstergelerden, pahalı İtalyan kumaşı kaplı koltuğunda, her an dökülerek, leke bırakacağı tehlikesini(!) gözardı ederek, şampanya içiyor. Kurgudan kaçışını, kutluyor.

“Bütün bunlar aslında, modernleşmenin hızlı temposuna bir tepki, gündelik şimdinin, her şeyi girdap gibi içine çeken boş uzamından dışarı çıkma ve bir zaman ile bellek duygusu talep etme çabası”*. Öyküleme içinde karakterler gündelik yaşamları ile karşımıza çıksalar bile kişisel tarihleriyle ön plandalar. Kişisel tarihleri ise sistemin, “Gündelik hayatları nasıl yoksullaştırdığının” ortak paydasında birleşiyor. Bu ortaklığın dışına kayarak gündelik yaşamından başlayıp, geri kalan yaşamını da basit sarmalın dışında, sisteme aykırı olarak sürdürmek isteyen Spacey’e cezası, sistemin bekçisi Hitler artığınca veriliyor. Ancak onun cinayet senaryosunu ise gelecekte bu kurgunun içinde olmayı sürdürecek gençler, ailelerin çocukları hazırlıyor.

Spacey nin ölüm sahnesindeki gülüşü ise yönetmen Mendes’in tiyatro yönetmenliğinden gelişi ile açıklanabilir. Çünkü, bu teatral yapı, Dante’nin İlahi Komedya sında Cennet’in 21. kantosunun dizelerinde Beatrice’in ölümünü aktaran bölümü anımsatıyor.

Dante 24 yaşında ölen sevgilisini göğün en yüksek katında görüyor. Her yeni göğe yükseldiğinde güzelliği artan Beatrice’in öncülüğünde, tüm gökleri çevreleyen, birbiri içine geçmiş göklerden geçerler. Yıldızların üzerinde salt ışıktan oluşan göğün en yüksek katı Arşı  ala vardır. Dante yükselen bir ışık ırmağı ve bir sürü melek görür, Tanrı’nın sevgili kullarının ruhlarının basamak basamak dizilerek oluşturduğu kutsal gülü görür. Ucu görülmeyen Kutsal Gül üzerlerini örter. Tam o sırada Beatrice onu son bir gülümseme ve son bir bakışla terk eder. Beatrice’in bir anda Gülün üst katlarına çıkması, gülümsemenin ve bakışın o denli kısa, öylesine kaçamak olması, yüzünü bir daha geri çevirmemek üzere sonsuz kaynağa döndürmesi ile, Dante’nin yüreğinde tüm dünyanın kabuğu tutuşur. Dante’nin içi Cehenneme dönerken, Beatrice Cennete gider.7

Spacey’nin de neredeyse izleyiciyi rahatlatan, ölüm anındaki gülümsemesi, Beatrice’in Cennet’e gidişini muştulayan gülümsemesiyle eş anlamı kazanıyor. Tüm dünyanın “cennet bir yaşam” olarak tanıdığı Amerikan yaşam tarzını, yani cehennemi, yaşayanlara bırakarak, Spacey de cennete gidiyor.

Sonuçta “Amerikan Güzeli” sadece bir gülün adı. Tıpkı Amerikan günlük yaşamının çekiciliği gibi cezbedici. Fakat çekiciliğini, çarpıcılığım borçlu olduğu kırmızı rengini, sistemin içinde yok ettiği bireylerin hayat suyundan alıyor. Geriye ise sadece adı kalıyor.

 

Kaynaklar

Umberto Eco, Gülün Adı, Can Yayınları, Çeviren: Şadan Karadeniz, 10.Baskı, İstanbul 1999, ss. 17-21

Erich Fromm, Kendini Savunan İnsan, Çeviren: Necla Arat, Say Yayınları, İstanbul, 1991, s.83

Andreas Huyssen, Alacakaranlık Anılan, Çeviren: Kemal Atakan, Metis Yayınları, İstanbul 1999,s .43.

Henri Lefebvre, Modem Dünyada Gündelik Hayat, Çeviren: Işın Gürbüz, Metis Yayınları, İstanbul, 1999, ss.40-43.

Jorge Luis Borges, Dantevari Denemeler, Shakespeare’in Belleği, Çeviren: Peral Bayaz Charum, İletişim Yayınları, İstanbul, 1999, ss. 65-69

Sh: 107-112

Kaynak: Doç. Dr. Nurdoğan RİGEL, RÜYA KÖRLEŞMESİ, Der Yayınevi-2000, İstanbul

SİNEMADA MODELLEME TEORİSİ

Dünyamızı artık, Alvin Toffler’in yaklaşımı ile Üçüncü Dalga toplumunun bireyleri yönetiyor. Kitle İletişim Araçları sayesinde bilgi ve imgeler çevremizi hızla sarıyor. Güç, bilgiyi elinde tutanların, kitle iletişim araçlarını yönetenlerin tekelinde.

Batıda ünlü ekonomi dergilerinin her yıl yaptıkları “Dünyanın En Zenginleri” ya da “ABD’nin En Zenginleri” sıralamasında listenin ilk sıralarını medya zenginleri alıyor. “Ünlü Forbes Dergisi’nin en son düzenlediği ‘ABD’nin en zengin 10 milyarderi’ listesindekilerin yedisinin serveti, ya kitle iletişiminden, ya iletişimden ya da bilgisayarlardan gelmektedir.”

Güç değişimi, bilgi yönünde yeni bir döngü kazanmakta. Bunu dünyada ilk fark eden ulus Japonlar olduğundan, bugün Japonya değişik bir ‘Ekonomik Çıkartmayı’ Hollywood’a yapıyor. Bilgiye yön vermek için kitle iletişim araçlarının yönetimine gelmek gerekiyor. Bunun için Japon firmaları, ekonomik güçlerini, Hollywood’a akıtıyor. Bilgiye yön vermek için kitle iletişim araçlarının yönetimine gelmek gerekiyor. Bunun için Japon firmaları, ekonomik güçlerini, Hollywood’un, simgeler dünyasının yönetimini ele geçirmekle pekiştiriyorlar. “Sony firması, Columbia Film Şirketini 5 milyar dolara satın alıp, Hollywood’un en geniş film kütüphanesini ele geçirdiğinde (Bu arada ‘Rıhtımlar Üzerinde’, ‘Casus Lawrence’, ‘Kramer Kramer’e Karşı’, gibi kaliteli filmlerin yanı sıra, 220 sinema salonuyla 23.000 TV dizisini ele geçirdi) gösteri sanayi kökünden sarsılmıştı.”

Sony firması ayrıca Hollywood’un firma ismi, ses ve film yıldızı Barbara Streisand ile de milyonlarca dolarlık bir sözleşme yaparak sanatçıyı kendisine bağımlı hale getirdi. Böylece, Japonların dünyaya hayaller imal edip süren Hollywood’dan sadece stüdyolar satın almakla kalmayacakları anlaşılıyor.

Kitle iletişim araçları, bilgi, aynı zamanda imge satarak, yayarak toplumun motivasyon potansiyelini yönlendirme hakkını ellerinde tutuyor. İzleyici hiç farkına varmadan, kitle iletişim araçlarından yayılan bilgilerle, başka toplumların, başka kültürlerin, hayat standartları, yaşam biçimleri, birbirleriyle ilişkileri, davranış kalıplan, sosyal sorunları ve tüketim alanları konusunda bilgilerle donanıyor.

TV programları, reklamlar ve sinema filmlerinde gösterinin, dramanın yanı sıra bir de bilinç altı bilgilenme bölgesi vardır. Konunun, verilen mesajın özü olmasa da yan mesajcıkları vardır, bu bilgi bombardımanında.

“Bu katmanda, geri plan ayrıntılar yer alır. Manzara, otomobiller, sokak sahneleri, mimari yapı, telefonlar, telesekreter makinaları. Ayrıca da pek az farkına varılan davranış biçimleri. Örneğin, kahramanın bir kafeye girip oturunca, garson kadınla arasında geçen konuşmalar, bilerek kapsama alman içeriğin tersine, bu bilmeyerek verilen ayrıntılar çoğu zaman günlük hayat gerçeklerini bize asıl yansıtan bölümdür. Buna ek olarak en vahşi polisiye filmler bile o sıra geçerli olan modaya, sekse, dine, paraya ve politikaya dönük popüler tutumları iletmektedir. İzleyici bunların hiçbirini görmezlikten gelmez ve unutmaz. Hepsi zihnin bir bölümünde kişinin dünya hakkındaki genel bilgi bankasının parçası haline gelir. Kendimizi genellikle parçalı ve kaleidoskopik bir imgeler kasırgasıyla karşı karşıya bulmaktayız.” Yan mesajların oluşturduğu imgeler kasırgası bizi modellemeye doğru götürmektedir. Birey bazına indirgediğimizde modelleme kişide bir hedef yaratır. Bunu bilgilenme, yoğunlaşma, strateji oluşturma ve son olarak eylem tamamlar. “Kişilerin belirli bir sonucu üretmek için tam ve kesin olarak neler yaptığının açığa çıkartılmasına modelleme diyoruz.”

Bu tanım çerçevesinde baktığımız zaman sinema filmleri yarattıkları karakterlerle modellemeyi en kolay yoldan izleyiciye veriyorlar. Sanatların düzenlenişi içinde ele aldığımızda da “sinema gerçek insanlarca taklit edilen ‘gerçek hareket’ olarak sınıflandırılıyor”

Diğer bir deyişle sinemanın yarattığı bu yarı gerçeklik içinde, bize gelen modellerden etkilenmemek mümkün değil. Bir zamanlar James Dean’in asiliği, İngrid Bergman ve Rita Hayward’ın gizemli hareketlerinde yatan büyüksellikleri, hep toplum için yeni modellerdi.

Modellemenin bireyin iç iletişimindeki önemi yeni anlaşılmaktadır. “Bütün büyük kaşifler, yeni bir şey bulabilmek için diğerlerinin keşiflerini modellemişlerdir. Her çocuk çevresindeki dünyayı modeller. Çevremizi nasıl algıladığımız dünyaya ilişkin görüş ve modellerimiz belirler. Tanıdığımız kişilerden, kitaplardan filmlerden, TV’den dünyaya ilişkin bir imaj oluşturur ve dünyada nelerin mümkün olduğunu belirleriz. ‘Ölüm Tacirleri’ filminde, Kamboçya Savaşının tahribi ve korkunç kaosun tam ortasında yaşayan 12-13 yaşlarında bir çocuğun bulunduğu bir sahne vardı. İleri derecede hayal kırıklığına uğramış bu çocuk, elindeki makinalı tüfekle bililerine ateş ediyordu. Bir çocuk böyle şeyler yapacak duruma nasıl gelir? Birincisi o kadar çok hayal kırıklığına uğramıştır ki, kişiliğinin derinliklerinde yatan korkunç şiddet arzusuna ulaşabilecek duruma gelmiştir. İkincisi öyle bir kültürün içinde yaşamaktadır ki, savaş içine işlemiş ve makinalı tüfek ile etrafı tahrip etmek ona normal davranış olarak görünmeye başlamıştır. Sonuçta başkalarının böyle yaptığını görerek, onlar gibi davranmaya kalkmıştır.”

Kamboçyalı çocuk, modelleme davranışının sinema içindeki en güzel örneklerinden biridir. Sinema sahnesinde yaratılan kişiler, zamanla kendilerine biçilen karakterin mesaj taşıyıcıları olur ve görüntüleri ile etkilenmeye başlarlar. Sylvester Stallone, yarattığı “Rambo” modelinin seyirci üzerindeki etkisinden, kendi görüntüsü üzerindeki olumsuzluklarından sıyrılmak için komedi filmlerine yönelmeye başladı ve modellemesini değiştirdi.

Kitle iletişim araçları ve özellikle de sinema filmlerinin yarattığı yoğun duygulanımdan gelen etki, modellemeden kaynaklanıyor. Duyguların harekete geçirilmesiyle güdelemeye hazırlanma olan etki, sinema salonunda çok daha fazla. Seyirci iki saat boyunca gerçeğin dünyasından imgeler dünyasına geçiyor, hem de görsel işitsel olarak tam bir tecrit içinde verilen mesaj m içine girerek.

Bilgi ve imgelerin ele geçirilmesinin yarattığı güç buradan geliyor. Sinema perdesinde kitlenin tüketimine, daha çok benimsemesine sunulan her model, bir duygusal mesaj da taşıyor ki, bunlar arasında en tehlikelisi şiddettir.

“İletişim araçları, yaşamlarını sürdürebilmek için heyecan verici çeşitli olaylara gereksinim duyarlar. Bu bakımdan, şiddet onların yaşamsal gıdası gibidir. Kitle iletişim araçları tarafından iletilen dolaylı bilgilerin büyük kısmı görüntülüdür ve bizim olayları sanki oradaymışız gibi algılamamızı sağlar. Görüntüler olayların aslının aynı birer kopyası gibidirler. Bu yüzden de şiddetin öğrendiğimiz ve hayal ettiğimiz kadarı önem kazanıyor”. Stallone, nasıl bir “Rambo” modeli ile şiddeti çağrıştırıyorsa. Arnold Schwarzeneger Terminatör’ ile aynı etkiyi yaratıyor. Michael Douglas ise “Temel İçgüdü”’de bu kez sekste şiddeti modelliyor.

Pekiyi, seyirci kitlesi bu modelleri nasıl yorumluyor, kendi hayal dünyasında?

Tabii ki, tehlikeli davranışları gerekçelendiren bu yapımlar, seyircinin yaşama bakışını değiştirmekte. Sevgi artık seks için gerekli, sekste zevk vermek için şiddet içermeli.

Bu yıl sinema dünyasına kazandırılmasının 50. yılı nedeniyle ABD’de pek çok sinema salonunda bir kez daha oynatılan, TV kanallarında tekrar tekrar hatırlanan “Casablanca”daki Ingrid Bergman ile Humphrey Bogartin simgeselleşmiş sevgi dolu sarılmalarının yerini, 1992 lerin baş sinema yapıtlarında, şiddet içeren sözde sevgi sahneleri alıyor.

Düş dünyamızın patronları, bize sevgiyi, gerçek sevgiyi modellemek için sadece iki ayının başrolünü oynadığı “Ayı” filmini, “Bu bir sevgi filmidir” tanıtım sloganıyla bırakıyorlar. Yumuşacık, sıcak, şefkat ve güvenlik veren sevgiyi modellememiz için 2000’li yıllarda sevginin dünyasına model olarak sadece “Ayı” filmi kalacak.

Yararlanılan Kaynaklar

Alvin Toffler, Yeni Güçler, Yeni Şoklar, Altın Kitaplar, İstanbul, 1992, ss.39.

Anthony Robbins, Sınırsız Güç İnkılap Kitabevi, İstanbul 1992.

Christopher Caudwell, Yanılsama ve Gerçeklik, Pay el Yayınevi, İstanbul, 1988, ss.197.

Robbins, A.g.e., ss.37-75.

Yves Michaud, Şiddet, İletişim Yayınları, İstanbul, 1992, ss.54.

 

Sh: 113-118

Kaynak: Doç. Dr. Nurdoğan RİGEL, RÜYA KÖRLEŞMESİ, Der Yayınevi-2000, İstanbul

 

GERÇEĞİN İTME, ÇİZGİ ROMANIN ÇEKME GÜCÜ- (Düş Tembelleri)

Çocukluk günlerimizin masal saatleri, artık mutlu aile filmlerinde, uyku öncesine sıkıştırılmış zamanlar olarak karşımıza çıkıyor.

Anne ya da babanın dizinin sıcaklığında dinlediğimiz masallar, düş dünyamızda nasıl da simgeler bırakırdı. Masal kitapları araşma serpiştirilmiş “Çizmeli Kedi”nin kurnaz bakışı, “Pamuk Prenses”in masum güzelliği, “Kurbağa Prens”in nilüfer yapraklan üzerindeki tacı, masal süresince hayallerimizde hareketlenir, kurgulandırdı.

“Onlar ermiş muradına…” diye başlayan, masalın sona erdiğini, düşlerimizi artık kurgulamamıza gerek kalmadığını belirten cümle, yavaş yavaş masal ortamından, gerçek yaşama geçmemiz gerektiğini hatırlatırdı.

Masallar hiç bitmesin, anne babamızın sıcaklığım hep yanı başımızda hissedelim ister, “bir tane daha” diye tuttururduk. Belki de o masallar nedeniyle, “hayatımın hangi dönemine tekrar yaşamak isterim?” diye kendimi sınadığımda, hep çocukluğumu geri isterken yakalanırım.. Gerçeklerin algılanamadığı, düşlerin etkisinde yaşanan çocukluğun sorumsuz, sorunsuzluğu tüm çekiciliği ile geri gelip, yaşanan zaman dilimini, geçmişimizin anılarına dolu dizgin götürür.

“Kırık At”ın öyküsü, üzerinde salınacağım bir oyuncak ata sahip olma isteğimi nasıl da tutuşturmuştu. Sonra “Ayşegül” serisi okuma kitapları. “Canlı Alfabe”deki Ali ile Ayşe’nin hem okumayı öğreten, hem de çevremizdeki renkliliği sayfalara taşıyan resimleri, düş dünyamızın kapılarından giriverirdi.

“Teksas” ve “Tommiks” ile tanıştığımızda ise çocukluktan ilk gençlik dönemine geçiş sürecindeydik. Adeta hayal gücümüzü canlandırmada, Jules Verne ile dönüşümlü olarak devreye giriyorlardı. Yaşanılan zamanı, mekanı unutturmada düş kurarak, düşünmeyi öğrenmeye hazırlamada en yakın dostlarımız oldular.

TV hayatımızın günlük akışı içinde hızla yer almaya başlayınca bu kez düşlerimize rehber olan masallar, okuma kitapları ve macera romanlarına yüz vermez olduk. Çünkü, Pamuk Prenses’i, Yedi Cüceler ile hayalimizde kurgulamamıza gerek yoktu. Ekranda zaten hareket halindeydiler. Artık “Düş Tembelleri” olma yolundaydık. Hazır bilgi, hazır düşünce hazır düşler dünyasındaydık. “Yürüme koş”, “Hızlı ye”, Hızlı tüket” ve “Düş kurma, kurguyu seyret”, mesajlarını alıyoruz çevremizden.

Jorge Luis Borges’ın “Düşsel Varlıklar Kitabında, bir bölümü mitolojiden geliştirilmiş, yaklaşık 120 düş ürünü varlığın hikayesiyle karşılaşıyoruz. J. Borges’in babasının kütüphanesinde bulup tutkun olduğu “Binbir Gece Masallarında, Şehrazat, masallarıyla tüm kadınlara düşman olan hükümdarın kalbini kazandığı gibi,  yeni masal kutusu TV’de, beşikten mezara herkesin kişisel dünyasını aldı.

Düşlere, masallara hep ihtiyaç duyduk. İngilizlerin Charles Dickens’ı (1812-1870) ise neredeyse döneminin Şehrazat’ıydı. Dickens, 1835’de iki ciltlik “Sketches by Boz” (Bozun Skeçleri)ni fasikül halinde yayınladı. “Postanın geleceği günler okuyucular hiçbir zaman evlerinde oturup, postacının paketler halinde ‘Boz’un yeni çıkan mavi fasiküllerini getirmesini bekleyemezlerdi. Hepsi yaşlısı, genci her ay belirli günde, iki fersah yol katedip postayı karşılamaya koşuyorlardı: Sırf fasiküllerini bir an önce alabilmek için. Ve daha evlerine dönerken okumaya başlıyorlardı. Biri ötekinin omuzunun üzerinde, gözlerini o ünlü sayfalara dikmiş. Bir kısmı yüksek sesle okuyor ve yalnızca en iyi kalpli olanları, ganimetlerini karılarına ve çocuklarına bir an önce ulaştırabilmek için tabana kuvvet koşuyordu. Dickens, eserlerini yüksek sesle halka okumaya karar verdiği, böylece okuyucuları ile ilk defa karşı karşıya geldiği zaman, İngiltere’nin altı üstüne gelmiş, halk salonlara hücum etmiş ve her yer tıklım tıklım dolmuştu. Dickens’in hayranlarının bir kısmı sütunlara tırmanmış, bir kısmı ise sırf o kadar sevdikleri yazarın sesini işitebilmek için, sürünerek kürsünün altına girmeye çalışmıştı. Amerika’da kışın en dondurucu soğuğunda, insanlar gişelerin önünde evlerinden getirdikleri şiltelerin üzerinde uyumuşlardı. Büyük salonlar küçük gelmiş ve Brooklyn’de yazara, konferans salonu olarak, bir kilise verilmişti. Vaiz kürsünün üzerinden Oliver Twist’in ve küçük Nell’in serüvenlerini okumuştu.”

Roman Polanksi’nin son filmlerinden Bitter Moon’da (Acı Ay) bir sahnede, yapıtın özetini veren, “Sıkıcı bir yolculuğu keyifli geçirmek için fantezilere ihtiyacımız var” cümlesi, aynı zamanda insanların bazen uzun, bazen de kısa bir yolculuk olan yaşamda, düşlere gereksinim duyduklarını aktarıyordu.

Dickens da yıllar öncesinin masalcısı olarak kitleleri peşinden sürüklemişti. Yazdıklarını seslendiren Dickens’in eserleri, günümüzde defalarca TV dizisi olarak kurgulandı, canlandırıldı. Bu kez izleyici kitlelerini görsel işitsel olarak etkisi altına aldı. Onlara hayali beyninde kurgulamadan, ekranda görmenin kolaycılığım gösterdi.

Gerçeğin karabasanından kurtulmaya çabalamanın başlangıcını, masallar oluşturuyordu. Çağlar öncesinden günümüze gelen mitolojik anlatılar, efsaneler, ya da adı ne olursa olsun hepsi insanın hayal ürünü olan ancak amacı, gerçekliği durdurarak hayale geçit veren bu çabalara görsellik, teknolojik gelişme ile birlikte girdi.

Dr. Joachim Koch, “Dünya illüzyonlarla oynamaktan başka bir şey değildir. Kendinizi, bu gerçeklikten daha fazlası var diyeceğiniz noktadan asla kurtaramayacaksınız. O yüzden yaşamın formülünü not ediniz. Çok basit ama sizin yanı başınızda yaşanması en güç şey; (gerçeklik + illüzyon = gerçek gerçeklik). Bu, varolmuş, varolan ve varolacak olan bütün gerçeklikleri, bütün gerçekliklerden önce, sonra veya aynı anda yapılacak bütün illüzyonlarla birlikte, gerçekliğin bir tek gerçek formülü demek anlamına gelir. Eğer bakışınızı gerçekliklere yöneltirseniz, gerçek gerçekliğiniz illüzyonsuz kalacak” diyor,

Gerçek ile hayalin birbirini tamamladığı bir dünya ile çevriliyiz. Yaratılmış illüzyonlar bize gerçekliği hatırlatıyor. Ya da illüzyonları tercih edip, gerçekle burun buruna gelmekten sürekli kaçar duruma geliyoruz. Ama hayallerle ancak gerçeğe ulaşabiliyoruz, onu algılayabiliyoruz. İllüzyon olmasa gerçekliği fark edemeyeceğiz.

