İNSANLARI ŞEKİLLENDİR/Yönlendir, Çözüm Oldu Desin

 

İnsan bir birey olduğu gibi kendi başına da bir toplumdur. İnsan bağıntısız olmadığı gibi, yalnız yaşaması da pek mümkün değildir. Bu meyanda insan “ferdî cemaatini”  veya “içtimâi cemaatini” oluştururken, varsayılan bir “yönlendirme” nin içinde olabileceği kesinleşmiş mevzulardandır. Ancak “yönledirme” deki hassasiyetin ve iyiliğin temel çatısını kim/kimler tayin edecek sorunsalı vardır.

İyilik düşüncesi, ne / kim elinde olursa olsun, bu hususta samimi olanların az / azaldığı bir zamanları yaşamaktayız. “Her bir yönlendirme bilinçli veya bilinçsiz bir görünüm arz eder.” 

Öyle ise, çözüm bulmak için ne yapmalıyız, diye düşünebilirsiniz. Bir şey yapmanıza gerek yok, ben dahi bu yazıyı yazarken, sizin bir yöne yönlenmenizi sağlamış bulunuyorum.  Aslında çözüm, Allah Teâlâ’nın insanın varlığındaki cevhere ihsan ettiği fıtrat/irade ve göndermiş olduğu rasüller/ilâhî kitaplarda bulunmaktadır. İlâhî kitaplar hususunda milletler ayrı ayrı düşünse de sonuçta ilâhîliğinde birer hakikat gizli olduğu kesindir. Allah Teâlâ’nın “Ruhumuzdan üfledik” buyurması, “o şey/şeylerin varlığına bir hakikatimizi ihsan buyurduk” la eş anlama gelebilmektedir.  Bu nispet  iddiaa sahiplerinin düzeyine karşı gelen yüzdelik oranıdır. Onda kabul edilen limitte her insan/varlık için farklı boyuttadır. Yine Allah Teâlâ’nın “dinde zorlama yoktur” demesi bu manaya gelmektedir. Eğer varsaydığımız ilâhî boyut ve hikmet olmasaydı birçok cemaat yıllarca peygamberliği olmadığı halde bazı kişilerin eserlerini yıllarca mütalaa edemezlerdi.

Asıl mevzuya gelecek olursak, tarih boyunca “yönetmek”, “muktedir olmak”, “anılmak”, “atalar yolunun sahibi/lideri olmak” “kalmak/ anılmak”egosunda birçok şahsiyet var olamazdı. İleriye çıkmış olan bu insanların hataları ise “madenler seviyesinde olan insanları” kendi “kutsal çemberi”ne dahil etmek için uğraşıp durmalarıdır.  Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin “Beni kul Rasül” diye anın kelâmı boşuna söylenmemiştir. Neticede mahlûkat yaptığı/ulaşamadığı hayallerin sonunda, ihtiyar dünyayı sahibi olan “Kahhar Allah Teâlâ’ya” bırakıp gittiler. İnsanlar, her ne kadar kendi için büyük olduğu zannetse  “Gerçekten insan üzerinden öyle uzun bir süre gelip geçti ki o anılmaya değer bir şey bile değildi?!” (Kur’ân-ı Kerim, Dehr, 1. Ayet)

Gurur, kibir, hırs, zulüm…. gibi vahşiyatı çağrıştıran cahiliye huylarını dizginleyemeyen insanoğlunun maddî kazancı bu dünyadan gözünün çukurunu dolduracağı bir karış topraktır. Başkası da değildir. Ancak duymak ve bilmenin değersiz olduğu, sosyal hayatın ahtapotlaştığı bir çağda yaşıyoruz.  Öyle ki bir mecliste doğru ve yanlış mefaat için beraberce saf tutabilir, Dorian Gray’i aratmayacak şeytânî hallerimizle hayatımız blumia nevrozuna düşmüş durumdadır. Bu sıkıntı her kesim için geçerlidir. Yaz/çiz/söyle boşuna gibi oldu. Mesela; Michael Moore’un hazırladığı THE CORPORATİON-Şirket (2003) belgeselindeki sözleri bu durumu çok iyi açıklıyor:

“Bu anlattıklarımızın çok ironik olduğunu düşünmüşümdür” yani tüm bunları yapabiliyorum ve yine neredeyim? Görsel medyadayım. Büyük şirketlerin sahipleri olduğu stüdyolar tarafından yayınlanıyorum. Şimdi ben, temsil ettikleri her şeye karşıyken beni neden yayınlıyorlar?

Ve ben onların parasıyla onların inandıklarına karşı çıkıyorum. Tamam mı? Evet çünkü onlar hiç bir şeye inanmazlar. Beni yayınlarlar çünkü bilirler ki benim filmimi veya TV gösterimi izlemek isteyen milyonlarca insan var ve böylece para kazanacaklar. Ve ben de düşüncelerimi ortaya koyabiliyorum çünkü kamuoyunun kapitalizmdeki bu inanılmaz kusur boyunca sürüyorum açgözlülük kusuru. Anlatıldığı gibi zengin adam sana ipi satar onu asacağın ipi eğer bundan para kazanacağını düşünürse evet ben ipim.