Bir de bakıyoruz ki, teknoloji bize masalları artık medya ile sunuyor. Anne-babanın büyük annelerin, dedelerin masal anlatan seslerinin yerini TV’deki görüntüler alıyor. Dickens’ın sesi ekranda görüntü olarak kalkıp geliyor. Medya görsel çarpıcılığı, sesin kişiyi mesajın içine alan yapısını kullanarak destekliyor. Buna da, yaşam yolculuğunun ilk basamakları çocuklukta başlıyor. Nintendolar, Sega’lar yeni hayal ticaretinin teknolojiden yararlandırılmış son halkaları.

Çok değil, 10-15 yıl önce, çocuklar, sokak aralarında “dekmancılık” oynarlardı. Oyuncak tabancalarla “öldün, seni öldürdüm” haykırışları arasında, enerjilerini boşaltmanın bir yoluydu oyunun hızı. Ancak 19901ı yıllara geldiğimizde, çocuklar sokak aralan yerine ekranlarda bu oyunu gerçekleştiriyorlar. Bir çeşit etkileşimli (interactive) çizgi film olan Segalar ve Nintendolar çocuğun boş zaman aktivitelerini, giderek bir tutku derecesinde kaplıyor.

Etkileşimli olmaları, yani verilen komuta göre hareket etmeleri, bu oyunların çizgi filmlerden en büyük farklılıkları. Aynı zamanda da etkileyici yönleri. Bu elektronik oyunların pazar paylarının hızla büyümesi de üreticileri hızlandırıyor. Örneğin son olarak, piyasaya sürülen ‘Sonic Hedgehog’ (Oklu Kirpi) henüz bir yaşında bir çizgi film karakteri. Kısa sürede üreticisine 1.5 trilyon lira kazandırmayı başarmış. Ninja Kaplumbağaları, Simpson Ailesi, hep bu etkileşimli çizgi filmlerin çekici karakter oyuncuları. Bir yaşındaki ‘Oklu Kirpi’ ile bilgisayar ekranında oynamayı seven, sadece küçükler değil. Dünyaca ünlü, büyük büyük adamlar da ‘Oklu Kirpi’ ile dost olmuşlar. ABD’nin eski Başkanı George Bush, Körfez Savaşı’nın efsanevi ismi General Norman Schwarzkopf, Humeyni tarafından başına ödül konan yazar Salman Rushdie, bu isimlerden birkaçını oluşturuyor. Medyaya ayırdığımız süre arttıkça, gerçekten kaçışımız da hızlanıyor. Bu hızı da etkileşimli çizgi film kahramanlarında buluyoruz. Sanki Alvin Toffler’in ünlü eseri “Şok”ta sözünü ettiği ‘hız ve geçicilik’ kuralını, şimdi etkileşimli çizgi film kahramanlarının, hayal dünyasına girerek yaşıyoruz.

Matt Groennig’in yarattığı ABD doğumlu ama tüm dünyada “İşte Bizim Aile” diye izlenen çizgi film Simpsonlar da günlük hayat rutinimizdeki gerçeğimizi, illüzyonlarla tıpkı bir ayna gibi tekrar bize geri yansıtıyor. “Simpsonlar, ‘Sokaktaki Adam’ ya da sade vatandaş denilen insanlardan. Zaten isimleri de “Simple” (Sade) sözcüğünü çağrıştırıyor. George Bush ve Cumhuriyetçiler Simpsonlar’dan 1980’li yılların egemen değerlerine karşı çıktıkları için hoşlanmıyorlar. Ama sadece ABD’de değil, gösterildiği her ülkede Simpson severlerin sayısı hızla yükseliyor. Çünkü herkes kendinden bir parçanın yansımasını, bu çizgi ailede görüyor ve rahatlıyor. Galiba ailelerin büyük çoğunluğu Simpsonlar gibi. İnsanı deli eden, ama kendimizi onları sevmekten alıkoyamadığımız insanlar. Sevecen, agresif, cömert, bencil. “Benim ailem de Simpsonlar gibiydi” diyor, yaratıcıları Matt Groennig.

Groennig’in burada yakaladığı tema yine aynı, hayatın gerçeğini illüzyonlarla karmalayarak, bize kendimizi göreceğimiz bir ayna sunuyor. Böylece daha iyi anlıyoruz, güzel çirkin herkesin ayna karşısında geçirdiği saatlere neden hiç acımadığını. Her vitrinde, her otomobil camında yansıyan aksimize nasıl bir göz atmadan geçip gidemediğimizi. Ayna yansıyan görüntümüzü nasıl ki, makyajla, son moda giysilerle çevremize görünmek istediğimiz şekilde, değiştirerek kendi gerçeğimizden kaçarsak, bize benzeyen illüzyonlara da tutkun olarak, onlarla bir çeşit ortaklık kuruyoruz. Onlar bizim yerimize karar verip, düşünüyor, hızla hareket ediyorlar biz de koltuğumuzda rahatlıyoruz. İşte hayal ile gerçeğin bütünleşmesini böylece yaşıyoruz.

TV kanallarında yıllardır gösterilen “Bizimkiler” adlı dizi neden en fazla izleyici çeken yapıt, hiç düşündünüz mü? Bu dizide milyonları ekran karşısına toplayan sadece ayna etkisinin çekim gücüdür. Toplumun her kesiminden birileri ekranda aynen bizim gibi yaşıyor. Aynı bizim düşündüklerimizi birbirlerine söylüyor. Dizi film, seyirciye ayna tutuyor ve rahatlatıyor.

Tüm veriler gösteriyor ki, çizgi 20001i yılların egemen sanat dalı olacak. Çizgi filmlere talep hızla artıyor. “Avrupa televizyonlarında programlardaki çizgi film süreleri 1992’de toplam 29 bin 200 saate fırladı. Artık, bilgisayar tekniğine dayanan bu sanat dalı, 21’inci yüzyılda öyle bir egemenlik kuracak ki, kimse eline fırça almayacak.” Bilgisayar, fırçanın rötuşlarını, tuşlara taşıyacak.

Şöyle bir baktığımızda görüyoruz ki, çizgi film kahramanları beyaz perde ve televizyon ekranlarını yavaş yavaş ele geçiriyorlar. Çizgi film kahramanları, ünlü aktörlere açıkça meydan okuyorlar.“Çizgi film üreten ve bunları ihraç eden ülkelerin başında Japonya geliyor. Japonya piyasada bulunan çizgi filmlerin, yüzde 56.6’sım üretiyor. Yüzde 22.5’i AB ülkelerinde, yüzde 20.9’u ise ABD’de üretilip, dünya piyasasına sunuluyor. Çizgi film piyasasında, yılda yaklaşık 1.8 milyar ABD doları ciro yapılıyor. Çizgi film üretiminde filmin bir dakikası 10-15 bin dolara mal oluyor.” Çizgi film (animasyon) dünyasının en önemli ismi Walt Disney’i ve kahramanlarını da burada anmadan geçemeyeceğiz. “Walter Disney, 1901 Şikago doğumlu. Çizgi hikaye ve çizgi filmlerin yaşamış en büyük ismi. Miki Fare’nin, Vakvak Amca’nın, Varyemezin, Küçük Domuzlar in yaratıcısı. Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler, Pinokyo, Bambi, Kül Kedisi, Dumbo, Alice Harikalar Diyarında çizgi filmlerinin yapımcısı. Enerjik kahramanlarını serüvenleri her hafta 50’yi aşkın ülkede, 18 ayrı dilde, milyonlarca okur kitlesi tarafından izleniyor. Sevimli karakterlerine yalnız hikaye ve filmlerde değil, gece lambalarından, gömleklere, afişlerden, çıkartmalara kadar her yerde rastlamak mümkün. Kısacası yaşamımızın her boyutuna girmiş Disney.”*

Evlilik, hayatın bir gerçeğidir. Ancak verdiği mutluluk nedeniyle hayal edilen bir gerçekliktir. İşte bir İngiliz çift de, evlilik mekanı olarak hayal beldesi, Florida’daki ‘Disney World’u seçmiş. Laura Browne ile Robble Carter mutluluklarını, gözlemci ortaklar başta Mickey Mouse olmak üzere, diğer Disney kahramanları ile paylaşmışlar, gerçek düğün davetlileri yerine.

Oscar heykelciliğini de alan “Güzel ve Çirkin” adlı çizgi film, bütün zamanların en çok video kaseti satılan filmi oldu. (Bu sıralama sadece çizgi filmler arasında değil, bütün filmler dahil) “Güzel ve Çirkin” 20 milyon kaset satışıyla 50 yıllık Fantazya’yı 14 milyonda bıraktı. Üçüncüsü ise yine bir çizgi film, 101 Dalmaçyalı. 13.4 milyon kaset sattı. Çizgi fılmler dünyada en çok satılan filmlerde ilk üç sırayı alıyor. Çizgi film dışında en çok satan film, ancak dördüncü sırayı 12 milyonla alabilen E.T. oldu.

Videoya başvuranlar çoğunlukla kurgusallığı, çizgi filmin masal ortamında yaşamak istiyor. Rakamlar da bu isteğin bir göstergesini oluşturuyor. İçinde yaşanılan gerçekten her zaman için masalın, hayalin, rüya ile karışık ortamı baskın çıkıyor.

Günlük gazetelerde okuduğumuz haberler, TV’den izlediğimiz diziler, filmler, savaşlar, cesetler, kan artık yavaş yavaş drama ile gerçeği karıştırmamıza neden oluyor. Hazır çorba, hazır yemek, hızlı yaşam derken gerçeğin nerede başlayıp, hayalin ya da oyunlaştırılmış kurgulanmış görüntülerin nerede bittiğini kestiremez haldeyiz. Hayallerimiz hazır, düşüncelerimiz de öyle, Bireyden bir katkıya gerek yok. Sadece tepkilerimiz ve tepkisizliğimizle önemliyiz.

Teknoloji bize, kalıp hayaller veriyor, karşılığında da seyreden, gerçeğin hızına hayalinin ufkunu oturtamayan bireyler oluşturuyor.

Miami’de, 210 genç kafadarın çıkardığı bir gazete, sürekli hayal ürünü haberler hazırlayarak, kısa sürede 1 milyon tirajı yakalıyor. Bu gençler, gerçekle hayalin sınırını karıştırmış günümüz insanına sadece istediğini verdiği için başarılı.

Bilim adamları da gerçek üstü çalışmalar için araştırmaya zaman ve para harcamaktan çekinmiyorlar. Uzaydaki yaratık araştırmaları için, 10 yıllık bir program dahilinde 100 milyon dolar harcamayı planlıyorlar.  Yaratıkların keşfinin hayali bile, uğruna harcanan zaman ve paranın büyüklüğünü unutturuyor. Anthony Robbins, “Sınırsız Güç” adlı eserinde “İşinizi oyuna çevirin böylece sonsuz bir tatile çıkarsınız hem de stressiz yaşarsınız” diyor. Acaba hepimiz içgüdüsel olarak yaşamımızın stresini, gerçekleri oyunlaştırarak ya da oyunlaştırılmış imajlara sığınarak mı yok ediyoruz? Günlük hayatın rutini içindeki gerçeklerden ancak medyanın hayal dünyasıyla çıkabiliyoruz. Yaşamın yakalanamayan artı değerlerini hazır hayallerin avuntusuyla unutuyoruz.

Bir de, hayallerin mesajlarını çözümlemek kolay da gerçeğinkiler biraz düşünmek istiyor. O da bize zor geliyor.

Ülkemizde bir özel TV kanalında yayınlanan, amacı genç kız ve erkekleri birbirleriyle bir yarışma ortamında tanıştırarak, bir günlüğüne de olsa, farklı bir atmosfer yaşatmak olan, bir yarışma programının perde arkasında yaşanan bir diyalog, insanlarımızın gerçek ile kurgu hayali nasıl karıştırdıklarını gösteriyor. Yarışmaya annesiyle gelen bir genç kız seçilemeyince annesi, teselli etmek yerine, “Bak yine evde kaldın” diye söylenip, kızcağızı hoyratça çekiştiriyor.

Yine bir başka TV yarışmasında, kurgunun içine yerleştirilen bir parodi var. Yarışmanın her bölümünde kayınvalidesinden dert yanan sunucu, bu kez sözde seti basan kayınvalidesinden, izleyiciler önünde dayak yiyor. Yarışmacılardan bir hanım ise bu olay karşısında hafif bir şaşkınlık geçirerek sunucuya, “Evladım ama sen de kadının üzerine çok fazla gittin” diyebilecek kadar drama ile gerçeğin smınnı algılayamaz duruma geldiğini gösteriyor.

Bir dönem ekranlarda izlediğimiz “Doktorlar” dizisinde rol alan sanatçılara, hastalığını yazıp, reçete isteyen izleyicilerde de, aynı karmaşa söz konusu.

Gerçek ile kurgunun iç içe girmesi ve insanın bunların ayırdına varamamasının çok daha çarpıcı bir örneğini Brezilya’nın ünlü beyaz dizilerinden biri olan “Vücut ve Ruh” dizisindeki rol arkadaşları yaşadı. Dizinin başrol oyuncularından 22 yaşındaki Daniela Prez, dizideki sevgilisi rolünde olan 23 yaşındaki Guilherme de Padua’nın senaryo gereği başkasını (kurgusal olarak)/sevmesine katlanamamıştı. Çünkü senaryodaki rol ile hayattaki gerçeğin örgüsü birbirine karışmıştı.

Daha üst düzeyde bir hayal gerçek karmaşası 1992 yılında, ABD eski Başkan Yardımcısı Dan Quayle sayesinde yaşandı. CBS tarafından çekimi yapılan ve başrol oyuncusu Candice Bergen’in, evlilik dışı bebek dünyaya getiren, televizyon muhabiri bir ‘solo anne’yi canlandırdığı dizi. Murphy Brown, eski Başkan Yardımcısı Quayle’i çok kızdırdı. Quayle, “Aile, toplumun temelidir. Murphy’nin solo annelik kararı, babaların önemini hiçe sayıyor ve yeni bir yaşam tarzı olarak lanse ediliyor.” diye dizide canlandırılan karaktere şiddetle çattı. Daha da ileri giden Quayle olayı bir seçim malzemesi haline getirdi. ABD günlerce Murphy Brown’ı ve bebeğini konuştu. Yine aynı tuzak işlemişti. Bu kez bir Başkan Yardımcısı hayal ile gerçeğin içinden çıkamaz hale gelmişti.

Haftalık mizah gazetesi Hıbır’da yaratıcısı Atilla Atalay olan düşsel kahraman Eray’ın, okuyucusu ile kurduğu ilişki birçok gerçek köşe yazarını imrendirecek nitelikte. “Atalay’ın masasında duran telesekreter sürekli mesaj kaydediyor. Türkiye’nin her yerinden Eray’a mesaj bırakılıyor. Hatta Singapur’dan, Pakistan’dan, Brezilya, Hollanda, İngiltere, İsviçre ve Rusya’dan Eray’a kart yollayan bile var. Bu yoğun ilgi Atalay’ın masasının arkasındaki dosyaları doldurmuş. Tipik okuyucu mektupları koleksiyonu değil bunlar. İçlerinde sadece mektup yok. Eray için defterler dolduranlardan tutun da çıktığı dağ gezisinde onun için gökten kopardığı yıldızı zarfa koyup gönderene kadar her şey var Eray’ın “Sevgi Galerisi’nde”

Bir hayal ürünü kahramana verdiğimiz ilgi ve sevgiyi çoğu zaman yalanlarımızdan sakınırken, gerçekten kopuşumuzu somutlaştıran, kesinleştiren bu kaçışa pupa yelken koşuyoruz.

Masallar rüyaya bir geçiş dönemi hazırlığıdır. Uykunun zeminini hazırlar. Günde yaklaşık 10 saat çalışıp 6 saat TV veya diğer medya ile ilgilenip 8 saat uyuyoruz.

Yaşamımızın bu düzenlenişi içinde en çok zaman verdiğimiz bölüm mü gerçeğimiz oluyor? Medya ve uyku toplamına baktığımızda 14 saat. Masal nasıl ki uyku öncesi hazırlığı ise medya da, kendimizi uykunun kollarına bırakmadan önceki zamanlarımızı alıyor. O zaman medyada mesajın kurgulanmasının masallardan esinlenmesi son derece doğal.

Tekrar gerçeğin sorgusuna geçersek, uykunun içini dolduran bir başka iç iletişim şekli, rüyaların, tüm ilginç özelliklerine rağmen şunu belirtmek gerekir ki; “Eğer rüya görüyorsak, bu rüya yüzde yüz gerçektir ve uyanık halimizin gerçekleri tam olarak geçerlidir. Rüyada ‘sanki imiş’ gibi durumlar yoktur. Rüya, gerçek bir yaşayıştır”. Bir adım daha ileriye giderek şunu da sorabiliriz. Gerçek nedir? Rüyada gördüklerimizin gerçek olmadıklarım ama uyanık iken gördüklerimizin gerçek olduğunu nasıl iddia edebiliriz? Bu sorunu bir Çin şairi şöyle açıklıyor: “Geçen gece rüyamda kelebek olduğumu gördüm. Ama şimdi bir kelebek olduğunu düşünen bir insan mı ya da insan olduğunu düşünen bir kelebek mi olduğumu kestiremiyorum” Rüyalarımız hayatın bir gerçeği ise günümüz insanını uykuya hazırlayan medyanın içerdiği veriler de gerçeğin uzantısı, dolayısıyla hayal ürünü, kurgulanmış görüntüler, verilerle yaşamımıza giren medya da gerçeğimizi kolaylaştıran fantezi ortamını sunuyor. Biz de bu sunumdaki masalımsı çekiciliğin yörüngesine giriyoruz. Hayatımızı kolaylaştırıyoruz.

Yararlanılan Kaynaklar

Jorge Luis Borges, Düşsel Varlıklar Kitabı, Çeviren: Bora Komçez, Mitos Yayınevi, İstanbul,1992.

Binbir Gece Masalları, Çeviren: Alim Şerif Onaran, Afa Yayınları, İstanbul, 1992.

Stefan Zweig, Dünya Fikir Mimarları. Cilt 2. Çeviren: Ayda Yörükan, Türkiye İş Bankası Yayınları, Ankara, 1991, ss. 347-49.

Dr Joachim Koch. Gerçekliğin Yayılması ya da İllüzyonlarla Oynama, Sinematek Aylık Haber Bülteni, İstanbul, Aralık 1992.

The Guardian, Londra 24 Kasım 1992.

Ekonomi Politika Dergisi, 27 Aralık 2 Ocak 1993 Sayı:5, İstanbul, ss. 36.

Hürriyet Gazetesi, İstanbul, 17 Kasım 1992.

Hürriyet Gazetesi, İstanbul 12 Ocak 1993.

Ve Sinema Dergisi, Kültür Emperyalizminin Sevimli Ajanı, Sayı: 7, Mart 1989, Hil Yayınları, İstanbul, ss.20.

Milliyet Gazetesi, İstanbul, 1 Ocak 1993.

Sh: 119-131

Kaynak: Doç. Dr. Nurdoğan RİGEL, RÜYA KÖRLEŞMESİ, Der Yayınevi-2000, İstanbul

SATILIK GERÇEK HEDİYESİ ŞİDDET

Enformasyon toplumunda kişileri, günlük yaşamında işine yarasın, yaramasın, sürekli enformasyon ile donatma eğiliminde olan medyanın yarattığı tüketim odaklı yaşam biçimine “popüler kültür” diyoruz. Sürekli tükettirmek zorunda olan meydanın başlıca görevi bireyin bilincini ele geçirmek.

Oysa medya, eğitme, bilgilendirme ve sonra da eğlendirmeyi hedef alan mesajlar vermeli. Günümüzde ise eğlendirme ön plana geçti. Çünkü medya kâr etmek durumunda. Mesajlarını kolayca tüketecek kitleyi arayan medyanın ilk yaptığı da tüketicilerini eğlendirmek oluyor.

Eğlenmek, gönüllü olarak kişinin zamanının harcayabildiği eylemle gerçekleşir. Bu eylem, medyamız TV veya sinema ise seyretmek, gazete, dergi kitap ise okumak ya da bakmak, radyo ise dinlemek oluyor.

Kişi eğlenirken, ağırlıklı olarak duygularını kullandığından düşünmeyi geri plana iter. Oliver Stone’un “Katil Doğanlar ” filminde TV programcısı “Seyircilerin kafalarındaki boşluğu dolduralım” diye çırpınarak, program malzemelerini bulmaya çalışan muhabirlere yükleniyordu. Tüketicinin, seyircinin kafasındaki boşluk aşırı eğlendirilmeye alışmış, düşünmekten uzaklaştırılmış olmaktan kaynaklanıyor.

Buraya kadar, medyanın istediklerine bir göz atalım; para kazanacak, bunun için eğlendirecek, eğlendirirken de duygulandıracak (ya güldürecek, ya ağlatacak, ya da nefret ettirecek) medya bugüne kadar eğlendirirken, sürekli kurguyu kullandı. Şimdi denemesi gereken ise çarpıcı olmalı. Bunun için bir değişim gerekir. “Kurgunun olmadığı salt gerçeği satışa çıkarmak”

Satılık Gerçek

Medya olarak, bizden aldığı zamanın fazlalığı nedeniyle TV’yi incelersek, bir kanalın yayın saati içindeki “bu bir gerçektir” diyerek sunduğu programlar şunlar: “Haberler, haber programlar, reality showlar, talk showlar, açık oturumlar, spor karşılaşmaları ve spor programları”.

24 Eylül 1994 tarihinde 4 TV kanalını, TRT 1, ATV, Show TV ve Star’ı ele alarak, gerçeği verdikleri iddiasındaki programların genel yayın saati içindeki yüzdesini hesapladık. Gerçeğin söz konusu kanallarda, genel yayın içinde yüzde 20 ile yüzde 5’lik bir bölümü kapsadığını gösterdi.

Bu programların izlenme oranlarının yüksekliği her birinin prime TV kanallarında yer almalarıyla ispatlanmış oluyor. İzleyici fazlalığı reklam geliri artışını da beraberinde getiriyor. Dolayısıyla gerçeği verenler, karşılığında kurguyu verenlere oranla daha fazla gelir elde ediyorlar. Kısacası, gerçek önce mesaj pazarında azaltılıyor, sonra da fiyatı yükseltilerek satılıyor. Çünkü ekonomi kurallarına göre pazarda az bulunanın her zaman fiyatı yüksek olur.

Gerçeğin satıldığı gibi aracıların da olayların kahramanlarının sırtından büyük paralar kazandığı

ABD’de ise aracı payı, gerçeğin fiyatını artırıyor. Olayı ilk bulan medya organizasyonu yayın haklarını da satın alıp, daha sonra diğer medya organizasyonlarına satışım-dağıtımmı yapıyor.*

Gerçeği satan programlar içinde reality showları, Türkçe’ye çevirirsek “Gerçeğin Gösterileri”ni incelemeye aldık. Toplam 207 yetişkin üzerinde, 15 Ocak15 Şubat 1994 tarihleri arasında İstanbul’da tesadüfi örnekleme yöntemiyle bir alan araştırması yaptık.

Reality showların TV’de izlenen diğer programlarla benzerliğini sorduğumuzda deneklerin yüzde 55.5’i “şiddet filmleri” yanıtını verdi. Bu yanıt, izleyicinin söz konusu yapımlardaki ana temayı çözdüğünü gösteriyordu. Programların üzerlerindeki etkisi sorulduğunda da deneklerin yanıtları şöyle sıralanıyordu:

“Mutsuz ve karamsar oluyorum (yüzde 33.3), kanlı ve moral bozucu görüntülerde zapping yapıyorum (yüzde 25), bir film gibi izliyorum (yüzde 10.6), kötülere karşı nefretle doluyorum ve onları yok etmek istiyorum( yüzde 9.6), bunlar hayatın gerçekleri deyip zevkle izliyorum (yüzde 5.7), uykumu olumsuz etkiliyor (yüzde 3.8) etkilenmiyorum (yüzde 12).’’

Şiddet Ekip Yeni Programlar Biçmek

Olumsuz etkilenmelerde öncelik mutsuz ve karamsar olanlardaydı. İkinci sırada programdan kaçarak, olumsuz etkilenmelere çözüm getirenler geliyordu. Bir film gibi izlediklerini söyleyenler ise bu kez gördüklerinin kurgu olduğunu düşünerek, kötü etkilenmelerden kendilerini koruyorlar, gerçekten böylece kaçıyorlardı.

Olumsuz etkilenmenin kişiden çevresine doğru yayıldığı halkayı ise yüzde 9.6’lık oranla “kötülere karşı nefretle doluyorum, onları yok etmek istiyorum” yanıtı ortaya koyuyordu. Çünkü reality showlarda, şiddet filmlerinden farklı bir etkilenme söz konusu. Şiddet filminde senaryo öyle kurgulanır ki, haksızlığa neden olan kişi veya kişiler filmin son 3-5 dakikasında feci şekilde cezalarını bulurlar. Film süresince nefretle dolan seyirci, kötüler cezalandırılınca rahatlamış olarak sinemayı terk eder. Ayrıca “kötüler cezalar mı bulurlar” mesajı da gerçek yaşamda kendisine kötülük edenlere karşı kişiyi yumuşatır. Kişi, kötülerin de cezalarını bir gün bulacaklarına inanmanın rahatlığını yaşar.

Oysa reality showlarda olayların oluşum sürecinde haksızlığa uğrayan çoğunlukla, hayatını kaybedenler, artık hak arama konumunda olamayanlardır. Pek çok olayın suçlusu yakalanamamış, yakalansa da bu kez adalet mekanizması içinde cezası henüz verilmemiştir. Gerçeğin gösterilerinde kötüler cezalarım bulurken, seyirci görmüyor, göremiyor. Bu nedenle, nefretle öfkeyle dolan seyircinin şiddeti önce kendine yöneliyor, mutsuzlaşıyor, uyku düzeni bozuluyor. En dikkat çekici olanı da cezayı kendisi vermek istiyor. Nefretle dolan kişi, potansiyel bir şiddet uygulayıcısı durumuna geçiyor ve bazen de şiddeti yalan çevresine uygulayabiliyor. İşte böylece reality showlar için yeni program konularına malzeme hazırlama döngüsü oluşuyor.

Et ve kanın getirdiği ölüm gerçeğini satan reality showlar şiddet ekip yeni programlar biçiyorlar. Ancak bu hasat şiddet kültürünü doğurma sancılarını da beraberinde getiriyor.

Yeni Saldırgan Tiplemesi

Araştırmamızda seyirci reality showlarda daha çok hangi konuların işlenmesi gerektiğine yanıt verirken, neredeyse programın şablonunu tekrar çiziyor. Seyircilerin yüzde 4l’i savaşı, yüzde 3l’i cinayet, tecavüz, intihar, yaralama ve baskınları, yüzde 28’i de özel yaşamları seyretmek istiyor.

Böylece reality showlarla savaş, cinayet, tecavüz ve özel yaşam gibi konulara ilgi duyan yeni bir izleyici tipi yaratılıyor. Her dört kelimenin özünde ise insanın yaşamına ve cesedine bile tecavüz var. Bu da yeni bir saldırgan seyirci tiplemesini getiriyor. Pasif saldırgan tanımlamasına giren bu seyirci, savaşmıyor, savaşı seyrederken saldırganlaşıyor, tecavüz etmiyor ancak suça seyrederek ortak oluyor, özel hayatlara da aynı şekilde izleyerek saldırıda bulunuyor.

Sharon Stone un William Baldwin ile başrolünü paylaştığı Sliver adlı filmde, bir gökdelenin miras yoluyla sahibi olan genç adam, kiraya verdiği her daireyi elektronik sistemlerle gözetleyerek, aile ilişkilerinde suçlu bulduğu kişileri öldürerek cezalandırıyor. Kendi yalnızlığım, ailesizliğini evlerini gözetlediği ailelerle paylaşıyor, gözetleyerek kendisine elektronik tanrı rolünü veriyor ve kötüyü de cezalandırarak görevini yapıyor. Film, reality showlarla uç veren, seyrederek saldıran, yeni saldırgan tipinin daha ileri örneğini gözler önüne seriyor.

Araştırmamız çerçevesinde, deneklere bu tür programlan “niçin izlediklerini” sorduğumuzda da yeni saldırgan tiplemesine katkıda bulunan eğlence faktörü tekrar ortaya çıktı. Bu soruyu yanıtlayanların yüzde 46.6’’sı bilgilenme, yüzde 42.8’i gerçekleri görme, yüzde 8’i daha iyi program olmadığından, yüzde 2.8 i de eğlenmek için izlediğini açıkladı. Buradaki eğlence unsuru ise et ve kandı. Ortaya çıkan yeni izleyici tiplemesi medyanın genel mesajından kaçmıyor, sonuçta eğleniyor. Ancak bu kez eğlence malzemesi insana ait et ve kan oluyor.

Et ve Kan İle Eğlence

Ülkemizdeki reality showların ilki ve izlenme oranı en yüksek olanı “Sıcağı Sıcağına” fakültemiz öğrencilerinden Murat Caner ve İhsan Önder tarafından Kasım-Aralık 1993 tarihlerinde dört hafta izlemeye alındı. Programda ele alman haberlerin dökümü, konu sınıflandırması yapıldı.

Dört haftada ekrana gelen 37 haberin 28 i cinayet, intihar, trafik kazası ve uyuşturucu kullanımı sonucu ölümü konu alıyordu. Bu haberlerin yüzde 75.7’sinin ana teması ölümdü. Geriye kalan 9 haberin üçü yaralama, ikisi polis operasyonu, diğerleri de hastalık, sakatlık, kayıp ve toplumsal sorunları ele alan haberlerden oluşuyordu.

Haberlerin “ölüm”ü odak noktası olarak alması ve programın genel kulvarının gerçeğin gösterisi olması, hayatın en büyük gerçeği olan ölümün bu pazarda kullanımını ortaya koyuyor.

Görüldüğü gibi “Sıcağı Sıcağına” nın yayın stratejisi dehşet, kan, cinayetler, intiharlar, üzücü hastalıklar ve ölümün her türlüsü olarak özetlenebiliyordu. Programda bir de haber sıralaması var. En ilginç ve üzücü olan haber en sona saklanıyor. “Flaş haber” denilen bu haber izleyicinin ilgisini program sonuna kadar ayakta tutmak için sürekli fragmanlarla hatırlatılıyor.

Ekrana Sıçrayan Kan ve Deterjan

Ortalama süresi 70-80 dakika olan program, reklamlarla 4 kez kesiliyor. Bir programda ortalama 14 dakika reklam veriliyor. Dört haftalık izlenme süresinde 119 ürünün reklamı yapılıyor, bu ürünlerde 35 reklam ile ilk sırayı deterjan ve şampuanlar alıyor. Bu da gösteriyor ki, reality showların psikolojik etkisinden yararlananları deterjan ve şampuan üreticileri oluyor. İster istemez akla şu soru geliyor: “Bu deterjan ve şampuanlar izleyicinin kirlenen bilincini de temizler mi? “

Reality showlar, kitle gazeteciliğini yayın kimliği olarak belirlemiş gazetelerin üçüncü sayfalarından görmeye alıştığımız polis, adliye haberlerinin TV’ye yansımalarını ekranlara getiriyorlar. Örneğin, “32. Gün”, dış haber servislerinin haberlerinden oluşan gazete s ay faların m TV formatına uyarlanmış halidir. Paparazzi programlan ise gazetelerin magazin servislerinin, dedikodu haberlerinin TV’deki karşılığıdır.

“Reality Showlar, gerçekliğin olduğu gibi aktarımı ile gerçek habercilik yaptıkları iddiasında olup da, yaşananları, ürkütücü, dehşet verici, kan ve gözyaşı dolu kurgusal dramatize yöntemi ile seyirciye sunmanın, bu yolla seyirciyi etkileyip, izleyici kitlesini, dolayısıyla reklam gelirlerini arttırma kaygısının ötesine geçemeyen bu programlar, meta pazarlamasının vahşet aşamasıdır. Müdavim haberleri, her türden sapıklık, psikopat cinayetler, aile dramları, yangınlar ve felaketler olan reality showların pazarlama yöntemi bu içeriğiyle, kamusal vicdan ve duygu sömürüsünü ilke edinmiş durumdadır. Bu vicdan ve duygu sömürüsünün yanı sıra, faili meçhul cinayetler ve hırsızlık gibi polisiye olayları üstle149 nerek mesleki transferlerini gerçekleştiren showlar, söz konusu olaylara yaklaşım tarzlarının bir uzantısı olarak da muhbirlik, ödül, hafiyelik ve insan avcılığını toplum içinde meşru ve yaygın bir kurum haline getirmek gibi tehlike oluşturmaktadırlar. Tabi bütün bu eğilimlerin bir tek nedeni var: İzleyici sayısı ve reklam gelirlerindeki artış.”

Aynı zamanda da şiddete yeni modeller getiren reality showlar, şiddetin haberlere de yansımasına ön ayak olmakta, haberciliğin kamusal önemini duygusal eğlencelikleri ön plana çıkartarak yok etme sürecine getirmektedir. Çetin Altan’ın deyimiyle, “beyinsel onurumuz”u yükselten bilimsel bir başarının haberi kitle gazetesinin arka sayfasında üç sütuna ve iç sayfalarda devam verilmeden sadece spot başlıklarla işlenirken, bir deli ile yapılan haber, birinci sayfada iki sütuna ve haber sayfasından devam verilerek yayınlanıyor. Aynı zamanda insanları çivileyerek öldürme yöntemini kullanan bu delinin sistemi ayrıntılarıyla anlatılarak, delinin “Çivi bulamayınca kalemle aynı işlemi yapabileceği” anlatımı, kendi cümleleriyle veriliyor. Bu arada dikkat çekmek gerekir ki, çivici delinin kalemle göz oyarak öldürme yöntemini, gerçeği pazara çıkartıp, şiddetle süsleyen eli kalemli medya daha önce keşfetmiş, çünkü medyanın toplumun beynini boşaltma yöntemi de “çivici deli”ninden pek farklı değil.

Bilgi Yoğun ve Duygu Yoğun Habercilik

Haber tarihsel süreç içinde önce gazetenin içeriğini oluşturuyordu. Şimdi ise TV’nin de kullandığı malzeme oldu. Oysa TV eğlence programlarının merkezinde ortaya çıkmış bir araç. Bu arada haberi de kullanıyor. Ancak aracın eğlence unsuru ağırlıklı olması haberin içeriğinde ister istemez değişimlere neden oluyor.

Bu çerçevede Robert Mc Neil’in TV haberleri tanımına bakalım: “Temel fikir her şeyi kısa tutmak, kimsenin dikkatini dağıtmamak, ama onun yerine varyeteyle, yeniliklerle, hareketle durmadan tahrik etmektir. Fazla dikkat ayırmanız gerekmez. Bir haber programını denetlemenin koşullan, en iyi haberin bir lokmalık olması. Karmaşıklıktan muhakkak kaçınılmalı, nüanslar atlanmalı, düşüncenin yerini görsel uyaranlar almalı, doğru sözlülük bir anakronizm olmalı.”

Postman, TV haberciliğinde bilginin giderek azalmasını da şöyle eleştiriyor: “Amerikalıların Batı dünyasında en iyi eğlenen ve büyük olasılıkla en az bilgili halk olduğunu söyleyebiliriz. Bu saptamayı, TV’nin dünyaya açılan bir pencere olarak, Amerikalıları bilgiye boğduğu şeklinde yaygın inanışa rağmen yapıyorum. ‘İran rehine krizi’ adı verilen drama sırasında İran’la yaşanan gerginliği ele alalım.

Yıllardan beri TV’de bundan daha aralıksız biçimde izlenen başka olay olmadı. Bu durumda, Amerikalıların bu talihsiz olay hakkında bilinecek şeylerin çoğundan haberdar olduklarını varsayabiliriz. Ve bu varsayımlarla şu soruyu yöneltelim: Yüz Amerikalı içinde bir tanesi dahi, İranlıların hangi dili konuştuğunu, Ayetullah kelimesinin ne demek olduğunu ya da neyi içerdiğini, İranlıların dinsel inançlarının ilkelerinin ayrıntılarını, politik tarihlerinin ana çizgilerini, Şah’ın kim olduğunu bilmediğini söylemek abartı olur mu? Burada yaşanan süreç, TV’nin esasen dezenformasyon denebilecek bir enformasyon türü yaratarak bilgilenmenin anlamında değişiklik yapmasıdır. Dezenformasyon, yanıltıcı enformasyon, yani insanda bir şey hakkında bilgi sahibi olma illüzyonu yaratan, insanı bilgilenmekten uzaklaştıran enformasyon demektir. Haberler eğlence biçiminde paketlenince bu sonuç kaçınılmaz oluyor.”

Postman, sözde enformasyon toplumunun, belki de önceki yüzyılların tüm toplumlarından daha zayıf bir belleğe ve daha az tarih bilgisine sahip olduğunu belirterek, nedenlerini şöyle sıralıyor:

“Bu durum sansürden dolayı ya da İskenderiye’deki kütüphanemizin yanmış olmasından ötürü değil. Bu daha çok işittiklerimizi, gördüklerimizi ve okuduklarımızı seçme olanağından yoksun bırakan bir haber bombardımanıyla karşı karşıya kalmamızdan ileri geliyor. O kadar çok haber var ki günlük yaşamımızda, adeta arka planda bir gürültü halini alıyor haberler. Her şey sanki buz üstüne yazılmış yazı gibi. Geriye dönük düşünce tarzı neredeyse olanaksız. Yeni ve hızlı olan her şey dikkatimizi uyandıracak ve şimdiki zamanı vurgulayarak geçmişi silecek. Tarihsel değerlendirme ve muhakeme duygumuz ortadan kalkmıştır.

Postman’ın dikkat çektiği gibi haberlerde bilgi yüzdesi azaldıkça yerini duygusallık dolduruyor. Duygusal haber ise Gündüz Vassaf ın sözünü ettiği hızın da etkisiyle bu kez tarihsel belleği olmayan verilerden öteye gitmiyor. Kalıcı olan tek şey var, geçicilik. Haberlerin görüntülerinden etkileniyoruz, ya sonra. Hepsini unutuyoruz. Çünkü yenileri geliyor. Eskiyi hafızanın kaydetmesine gerek yok, zaten yer kalmıyor. Alvin Toffler’ın “hız ve geçicilik” kuramı burada da geçerli oluyor. Haberler hızla geliyor ve hızla yerini başkalarına bırakarak gidiyor. Sonuç büyük bir boşluk oluyor. Habercilerin de görevi zaten bu: Boşluğu doldurmak.

Bilgi yoğun haber, tarih hafızası olan, verdiği bilgi kalıcı ve tam olan, boşlukları bilgi ile donatılmış, kişinin zekâsına hitap eden, gerektiğinde günlük yaşam sorunlarını çözebilmede ve düşünce üretmede kullanılabilen mesaj tasarımıdır.

Duygu yoğun haber ise tarih hafızasına gerek olmayan, verileri anlık duygulanımlara neden olan, (gülümseme, hayret etme, üzülme, nefret etme) kişinin uzun ve kısa vadeli olarak karşılaşabileceği sorunları çözmekten uzak, sadece aşırı duygulanımla, bulunan zaman dilimini ve mekânı bir süre için unutturan, düşünce üretmeye katkısı olmayan, tasarımlanmasında, kolay anlaşılma, kolay tüketilme kaygısı taşıyan mesajdır.

Duygu yoğun haberlerin kolay tüketilmesi de haber pazarında daha fazla kullanımlarına neden olmaktadır. Reality showlar da duygu yoğun haberciliğin türevlerinden biridir.

Katil Doğanlar ve Medya

Oliver Stone’un bu kez de reality showları kamerasına dolayıp üzerinde toplumu bir kez daha düşünmeye ittiği “Katil Doğanlar” filminde, olaylar örgüsü içinde katiller birer kahramana dönüştürülüyor. Katil Mickey ve Mallory doğduklarından bu yana TV ile beraber oldukları için hoşgörülüyorlar. Çünkü sadece yapıkları, önce çizgi romanlardan, sonra da TV’den öğrendikleri şiddeti topluma uygulamak. Öyle ki, seyirci bir süre sonra katillerden Mickey’yi isim benzerliğinin çağrışımıyla,

Disneyland’ın ünlü Miki Fare’si kadar sevimli bir kahraman olarak görebiliyor !

Film bir anlamda, şiddet olaylarını en verimli haber kaynağı olarak gören, renkli basın ve TV kanallarını eleştiren bir kara mizah. Film iki bölüme ayrılmış: İlk bölümde, çılgın ve silahlı bir çiftin, batıda üç hafta süren hareketli bir seyahat sırasında 52 kişiyi katletmeleri yer alıyor. İkinci bölümde ise basının olaya el atması ve bir anda çılgın bir medya topluluğunun olayların üstüne gitmesi işleniyor. Seri cinayetleri sayesinde ünlenen katillerin sansasyon peşinde koşan medya tarafından nasıl birer ikon haline getirildiği ve modern dünyanın bu konuda nasıl sorumsuz tavır takındığı Stone’un üslûbu ile anlatılıyor”

Filmdeki siyah beyaza geri dönüşler ve aralıklarla 1960’larda TV’nin ailenin oturma odasındaki tartışılmaz yeri ile katiller Mickey ve Mallory’nin birer TV çocuğu olduğu ve bu medyanın verdiği şiddet yüklü mesajlarla yetişerek bugüne geldiğini anlatan Stone, “Haberin değerinden çok, ölümlü, felaketli, irkiltici yanlarını gözlere sokmakta ustalaşan ve rating kaygısıyla her olayda kan, şiddet ve vahşet öğesini öne çıkaran TV kanallarının, seri cinayetler işleyen katillerden daha suçlu olduğunu gözler önüne seriyor.”

Aksiyon hızını, saniyede değişen görüntü sayısıyla yakalayan ve rock ile heavy metal müziklerle filmin fonuna 75 parçayı monte eden Oliver Stone, filmin şiddet öğesinin hız ile geldiğini de ortaya koyuyor. Hareketin, canlılığın, rengi kırmızı da, katillerin otomobillerinden, tişörtlerine, gözlüklerine kadar taşınarak, şiddetin rengi olarak karşımıza çıkarılıyor.

Körfez Savaşı’nı ya da karısıyla aşığını öldüren, ünlü spor yıldızı O.J. Simpson’ın yakalanışını naklen ekrana getirmeyi başaran medyaya, filmin kötü adamı rolünü veren Oliver Stone, medyanın temsilcisi olarak da, katilleri programına çıkartıp üne kavuşturan bir reality show muhabirini kullanıyor. “Amerikan Manyakları” adlı programın muhabir sunucusu olan gazeteci, izleyiciye “bir insan değil muhabir” dedirtecek kadar mesleğini yaparken insanlığa yabancılaşmış biridir. Şiddeti pazarlayanların davranış kalıplarını ortaya koyarak, katillerden Mickey’yi bulunduğu cezaevinde görüntüleyip, onunla röportaj yaparak, mesleğinde heyecanın ve ünün doruğunu yaşar. Hapishanede patlak veren isyan karşısında ise haberin içinde yaşıyor olmak tutkusu ile katillere yardım eder. Bu arada eline aldığı tabanca ile o da isyana katılır ve Mickey tarafından “al sen bunu daha iyi kullanırsın” diye tekrar mesleğinin demirbaşı, kamera eline tutuşturulur. Sonuçta her filmde olduğu gibi kötü olan cezalandırılır. Bu kez kötü olan medyadır ve medyayı temsil eden muhabir, kendi eseri olan Mickey ve Mallory tarafından ölüme mahkum edilir.

Spartaküs’lere İhtiyaç Var

Şiddetin gerçekle karmalanıp eğlence olarak verilmesi, gladyatörleri anımsatıyor. Gladyatörler bir çeşit köle idi. Efendilerini eğlendirmek için yaşamlarını verirlerdi. Günümüzde BM İnsan Hakları Evrensel Bildirisi nin 4. maddesinde “Kimse, kölelik ya da kulluk altında tutulamaz. Kölelik ve köle ticaretinin her türü yasaktır” deniliyor.