Umarım. İpin bir kısmı. Ve yine inanırlar ki insanlar beni izlediğinde “veya belki bu filmi veya herneyse izlediğinde” sanırlar ki yani evet yani bilirsiniz bunu izlerler ve bir şey yapmazlar çünkü onların beynini uyuşturup onları aptallaştırmada öyle başarılı olmuşuzdur ki “yani hiç etkilenmeyeceklerdir…” “İnsanlar divanlarından kalkmayacaklar” ve gidip politik bir şey yapmayacaklardır. Buna inanıyorlar. Ben aksine inanıyorum. İnanıyorum ki bir kaç insan bu sinemadan çıkacak veya divanından kalkacak gidip bir şeyler yapacak bu dünyayı tekrar elimize geçirmek için herhangi bir şey.

Hulasa; insanları yönlendirmede kullanılan kuvvetlerin varlığı bilinci hepimizde oluşmuştur. Bu etkenlerin en yücesi ise “iletişim ve medya” dır.  Öyle ki bazıları tarafından “Deccal” diye anılması boşuna değildir. Bahsedilenlerin özyapılarında “kazancın her türü mubahtır” mantığı ile hareket ettiklerini de düşünürsek, insanlık kaybeden konumunda kalacak gibi görünüyor.  Bu hususa devlet yönetimleri mantığı da buna dahil olmuştur…………….

Sözü buradan “Ericksoncu Psikoterapi, Temel Yapılar I” isimli dört ciltlik eserin birinci kitabından sizlere bazı şeyleri paylaşarak bırakmak istiyorum. Alıntılarda bazı hususları daha iyi anlamakta zorlanmayacağınızı umarım.

İhramcızâde İsmail Hakkı

****************

TRANSSIZ HİPNOTERAPİ

Paul Watzlawick

Psikoterapiyle ilgili tezim, psikoterapinin birçok yönünün belirsiz, tartışmalı ve çelişkili olduğudur. Özellikle de psikoterapinin asıl aracının -dilinyeterli derecede anlaşılmadığını düşünüyorum.

Bu kısımda dilin bu özelliklerinin kendi içinde terapötik olarak adlandırabileceğini, sadece içeriği değil, yapısı dolayısıyla da kişide davranış değişikliği sağlayabileceğini göstermek istiyorum. Dilin bu özellikleri hipnozda uzun bir süre kullanılırken garip bir şekilde psikoterapide çok az ilgi görmüştür.

Bu konuda detaya girmeden önce bahsedeceğim hiçbir konunun insan davranışıyla ilgili ilkel; etkileşimsel ve sistemik görüşün temellerini görmezden gelen bir bakış açısını (insanların soyutlanmış bireyler olarak yaşadığını ve bu yüzden tek hücreliler gibi davranılabileceğini öngören geleneksel görüşü) ima etmediğimi vurgulamak istiyorum. Herkesin bildiği gibi bu temeller, geleneksel terapi okullarından farklı olarak dilin bir açıklama, yüzleşme, yorumlama ve dolaylı olarak çoğu zaman iç görü yapma aracı olduğu görüşü üzerinedir.

Fakat dil çok daha büyük bir potansiyele sahiptir. Mesela 13. yüzyılda İmparator II. Frederick tarafından gerçekleştirilen deneyi göz önüne alalım. Bu deneyi imparatorun tarihçisi Fra Salimbene di Parma rapor etmiştir, imparator, doğumdan itibaren insan diliyle hiç tanışmamış, hayattan soyutlanmış bebeklerin aynı anda Yunanca, Latince ve İbranice konuşmaya başlayıp başlamayacağını merale etmiş ve bunun üzerine bu deneyi gerçekleştirmiştir. Maalesef, deneklerin hepsi ölmüşlerdir. Yedi yüzyıl sonra Rene Spitz (1945, s. 53-74) deneklerin ölümüyle sonuçlanan bu deneyin açıklamasını hastanecilik ve marasmus (son derecede zayıflık; bedenen kuvvetten düşme; marazm) üzerine yaptığı çalışmalarla elde etmiştir.

Dilin insanları etkileyebilmesi konusu tabii ki daha uzun bir süreden beri çalışma konusudur. Bu konu en az M.Ö. 5. yüzyılda yani retorik bilimi insanları ikna etme (yani gerçekliğe bakışlarını değiştirme) yolu olarak Yunan filozoflar tarafından ortaya atıldığından beri çalışma konusudur.