Kölelik en basit anlatımla, kişinin zamanını ve enerjisini efendisi için harcamasıdır. Bu arada kişinin düşünmemesi, sadece uyması ve kabul etmesi istenir. İyi bir köle düşünce özürlü olmayı ön şart olarak kabul eder. Bu şartı medya bize uyguluyor. Çünkü reklama kiralanmış kişiler olarak bilincimiz medya endüstrisinin eline geçmiş durumda.

Efendimiz için düşünmeden seyrediyor ve kabul ediyoruz.

Öyleyse rahatlıkla “medya kölesi” deyimini medyanın mesajlarını bilinçsiz bir kabulle tüketenler için kullanabiliriz. Medya köleliğimizde tek fark, tasarımlanmış mesajların rıza ile tükettirilmesi oluyor. Biraz düşünebilsek karşı da çıkabileceğiz.

Tekrar dönelim gladyatörlere; gladyatör oyunlarında, rol alan oyuncular ya da diğer bir deyişle kurbanlar, şiddetin dozunun ayarlanmasında ustaydılar. Seyircilere herhangi bir zarar gelmesi önleniyordu ve heyecan/rahatlama, kurguları, ödülleri ile gerçek bir eğlence gösterisi oluyordu.

Gladyatör oyunlarında, yaralanan ve ölen gladyatörler için seyircilerin üzülmeleri gerekmezdi. Çünkü gladyatörler insan değil, arenada ölmek için yaratılmış hayvan sayılırdı.

Oysa gladyatörlerin arasından çıkıp zincirlerini kıran Spartaküs, “Bizi dövüşmeye zorluyorlar, fakat kendi hayatımız için değil de ölerek onları eğlendirmemiz için, neden?” diye sorabilecek kadar insandı.

Temiz Habercilik

“Neden?” sorusunu sorabilen Amerikan halkı medyayı harekete geçirebilmişe benziyor. Spartaküs’lerin sayısı çoğalınca ABD’de büyük TV şirketlerinin yerel istasyonları, “temiz habercilik” dönemini başlatıyorlar.

“Minneapolis, Sacramento ve Miami gibi kentlerden başlatılan uygulamalara göre bundan böyle yerel haberlerde izleyiciye kurşunlanmış cesetler, kanlı kaldırımlar, mavi ışıklan ıslak caddelere yansıyan ambulans görüntüsü benzeri sahneler sunulmayacak. Yeni TV haberciliği konseptine göre, vahşet haberlerinin yerini daha ayrıntılı incelemeler, toplumsal sorunlara dönük araştırmalar alacak. Kirli görüntüler, ayıklanacak ve ekran temizlenecek. CBS’e bağlı Minneapolis WCCO TV yetkililerinden Mark Hooper, habercilikte değişimin nedenini, ‘Halktan yoğun tepki alıyorduk. İnsanlar neden vahşet görüntüleri içermeyen haberler veremediğimizi merak ediyordu. Artık değişiklik yapmalıydık.’ diye açıklıyor.

ABD “neden?” sorusunun adresini bulmuş ve karşılığında da varmak istediği değişikliği medyaya yaptırıyor. Aynı demokratik yaklaşımın ülkemizde de yaşanacağı günlerin gelmesini bekliyoruz.

Kaynaklar

(*). Türkçe çevirisindeki ‘gerçeğin gösterisi’ ismi bile bu programlarda bir mantık hatası yapıldığını gösteriyor. Çünkü gerçek hiçbir zaman gösteriye çevrilemez. Doğaldır, kurgu kabul etmez. Eğer kurgulanır, oynanırsa, artık gerçek özelliği kalmamıştır.

US News and World Report,25 Haziran 1994.

Göksel Aymaz, Kitle İletişiminde Meta Seyri ve Reality Stıoıv, Evrensel Kültür, İstanbul, Mart 1994.

Meltem Pusat, Türk Doktorun Büyük Başarısı, Sabah Gazetesi,İstanbul 9 Ocak 1995

Elvan Feyzioğlu, Çivici Süleyman Çivileri Özlüyor, Milliyet Gazetesi, İstanbul, 9 Ocak 1995.

Neil Postman, TV: Öldüren Eğlence, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1994, s. 118

Postman, a.g.e, s. 119

Gündüz Vassaf, Cehenneme Övgü, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1992, ss. 84-88

Sinema Dergisi, İstanbul, 24 Aralık 1994.

Sungu Çapan, Şeytanınız Bol Olsun. Cumhuriyet Gazetesi, İstanbul, 6 Ocak 1995.

 (**). Spartaküs, Roma’ya karşı ayaklanan kölelerin lideriydi. Roma nın yedek askerlerindendi. Ordudan kaçınca köle durumuna düştü ve gladyatör olarak satıldı. M.Ö 73’te arkadaşlarıyla kaçtı. Özgürlüğe çağırdığı çok sayıda köle de ona katıldı. Roma’ya karşı savaş açtı. Ordusu gittikçe büyüdü, 100 bin kişiye ulaştı. Bu Roma da panik yarattı. Ancak Konsüllerle girdiği çatışmada öldü ve ordusu dağıldı.

Nurçay Türkoğlu, Seyirlik Ölümler. Marmara İletişim Dergisi, Sayı:2, Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Yayını, İstanbul, Nisan 1995

Hürriyet Gazetesi, İstanbul, 11 Ocak 1995.

Sh: 143-158

Kaynak: Doç. Dr. Nurdoğan RİGEL, RÜYA KÖRLEŞMESİ, Der Yayınevi-2000, İstanbul

ETKİLEME ENDÜSTRİSİNİN KANUN SİMSARLARI: LOBİCİLER VE LOBİCİLİK

ABD’nin başkenti Washington’ın en eski otellerinden biri olan ‘Llard Otel’ lobilerinde çalışan ABD eski başkanı Ulysses Grant’a (1870lerde) borçluyuz lobicilik deyimini. 1816 yılında açılan Llard Otel’in müdavimlerinden olan Başkan Grant, Beyaz Saray protokolünden sıkıldığında, bu ortamda yeterince çalışamadığını düşünür ve rahatça işlerine konsantre olabilmek için bazı günler bu otelin lobisine kaçarmış. Savaş kahramanı, asker kökenli bir başkan olan Grant, böylece tüm formalite ilişkilerin çalışmalarını aksatmasından kurtulur, her türlü resmiyetten uzak çalışırmış. Fakat Başkan’ın otelde olduğunu haber alanlar, işlerini konuşmak için başkanın yanma lobiye gelirlermiş. Bu kişilere önceleri “lobideki iş bitiriciler” denmeye başlamış ve zamanla bu deyim “lobicilik”e dönüşmüş.

Lobicilik, ikna, inandırma ve tanıtma teknikleri uygulayarak, karar verme mekanizmaları üzerinde baskı grubu oluşturma ve politik kararlan bir grubun veya bir ülkenin lehine ya da aleyhine değiştirebilme becerisidir. Çeşitli çıkar gruplan tarafından hükümet kararlarım etkilemeyi amaçlayan faaliyetlerdir.

Kişilerin veya özel çıkar gruplarının, siyasal karar alma süreçlerini etkilemek amacıyla başvurdukları özel girişimler olarak da tanımlanan lobiciliğin, bir iletişim tekniği olarak doğum yeri ABD’dir. Lobiciliğin çeşitli yöntemleri vardır. Lobiciler, kamu görevlilerine meclis komisyonlarında görüşünü anlatabilir, evinde, bürosunda, ikna etmek için uğraşır, mektup yazıp, telefonla amaçlarına ulaşmaya çabalarlar.

Lobiciler üzerinde çalıştıkları konuda, hiçbir şekilde yoruma meydan bırakmayacak kadar açık ve doğru bilgi sahibidirler. Kanun yapıcılar için, kısa belgeler, analizler ve taslaklar hazırlarlar. Hepsi aynı zamanda çok usta birer halkla ilişkiler uzmanıdır. Konularında belli bir kamuoyu oluşturabilmek için gereken her türlü halkla ilişkiler yöntemini uygulamayı bilirler. Eğitimlerine ve meslek gruplarına baktığımızda, birçoğunun hukuk eğitimi gördüklerini ve devlet yönetiminde görev aldıklarını görürüz. Ünlü eski siyasiler de bir süre sonra isimlerini lobicilik alanında paraya çevirirler.

Lobicilik demokratik sistemin yasal bir bütünleyicisidir. Her ne kadar halk, lobiciyi hızlı konuşan ve seçimle iş başına gelmiş kişilerin, büyük şirketlerin veya ticari kuruluşların başındakilerin kolunu bükmek için ortaya çıkmış biri olarak tanırsa da aslında gerçek çok farklıdır. Bugünün lobicisi sakin konuşan biri olabilir, iyi eğitim almış, istatistik ve araştırma raporlarıyla donanmış olabilir. Değişik gruplar için lobici olarak atanabilir. Örneğin: Sierra Club, İçkili Araba kullanmaya Karşı Olan Anneler, Bebek Emziği Üreticileri gibi.

Lobicilik yapan organizasyonlar, özel çıkar gözetirler. Çevreciler ve diğer aktif gruplar, kendilerini halkın çıkan için çalışan gruplar olarak adlandırırlar. Ama bu halkın, bu çıkarını kimin nasıl tanımladığına bağlıdır. ABD’de Redwood Milli Parkı’nın yapılması için gerçekleştirilen zorlu oylamada Sierra Club, bu parkın bölge sakinleri ve yerel hükümet için, sanayii kuruluşlarından daha yararlı olacağını söyleyerek oy kazanmıştır. Kongre iki tarafı dinledikten sonra, parkın yapılmasının halkın çıkarına olacağına karar vermiştir. Aynı şekilde, mali güçlükler içinde bulunan Chrysler Şirketi için yapılan bir oylamada, otomobil işçileri halkın çıkan için şirketin iflasından yarar umulamayacağına Kongre’yi ikna etmişler ve Kongre de şirket lehine karar vermiştir.

Birleşmiş Milletlerin, Irak’a karşı saldırıyı tarihlemesinde en etkin rollerden birini üstlenen ve hazırladığı mizansenle, Washington’daki Kuveyt büyükelçisinin 13 yaşındaki kızını Amerikan televizyonlarında, “Kuveyt’te Irak askerleri yeni doğan bebekleri kuvözlerinden çıkarıp ölüme terk ediyorlar” diye konuşturup, sözde Kuveyt’te yaşadıklarını gözyaşları içinde anlattırarak, ABD’de olduğu gibi dünyada da Irak Devlet başkanı Saddam Hüseyin’e karşı, önemli bir kamuoyunun oluşmasmı sağlayan “Hill and Knowlton” adındaki ünlü lobi şirketidir.

Şirketin Washington bürosunda 20 yıldır uzman olarak çalışan Robert Gray, “Lobicilik artık kafa tütsüleme veya yandaşlık işi değil” diyor. Lobici Kongre’ye sizin tarafınızın diğerine kıyasla, daha faydalı olacağına dair dürüst ve ikna edici doneler verir. Gray, 1980lerde lobiciliğin basit bir etki simsarlığı olarak gösterilmesine tepki duyarak, üst kademe yöneticilerine ulaşmak amacıyla, 1986 yılı 24 Nisanında New York Times’ta bunu reddeden bir makale yayımladı. Gray’e göre, girişkenlik, lobicilik için kazanılmış en gerekli hammaddedir. Fakat abartılarak, sanki sadece gerekli olan özellikmiş gibi gösterilir. Sadece girişkenlikle hiçbir program tamamlanamaz, hiçbir boş yer doldurulamaz. Özellikle lobicinin başarısı sadece bu özelliği ile garanti edilemez.

Lobicinin güvenirlilik kazanması yıllar alır. Bir zamanlar bir yerde eski bir yönetici olmak bunun için yeterli değildir. Karar vericilere yol gösterecek yetenekte olmalıdırlar. Örneğin, zehirli atık konusunda karar verme yetkisinde olanlar, hem çevrecilere, hem de endüstri yetkililerine başvurmak, onları dinlemek zorundadır. Washington ayrıca Kongre dış yardım konusunda da oylama yapacağında, diğer devletlerin durumlarını dikkate almalıdır.

Lobicilik ve Etkileme Gücü

Lobiciler aldıkları para karşılığında geniş halk kitlelerini, hükümet yetkililerini etkilemek zorundadırlar. Reagan yönetimi sırasında Personel Şef Yardımcısı olan Michael Deaver 1985 yılında görevinden istifa etti ve Halk Sorunları Danışmanı adı altında lobiciliğe başladı. Birçok şirket ve hukuk bürosu adına çalışmasının yanı sıra, Güney Kore, Singapur ve Meksika içinde ticari lobi faaliyetlerinde bulundu. Ayrıca Amerikan endüstrisinin neden olduğu asit yağmuruna karşı lobi faaliyetleri düzenlendi.

Deaver, eski deneyimlerinden para kazanan ilk hükümet yetkilisi değildir. Washington’da 1986’da kayıtlı 8 bin 800 lobicinin büyük bölümü de, hükümet yetkilisiydi. Deaver’i ise ayrıcalıklı kılan, Başkan Reagan’a yakınlığı ve göze batan davranışlarıydı.

Time dergisi 3 Mart 1986 tarihli nüshasında Deaver’i kapak yaptı. Limuzininde telefonla konuşurken görüntüledi ve “Bu Etki Simsarı kiminle konuşuyor?” diye yazdı. Bu ve diğer yayınlar, 1987 ortasında Kongre araştırmasına neden oldu. Washington’daki lobi kuruluşları, Deaver’i lobicilik ve halkla ilişkiler imajını zedelemek, insanları sadece üst düzey yöneticilere ulaştırmakla suçladılar. Deaver, hareketlerinden dolayı 1987 yılında üç kez Federal Mahkeme’ye verildi ve yalancılıkla suçlandı. Reagan’ın bir diğer Beyaz Saray yardımcısı Lyn Nofziger, 1987’de 6 kez yasal olmayan şekilde Wedtech Corporation adına lobicilik yapmakla suçlandı. Nofziger, eski bir muhabirdi ve Washington’da bir halkla ilişkiler şirketinin sahibiydi. Büyük miktarda Wedtech hissesini iflas kararı alınmadan hemen önce kanunsuz olarak satmaktan 1988 yılında 90 gün hapis ve 30 bin dolarlık para cezasına çarptırıldı.

Bu örnekler de göstermektedir ki, lobicilik sadece etkileme gücü ve kanun yapıcılara yakın olmakla örgütlenmiş bir meslek değildir. Kendi içinde kuralları vardır. Bu kurallara uyulmadığında her meslekte olduğu gibi çarklar kişiyi dışarı atar.

Lobiciliğin ABD’de yaygın olmasının nedeni uluslararası arenada ve yeni dünya düzeninde, pekçok gelişmekte olan ülkenin ekonomik ve savunma amaçlı yardımlarda ABD’ye ihtiyaç duymalarıdır. Ayrıca dünyadaki iletişim ağının düğmesi de aynı ülkenin elindedir. Bu güçten yararlanmak isteği, lobiciliği ABD’de giderek geliştirmektedir.

ABD’de her oy sahibi iki yılda bir milletvekilini Temsilciler Meclisine yollar. Her iki yılda bir Senatörlerin üçte birini yeniler. Dört yılda bir devlet başkanını ve Yardımcısını seçer. Toplam 435 milletvekili ve 100 Senatör Amerikalının çıkarlarını temsil eder.

 

Bireylerin veya grupların kanun yapıcıları etkilemek için organize ettikleri her türlü girişim olarak özetlenebilen lobicilik, hükümetin çeşitli kademelerinin karar vermelerinde etkili rol oynayan demokratik sistemin bütünsel ve meşru bir parçasıdır. Lobicilik bu etkinlik içinde her türlü teşkilatta yer alır. Akıcı ve etkileyici konuşan insanlardan oluşan lobiciler, güçlü ticari birliklerin veya şirketlerin önemli birer unsuru olmakla birlikte, gerçekte, sendikalar, baskı grupları, etnik topluluklar, barış ve çevre korumacılar, tüketici gruplar ve bir dizi özel çıkar grupları için çalışırlar. Faaliyet gösterdikleri iş alanının hacmi çok küçük de olabilir çok büyük de.

Lobiciler alanlarıyla ilgili geniş bilgiye sahiptirler. Bu nedenle çoğu zaman karar alma organları arasında ve siyasi kişiler çevresinde, sürekli bilgilerine başvurulan kişilerdir. Örneğin, ABD eski Başkanı Reagan, Irangate olayı ile ilgili olarak Senato Hukuk Komitesi’nde sorguya alındığında, Komite konuyla ilgili pek çok bilgiyi lobicilerden almıştır.

Lobicilik faaliyetleri, hem devlet düzeyinde, hem de yerel düzeyde yürütülür. Kaliforniya’da iş çevrelerinde hukuki işlerde her yıl 30 milyon dolar harcanır. Bu paranın büyük bir kısmı lobi şirketlerine gider.

Bu harcamaların büyük bölümü lobicilerin maaşları, büro masrafları, yayınlar ve doğrudan mektup kampanyaları ile ilgilidir. Lobi şirketlerine en çok başvuran grupların başında Amerikan Ulusal Enerji Birliği gelir. Bu birlik, büyük petrol şirketlerince finanse edilir. Demek 1983 yılında, doğal gaz fiyatlarında kontrolü kaldıran bir kanun çıkarılması konusunda 224 milyon doları, lobi faaliyetleri için harcamış ve bu alanda bir rekor kırmıştır.

Lobiciliğin büyük bölümü sanayi kesimlerinde yapılır. Mesela, kauçuk ve lastik üreticilerini temsil eden bir grup, ABD’de bebek biberonlarının yapısını değiştiren bir kanun tasarısını, dayanıklı olmayacağı ve raf ömrü bulunmadığı gerekçesiyle engellemişlerdir.

Bir başka örnekte, ev aletleri şirketlerini temsil eden lobiciler bu aletlerin ithalini sınırlamışlardır. Bu alandaki en büyük ve etkili taktik “mektup kampanyasıdır. Bu kampanyaları en iyi uygulayanlar, Greenpeace ve AT&T’dir. Bu kuruluşların hazırladığı şablon mektuplar, tüketiciye gönderilir. Tüketici de, görüşlerini yazıp, mektubu katlar ve üzerine pul masrafı ödenmiş ve gönderileceği adres belli olan zarfla, posta kutusuna, Washington’a gönderilmek üzere atar. Çok büyük hacimli bir mektup kampanyasından, Senatör ya da Temsilciler Meclisi üyelerinin etkilenmemeleri mümkün değildir.

Bir Lobicinin Başvuracağı Önemli Etkileme Yöntemleri:

Kongre üyelerini etkilemek için, sık sık onlarla birlikte olup, konuşmalar yapmak (bilgilendirici).

Gerçekleri açığa çıkarıcı basın bültenleri yayınlamak.

Temsilcilerin radyo ve TV talk-showlarına çıkmaları ve görüşlerini açıklamaları için ülke çapmda “medya turları’ düzenlemek. Böyle bir grup üç yıl içinde ABD’de 48 eyalette (Alaska ve Hawaii dışında) 440 şehirde, 1300 radyo-TV programına çıkmıştır.

Hükümet liderlerine ve diğer siyasi yöneticilere ayda bir kez veya iki ayda bir kez faaliyet raporu niteliğinde, kapsamlı bilgi ve haber içeren veriler göndermek.

Tanıtım kampanyaları düzenlemek.

Çok geniş kapsamlı reklam kampanyaları yürütmek.

Etkileme yöntemlerini böylece sıraladıktan sonra bir lobicinin mesleki iç iletişimi çerçevesinde üzerine aldığı çalışmayı yürütebilmek için kendi kendine sormak zorunda olduğu ya da başka bir deyişle üzerinde düşünmesi gereken maddeleri de şöyle ele alabiliriz:

Müşterinin ya da şirketin konumu kendini savunmaya uygun mu? Eğer uygun değilse bu durumu değiştirebilmek için neler yapmalıdır?

Hem müşteri ya da şirket, hem de lobici belli bir itibar düzeyine sahip midir?

Lobicilikte anahtar kişiler belirlenmiş midir?

Lobici ve müşterisi olan şirket güvenilir istihba rat kaynaklarına sahip midir?

Kararlan etkileyecek doğru kişiler kimlerdir?

Çalışmadan kamuoyu ne ölçüde etkilenecektir?

Kamuoyunu etkileyecek unsurlar, kabul edilir veya makul müdür?

Strateji, zamanlama da dahil olmak üzere açıklığa kavuşturulmuş mudur?

Yapılan plan hem saldın, hem de savunma için gerekli elemanlan içeriyor mu?

Karşı     lobici grup ne yapabilir?

Temel   sorulara onlar da cevap verebilmiş midir?

Onlarınstratejisi ve planı nedir?

Lobiciler Neler Yapabilirler?

Resmi toplantılara katılabilirler.

Hükümetin değişik danışma gruplarına bilgi sunabilirler.

Şehir veya eyalet vatandaşlık bürolarına hizmet verebilirler.

Sosyal kulüplere katılabilirler.

Kızılhaç gibi hayır kurumlarında hizmet verip, onların yönetim kurumlarında görev alabilirler.

Her türlü toplantıda gönüllü görev yapabilirler.

Değişik iş projelerini koordine edebilir, gençlere yaz veya mevsimsel işler temin edebilirler.

Çevre korumacılık çerçevesinde zehirli maddelerin temizlenmesi işinde görev alabilirler.

Festival sponsorluğu yapabilirler

(Tüm bu çalışmalar, lobicilerin Kongre’nin dinlenme salonunda kanun yapıcılarla yapacakları konuşmalardaki bilgi alış verişine ek bir takım düzenlemelerdir. Lobicinin her çevrede yeni bilgiler almasına yardımcı olur.)

 

Lobi yapanlar için önceleri, “lobi-ajanı” ifadesi kullanılırken, 1879’da yalnızca “lobici” sözcüğü geçerli oldu. 1950 lerde gümrük vergileri yasaları çıkarken, Kongre’de sert tartışmalar dönemi ve endüstrileşmenin gelişimi ile Washington’daki grupların faaliyetleri önemli düzeyde arttı. Bunlarla orantılı olarak rüşvet olaylarının sayısı da büyüdü. O günleri anlatan bir tarihçi, “Washington, sahipleri lobicilerle yakın ilişkileri olan kumarhanelerle doldu. Milletvekilleri ya da senatörler borca girince, lobiciler işe karışıyor, mecliste istedikleri yönde oy sağlıyorlar” diyordu.

Aynı şekilde gerçekte eğlence yerleri olan “lüks oteller” de lobicilerle çalışıyorlardı. O günlerin ünlü lobicilerinden Sam Ward, milletvekilleri ve senatörler için düzenlediği parlak partilerle ün yapmıştı.