Tüm bu bahsettiklerim “Transsız Hipnoterapi” başlığı altında açıklamaya çalıştığım konu, dilin bu yönde kullanımıyla ilgilidir. Genel anlamda attığım bu başlık dilbilimsel yapılarla veya Wittgenstein’ın da dediği gibi dil oyunlarıyla ilgilidir. Bu dil oyunları, öncesinde herhangi bir hipnotik endüksiyon olmamasına rağmen gerçekten inanılmaz bir etkiye sahiptirler. Milton Erickson özellikle uzmanlık hayatının ikinci yarısında bu gibi yapıları gittikçe artan bir sıklıkla kullanmıştır. Dilin bu yöndeki kullanımı Zihinsel Araştırmalar Enstitüsündeki çalışmalarımızda da önemli bir yer edinmiştir

Öyleyse transsız hipnoterapi, kökleri hipnozda olan (ya da en azından ağırlıklı olarak onda kullanılan) bu dil oyunlarını içeriyor demektir. Fakat daha fazlasını karşılayabilir ve daha geniş genel psikoterapi bağlamında uygulanabilir. Akla ilk gelen teknik ve müdahalelerin listesi aşağıdaki gibi olabilir. Fakat bu listenin tüm teknikleri içerdiği düşünülmemelidir:

 

  1. Hastanın “dilini” öğrenmek ve bu dili kullanmak;
  2. “Olumsuz” ifadelerden ve genelde olumsuz yapılardan kaçınmak;
  3. Kelime oyunları, özetlemeler, dolaylamalar vb.;
  4. Erken önlem alma;
  5. Çözümlenmemiş kalıntılar;
  6. (Hastanın) direncinden faydalanmak (hatta daha sonra yararlanmak için bu direncin ortaya çıkması için kasıtlı bir uğraş verilebilir.);
  7. Hikâye anlatma ve metafor tekniğinin çeşitlerini kullanmak;
  8. Kafa karıştırma tekniği;
  9. En kötü fantezi tekniği

 

Beyinsel asimetri teorisinin terminolojisini kullanan bir kişi yukarıda listelediğimiz bu müdahale şekillerinin hepsinin beynin “sağ tarafına yönelik” olduğunu düşünebilir. Fakat böyle bir fikir, beynin sağ tarafındaki fonksiyonlardan yararlanmak istendiği takdirde dikkate alınmalıdır. Ayrıca böyle bir fikrin dikkate alınması için uygulayıcı kişinin daha önce bahsettiğimiz psikoterapi dilini bırakmış olması gerekmektedir. Bu iki dil arasındaki fark ille olarak Galen (1974) tarafından şu şekilde ifade edilmiştir:

Senfoni orkestrası konserinde bulunma deneyimi kelimelerle ifade edilmez. Aynı şekilde “Demokrasi bilinçli katılımı gerektirir” sözünü de şekiller aracılığıyla ifade etmek hayli zordur.

……………….

KURGULAMA -MANİPULASYON

Bizler kendi kurgu veya gerçeklik dünyamızda mahkûmuzdur. Factum (İngilizce fact=gerçek) kelimesi jacere (üretmek, yapmak) kelimesinden türemiştir. Bu yüzden bulunmuş anlamını değil yapılmış anlamını taşır. İlle bakışta böylesine kurgusal bir dünyada var olmamız imkânsız gibi görünmektedir. Fakat tıpkı zifiri karanlık bir odadan hiçbir şeye çarpmadan geçen insanlar gibi biz de sonunda somut sonuçlara ulaşırız.

Tüm bu bahsettiklerimiz yeni şeyler değildir. Alman filozof Hans Vaihinger (1924) doğal bilimlerin bile kurgusal ve hayali kavramlardan ve pratik sonuca ulaşıldığında saf dışı bırakılan unsurlardan yola çıkarak nasıl somut sonuçlara ulaştığını anlatabilmek için sekiz yüz sayfalık bir açıklama yazmıştır. Bu anlattıklarımıza örnek olarak geometride dairenin çok köşeli bir yüzeymiş gibi kabul edilmesini gösterebiliriz. Bu kurgu sayesinde doğrusal geometri dairenin herhangi bir yerindeki eğimine uygulanabilir. Böylece geometrici istediği sonuçlara ulaşabilir. Bu sonuçlara ulaştıktan sonra da yararlanılan kurgu önemsizleşir. Vaihinger bu konuda birçok örnek vermiştir. Şimdi bahsedeceğimiz örnek biraz önceki örnekten daha önemli ve daha geneldir. Örneğimiz insanların özgür iradeye sahip olmasıyla ilgili kurgudur. Bu kurgunun varlığı ispat edilmemiştir ve ispat edilemez. Başka bir deyişle tüm insanlar sanki herkes özgürmüş gibi davranır ve dünyayı öyle görürler. Bunun sonucunda ise insan ilişkilerinde her zaman için sağlıklı bir sıralama ortaya çıkar. Vaihinger bu fikir etrafında arayışını sürdürürken, hüküm verirken bu özgürlük kurgusunu baz alan yargıçların esasında özgürlük kurgusunu incelemediklerine dikkat çekmiştir. Kanunlar olmadan sosyal düzen olmayacağı için yargıçlar sanki bu kurgu gerçekten varmış gibi davranırlar. Sosyal düzeni sağlamak için de özgürlük kurgusu icat edilmiştir.

Bu kurgulama süreci şu şekildedir: 1) Pratik çözüm gerektiren bir durum ortaya çıkar; 2) Kurgusal, “sanki öyleymiş gibi” bir varsayım yapılır; 3) Kurgusal varsayım somut bir gerçekmiş gibi duruma uyarlanır, böylece kurgusal olmayan, kullanılabilir bir çözüm elde edilir; 4) Bu aşamadan sonra kurgu saf dışı bırakılabilir. Zaten somut bir çözüm yarattığı için artık bu kurguya ihtiyaç duyulmamaktadır. Bir yerde Vaihinger bu süreci kısaca şöyle özetlemiştir: Mantığa giden yol mantıksızlıktan geçer.

Okul günlerimden hayali rakam i’nin (-1in karekökü) ilginç özelliklerini hatırlıyorum. Bu matematiksel bir işlemdi. Rakamı karekökten çıkartmak için bu hayali rakam, hayali rakamın bu işleme uygulamanın mümkün olmadığı açıkça belliyken, sanki uyarlanabilirmiş gibi uyarlanırdı. Fakat i sayısının sosyal bilimlerdeki dengi olan paradoksun felsefede ve (bize daha yakın olan) insan ilişkileri sahalarında sebep olduğu yıkım ile ilgili kitaplar yazıldığında ne matematikçiler ne fizikçiler ne de mühendisler bu durumdan etkilendi. Onlar i sayısının kullanılabilir sonuçlar üretebilmek için çok önemli bir araç olduğu konusunda ısrar ettiler. Bugünkü fikir dünyasında da i sayısı gizemini koruyor ve i sayısının bu gizemini Avusturyalı romancı Robert Musil (1958) Genç Törless (Young Törless) isimli kitabında çok güzel bir şekilde ifade ediyor. Genç adam hayatında ilk defa bu hayali sayının neredeyse büyülü özellikleriyle karşılaşır ve şöyle der:

Nasıl anlatacağımı bilmiyorum. Şimdi şöyle düşün: Uzunluk, ağırlık veya somut bir şeyleri ifade eden normal tam sayılarla yani reel sayılarla bir hesaplama yapıyorsun. Sonuç olarak da reel (gerçek) sayılar buluyorsun. Fakat bu iki reel sayılar kümesi arasındaki bağ aslında var olmayan bir şeylerle kuruluyor. Bu sadece başlangıcında ve bitişinde kazıklarla yere çakılı olan bir köprüye benzemiyor mu? Yine de insan sanki köprü baştanbaşa kazıklarla yere çakılıymış gibi güvenle karşıya geçebiliyor. İşin bu kısmı yani ayrı yerlerde duran şeylerin bu şekilde yollarını bulması beni biraz sersemletiyor. Bunun nasıl olduğunu ancak Tanrı bilir. Bu gibi bir problemin altında yatan gücün, insana karşıya güvenli bir şekilde geçeceği konusunda bu kadar nüfuz etmesi bana çok gizemli geliyor. (s. 106)

Bu ilginç işleme verilebilecek en eğlenceli ve en ikna edici örnek, mirasını paylaştırmak için oğullarını toplayan babayla ilgili doğuda anlatılan hikâyedir.

Hikâyede baba, 17 deveden oluşan mirasını paylaştırmak için evlatlarını toplar ve büyük oğluna mirasının 1/2’sini, ortanca oğluna 1/3’ünü ve küçük oğluna da 1/9’unu bırakır. Adam ölür ama evlatları bir türlü mirası babalarının dediği gibi paylaşamazlar. Aslında siz de uğraşsanız siz de işin içinden çıkamazsınız. Sonunda devesiyle bir molla çıkagelir. Evlatlar ondan yardım isterler. “Bundan kolay ne var” der molla ve devam eder:

“Benim devemi de ekleyince on sekiz deve yapar. En büyük, sana 1/2’sini vereceksek bu dokuz deve eder. Ortanca oğlan, 1/3 altı deve eder. Senin hakkın altı devedir. Küçük oğlan, 1/9 da iki deve eder. Dışarıda bir deve kalıyor bu da benim devem.” Sözünü bitirince molla, devesine biner ve yoluna devam eder.

Muhtemelen “kurgu teknolojisi”nin ve terapötik bir araç olarak hikâye anlatmanın faydasını göstermek için daha iyi örnekler bulmak hayli zor olurdu.