Bu tür faaliyetler, Kongre’de çeşitli zamanlarda çeşitli gelişmelere yol açtı, pek çok istismar sergilendi. Lobi faaliyetlerinin düzenlenmesine ilişkin, lobicilerin kayıtlanmasını, dolayısıyla harcamalarının açıklanmasını gerektiren ilk yasa, 1928 yılında Senato’da kabul edildi, ancak Temsilciler Meclisi’nde reddedildi.

1946 tarihli lobicilik faaliyetlerini düzenleyen yasa, on yıllık çelişkiler, soruşturmalar sonucu ortaya çıktı. Bu yasa belirsiz ve yalnızca Kongre’ye yönelik lobi faaliyetlerini kapsıyor, 1946 öncesi skandallarıyla ilgili komite toplantılarım içeriyordu. 1975 yılında da ‘Tabancı Ajansların Tescil Yasası” çıktı. Bu yasaya göre yabancı ülkeler adına faaliyet gösteren ve geçimlerini bu şekilde sağlayan lobicilerin ABD Adalet Bakanlığı’nda kayıtlı olmaları zorunluluğu getiriliyordu. Bu yasada temel amaç, lobi faaliyetlerinin kontrolünden çok, lobicilerin kimliklerini açıklamalarını sağlamaktı.

Ancak lobi faaliyetleri ve rüşvet yine önlenememişti. Gazete manşetlerinde yer alan ünlü ABSCAM (Arap Gizli Operasyonu) olayında 6 Temsilciler Meclisi üyesi ile Senatör Arap şeyhi kılığına girmiş FBI görevlilerinden ABD’ye göç edebilmeyi kolaylaştıran bir kanun teklifi karşılığında, rüşvet aldıkları iddiasıyla yargılanmışlar ve suçlu bulunmuşlardı.

Günümüzde Lobicilik

1980lerin başında ABD’de Kongre’ye karşı bin civarında “lobicilik firması”, kamuoyuna karşı 1700 civarında “halkla ilişkiler” şirketi bulunmuş, bu firmalarda 89 binin üzerinde eleman çalışmıştır. Washington’da 6500 temsilci lobicilik faaliyetleri yürütmüş, bu faaliyetlerde yılda ortalama 4 milyar dolar harcanmıştır. Dört bin ticari kuruluş temsilcisi, 500 özel konularda temsilci, 1500 lobici, yabancılar için faaliyet göstermiştir. Bin civarında Washingtonlu avukat temsilci durumunda aktif lobici olmuştur. Her bir Kongre üyesine 30 lobici düşmüştür.

Lobici sayısındaki artış çoğunlukla yeni istihbarat kaynaklarının ve daha içerikli araştırmaların gelişimine dayalıydı. Mahalli lobicilikteki gelişme de Washington daki lobici sayısının artışında bir başka etkendir. Bir diğer etken, Federal hükümetteki gelişim ve değişmekte olan siyasi dinamizmdir.

Amerikalının meclise yolladığı milletvekillerinden beklentilerinin yeterince karşılanmaması nedeniyle geleneksel siyasi particilik azalmakta, yerine faal özel kişiler ya da tek bir konuda uzmanlaşmış kuruluşlar gelişmektedir.

Siyasi parti üyeleri belirli konularda değişik görüşlere sahip koalisyonlardır. Amerikalı vatandaş Washington’daki lobiciler kanalıyla hangi seçim bölgesinden geldiklerine bakmaksızın, görüşlerini ilgili milletvekilleri ve senatörlere aktarmaktadır. Böylece milletvekilleri sadece oy şartına bağlı kalmaksızın, bu kuruluşlar aracılığıyla halkla sürekli ilgili tutulmaktadır.

Lobiciler yaptıkları çalışmalarla ilgili olarak üç temel gruba ayrılırlar.

Bilgi toplayıcılar: Hükümetle ilgili işlerde gizli ya da açık şekilde istihbarat yapanlardır. Gizli olanlar, müşterilerin özel amaçlan için yapılan bilgi toplama faaliyetleridir. Açık olanlar, kamuoyunu şekillendirmek amacıyla gerçekleştirilir.

Temsilci: Çoğu yasal danışmanlık çerçevesinde “hukuk firmalarıdır”. Bu kuruluşlar belirli konularda uzmanlaşmışlardır.

Bireysel Lobiciler: ABD Kongresi’nde resmen kayıtlı olanlar veya olmayanlar ya da ABD Adalet Bakanlığı’nda ajan olarak kayıtlı bulunanlardır. Temel amaçları, Kongre ve hükümet faaliyetlerini, müşterilerinin amaçlan doğrultusunda yönlendirmeye çalışmaktır.

Amerikalılar İçin Lobi Yapan Gruplar

AFL-CIO (American Federation of Labor Congress of Industrial Organizations) “Amerikan İşçi Sendikalan Federasyonu ve Sanayi Kuruluşları Birliği”; ABD’nin en başta gelen çıkar gruplarından olan bu kuruluşa, 106 sendika dahildir. 16 milyon üyesi vardır. Güçlü, siyasi bir kuruluştur.

Ticaret Odaları: Ekonomik kararlar üzerinde etkindirler. 70 binin üzerinde üyesi vardır.

Amerikan Petrol Endüstrisi: Exxon, Texaco, Mobil, Aramco gibi büyük petrol şirketleri birer bağımsız lobi grubudur.

Silah Üreticileri: Lockheed Martin, General Dynamics, Boeing, Grumman gibi büyük silah üreticileri bir çeşit savunma lobisi oluşturmaktadırlar. Bu lobinin çalışmaları Pentagon’a (ABD Savunma Bakanlığı) yöneliktir. Tüm amaçlan Pentagon’u etkilemektir. Bu nedenle Kongre üyeleriyle sıkı ilişkiler içine girerler.

Ayrıca ABD’de silah endüstrisi olarak görülmeyen ancak ekonomik güçleri nedeniyle önemli birer lobi grubu oluşturan şirketler de vardır. Bunlar arasında General Electric, Westinghouse, Chrysler, American Telephone and Telegraph (AT&T) sayılabilir.

Yabancılar İçin Lobi Yapan Gruplar

İkinci Dünya Savaşı’ndan beri yabancı ülke çıkarlan için lobi faaliyetleri, Washington’da yasama ve yürütme organlarında önemi giderek artan bir faktör haline gelmiştir.

Amerikan Kongresi ve yönetimine etki etmek isteyen yabancı misyonlar ile ABD’de mevcut etnik azınlıkların anavatanlarının isteklerini gerçekleştirmek amacıyla kullandıkları her türlü araç, gereç ve personeli kapsamaktadır. En başta gelen çıkar, ekonomik yardım ve silah teminidir. Günümüzde ABD’de yaşayan etnik grupların, özellikle dış politika üzerinde lobicilik faaliyetleri giderek artmaktadır. Etnik grupların gerçekleştirdikleri bu çalışma en saldırgan lobicilik türüdür. Hep kullandıkları taktik 203 hareket karşıtlarının fikirlerini değiştirmek ya da onlarla tartışmak yerine, yandaşlarının sayısını çoğaltmak olmuştur.

Etnik lobiciliği bu kadar saldırgan yapan duygusal yönü, ‘ana vatanın çıkarını koruma’ düşüncesidir. Etnik grupların (Yunan, Ermeni, Yahudi, İran, Arap) Amerikan siyasileri üzerinde başarılı olmalarının bir nedeni de, bu ülkede oy kullanabilme hakkını elde etmiş olmalarıdır. Her biri, politikacılar için oyu kazanılacak seçmen durumundadır.

Yahudi Lobisi

ABD’deki etnik lobilerin başında yer alır. Etkinliği nüfus yoğunluğuna ve maddi güçlerine dayanır. ABD’nin önde gelen 4 televizyon şebekesinden ikisinin (NBC ve CBS) ortakları arasında Yahudi kökenli Amerikalılar vardır. Ayrıca ‘New York Times’ ve ‘Washington Post’ gibi etkin iki büyük Amerikan gazetesinin sahipleri de Yahudi’dir. Gazete ve televizyon şebekelerinin patronları arasında yer almaları, aynı zamanda ellerinde kamuoyu oluşturma gücünü de taşıyor olmaları anlamına gelmektedir. Ellerindeki kitle iletişim araçları sayesinde, cemaatlerinin çıkarlarını korumak için gerekli kamuoyunun oluşturulmasına çaba gösterirler.

Yahudi asıllıların lobi faaliyetlerini yürüten başlıca kuruluşları AIPAC (Amerikan İsrail Kamu İşleri Komitesi)dir. Amacı, ABD’nin İsrail ile ilişkilerini güçlendirmek, bölgede potansiyel düşman olarak gördükleri Arap ülkeleriyle de ilişkilerin zayıf tutulmasını sağlamaktır. AIPAC, diğer Yahudi lobi organizasyonlarının da lideri pozisyonundadır. ABD’de istenilenin elde edilmesinin başlıca yolu lobi faaliyetlerine aktif katılımdan geçmektedir. Yahudi lobisinin etkinliğinin şöyle bir döngüsü vardır: İsrail, ABD’deki birkaç zengin Yahudiye örneğin 10 milyon dolar göndermektedir. ABD kanunlarına göre, bir vakfa yardım edildiği takdirde bu miktar vergiden düşmektedir. Vergi oranı da yüzde 40’tır. Bu zengin Yahudiler, ülkeleri için çalıştıklarından dolayı belirli vakıflara 10 milyon değil, vergiden kazanacakları 4 milyon ile 14 milyon dolar verirler. Bu vakıflar, İsrail’den gelen 10 milyon dolan geriye Telaviv’e gönderirler. Böylece kanunun boşluğundan doğrudan ABD hâzinesinden ellerinde 4 milyon dolarlık bir fon oluşur. Bu rakamı büyütmek aynı yöntemle çok kolaydır. Bu paranın kullanılışı ise vakıfların Yahudiler aracılığıyla Kongre üyelerinin kampanyalarına biner dolarla katılmaları ve gereken diğer kuruluş veya örgütlerde nüfus elde edilmesi şeklinde sürer. Amerikan Kongre üyesi için kampanyasına bin dolarlık katkı tahmin edilemeyecek kadar önemlidir. Hem maddi hem manevi desteğin gösterildiği anlamına gelir ve çok ciddiye alınır.

Arap Lobisi

ABD’de yaşayan Araplar yıllardır ülkelerini destekleyen etkin bir Arap Amerikan Lobisi oluşturma çabasındadırlar. Bunun için petrodolarların da büyük yardımıyla ünleri devam eden eski Amerikalı politikacıları kiralarlar. Yahudi lobisinin en büyük organizasyonu AIPAC’i model olarak kurdukları Ulusal Arap Amerikan Birliği (NAAA) Arap ülkeleri ile ABD arasında yakın ekonomik ve askeri ilişkiler sağlanması ve ABD İsrail ilişkisinin yoğunluğunun azaltılmasına çalışır. Fakat Arap Lobisi, Yahudi Lobisi kadar etkin değildir. Çünkü Kongre üyeleri ve yardımcılarıyla günlük ilişkileri çok azdır. Arap büyükelçiliklerinde verilen, zenginlik ve ihtişam kokan göz alıcı davetler Arap Lobisinin başarısı için yeterli olmamaktadır.

İran Lobisi

Devrimden sonra İran dışında yaşayan İranlıların sayısı 5 milyonu bulmuştur. Bunların yaklaşık 3 milyonu ise ABD ve Kanada’da yaşamaktadır. ABD’de yaşayan İranlıların 1 milyonu Kaliforniya’da odaklaşmıştır. Kaliforniya’dan sonra en fazla yoğunlukta oldukları ikinci eyalet Florida’dır.

Kaliforniya’da yerel yönetimler için çalışan İranlı avukatlar çoğunluktadır. Ayrıca ABD’de İranlılara ait 4 TV istasyonu vardır. Genellikle İslam Cumhuriyeti muhalifleri tarafından kurulan bu istasyonlar (Camecam TV, Pers TV, Tapeş TV ve İran TV) Farsça yayın yapar. En etkinleri Camecam TV’nin Toronto’ya da yayını vardır. Bu arada ABD’de 10’a yakın Farsça yayın yapan radyo istasyonu da bulunmaktadır. Voice of America (VOA) radyosunda Farsça yayın yapan bölüm için program hazırlarlar. Ünlü İranlı modacı Bijan da moda üzerine Farsça bir TV istasyonu kurma çalışmaları içindedir. İranlıların ABD’de 20’den fazla Farsça yayınlanan gazeteleri de vardır.

Yunan Lobisi

Yunanlılar ABD’de çeşitli amaçlarla cemiyetler (kilise, okul, hastane, yardım örgütleri) kurmuşlardır. Tüm bu çalışmalarda amaçları, Yunanistan’ın (anavatanın) savunmasına katkıda bulunmak ve Helenizm düşüncesini yaşatmaktır.

Yunan Lobisi anavatanlarına ABD yardımını sağlamaya çalışırken, bir taraftan da Türkiye aleyhine propaganda yaparak, ABD ile ilişkilerini zedelemeye aynı zamanda da, dünya kamuoyunda kötü bir Türk imajı yaratmaya çalışırlar.

Yunanlıların Lobi kuruluşu AHİ (Amerikan Helen Enstitüsü) Türkiye’nin 1974 Kıbrıs Barış Harekatından 3 gün sonra kurulmuştur. ABD’deki tüm Rum derneklerinin bir koalisyonu gibi çalışır.

1975 baharında Türkiye aleyhine ABD silah ambargosunun getirilmesinde son derece etkili olmuştur. Ayrıca 30 bin kişilik bir grupla Beyaz Saray önünde Türkiye aleyhine düzenledikleri gösterilerle kamuoyu yaratmaya çalışmışlardır. Yunan Lobisinin günlük, 10 haftalık, altı tane 15 günlük, 11 tane aylık, iki tane iki aylık dergileri 30 da radyo programı vardır.

Ermeni Lobisi

Ermeniler, ABD’de özellikle iş alanlarında başarılı olmuşlardır. Okullar kütüphaneler, hastaneler, dini, kültürel özel burs sağlayan kuruluşlar olarak çeşitli alanlara yayılmışlardır. Üniversitelerde, “Ermeni Tarihi ve Ermeni Dili Kürsüleri” oluşturarak cemaatlerini güçlendirme çabasına girmişlerdir.

Ermeni lobisinin başlıca amacı, Türk devletine 1915’de 1.5 milyon Ermeni’nin soykırım sonucu öldürüldüğü iddialarını kabul ettirmek, özür diletmek ve tazminat ödetmek, Doğu Anadolu’da “Ermeni Toprakları” diye iddia ettikleri bölümün kendilerine verilmesini sağlamak, bu topraklarda bağımsız bir Ermeni Devleti kurmaktır.

 

Yabancı hükümetler de, genellikle ABD li lobiciler tarafından temsil edilir. 1986 yılında Amerikan Hükümeti’nin “Korumacı Ticaret Politikasının iyi bir fikir olmadığını ispatlamak için Japonya 560 milyon dolan lobicilere ödedi. Yabancı ülke temsilcileri anlaşmasında 100 kişi ve kuruluş Japonya’yı temsil etti. Bu herhangi bir yabancı devlet için büyük bir rakamdır.

Lobiciler ve korumacı kanun yapıcıları, korumacılık teşebbüsleri aleyhine halkın da desteğini temin etmek için vergi ödeyen kesimden seçilmiş kimselere mektuplar yazılmasını istediler ve Amerikan seçmenine iki şekilde yaklaştılar. Birincisi: İstatistikler gösteriyor ki, 250 bin Amerikan vatandaşı yılda 4-5 milyon dolar ücretle Japon oto sanayiinde çalışıyor. İkincisi: Boorking Enstitüsü bulgularına göre korumacılık sistemi, Japon arabalar mm değerinde 2 bin 500 dolarlık artışa neden oluyor.

Bu örnek de gösteriyor ki, lobiciler topladıkları, tüm bilgileri toplumsal dinamikleri harekete geçirecek şekilde, arkalarına kamuoyunun desteğini alarak gerçekleştiriyorlar. Birçok hükümetin diplomatik çıkarlarının yanı sıra, ekonomik çıkarları da lobiciler tarafından temsil edilir. Lobiciler böylece üst düzey yöneticilere ve kanun yapıcılara etki etmek için halktan, yani kamuoyundan sürekli bir taban oluşturmak durumundadırlar. Bu çalışmaları yabancı ülkeler için de sürdürürler.

Eski siyasilerin de çalışma alanı içinde olan lobicilik ABD’de son dönemde, Başkan Bili Clinton ile birlikte yeni düzenlemelerden geçirildi.

Clinton, lobicilik faaliyetlerine çekidüzen vermek için bir dizi yeni kural getirdi. Lobiciliğin ahlaki değer ve kurallarını yeniden tanımlayan düzenlemeler bu alanda bir “devrim” olarak nitelendiriliyor. Clinton’un getirdiği yeni kurallara göre devlet memurlarının lobicilik yapmaları, bu memurların derecelerine koşut olarak çeşitli süreler için yasaklanıyor.

Seçim kampanyası döneminde ilk olarak bağımsız aday Ross Perot’un ortaya attığı, Demokrat Başkan Bili Clinton’ın da “aynı şeyleri savunuyoruz” diyerek katıldığı, “yabancı ülkeler adına lobicilik yapan devlet memurları” tartışması ABD başkentini çalkaladı.

Clinton, lobi faaliyetlerini düzenlemek için şu kuralları getirdi:

Beyaz Saray’da görev yapacak olanlar, bu görevlerini bittiği günden başlayarak, 5 yıl süresince sorumluluk aldıkları devlet görevleri çerçevesinde hukuk ve danışmanlık hizmetleri veren lobi kuruluşlarında görev alamayacaklar.

Bakanlar gibi üst düzey görevliler yabancı ülke hükümetleri için yaşam boyu lobicilik yapamayacaklar.

Üst düzey ticaret temsilcilerinin, görevlerinin bitmesinden sonra ömür boyu çok uluslu şirketler ve yabancı hükümetleri temsil etmeleri yasaklanacak.

Kuralları çiğneyenler hakkında kamu davası açılacak.

“Ahlaki Değer ve Kurallar” başlığı altında toplanan ve lobiciliğe son yıllarda getirilmiş en kapsamlı ve ağır kurallar olarak nitelenen söz konusu •düzenlemeler, Clinton’ın tayin edeceği 3 bin 500 dolayındaki görevliden yaklaşık olarak 1100’ünü ilgilendiriyor.

Kamuoyunun tepkisi ile de karşı karşıya bulunan lobiler ve lobiciler, ABD siyaset tarihinin “en önemli ve ilginç isimleri” arasına gören bağımsız aday Ross Perot’la gündeme geldi. Perot, “Kendimizi birtakım yabancı çıkar gruplarının, lobicilerinin esiri yapmayalım, Washington’da bir alay insan var. Her şeyde onlar etkin oluyorlar. Washington dışındaki insanın mesajları da önemlidir” diye çıkmış, Demokratlar bu düşüncelerin seçmen çevresindeki etkisini fark ederek, “Biz de aym düşüncedeyiz” demişlerdi.

Clinton, lobiciliğin “Ahlaki Değer ve Kurallarında yapmayı vaat ettiği düzenlemenin ilk işaretlerini, “geçiş dönemi” isimlerinin belirlenmesinde verdi.

Seçimden iki hafta sonra “geçiş ekibi”nin yönetici kadrolarım açıklayan Bili Clinton, bu ekibe tütün şirketi RJR Nabisco’da Vemon Jordan ile Jimmy Carter döneminin Ulusal Güvenlik Danışmanı Warren Christopher’ı da seçti. Bu iki avukat da lobiciliğin önde gelen isimleriydi.

Clinton’un Little Rock’daki valilik karargâhında yapılan anlaşma uyarınca, her ikisi de şirketlerinden süresiz olarak izin aldılar. Basının boy hedefi olan Jordan ve Christopher, şirketlerin idare toplantılarına da katılmayacaklarım açıklamak zorunda kaldılar. Bir anlamda “milyonlarca dolara” geçici olarak veda ettiler.

ABD’de, Kongre’nin çalışmasını her kademesinde çok iyi bilen lobicilere şu ya da bu parti için çalışır demek olanaksız. Çünkü lobiciler için Cumhuriyetçi ya da Demokrat olmak çok önemli değil, her iki partiden kişilerle de rahatça görüşüp, çalışma yapabiliyorlar. Lobi firmaları kadrolarında Kongre’deki Demokrat ağırlığa karşın, Cumhuriyetçileri de bulunduruyorlar. Milyarları olan çok uluslu şirketler ile yabancı devletlerin yanı sıra lobi firmaları, karar mekanizmalarını istedikleri gibi yönlendirebiliyorlar. Bir anlamda bu mekanizmalar m direksiyonu görevini üstleniyorlar.

Bu arada Clinton, ekibinde ülkenin önde gelen lobi firmalarının ortaklarına yer verdi. Clinton’un ekibinde yer alan lobiciler arasında, Ticaret Bakanı Ronald Brown, Ulusal Güvenlik Danışman yardımcısı Samuel Bergem, ABD Ticaret Temsilcisi Mickey Kantor yer alıyor. Clinton’a yakın bir danışman bu durumu şöyle açıklıyor: “Kampanya sırasında lobicilerin kötü olduğunu değil, Washington’daki yapının bazı şeylerin yapılmasını engellediğini savunduk. Bu insanları çoğu uygulamacıdır.”

ABD’nin tanınmış siyaset bilimcilerinden James Thurber ise “Din adamları ve akademisyenlerden kurulmuş bir hükümeti kimse istemez. Hükümet etmesini bilen ve iyi bağlantıları olan, ancak daha önceki müşterilerle bağlantısı olmayan bir kişinin görev alması mümkün değil” diye konuştu.

ABD’de, hiçbir yönetimin süper lobici Howard Paster gibi insanlar olmadan başarılı olamayacağı savunuluyor. Yaklaşık 25 yıldır Washington’da Kongre ve sendikalara yönelik lobicilik yapan Paster’ın son olarak müşterilerinin büyük bir çoğunluğu ABD’nin önde gelen dev lobi şirketi, “Hill and Knowlton,,(*) ile çalışıyor.

Yararlanılan Kaynaklar

Dennis Wilcox, Philip Ault, Warren Agee, Public Relations Strategies and Tactics, Harper Roıv Publisher Inc, Neıv York, 1986.

Bums, Petason, Cronin, Government by the People, Prentice Hail, Neıv Jersey, 1978.

Nisa Bayramoğlu, ABD’de Lobi Faaliyetleri, Ankara, 1985.