Bunlarla beraber henüz tüm bu zekice fikirlerle nereye varacağımızdan bahsetmedim. Cevap şudur; bu fikirler hipnoza yeni bir ışık tutmaktadır. Genellikle hipnozun verilen bir durumla ilgili kişinin görüşüne gerçeküstü ve mantık dışı geçici bir unsur katarak gerçekleştirildiği düşünülür (bu noktada hipotezler yumuşak yapılarından çıkıp kabuklaşmaya başlarlar). Biraz önce sıraladığımız fikirlerin ışığında diyebiliriz ki bu bir kuraldır ve bizim gerçeklik deneyimimizle ilgili olduğu müddetçe bir tür istisna değildir. Başka bir deyişle sürekli öyleymiş gibi yaptığımız hileli (bu terimin alakalı olduğu kandırmacalı ve samimiyetsiz anlamlarını taşıdığı anlaşılmadığı sürece) bir dünyada yaşıyoruz. Sadece hipnoterapi değil genel anlamda terapi de öyleymiş gibi kandırmacasının birini daha az acı veren diğeriyle değiştirme teşebbüsü içindedir. Yeniden şekillendirme işleminin özü budur. Cloe Madanes hastalarına hayatlarındaki şeyler sanki zannettikleri gibi değilmiş de düzgün gidiyormuş gibi davranmalarını söylerken hayatlarımızın “sanki öyleymiş” gibi farz etmeye dayalı yönünden yararlanmaktadır. Kendi tecrübelerime göre Madanes bazı terapistler tarafından “sahte manipülasyonlar” yaptığı gerekçesiyle de eleştirilere maruz kalmaktadır. Bu terapistlerin kurgusu sadece nihai gerçekliğin kişiyi iyileştirdiği düşüncesidir.

Hatta hepimizin her zaman için trans halinde olduğumuzu söyleyecek kadar bile ileri gidebilirim. Tıpkı Calderon de la Barca’nın oyunlarından birisinde ustaca gösterdiği gibi hayat rüyadır, rüya hayattır. Başka bir deyişle Hint felsefesindeki gibi maya dünyasında yani görüntülerden oluşan bir dünyada yaşamaktayız.

Hayatlarımızın sanki öyleymiş gibi farz etmeye dayalı doğası, kendi kendini besleyen tahmin mekanizmalarından başka hiçbir yerde daha açık bir şekilde görülemez. Bu tahmin mekanizmalarının klinik önemini daha yeni yeni anlamaya başladık. Bir şey öyleymiş gibi davranarak bir gerçekliğe dönüştürme kurgusu yaratılır veya bu kurgu kendi gerçekliğini kendisi yaratır. Gerçeklik anlayışımızın temel ilkeleri de böylece ters düz olmuş olur. Hayali etki somut sebebi ortaya çıkarır; gelecek şu anı belirler; olayın tahmin edilmesi, tahmin edilenin gerçekleşen olay olmasını sağlar. Kendi kendisini besleyen tahminlerin sahip olduğu zihin dağıtma potansiyeli, Gordon Allport’un (1964) anlattığı şu olayda açıkça görülmektedir:

Avusturya’da yerel bir hastanede bir adam ölüm döşeğinde yatmaktadır. Doktorlar adama açıkça hastalığını teşhis edemediklerini fakat edebilmiş olsalardı muhtemelen hastalığı tedavi edebileceklerini söylerler. Birkaç gün sonra hastaneye ünlü bir doktorun geleceğini ve belki hastalığı teşhis edebileceğini ifade ederler.

Birkaç gün içinde beklenen doktor gelir ve hastaneyi dolaşmaya başlar. Ölüm döşeğindeki hastanın yanına geldiğinde hastaya bakar ve “MORİBUNDUS” diye mırıldar, sonra hastanedeki turuna devam eder.

Birkaç yıl sonra ölüm döşeğindeki o hasta doktoru arar ve şöyle der: “Teşhisiniz için teşekkür etmeyi istiyorum. Hastalığımı teşhis edebilirseniz iyileşeceğimi söylemişlerdi. Bu yüzden “moribundus” dediğiniz andan itibaren iyileşeceğimi biliyordum. (sh. 7)

[ (sh.19-31)]

ÖNVARSAYIM VE TEPKİ KÖRÜ YAPMAK

(Günümüzde haber kanalları bu hususta uzmanlaştılar)

Teknik tanımlarda göz ardı edilen bir nokta da tekniğin temelindeki önvarsayımlar dır. Önvarsayım derken bir insanın dünyayı değerlendirirken ve algılarken standart olarak kabul ettiği, doğru saydığı inançları-varsayımları-eğilimleri (bilinçli veya değil) kastediyorum. Nasıl ki renkli bir camdan dünyaya baktığınızda kimi şeyler filtrelenir ve farklı görünür ise ön koşullanmalar da yaşadığımız deneyimleri bu şekilde etkiler. Ön koşullanmalar, önyargılarımıza uyan algısal ve bilişsel deneyimlerimizi öne çıkarırken uymayanları bozar veya yok eder. Erickson bu noktayı bir grup öğrenciye konferans verirken şöyle açıklamıştır:

Tıp öğrencilerine ders verirken onlara alanları dışında okumalar yapmaları gerektiğini söyleyip bir kitaplığa yönlendirirdim. Onlara kitaplığı işaret edip orada “İnsanların Taraflılığı” üzerine bir kitap olduğunu söylerdim ve birinden gidip bu kitabı bulmasını isterdim. Bu öğrenciye aradığı kitabın üzerinde açık bir şekilde “İnsan Taraflılığı başlığının yer aldığını ve kitabın parlak kırmızı renkte, kalın bir kapağı” olduğunu söylerdim. Daha sonra kitabı bulması için onun kitaplığa gitmesine izin verirdim ve sınıf da onu izlerdi. Bu sırada gözleri iyi olan bazı öğrenciler kitabın kitaplıktaki yerini fark eder ve arkadaşlarının kitabı nasıl da fark etmeden geçtiğini hayretle görürlerdi. Öğrenci, parlak kırmızı kapaklı, İnsan Taraflılığı başlıklı kitabı bulacağını umarak tekrar tekrar kitaplığı aradıktan sonra ona: “Kitaplığın sol üst köşesinden başla ve kitapların isimlerini kırmızı kaplı İnsan Taraflılığı’ isimli kitabı bulana kadar oku.” derdim. Öğrencim, İnsan Taraflılığı da dâhil olmak üzere tüm başlıkları tek tek okurdu. Aradığı kitabın ismini okuduğunu fark etmeden diğer kitaba geçer ve tek tek her kitabın ismini iki kez okurdu. Daha sonra sınıftan başka bir öğrenciyi kaldırır, “’İnsan Taraflılığı’ isimli mavi kapaklı kitabı bul, kitap mavi” derdim. O da hemen bulurdu. Diğer öğrenci ise kafasında parlak kırmızı kapaklı, ‘İnsan Taraflılığı’ isimli bir kitap kriterini taşıdığı için bu kitabı bulamazdı. Bu sebeple başlığın İnsan Taraflılığı olması yeterli değildir. Başlık, sadece aradığı özelliklerden birisidir. Bu yanılgıya hepimiz her zaman düşeriz. Bu yüzden de bazı şeylere kör ve sağır kalır, onları hissedemeyiz, koklayanlayız, tadanlayız ve hareketlerini fark etmeyiz. Bu da yaşamın bir parçasıdır. Yaşamımızda belli şeyleri seçeriz ve geri kalana kayıtsız kalırız. (Gordon 8c Anderson, 1981, s. 183)

Erickson’un bu açıklamasının önemi şudur; (Erickson’un talimatıyla oluşturulan) görmesi gereken şeylere dair önceden belirlenmiş tasvirlere (algısal şablonlar) sahip olmak, öğrenciyi algısal şablonları göremeyen bir “tepki körü” haline getirdi. Onun için sadece başlığı bulmak yeterli olmamıştır; bu yüzden istediği kitabın başlığını okuduğunun bile farkına varmamıştır. Muhakkak herkes kendi hayatından buna benzer bir örnek bulabilir. Her birimizin dünyaya bakışını etkileyen, deneyimlerimizi zora sokan, aslında mavi olan bir kitabı kırmızı diye aramakta olduğu gibi birçok önvarsayımı vardır.

Bir insanın içsel tepkileri ve gösterdiği davranışlar önvarsayımlar tarafından fazlasıyla etkilenmektedir. Her şeyin eşit olduğu bir durumda farklı önvarsayımlara sahip iki insan, aynı konu hakkında farklı tepkiler vereceklerdir. Bizim buradaki amacımız Erickson’un psikoterapiye yaklaşımının doğasını anlamak olduğu için ve önvarsayımlar tebliğin etkinliğini etkilediği için Erickson’un yaklaşımlarını oluştururken bilişsel ve algısal filtre olarak (belki de bilinçsizce) gördüğü önvarsayımları belirlememiz önemlidir. Bu önvarsayımlardan özellikle beşi çok önemlidir:

 [ (sh.19-31)]

DEĞİŞTİRİLEMEYENLERDEN OLMAK

Erickson’un insan doğası, terapötik ilişkiler ve değişimin doğasıyla ilgili görüşleri göz önünde bulundurulunca birçok insanın onun herkesi başarılı bir şekilde tedavi edebileceğine inandığını söylemek şaşırtıcı olmayacaktır. Bu yüzden bana bir seferinde terapist ne yaparsa yapsın asla değişmeyen bazı kişiler olduğunu söylediğinde bir hayli şaşırmıştım. Söylediklerine ve daha sonrasında Erickson’un bazı kişileri kabul etmediğini, geri yolladığını ve onlara gelmemelerini söylediğini fark ettiğimde onun kendi sınırlarını bildiğine inanmakta zorluk çekmiştim. Fakat bununla beraber yine de herkesin uygun yaklaşım bulunduktan sonra değişebileceğini zannediyordum.