Ted Klein, Fred Danzing, How To Be Heard, Mac Millian Publishing Co, Neıv York, 1974.

International Hearld Tribüne, Paris, 29 Aralık 1992.

Cumhuriyet Gazetesi, İstanbul, 25 Aralık 1992.

(*} Hill and Knowlton aynı zamanda Türkiye adına yaklaşık 10 yıldır ABD’de lobicilik yapan bir kuruluştur. Hill and Knowlton’un Kongre’de Türkiye adına çalışmasının temel amacı, ülkemizin ABD’deki imajını düzeltmektir.

Sh: 191-212

Kaynak: Doç. Dr. Nurdoğan RİGEL, RÜYA KÖRLEŞMESİ, Der Yayınevi-2000, İstanbul

MEDYA MASKESİ: İMAGOLOJİ

Çek asıllı Fransız yazar Milan Kundera, kendisini çok düşündüren imaj ve medya saltanatını tanımlamak için imagoloji terimini icat etti.

Önce fotojenik, sonra telejenik şimdi de medyatik olduk. Medyanın kurallarına uygun, fiziksel ve düşünsel görüntüyü verebilmek için imagolojiye ihtiyacımız var. Çünkü imagoloji bir çeşit medya maskesidir.

Ünlü Fransız reklamcı Jacques Seguela’nın “Yarın Çok Star Olacak”  adlı kitabında değindiği gibi, medyanın starlara ihtiyacı giderek artacak. Bu durumda da star pozisyonuna gelmek isteyenler, imajlarını inşa edecek imagologların kapılarını aşındıracaklar.

“Yıldızı Sönen Meslekler” ve “2000 Yılının Meslekleri” gibi iki kategori ayrımı yaparak gençlere mesleki gelecekleri konusunda rehber olan Ekonomist Dergisi’nde “îmaj Mühendisliği” 2000 yılının meslekleri bölümünde yer alıyor ve fütürist bir yaklaşımla mesleğin açıklaması şöyle yapılıyor:

“… ‘imajınız siz demeksiniz’ görüşü yaygınlık kazanacak. Hemen herkesin profesyonel bir imaj danışmam olacak.”

İmagoloji, imaj yaratmak, görüntü eşliğinde kişi ile ilgili düşüncelerin oluşmasına yardım etme, kişiye marka kazandırma anlamını yükleniyor.

En etkin medya, gazete, radyo özellikle de TVyi ele alırsak, hepsi bir diğerinden etkileniyor. Medyanın içini dolduran programların oyuncuları var. Her oyuncunun da bir imajı. Eğlence programları, dizi film ve sinema filmlerinde sanatçılar rol alır. Lokomotiftirler. Bu durumu da imajlarıyla yaratırlar. Haber programlarında da aktörler vardır. Her birinin görselliklerini tamamlayan düşünsel davranış ve konuşmaları kurgulanmış, hayal ürünüdür.

Haber programlan ilk anda gerçek bilgiyi simgelerler ve aktör kullanırlar. Haberlerin aktörü de bir gazetecilik deyimi ile haber kaynağıdır.

Kanadalı İletişim Bilimcisi Marshall Mc Luhan’ın ünlü teorisi “Araç Mesajdır”ın açıklamasını bir de imagoloji perspektifinde ele alalım.

İletişim sürecinde; verici, kanal, mesaj ve alıcı temeli vardır. Burada önemli olan mesajdır. Alıcı tarafın mesaja maruz kalmadan önce devreye soktuğu etkileşim, mesajı veren kanala karşı önyargıdır. İşte imaj burada devreye girer. Hiç konuşmadan insanların dış görünüşlerine göre, haklarında hüküm verebiliriz (doğru veya yanlış). Verdiğimiz bu ön karar doğrultusunda daha sonra kişinin mesaj mı değerlendiririz. Burada henüz iletişim olmadan dış görünümden gelen mesajlar vardır. Bu iletiler olumlu yönde ise iletişim başlandığında da verilen mesajlar hakkında, görüşümüz rahatlıkla pozitif yöne kayar. İşte henüz ana mesaj ortada yokken, mesajı taşıyacak aracın, yani kişinin görünümünden, davranışlarından gelen mesajcıkların çözümlemesine hemen geçmiş oluruz ve ana mesajı bu yan mesajcıkların ipuçları doğrultusunda değerlendirmeye alırız. İmaj, iletişim sürecinin ilk adımı, verici (kaynak) ile başlar, kanal mesajla etkisinin doruğuna çıkar.

İmaj inşasında dikkat edilmesi gereken temel noktalardan biri de ‘Beden Dili’ dir. “Karşı karşıya gelen iki kişi arasındaki ilk etkileşim, iletişim sürecinin önemli bir belirleyicisidir. Bu etkiyi yaratan faktörler, karşılaşılan kişinin beden dilinden, kullandığı kelimelere kişinin taşıdığı aksesuarlara içinde bulunduğu fizik ortamın nesnelerine kadar, geniş bir dağılım gösterir. İşte bütün bu faktörlerin bileşkesi, ‘algılayan kişinin’ değerlerinde bir yer bulur ve bu çerçeve içinde yorumlanır. Algılayanın kişisel özellikleri ve toplumsal normları ile kalıplaşmış olan yargılar, etkileşim verilerine bağlı olarak iletişimin ilk anında bir karar verdirir ve insan karşısındaki kişiye zihninde bir etiket yapıştırır. İlk algılarımızın oluşturduğu yargının, iletişim biçimimiz ve o kişiye atfettiğimiz değerde önemli bir rol oynadığı bilinir.”

Ken Cooper ise imajı, izlenim olarak yorumlar. Cooper’a göre, başarılı bir izlenim oluşturmanın ilk kuralı, ‘tutarlı’ olmaktır. “Kimse beklenmeyen birşeyi sevmez. Şaşırdığınız zaman kalbiniz ne yapar? Delirir. Eyleme geçmek istediğinizde vücudunuza kan pompalayarak hızlı hızlı çarpar. Biri üstünüze yürüyüp sizi tartakladığında kaslarınız -gerilir ve kalbiniz çarpar. Sürpriz güzel bile olsa vücudumuzda bu tepkiler oluşur. İzlenim yaratmada bir başka kural da özelliklerinizi uyumlu bir hale getirmektir. İki taraflı bir görüntüye sahip olma çok zordur. Seçtiğiniz özellikler birbirine uygun olmalı ve akılcı bir kalıp istiyorsanız, özelliklerinizin mantıklı olmasına dikkat edin. Bunu yaparken, basmakalıp bir görünüme girmemeye çalışın.”

İşte burada iletişim süreci içine giren imaj m maske olma özelliği devreye girer. Böylece medyatik olma hareketi başlar. Medya maskesi, dışarıdan yapılan bir makyaj gibi iletişim sürecine monte edilir. Bir ölçüde gerçekliği kuşatır. Doğallığı ortadan kaldırır. Medyanın istediği görüntüyü yaratır.

“Schopenhauer ve Nietzsche insan düşüncesinde, kişilikten kaynaklanan ve gerçeğin belli biçimde algılanmasına yol açan etkilerin bulunduğunu söyler. Schopenhauer bu yüzden gerçeğin bazen bir maske özelliği taşıyabileceğini belirtir. Gerçeğin bir maske halini almasından söz eden bir başka düşünür de Freud’dur. Freud da, bir anlamda Marx’ın görüşüne karşı çıkarak, gerçeğin kavranmasının kişinin toplumsal durumu ile ilgili bir dinamik tarafından belirlenmediğini söyleyecektir. Çünkü ona göre gerçeğin, gerçek olarak algılanmasını engelleyen bir maske bulunmaktadır.”

Yaşamımız içinde özellikle, sosyal olaylarla ilgili sürekli değişen maskelerimizi kullanırız. İşimizde, bir eğlence yerinde, cenazede, iş toplantısında, evimizde değişen rollerimize uygun maskelerimiz vardır. Sıradışı olmamak için, toplum formlarına uygun davranmak için bu maskeleri kullanmak zorundayız. Maskelerimiz aym zamanda rollerimizin de simgesidir.

İmagoloji ve İdeoloji

Çağımızın hızı içinde, ideolojiler de simgeleştirilmiş, hazmı kolaylaştırılmış düşünceleri içerir hale geldi. Bu konudaki yaklaşımları yine “İmagoloji”nin kelime olarak mucidi, Milan Kundera’dan öğreniyoruz.

“Siyaset adamı, gazeteciye bağımlıdır. Gazeteci kime bağımlıdır? Kendisine aylık ödeyenlere, onlara aylık ödeyenler de reklamlar için gazeteden yer radyo ve televizyondan zaman satın alan reklam ajanslarıdır.

Eski Sovyetler Birliği’nde komünizm reklamcıları, insanın ayak bastığı her yere astıkları milyonlarca Lenin afişi ile Lenin’i insanlara daha fazla yaklaştırmayı başardılar mı? Tartışılır. Reklamın biri pazarın, diğeri ideolojinin hizmetinde olduğundan, reklamın, propagandanın birbirinden ayn şeyler olduğunu söyleyebilmemiz imkânsızdır. Rusya’da yaklaşık 100 yıl önce izlenen Marksistler, gizli gizli toplanıp, birlikte Marx’ın Manifesto’sunu incelermiş. Bu kişiler ideolojileri başka çevrelere yaymak için içeriğini yalınlaştırdılar. Yalınlaştırma sürüp gitti. Bir süre sonra bütün dünyada bilinen ve tanınan güçlü Marksizm, ideolojiden çıkıp 7-8 cılız slogana dönüştü. Marx’dan kalan resim ve simgeler oluştu. Bu simgeler, elinde çekiçle gülümseyen işçi, sarı ve siyah ırka elini uzatan beyaz insan ve uçurulan beyaz güvercinler. Dünyada ideolojiden, imagolojiye giden hızlı bir değişim başladı. Reklam ajansları, devlet adamlarının iletişim danışmanları, yeni bir arabayı dizayn edenler, moda yaratıcıları, büyük ve ünlü terziler, kuaförler, fizik güzelliğin kurallarını belirleyen show business starları. Hepsi imagolojinin dallarından esinlenmeye başladılar.

İmagologlar hiç kuşkusuz bugün bilinen güçlü kurumların ortaya çıkmasından önce de vardı. Hitler’in bile kişisel imagologu oldu. Führer’in önünde dikilir, ona kitleleri coşturmak için tribünde yapması gereken hareketleri gösterirdi. O dönemde yapılan bu iş ve yapan gizli tutulurdu. Hitler’in imagologu gazetecilerin karşısına çıkıp, ellerini doğru dürüst hareket ettiremeyen bir führer tanımlasaydı ertesi günü göremezdi.

Bugün imagologlar işlerini gizlemiyorlar. Tersine işlerinden söz etmeye bayılıyorlar. İmagologlar, müşterilerinin kullanacağı sloganları ve formülleri, kravatının rengini nasıl belirlediklerini ulu orta konuşmaktan zevk duyuyor. İmagoloji son yıllarda ideolojiye karşı gerçek bir zafer kazandı.

Bütün ideolojiler yenilgiye uğradı: Sonunda doğruların maskesi düşürüldü ve hayal olduğu ortaya çıktı. İnsanlar artık ciddiye almıyor ideolojileri.

İdeoloji ve imagoloji arasındaki ilişkilere şunu da eklemek gerekir. İdeolojiler savaşı, reformları devrimleri başlatan büyük çarklara benzerdi. İmagolojik çarklar dönüyor, ancak, tarih üzerinde bir etkisi yok. İdeolojiler tarihe aitti ama imagoloji tarihin saltanatının bittiği yerde başlıyor.”

Politikacı ve İmagoloji

İmaj, dış görünümden başlar, davranışlar, düşüncelerin dışa vurumu, konuşmalarla şekillenir. Buna dikkat eden ABD’nin yeni başkanının imagologları, eski Vali’yi önce dış görünümünden ele aldılar. Bili Clinton’un Forbes dergisinde yayınlanan fotoğrafları son beş ay içinde çekilmiş. Başkan Clinton’un mart, haziran ve ağustos aylarındaki durumunu gösteriyor. “Clinton mart ayında koyu kestane rengi saçlara sahip, haziran ayında saçı gümüş grisi. Ağustos ayında ise Tuz biber’ olarak tanımlanan, siyah içine sarı ve beyaz serpiştirilmiş saçlarıyla görüyoruz Clinton’u. İmaj yaratıcıları herhalde Bili Clinton’un mart ayındaki görünümünden memnun kalmadılar. Onun çok genç yüzünün güven vermediğini düşünüp, saçını gümüş grisine boyadılar. Daha sonra da Yaşlı Bush’dan farkının vurgulanması zamanı Ağustos’ta gelince de yeniden saçlarını boyayarak, orta yaşlı ama dinamik görüntüyü sonunda buldular. Seçim sonucuna bakılırsa da başarılı oldular.”

Davranışlarını ele aldığımızda da, Clinton’un Amerikan ailesinin değerini ön plana çıkarma çabasını, eşi Hillary Clinton’un elini neredeyse hiç bırakmadan gezmesinde simgelediğini görüyoruz. Hillary Clinton’da imaj mühendislerinin çabalarından nasibini alıyor. Çok değil birkaç yıl önce gözlüklü, saçma makyajına ve giyimine fazla önem vermeyen, ‘önemli olan kişinin beynidir’ düşüncesiyle, gücünü ve özgüvenini dış görünüşünden çok kafasının içindeki değerlerden alan Hillary Clinton, eşinin başkan adaylığı ile birlikte kendini imaj yaratıcılarının eline bırakıyor ve son derece güzel, bir kadın görünümüne bürünüyor. Bili Clinton ise 68 kuşağının simgesi olduğunu davranışlarıyla da vurgular bir hava içinde spor yapan, başından sporcu kasketini eksik etmeyen sürekli hareket halinde, genç dinamik bir görünüm sergiliyor. Tüm bu davranışların çözümlenmesine baktığımızda, yaratılan imaj doğrultusunda başkanın hareketlerinin sınırlandırıldığım görmemiz son derece kolay.

Gelelim Clinton’un konuşmalarına. İmaj mühendisleri konuşmaların hitab edilen topluluk üzerindeki etkilerini sürekli ölçerek, konuşmalar içinde kullanılması gereken sözcükleri ya da etkisiz oldukları için gereksiz kalan kelimelerin sıralanmasını yapıyorlar. “Clinton’un konuşmalarında bu araştırma yapıldığında ‘değişim’ sözcüğü ilk sırada yer alıyordu. Yine Başkan’ın 20 Ocak 1993 tarihinde Beyaz Saray’a taşınması ve görevi devralması nedeniyle yaptığı konuşmanın içinde de ‘değişim’ kelimesi tam 9 kez kullanılmıştı. ‘Değişim artık bir klişeye dönüşmüştü. Ama tabii ki sadece ‘değişim’ sözcüğü ile oyların yüzde 42’sini alan bir yeni başkandan da konuşmasının daha farklı konularda olması beklenemezdi.”

Clinton’un kişisel imaj mm yeniden yaratılmasında çalışan imagologlardan Stanley Greenberg, seçmenlerin üzerinde başkan adaylarının eğitimlerinin de önemli bir unsur olduğunu belirtiyor. Burada Clinton’un, George Town, Oxford Üniversitesi ve Yale Hukuk Okulu mezunu olmasının kullanıldığını anlatan diğer imagologlar, Paul Begala ve James Carville, kampanyanın güçlü eğitiminin verdiği destekle ‘Biz kazanan insanlara ihtiyaç duyuyoruz stratejik mesajına oturtulduğunu açıklıyorlar. Ayrıca Clinton’un çalışan bir annenin çocuğu olarak büyükannesinin yanında büyümesinin ve yine çalışan bir kadınla evlenerek, günümüz ailesinin ortak özelliklerini yaşayarak, başarıya ulaşmasının gerçekçiliği üzerine bir imaj oturtan uzmanlar, kampanyada kullanılan mesajları da bu şablonda hazırladılar. Clinton’un yaşam öyküsü ile günümüz Amerika ailesine, en fazla da çalışan kadınların çoğunlukta olduğu ABD’de kadın nüfusuna etki eden bir başkan imajı geliştirildi. Clinton başarıları ile bir gerçekti ve çalışan Amerikan kadınının yetiştirdiği çocuklar için de bir model olabilirdi. Ülkemizde ise siyasilerin yaratılan imajlarının irdelenmesini en güzel şekli ile Can Kozanoğlu’nun Cilalı İmaj Devri’nde görüyoruz.

“Özal imajının yaratılmasında da İngilizce, bilgisayar, korku ve hayal 4 anahtar sözcük oldu. Halkın yabancı dil saplantısını yakalatmış, çağı yakalamakta da bilgisayar devreye girmişti. 12 Eylül öncesi dönemde aşırı liberalleşme ve para kazanmak için her şey mübahtır anlayışıyla da, tüketim hayalleri körüklenerek, yeni bir imaj yaratılıyor. Bu arada Bijan’dan giyim, pijamalarla evde dolaşma, gazetecilere eşofmanla poz verme, mayoyla fotoğraf çektirme. Tüm bu hareket ve görüntüler, gazetelerin birinci sayfalarında yer alıp kendinden söz ettirmeyi başarmasına neden oldu. ‘En çok konuşulan en çok tutulandır’ düşüncesi sayesinde Özal’ın imagologları başarıyı yakaladılar.

Mesut Yılmaz’a gelindiğinde ise iyi hazırlanmış “çağdaş politikacı” imajı oturtulmak istendi. Gerçekler üzerinde değil, imajlar üzerine kurulu bir hayatın yaratılmasında medyanın rolünü tartışıyoruz. Mesut yılmaz ‘yükselen değerler’ adıyla, pazarlanan tek tip çağdaş kıyafetin politik yansımalarını yakalayacaktı. Mesut Yılmaz vitrinde bir görüntü olacaktı. Görüntü kelimesi burada çift vurgulu hem imaj üretme sanatının vazgeçilmez sermayesi olduğu için, hem Mesut Yılmaz tipten kazandığı için. Yılmaz provası iyi yapılmış birkaç konuşma dışında ne söyledi. Akılda kalan ‘Aaa’ dedirten kaç cümlesi var. Yok gibi bir şey. Artık karayağız, bıyıklı, şivesi hafiften kayan bir ANAP’lının ön elemeyi kazanma şansı yoktu. Bu nedenle değişim konfeksiyonun atölyelerinde üretilen tek tip elbise Yılmaz’a giydirildi. Çünkü bıyıksız, lahmacun, Adana kebap yemiyor, İstanbul’da balık yiyordu. Ankara’da oturup, dünyaya Türkçe lisanda meydan okuyan standardın dışındaydı. Lisan biliyor yurtdışında konuşmalar yapıyordu. 50 yaşın altındaydı. Dünyayı medyanın ürettiği gözlüklerle izlemek zorunda kalan genç kuşakların yarattığı oy potansiyeli dikkate alınırsa, gençlik ve dinamizmin altı kalın çizilmeli. Kurabiye tariflerinde ‘hamuru kulak memesi kıvamına getiriniz sonra istediğiniz şekil veriniz’ denir. Mesut Yılmaz da o durumdadır. İmaj üretme organizasyonu, kurabiyeye şekil üzerine şekil verirken, bir yandan da sanki doğal bir değişime girmiş gibi övgüler yağdırıyor. Suskunluğunun yorumu, ciddi devlet adamı. Ancak gülümsemesi gerekiyor. Haftalarca uğraşılıyor sonuçta gülüyor. İnönü 24 saatin 20’sinde gülüyor, kimse ilgilenmiyor. Bu kez de Yılmaz olur olmaz yerde gülerek puan kaybediyor. TV’deki açık oturumda kameranın kırmızı ışığını üzerinde gördüğünde gülüyor, hem de ilgisiz bir tartışmanın ortasında. İmajın genç ve dinamik olması gerekiyor. Mesut Yılmaz genç ama durgun, hareketsiz. Mesele dinamizm ise Demirel 30 yıldır koşuyor. Yılmaz’da pek hareket yok. Sonunda Abant Gölüne götürülüyor, spor yaparken fotoğrafları çekiliyor. Kim dinamik? sorusuna Yılmaz’ diye cevap veren kitle yaratılıyor. Genç, dinamik, güleryüzlü oldu. Şimdi boyun eğmez imajı yaratılacak. Buna da haberle destek verilecek. Özal bir gezi otobüsünde karpuz yerken, Yılmaz camdan bakıyormuş. Bu ortaya atıldığında da ‘Boyun eğmiyor’ imajı tamamlanıyor”

Ülke İmajı

Kişilerin, politikacıların olduğu kadar ülkelerin de imajı vardır. Ülkelerin imajı tarihlerinden gelen ve insanlarıyla bütünleşen bir kimlik gibidir.

Bu konuda İstanbul Amerikan Basın ve Kültür Merkezi Müdiresi Harriet Elam’ın Mayıs 1992 tarihinde, İletişim Zirvesi’ne sunduğu “Türkiye’nin Dışarıdaki İmajı” başlıklı bildirisinden uzunca bir alıntı vereceğim. Bu bildirinin bir Türk olarak, yapılması gerekenleri sıralamaktan başımızı bir an olsun kaldırarak, biraz da, yabancı gözüyle Türkiye’yi görmemizi sağlayacağını umuyorum:

“Ülke imajı konusunda, bir fıkra ile başlamak istiyorum, Gelişmekte olan bir ülkenin vatandaşı hayatında ilk kez ABD’yi ziyaret etmektedir. Bir süpermarketin sağlık ve parfümeri ile ilgili bölümündeki raflardan birinde yeralan ürüne gözü takılır ve uzun süre bakar durur. Bu durumu farkeden market görevlisi, belki yardıma gereksinimi vardır düşüncesiyle yanaşır ve ‘Size yardımcı olabilir miyim?’ diye sorar. Adam hayretle karışık ‘Ülkenize geldiğimden beri, süt tozu, çay tozu ve kahve tozu içtim. Yumurta tozu ve patates tozu yedim. Birçok şeyin tozunu gördüm; ama bu kadarı da pes doğrusu’ der. Görevli daha bir merakla ‘Nedir o sizi hayrete düşüren şey?’ diye sorar. Bunun üzerine adam rafa yaklaşarak, sürekli bakmakta olduğu baby powder (bebek pudrası) yazan şişeyi görevliye gösterir.

Algılar, kişisel deneyimlere, dünyaya ilişkin bilgilere, kültürel geçmişe ve öğrenime dayanır. Sık sık bir şeyden emin olmadığımız zaman, algılarımıza dayanarak onun üzerine hayaller kurarız. Bu hayaller zamanla stereotype dediğimiz klişelere dönüşebilir. Birçok kez, bir klişe seçer ve bunu bilmediğimiz kişilerin hayaline bağlarız. O kişiyi daha iyi tanımaya başladığımız zaman hayali arındırırız. Bunu hepimiz yapıyoruz.