Tesadüfi bir olay benim bu inançlarımı değiştirdi. Başka bir terapist bir bayan hastasını bana yönlendirmişti. Terapistle bir diyalogum olmamıştı, bana yönlendirildiğini bu bayan söylüyordu. İlk seansta beni görmek için onca yolu geldiğini görmek beni çok etkilemişti. Ayrıca değişmeyi ne kadar çok istediğini anlatması da beni etkilemişti. Fakat daha sonra gördüm ki her konuda olumsuz fikirleri vardı ve konuşmak için çok zor fırsat buluyordum. Daha önce bir sürü terapiste gitmişti fakat hiçbirisi ona yardım edememişti. Başka terapistlerden yardım istemiş, beni konuşturmayan, olumsuz bakış açısına sahip hastaları daha önce görmüştüm. Fakat hiçbir hastamda bu özelliklerin hepsinin de yoğun bir şekilde buluştuğunu görmemiştim. Bu bayan acaba Erickson’un beni uyarmaya çalıştığı değiştirilemeyen kişilerden miydi? Bayan sadece bir kere daha geldi ve hiçbir açıklamada bulunmadan tedaviyi bıraktı.

En sonunda bu bayanı bana yönlendiren terapiste ulaştım o da bana bu bayana kendisini Richard Bandler’in yönlendirdiğini söyledi. Bandler bu bayanın daha önce Erickson’dan yardım talep ettiğini fakat Erickson’un bunu kabul etmediğini aktardı. Erickson onu tedavi edilemezler grubundan saymıştı.

Erickson, terapötik değişimin terapist ve hasta arasındaki bir ilişki içerisinde yer aldığını biliyordu. Hastamın etkileşim anlayışı aramızda işbirliği oluşturacak bir ilişkiye izin vermiyordu. Bununla beraber bazı insanların problemlerinden vazgeçmek istemediklerini de biliyordu. Erickson bana, kilo vermek için kendisine başvuran aşırı şişman bir adamdan bahsetmişti (kişisel iletişim, 1977). Fakat adam Erickson’dan günlük olarak tükettiği ekmek miktarına ve tedaviye gelirken yanında getirdiği bir çanta dolusu yiyeceğe karışmamasını istemişti. Özetleyecek olursak Erickson o gün o adamı ofisinden yollamış ve yardım talebini de reddetmişti. Bunun yanında Erickson bir seferinde sürekli kötü şakalar yapan, susmak bilmeyen bir hastasına uyguladığı tedaviden bahsetmişti. Tedavi aylarca başarılı bir şekilde devam etmişti fakat hasta bir anda sebepsiz yere eski davranışına geri dönmüş ve bu konuda çok kaygısız görünmüştü. Bunun üzerine Erickson bile kaybını kabul etmiş ve bunu hastanın şiddetli bir patolojik rahatsızlığı olmamasına rağmen “Başarısızlıkla Sonuçlanan Başarılı Hipnoterapi” olarak açıklamıştı. (Rossi, 1980, 4. Cilt, s. 139-143)

[ (sh.122-123)]

DAHA KÖTÜ BİR ALTERNATİF SUNMAK

Bu müdahale şeklinde semptomun bazı detayları uygunsuz hale getirilir ve hastadan semptomu devam ettirmesi istenerek semptom bozulur. Bu yönüyle bu müdahale şekli çelişkili formül oluşturma yönteminin özel bir versiyonu olarak kabul edilebilir. Örneğin Erickson uykusuzluktan şikâyet eden bir adamı tedavi etmişti (Zeig, 1980, s. 193).

Erickson bu adamdan ne kadar saçma veya absürt olursa olsun verilen her tavsiyeye uyacağına dair söz aldı. Daha sonra adama uykusuzluk çektiği zamanlarda yataktan kalkmasını ve yerleri fırçalamasını söyledi. Adamın uykusuzluk problemi aynı zamanda sona erdi. 

Benzer şekilde endişelendiği zamanlarda parmak emme alışkanlığı geliştiren bir çocuğa da Erickson parmak emmekten aldığı tatmini yaşamak için devam etmesini söyledi. Ayrıca çocuktan parmaklarını daha demokratik bir şekilde emmesini ısrarla istedi. Yani çocuktan sadece sol baş parmağını değil tüm parmaklarını emmesini istedi. Bunun yanı sıra çocuğa parmaklarını rast gele değil her parmağına eşit zaman ayırarak sistematik bir şekilde emmesini söylemişti.

Bir seferinde de Erickson çok sigara içen kadın hastasını (Zeig, 1980, s. 185) canının istediği kadar çok sigara içmesi konusunda teşvik etmiş fakat sigaraları tavan arasına kibritleri ise bodruma koymasını istemiştir. Erickson’dan örnek verdiğimiz bu vakaların her birinde hastalarla üzerinde anlaşılan formül o kadar sıkıcı hale gelmiştir ki alışkanlık veya semptom tümüyle ortadan kaldırılmıştır.