Bir an bebek tozunu görünce şaşkınlık geçiren adamın öyküsünü düşünün. Daha ABD’ye gelmeden önce adamın kafasında bir imaj vardı. Başından geçen bu deneyim, teknolojik alanda gelişmiş bir ülke hayalini yeniden onaylamış oluyordu. Bilgisi ve dünya deneyimi, her nasılsa bebek tozu konusu da onu yanlış sonuçlara götürdü. Bu yalnızca bir öykü olabilir, ancak düşlerin ve söylentilerin aslında koskoca gözüken, ama küçücük olan bu dünyada nasıl oluştuğuna ilişkin güzel bir örnektir.

Günümüzde, hayal etmek ya da hayal kurmak büyük ölçüde planlama ve çalışmayla birlikte takip etme ve desteleme gerektirir. Bu çaba çok iyi koordine edilmelidir. Zamanında yapılmış taahhütler ve para da gereklidir.

Türkiye’nin geçmişine ait tarih ve efsaneler, bugün Türkiye’nin dış ülkelerdeki imajının temelidir. Osmanlı döneminin reklamım ve tanıtımını yapmak için çok zaman ve kaynak harcanmıştır. Türkiye’nin laik bir Müslüman ülke olduğu bilinmektedir. Türk mutfağının dünyanın en güzel mutfaklarından biri olduğu da biliniyor. Ve Türk konukseverliği efsaneleşmiştir.

Dünyanın pek çok yerinde insanlar, Türkiye hakkında pek çok konuda, ya fazla bilgi sahibi değildir ya da yanlış bilgilenmişlerdir. Aktörleri ve film yapımcıları dışarıda tanınmamaktadır. Ya da tanınsa bile bu küçük bir çevreyi kapsamaktadır. Pek çok kişinin Truva’nın Türkiye’de olduğunu bilmemesi üzücüdür.

Türkiye gibi bir ülke, imajını nasıl güncelleştirebilir? İmaj değiştirmek ya da daha olumlu bir imaj yaratmak için, bir ülke yabancıların kendisine nasıl baktığı konusuna ilişkin araştırmalar yapmalıdır. Okullarda neler öğretiliyor? Sinemalarda ve televizyonda neler izleniyor? Müzik alanında neler dinleniyor? Bunlara bir bakınız. İmaj yaratıcısı, önce izleyicilerin o ülke hakkında neler bildiğini anlamalı ve daha sonra neler bilmediğine yönelmelidir. İmaj yaratıcısı, izleyicisinin kişiliğine bakmalı ve tanıtımını ona göre ayarlamalıdır. İmaj yaratıcısı, izleyicinin neleri dinlemeye açık olduğunu ve hangi kitle iletişim türünü ya da hangi teknolojinin bu gruplara uygun olduğunu bilmek durumundadır. Örneğin Türkiye tanıtımını turistlere, işadamlarına, sanayicilere ya da öğretmenlere göre mi yapacaktır? Belirli bir yaş grubu mu temel alınacaktır? Bunların önceden belirlenmesi gerekir. Sözgelimi, bir öğretim üyesine değil de ortalama bir Amerikalıya etkili tanıtım yapılmak isteniyorsa, o zaman üstün teknoloji, video imajının kullanımı gerekir.

Turistler, örneğin bir ülkenin hükümet şeklini dinlemeye genelde pek fazla ilgi göstermezler. Onlar, Ege Bölgesi’nin doğal güzelliğini bilmeyi tercih ederler. Eğer Türkiye, kültürel yaşamını turistlere öğretmek istiyorsa, devlet Senfoni Orkestrasını ve dram sanatının üstün kalitesini sunmalıdır. Öte yandan, işadamları bir ülke ile iş yaparken karşılaşacakları sınırlamaları ya da mevcut pazarlan öğrenmek isteyecektir. Eğer Türkiye bu tür işbirliği ile ilgilenirse mevcut olanaklarını harekete geçirmelidir. Bir izlenim yaratmak, günümüz dünyasında enformasyon olarak adlandırılan, yeni bir bilim alanının bir parçasını oluşturmaktadır.

Örneğin Türkiye denildiği zaman, bugün bir çok Amerikalının aklına bir İslam ülkesi gelir. Fazla bilgi sahibi olmayanlar için ilk akla gelen düşünce de, bir Saddam Hüseyin modeli Irak, İran ya da Kuveyt olur. Daha sonra da kökten dincilik ve bunun da yalnızca militan yönü akıllarına gelir. Türkiye geçmişte bir dünya liderliği konumuna geldiğine göre, Osmanlı İmparatorluğuna olduğu kadar, modem Türkiye Cumhuriyeti’ne de daha dengeli biçimde yaklaşımda bulunmak gerekir. ”

Yararlanılan Kaynaklar

Jacques Seguela, Yarın Çok Star Olacak, Afa Yayınları, İstanbul 1990.

Ekonomist Dergisi, İstanbul, 24 Ocak 1993.

Acar Baltaş, Zühal Baltaş, Bedenin Dili, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1992, ss.18-19.

Ken Cooper, Sözsüz İletişim, İlgi Yayınevi, İstanbul 1989, ss.243-244.

Ertuğrul Özkök, Kitlelerin Çözülüşü, Tan Yayınları, Ankara, 1985, s.331.

Milan Kundera, Ölümsüzlük, Afa Yayınları, İstanbul 1990, ss. 129-132.

Hürriyet Gazetesi, İstanbul, 14 Ocak 1993.

James Bames, Clinton’s Moment, National Journal, Washington, 7 Temmuz 1992, sayı:28, ss. 1618-1619.

Can Kozanoğlu, Cilalı İmaj Devri, İletişim Yayınları, İstanbul, 1992, ss. 14-23.

Harriet Elam, Türkiye’nin Dışarıdaki İmajı, ABD Haberleri Dergisi, Ankara, Sayı: 9, Eylül 1992, ss.5-8.

Sh:235-248

Kaynak: Doç. Dr. Nurdoğan RİGEL, RÜYA KÖRLEŞMESİ, Der Yayınevi-2000, İstanbul

HABERDE FOTOĞRAFIN SESSİZ ÇIĞLIĞI

Haber ve fotoğraf tarihin ilmek ilmek örülmesine yardım eder. Haberi yazan ile fotoğraf makinasının deklanşörüne basanı, aynı düşünce heyecanlandırır; “Yapıtıyla tarihe mal olmak ve ölümsüzleşmek”. Gazeteciliğin “tarihe tanıklık etme” mesleği olmasının temelinde de bu felsefe vardır.

Çevresinde gördüklerinin çizgisel taklitleriyle oluşan mağara resimlerini yapan insan artık fotoğraf tekniğiyle gözün gördüğü her şeyin tıpkı basımını fotoğraf kartına aktarabiliyor.

Fotoğraf aynı zamanda insanın bencilliğini de doyuma ulaştırıyor. Görülen anı kendisine ait kılıyor. Çekilen fotoğraf artık denklanşöre basanın oluyor. Fotoğraf, tarihin mikro bir parçasına dokunma, sahip olma duygularını coşturuyor. Fotoğrafı gören için de, aynı hisler söz konusu. Akıp giden zamanla, yarın tarih olacak bir görüntü, bir film karesinde donuyor. İnsanlar güneşin doğuşu ve batışını fotoğrafla görüntülemeye neden bu kadar düşkün olurlar hiç düşündünüz mü? Çünkü, güneşin doğuşu batışı “zamanın akıp gitme” özelliğini yansıtır. Güneşi görüntülemek, aynı zamanda bu akıcılığı durdurmak isteğinden kaynaklanmaktadır.

“… Bir anı donduran, onu geleceğe aktaran fotoğraf ister istemez dünyanın tanığı olur. Ünlü Amerikalı fotoğrafçı Steichen, ‘üretilen herhangi bir fotoğraf, deklanşöre basıldığı anda, tarihsel bir belgeye dönüşür’ derken, fotoğraf ile tarih arasındaki ilişkiyi vurgulamış olur ve şunları ekleme gereğini duyar: ‘Fotoğrafçı tarihçi demektir’. Ama bu tarihçi kimliği kabul ettiğimiz anda, fotoğrafçıya bir sorumluluk düştüğünü belirtmek zorunda kalırız. Gerçekten de yaşanan zamanın gerçeğini geleceğe doğru aktarmak zorundadır fotoğrafçı. Tıpkı tarihçi gibi. Ama çok farklı, tarihin yazılabildiği düşünüldüğü anda, tarihin kendisi de tarihçinin yöntemi de sorgulanabilir duruma gelir. Nedir acaba tarihçinin bakışı ve nereye bakmaktadır? Tarihçinin önündeki bu olaylar ve olgular yığınıdır. Ama bu olgular öyle kaldıkları sürece tarih solmazlar. Olayların olguların tarih olabilmesi için geçmişin bugünle ve yarınla ilintili olması gerekir. Çağımızın ünlü tarihçilerinden Carr’ın bir sözünü anabiliriz bu noktada, Tarihin olguları arı bir biçimde varolamazlar, her zaman kayıt tutanın zihninden kırılarak yansırlar!…”

Görsel olanla, yazılı olanın kavgası, günümüzde tüm coşkusuyla, “Televizyon çıktı, gazeteler batıyor, insanlar kitap okumuyor” şeklindeki kalıplaşmış nakaratlarla sürüp gidiyor.

Stefan Zweig, yıllar öncesinden hissettiği bu tartışmaya “Yarının Tarihi” adlı eserinde yazıyı savunarak, şöyle giriyor: “Henüz hiçbir elektrikli ışık kaynağı, incecik bir kitap cildi kadar parlak bir aydınlık yaratamamıştır. Basılı sözle ilişki kurulduğu anda, ruhu dolduran gücün yoğunluğu, başka hiçbir yapay güç akımıyla karşılaştırılabilecek gibi değildir.”

Gösterge bilimci-yazar Umberto Eco ise tartışmaya uzlaşmacı bir yaklaşımla şu boyutu getiriyor; “Unutmayalım ki, görüntü Leonardo da Vinci ya da Rafael’di. Bunların bize söylediklerini kelimeler anlatamaz. İnsanlık, ilk zamanlardaki tecrübelerinin izlerini, sözlü gelenekle korudu. Sonra yazı geldi. Matbaa bunu yaydı ve görünümüne devrimci bir nitelik kazandırdı. Evet, bir bolluk tehlikesiyle karşı karşıyayız.”

İlkel insanın, resimlere benzeyen simgelerini, zaman içinde harflere dönüşme evriminin, yazının temelini oluşturduğunu biliyoruz. Yazıyı yaratan bu gelişim fotoğrafın yazıyla birlikteliğini günümüze gazete, dergi sayfalarıyla taşıyor. Bu beraberliğin artık tartışılmaz gerekliliği, görsel ile yazının birbirini tamamlayan ve güçlendiren etkileme araçları olduğunu ortaya koyuyor.

Fotoğrafın bulunuşunda etkili olan eylemin “görme” olduğundan yola çıkarak, biraz da bu konudaki düşünceleri irdelememiz gerekir kanısındayım. Çetin Altan, günlük yazılarından birinde, fotoğraf makinasını, Japonların “Üçüncü Göz”leri gibi kullandıklarından söz ediyordu.

John Berger de, “Görme Biçimleri” adlı eserinde, “Görme konuşmadan önce gelmiştir, Çocuk konuşmaya başlamadan önce bakıp tanımayı öğrenir. Ne var ki, başka bir anlamda da görme sözcüklerden önce gelişir. Bizi çevreleyen dünyada kendi yerimizi görerek buluruz. Bu dünyayı sözcüklerle anlatırız ama sözcükler, dünyayla çevrelenmiş olmamızı hiçbir zaman değiştiremez. Düşündüklerimiz ya da inandıklarımız, nesneleri görüşümüzü etkiler. İnsanların Cehennemin gerçekten var olduğuna inandıkları Orta Çağ’da, ateşin bugünkünden çok değişik bir anlamı vardı kuşkusuz.

Yine de onlardaki bu cehennem kavramı, yanıkların verdiği acıdan olduğu ölçüde, ateşi yutan, kül eden bir şey olarak görmelerinden doğmuştur. Seven birisi için sevgiliyi görmenin hiçbir sözcük ya da kucaklayışla karşılaştırılamayacak bir bütünlüğü vardır” diyor.

Görmenin uzantısı olarak hayatımıza giren fotoğraf makinası aracılığıyla artık, bir çift gözün tanık olduğu zaman dilimi, başkalarının da görüşüne sunulabilmektedir. Görüntünün anlamı böylece katlanarak büyümektedir. Görüntünün etkinliği, aynı zamanda her dilden, her kültürden kişiye anlam olarak ulaşabilmesinden gelmektedir.

Umberto Eco görüntü, dolayısıyla görme konusundaki bilinçlenmenin fotoğraf ile geldiğini savunuyor. “Orta Çağ’ın evreni bir sanrılar evreniydi, dünya gizemli varlıklarla dolu bir simgesel ormandı, nesneler Bulmaca Dergisi’ni okuyup çözerek zamanını geçiren bir tanrının sonsuz anlatılan gibi görülüyordu.” Eco, fotoğrafın gerçek görme ile duyusal yanılsamaların ürünü görme arasında bir sınır çizgisi oluşturduğunu belirtiyor.

Kitle Gazeteciliği ve Fotoğraf

Dünya Basın Tarihine bir göz attığımızda, gazetelerin yayın politikalarına göre fikir gazeteleri ve kitle gazeteleri olarak ikiye ayrılmalarının, 19.yüzyılda Amerikan gazeteciliği ile başladığını görürüz. Avrupa basını daha çok fikir gazeteciliği üzerinde çalışırken, Amerikan gazetecileri Hearst ve Pulitzer, kitle gazeteciliğinin ilk temsilcilerini oluşturdular. Özellikle Hearst, New York’ta 1895 yılında satın aldığı “Moming Journal” adlı gazetesinde görselliğe önem vermeye başlamıştı. Bunun için de “…gazetesinde çarpıcı başlıklara, bol resimlere, hayal bilim karışımı makalelere ağırlık veriyor. ‘San Çocuk’ adlı bir çizgi roman kahramanın maceralarına geniş yer ayırıyordu… ”

Pulitzer ve Hearst, görsel malzemenin kendilerine büyük okuyucu kitleleri kazandırdığının farkına varmışlardı. “…Bugün bize ulaşabilmiş en eski haber fotoğrafı, 1827’de çekilmiştir. İlk aktüalite fotoğrafı ise 4 gün süren bir yangından harap olmuş Hamburg şehrini yansıtan, bir Alman fotoğrafıdır.(1842) bu büyük yangının tanıklarının anlattıklarına dayanarak çizilmiş bir resim de bir Londra gazetesinde yayınlanmıştır. . .”

Kitle gazeteciliğinin yaygınlaşmasıyla birlikte basında görüntü, haber kadar önemli bir konuma yerleşmişti. Medyanın birbiriyle yoğun rekabet ortamında, görsel malzeme kullanımı önem kazandı. Yayın yönetmenleri, bu rekabete bir adım ileriye geçmek için, fotoğraf kullanma işini yeniden düzenlemek zorunda kaldılar. Bu nedenle fotoğraf daha aktif ve seçici olmaya zorlandı. Pek çok gazetecinin bugün farkında olduğu gibi fotoğraf, haberi kuvvetlendirecek noktalar ve çizgiler demetine dönüştürüldü.

“Ne tür fotoğrafın okuyucuda, ya da izleyicide derin etki yarattığı konusunda yapılan bir araştırmada, sade bir görüntünün ya da karmaşık olmayan bir fotoğrafın başlıca tercih sebebi olduğu ortaya çıkmıştı. Aynı konunun değişik ışıklandırmalarla alman görüntüleri, okuyucu ve izleyicilerde farklı yorumlara neden oluyordu. Fransa’da yapılan bir araştırma ise karmaşık fotoğraf ve grafiklerin daha çok, gazeteye ayıracak fazla zamanı olan yaşlı okuyucular tarafından tercih edildiğini ortaya çıkarmıştır.”

Sürekli yayınlarda ise fotoğraf kullanımı farklı nedenlere dayanır. 1936’da Life Dergisi yayın yaşamına başlarken, amacını şöyle belirtmekteydi:

“Yaşamı görmek, dünyayı görmek, büyük olayların tanığı olmak, yoksulların yüzlerini, varsılların, davranışlarını gözlemek, garip şeyler görmek, m akmalar, ordular, kalabalıklar, ormanda ve ayda gölgeler, insanın çalışmasını görmek, tablolarını, kulelerini ve keşiflerini kilometrelerce uzakta olanları, duvarların ve odaların arkasında, içinde saklı olanları, görülmesi tehlikeli olanları, erkeklerin sevdikleri kadınları ve bütün çocukları görmek, görmek ve görmekten zevk almak; görmek ve şaşırmak; görmek ve öğrenmek”.

Burada sözü edilen fotoğrafların içeriğinden algılanan eğlenceyi, Ahmet Oktay ise şöyle yorumluyor: “…Vurgulanan öge popüler kültürün egemen öğesi olan eğlencedir. Kitle o fotoğraflarla bakarken eğlenmektedir. Türkiye’de fotoğraf, gazete tüketicilerinin üst gelir gruplarının yaşam biçimine özenmelerini sağlamakta, başka bir deyişle onların statü atlama umutlan beslenmelerine yol açmaktadır… ”

Basında haberi güçlendirmek için kullanılan fotoğrafın etkisi artık tartışılmaz konumdadır. Fotoğrafın zihinler de kalıcı etkisi habere oranla çok daha fazladır. Haberin özü dışında, okuyucu hiçbir cümlesini ertesi gün tam olarak hatırlamaz. Ancak fotoğraf yarattığı etki nedeniyle yıllarca akıldan silinmez.

“1968 yılında ünlü TET Saldırısı sırasında Saygon’da çekilen bir fotoğraf, o dönemlerde büyük yankılar uyandırmıştır. Saygon Polis Şefi Nguyen Ngoc Loan, Vietkong olduğu kuşkusuyla yakalanan bir genci, sokak ortasında kameraların önünde kafasına kurşun sıkarak öldürmüştü. Bu görüntü, 1968’in hareketli dönemlerinde genç dimağlarda kalın bir iz bırakmıştı. O an’ı donduran soluk bir fotoğraf, Saygon polis şefi hala tabancasının tetiğini çekmek üzere tüm soğukkanlılığıyla karşımda duruyor. Genç VietnamlI da yıllar sonra aynı umutsuz ifadeyle bekliyor, o son an’ı.”

Fotoğrafın, haberle olan birlikteliği, “Basın dördüncü kuvvettir” sözünde, basının etkisinin itici gücü olmuştur. Bu yüzyılın başında Amerikalı Lewis W.Hine’in madenlerde ve tekstil iş kolunda çalıştırılan çocukların çalışma koşullarını yansıtan fotoğraflan yayımlandığında yasalar çıkarılmış; Bismarck’ın şarkıcı Pauline Lucca ile çekilmiş bir fotoğrafı Alman politikasını sarsmış: 1962 de Kennedy’nin basın toplantısında gösterilen Küba’nın çok yüksekten çekilmiş ve Sovyetlerin çalışmalarını gösteren fotoğraflan, ABD dış politikasını etkilemiş, bir dönemin İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş’in bir şarkıcının evinden çıkarken çekilmiş fotoğrafları Bakanlıktan istifasına yol açmış: Vietnam savaşı fotoğraflan ABD kamuoyunda savaşa karşı büyük tepki oluşturmuştur”

Ağustos 1991 tarihinde eski SSCB’ni eski başkanı Gorbaçov’a karşı yapılan darbeden sonra halkı sokaklara döken ve darbecilere karşı kışkırtan Boris Yeltsin’in tank üzerindeki bir tek kare fotoğrafı, tüm dünyanın beynine kazındı. Bu fotoğraf 77 yıllık bir süper gücün ortadan kalkmasının simgesi oldu.

Günümüzde bir çağın, yeni bir çağın başladığını bile tek tek tarihlerle değil, onları söze gerek bırakmadan açıklayan fotoğraflarla hatırlayacağız. Ama her zaman haberin, yani yazının desteğinde.

Tanrının Gözü: Fotoğraf Makinası

Fotoğrafın gazetecilikle olan birlikteliği konusunda Milan Kundera’nın Afa Yayınları tarafından dilimize çevrilen eseri “Ölümsüzlük”te, roman kahramanlarına yüklediği, fotoğrafla ilgili düşüncelerini geniş bir alıntı ile aktarmak istiyorum.

Agnes salonda bir koltuğa oturmuş, Paul’ü bekliyordu. Akşam yemeğine davetliydiler. Gün boyunca hiçbir şey yemediğinden kendisini biraz güçsüz hissediyor ve kalınca bir magazini karıştırarak açlığını yatıştırmaya çalışıyordu. Yazılan okuyamayacak kadar yorgun olduğundan fotoğraflara (çok fotoğraf vardı ve tümü de renkliydi) bakmakla yetiniyordu. Orta sayfalar bir havacılık gösterisi sırasında meydana gelen bir felaketle ilgili yazı ve resimlere ayrılmıştı. Bir uçak alevler içinde seyircilerin üzerine düşmüştü. Her biri çift sayfaya konmuş büyük fotoğraflar vardı: Giysileri yanmış, derileri kavrulmuş, alevler içinde dehşete düşmüş insanlar sağa sola kaçışıyordu bu fotoğraflarda: Agnes gözlerini alamıyordu bunlardan ve sıkıcı bir gösteride oflayıp puflarken mutluluğun birden bire havadan ateşten bir uçak biçiminde indiğini gören fotoğrafçının nasıl çılgınca bir keyif duyduğunu düşünüyordu.

Sayfayı çevirdi, çıplak insanlarla dolu bir plaj fotoğrafı gördü. İri puntolarla dizilmiş bir başlıkta şunlar okunuyordu: ‘Buchingham albümünde göremeyeceğiniz tatil fotoğrafları’ Yazı şu cümleyle bitiyordu: “Ve orada bir fotoğrafçı vardı. Prensesin ilişkileri, dedikoduları yeniden renklendiriyor.” Bir çocuğun arkasına gizlenmiş bir fotoğrafçı. Her yanda bir göz, her yanda bir objektif var.

 

Agnes, yıllar öncesine çocukluk yıllarına gitti bir an ve Tanrı’nın kendisini sürekli gözlediği düşüncesiyle nasıl büyülenmiş olduğunu düşündü. Bu hazzı insanların görülmekten, istemeden görülmekten çok özel anlarında görülmekte, görülmekten ve görülerek tecavüze uğramaktan duydukları çılgınca zevki ilk kez kuşkusuz o zaman duymuştu. Dindar olan annesi onu yalan söyleme alışkanlığından, tırnaklarım kemirmekten, burnunu karıştırmaktan vazgeçirebilmek umuduyla Tanrı seni görüyor’ derdi. Ama bütünüyle ters teperdi bu.

İngiltere kraliçesinin kız kardeşini düşündü ve ‘Şimdi Tanrı’nın gözünün yerini fotoğraf makinası aldı’ diye mırıldandı. Yaşam herkesin katıldığı bir sefahat alemine dönüştü. Doğum yıl dönümünü kutlamak üzere Ekvator bölgesine gitmiş İngiltere prensesini bir plajda çırılçıplak görmek mümkündür. Görünüşte fotoğraf makinası yalnızca ünlü kişilerle ilgileniyor ama zevkle hiçbir ilgisi olmayan, yalnızca hiç kimsenin hiçbir yere kaçamayacağını ve herkesin herkese bağlı olduğunu büyük bir törenle bildiren bu genel sefahat alemine sizin de katılmanız ve ünlü olmanız için bir uçağın yakınlarınıza bir yere düşmesi ve gömleğinizin tutuşması yeterlidir.

Bir gün birisiyle buluşmuştu. Ama büyük bir otelin lobisinde kendisine sarılmış durumdayken birdenbire, omuzundan geçirilmiş çaprazlamasına duran bir kayışa bağlı meşin çantasıyla blucinli ve deri ceketli biri çıkmıştı ortaya: Diz çökmüş ve gözünü fotoğraf makinasına dayamıştı. Agnes elini sallayarak, fotoğrafının çekilmesini istemediğini anlatmaya çalışmış, ama adam İngilizce bir şeyler mırıldandıktan sonra gülerek ve pire gibi oradan oraya zıplayarak birkaç kez düğmeye basmıştı. Önemsiz bir oluntu: O gün otelde bir kongre vardı. Dünyanın çeşitli ülkelerinden gelen bilginlerin hatıra fotoğrafları çektirme yeri amacıyla bir fotoğrafçı kiralanmıştı. Ama Agnes arkadaşıyla buluşmasıyla ilgili her hangi bir tanıklığın, herhangi bir yerde bulunması fikrine katlanamıyordu. Ertesi gün, otele gidip bütün fotoğraflarını satın aldı. Negatiflerini de istedi ama bu isteği arşivlere yerleştirilmiş oldukları gerekçesiyle geri çevrildi.

Hiçbir tehlike olmamasına karşın yaşamının bir saniyesini bile bütün öteki saniyeler gibi zamanın akışı içinde hiçliğe dönüşmek yerine kopup ayrılmasına ve bir gün budalaca bir rastlantının zorlamasıyla iyi gömülmemiş bir ölünün mezardan çıkması gibi canlanması düşüncesiyle bunalıyor ve bu saplantıdan bir türlü kurtulamıyordu.

Siyaset ve kültüre daha fazla ağırlık veren bir başka dergi aldı eline. Sayfalar yüzler, yüzler, yüzlerle doluydu. Derginin kitap tanıtma yazılarına ayrılmış son bölümünde bile bütün yazılarla ilgili yazarların birer fotoğrafı konmuştu. Yazarlar çoğu zaman tanınmamış kişiler olduğundan bu fotoğrafların gerekliliği kabul edilebilirdi ama burnunu ve çenesini artık herkesin ezberlediği Cumhurbaşkanını beş ayrı fotoğrafının gerekliliği nasıl açıklanabilirdi? Elindeki dergiyi ilk sayfasından son sayfasına kadar, hesaplayarak yeniden gözden geçirdi; 91 fotoğraf yalnızca bir yüz gösteriyordu; 41’inde yüz ve beden birlikte gözüküyordu: 23 grup fotoğrafında 93 yüz ve insanların anlamsız ya da işlevinin olmadığı 11 fotoğraf. Dergide toplam 223 yüz vardı.

Sonra Paul geldi ve Agnes düşüncelerini anlattı ona.

Kocası:

Evet insan siyasete, başkalarının sorunlarına kayıtsız kaldıkça yüzlere takıyor. Çağımızın bireyciliği bu dedi.

Bireycilik. Komadayken kamera seni filme alıyorsa bireycilik nerede? Tam tersine, bireyin artık kendisine ait olmadığı bütünüyle başkalarının malı olduğu çok açık. Çocukken anımsarım, birinin fotoğrafı çekilmek istendiğinde, ondan izin alınırdı. Bana bile sorardı büyükler ‘Söyle bakalım küçük fotoğrafını çekebilir miyiz?’ Derlerdi. Ve sonra bir gün hiç kimse bir şey sormamaya başladı. Kamera hakkı bütün hakların üstüne çıkarıldı ve o günden sonra her şey bütünüyle değişti.”

Yararlanılan Kaynaklar

Ahmet Oktay, Toplumsal Değişme ve Basın,

Bilim, Felsefe, Sanat Yayınları. İnceleme Dizisi: İstanbul 1987. ss.96-97.

Cumhuriyet Gazetesi, İstanbul, 5 Temmuz 1992, ss.2.

Aktüel Dergisi, 22-26 Nisan 1992, ss.56, İstanbul

John Berger, Görme Biçimleri, Metis Yayınları, İstanbul 1990, ss. 7-8, 20.

Umberto Eco, Günlük Yaşamdan Sanata, Adam

Yayınları, İstanbul, 1991, ss.188.

Nuri İnuğur, Basın ve Yayın Tarihi, ÜTİA Nıhad Sayar, Yaym ve Yardım Vakfi Yayınevi, İstanbul, 1978, ss.122.

Yazgülü Aldoğan Günümüz Türk Basını -3, A.Ü SBF Basın Yayın Yüksek Okulu Yıllığı 1981, Ankara, 1981, ss.272.

Pamela Shoemaker, James Fosdick, Hoıv Varying Reproduction Methods Affects Response to Photograpfıs, Joumalism Quarterly, Colombia, Spring 1982, ss.13-14.

Yazgülü Aldoğan, A.g.e., ss.272.

Ahmet Oktay, A.g.e., ss.99.

Ertuğrul Özkök, Sanat İletişim ve İktidar, Tan

Yayınları, Ankara, 1982, ss. 167-168.

Yüzgülü Aldogan, A.g.e., ss.273.

Milan Kundera. Ölümsüzlük, Afa Yayınları, İstanbul 1990, ss.39-42.

Sh:259-270

Kaynak: Doç. Dr. Nurdoğan RİGEL, RÜYA KÖRLEŞMESİ, Der Yayınevi-2000, İstanbul

 

KAYNAKLAR

Adler Alfred, İnsan Tabiatını Tanıma, İş Bankası Yayınları, Ankara, 1994.

Alatlı Alev, Or’da Kimse Var mı?, Kitap-2, Boyut Yayınları, İstanbul, 1992.

Alatlı Alev, Schrödinger’in Kedisi (Kabus), Boyut Yayınları, İstanbul, 2000

Aldoğan Yazgülü, Günümüz Türk Basını-3, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın Yayın Yüksekokulu, Ankara 1981

Antonoff Michael, Living in a Virtual World. Popular Science Magazine. NevvYork, Haziran 1993.

Atiker Erhan, Modemizm ve Kitle Toplumu, Vadi Yayınları, Ankara, 1998.

Auge Marc, Unutma Biçimleri, Çeviren: Mehmet Sert, Om Yayınları, İstanbul, 1999

Aymaz Göksel, Kitle İletişimde Meta Seyri ve Reality Show,

Evrensel Kültür, İstanbul, Mart, 1994.

Baltaş Acar, Baltaş Zühal, Bedenin Dili, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1992.

Baraes James, Clinton’s Moment, National Journal, Washington, Sayı: 28.

Bayramoğlu Nisa, ABD deki Lobi Faaliyetleri, Ankara, 1985.

Berger John, Görme Biçimleri, Çeviren: Yurdanur Salman, Metis Yayınları, İstanbul, 1990.

Bianchi Suzanne, John Robinson, What Did You Do Today? Children’s Use of Time, Family Composition and The Acçuisition of Social Capital, Journal of Marriage and The Family, National Council on Family Relations, Vol: 59, No:2, Main, May. 1997.

Biddick Kathleen. Fen Bilimleri ve Beşeri Bilimlerde Bellek İmparatorluğu, Cogito, Sayı: 13, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1998

Binbirgece Masalları, Çeviren: Alim Şerif Onaran, Afa Yayınları, İstanbul, 1992.

Bimbaum H.Jeffrey. The Lobbyists, The American Enterprise, Washington, Kasım-Aralık, 1992.

Birnbaum H.Jeffrey. The Lobbyists: How Injluence Peddlers Get Their Way in Washington. Times Books, Random House, Washington, 1992.

Blanc Henri Frederic, Uyku İmparatorluğu, Çeviren: Coşkun Deniz Ercan, Can Yayınları, İstanbul, 1994.

Bordwell David, Making Meaning, Harvard University Press, Cambridge, 1996.

Borges Jorge Luis, Düşsel Varlıklar Kitabı, Çeviren: Bora Komçez, Mitos Yayınları, İstanbul, 1992.

Borges Jorge Luis, Dantevari Denemeler, Shakespeare’in Belleği, Çeviren: Peral Bayaz Charum , İletişim Yayınları, İstanbul, 1999.

Buzan Tony, Keene Raymond. Dehanın El Kitabı, Çeviren: Sinem Gül, Sabah Yayınları, İstanbul, 1996.

Bums, Petason, Cronin, Government by the People, Prentice Hail, New Jersey, 1978

Calvino Italo, Amerika Dersleri, Çeviren: Kemal Atalay, Can Yayınları, İstanbul, 1994.

Ccinnetti Elias. Körleşme, Payel Yayınları, İstanbul, 1984 Chen Milton, The Smart Parents Guide to Kids TV, KQED Books, San Francisco, 1994.

Chomsky Noam, Medya Denetimi, Çeviren: Şen Süer, Tüm Zamanlar Yayıncılık, İstanbul, 1993.

Cole Michael, Cole Sheila, The Making of Mind: A. R Luria: A Personal Account of Soviet Psychology, Harvard University Press, Cambridge, 1994.

Connerton Paul. Toplumlar Nasıl Anımsar? Çeviren: Alaaddin Şenel, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1999.

Cooper Ken, Sözsüz iletişim, İlgi Yayınları, İstanbul, 1989 Cüceloğlu Doğan, İnsan İnsana, Altın Kitaplar, İstanbul, 1982.

Çiğdem Ahmet, Akıl ve Toplumun Özgürleşimi, Vadi Yayınları, Ankara, 1997.

David Ritchie, Information, Sage Publication. London, 1991. Dennis E. Everette. Reflections on The State of Field of Communication, University of Texas, Austin, 1994.

Deren Seçil, Angst ve Ölümsüzlük. Doğu-Batı Dergisi, Yıl: 2, Sayı: 6, Şubat, Mart, Nisan 1999, Ankara.

Eco Umberto, Gülün Adı, Çeviren: Şadan Karadeniz, Can Yayınları, 10. Baskı, İstanbul, 1999.

Eco Umberto, Açık Yapıt, Çeviren: Yakup Şahan, Kabalcı Yayınları, İstanbul, 1992.

Eco Umberto, Günlük Yaşamdan Sanata, Çeviren: Kemal Atakay, Adam Yayınları, İstanbul, 1991.

Elam Harriet, Türkiye’nin Dışarıdaki İmajı, ABD Haberleri Dergisi, Ankara, Sayı: 9, Eylül, 1992.

Ellul Jacques, Sözün Düşüşü, Çeviren: Hüsamettin Arslan, Paradigma Yayınları, İstanbul, 1998

Erhat Azra. Mitoloji Sözlüğü, Remzi Yayınları, İstanbul, 1989. Fiske John, İletişim Çalışmalarına Giriş, Çeviren: Süleyman İrvan, Ark Yayınları, Ankara, 1996.

Foucault Michel, The Archeology of Knowledge, Pantheon Books, NewYork, 1972.

Freire Paulo, Macedo Donaldo. Okuryazarlık: Sözcükleri ve Dünyayı Okuma, Çeviren: Serap Ayhan, İmge Yayınları, Ankara, 1998.

Frolou Ivan, Felsefe Sözlüğü, Çeviren: Aziz Çalışlar, Cem Yayınları, İstanbul, 1997

Fromm Erich, Kendini Savunan İnsan, Çeviren: Necla Arat, Say Yayınları, İstanbul, 1991.

Fromm Erich, Rüyalar, Masallar, Mitoslar, Çeviren: Aydın Aytan, Kaan ökten, Arıtan Yayınları, İstanbul, 1990.

Fromm Erich, Sevme Sanatı, Çeviren: Nilhan Eray, Olgu Yayınları, İstanbul, 1993.

Gawoll Hans Jürgen. Nietzsche ve Avrupa Felsefesi, Afa Yayınları, İstanbul, 1996.

Gilligon James, Violence, Vintage Books, New York, 1996.

Goethe Johann Wolfgang, Genç Werther’in Acılan, Çeviren: Nihat Ülner, Öteki Yayınları, Ankara, 1992.

Hensley Dennis, Millennium Approaches, Avon Book, New York, 1998.

Huxley Aldous, Cesur Yeni Dünya, Çeviren: Ender Gürol, Güneş Yayınları, İstanbul, 1989.

Huxley Aldous, Yarın, Yarın, Yarın, Çeviren: Levent özşar, Ekim Yayınları, Bursa, 1995.

Huyssen Andreas, Alacakaranlık Anılan, Çeviren: Kemal Atakay, Metis Yayınları, İstanbul, 1999.

İnuğur Nuri, Basın ve Yayın Tarihi, İİTİA Nihad Sayar Yayın ve Yardım Vakfı Yayınevi, İstanbul, 1978.

İrvan Süleyman, Medya, Kültür, Siyaset, Ark Yayınları, Ankara, 1997 İstanbul, 1984.

Jacoby Russell, Belleğini Yitiren Toplum, Çeviren: Hakan Atalay, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1996.

Jensen Bruhn Klaus. News as Jdeology: Economic, Statistics and Political Ritual in TV Network News, Journal of

Communication, Winter, 1987, Vol: 37, Oxford University Press, New York.

Jory David, Jory Julia, Dictionary of Sociology, Harper Collins Publishers, Glasgow. 1995.

Jung Cari, Bilinç ve BiUnçattı İşlevi, Say Yayınları, İstanbul, 1994. Kapferer Jean Noel, Dedikodu, Söylenti, İletişim Yayınları, İstanbul, 1992.

Keane John, Şiddetin Uzun Yüzyılı, Çeviren: Bülent Peker, Dost Yayınları, Ankara, 1998.

Keymen, Mutman, Yeğenoğlu, Oryantalizm, Hegemonya ve Kültürel Fark, İletişim Yayınları, İstanbul, 1996.

Kılıçbay Mehmet Ali, Uygarlığın Ödülü Olarak Kaygı, Doğu-Batı Dergisi,Yıl: 2,Sayı: 6, Şubat, Mart, Nisan, 2000, Ankara. Koch Joachim, Gerçekliğin Yayılması Ya da İllüzyonlarla Oynama, Sinematek Aylık Haber Bülteni, İstanbul, Aralık 1992. Kozanoğlu Can, Cilalı İmaj Devri, İletişim Yayınları, İstanbul, 1992. Kundera Milan, Ölümsüzlük, Çeviren: İsmail Yerguz, Afa Yayınları, İstanbul, 1990.

Lefebvre Henri. Modem Dünyada Gündelik Hayat, Çeviren: Işın Gürbüz, Metis Yayınları, İstanbul, 1999.

Lingis Alphonso, Ortak Birşeyleri Olmayanların Ortaklığı, Çeviren: Tuncay Birkan, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1997. Mestroviç Stjepan, Duygu Ötesi Toplum, Çeviren: Abdullah Yılmaz, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1999.

Milbum A. Michael, Sosyal Psikolojik Açıdan Kamuoyu ve Siyaset, Çevirenler: Ali Dönmez, Veli Duyan, İmge Yayınları, Ankara, 1998

Moody Kate. Groıving Up on TV, The New York Times Books, New York. 1980.

Morley David, Robins Kevin. Kimlik Mekanları, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1997.

Mutlu Erol. İletişim Sözlüğü, Ark Yayınları, Ankara, 1995. Nasbitt John. Global Paradoks, Avon Books, New York, 1994 Neumann Noelle Elisabeth. Kamuoyu, Çeviren: Murat Özkök, Dost Yayınları, Ankara, 1998.

Oktay Ahmet, Toplumsal Değişme ve Basın, BFS Yayınları, İstanbul, 1987.

O’Sullivan Tim. John Harley, Danny Saunders. Martin Montgomery, John Fiske. Key Concepts in Communication and Cultural Studies, Routledge, London, 1996.

Özakpınar Yılmaz, Hafıza Yanılmalarının Doğuşu ve İki Ayn Hafıza Kodu Teorisi, Kubbealtı Yayınları, İstanbul, 1997. özakpınar Yılmaz, Hafıza, Kubbealtı Yayınları, İstanbul, 1997.

Özkök Ertuğrul, Kitlelerin Çözülüşü Tan Yayınları, Ankara, 1985 Özkök Ertuğrul, Sanat, İletişim ve İktidar, Tan Yayınları, Ankara, 1982.

Palmer Echvard, TV and America’s Children, Oxford University Press, NewYork, 1988

Pamuk Orhan. Beyaz Kale, İletişim Yayınları, İstanbul, 1985.

Pavlik John, Dennis E.Everette, New Media Technology: Cultural and Commercial Perspective, Allyn and Bacon, Boston, 1996.

Piaget Jean, Epistomoloji ve Psikoloji, Çeviren: Seçkin Selvi, Sarmal Yayınları, İstanbul, 1992.

Postman Neil, TV: Öldüren Eğlence, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1994

Said Edvvard. Orientalism, Penguin: Harmondsworth, 1978.

Sanders Barry. öküzün A’sı, Çeviren: Şehnaz Tahir, Aynntı Yayınları, İstanbul, 1999.

Schramm Wilbur, The Process and Effect of Mass

Communication, University of Illinois Press, Urbana, 1954 Seguela Jacques, Yann Çok Star Olacak, Afa Yayınları, İstanbul, 1990.

Severin Verner, James Tankard, İletişim Kuramları, Çevirenler: Ali Atıf Bir, Serdar Sever, Anadolu Üniversitesi Yayınları, Eskişehir, 1994.

Shoemaker Pamela, Fosdick James. How Varying Reproduction Methods Affects Response to Photographs,

Joumalism Quarterly, Columbia, Spring, 1982.

Simmel Mario, Çalınmış Rüyalar, Çeviren: Ahmet Cemal, Ahmet Arpad, Altın Kitaplar, İstanbul, 1975.

Simon Herbert, Edebiyat Eleştirisi: Bilişsel Bir Yaklaşım Cogito, Sayı: 13, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1998

Smith Conrad. Reporters, Neıvs Sources and Scientific Intervention; The Neıv Madrid Earthquake Prediction,

Public Understanding Science, Vol: 5, London, 1996.

Sözen Edibe, Medyatik Hafıza, Timaş Yayınları, İstanbul, 1997. Sözen Edibe. Söylem: Belirsizlik, Mübadele, Bilgi, Güç ve Refleksivite, Paradigma Yayınları, İstanbul, 1999.

Toffler Alvin, Üçüncü Dalga, Çeviren: Ali Seden, Altın Kitaplar, İstanbul, 1984.

Toffler Alvin, Uyumlu Şirket, Çeviren: Yakut Güneri, İlgi Yayınları, İstanbul, 1989

Toffler Alvin, Yeni Güçler, Yeni Şoklar, Çeviren: Belkıs Çorakçe, Altın Kitaplar, İstanbul, 1992.

Tokgöz Oya, Temel Gazetecilik, Ankara Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu Yayınları: 8, Ankara, 1987.

Tolstoy Lev, Diriliş, Çeviren: Nihal Talay, Cem Yayınları, İstanbul, 1983.

Torrey Fuller, Out Of Shadoujs, John Wiley Sons, New York, 1997. Trent Judith, Friendenberg Robert, Political Campaign Communication. NewYork, 1991.

Türkoğlu Nurçay, Seyirlik Ölümler, Marmara iletişim Dergisi, Sayı: 2, Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Yayını, İstanbul, Nisan 1995

Ünsal Yüksel, Bilimsel Reklam ve Pazarlamadaki Yeri, İstanbul, 1984

Vassaf Gündüz, Cehenneme övgü. Çevirenler: Ömer Madra, Zehra Gençosman, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1992.

Vassaf Gündüz, Cennetin Dibi, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1996.

Virilio Paul, A Topographical Amnesia, The Visual Culture Reader, Routledge, London. 1999.

Webster Frank, Theories of Information Society, Routledge, London,1995

Wilcox Dennis, Ault Philip. Agee Varren, Public Relations Strategies and Tactics, Harper Row Publisher Inc, New York. 1986. Yalom Irvan. Varoluşçu Psikoterapi, Çeviren: Zeliha İyidoğan Babayiğit, Kabalcı Yayınları, İstanbul, 1999.

Yener Tevfik. Filmler, Yalanlar, Eksikler, Çizgiler, Oscar TV Magazin, 19-25 Aralık 1992 Yıllığı, Ankara, 1981 Yüksel Haluk Ahmet, İkna Edici İletişim, Anadolu Üniversitesi Yayınları, Eskişehir, 1994.

Zerzan John, Gelecekteki İlkel, Çeviren: Cemal Atila, Kaos Yayınları, İstanbul, 2000

Zıllıoğlu Merih, iletişim Nedir?, Cem Yayınları, İstanbul, 1994. Zülal Aslı, Yaşam Kitabımız Bellek, Bilim Teknik Dergisi, Sayı: 389, Tübitak Yayınları, Ankara, Nisan 2000.

Zweig Stefan, Dünya Fikir Mimarları, Cilt: 2, Çeviren: Ayda Yörükan, İş Bankası Yayınları, Ankara, 1991

Zweig Stefan, Sigmund Freud Cinselliğin Yeryüzü, Çeviren: Ali Avni öneş, Broy Yayınları, İstanbul, 1991

Kaynak: Doç. Dr. Nurdoğan RİGEL, RÜYA KÖRLEŞMESİ, Der Yayınevi-2000, İstanbul

 

 

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

....

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.