Bu tip müdahaleler yeme veya uyku bozulduğu gibi hastanın sağlığına zararlı semptomların acilen çözümlenmesi için özellikle faydalıdır. Terapistin yönlendirmesine karşı çıkmayıp bunları uygulayan ve bu yüzden durumdan açıkça şikâyetçi olan hastalarda bu müdahaleler çok daha etkili olmaktadır. Tabii böyle müdahalelerin uygulanmasında samimi ve uyumlu olan terapistler muhakkak ki en çok etkiyi sağlamayı başaracaklardır. Bu tip müdahalelerde hastanın yapılan yönlendirmeleri umursamaması ihtimalini ortadan kaldırmak için yaptığınız yönlendirmeleri en azından mantıklı görünen bir temele oturtun. Elbette bu teknik karşı koyan ve söylenenlere direnen hastalarda çok az etkilidir.

(Ölümü gösterip sıtmaya razı etmek.)

[ (sh.148-149)]

İTAAT Mİ? /KANDIRILMA MI ?/ İKNA MI?

Diğer uzman öğreticiler gibi Zen ustaları da metaforlardan ve anekdotlardan yararlanırlar. Aşağıdaki konunun başlığı, “İtaat”tir:

Bankei Ustanın konuşmaları sadece Zen öğrencileri tarafından değil her mezhepten ve her zümreden insan tarafından dinlenirdi. Usta hiçbir zaman Kutsal Kitaplardan alıntı yapmaz veya skolastik incelemelerin etkisi altında kalmazdı. Onun kullandığı kelimeler kalbinden gelir ve dinleyicilerinin kalbine aktarılırdı.

Fakat ustanın geniş dinleyici kitlesi Nişiren mezhebinden bir rahibi rahatsız ediyordu; çünkü kendi taraftarları Zen ile ilgili şeyler öğrenmek için kendisini terk etmişti. Bankei ile tartışmaya kararlı bir şekilde bencil Nişiren rahip, tapınağa geldi.

“Hey! Zen hocası!” diye seslendi. “Bir dakika! Sana saygı duyan herkes dediklerine itaat edecektir. Ama benim gibi bir adam sana saygı duymuyor. Benim sana itaat etmemi de sağlayabilir misin?”

Bankei: “Yanıma gel. Sana bunu nasıl yapacağımı göstereceğim.”

Rahip gururlu bir yürüyüşle kalabalığı yararak Bankei’in yanına gitti.

Bankei gülümsedi ve şöyle dedi: “Sol tarafıma gel.”

Rahip Bankei’in söylediklerine itaat etti.

“Hayır” dedi Bankei, “sağ tarafıma geçersen daha rahat konuşuruz. Bu tarafa geç.”

Rahip gururlu bir şekilde sağ tarafa geçti.

“Gördün mü” dedi Bankei, “bana itaat ediyorsun ve bence sen gayet kibar bir insansın. Şimdi otur ve dinle.” (Reps, tarihsiz, s. 8-9)

[ (sh.338-339)]

NEYİ, NASIL GÖRÜYORSUN?

ÇÖZÜM TUZAĞINA DÜŞÜRME İLLÜZYONU

Bir aile grubuyla veya bir karı kocayla veya bir anne ve oğulla mülakat yaparken yaptığım belli şeyler vardır.

İnsanlar benden yardım almak için gelirler fakat bir yandan da sahip oldukları eğilimlerin doğrulanmasını ve yüzlerinin aklanmasını isterler.

Ben buna dikkat ederim ve onlarla benim kendilerinin tarafında olduğumu düşündürecek bir lisanla konuşurum. Sonra asıl konudan ayrı başka bir konuya geçerim. Bu konu onların kabul edebileceği bir konu olur. Fakat bu durum onları nasıl bir beklenti içinde olmaları gerektiği konusunda kararsız bırakmaktadır. Benim konu dışı konuşmamı etmek zorundadırlar; konuşulan konu tamamen doğruluğu olan bir konudur fakat benden bunu yapmamı beklememişlerdir. Bununla beraber beklentiler konusunda kararsız kalmak da rahatsız edici bir durumdur. Temelini atma noktasına getirdiğim asıl konuyla ilgili bir çözüm isterler. Çözüm istedikleri için de söylediklerimi kabul etmeye daha meyillidirler. Kararlı bir duruma gelmek için çok istekli olurlar. Eğer yönlendirmenizi hemen verirseniz konuyu bu yönlendirmeyle ele alabilirler. Fakat eğer konu dışına çıkarsanız asıl konuya geri döneceğinizi umarlar ve sizin sağlayacağınız kararlı bir durumu hoşnutlukla karşılarlar. (Haley, 1973, s. 206)

[ (sh.340-341)]

 

Kaynak:

Ericksoncu Psikoterapi, Temel Yapılar I,
Editör: Jeffrey K. ZEIG, Ph.D.
Özgün Adı: Ericksonian Psychotherapy, Volüme I: Structures,
trc: Hayrünnisa Sayı KELPETİN, İstanbul-2008

 

        

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

....

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.